• BİZİM ATATURK (1)

    BİZİM ATATURK (1)

    05 Kasım 2012
    BİZİM ATATURK (1)

     
    | Devamı

    TAKDİM

     

     

    Toplumların tarihinde; ismi anıldıkça ve resmine bakıldıkça kendi geçmişlerini hatırlatan, millet olma bilincini diri tutan… Ülkelerini ve değerlerini korumaya ve geleceklerini kurmaya çalışırken; hem tehdit unsurlarını ve potansiyel düşmanlarını, hem de ümit kapısını ve dostlarını tanıtan “sembol şahsiyetler” vardır. işte bizim için de, Atatürk bu konumdadır.

     

    Ancak, toplumların yakın geçmişinde böylesine önemli bir rol oynayan ve ülkenin geleceğini şekillendirecek prensip ve projeler ortaya koyan... Hatta Mustafa Kemal gibi köklü devrimler yapıp; kalıcı sistemlerin ve akılcı siyasetlerin temellerini atan ve milletin kalbinde manevi bir makam tutan yüksek şahsiyetler için; iki önemli tehlike bulunmaktadır:

     

    1- Böylesi kimselere duyulan sevgi ve güveni istismar ve suistimal etmek isteyen düşman güçlerin ve yerli işbirlikçilerin; bu kahramanları kendi çıkarlarına uygun olarak çok farklı bir sıfat ve statüye sokmaları ve Onun hizmet ve hatırasını kendi sömürge ve sindirme düzenlerine alet etmeğe kalkışmaları.

     

    2- Veya O Zatın, her insanda bulunabilecek şahsi zaaflarını ve beşeri taraflarını oldukça büyüterek; tarihi ve talihli başarılarını, ileriyi gören ve topluma yön veren bakış açılarını ise küçümseyerek... Hatta, artık zamanın değiştiğini ve o fikirlerin eskidiğini öne sürerek, bu simge şahsiyetleri devre dışı bırakmaya çalışmaları...

     

    Üzülerek söyleyelim ki, Atatürk için, her ikisi de maalesef yapılmış, böylece hem asli kimlik ve karakterinden uzaklaştırılmış, hem de aziz hatırası sinsice yıpratılmıştır.

     

    Dürüst, dolgun ve bilinçli aydınımız Atilla İlhan’ın tespitiyle: Ölümünden sonra İslamiyet’ten siyasete, ekonomiden eğitime, devrimlerden dünya dengelerine, medeniyet tercihinden, Türkiye’yi bekleyen tehditlere, Batılıların tiyniyet ve zihniyetinden, ülkemiz üzerindeki niyetlerine kadar, çok farklı konulardaki düşünce ve değerlendirmeleri; maalesef kasıtlı olarak halkımızdan saklanmış, bir nevi yasaklanmış ve İnönü döneminde uydurulan suni ve sinsi bir “Kemalizm” anlayışı ile hakikati ve hatırası yozlaştırılmış olan Atatürk’ü; yeniden ve gerçek özellikleriyle tanımamız gerektiği ortadadır, bu milli ve önemli bir ihtiyaçtır.

     

     Atatürk’ü olduğu gibi anlatan, en azından bizim gönlümüzde yatanları ortaya koyan Araştırmacı-Yazar ve Siyaset Bilimci Ahmet Akgül Hoca’mızın “Bizim Atatürk” kitabını görünce, bu değerli eserin herkese ulaştırılmasını ve halkımızca okunmasının sağlanmasını: Vatani ve vicdanî bir görev saydık ve bu sorumluluğu üzerimize aldık…

     

    Ve hele bizzat Mustafa Kemal’in, en sağlam tarihi kaynaklarda:

     

    “Bilenler ellerindeki ve ezberindeki Kur’an Surelerini okuyarak, bilmeyenler Kelime-i Şahadet ve Salâvat-ı Şerifeleri tekrarlayarak, birkaç dakika içinde mutlaka öleceklerine bile aldırmayarak; örnek bir cesaret ve metanetle şahadete yürüyen Mehmetçiklerdeki iman ve İslam şuuru ve yüksek maneviyat ruhu ile” kazandıklarını söylediği Çanakkale destanının yazıldığı bölgelere; şimdi aynı duyguları taşıyan ve aynı heyecanı yaşamak ve o kutsal hatırayı canlandırmak için ziyarete koşan vatan evladına “ hurafeci, gerici ve laikliği gevşetici(!)” diye sataşacak kadar sapık ve Mustafa Kemal’i Atatürk yapan inanç ve idealden kopuk olan köksüzlerin, bu patavatsızlığını ve pervazsızlığını görünce, böyle bir kitabın yazılması ve yayınlanması gereğine daha bir inandık...

     

    İsrail’de çıkan Maariv Gazetesinin marifetli muhabiri Yahudi Daphna Barak adlı sarışın güzeli, kendilerinin ABD muhabiri “Defne Barak” diye millete yutturan ve tabi bu arada Siyonist İsrail’in Türkiye temsilcileri olduklarını da ortaya koyan; münafık ve marazlı gazetelerin, kiralık yazarçizerlerin ve gizli saltanatlarını Atatürk istismarıyla sürdürmeğe çalışan masonik merkezlerin, artık boyalarını sökmek ve foyalarını ortaya dökmek zamanının çoktan geldiğini düşünerek; halkımıza ve okurlarımıza yardımcı olmayı amaçladık.

     

    Her sınıf ve seviyeden, kıymetli okurlarımızın, kitabımızla ilgili tenkit ve teklifleri, temenni ve tavsiyeleri de, bundan sonraki baskılarımızda dikkate alınarak, çok daha yararlı ve hayırlı bir içerik kazanacağını umuyor ve peşinen katkılarınızı bekliyoruz…

     

    Bu kitabın hazırlanmasında ve yayınlanmasında emeği geçen herkese de tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     


    2. BASKI İÇİN

     

     

    ÖNSÖZ

     

     

    Farklı sahalarda ve umutla sürdürülen yeni bir Milli Mücadele ortamında; dürüst ve dengeli Atatürkçülerle, olgun ve olumlu dindar kesimler arasında, samimi ve seviyeli bir diyalog ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulduğu bir sırada, karşılıklı yanlış anlamalardan ve önyargılardan kurtulmamıza, kendi çapımızda yardımcı olmak niyet ve gayretiyle, ve Bilge Karınca Yayınları sahibi, çok değerli ve Türkiye dertlisi, Latif Uğurdıkan kardeşimin de özel ilgi ve desteği ile “Bizim Atatürk” kitabını yayınladık. Türkiye’nin her yerindeki öğretim üyelerinden, hukuk çevrelerinden, emekli generallerden, okuyan, yazan ve araştıran kimselerden, umduğumuzdan daha yoğun ve olumlu tepkiler aldık. Kitabın yeni baskısında dikkate alacağımız; daha açıklayıcı bilgi ve belgelere ulaşmamız konusunda yapılan; tenkit ve tekliflerden de oldukça yararlandık.

     

    Bu arada “Kendi nefsi heves ve hedefleri doğrultusunda hayal üretmek” cinsinden, milli ve manevi değerlere ve tarihi şahsiyetlere sahip çıkıyor görüntüsüyle, aslında istismara ve bizi karalamaya yönelik bazı yaklaşım ve yazılarla da karşılaştık.

     

    Türkiye’yi AB’ye almak için değil, sadece oyalamak üzere hazırladıkları ilerleme raporunda “müzakere tarihi vermek karşılığı” dayattıkları:

     

    1-    “Kürtlere ve Güneydoğuya özerklik tanıyın

     

    2-    Alevileri dini azınlık sayın

     

    3-    Ermeni soykırımını kabullenin ve tazminat ödemeye hazırlanın.

     

    4-    Patrikhaneye, Vatikan misali ekümenlik sağlayın

     

    5-    Ege ve Kıbrıs sorunlarını halledin, askerinizi çekin. Yunanistan’ı rahatlatın.

     

    6-    Dicle ve Fırat sularını uluslar arası bir yönetime bırakın

     

    7-    Silahlı kuvvetlerinizi her yönden zayıflatın

     

    8-    Dini tebliğ içeren ezan sesini kısıtlayın,” Şeklindeki:

     

    Ülkemizi parçalamayı, egemenlik haklarımızı Avrupa’ya bırakmayı, geleceğimizi ve güvenliğimizi karartmayı hedefleyen sinsi tekliflere boyun eğmek isteyenlerin, Atatürk’ü de kendileri gibi;

     

    “Batı yolcusu”, “Ver kurtulcu”, “Şahsi ikbal ve iktidar için, milli çıkarları rüşvet sunucu” şeklinde göstermeye, hatta O’nu küçümsemeye ve kötülemeye yönelik yazıları okuyunca, ne denli gerekli ve önemli bir hizmet yaptığımızı anladık.

     

    İşte tarihi gerçekleri çarpıtmaya ve Atatürk’e çamur atmaya kalkışan, kiralık ve şımarık bir yazarın hezeyanları:

     

    “Okullarda, Atatürk dönemi dış politikasının ne kadar büyük, ne kadar ustaca olduğu öğretilip durur. Oysa Atatürk dönemi dış politikası, ekonomide dışa kapanma ve kendi kendine yetme politikasının bir uzantısıdır…

     

    Bu dönemde Türkiye kendi doğusu ve güneyi ile hiç ilgilenmemiş ve hele Arap ülkelerini yok saymıştır.

     

    İngiltere’yi kızdırmamak için, Musul ve Kerkük’ten vazgeçmiştir, Ya hu!..

     

    Türkiye “Osmanlı mirasını” kesinlikle red ediyor, ama Osmanlı borçlarını tıkır tıkır ödüyordu.

     

    Çok kimseler Hatay’ı Atatürk’ün aldığını sanır…

     

    1935 Yılında bile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına Türk askerinin girmesi yasaktır. Lozan Anlaşması hükümlerine göre…

     

    Eee. “İstikla-i tam”mı oluyor bu şimdi?..

     

    “Övüle övüle göklere çıkarılan Balkan paktı tam bir fiyaskodur.” Diyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor:

     

    “Herkes harıl harıl AB komisyon raporunu tartışırken, ben de bu konuyu niçin mi açtım?..”[1] Yani: “Atatürk’de teslimiyetçi ve Batı’ya endeksli bir kişidir. Öyle ise şimdi, bağımsızlığımızı AB’ye devretmekte Atatürkçülüğe aykırı değildir” demeye getiriyor!?

     

    Yerel bir gazetenin yaptığı gibi, peşinen Bediüzzaman’ı Hz. İsa kabul edip Peygamber sayanların… Ve daha ileri gidip “O yanılmışsa Hz. Peygamber de yanılmıştır” gibi fasit bir kıyas yapanların, işte böylesine batıl kanaatlere varmaları kaçınılmazdır.[2] Kaldı ki Bediüzzaman’ın Yeni Said dönemi, yalan yanlış yazıldığı gibi 40 değil, 51 yaşında başlamaktadır. Çünkü doğumu 1873… Yeni Said başlangıcı ise 1924 yıllarına rastlamaktadır.

     

    Bediüzzaman’ın: “Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkindeki hüsnü zanlarını ve ifratlarını tadil etmek (düzeltmek) için ihtar edilen (kalbime hatırlatılan) bir muhaveredir (karşılıklı konuşma) diye başladığı bir mektubunda:

     

    Ahmet Ziyaedini Gümüşhanevi Hz. lerini çok yücelten kardeşi Molla Abdullah’a söylediği gibi:

     

    “Siz Bediüzzaman’ın hakikatini değil, ona giydirdiğiniz hayali seviyorsunuz!”[3]

     

    Evet bütün bunlar; tezattır, şaşkınlıktır. Kendi “vehim”lerini vahiy yerine koymak… Tahmin ve tahayyüllerini tahkiki ilim diye satmak… Okuyup araştırmadan, düşünüp tartışmadan, her konuda karnından konuşup ortalığı kokuşturmak… Nefsi dürtü ve duygularını ve kulaktan dolma bilgi ve duyumlarınızı “Mutlak doğru”lar diye sunmak, sapıklıktır…

     

     “Onların çoğu zandan başkasına uyuyor değildir. Hâlbuki kesinlikle zan; asla Hak ve hakikate eriştirmeyecektir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını bilendir.”[4] 

     

    “Onlar, sadece zanna tabi olurlar ve o zan ile yalan uydururlar.”[5]  Ayetleri kendi zanlarını hakikatin mizanı sayanları uyarmaktadır.

     

    ·   Atatürk’e “Süfyan” diyerek, O’nu kendi dinsizliklerine ve Zulüm düzenlerine maske yapan masonik ve münafık çevrelerin… Türkiye’yi AB’ye sokarak sömürgeleştirmek ve Globalleşme bahanesiyle ABD güdümünde köleleştirmek isteyen “Küresel Çete”nin ekmeğine yağ sürmek yerine,

     

    Harun Yahya’nın haklı ve hayırlı bakış açısıyla yaklaşıp, aynı hikmet ve hedefleri paylaşmamız, niye bazılarının huzurunu kaçırmaktadır?

     

    Oysa Bediüzzaman gibileri; bizim devlet-millet barışmasına ve tarihimizle uzlaşmaya yönelik iyi niyetli tespit ve tahlillerimizle haşa, küçülmeyecek, bazı kesimlerin peygamber göstermesiyle de yücelmeyecek kadar muhterem ve müstesna şahsiyetlerdir.

     

    “Bütün dünya Müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmelidir. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammedi örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmelidir. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”[6]

     

    İfadelerini esas alan Harun Yahya “Hz. Muhammedi överek onu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed’in Peygamberliğine kesin olarak İman etmiştir.” Demekte ve Şemsettin Günaltay’dan şunları nakletmektedir: Atatürk’e göre; “Büyük bir inkılâp yaratan Hz. Muhammed’e karşı beslenen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri ve esasları korumakla tecelli edebilir.”[7] 

     

    “Bu derece Milliyetçi duygular taşıyan ve son derece dindar, mukaddesata bu kadar yürekten bağlı olan, vatanı ve bayrağı uğruna tüm hayatını ortaya koyan, yaşamı boyunca milletinin mutluluğu için çalışan, aile kurumunun kutsiyetini savunan, böyle bir kişinin materyalist ve ateist olamayacağı ortadadır”[8] diyen Harun Yahya, acaba Süfyan gibi bir şahsı, Müslümanlara ne diye “dindar bir kahraman” olarak tanıtmaya ve toplumu aldatmaya yeltensin!?.

     

    Bediüzzaman’ın:

     

    “Ben tokadımı; Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. (Benim) Nazarımda vuran da (Enver gibilerini Venizelos’larla bir tutup aleyhinde bulunanlar da) sefildir.”[9]

     

    Şeklinde, Sabataist Hain Enver Paşa’yı mazur, hatta makbul gösteren kanaatlerinde isabet etmediğini; ama o günkü heyecen ve toz duman içerisinde, bazı gizli ve kirli niyetleri sezemeyişinin O’nun yüksek şeref ve faziletine gölge düşüremeyeceğini anlamak, çok zor olmasa gerektir. Aksi halde, Enver’in Osmanlıyı yıkılışa sürükleyen bir hain dönme olduğunu söyleyenler, “sefil” midir?

     

    Bediüzzaman Hz.leri:

     

    a- Sultan Abdülhamid’i müstebid (zorba ve baskıcı) zannedip şiddetle muhalefet etmesi, hatta Abdülhamid’in kendisini akıl hastanesine göndermesi.[10]

     

    b- İttihat ve Terakki Fırkası gibi bir Yahudi şebekesine kapılıp taraftarlık göstermesi[11] örneği, “eski Said” döneminde ve “Siyaset yoluyla dine hizmet gayesiyle” yaptığı bazı girişimlerdeki iltibas (karıştırma) ve kusurları, bir nevi İçtihat hatasıdır ve elbette Onun hüsnü niyeti ve dini hamiyeti yüzünden kendisine sevap kazandıracak şeylerdir. Ama birer hatadır. Yeni Said döneminde de ve özellikle ara sıra karıştığı siyasi teşvik ve tercihlerinde, isabetli ve itidalli davranamadığı ve o yüzden nurcuların da uzun yıllar aynı hatadan kurtulamadığı, ama elbette iyi niyet ve hizmet kastıyla yaptığı bazı girişimleri de vardır.

     

    Örneğin:

     

    ·   Atatürk’ü tabulaştırmak, Türkiye’yi Amerika’nın hurda çöplüğü yapmak, orduyu her yönden zayıflatmak, Dini serbestlik diye ılımlı ve siyonizmle uyumlu bir İslam anlayışını yaygınlaştırmak için dış Siyonist güçler ve sebataist çevrelerce iktidara taşınan…

     

    ·   28 Ağustos 1958’de İsrail Başbakanı David Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri müsteşarı Şimon peres ve Ezer Veisman’ı Ankara’da Başbakanlık konağında, kendisi gibi sabataistlerin damadı Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri sekreteri Melih Esenbel ile birlikte gizlice ağırlayıp talimatlar alan…[12]

     

    ·   Ve idamı öncesi Yassı adaya getirilen imamın dini telkin duasını bile tekrarlamayan[13] Devrik Başbakan için “İslamiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlar…”[14] Şeklindeki hüsnü zanlarında ve Demokratlara aşırı taraftarlık ve iltifatlarında da umduğunu bulamamıştır. Bu yüzden nurcular da uzun yıllar “Menderes’in devamıdır” diye, masonik partilerin tuzağına kapılmıştır. Hatta “İslamiyet’e ciddi taraftar Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek hatırına”[15] diye övgüler yağdırdığı bu adam, Hz. Üstadın ağır hasta olarak gittiği Urfa’dan derhal çıkarılmasını emredecek; Valinin: “Halk galeyana gelip ayaklanır” sözleri üzerine: “Öyle ise Belediyenin çöp arabasına koyup o şekilde şehirden çıkarın. Bundan kimse şüphelenmez” diye bağıracaktır.

     

    Ama kısa bir müddet sonra 27 Mayıs ihtilalinde bu adam Ankara Emniyet binasından atılıp intihar edecek ve kendisinin naşı çöp arabasıyla taşınacaktır.

     

    Kaldı ki biz, hiç kimsenin Ahiretteki durumunu ve Allah’ın katındaki konumunu tartışıyor değiliz. Haddimizi biliriz… Allah kullarını cennete veya cehenneme koyarken, hâşâ bizim keyfimize ve kanaatimize göre hareket etmeyecektir. Ve tarihi gerçekleri, sürekli gizlemek mümkün değildir.

     

    AKP’li Diyanetten üzücü, düşündürücü ve ürkütücü bir tavır!?

     

    Çanakkale Hutbesinde Atatürk’ü Niçin Unuttular!?

     

    Çanakkale Zaferi’nin 90. yıldönümü için bütün camilere hutbe gönderildi. Diyanet’in hazırladığı hutbede zaferin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’e yer verilmedi.

     

    Çanakkale’de 1915’te dünya tarihinin en kanlı çarpışmalarından biri yaşanmıştı. Yaklaşık 250 bin Mehmetçiğin şehit düştüğü savaşta 57. Piyade Tümeni’ne Yarbay rütbesi ile komutanlık eden Mustafa Kemal büyük bir kahramanlık destanı yazmıştı. Başta İngilizler olmak üzere, itilaf devletleri Mehmetçiğin direnişi sonucu Çanakkale’den boynu bükük ayrılmıştı. Zafer Mustafa Kemal’in cephanesiz kalan askerlerine “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” sözleriyle Türk tarihindeki yerini almıştı. Çanakkale Savaşı’nın 90. yıldönümü bütün yurt genelinde kutlanırken, Diyanet işleri başkanlığı Cuma namazı öncesi tüm camilerde okutulmak üzere hutbe hazırladı. Hutbede, Mustafa Kemal Atatürk’ün ismine hiç rastlanmadı.

     

    Peki böyle bir konu anlatılırken, olayın kahramanından bir kelime olsun bahsetmemek, sadece gaflet midir? Acaba AKP’li Diyanet, AB teslimiyetine engel oluşturan Atatürk’ü kasıtlı olarak unutturmak mı istemektedir? Çanakkale destanının en önemli komutanını, hutbelerde bir rahmetle anmak, niye bu kadar zorlarına gitmektedir? Yoksa yeni bir “Kuvayı Milliye” dirilişi mi, bunları ürkütmektedir?

     

       Sn. Sezer: “Bu Ruhu korumalıyız.” Şeklinde demeç vermişti ama yolunu göstermemişti.

     

       Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer; Çanakkale Zaferi’nin 90.yıldönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bugün hepimize düşen ortak görev, ulusal değerlere, bilince, cumhuriyete sahip çıkmak, Çanakkale’yi Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Dünyanın en büyük ordularına karşı verilen ve ‘Çanakkale Geçilmez’ dedirten bu direniş gücünü yurt sevgimizden ve bağımsızlık ülkümüzden almıştır” demişti.

     

       Ama, Sn. Cumhurbaşkanımız “Çanakkale’yi geçilmez yapan ruhu korumalıyız” derken “İyi de Kuran kurslarıyla, imam hatip okullarıyla, başörtülü kızlarla ve türbanla savaşarak bu ruh nasıl korunacak?!” Sorusunun cevabını vermemişti…

     

       GKB. Org. Özkök: “Gençler tarihi bilmiyor!” diye şikayet etmişti!?

     

       Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Çanakkale Zaferi’nin 90.yıldönümü ve 18 Mart Şehitler Günü nedeniyle yayınladığı mesajında gençlere seslenmiş ve: “modern çağın etkisiyle tarihsel süreçte yaşananları ve ülkeyi gelecekte bekleyen tehlikeleri genç belleklere anlatmakta ve algılatmakta son zamanlarda zorlanıldığını” belirtmişti. Özkök, tarih ve ulus bilincinin, toplum değerlerinin gençlere aktarılmasında kullanılabilecek en kıymetli hazine olduğunu kaydetmişti.” Ama bu sözleriyle:

     

       Peki Paşam: Gençlere tarihini, töresini, dinini, diyanetini öğreten okullar kapatılır, okutan ve yazanlar hapse tıkılırsa, üstelik Çanakkale ruhunu ve şuurunu taşıyanlar, “gerici, yobaz” diye horlanır ve ülke için tehdit ve tehlike sayılırsa, nereden ve kimden öğrenecekler?” sorularını da gündeme getirmişti…

     

    Kurtuluş Yolu: Kuvay-ı Milliye Ruhu!

     

    Kuvayı Milliye Nedir?   

     

    Kuvayı Milliye disiplini, şu üç dinamizme dayanmaktadır.

     

    1-    Milliyetçilik, Vatanseverlik

     

    2-    Sosyal adaletçilik

     

    3-    İslamiyetçilik

     

    ·   Türkiye’de yaşayan farklı köken ve kültürden herkesi kuşatan ve kucaklayan; aynı potada buluşturup kaynaştıran; fiziki bir mozaik değil, kimyevi bir seramik oluşturan; her türlü ırkçılık ve kayırımcılık düşüncesinden uzak, milli ve yaygın kalkınmayı ve ülke bağımsızlığını esas alan bir Atatürk Milliyetçiliği ve Türkiye dertlisi…

     

    ·   Akıl ve vicdana, sevgi ve saygıya, hukuk ve ahlak kurallarına dayalı; çağdaş standartlara uygun, demokrasi ve özgürlük taleplerimizi karşılayıcı, özgün bir refah ve sosyal adalet düşüncesi…

     

    ·   Kum ve çimentoyu betona dönüştüren su misali; vücudumuzdaki ruh misali; Maddi benliğimize ve yaratılış özelliklerimize heyecan katıp parlatan ve aziz milletimize üstün meziyetler ve medeniyetler kazandıran; irtica ve istismardan arınmış Yüce Dinimizi ve manevi değerlerimizi benimseyici…

     

    Yeni bir Kuvayı Milliye hareketi, hem gereklidir; hem de oldukça tabii ve talihli bir seyirle gelişip güçlenmektedir.

     

    Atatürk’ün önderliğinde başlatılıp başarılan şanlı kurtuluş savaşımız öncesi oluşan Kuvayı Milliye cephesinde de yine; İslamiyetçilerin, Milliyetçilerin ve sosyalistlerin birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Hatta, Hilmi Ziya ülkenin milli şairimiz Mehmet Akif’e “Müslüman sosyalist” demesi bu tespitimizi desteklemektedir.[16] Ve bu birliktelik, Millet olmamızın, Milli haysiyet ve hürriyetimizi korumamızın, en temel öğesidir.

     

    Bir yazarın:

     

    “Babam 1937 Kuleli Askeri Lisesinden, 1941’de ise Harbiye’den mezun birisidir. Yani asker eğitiminin önemli kısmını Atatürk döneminde geçirmiştir. Kendisine, Kur’an okuma yarışmasında kazandığı birincilik ödülü olarak, bizzat okul komutanı tarafından hediye edilen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsiri, hala kütüphanemdedir”[17] ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ordusunun moral ve maneviyat kaynağı, Kur’an sevgisidir.

     

    Meşhur bir kurbağa hikayesi nakledilir. Kurbağayı sıcak suya atarsanız, kurbağa hemen suyun içinden çıkmak ister ve zıplayıp kaçarak kurtulabilir. Yok eğer kurbağayı bir tencere suyun içine koyup ta suyu  yavaş yavaş ısıtırsanız, o zaman kurbağa sudan çıkmak istemeyerek yavaş yavaş o suyun içinde tepki vermeden ölecektir.

     

    İşte bu örnekte olduğu gibi, Cumhuriyet Devrimleri de emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eliyle ve özellikle Atatürk’ün şüpheli ölümüyle birlikte ve İsmet İnönü döneminde yavaş ve sistemli olarak değiştirilmiş ve dejenere edilmiştir.

     

    Demokrat Parti sürecinde ise, Atatürkçülük tamamen heykelciliğe ve Mitoloji hikayeciliğine dönderilip; hem tarihi hakikatler halkımızdan gizlenmiş, hem de çok sinsi ve Siyonist bir yöntemle, Atatürk’ten nefret ettirici bir siyaset izlenmiştir.

     

    Böylece küresel emperyalizmin ve içimizdeki masonik merkezlerin istismar ve suistimal aracı haline getirilen sahte Kemalizm’le, Milli ve Manevi değerlerimiz tahrip edilmiş, dindar halkımız sürekli takip ve taciz edilerek canından bezdirilmiştir. İşin en acı tarafı ise, bütün bu ülkemize yönelik hıyanetlerin ve Milletimize yönelik hakaretlerin faturası da Mustafa Kemal’e, Cumhuriyetimize ve kahraman askerimize  kesilmiştir.

     

    Bu nedenle, yeni bir diriliş ve Milli bir direniş kaçınılmaz hale gelmiştir. Çünkü ülkemiz, geleceğimiz ve güvenliğimiz tehlikededir. Bu diriliş ve direnişin temeli ve temsilcisi ise Kuvayı Milliye’dir. Yani Milli Görüş ve yerli güçlerdir.

     

    Atatürk bunu şöyle tarif etmektedir:

     

    “Hükümet merkezi (İstanbul), düşmanların şiddetli kuşatması altındaydı. Siyasi, iktisadi ve askeri bir çember vardı. Tabi böyle bir durumda yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetleri de kendi emirlerine almışlardı. Bu şekilde verilen emirlerle; devlet ve ulusun hizmet araçları olan kurumlar, temel görevlerini yapamıyorlardı ve yapamazlardı…

     

    Bu şartlar altında maalesef ordu da, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. Bunun içindir ki yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan bu kutsal görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya ulusun kendisine kalıyordu.

     

    İşte buna KUVAYI MİLLİYE diyoruz.”[18]

     

    Artık bir kimsenin veya kesimin gerçek ayarını ve değerini:

     

    Solcu mu, sağcı mı?

     

    Kalender kafalı mı, dindar mı?

     

    Hanımı açık mı, kapalı mı?

     

    Ilımlı İslamcı mı, radikal mı?

     

    Gibi klasik soruların yanıtıyla anlamak mümkün değildir.

     

    Bunların yerine:

     

    Bir kişi veya ekip;

     

    AB hayali ve küreselleşme hevesiyle, Türkiye’yi sömürgeleştirmek ve Milletimizi köleleştirmek isteyen dış güçlerin ve işbirlikçilerin mi yanındadır?

     

    Yoksa;

     

    İnancımızın ve insanlığımızın gerektirdiği, Atatürk’ün de hedef olarak gösterdiği: her yönden kalkınmış ve bağımsızlığını kazanmış, muasır medeniyeti yakalamış ve aşmış, huzur ve refaha ulaşmış, Lider ülke Türkiye’yi kurma sevdasıyla çırpınanların mı safındadır?

     

    Sorusunun cevabı, herkesin gerçek niyetini ve asıl tiyniyetini ortaya dökecektir.

     

    Erbakan Hoca, Akşam Gazetesinden Adnan Akgönül’le yaptığı röportajındaki:

     

    “Şöyle bir bakalım ve anlamaya çalışalım. Atatürk, kendi yönetim döneminde, hiçbir dış seyahat yapmadı. Niçin?! Çünkü Türkiye, asırlar boyunca lider ülkeydi; şanlı bir medeniyetin varisi ve temsilcisiydi. Lider ülkeyi yöneten bir insan (zillet ve mahcubiyetle) başkasının ayağına gitmez… İngiltere Kralı O’nun ayağına gelmiştir… Batılılar ve Müslüman başkanlar Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Atatürk gitmemiştir. (Bu milli bir haysiyet ve hassasiyet meselesidir.)

     

    Ama bu günkü batı taklitçileri ise; onların ayağına gidip, üçüncü sınıf kâtiplerin karşısında eğilmektedir ve batılılardan borç dilenmektedir. Sömürge psikolojisiyle, köle gibi hareket edilmektedir. Halbuki Atatürk döneminde Kayseri uçak fabrikası, Sümerbank’a ait dokuma fabrikaları gibi yerli ve milli sanayi tesisleri yapılıp faaliyete geçirilmiştir.”

     

    “Biz her vesile ile Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okuyoruz! (Ama anlayıp gereğini yapmıyoruz.)

     

    Atatürk ne diyor:

     

    “Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

     

    Yani cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız; ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle, adım adım bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir!..”[19] Tesbitleriyle, Mustafa Kemal’den sonra nasıl bir dejenerasyona uğratıldığımızı dile getirmiş ve eski cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün, bir görüşme sonrası yaptığı, samimi ve hayret içerikli itirafıyla: “Erbakan bey, bizlere mükemmel bir Atatürkçülük dersi vermiştir.”

     

    “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. (Onu alan) ne güzel komutan, (onun askeri) ne güzel askerdir” Hadisinin manevi müjdesi, milletimiz için hala geçerlidir ve Türkiye merkezli yepyeni medeniyetler beklenmektedir.

     

    Atatürk’ün tespit ve temennisiyle:

     

    “Türk Milleti, şimdiye kadar olduğu gibi -fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle- doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak isteyenler, kahru perişan edilecektir.”

     

    Basit hesaplarımızı ve şahsi ihtiraslarımızı bir tarafa atıp, inatlaşmayı ve kutuplaşmayı bırakıp; batırılmaya çalışılan ve maalesef, siyasi, iktisadi ve ahlaki yönden yaralanıp su almaya başlayan Türkiye gemimizi kurtarma yolunda ve vicdani bir şuur ve sorumlulukla, el ve gönül birliğine yanaşmazsak, hem hürriyet ve hakimiyetimiz tehlikeye girecek, hem de gelecek nesiller bizleri lanetleyecektir.

     

    Bu nedenle:

     

    İnsanlığımızın ve inancımızın görevi; tabii ve tarihi zorunlulukların gereği olarak, adil bir medeniyet meşalesini tutuşturacak, Atatürk’ün, Batı taklitçiliği ile yozlaştırılan ve yolundan saptırılan ilkelerini ve ülkülerini de asli amaçlarına ve Milli ihtiyaçlarımıza uygun tekrar hedefine taşıyıp tamamlayacak, ilmi ve insani esaslara dayalı; yeni bir devrim ve değişim kaçınılmaz hale gelmiştir.

     

    İşte bu kitap, böylesine kutlu bir dönüşüme katkıda bulunabilirse, bizi mutlu edecektir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    NECİP FAZIL’IN ATATÜRK HAYRANLIĞI

     

     

    Atatürk’ün vefatından sonra yurt içinde ve yurt dışında, hakkında binlerle ifade edebileceğimiz yazılar yayınlanmıştır. Her biri kendi içinde değerlendirilmesi gereken yazılardan birisi de, Necip Fazıl Kısakürek’in, Cumhuriyet Gazetesi’nde, 16 Kasım 1938 tarihinde Atatürk’ün ölümünün ardından kaleme aldığı yazıdır.

     

    Necip Fazıl, Atatürk’ün vefatından dolayı ne hissettiğini şu şekilde dile getiriyor:

     

    “Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden (bağlayan) unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaman bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan bir çok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal (olamazlık) hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edası ile ölüm, Atatürk’ü, hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.

     

    Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkı ile, aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide (Yaptırım) kudretini, bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi (olan Azrail), bu misalde, kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi.

     

    Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt, ister istemez kendisine bir alaka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred (soyut) sirayet ve ihtarı (ölümün etki ve uyarısı) küçük bir mesafe yakınlığını, bir nevi akrabalık haline getirirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ, kan ve his yakınlıkları karşısında, sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz.

     

    Bütün dünyada Kralına, anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evinizdeki bir kahve fincanının çatlaması, bize yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz, fiili ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında (Atatürk gibi), her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısından daha azdır.

     

    Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit edemezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile, böyle bir ihtirama( saygınlığa ve ağırlığa) hedef olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki, Garp (Batı), Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan Milli Kahraman’ın ölüsü karşısında da, hiç bir protokol kaidesinin olmadığı ve hiç bir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkartmaktadır.

     

    Atatürk’ün gözleri ile görmediği bu manzarayı, biz yalnız gözlerimizde bırakmayarak; keskin bir delalet (kesin ve net bir kanıt) halinde şuurumuza sindirmekle mükellefiz.

     

    O, Türk’e, hem Türk’ü hem de Avrupalıyı inandırabildi. Tarihte büyük bedbinlerle (kötümserlerle) büyük nikbinlerden(çok iyimserlerden) ibaret iki sıra kahraman vardır. Her şeyi karanlık görenler, aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde; aydınlık görenler de öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir.

     

    Bence bu fikirlerin ikisi de, dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartıyla, kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi, vücudunu görmediğimiz bir hayata erdirmeğe, nikbin kahraman da vücudunu görmediğimiz ölüm tehlikesinden kaçırmaya memurdur.

     

    Atatürk’ün ruhi maktalarından (Kesitlerinden) bence en alakalısı, O’nun yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk bu eşsiz nikbinliği (aşırı iyimserliği ve ümit beslemesi), başta ve sonda, biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı.

     

    Birinci vesika;

     

    Bir millet için; esaret ve mahkumiyet anının, bir vakıa (fiili durum) halinde teslim edildiği hengamede, bu vakıaya (milletimizin esir oluşuna) inanmayan tek adam o idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit bile o inanmadı. Bu, Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin (iyimserlik ve özgüvenin) tecellisidir.

     

    İkinci vesika;

     

    Milli kahraman, hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken, yakınlarından itibaren bütün Türk Milleti’ne kadar herkes ağır bir ümitsizlik içinde boğuluyor; fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli, ayağa kalkacağı, otomobiline veya motörüne bineceği dakikayı bekliyor, ölebileceğine biran bile mümkün gözü ile bakamıyordu. Bu da sonuncu tecelli.

     

    Atatürk, başlangıçta Milleti’nin; sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. Bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı, ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdi hayatı olamayacağı için, Onu ikinci tecellide haksız bulamayacağız.

     

    Benim gözümde birbirine bağlı iki işin sahibi olarak iki Atatürk var.

     

    Zaman tasnifi ile bunlardan biri, düşmanın denize dökülüşüne, öbürü de bugüne kadar sürer. Biri ölüm hükmü giydirilmiş bir milleti şahlandırdı. Mucize çapında bir barışla madde ve askerlik planında muzaffer kıldırdı. Öbürü, biran evvelki ölüm tehlikesini doğuran sebepler alemine karşı harekete geçti, fikir ve cemiyet planında yeni bir bünye inşasına girişti. Bu tarife göre birine asker, öbürüne inkılapçı Atatürk demek, hatıra gelecektir. Atatürk’ün iki iş merhalesini temsil eden cepheleri arasında, bence mefkureci ve hudutsuz şahsiyet; asker Atatürk’tedir. Asker sıfatı da Onu ifadeye kifayetsizdir. Zira bu merhalede askerlik O’nun sadece aletiydi. Bu merhalede O, en büyük asker olmak kıymetinin çok üstünde bir değer taşıdı. Koca bir milletin diriliş iradesini temsil eden mefkürevi insan olmak değeri. Bu değerle Atatürk, beşer tarihinde sayısı bir kaçı geçmeyen hakiki millet kurtarıcılarından bir tanesidir. Dehasının sırrı da ne askeri, ne içtimai, ne de aklidir. Aksine laboratuar ilimlerinin çerçeveleyemediği ve aleladelikler (sıradan şeyler) serisinin yanaşamadığı bir heyette ve tamamıyla ferdi ve insiyakidir (fıtri ve manevi bir kabiliyettir). Zaten kahraman dediğimiz meçhul yaratılış ve bünyenin bütün farikası, bu ferdi ve insiyaki cevherde değil midir? Yoksa her hangi bir ihtilalci başlangıçta Milleti, Atatürk gibi ayaklandırabilir; her hangi bir asker, kurtuluş mücadelesini Atatürk kadar iyi idare edebilir ve her hangi bir idareci, Atatürk’ün kurduğu teşekkülleri kurabilirdi. Fakat kimse, Samsun’a çıkışından, İzmir’e girişine kadar, O’nun taşıdığı iç kıymet ve imanını taşıyamazdı. Çünkü bu kıymet ve iman: teknik, bilgi ve akıl işi değildir. Bütün bu melekelerin atalet ve felakete battığı dakikada, hepsini birden yerinden fırlatacak bir ruhi adale işidir. Kahraman dediğimiz meçhul yaratılış ve bünyenin herkesten farklı olarak sahip olduğu hususi ve harikulade unsur da, işte bu ruhi adaledir.

     

    İnkılapçı Atatürk’e bütün talih ve salahiyetini asker Atatürk hazırladı. Garip bir tesadüf cilvesi ile, iki Atatürk’ten her biri ayrı isimler taşıyor. Mustafa Kemal ve Atatürk... İnkılapçı Atatürk, Tanzimat’tan beri Türk Cemiyeti’nin Avrupa medeniyet manzumesine (sistem ve silsilesine) kavuşturulması yolunda girişilen yarım ve kısır teşebbüsleri, tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi.

     

    Türk Cemiyeti’nin, Tanzimat’tan beri alev alev yanan kafası ve ruhu ile bir türlü kararını bulamadığı, hududunu çizemediği, mevcutlardan neyi verip, neyi veremeyeceğini, neyi alıp neyi alamayacağını kestiremediği medenileşme davasını, bütün Şark’ı, topyekün vermek ve yerine bütün Garp’ı topyekün almak şeklinde kökünden halletti. Onun bu cüretli iradesinde de, taşıdığı ruhi adalenin bir ihtizazına (titreşimine) şahit oluyoruz. Tanzimat tabii seyrinde devam etseydi belki daha asırlarca, Atatürk’ün vardığı bu telakki ve cesaret merhalesine ulaştıramayacaktı. Filhakika (gerçek şudur ki) bütün müesseseleriyle Türk Cemiyetine asılan garp, Türk toprakları üzerinde ve iktisadi, ilmi, içtimai sahalarda büyük muvaffakiyetlerle yemişini vermeğe başladı. Kurtuluş zaferini takip eden merhalede garp; kanun, şapka, harf, yol, fabrika, banka, mektep, ordu, bütün aletleriyle vatana tatbik edilebilmiştir. Şu kadar ki yalnız müsbet bilgiler ve maddi aletler manzumesi telakki eden ve ruhi planda garbında bizzat kendi kendisini araladığını bilen bir fikir adamı gözünde bu hareket, kıymet hükmünü saran bin bir çetin davaya karşı nihayet madde çerçevesinde büyük bir ıslahçılık hareketi olmaktan ileriye geçemez. Fikir, ahlak ve sanat cepheleriyle yepyeni, istiklali ve şahsi bir cemiyet binası işiyle de bir tutulamaz. İkinci merhalenin Atatürk’ü, ıslahçılık tarihimizin en büyük çehresidir. Fakat ilk merhalenin Atatürk’ü, aynı soydan hadiseler arasında, bütün beşer tarihinin en ulvi ifadesini taşıyacaktır.”[20]

     

     

     

     

     

    GİRİŞ:

     

     

    Türkiye’NİN ÇOK YÖNLÜ KuşatılMASI

     

     

    Bugün İstiklal Savaşı Öncesi Şartlarla Aynı Konumdayız!..

     

     

    Atatürk Samsun’a çıktığı günlerde, ülkenin durumunu, meşhur “Nutuk”un ilk konusu olarak şöyle özetlemektedir.

     

    ·  Her tarafta ecnebi zabit ve memurlar ve hususi adamları faaliyet yapıyor. (Ülkenin dört bucağında yabancı subaylar ve gizli ajanlar ve onların ayarttıkları yerli adamları halkı kışkırtma ve ülkeyi parçalama gayreti gösteriyor.)

     

    ·  Bundan başka memleketin her tarafında Hıristiyan unsurlar gizli ve açık olarak, kendi özel amaçları (Anadolu Hıristiyan Ekümenesini kurmaları) yolunda, devletimizin bir an evvel yıkılması yolunda çalışıyor!...

     

    ·  İstanbul Fener Rum Patrikhanesinin kurduğu Mavri Mira Heyeti bütün vilayetlerde çeteler kuruyor, propaganda yapıyor, mitingler düzenliyor.

     

    ·  Ermeni Patriği Zaven Efendi, Mavri Mira ile hem fikir olarak beraber çalışıyor.

     

    ·  Başta Trabzon ve Samsun, Bütün Karadeniz sahillerinde Pontus Rum Cemiyeti, kolaylıkla ve başarıyla, maalesef hızla hedefine yaklaşıyor![21]

     

    Ve yine:

     

    ·  Kürt Teali Cemiyeti, ayrı bir Kürdistan devleti kurmak için özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ve yabancıların himayesinde fesatlık faaliyetlerini sürdürüyor!

     

    Bugünkü PKK ve HADEP gibi…

     

    ·  Devletin en yetkili ve rütbeli kadrolarının da içinde bulunduğu bir grup “İngiliz Muhipler Cemiyetini” kurmuş, İngiliz himayesinde kurtuluş arıyor!..

     

     Bugünkü AB’ciler gibi…

     

    ·  Sözde aydın geçinen önemli başka bir elit tabaka, Amerikan Mandacılığına sığınıp, kendilerini ve geleceklerini garantiye almayı düşünüyor.

     

    Bugünkü NATO’cular ve IMF’ciler gibi…

     

    ·  Yunanlılar İngilizler desteğinde (ve sabataist dönmelerle gizli işbirliği içinde) İzmir’e asker çıkarıp, bütün Ege’yi işgale hazırlanıyor.

     

    Bugün ABD’nin, Büyük İsrail hesabına Kıbrıs ve İzmir’i NATO üssü yapmaya çalıştığı gibi…[22] 

     

     Ama bunlara karşı:

     

    ·  Merkezi El-aziz ve Erzurum’da bulunan “Doğu Vilayetlerinin Hakları Koruma Cemiyeti” kurulup hem Ermenilerin Doğu Anadolu’yu işgaline engel olmak, hem de tüm ülkenin selametine çalışmak ve farklı kökenden bütün Müslümanların milli ve manevi değerlerini korumak için örgütleniyor![23]

     

    ·  Ve yine Trakya Paşeli Cemiyeti, Batı Trakya’yı da katıp, bölgede bağımsız bir İslam-Türk varlığını sürdürme ve gerekirse İngiltere ve Fransa’dan bu konuda yardım isteme peşinde koşuyor.[24] 

     

    Evet, bugün de, durum aynıdır ve ülkemiz dört yandan kuşatılmıştır. Yeni Kuvay-ı Milliye devrimine acilen ihtiyaç vardır.

     

    ·  Bugün Türkiye’mizin ve geleceğimizin kurtarılması adına Kuvay-ı Milliyeci solcuların, ülkücülerin ve milli görüşçülerin el ele vermesi lazımdır.

     

    ·  Ülkemizde milliyetçiliği ve sağcılığı, hem de sağcılar ve MHP eliyle öldürtmek…

     

    ·  Solculuk ve sosyal adalet ümidini Ecevit ve CHP eliyle söndürmek isteyen güçler, şimdi de İslamcılığı ve milli şahlanışı AKP eliyle gömdürmek amacındadır.

     

    Bakınız: kiralık yazarlardan Fatih Altaylı, şimdi Tayip Erdoğan’ın Kıbrıs politikasını överek:

     

    “Yıllarca küçümsediğimiz “Kasımpaşalı” Dışişlerine güvenerek, kendi sıcak tavrını da ekleyerek ve hepsinden önemlisi “cesaret ederek” büyük iş başardı. Bence, bu yılın Nobel barış ödülü, Tayip Erdoğan’ın hakkıdır.”[25] Demeye başlamıştır. Oysa daha önce ne dönekliğini, ne de gericiliğini bırakmıştır.

     

    İşte fır dönekliğin ve dengesizliğin daniskası..! Kodamanlar nasıl üfürürlerse öyle ses çıkaran kavalların, alâmetifarikası…

     

    ·  Bahçeli ve Ecevit hükümeti de “Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte katılmadığı herhangi bir ortaklığa Kıbrıs girmez” şeklinde 1960 Londra antlaşmasını maalesef, yok saymak ve Helsinki zirvesine katılıp onaylamak suretiyle, Güney Kıbrıs’ın tek taraflı AB’ye girmesinin yolunu açmışlardır. Ama şimdi Ecevit ve Bahçeli, katlettikleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine, güya sahip çıkıyor görünerek timsah gözyaşları akıtmaktadırlar.

     

    ·  Bu arada Denktaş’a da sitemli bir selamımız vardır:

     

    Şimdi ateş bacayı sarınca “ey halkım, sakın ha Avrupa tuzağına kapılıp bu Annan planına evet diyerek geleceğinizi karartmayın!” diye çırpınacağına, keşke 30 yıldır dini ahlaki eğitimden yeterince nasibini alamayan Kıbrıs Türk Gençliğine, Milli ve Manevi sorumluluk duygusu aşılasaydın!..

     

    Keşke bu amaçla, hiç değilse bir tek olsun İmam-Hatip okulu açsaydın!..

     

    Ve keşke bu Annan batağına hiç bulaşmasaydın, yanaşmasaydın!..

     

    Haydi bulaşıp çıktın, hiç değilse oğlunuz Sn. Serdar’ı yollamasaydın!..

     

    Ama dayan ey Kıbrıs! Yanındayız, yakınındayız, davandayız ve duandayız…

     

    ·  Ancak; Siyonist rejisörlerin sahneye koyduğu Annan tiyatrosunda figüranlık yapanlar, övülüp göklere çıkarılsa da…

     

    ·  Rauf Denktaş’ın ve KKTC eski başbakanı Derviş Eroğlu’nun “Kıbrıs elden gidiyor!” feryatlarına, kulak tıkansa da…

     

    ·  Milli ve Haysiyetli cephede tüm aydınların, bürokratların ve sivil toplum başkanlarının “Türkiye kuşatılıyor!” uyarıları hesaba katılmasa da…

     

    ·  AKP hükümeti bu kutsal ve stratejik vatan parçasını gözden çıkarsa da…

     

    ·  MGK maalesef bu duruma göz yumsa da…

     

    ·  Bu günkü meclis bu gidişatı onaylasa da…

     

    ·  Hatta bu satış referandumla Kıbrıs Türk halkınca oylansa da!..

     

    ·  İngilizler, daha şimdiden Kuzey Kıbrıs’ta arsa ve araziler satın alsa da…

     

    ·  Mehmet Ali Talat ve Mehmet Ali Birand gibileri zil takıp oynasa da…

     

    ·  Yunan Başbakanı bu zafer sarhoşluğuyla, Emine Erdoğan’ın yanaklarından öperek uğurlasa da…

     

    Yine de hiç bir güç Kıbrıs’ı elimizden alamaz!... K.Irak İsrail’e bırakılamaz…

     

    Kuvay-ı Milliye (milli güçler) bu hıyanete seyirci kalamaz!

     

    Çünkü İntihar Oylanamaz Ve Hıyanet Onaylanamaz!

     

    ·  ABD ve İngiltere, hala devletini ve hükümetini tanımadıkları M. Ali Talat’a sn. Başbakan deyip pohpohlasa da…

     

    ·  Uğruna Avrupa ve Amerika’yı da karşımıza alarak savaştığımız ve kan dökerek kazandığımız yerleri hiç kimse masa başında satamaz!

     

    ·  Çünkü 1913’de kurulan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin de, maalesef Enver, Talat ve Cemal gibi İttihatçı masonların hıyanetiyle ve Bulgaristan’ın ve Batı’nın isteğiyle tarihe karıştığını ve bu vatan parçasının böylece Yunanlaştığını, Milli gömleğini ve kimliğini çıkaranlar hatırlamasa da, Kuvay-ı Milliyeciler unutmuş değildir..!

     

    Çünkü mason Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal, bugün de AB hatırına Kıbrıs’ı hibe ve heba etmek isteyen medya madrabazlarının başını çekmektedir.

     

    ·  Evet, bazen, Meclisler de, Hükümetler de, Milli müesseseler de yozlaşabilir, yoldan çıkabilir ve maalesef, yarar yerine zarar verebilir. Bozulup kanserleşebilir!..

     

    Artık, Atatürk’ün Amasya genelgesini okumanın ve gereğini yapmanın zamanı gelmiştir..!

     

    Kıbrıs Kosova’ya, Türkiye Irak’a çevrilmeden… Bölgemiz kaosa, dünyamız kabusa sürüklenmeden!..

     

    Gazi Mustafa Kemal’in 21/22 Haziran 1919 gecesi, Amasya’da Cevat Abbas Bey’e dikte ettiği tarihi genelgenin ilk maddeleri şöyledir:

     

    1. Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.

     

    (Ülkenin birlik ve bütünlüğü ve milletin bağımsızlık ve geleceği tehlikededir.)

     

    2. Hükümeti merkeziye, deruhte ettiği mesuliyetin icabatını ifa edememektedir. Bu hal, milletimizi madum tanıtıyor.

     

    (Yani mevcut hükümet yüklendiği sorumlulukların gereklerini yerine getirmekten acizdir. Bu durum milletimizi bitmiş ve tükenmiş ve teslime hazır hale gelmiş göstermekte ve dış güçlere cesaret vermektedir.)

     

    3. Milletin istiklalini (Birlik, bağımsızlık ve bekasını) yine, milletin azim ve kararı kurtaracaktır…!

     

    4. Milletin (Durumunu ve sorununu ortaya koyup, değerlendirmek) ve (temel hak ve hürriyetlerini içeren sesini ve isteklerini bütün dünyaya iletmek için her çeşit dış etkilerden ve güç merkezlerinin kontrolünden uzak Milli bir Meclis ve Hükümetin kurulması mutlaka gereklidir.)

     

    ·  Evet, Atatürk’ün Amasya Tamimi tarihi bir ihtilal uyarısı ve mevcut teslimiyetçi iktidara karşı bağımsız ve Milli bir direniş çağrısı gibidir. Ve elbette demokrasi, Ülkemizden daha önemli değildir.

     

    Lokma yumuşadı mı?

     

    Siyonizm, sadece İslam’ın ve müslümanların değil, bütün insanlığın düşmanıdır. Doların dışında bir para birimine geçmek isteyen Irak’ın başına gelenlerle, ABD’ye karşı haysiyetli bir tavır takınan Venezüella’nın başına gelenler bize bunu gösteriyor.

     

    Saddam’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreç bugün ABD’nin Irak’ı işgaliyle devam ediyor.

     

    İsrail, ABD gibi bir gücü getirip yanı başına yerleştirdikten sonra günlük katliamlarını şimdi çok daha acımasız ve kapsamlı olarak sürdürüyor.

     

    Türkiye gibi kilit bir ülke bugüne kadar sürdürdüğü bütün siyaset argümanlarını bir kenara bırakıp, ABD-İsrail ittifakı kendisine hangi yönü gösterirse o istikamette bir o yana, bir bu yana savrulup duruyor.

     

    Bir yandan Avrupa Birligi’ne uyum sağlama adına siyasal ve politik hayat, diğer yandan “devleti hantal yapıdan kurtarmanın çaresi” olarak görülen özelleştirmelerle dayatılan ekonomik hayat, tamamen milli damarları kopartılmış bir ulus ortaya çıkartıyor.

     

    Manevi alanda büyük tahribata maruz kalmış bir millet, maalesef bugün olup bitenleri sağlıklı değerlendirme melekesini bile yitirmek üzere bulunuyor.

     

    Manevi dünyamıza yönelik baskı ve tahribat bütün hızıyla sürerken, Patrikhane kalkıp ruhban okullarının açılması için başbakandan ve Milli Eğitim Bakanı’ndan söz aldıklarını açıklıyor da hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor.

     

    Bir bakıyorsunuz Mardin’de, bir bakıyorsunuz İstanbul’da, bir bakıyorsunuz Nevşehir’de.. Her ay, hatta her hafta önemli bir bölgemizde çok önemli toplantılar yapıyorlar. Bunların içinde Türkiye yok. Tamamen azınlıkların düzenlediği bu toplantıların ana konusu sözde Türkiye’nin batılılaşma sürecinin hızlandırılması ve AB üyeliği..

     

    Başını Fener Patriği’nin, ya da AB temsilcisinin, ya da ABD veya bir başka Batılı ülke elçisinin çektiği bu toplantılardan ortak bir sonuç çıkıyor: Türkiye mutlaka AB üyesi olacak!

     

    İyi ama neden?

     

    Bize söylenen, AB üyesi bir ülkede demokrasinin eksiksiz uygulanacağı, insan haklarının gasp edilmeyeceği ve inanç hürriyetinin sağlanacağı gibi kulağa hoş gelen şeyler.

     

    Oysa Türkiye’nin AB’ye girmesini isteyen mihraklar bunlar için istemiyor. Onların sebebi çok daha farklı.

     

    Bu konuda en iyi fikri sanırız Patrik Bartholomeos veriyor. Yaklaşık üç, dört yıldır Nevşehir bölgesine özel bir ilgi duyan Patrik, geçtiğimiz günlerde 3’ncü Sinasos Kültür ve Sanat Festivali adıyla düzenlenen etkinlikler için gittiği Konstantin Eleni Kilisesi’nde ayin düzenledi. İşte orada yaptığı açıklamalardan ilginç bir cümle: “Türkiye er yada geç AB’ye girecektir. Türkiye taşıdığı kültürel mirasla bunu çoktan hak etti.”

     

    Dikkat edin, kurucuları tarafından sık sık dini bir bütünlük arz ettiği vurgulanan bir örgüte, Türkiye’nin alınmasını patrik hangi temele oturtuyor? Türkiye, siyasal ve sosyal yapısında, ya da iktisadi hayatında yaptığı değişikliklerden dolayı değil, “kültürel hakkı” olması açısından “AB’ye alınmalıdır” deniliyor. Bu tanımlamayı özellikle “hoşgörü” ve “diyalog” adına yapılan toplantılarda ortaya konan tavırla bir arada değerlendirdiğiniz zaman Batılıların artık iştah kabartan bir Türkiye’den bahsettiklerini görürsünüz. Bunu anlamamak için aptal olmak gerekir. Yoksa Türkiye’nin kültürel yapısı neden sadece kilise ve manastırlarda akla gelsin?

     

    Pekâlâ, bunun Siyonistlerle ne ilgisi olduğunu sorabilirsiniz.

     

    O zaman biz de, Fener Patriği Nevşehir’de onları açıklarken “Yunanistan nerede neyi açıklıyordu” onu sorarız. Aynı gün Başbakan Karamanlis Washington’da Siyonistlerin en önemli kuruluşlarından olan Dış İlişkiler Konseyi’nin misafiriydi. Karamanlis bu Siyonist örgütte yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin AB üyeliği için her türlü desteği vereceklerini duyuruyordu. Tabii, Türkiye’nin neden AB üyesi olması gerektiğini de işte burada, Nevşehir’de patrik açıklıyor.

     

    Görülüyor ki artık Batılılar Türkiye’yi kolay yutulur bir lokma olarak görüyorlar. Yanılıp yanılmadıklarını zaman gösterecek.[26]

     

    Evet, ülkemiz böylesine kuşatılırken ve adım adım parçalanmaya çalışılırken; Müstevli (istilacı ve işgalci)lerle işbirliği yapan gaflet, dalalet ve hıyanet ehlinin bu teslimiyetlerine: “Atatürk’ün Batı ile bütünleşme hedefini gerçekleştirme” kılıfı geçirmeye ve Mustafa Kemal’i kendi kahpeliklerine alet etmeye uğraştıklarını görünce, bu kitabı yazmaya ve Atatürk’ü, Siyonist ve ateistlerin istismarından kurtarmaya karar verdik.

     

    Başlamak bizden, başarı Rabbimizden…

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    GERÇEK ATATÜRK ÇARPITILIYOR!

     

     

    Yetiştiği ortamı, o ortamı hazırlayan şartları... Etkilendiği şahısları... Duraklama ve gerileme dönemlerinden itibaren ve özellikle Tanzimat ve İttihat-Terakki devrimlerinden sonrası Osmanlıyı... O günkü ve bugünkü dünyayı; ekonomik ve kültürel yönden yönlendiren-şekillendiren siyasi Siyonizm’in perde arkasını ve tabi Sabataycılık ve dönmelik kavramını bilmeden ve bütün bunları birlikte düşünüp değerlendirmeden Atatürk’ü doğru tanımanın mümkün olamayacağı kanaatindeyiz.

     

    Bu konuya, böyle farklı ama irtibatlı zaviyelerden baktığımızda, Atatürk’ün Osmanlının bir meyvesi olduğunu görmekteyiz. Evet, Atatürk, yıkılmaya yaklaşmış olan Osmanlının bütün özelliklerini üzerinde taşıyan bir eseridir.

     

     Artık kökleri çürümeye, dalları kurumaya, gövdesi koflaşmaya başlamış ve 6 asırlık şanlı bir medeniyet mirasının hastalıklı; ama zahiren hala görkemli ağırlığını taşıyamayacak kadar ihtiyarlamış bulunan Osmanlı çınarının, içteki çürümüşlükler ve dıştaki tecavüzlerle yıkılmasından sonra, kaderin cilvesiyle, önce bu çınarın altını ve artıklarını temizlemek, sonra da aynı cinsten adil ve asil yeni bir medeniyeti filizlemek üzere, Atatürk; devrilen Osmanlının bir çekirdeğidir...

     

    İşte bu noktada, 500 sene önce İspanya’dan topluca sürülen ve Osmanlı tarafından kabul edilip kol kanat gerilen ve genellikle Ege bölgesine, İzmir ve Selanik çevrelerine yerleştirilen... Ve bundan 150 sene sonra da önemli bir kısmı Sabataistleşip dönmeleşen Yahudi gerçeğini irdelemek önemlidir.

     

    Osmanlı çınarının dallarına dışarıdan bir aşı gibi takılıp yerleştirilen... Osmanlının ticari, iktisadi, siyasi ve diplomasi hayatında birtakım hayırlı ve yararlı meyveler de veren... Ama zamanla kanser uru gibi bütün gövdeyi sarıp, kendi hesabına sömüren ve kemiren “dönmelik ve masonluk” gerçeğini... Bunların marifeti olan Tanzimat hıyanetini, Osmanlı padişahlarını tamamen etkisiz ve yetkisiz birer vitrin bekçisi ve günah keçisi haline getiren İttihat ve Terakki hükümetlerini ve yine bunların bilinçli hileleriyle itelendiğimiz 1’nci Dünya Harbinin görünen ve gizlenen sebep ve neticelerini çok iyi takip ve tahlil etmeden; ne Mustafa Kemal’i, ne Milli Mücadeleyi, ne Cumhuriyet dönemini ve ne de devrimlerin mana ve mahiyetini çözmemiz imkânsız gibidir.

     

    Rusçuklu Hacı Eşref Efendinin, Macaristanlı bir Yahudi asıllı hanımından doğan ve 10 yaşında hafızlığı tamamlayan meşhur Mithat Paşanın bile, bu dönme Sabataistlerden olduğunu göz ardı ederek[27] Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini yazmak ve Türkiye gerçeklerini saptamak nasıl mümkün olabilir?

     

    Bu işe, Sabatay Sevi ile başlamamız gerekir.

     

    1492’de İspanya’dan kovulan ve gelip İzmir’i mekan tutan, Haham Mordahay Sevi’nin torunlarından Kara Menteş’in oğlu Sabatay Sevi, 1626 yılında İzmir Agora’da dünyaya gelir. (Bugün, İzmir Agora’daki tarihi eserleri koruma bahanesiyle, özellikle eski sinagogların restorasyonuna çok ciddi bir gayret gösteren eski TUSİAD başkanı olan Tuncer Özilhan’la, eski İzmir Belediye Başkanı Ahmet Priştina’nın bu girişimleri de ayrıca dikkat çekicidir.) Her Yahudi çocuğu gibi eğitimine kutsal Tevrat eğitimiyle başlayan Sabatay, gizemli Kabala öğretisine özel bir ilgi beslemektedir. Kendisini mistik bir hayata veren Sabatay Sevi 40 yaşına geldiğinde, yani 1665 senesinde çevresine “Beklenen Mesih” olduğunu bildirir. Zaten Hıristiyan Avrupa’da bu yıllarda Hz. İsa’nın dönüşünü beklemektedir. Bu iddialar Avrupa’da, Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da ve tüm Osmanlı coğrafyasında büyük bir yankı meydana getirir ve Osmanlı yönetimini tehdit eder bir noktaya erişir.

     

    Bunun üzerine Sultan 4’ncü Mehmet, Sabatay Sevi’yi tutuklatıp Edirne’ye getirtir. “Ya bu iddialarından vazgeçip Müslümanlığı seçmek veya idam edilmekten birini tercih etmesi” istenir.

     

    O sırada, sarayda Sabatay Sevi’nin hem tercümanlığını hem sorgulamasını yürüten kişi, Osmanlı Şeyhülislamı, Yahudi dönmesi Moses Ben Raffael’in torunu Mehmet Emin Efendi’dir. Zaten bundan sonraları birçok, dönme Şeyhülislamlar daha görülecektir.

     

    Ve bu “dönme din adamları” geleneği Cumhuriyet döneminde de sürecektir. Örneğin, Denizli Buldan müftülüğü, yıllar boyunca İzmir Belediye Başkanlığı, İnönü hükümetinde Ticaret Bakanlığı ve Menderes Hükümetinde Sağlık Bakanlığı yapan dönme Dr. Behçet Uz’un babası Salih Efendi ve kardeşleri Mehmet Uz ve Rasih Uz gibi Sabataistlerin elindedir ve bu durum 1880’lerden, 1950’lerin sonlarına kadar devam etmiştir.[28]

     

     Sabatay Sevi, sonunda, “Mehmet Aziz Efendi” adını alarak Müslümanlığı seçmiştir. Karısı Sara ise artık Fatma Hanımefendi’dir!?

     

    Bunu takip eden 10 yıl içinde Sabatay Sevi’yi taklit eden, İzmir, Selanik, İstanbul, Bursa ve Edirne’de binlerce Yahudi ailesi bölük bölük, Müslüman adı alarak İslam’a girmiştir. Ve Sabatay Sevi’nin son eşi Ayşe Hatun’un Selanikli olmasının da etkisiyle, artık Sabataizmin merkezi Selanik’tir.

     

    İslam’ı içinden yozlaştırıp yıkmaya çalışan ve sahabeyi biri birine kışkırtan Yahudi dönmesi İbni Sebe gibi, Sabataist dönmeler de, “Mesih olan Sabatay’ın ölmediğini ve ruhunun, vekillerinden birinin bedenine girerek, yakında geri geleceğini” beklemektedir.[29]

     

    Bu beklenti, Sabataistlerin, önce ikiye bölünmesine sebebiyet vermiştir. Müslüman adı Osman Baba olan Haham Baruchiah Ruso taraftarları, diğerlerinden ayrıldı ve bunlara “KARAKAŞİ” denilmiştir.

     

    Geri kalanlar, Müslüman adı Abdullah Yakup olan Haham Yakov Kerido’dan dolayı “YAKUBİLER” olarak biline gelmiştir.

     

    Daha sonra Osman Baba’nın ölümü üzerine Karakaşilerden ayrılan ve çoğunluğunu İzmir Sabataistlerini oluşturan bir gurup ise “KAPANİLER” diye günümüzde de devam etmektedir.

     

    “Kapan”ın İbranicede  “İzmir’im” anlamına geldiği söylenmektedir.[30]

     

    Yakubiler: Genellikle Selanik ve civarında oturuyor ve Osmanlı yüksek memurlarını ve İttihat Terakki masonlarını oluşturuyorlardı.

     

    En kalabalık grup olan Kapaniler, İzmir ve Ege’de bulunuyor ve zengin tüccarlardan meydana geliyorlardı.

     

    “Karakaşi”ler ise; en mutaassıp ve en muhafazakâr grubu oluşturuyor ve genellikle esnaf ve zanaatkârlıkla meşgul oluyorlardı. Sonradan basın, kültür ve siyasete ilgi duyacaklardı.

     

    Bu üç ayrı grup, mezhep taassubuyla, farklı yerlerde ibadet ediyor, kolay kolay kız alıp vermiyor ve hatta ölülerini bile aynı mezarlığa gömmüyorlardı.[31] Ve aralarındaki gizli rekabet ve husumet hala sürmektedir.

     

    Türkiye’nin meşhur Sabataistlerinden Abdi ve İsmail “İpekçi”ler ve yine Eski İzmir Belediye Başkanları Osman Kibar gibileri Karakaşiler’dendir.

     

     Ama Aydın ve Yüksel Mendereslerin ana tarafından dedesi olan Evliyazade Mehmet Efendi ise, Kapanilerden’dir. Bu yüzden Karakaşilerin kızı Nermin Hanımla evlenmesi büyük tepkilere sebebiyet vermiştir. Ve yine DP eski İzmir Belediye Başkanı Faruk Tunca Kapanilerdendir.

     

     Karakaşiler; Yakubiler ve Kapaniler gibi, asimile olmamıştır. Ve meşhur Feyziye mektepleri 130 yıldır Atatürk’ün öğretmeni Şemsi Efendi (Şimon Zui) den itibaren tamamen bu Karakaşilerin güdümündedir.

     

    Hatta başta Yakubiler, Selanik’te ve başka şehirlerde, Sabataist dönmelerin özel camiler bile yaptırdıkları bilinmektedir. Ama bu üç Sabataist grubun da, Mevlevi ve Bektaşi tarikatlarıyla sıkı fıkı olmaları ilginçtir.

     

    Daha sonra İttihat Terakki gibi hıyanet oluşumlarına zemin ve elaman hazırlayan ve 1860’da Fransa’da bir Yahudi Avukat tarafından kurulan: “Evrensel Musevi Birliği”nin Osmanlı topraklarında hızla yayılması, herhalde tesadüfle izah edilemeyecektir.

     

    Çünkü Siyonizm hayali: Dönmeler dahil, tüm Yahudilerin kutsal hedefiydi... Hiçbir Musevi vaizin: “Kurtarıcı bir gün mutlaka Siyon’a gelecektir” demeden ve bütün cemaati “âmin” çekmeden, hutbesini bitirdiği görülmemişti...

     

    Acaba “Sion” Neresiydi ve Türkiye’yi “Sion” Gören Kimlerdi?

     

    Sion (Siyon-Zion)’un Kudüs’te Yahudilere ait kutsal bir dağın ismi olduğu, ama bütün Filistin topraklarının Arz-ı Mev’ud’un merkezi olarak Büyük İsrail’e vatan yapılacağı inancı, Siyonist Yahudilerin pek çoğunun kanaati ve beklentisidir.

     

    Ancak, İspanya sürgününden sonra Osmanlıya sığınan ve Lozan barışıyla yapılan Mübadele sonucu Selanik ve civarından alınıp tamamen Anadolu’ya taşınan ve yüzyılların birikim ve becerisiyle Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde; ekonomiden siyasete, diplomasiden ticarete, medyadan bürokrasiye... Çok etkili ve yetkili kurumlara ulaşan birçok Yahudi ve dönmenin kafasındaki Siyon, Türkiye’dir!...

     

    Ve zaten ta 1860’larda Galata Komisyon Hanında başlattıkları ve 1871’de çıkarttıkları “Dersaadet Tahvilat Borsası Nizamnamesiyle” resmiyet kazandıkları bankacılık ve para piyasası ellerindedir... Osmanlının yüksek memurları, stratejik kurumları, önemli bürokrat ve diplomatları kendilerindendir. Önemli şehirlerin Belediye başkanı ve önemli nüfus oranı, dönmelerdir.

     

    Örneğin: 1873 yılında Avusturya-Macaristan Krallığı İzmir Başkonsolosu Viyana’ya gönderdiği gizli bir raporda:

     

    İzmir’in 155 bin nüfusa sahip olduğunu... Bunun 75 binini Rumların, 45 binini Türklerin, 15 binini Yahudi’lerin, 20 binini de Ermeni ve Katoliklerin oluşturduğunu...

     

    Ticari hayatın tamamen Yahudilerin, zanaatçılığın Ermenilerin, eğlence yerlerinin Rumların elinde bulunduğunu, Türklerin ise, sadece hayvancılık ve ziraatla uğraştığını ve pek azının da dini ilimler ve işçilikle meşgul olduğunu bildirmektedir.

     

     Acaba “Osmanlıyı yıkıp, Türkiye Cumhuriyetini kurmak,  Anadolu’yu vaad edilmiş Siyon ülkesi gören Yahudilerin ve bunların Amerika’daki güçlü destekçilerinin bir projesi midir?

     

    Veya “Filistin’deki Kudüs Merkezli Büyük İsrail hedefine ve Siyonizm’in dünya hakimiyetine giden yolda, çok gerekli ve önemli bir basamak ve sığınak olarak yararlanmak üzere mi, Türkiye Cumhuriyeti bina edilmiştir?!”

     

    Çünkü İzmir Alliance (Evrensel Yahudi Birliği) okulunun eski Müdürlerinden birisinin “Türkiye Yahudi dindaşlarımız için vaad edilmiş topraklar (Siyon) olabilir” sözleri oldukça ilginçtir ve ipucu vermektedir.[32]

     

    Belge Meselesi:

     

    Bu bilgiler su yüzüne çıkınca, değerli tarihçi ve Profesör Ş. Turan, "bir tarihçi olarak ben ancak belgelere dayanan bilgilere itibar ederim" buyurdular.[33] Gayet güzel, ilk önce, bu sözü, pek isabetli bir hikmet saymak durumundayız. Ve arkasından sorabiliyoruz.

     

    Hangi belgelerimiz var? Bir, Büyük Kurtarıcı'nın doğum tarihi, yılı veya ayı hakkında hangi belgemiz var, yaşından bile emin olamıyoruz. İki, Şemsi Efendi Mektebi hakkında hangi vesikaya sahibiz ve Mustafa Kemal'in burada okudukları hususunda, bir kayıt ve şahit gösterebiliyor muyuz, uydurma olması ihtimali çok yüksektir. Üç, Sarıkamış'ta kaç şehit oldu, bu işi hâlâ Bengür nam bir cerraha mı bırakacağız? Dört, Sarıkamış bir facia ise, Kıbrıs Savaşı'nda, kendi denizaltımızı batırmak nedir? Beş, Hasan Tahsin nam Osman Devres'in, kurşun sıktığını gören var mı, herhangi vesikaya sahip miyiz; böyle bir rol için Hasan Tahsin nam Osman Devres'in, mezarı İzmir'de değil İstanbul'da Bülbülderesi'ndedir, İbrani asıllı olmasından başka bir işaret göremiyoruz.

     

    Altı, Büyük Kurtarıcı'nın, Şam'da bir fırka kurduğunu, hangi vesikaya istinat ederek, yazıyoruz; bu tür sorular, Tezler'de hayli ziyadedirler. Yedi, genç zabit Mustafa Kemal Bey'in, Harekat Ordusu'nda "kurmay başkanı" olduğu iddiasının da belgesi var mı; Hüseyin Hüsnü Paşa'nın önce komutan ve sonra Mahmut Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olduğunu biliyoruz ve hep yazıyoruz. Sekiz, Kazım Paşa'nın "İstiklal Harbimiz" kitabındakiler belge sayılır mı? Karabekir'in Nutuk'a karşı yayımladığı ciltler boyu belgeler neyi amaçlıyor? Mustafa Kemal Paşa pek büyüktür, ancak, Ali Fuat Paşa'nın yirminci ve Kazım Paşa'nın onbeşinci kolorduları olmasaydı, Anadolu'da ve Doğuda tutunmak imkansızdı. (Sn. Küçük, Atatürk’ün bu asılları dönme-Sabataist olma ihtimali çok yüksek İttihatçı Paşalara, kendi ulvi hedefleri için, onlara yaranıp yararlandığını niye hesaba katmıyor?)

     

    Eğer bu ülkeye böylesine mümtaz bir evlat yetiştirmiş Zübeyde Ana ile bir tek konuşma yapılmış olsaydı, en azından, Büyük Kurtarıcı'nın hangi yıl doğduğunu daha sahih olarak bilebilirdik. Büyük Kurtarıcı'nın bir tek akrabasını bile tespit edememek, Türk tarihçiliğinin yüz karasıdır; belge-severlik değil belge-düşmanlığı teşhis edebiliyoruz. Kaynakları yok ettiğimiz kesindir. Hâlâ bilim değil, din (gibi dayatılan bir ideoloji) aşamasındayız.[34]

     

    Kazım Karabekir’in, bir nevi Atatürk’ün “Nutuk”una nazira, hatta reddiye niteliğinde yazdığı “İstiklal Harbimiz” Kitabını, niye Atatürk’ün sağlığında değil de, ölümünden 22 sene sonra, ta 1960 ta yayınlıyor? Acaba, bununla neleri değiştirmeyi veya değersiz-geçersiz göstermeyi amaçlıyor?

     

    Ve dahi, Kazım Karabekirin sülalesinden, sabataist diplomat eskisi Yalım Eralp, bu kafa karıştıran soruların, doğru ve doyurucu cevaplarını vermeyi niye hiç düşünmüyor?

     

    Sn. Yalçın Küçük’ün bu tespitlerini okuyunca; bizim aklımıza şu geldi: Acaba, Zübeyde Hanımın Selanikli Sabataist bir sülale ile ilişkisi sanılıyordu da, bu yüzden mi, ittihatçı dönmeler, Atatürk’ü kendilerinden saymışlardı.?

     

    Ve acaba; Atatürk de, bu “sanı”larına karşı çıkmayıp kullanarak mı uzun zaman Siyonistleri oyalamayı ve kendi milli amaçları doğrultusunda, onların gücünden ve güvencesinden yararlanmıştı?

     

    Ve tabi Mustafa Kemal’in “Sabataist Şemsi Efendi mektebinde okuduğu” iddiası, Dönme Gazeteci “Hasan Tahsin’in İzmir’de ilk kurşunu sıkma” palavrası; ve yine Zübeyde Hanımın Sabataistlerle irtibatlandırılması; bütün bunlar, Mustafa Kemal’i kendilerinden göstermek ve istismar etmek isteyen A. Emin Yalman gibi yalama ve yalaka dönmelerin bir uydurması olabileceği de hesaba katılmalıdır.

     

    Ve yine:

     

    Şeriat devletinin başkenti İstanbul’da  “Şeriat isteriz. Gâvurluğa geçit vermeyiz!” gibi sırıtan sloganlarla ve yeşil sancaklarla sokaklara dökülen ve “gerici oldukları belli olsun diye” Mektepli zabitleri ve bazı İttihat Terakkicileri katleden ve padişah taraftarı görünen 31 Mart isyancılarına karşı,

     

    Nasıl olduysa, hemen birkaç saat içinde irtibata geçip organize olan ve irtica isyanını bastırmak üzere Selanik’ten yola çıkan Harekât ordusunda; o zaman Kurmay Başkanı olarak Yüzbaşı Mustafa Kemal’in ve İttihat Terakkici, sonra ise Millici ve Cumhuriyetçi olacak Yüzbaşı Kazım (Karabekir) ve Yüzbaşı İsmet (İnönü) beylerin bulunması...

     

    Ve asıl hayret verici olan, bu Hareket ordusunda Bulgar, Arnavut ve Manastır çeteleri yanında; 750 kişilik tamamen Selanik Yahudilerinden oluşan gönüllü Musevi taburunun, hem de 2. Fırka komutanı Albay Kazım Beyin komutasında yola çıkması!...

     

    Ve yine, nasıl oluyorsa, hep birlikte Kızıl Sultan diye düşman oldukları Sultan Abdulhamid’in özel koruma alayının da bunların içine katılması!...

     

    Ve Anadolu’dan, örneğin Bursa’dan Mahmut Celal (Bayar) komutasındaki gönüllü birliğin hemen İstanbul’a gelip bunlara ulaşması!...

     

    Ve Hareket ordusu Yeşilköy’e ulaşınca, Kurmay başkanlığını, Berlin’den gelen Enver Paşa’nın devr alması ve İstanbul sokaklarındaki kanlı çatışmalardan ve önemli kayıplardan sonra isyanın bastırılması...Ve bütün bunların suçunun, hiç alakası ve günahı bulunmayan Abdulhamid’e yıkılması ve tahttan indirilip sürgüne yollanması!...

     

    Acaba:

     

    Yahudi ve dönmelerin, Osmanlıyı yıkarak, Türkiye Siyon Cumhuriyetini kurmak üzere planlanan ve danışıklı dövüş şeklinde yapılan bir ihtilal provası mıydı?

     

    Siz bu soruların mantıklı ve tutarlı cevaplarını bulmaya uğraşırken, biz bu arada sizi daha fazla merakta bırakmamak için, şu sorunun cevabını vermeye çalışalım.

     

    “Peki, Atatürk; hem Hareket ordusunda, hem Kurtuluş savaşında, hem Cumhuriyetin kurulmasında ve devrimlerin yapılmasında, hep bu ekiple çalıştığına göre, O kimdi?!...

     

    Bizim kanaatimiz, Mustafa Kemal; aynı çevrede yetişmiş, içlerinden gelmiş, ülkemizdeki, Avrupa ve Amerika’daki ekonomik ve siyasi etkinliklerini ve o gün için karşı konulmaz güçlerini ve Türkiye üzerindeki niyetlerini çok iyi tespit etmiş birisi olarak:

     

    Büyük bir diplomasi dehasıyla, onların “Anadolu Siyon Devletini oluşturma ve kendi emelleri doğrultusunda kullanma” gaye ve gayretlerinden yararlanarak ve onlardan birisi gibi davranarak, sınırları belli ve Milli bir Türkiye Cumhuriyetini kurma ve adım adım şeytani tuzaklardan kurtarma başarısını göstermiştir.”

     

    Atatürk bu sayede Kurtuluş mücadelesini daha rahat örgütlemiş... Silah ve Mühimmat temini daha kolay hale gelmiş... Yahudi servetinden ve dünya çapındaki etkinliklerinden istifade edilmiş ve böylece Kurtuluş savaşı en kısa zamanda ve en az zayiatla başarılmıştır.

     

    Hatta Yunan Ordusunun bu danışıklı dövüşü andıran hızlı kaçışı ve Türk Ordusunun beklenmedik başarısı bütün dünyayı şaşırtmıştır. Meşhur Batılı tarihçi Arnold J. Toynbee konuyla ilgili şunları aktarmıştır.

     

    Yunan ordusunun Kaçışı

     

    Şiddetli bir çarpışmadan sonra Yunan cephesi kırılmış ve Yunan Ordusu acele ile geri çekilmeye başlamıştı. 29 ve 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da ikinci bir çarpışma olmuş ve Yunanlılar savaş alanını bırakıp kaçmışlardı. Bundan sonra Uşak’ta tutunmaya çalışmışlar, fakat başaramamışlardı. Artık Yunan ordusu çökmüş ve dayanma gücü tam olarak yok olmuştu.

     

    Bundan sonrasını herkes biliyor. Savaş alanlarında yenilmiş, müttefikleri tarafından aldatılmış, yetersiz siyasal komiserler tarafından kötü yönetilmiş, propagandalar ile zehirlenmiş Yunan ordusunun nasıl parça parça olduğunu bilmeyen yok. Uşak bozgunundan sonra, Fevzi Çakmak Paşa’nın kumandasındaki Türk askerlerinin peşine düştüğü Yunanlıların nasıl kaçmaya koyulduklarını, sekiz günde 250 km. yol aldıklarını duymayan kalmadı. Yunanlıların bozgun durumunda kaçarken, yalnız içinden geçtikleri köyleri ateşe vermek için durduklarını, arkalarında yangın yerleri ve yıkıntılardan başka bir şey bırakmadıklarını ve sonunda 09 Eylül günü İzmir rıhtımına nasıl sürünerek vardıklarını ve başarılı Türk ordusunun da aynı anda şehre girip nasıl çarpışmadan İzmir’i kurtardığını öğrenmeyen kalmadı.

     

    İzmir’de gelişen bu olağanüstü olaylar, bütün dünyanın hayret dolu bakışlarını üzerine çeker, kaçan Yunanlılara kuvvetli bir yakınlık duyulurken ve bunları kurtarmak için özellikle Amerikan yardım örgütleri tarafından her çareye başvurulurken, Türkler de boş durmuyordu…[35]

     

    İngiliz Başbakanı Lloyd George; Atatürk tarafından oyalanıp oyuna getirildiklerini; “Arkadaşlar yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk ulusuna nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?” sözleriyle itiraf etmiş ve bu konuşmanın ardından istifa edip ayrılmıştır.

     

    Cumhuriyetin kurulması ve devrimlerin yapılması aşamalarında, Atatürk’ün yine Sabataistlerin farklı mezheplerine mensup dönmelerden oldukça yararlandığı, bunları yakınına aldığı ve özellikle; Türkiye’yi gerçek vatanı gibi gören, Müslüman Türklerle birlikte ve barış içinde yaşamayı hedefleyen, Büyük İsrail’in kurulması hesabına ülkemize hıyanet ve hakaret düşünmeyen, iyi niyetli ve kabiliyetli dönme ve Yahudilerle daha sıkı işbirliği yaptığı; ancak, Abdülhamid’in malum tazyikler ve mecburiyetler sonucu bazı dönmeleri sadrazam ve nazır yaptığı, fakat tahribatlarını önlemek için yetkilerini kısıtlayıp bütün devlet işlerini sırtına aldığı gibi... Atatürk’ün de, güven vermeyen ve hıyanet düşünen bazı dönmeleri, önemli makamlara getirse de, bütün zorlukları ve onların yürütmesi gereken konuları bizzat kendisi yüklenip yaptığı ve oldukça yıprandığı anlaşılmaktadır.

     

    Ve tabi dönmelerin hain takımı da, bu durumun farkındadır. Ve bunun için, Atatürk’ten kurtulma yolları aramaya koyulmuşlar ve “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” demeye mecbur bırakacak biçimde, Mustafa Kemal’i genç sayılacak bir yaşta ve çeşitli ilaçlarla adım adım ölümün kucağına atmışlardır!...

     

    Ama Siyonist Yahudiler, Sabataist dönmeler ve Masonik merkezler, özellikle ve titizlikle; “Atatürk’ün de kendilerinden olduğu ve Yahudi bir ana babadan doğduğu” imajını vermeye çalışmışlardır. Prof. Yalçın Küçük’ün de işaret ettiği gibi, “Atatürk’ün etiket ve etkinliğinden yararlanmak” için bu yola başvurmuşlardır.

     

    Yukarıda anlatmaya çalıştığımız bazı hedef ve hikmetlerden ötürü, Atatürk’ün de bu türlü ima ve imajlara müdahale etmediği sezilmektedir. Ancak O’nun vefatından sonra, Sabataist ve Siyonist merkezlerin Atatürk’ü ve maalesef kendi çıkarlarına uygun şekilde düzenledikleri bir Atatürkçülüğü, çok daha kolay ve yaygın biçimde istismar ettikleri açıktır.

     

    Bu gerçeğe, ileride tekrar değinmek ve delillendirmek üzere, yeniden, “Yahudilerin Türkiye’yi Siyon Devleti” yapma heves ve hedefine dönelim:

     

    Yahudi ve dönmelerin yeni vatanı artık Türkiye oluyordu. Gidecek başka yerleri de yoktu.

     

    Ancak Yahudi sıfatıyla, Türkiye’ye sahip çıkma imkânı bulunmuyordu... Dönmelerin, diğer gayrı Müslimlerin ve Anadolu’daki farklı etnik kökenlerin; ortak, oturaklı ve tutarlı bir parolası olmalıydı ve bulundu:

     

    “Türkiye Türklerindir!..”

     

    Bundan Müslüman halk da kuşkulanmayacak, hatta sıcak bakacaktı...

     

    Diğer İttihatçı subaylar gibi, Atatürk’ün de en çok etkilendiği kişilerden birisi olduğu söylenen ve Osmanlı’ya sığınıp Mustafa Celaleddin adını alarak, orduya girip paşalığa kadar yükselen, Polonya Yahudisi Polgoziç Borzecki “Eski ve yeni Türkler” adlı kitabında, Türklerin tarihin en asil milleti olduğunu, İslamiyet’le bozulduğunu, ama Tanzimat devrimiyle yeniden şahlanıp özüne dönmeye başladığını yazıyordu...

     

    Kendisini Türk Yahudisi olarak tanımlayan ve Ziya Gökalp’in akıl hocası olan Moiz Kohen bile soyadını değiştirip “Tekinalp” koymuştu!?

     

    Bu arada Osmanlı üzerindeki baskıları azaltmak ve Avrupa’yı oyalamak niyetiyle; bazı İttihatçı fedai birliklerinin Batı Trakya’yı ele geçirmesiyle “Garbi Trakya Muvakkat Hükümeti” kuruldu. Bayrağı, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve hatta resmi pulu bile vardı... Ve bu Hükümetin geçici Dışişleri Bakanı: Atatürk, İnönü ve Bayar dönemlerinde de, T.C. Dışişleri  Bakanlığı yapacak, İzmirli Kapanilerden Evliyazadelerin damadı Dr. Tevfik Rüştü Aras olmuştu!?..

     

    Atatürk Aslen Nerelidir?..

     

    Sabataist dönme Yahudiler, kendilerinden olduğunu ima etseler de “Atatürk’ün babası ve dedesi Kocacık Köyü’nden olup, bu köy Makedonya’nın Manastır vilayetine bağlı, lor peynirli gevrek böreğiyle meşhur Debre yakınlarında şirin bir dağ köyüdür. Debre’ye vardığımızda Radika ırmağı civarında yaşayan Yörükler’e  Atatürk’ün köyünü sorarsanız yanıt kesin ve yalındır: “Ahancık” şu dağın arkasında!..” Dağ aslında “Kocacık Kalesi” diye de bilinen bir tepedir. Bu tepenin ardına geçince yeşillikler içinde saf ve temiz bir Türk köyü karşınıza çıkar. Kocacık’ta halen iki yüz kadar Yörük Türk’ü yaşamaktadır.”[36]

     

    O bölgede Yörük: Osmanlı ordusunda top ve cephane taşıma, seferlerde yol temizleme ve açma, yiyecek nakli, kale ve köprü tamiri gibi işlere bakan askerlerin genel adıdır.

     

    “Osmanlı imparatorluğu bir Balkan imparatorluğudur.”[37] Bu imparatorluğun alt yapısı daha Osmanlı kurulmadan oluşmaya başlamıştır.

     

    Kocacık Türkleri’nin ataları, Vardar Türkleri’nin (Peçenek, Kuman, Avar) dışında kalan Balkan Türkleri’nin ataları gibi 1071 yılı itibarıyla Konya’ya yerleşmişler, Anadolu Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Balkanlar’daki huzursuzlukların önlenmesi amacıyla Bizans imparatoru Mikhail Plaiologos’un daveti üzerine Konya’dan Labseki’ye, oradan da Gelibolu’ya geçerek Rumeli’ye (Roma ili) varmışlardır. İlk durak Çimpe Kalesi olmuştur.

     

    Bizanslıların “Konyarlar” dedikleri bu Türkler’in bir bölümü Makedonya’ya, bir bölümü Rodoplar’a bir bölümü de Selanik yöresine yerleşmiştir.

     

    Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey, o dönemin Manastır vilayetinin Debre Sancağı’na bağlı kocacık köyünde dünyaya gelmiştir. “Ali Rıza Bey’in babası Kırmızı Hafız Ahmet Efendi “Pirjınlar”[38], annesi de “Gola”[39] ailesine mensuptur.”[40]

     

    Kırmızı Hafız Efendi, 1850 yılında ticaret amacıyla önce Manastır’a sonra da Selanik’e yerleşmiş, oğlu Ali Rıza’yı Manisa’dan göçen Yörükler’den olan Sarıgöl Köyü’nden Zübeyda Hanım’la 1871 yılında evlendirmiştir. Zübeyda ve Ali Rıza çiftinin altı çocukları olmuş, bunlardan dördü ölmüş, Mustafa ve Makbule yaşamıştır. İki kardeş 1887 yılında 47 yaşındaki babalarını kaybetmişlerdir.

     

    Zübeyde Hanımın Rüyası:

     

    Lord Kinross’un "Atatürk" kitabının 26’ıncı sayfasında Zübeyde Hanım’ın gördüğü şu rüya anlatılır. (Lord Kinross’un Atatürk kitabı kaynak eserler arasında gösterilir.)

     

    Zübeyde Hanım’ın içini sıkıntı basmıştı. Odada bir oraya bir buraya yürüyor, oğlu Mustafa’yı bu sevdadan nasıl vazgeçirebileceğini düşünüyordu. Henüz daha 12 yaşında olan Mustafa asker olmak istiyordu. Hatta bu amaçla annesinden habersiz Selanik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girmiş ve kazanmıştı. Oysa Annesi Zübeyde Hanım, oğlunun asker olmasını istemiyordu.

     

    Seferden sefere gitmek zorunda kalacağını düşündükçe içindeki sıkıntı daha da büyüyordu.

     

    Oğlu Mustafa, Selanik Askeri Rüştiye’sine girebilmesi için gereken evrakları önüne koyduğunda, bu yüzden imzalamaya yanaşmamıştı. Oysa Mustafa’nın askeri okula girebilmesi Annesi Zübeyde Hanım’ın imzasına bağlıydı.

     

    Zübeyde Hanım o gece yattığında zorlukla uyudu. Ancak aynı gece çok ilginç bir şey oldu.

     

    Zübeyde Hanım bir rüya gördü. Rüyasında oğlu Mustafa "yüksek bir minarenin tepesinde, altın bir tepsinin içinde oturuyordu". Mustafa’ya doğru koşmaya başladı. İşte tam o anda, bir ses duydu:

     

    Rüyadaki ses, "Oğlunun asker okuluna gitmesine izin verirsen hep böyle yüksekte olacak. Vermezsen yere atılacak" diyordu.

     

    Zübeyde Hanım gördüğü rüyadan ve rüyasında duyduğu bu sesten çok etkilendi. Bu rüya ile asker olması halinde oğlu Mustafa’yı parlak bir geleceğin beklediği düşüncesi oluştu.

     

    Uyandığında ilk işi, oğlu Mustafa’nın Selanik Askeri Rüştiyesi’ne girmesi için gerekli belgeleri imzalamak oldu.

     

    Cumhuriyeti kuracak Mustafa Kemal’in askerlik serüveni böylece Zübeyde Hanım’ın gördüğü bir rüya ile başlıyordu.[41]

     

    Mustafa Kemal Atatürk, atalarının Konyalı Yörükler oluşundan daima gurur duymuş. Konya Milletvekili Hazım Onat’a “Konya benim dedelerimin öz vatanıdır” demiştir.

     

    Yıllar sonra Konya’ya yaptığı ziyaret sırasında 80 yaşındaki Hacı Hüseyin Ağa ile karşılaştığında ona kaç çocuğu olduğunu sormuş, Hüseyin Ağa:” üç oğlandan biri Çanakkale’de, biri de Sakarya’da şehit oldu. En küçüğü de köyde, eker biçer, bize bakar. Siz sağ olun yavrum. Bana da baba diyen bulunur” dediğinde, Atatürk; “Bundan sonra ben de size baba diyeceğim” demiş ve eşi Latife Hanım’la birlikte onu evinde ziyaret etmiştir.

     

    Makedonya’nın Arnavutluk tarafında kalan ve Debre’ye 18, Kırçova’ya 50, Manastır’a 150 kilometre uzaklıkta bulunan Kocacık Köyü’ndeki Türkler, 1912–1957 yılları arasında Türkiye’ye göç ederek çoğunlukla İzmit, Adapazarı, İstanbul, Bursa, Tekirdağ, İzmir ve Manisa’ya yerleşmişlerdir.

     

    1957 yılında Kocacık’tan İzmit’e gelip yerleşen ve halen Cumhuriyet Parkı’nın yanında Kocaeli Lokantasının işletmeciliğini yapan Sayın Hasan Şengöz, Atatürk’ün köylüsü olmaktan gurur duyduğunu belirtmekte hatta Pirjın sülalesi mensuplarından olduğunu söylemektedir.[42]

     

    Türkiye Cumhuriyetinin “Siyon Devleti” Olarak Kurulma Gayretinin Belgesi

     

    M.Kohen Tekinalp itiraf ediyor!

     

    “Yahudilerin Türkiye'ye göçü konusu ilk defa Temmuz Devrimi sonrası gündeme geldi. Birden kavuştuğumuz bağımsızlığın sarhoşluğu ve sevinci, bizleri, yaşadıkları ülkelerde zor durumda bulunan kardeşlerimizi, Türkiye'ye göç ettirme düşüncesinde umutlandırıyordu. Anti-Siyonist düşünceden uzak kalmış tek ülke Türkiye'yi, bizler, zamanımızın Kenan Ülkesi, İsrailoğulları’nın Kutsal Topraklan olarak değerlendiriyor ve kardeşlerimizin, modern ülkelerin zulmünden ve kentlerin uşaklık ve ezikliğinden kurtulmaları için tek çözüm olarak görüyorduk.

     

    Düşünüyor idik ki, şimdiye kadar olduğu gibi Sibirya'nın buzullarını ve bozkırlarını kanlarıyla sulayacaklarına, binlerce Yahudi gelecek ve ülkemizin ıssız ve çorak topraklarını, alın terleriyle, verimli kılacaklar. Bu düşünceler bize, güzel günlerin yakın olduğu coşkusunu yaşattı.

     

    Türkiye'de ortaya çıkacak bir anti-Siyonist hareketi etkisiz kılacak bir başka gizilgüç daha bulunmaktadır. Bu gizil güç de Yahudilerin kendi aralarındaki dayanışmadan başka bir şey değildir. Evet, Türkiye'ye gerçekleştirilecek büyük bir Yahudi göçü, ülkemizde dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan atak bir güç olacaktır.

     

    Ayrıca, bizde, kendilerini asimile edecek daha yüksek bir kültür olmadığı için, göç eden Yahudiler, kültürel kimliklerini koruyabileceklerdir, örneğin ne Arnavut kültürü ne de Ermeni kültürü Yahudi kültürünü eritmeye ve onun özgün yapısını bozmaya yetecek güçtedir.

     

    Eğer Yahudiler Yahudi olarak kalabilirse, eğer partizanlık nedeniyle bir ayrılık olmazsa, yani aralarındaki kardeşlik bağları sürdürebilirlerse anti-Siyonizm yok olmaya mahkûm olacaktır. Ve merhum Theodor Herzl’in dileği olan Yahudilerin kendi toprakları olmasını istiyorsak, bu topraklar Türkiye’dedir…”[43]

     

    Kur’an Kıssaları’ndan anlayıp çıkardığımız Sünnetullah gereği, Cenabı Hak, murad ettiği yeni bir medeniyetin temellerini atacak kavmi ve o kavimden belirli bir ekibi, çok özel olarak, sadece bu maksatla yaratıyor ve onları hidayet, feraset, dirayet ve metanetle donatıyor…

     

    Bütün şartlar ve işaretler, yıkılışa geçen Batı Medeniyeti’nin ve Deccal’in görevini yapan Siyonizm’in saltanatını çökertecek ve yeni İslam Medeniyeti’ni inşa edecek şanslı kavmin Türkler olduğunu gösteriyor.

     

    İşte Atatürk’e de: “Yeni Barış ve Bereket Medeniyeti’nin kurulacağı Anadolu arsasındaki Osmanlı enkazını temizlemek ve Türkiye’nin tapusunu Müslüman Türkler’in elinde muhafaza etmek” gibi bir misyon yüklendiği seziliyor

     

    Bunun içindir ki, 1923’lerde “Biz muasır medeniyetinin icaplarını yerine getireceğiz” diyor. (Not: Atatürk’ün “Batılılaşmak, Avrupalılaşmak” gibi bir heves ve hedef peşinde olduğunu gösteren, hiçbir ifadesine rastlanmıyor. Atatürk’ün, “Muasır Medeniyet” kavramını, bazıları kendi kafasına göre yorumlayıp yozlaştırarak bunu “Batılılaşmak, Avrupa ile bütünleşmek” şeklinde göstermeğe çalışıyor.)

     

    Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, ne İslam’a, ne insanlık onuruna ve ne de aklın aydınlığına yakışmayan her türlü geri kalmışlıktan, öncelikle ve gerekirse radikal tedbirlerle kurtulması gereğini açıklıyor.

     

    Bu arada “Muasır Medeniyet” kavramıyla, mevcut Batı Medeniyetinin sadece Avrupalı ve Amerikalıkların malı olmadığını, bütün geçmiş medeniyetlerin ortak birikimi olduğunu, ama Türkiye’nin bu seviyeye ulaşması için gayret gösterme lüzumunu dile getiriyor. Ancak, 1933 yılında ise; bu sefer “Muasır medeniyetlerin fevkine (üstüne) çıkacağız” diyor. Yani Batı medeniyetinin bir amaç değil, araç olduğunu ve onun aşılmasını ve daha yüksek, yerli ve milli medeniyetlere ulaşılmasını hedef gösteriyor.

     

    Muhammed Hamdi Yazır gibi dirayetli âlimlere Kur’anın Türkçe mealini ve manasını yazdırıyor.

     

    *Üstelik Hamdi Yazır'ın Damat Ferit Kabinesinde bulunmasını ve Kuvay-ı Milliye aleyhindeki fetva olayına karışıp idamla yargılanmasını bile, Onun ilmi ehliyetine mani görmüyor ve asla hissi davranmıyor!

     

    Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarının dilimize çevrilmesini istiyor!..[44]

     

    Sabataist dönmelerin ve Siyonistlerin, nüfus değişimiyle “Türkiye’deki Rum’ların ve diğer Hıristiyan unsurların verilip yerine Türk diye dönme Yahudilerin getirilmesi” projesine uyar görünerek, bu arada Balkan’lardaki, Boşnak, Pomak, Arnavut, Aznavur gibi Müslümanları, hem de Türk kimliği ile ülkemize getirip yerleştirmeği başarıyor. Böylece Müslüman Türk nüfusun artırılmasını amaçlıyor.

     

    Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Pomak, Çerkez, Gürcü, Laz gibi çok farklı kökenden insanlarımızın, ortak bir üst kimlik olarak tabii ve tarihi şartların da gereği olarak; “Türk”lüğü benimseyip özümsemesini ve bunun tüm dünya genelinde resmileşmesini sağlıyor.   

     

    Teşkilat-ı Mahsusa:

     

    Osmanlının ilk istihbarat teşkilatı ve sivil devlet militanları sayılabilecek Teşkilat-ı Mahsusa (Özel Teşkilat) da, yine o dönemlerde ve İttihatçılar eliyle kurulmuştu.

     

    Batı Trakya geçici Hükümetinin oluşmasında da, bu teşkilat önemli görevlerde bulunmuştu.

     

    Birinci Dünya savaşından önce ise, Enver Paşa bu teşkilatı resmiyete sokmuştu.

     

    İttihat ve Terakki döneminde, Teşkilat-ı Mahsusa bünyesine; mahkûmlar, tutuklular ve kabadayılar da katılarak, bazı eğitimlerden geçirilerek cephelerde ve özel hizmetlerde kullanılmıştır. Şimdiler de Abdullah Çatlı ve Alaattin Çakıcı gibilerden “devlet adına yararlanma” geleneği o dönemlerden kalmadır. Hatta 1913 yılında yarı resmi çetelerin kurulması için geçici bir kanun bile çıkarılmıştır.

     

    Bu Teşkilat-ı Mahsusa, Milli Mücadeleye destek olmuş, ancak daha sonra Ankara hükümetine ve Atatürk’e karşı muhalefet bayrağı açmış ve bazıları İzmir suikastine karışmıştır.

     

    Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesinde de Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli bir rolü olmuştu

     

    Şöyle ki: Samsun ve civarındaki Türkler, işgalcilerle işbirliği yapan Rumlara saldırıyordu. İstanbul’daki işgal güçleri bundan rahatsız oluyor ve Hükümetten bunların önlenmesini istiyordu...

     

    Sadrazam Damat Ferit Paşa, Samsun’a; hem İngilizlerin güveneceği, hem de Padişahın ürkmeyeceği birinin gönderilmesi gerektiğini düşünüyordu.

     

    Teşkilat-ı Mahsusa’nın da başı olan Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali (Gerede) Beyle görüşen; Atatürk’ün okul arkadaşı Ali Fuat’ın (Cebesoy) babası İsmail Fazlı Paşa, Mustafa Kemal’in bu işe çok uygun olduğunu söyledi ve Dâhiliye Nazırı da bunu Sultan Vahdettin’e önerdi. Padişah zaten bir ara yaverliğini yürüten Mustafa Kemal’i yakinen tanıyordu ve bunu uygun buldu.

     

    Hemen ardından, o güne kadar hiç bulunmayan 3. Ordu Müfettişliği kuruldu ve Mustafa Kemal çok geniş yetkilerle bu göreve atandı.

     

    Sultan Vahdettin Atatürk’e, hem cep saati, hem de büyük bir servet sayılacak miktarda altın vermişti.

     

    Mustafa Kemal Paşa'nın askerlikten istifası;

     

    Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı Milli diriliş ve direniş hareketi, İngilizleri ve kripto Yahudileri telaşlandırmış ve padişah sultan Vahdettin’e Mustafa Kemal’i durdurması yolunda baskılar artmıştı.

     

    28 Haziran 1919 günü Harbiye Nezaretine çektiği telgrafta bu olaylardan bahisle "acizlerini bu memuriyete nasb ve tayin buyuran Zat-ı Hazret-i Padişahînin (Sultan Vahideddin'in) bu mevzuda bir emri olmadığını", ayrıca Sadaretten ve Harbiye Nezaretinden de, vazifeden alındığına dair bir bilgi ulaşmadığını bildiren Mustafa Kemal Paşa 2/3 Temmuz gecesi Erzincan yakınlarında iken Harbiye Nazırı Ali Ferid imzasıyla bir telgraf almıştır.

     

    Bu telgrafla İngilizlerin arzusu ve tazyiki dolayısıyla Paşa İstanbul'a çağırılıyor, işgal kuvvetlerinin bu isteğine rağmen Zat-ı Şahane’nin (Sultan Vahideddin'in) tebdil-i hava/hava değişimi alarak İstanbul'a gelmemesi fikrinde olduğu bildiriliyordu.

     

    Mustafa Kemal Paşa aynı gün ikinci bir telgraf aldı. Mâbeyn Başkâtibi Ali Fuad (Türkgeldi) imzasını taşıyan bu telgrafta yine İstanbul'a dönmesi için İngilizler'in hükûmeti tazyikinden bahsediliyor, geldiği takdirde ecnebilerin haysiyyet kırıcı muhtemel muamelelerine temasla, Anadolu'daki vazifesinden ayrılmayarak Harbiye Nezaretinden iki ay müddetle hava değişimi istenip arzu edilen şehir ve kasabada istirahat etmesi hususu hakkınızda "âsar-ı teveccüh ve hayırhâhi" besleyen Sultan Vahideddin'in tavsiyesi olduğu bildiriliyordu.

     

    Sultan Vahideddin bu tavsiyesiyle bir müddet, belki Paris Konferansı sonuna kadar "hava değişimi" bahanesiyle Mustafa Kemal Paşa'yı dikkatlerden uzaklaştırmak ve düşman güçleri oyalamak istiyordu.

     

    Arşivdeki Vesika;

     

    Ancak bu ihtimalde pek açıklık görülmediğinden Kazım Karabekir Paşa ile Refet (Bele) Bey Mustafa Kemal'e ordudan istifa etmesini telgrafla tavsiye etmişlerdir. Ancak Mustafa Kemal Paşa aksi görüştedir. İstifası ile milli hareketin suya düşeceği endişesindedir, Anadolu'daki hizmetlerde herhalde üzerinde resmî bir ünvan olması düşüncesindedir.

     

    Sultan Vahideddin'in Mustafa Kemal Paşa'ya "hava değişimi" tavsiye eden telgrafıyla Paşa'nın askerlikten istifası arasında bir hafta geçmiş, bu müddet zarfında Mustafa Kemal'in Sultan Vahideddin'in tahta çıkışının (4 Temmuz 1918) yıldönümü (Cülûs-ı Hümayun) dolayısıyla çektiği telgraf yanı sıra Harbiye Nezareti ile bazı Kolordu kumandanlarına göndereceği telgraflar, Posta-Telgraf Nezareti tamimine uyan kimselerce kabul edilmemiş, hatta tevkif edilenler bile olmuştur.

     

    5 Temmuz günü ise "makine başında" Mustafa Kemal'le görüşen Harbiye Nazırı, Paşa'nın İstanbul'a dönmesini istemiş, bu arada İngilizler aynı gün Samsun'a bir miktar askerle mühimmat çıkarmış, bu çıkarmaya karşı Refet (Bele) Bey de, Kavak ilçesi civarına yığınak yapmış ve bütün bunlar İngilizlerce İstanbul'a bildirildiğinden Harbiye Nezareti bu bölgede bir çatışma ve belki başka devletler tarafından da çıkarma yapılabileceği endişesiyle durumu bir telgrafla Refet (Bele) Bey'e bildirmiştir.

     

    İşte Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'daki vazifesinden alınması bu olaylar sırasında olmuş 7/8 Temmuz 1919 gecesi Paşa ile "makine başında" yapılan görüşmede geri dönmesi tekrar istenmiş, İstanbul'a dönmeyen, "hava değişimi"ne de teşebbüs etmeyen Paşa'nın bu red cevabından sonra "memuriyet-i âliyelerine hasb-el icab son verilmiş olduğu" Mâbeyn Başkâtibi Ali Fuad (Türkgeldi) imzasını taşıyan bir telgrafla Paşa'ya bildirilmiştir. Bu telgraftaki "hasb-el icab/durum icabı olarak kaydı elbette işgal kuvvetlerinin saraya ve hükümete yaptıkları tazyiktir!.. Daha evvelki muhaberatta bu ecnebi tazyiki bildirildiğinden Mustafa Kemal Paşa 8 Temmuz 1919 günü ordudan istifa etmiş ve istifasını "Mâbeyn Hümayun cenab-ı mülûkâne başkitâbet celilesi vasıtasıyla atebe-i ulyayı hazret-i padişahîye" yani, "Saray Başkâtipliği vasıtasıyla padişah yüksek makamına" telgrafla bildirmiştir. İş bu belge yazımızda ve geçen diğer telgrafların cümlesi devlet arşivindedir.[45]

     

    Mustafa Kemal, yalancı ve yalakacı tarihçilerin dediği gibi, öyle kırık bir tekne ile ve tek başına değil, Osmanlı donanmasının en sağlam gemisiyle ve Albay Rafet Bele, Albay Kazım Dirik, Yarbay Arif (Daha sonra Atatürk’e karşı İzmir Suikastına karıştığı gerekçesiyle asılan ayıcı Arif) Dr. Refik Saydam ve Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas gibi yirmiye yakın arkadaşıyla birlikte yola çıkmıştı.

     

    Atatürk’ün Samsun’a gönderilmesine önayak olan Mehmet Ali (Gerede), Kurtuluş savaşından sonra yurt dışına sürüldü. Atatürk’ün ölümünün ardından Türkiye’ye döndü ve 15 gün sonra öldü.

     

    O dönemde Teşkilat-ı Mahsusa fedaileri, Kurtuluş savaşında kullanılmak üzere güya gizliden gizliye, ama İngilizlerin himayesinde ve İngiliz silahlarını Anadolu’ya taşımaktaydı!...

     

    Fakat İngiliz işgal güçleri bütün bunlardan ittihatçıları sorumlu tutarak tutuklamaya ve Divanı Harpte yargılatmaya başladı. Mahkeme sonunda, 5 Temmuz 1919’da Enver Talat ve Cemal Paşalar hakkında idam kararı verildi. Diğerleri Malta’ya sürgün edildi...

     

    Bu olay aslında, Osmanlı’nın yıkılmasında kullanılan ve yıpratılan 2’nci Sınıf İttihatçı-mason Sabataistlerin tasfiyesi ve Cumhuriyetin kurulması için parlatılan 1’nci Sınıf İttihatçıların öne sürülmesidir. Ve bu, pek çok devrimci hareketin bir stratejisidir.

     

    Ve bilindiği gibi, Kurtuluş Savaşı Atatürk’ün önderliğinde, Kuvayı Milliye sayesinde ve tabi Türkiye Cumhuriyetini öteden beri kurmak isteyen Yahudilerin siyasi ve diplomatik desteğiyle, başarıyla bitirildi.

     

    Mustafa Kemal, Milli Mücadeleye bizzat katılanları özellikle kolluyor; ancak ister istemez dengeleri de gözetiyordu.

     

    Hatta İzmirli Sabataist dönme Uşaklızadelerin kızı Latife Hanımla evlenmeyi de; tahminim, bu dengeler gereği düşünüp gerçekleştiriyordu.

     

    Tarihte pek çok liderin, farklı din ve milletlerden kız alıp akraba olmak suretiyle, rakiplerini yumuşatmak ve iktidarına güç katmak istediği zaten biliniyordu.

     

    1923’te Yunanistan’la yapılan mübadele protokolüyle 100 bine yakın Yahudi Türkiye’ye ve özellikle İstanbul’a gelip yerleşmiş ve dönme-Türklerin etkinliği daha da artmış bulunuyordu.

     

    Örneğin; Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı yaptığı dönme-Türkler’den Dr. Raşit Galip, Mustafa Kemal istekli olmadığı halde, İstiklal mahkemelerine asil üye sıfatıyla katılıyor, Osmanlı Darülfünununu feshettirip, Müslüman ilim adamlarını mecburi emekliye ayırarak, Almanya’dan yüzlerce Yahudi Profesör getirtiyor ve Türk Dil Kurumunu oluşturup Türkçeleşme faaliyetlerini organize ediyordu... Yani bir nevi yeni düzenin mimarlığına oynuyordu.[46]

     

     Ve tabi, bunlara daha fazla tahammül edemeyen Atatürk tarafından bir müddet sonra görevinden alınıyordu…

     

     Ve yine o dönemde, İttihat ve Terakkinin çekirdeği sayılan “İttihadi Osmani”nin kurucularından Abdullah Cevdet, “Türk ırkının ıslahı için Macaristan ve Avusturya’dan damızlık damat getirmeyi” bile teklif ediyordu!...

     

    Milli eğitimin en etkili ve yetkili noktalarına, Sabataistlerden Karakaşilerin güdümündeki Fevziye mektebi mezunları atanıyor ve İslam inancı ve ahlakı temelinden dinamitleniyordu.

     

    Dönemin Genelkurmay Başkanı ve Üzeyir Garih gibi Eyüp Dergâhı ve Şeyh Hüseyin Efendi bağlısı olan Fevzi Çakmak’ın damadı ve Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Burhan Toprak; “Arap Sünniliğine karşı, Anadolu İslam’ını” savunuyor ve Layt-Ilımlı İslam’ın temelleri atılıyordu...

     

    Atatürk, kendisinin de okuduğu Fevziye mekteplerinin adını “Işık” olarak değiştirmek istiyor, ama karşı çıkılınca vazgeçiyordu... Fakat yıllar sonra, Ilımlı İslam’ın günümüzdeki temsilcisi Fetullah Gülen, kendi ev-yurtlarına “ışık” adını koyuyordu!?

     

    İnönü dönemi veya Milli şef devrimi!

     

    Atatürk’ün şüpheli ve şaibeli ölümünden sonra, her nasıl olduysa ve hangi gizli güçler devreye sokulduysa, Mustafa Kemal’in Başbakanlıktan uzaklaştırdığı ve ölünceye kadar yanına yaklaştırmadığı İsmet İnönü, Fevzi Çakmak’ın da desteğiyle, Cumhurbaşkanlığına taşınıyordu...

     

     Atatürk’ün en yakın sofra ve sohbet arkadaşları artık Milletvekili bile yapılmıyor, Ama O’nun dışladığı Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Hüseyin Cahit Yalçın, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy gibilerini, İnönü yeniden çevresine topluyor ve öne çıkarıyordu. Enver, Talat ve Cemal Paşaların çocuklarının Türkiye’ye dönmelerinin yolunu açıyor, hatta Talat Paşa’nın naşının Yurda taşınmasına izin veriyordu.

     

    Bunlardan da öte, Resmi Dairelerin duvarlarından Atatürk’ün resmini indirtip kendi fotoğrafını asıyor, Türk parasına kendi resmini bastırıyordu!..

     

    Atatürk, asimileye taraftar ve Türkiye’ye vefakâr dönmelerle iş yapmaya özen gösterirken, İnönü İslam’a kindar ve Siyonizm’e taraftar dönmelerle çalışıyordu...

     

    Nazi zulmünden kaçırılıp İsrail’e gitsinler diye yola çıkarılan Panama Bandıralı Parita gemisini, 8 Ağustos 1939’da İzmir limanına sokmaması...

     

    Çekoslovakya Yahudilerini taşıyan iki gemiyi Finike limanına yaklaştırmaması...

     

    800 kadar Romen Yahudi’sini taşıyan Struma gemisinin 15 Aralık 1941’de İstanbul’a yolcu indirmesine izin çıkarmaması...

     

    Ve yine o yıllarda, özellikle Yahudilere yönelik, “Türkiye’den bıktırıp İsrail’e kaçırma politikası” olarak çok ağır varlık vergisi koyması;

     

    İnönü’nün Yahudi düşmanlığından kaynaklanmıyor, tam aksine; onların, İsrail’in kurulması için Filistin’e göç edip yerleşmelerini amaçlıyordu... Çünkü Hitler korkusuyla Avrupa’dan kaçırılan Yahudiler, kurak ve çorak İsrail’e gitmektense Türkiye’de kalmayı tercih ediyorlardı.

     

    İsmet İnönü, bütün bu despotik düzenleme ve dayatmalarını “Kemalizm” diye resmi bir ideoloji haline sokuyor ve Atatürk’ün engellemeye çalıştığı “Türkiye Siyon Cumhuriyetinin” hayata geçirilmesine hizmet ediyordu...

     

    7 Ocak 1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü gibi eski CHP’lilerin Demokrat Partiyi kurma dilekçesine, yarım saat içinde, İnönü hükümetinin hemen izin vermesi ise, Amerika’daki Siyonist merkezlerin;

     

    ·  Aynı arabanın yorulan ve yıpranan atlarını değiştirme...                                    

     

    ·  CHP döneminde jandarma dipçiği ve polis değneği ile yerleştirilemeyen, İnönü’nün uydurduğu Kemalizm kurallarını ve dönmelik ahlakını, DP eliyle ve seve seve Müslüman Türk toplumuna benimsetme...

     

    ·  Ve tek partinin güçlenerek, masonik merkezlere karşı koyma tehlikesini törpüleyip, kendi güdümlerindeki sağcı-solcu partiler kanalıyla halkı oyalayıp güdükleştirme amacıyla verdikleri talimatlara dayanıyordu.

     

    Daha sonraları, 10 yaşında iken öğreniminin sürmesi için Selanik’teki Fevziye mekteplerine gönderilen... Milli Mücadeleyi örgütleyen Atatürk’ü etkisiz kılmak üzere, İstanbul Hükümetince Anadolu’ya görevlendirilen... Ama bu görevi yapmadan, fakat ilk etapta Milli Mücadeleye de katılmadan geri dönen ve her ne hikmetse, tüm İzmirli Sabataist Evliyazadeler gibi Eyüp Dergahına bağlılığıyla bilinen Mareşal Fevzi ÇAKMAK’ın kurduğu Millet Partisinin; Milli ve Manevi değerlere yönelmesi de yine bu merkezlerin bir başka oyunuydu!... Ve zaten Rauf Orbay’ın hatıralarında anlattığı gibi, Fevzi Çakmak, Sultan Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndermesine de karşı çıkıyor ve “o cumhuriyetçidir!?” diyerek engellemeye çalışıyordu…

     

    Risale-i Nur’un en halis ve en hakiki talebesi… Çanakkale, Kafkas cephesi ve Milli Mücadele Gazisi Elazığ’lı Rahmetli Albay Hacı Hulusi Bey’in naklettiği:

     

    “1930 senesinin ilk aylarında Hz. Üstad’ın yanına gitmiştim. O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak’la, Fahrettin Altay Paşa Eğridir’e gelmişlerdi.

     

    Üstadımız bana “Kardeşim, Fevzi Paşa ile Fahrettin, bana selam göndermişler. Ben de onlara hediye olarak 10 (On) uncu sözü göndereceğim. Yalnız, birine göndermek istiyorum, sizce hangisi münasiptir? Diye sordu.

     

    Ben de: “Efendim, biz Fevzi Paşayı daha Müslüman biliyoruz. İsterseniz, ona gönderelim.” Cevabını verdim.

     

    Hz. Üstad ise: “Yok, hayır, Fahri paşa’ya verin” dedi.

     

    Ben de o risaleyi, posta ile Fahrettin Altay paşa’ya gönderdim.”[47] Hatırasından da anlaşılacağı gibi, Acaba Bediüzzaman Hz.leri Fevzi Çakmak’ın ve O’nun siyasi varisi olan ve 27 Mayıs 1960 ihtilalinde Üstad’ın Urfa’daki mezarını bile çıkartıp bilinmeyen bir yere taşıtan Alparslan Türkeş’in gerçek mahiyetini bildiği için mi böyle soğuk davranıyordu?

     

    14 Mayıs 1950’de dönmelerin damadı Menderes’in DP’si oyların % 53’ünü alarak 408 milletvekili çıkarırken, çarpık seçim kanunuyla % 40 oy alan CHP sadece 69 milletvekili alabilmişti.

     

     Menderes Hükümetleri ve Meclisleri,  yine sabataist-masonlarla doluydu.

     

     İsrail’in kurulmasına Menderes eliyle yardım ediliyor ve ilk tanıyan ülke Türkiye oluyordu...

     

    TBMM Başkanı Refik Koraltan’ın oğlu Oğuzhan Koraltan’ın ve Yahudi işadamları Eli Rosenthel ve John A. Caouki gibi kodamanların girişimiyle ilk Rotary Kulüpleri kuruluyordu.

     

    Türkiye NATO’ya girme aşkına, Kore’ye asker gönderip yüzlerce vatan evladı telef ediliyordu...

     

    Atatürk döneminde kurulan ve stratejik önem taşıyan uçak ve silah fabrikaları ve ağır sanayi kuruluşları kapatılıp, Türkiye, Amerikan yardımı ve dayatmalarıyla montaj sanayisine yöneliyor ve maalesef 5–10 yıl içinde hurda makine mezarlığına döndürülüyordu...

     

    Ve Türkiye adım adım Amerikan sömürgesi yapılıyordu...

     

    Öyle ki, 1948’de 292 olan, Türkiye Devlet kadrolarında görevli Amerikalı sayısı 1952’de 600’lere çıkıyor, daha sonraları Süleyman Demirel dönemlerinde Türkiye’deki ABD personel sayısı 25 binlere fırlıyordu...

     

    Ahlak hızla bozuluyor, toplum yozlaşıyor, faiz, fuhuş, kumar ve yolsuzluk giderek artıyordu...

     

    Ve derken 2 Ağustos 1958’deki devalüasyonla, 1 dolar 2,5 liradan 9 liraya fırlıyordu. Devalüasyon oranı % 225’i buluyordu.

     

    Adnan Menderes, İzmirli Sabataist Evliyazadelerin kızlarını alıp damatları olmuştu. Başbakan olduğunda ise kabinesini ve yakın çevresini onlarla doldurmuştu. Siyasete önce Fethi Okyar’ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasıyla başlayan, Menderes daha sonra Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı Sabataist Dr. Raşit Galib’in teşvikiyle 1931’de CHP’den seçilip Meclise taşınmıştı.

     

    500 sene öncesinden İzmir’e gelip yerleştiği söylenen ama nereden, niçin ve nasıl geldiği gizlenen İspanya Yahudilerinden...

     

    1890 yılında İzmir’e Vali olarak atanan, eski Sadrazam Abdurrahman Nurettin paşanın, mevcut Belediye Başkanıyla arası açılınca, yeni bir seçimle Belediye Meclisi’nin yenilenmesini istemesi üzerine. Uşaklızade Sadık Efendi’den (Atatürk’ün eşi Latife hanımın büyükbabası ve sabataist Evliyazadelerin yakın akrabası) daha az oy almasına rağmen, Vali tarafından tercihen 1891’de İzmir Belediye Başkanlığına tayin edilen... Ve Mekke’ye gidip ismine Hacı ünvanını da ekleyen meşhur Yahudi dönmesi sabataist, Evliyazade Hacı Mehmet Efendinin;

     

    ·  Naciye isimli kızının kızı olan, yani torunu Fatma Berrin Hanım, Adnan Menderes’le evlenmiştir. Dolayısıyla Sabataist Mehmet Efendi, Aydın Menderesin dedesi olmaktadır.

     

    ·  Evliyazade Hacı Mehmet Efendi’nin diğer kızı Makbule Hanım’ın yani Berrin hanımın teyzesi kocası ise; Atatürk-İnönü ve Menderes dönemlerinin Dışişleri Bakanı meşhur mason ve dönme, Tevfik Rüştü Aras’tır. Tevfik Rüştü’nün kızı Emel de Menderes’in Bakanlarından Fatin Rüştü Zorlu’nun hanımıdır.

     

    Sabataist dönme kayınpederlerinin “evliyalığına” inanan halkımız, damat Menderesi neredeyse peygamber yerine koyacaktı.

     

    “Pazara kadar değil, mezara kadar Milli Görüşçüyüm” diyerek Refah Partisi’ne katılan, ama en küçük bir sarsıntıda herkesten önce gemiyi terk edip kaçan, Aydın Menderes, daha önce kendisine bir parti kurdurularak pohpohlanmaya ve parlatılmaya çalışıldığı ve Tayyip misali bir harekete hazırlandığı dönemlerde, Ankara Keçiören’de bir ev sohbetine katılmıştı.

     

    Bir konferans münasebetiyle biz de Keçiören’de ve o eve yakın bir yerde bulunmaktaydık...

     

    Neler konuşulduğunu öğrenmek üzere, o toplantıya katılan bir genç, sonra gelip şunları aktarmıştı:

     

    “Sn. Aydın Menderes, sohbetinin hemen tamamını İslami konulara ayırdı ve her iddiasını ayet ve hadislere dayandırdı... En sık tekrarladığı ve vurguladığı ise: Erbakan’ın istismarcılık yaptığı ve bu davayı hedefine ulaştıramayacağıydı...”

     

    Hatta bir ara:

     

    “Hem Müslüman geçiniyor, hem de kalkıp, Anıtkabire giderek, putperestler gibi, saygı duruşunda bulunuyor!” diye sataştı.

     

    Ben de dayanamayıp:

     

    “Sn. Aydın Menderes..! Eğer babanız, Atatürk’ü koruma kanununu çıkarmasaydı ve Anıtkabiri yapmasaydı, yani sizin tabirinizle bu put haneyi açmasaydı, kısaca Aziz Atatürk’ü putlaştırmasaydı, bazıları da böyle davranmaya mecbur kalmayacaktı.! Hem Babanızın siyasi mirasını sömürüp Onun sırtından ucuz kahramanlık taslıyorsunuz... Hem de Babanızın çıkardığı kanunlara ve yaptırdığı kabirlere saygı duyanları putperestlikle suçluyorsunuz!? Hâlbuki biz Anıtkabire, Milli Mücadelemizin ve binlerce şehidimizin şahsı manevisi ve simgesi olan bir Zatı ve makamı ziyaret kastıyla gidiyoruz!” deyince bocalayıp şaşırmış ve kalkıp gitmeye mecbur kalmıştı.

     

    Orgeneral Muhsin Batur’un tarihi itirafları:

     

    Eski Hv. K. Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’un laiklikle ilgili sözleri de Atatürk ve Kurtuluş Savaşıyla ilgili tespitlerimizi haklı çıkarmaktadır.

     

    Batı, İslam dünyasının üzerine 1400 yıllık bir kinle yürüyordu. Yegâne müstakil İslam ülkesi Türkiye’nin bu yürüyüşü tek başına durdurması mümkün değildi. Gerçekçi olalım, Biz Yunan’ı denize dökmekle Yavuz Selim’lerin, Kanuni’lerin gücüne ulaşmış olmadık. Türkiye rövanşa hazır olmadığı için laik oldu...”[48]

     

    Yani, milletimizi İslami kimlik ve kültürden koparmak isteyenlere; “laik”lik diye İslam’dan uzaklaşacağımız yönünde verilmiş gizli bir garantinin hatırına ve zahiri planda Türkiye kuruldu...

     

    Ve Atatürk, milletimizin; bu rövanşı almaya hazır olacak ve kendini toparlayıp yeniden tarih sahnesine çıkacak şartları oluşturacağına inandığı için; bu dayatmayı kabul etmiş görünen bir rol oynamayı uygun buldu...

     

     Bu şekilde işgal ettikleri Anadolu’dan çekilmek, Emperyalist Batılıların da işine geliyordu...

     

    Aslında Anadolu’yu zaten ele geçirmişlerdi ve Onları çıkaracak bir güç de yoktu...Ancak Müslüman Türk’ün, yirmi-otuz sene içinde yeniden ve İslami bir şuurla dirilip kendilerini sürecekleri biliniyordu...Öyle ise, tek kesin ve kestirme yol, bu milleti İslami değer ve dinamiklerden uzaklaştıracak bir ekibe bırakıp, ayrılmak kalıyordu.. İşte emekli Muhsin Batur Paşa’da, bunu anlatmak istiyordu..

     

    Erbakan gerçeği ve Atatürkçülüğün gereği:

     

    Atatürk’ün; Yahudilerden ve Sabataist dönmelerden:

     

    ·  Ülkemiz ve halkımız için kötü şeyler düşünmeyen,

     

    ·  Siyonizm’in Dünya hâkimiyeti ve Büyük İsrail hayali peşine düşmeyen ve Türkiye’yi kendi vatanı gören,

     

    ·  Yurt içinde ve dışında gizli ve kirli hıyanet odaklarıyla ilişkiye ve işbirliğine girişmeyen,

     

    ·  İyi niyetli, kabiliyetli ve karakterli olanlarla; birlikte çalışma, sorumluluklarımıza ve sonuçlarına beraber katlanma, ülkemizin nimetlerini de, külfet ve zahmetlerini de ortak paylaşma siyaset ve stratejisini...

     

    Bunun yanında;

     

    ·  Vatanımızı, halkımızı ve ülke imkânlarımızı İsrail’in hesabına kullanmak, yıpratmak ve yıkmak isteyen

     

    ·  İslami inancımızı ve Milli ahlakımızı bozmak, laytlaştırmak ve yozlaştırmak isteyen...

     

    ·  Mason locaları ve hıyanet odaklarıyla birlikte çalışıp, ekonomik, teknolojik, politik ve psikolojik alanda bizi kuşatmak ve geleceğimizi karartmak isteyen, niyeti ve tıynıyeti bozuk olanlara ise,

     

    Mesafeli durma, gözaltında bulundurma, stratejik noktalardan uzak tutma ve sürekli dikkatli davranma... Siyaset, feraset ve dirayetini, M. Kemal’den sonra gösterebilen tek lider Erbakan Hoca’dır.

     

    Evet, Erbakan Hoca, Yahudi’ye veya dönmelere değil, şeytani ve gayri insani amaçlar taşıyan Siyonizm’e ve ülkemize hıyanet düşünenlere karşıdır ve elbette haklıdır.

     

    Ülkemiz, Milletimiz, güvenliğimiz ve geleceğimiz üzerinde kötü niyet taşıyanların ve onlara taşeronluk yapanların: çok ayrı inanç ve kafalarda... Farklı konum ve kulvarlarda bulunmalarına rağmen, Erbakan karşıtlığında ve Milli Görüş korkaklığında, hep ortak tavır almaları boşuna mıdır?

     

    Ama, korkunun ecele faydası olmayacaktır!...

     

    Kader, Atatürk’e; Siyonistlerin güdümündeki bütün emperyalist güçlerin “Hasta Osmanlı’yı öldürme ve Müslüman Türk’ü tarihe gömme” siyaset ve saldırılarına karşı “Anadolu’yu kurtarma ve Türk varlığını koruma” gibi çok şerefli, ama çetrefilli bir misyon yüklemişti.

     

    Erbakan ise; Bütün insanlığın bünyesine, kanser urları gibi yerleşen Siyonist çıbanlarını deşmek... Her din ve düşünceden... Değişik köken ve kültürden bütün insanlığın barış ve bereket içinde yaşayacağı, Türkiye merkezli yeni ve adil bir medeniyeti kurma şuuruna, onuruna ve sorumluluğuna sahiptir...

     

    Unutmayın; Atatürk de, resmi apoletleri söküldükten, tüm siyasi yetkileri elinden gittikten sonra, tarihi devrimini gerçekleştirmiştir.!?

     

    Ve Erbakan Hoca’nın en büyük kahramanlığı; çevresini kuşatan bazı hamakat ve hıyanet ehline rağmen, bu büyük projesini adım adım hayata geçirmesidir.

     

    Kalıbı Milli Görüşte- Kafası Kirli Görüşte!

     

     

    Hikmet sunayım derken, hamakatin sergiler,

     

    Keramet arz ederken, kabahatin sergiler,

     

    Dil kalbin tercümanı, söz özün aynasıdır,

     

    Hatıra anlatırken, hakikatin sergiler.

     

     

    22 Mayıs 2004 Erbakan Hoca’nın ASKON sohbeti öncesi söz alan eski milletvekili ve bürokratlardan bir zat, şu hatırasını nakletti:

     

    Başbakanlığı döneminde, yeni bütçe hazırlıkları sürerken, Hoca Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ve diğer ekonomi bürokratlarına:

     

    “Hazırlanan bütçenin değiştirilip düzeltilmesini, İşçi, Memur, Esnaf ve Köylüye ve yatırım hizmetlerine daha büyük payların ayrılmasını… Vergi ve faiz oranlarının azaltılmasını emrediyor...

     

    Onlar da gayret göstererek ve tabiî (bunları nakleden zat’ın hala anlamadığı) TÜSİAD’cı patronlarla görüşerek-defalarca hazırladıkları bozuk bütçeyi, Hoca bir türlü kabul etmeyip geri çeviriyor.

     

    En son, Hoca, onlarla birlikte, beni de çağırdı…

     

    Hoca’nın makam odasının önünde beni görünce, “Aman ağbi!.. Bizi bu Hoca’nın elinden kurtar…” diye yalvarmaya başladılar…

     

    Ben de, Hoca’nın yanına girip; “Bu arkadaşlar ellerinden gelen ve mümkün görülen her şeyi yapmışlar… Bütçe üzerinde daha fazla değişiklik yapılamayacağını söylüyorlar!” deyince Hoca bana;

     

    “Sen de onların kafasındasın!... Önce şu kafanı değiştir bakalım. Eğer kafan değişirse, bu bütçenin de, halkımıza hayırlı yönde değişebileceğini kavrayacaksın!...” dedi.

     

    Şimdi lütfen baştaki şiiri bir daha okuyun!..

     

     

    Evet, “dahiler, yalnız kalınca devleşir”

     

    Bunun en çarpıcı örneği Mustafa Kemal’dir. O “sırdaşı ve silah arkadaşı” diye bilinen kimselerin bile, ayrıca yükünü çekmiş ve onları idare etmiştir.

     

    Rahmetli Necip Fazıl’ın, Atatürk’ün vefatı münasebetiyle yaptığı ve kaleme aldığı tarihi tahlilleri de bu yöndedir:

     

    “O, en iyimser kimselerin bile kurtuluş ümitlerini tamamen yitirdiği ve karamsarlığın bütün bir milleti perişan ettiği uğursuz bir ortamda ve en olumsuz şartlarda bile; inancını, azmini ve kararlılığını bir an kaybetmeyen, Milli hedef ve hareketinden asla vazgeçmeyen, dostlarını ve düşmanlarını iyi tanıyıp idare etmesini bilen; ender ve lider bir şahsiyettir” şeklinde özetlenecek tespitleri bir gerçeğin ifadesidir.[49]

     

    Ünlü "Mavi Kitap"ı yazan ve Ermeni tehcirini anlatan Arnold Toynbee’nin 1922 yılında yayınlanan "Yunanistan ve Türkiye'de Batı Sorunu" adlı kitabının 178. sayfasında Mustafa Kemal’le ilgili şu görüşlere yer veriyor:

     

    "Mustafa Kemal Paşa konusunda ancak şunları söyleyebilirim: Yahudi değildir; Osmanlı İmparatorluğu'nu 1913 Ocak ayındaki darbeden 1918 Ekimindeki mütarekeye kadar yöneten İttihat ve Terakki komitesine dahil değildir ve üzerinde, şu andaki mevkii dolayısıyla servet ya da başka bir şahsi kazanç sağladığı yönünde hiçbir kuşku bulunmamaktadır."

     

    Bu cümlelerden anlaşılıyor ki:

     

    ·   Toynbee'nin, Mustafa Kemal'in Yahudi olmadığını” belirtmek ihtiyacı herhalde Selanikli oluşundan kaynaklanmış olabilir. O’nu Yahudi asıllı göstermek isteyenlere cevap yerindedir.

     

    ·   İttihat Terakki mensubu olmadığını” vurgulaması da, o dönemde işlenen suçlara karışmamış olduğunu bildirmek içindir.

     

    ·   Son cümle ise Paşa'nın mal mülk ve para peşinde koşmayan dürüst bir asker ve devlet adamı olduğunun belgesidir.

     

    ·   Bu cümlenin alt okumasından, o dönemde devlet adamlarının ne kadar rüşvet ve ihtikâra batmış olduğunu anlayabiliriz.

     

    İkinci çıkarımım ise şu: Mustafa Kemal, hiçbir iç ve dış güç tarafından satın alınabilecek bir lider değildir.[50]

     

    Kader, Mustafa Kemal’e: “Anadolu arsasındaki Osmanlı enkazını kaldırmak; ama aynı inanç ve ideal temelinde ve çağdaş ihtiyaçlar istikametinde, Türkiye merkezli yeni bir barış ve bereket medeniyetine zemin hazırlamak” yetkisini ve yeteneğini vermiş gibidir.

     

    Atatürk kendi iradesini, annesinin arzu etmemesine rağmen öz mesleğine-Askerliğe ilk adımını Selanik Askeri Rüştiyesine girmekle göstermiştir. Manastır Askeri İdadisini de başarıyla bitirdikten sonra, 13 Mart 1899 da Mustafa’ya Kemal de eklenmiş olarak 1283’te Onu Harbiye sıralarında görüyoruz. Kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek isteyen, düşünmeyi ve fikir üretmeyi seven bir Harbiyelidir… O zamanki yokluklar ve yetersizlikler içerisinde dahi güzel yazı yazmak, güzel konuşmak yeteneğini artırmaya çalışan bir askerdir.

     

    İnandı, çalıştı ve başardı.!. 10 Şubat 1902 de 1472 sicil numarası ile 459 mevcut içinde 8 incilikle piyade sınıfına intisap ederek Harbiye’yi bitirdi. Mektebi en parlak şekilde bitirenleri Kurmay sınıfına ayırmak usulden olduğu için, Mustafa Kemal’i de Kurmay sınıfına seçtiler.

     

    Bu safhada O’nun meşgalesi artık yalnız dersler değildir. Memleket sorunları ile de ilgilenmektedir. Milletini ve devletini dert edinmiştir. Yani asli görevini unutmayan birisidir… İşte bu hava içerisinde okulu 5 incilikle 11 Ocak 1905 yılında bitirmiştir. Şimdi Mustafa Kemal 24 yaşında, mücadele dolu bir geleceğe hazırdır. Azimli genç bir Kurmay yüzbaşıdır.

     

    Şam ve Yafada bahtsız görevlere atanışı... 31 Mart olayında Hareket ordusu Kurmayı olması… Siyasi olaylara katılışı… Ama bunlar Ona hiç de sevindirici gelmiyor ve Ordunun politikaya karışmaması fikrini daha da kuvvetlendiriyor.

     

    Atatürk;

     

    Asla arka planda kalmayı sevmeyen bir askerdir.

     

    Kolay ve rahat görevlerden asla zevk almayan birisidir.

     

    Asker cephede olmalıydı. O’nun yeri muharebe meydanlarıydı. Trablusgarp harbine katılışı… Sofya’da Ateşe Emiri iken oradaki rahatını bırakarak vazife isteyişindeki ısrarı… Sonra 19 uncu Tümen komutanlığına atanması… İşte bunlar yurt müdafaasına katılma aşkının en güzel tezahürleridir.

     

    Ya Çanakkale Conkbayırı! “Cephaneniz yoksa süngünüz var ya.!. Ben size “taarruz edin” demiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler, başka komutanlar alabilirler” diyebilen ve bir harbin gidişatını değiştiren, en zor ve ani hadiseler karşısında bile en iyi tedbirleri alabilen, kararlı ve inançlı bir dahidir. Çünkü emrindeki Mehmetçiklerin: “Bir  gül bahçesine girercesine” ölüme meydan okumalarının sırrının, siperlerinde sürekli okudukları, ellerindeki ve ezberlerindeki Kur’an’dan ve yüce İslam inancından kaynaklandığının bilincindedir.

     

    Conkbayırı’ndaki durum iyice kritikleşmiştir. General Liman Wansanders M. Kemal’in fikrini Kurmay Bşk. Vasıtasıyla sordurtur. O’da durumun tehlikeli olduğunu anlatır. Ve

     

    -    Hiçbir çare kalmadı mı? Sualine karşılık:

     

    -    Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrim altına veriniz!

     

    -    Çok gelmez mi? Sorusuna cevap yine kesindir.

     

    -    Az bile gelir!

     

    M. Kemal bu cevabı verdiği zaman henüz 34 yaşında bir albaydır. İşte bu büyük bir komutanın, büyük tehlikeler karşısında, büyük sorumluluklar yüklenmek konusundaki azmi, vatan ve milletin selameti için varlığını ortaya koymanın örneği ve özgüvenidir.

     

    Anafartalar Kahramanı Atatürk:

     

    1 Nisan 1916 da Mustafa Kemal Tuğgeneraldir.

     

    Bu yükseliş O’na memlekete hizmet etmek fırsat ve ufuklarını daha da açmıştır. Cepheden cepheye koşmaktadır. 16. Kolordu Komutanı olarak büyük bir seziş ve ileri görüş kudreti ve sarsılmayan iradesi ile, Muş zaferini kazanmıştır.

     

    Sonra Filistin cephesinde 7. Ordu ve bilahare Yıldırım Orduları Komutanlığına atanmıştır. Mustafa Kemal’in Suriye’deki muharebelerde açık olarak görülen, yüksek bir vasfı da: en tehlikeli ve tüm çarelerin tükendiğinin zannedildiği zamanlarda metanetini kaybetmeyerek bir çıkar yol bulmasıdır. O bu vasfı ile felaket çanları çalınan ve mirası paylaşılmak üzere cenaze namazına hazırlanılan bir devlete de selamet yolunu açacaktır.

     

    Başkumandan Mustafa Kemal:

     

    Milletini çok iyi tanıyan o büyük asker; kendine Başkumandanlık görevi tevdi edildiğinde, Mecliste söylediği nutukta: “düşmanları behemehal mağlup edeceğimize dair olan iman ve itimadımın, bir dakika olsun sarsılmamış olduğunu bildirerek, şu anda da bu inancımı yüce heyetinize, milletimize ve bütün aleme karşı ilan ediyorum” demiştir. Bu sözler en güç şartlar altında dahi kendisine ve Ordusuna güvenen bir Baş Kumandanın; milletine, milli ve manevi değerlerine samimi inancını ifade etmektedir. Bu cihat aşkıyla ve bu inançla SAKARYA zaferi kazanılmıştır.

     

    Üstelik muharebe safları arasında, yaralı ve sarılı olarak mücadeleyi takip edip, bizzat idare ettiği de unutulmamalıdır. Bu meydan muharebesi sonunda; 19 Eylül 1921 de, Büyük Millet Meclisinin bir şükür ifadesi olarak, bu kutlu cihadın mutlu ve muzaffer komutanı GAZİ MUSTAFA KEMAL “Mareşal”lık madalyasını hak kazanmıştır. Artık “son” ve kesin zafere yaklaşılmıştır. Afyon’da, ordunun başına yine o geçmiş ve Yunan ordusu bozguna uğratılmıştır. Bu imha muharebesi ile Türk tarihinin akışı değişmiş, yeni bir dönüm noktası başlamıştır.

     

    Atatürk, kesin zafere ulaşmak üzere Milli Mücadelenin başı olarak ortaya atıldığı zaman, 40 yaşına yeni basmıştır. Ama bütün ömrünü bağımsızlık sevdalısı bir asker olarak yaşamıştır. Karakteri, fikirleri ve hedefleri bu devrede gelişip, olgunlaşmış; bir ferdi olmakla övündüğü Müslüman Türk Milletine layık olmaya çalışmıştır.. Üniformasını terk ettiği andan, ölümüne kadar geçen zaman içerisinde olsun millet ve devlet hizmetinde giriştiği, bütün işlerde askeri şahsiyetinden ve Milli haysiyetinden daima kuvvet ve ilham almıştır.

     

    Birçok mütefekkirler ve büyük komutanlar “Harp” hakkında çeşitli fikirler ileriye sürmüşler, harbi bir iyilik ve fazilet kaynağı, dolayısıyla harp halinin, beşer tabiatının zaruri kıldığı, doğal ve normal bir olay olduğu kanaatini savunmuşlardır. M. Kemal ise, “Harp” zaruri, hayati ve hukuki olmalıdır. Kanaatim şudur ki, “milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Millet hayati tehlikeye maruz kalmadıkça harp bir cinayettir” gerçeğini haykırmıştır.

     

    ATATÜRK, -bu suretle “harbin meşrutiyeti” prensibini de ortaya koymaktadır. Harbin meşru olması için kabul ettiği iki esastan biri, vicdan diğeri millet hayatının tehlikeye düşmesi halidir. O halde, şan ve şeref için veya emperyalist gayelerle yapılan harpler gayri meşru sayılmıştır.

     

    O’na göre harp; milletlerin maddi ve manevi bütün varlıklarıyla çarpışması, bu suretle bağımsızlığını kazanması ve koruması için yapılmalıdır. Böylece askerlik sadece bir sanat olmaktan çıkmakta, aynı zamanda; sanatın ilim ve teknikle bir sentezi haline sokulmaktadır. Milletin bütünü maddi varlıklarını sevk ve idaresi askerliğin ilim ve teknik tarafını, milletin bütün manevi değerlerini sevk ve idaresi de, askerliğin sanat tarafını oluşturmaktadır. ATATÜRK manevi değerleri maddi vasıtalardan üstün tuttuğunu, Türk askeri hakkında “Dünyanın hiçbir ordusunda, yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam, daha inançlı ve daha insancıl bir askere rastlanmamıştır” sözleriyle anlatmaktadır.

     

    Haziran 1922’de kendisini Napolyon’a benzeten general ZAWSEND’e verdiği cevapta: “Napolyon arkasına bir sürü muhtelif milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya kalktı ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan ve bir babadan gelen kardeşlerimle; kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım ve muhakkak ki muvaffak olacağım” demişti.

     

    Evet ATATÜRK başarılı oldu, çünkü, Napolyon şahsı için milletini; Atatürk ise; milleti için şahsını feda etti.

     

    Çünkü; O ordusunu seviyordu. Milletini ve yurdunu seviyordu: “Türk ordusunu onun faziletini, kıymetini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan azdır” diyebilen birisiydi.

     

    Çünkü: O, milletine güvenerek; “doğuştaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir” diye övünebilmişti.

     

    Atatürk, “askerlik yalnız talimnamelerden ve harp tarihinden öğrenilmez. Komutan o şahıstır ki, evvelce öğrenilmemiş ve tecrübe edilmemiş durumlar karşısında derhal bir çare bulabilsin ve talimnamelerin üzerine çıkabilsin” demiştir.

     

    O’na göre komutan askerliğin beynidir ve her kademede bu böyledir. Komutansız bir birlik başsız bir vücuttan farksızdır. Komutan; ani karar ve teşebbüsleriyle bilgisi arasında bir muvazene kurabilmeli, cesaretle ihtiyatkarlık arasında ifrat ve tefrite düşmemelidir.

     

    Keza, O büyük bir stratejistti. SAKARYA’da bunun zirvesine yükselmiş; zamanı ve mekanı, en iyi seçerek, imkanları ve elemanlarını en iyi değerlendirerek elindeki kuvveti maharetle kullanabiliştir.

     

    ATATÜRK Almanya’yı ziyareti sırasında başkomutan Mareşal HİNDERBURG’a, Alman ordularının Fransız cephesindeki taarruzunu kastederek: “Bu taarruzdan özellikle umduğunuz hedef nedir?” diye sormuştur. HİNDERBURG bu soruya cevap verememiştir.

     

    Bu konuşmalardan anlaşılıyor ki O, daha o zaman, her türlü hareket ve zaferde bir gaye aramaktadır. O, “zafer, zafer benimdir diyebilenindir” derken, neye iman edilmek gerektiğini daha sonra Kasım 1933’te şu cümlelerde ifade etmiştir:

     

    “Hiç bu zafer gaye değildir. Zafer; ancak kendisinden daha büyük olan gayeyi elde etmek için belli başlı bir vasıta yerindedir. Gaye bir fikirdir. Zafer bu fikrin istihsaline hizmet nispetinde bir kıymet ifade eder. Yüksek bir fikrin istihsaline dayanmayan, Milli ve insani bir gaye taşımayan zafer payidar gayrettir. Boş bir gayedir. Her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir alem doğmalıdır. Yoksa sadece zafer, boşa giden ve bunca zahmete değmeyen bir gayedir.” Baş Komutan M. Kemal ATATÜRK’ün ölümünden 12 gün evvel ordusuna son sözleri şöyledir:

     

    “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan; her zaman zaferle beraber, medeniyet nurlarını taşıyan Türk ordusunun, memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda bile zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış ise, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrimleriyle ve askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğu halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına şüphem yoktur.”

     

    “Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve bütün ulusumun tam bir iman ve itimadımız vardır.”

     

    “Tek kişilik bir ordu” tanımına en uygun diğer bir şahsiyet ise, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır.

     

    Yeryüzünde Gizli Dünya Devletini kuran, süper güçleri kendi güdümüne sokan, BM ve NATO gibi evrensel kuruluşları emperyalist amaçları için kullanan Siyonist odaklardan içimizdeki masonik mihraklara… İslam düşmanlarından, istismarcı münafıklara… Marazlı medyadan, menfaatçi tarikatlara kadar; tüm şer cephesiyle ayrı ayrı uğraşmak zorunda kaldığı yetmiyormuş gibi; Milli Görüş sayesinde şöhret ve etiket sahibi olan, ama sonra hıyanet edip ayrılan ve malum merkezlere satılan bir sürü dönekle karşılaşmasına rağmen; yine de bunca engeli aşması, davasını bugünlere taşıması ve zafere yaklaşması, “tek kişilik bir ordu” tanımının en açık kanıtıdır.

     

    “Kuvvetli, yalnız kalınca daha kuvvetlidir”

     

    Bu sözler Hitler’e aittir ve çok önemli ve gizemli bir gerçeğin ifadesidir. Bazen, yanlış kişiler de çok doğru tespitler yapabilmektedir.

     

     Bizim Kanaatimize göre; bir gaye ancak bir merkez tarafından tayin ve takip edilebilir. Birbirinden kopuk düşünce ve disiplin birliği taşımayan birkaç cemiyetin aynı gaye için çalışması ve başarıya ulaşması mümkün değildir.

     

    Şurası kesindir ki, bir hedef önce bir tek gurup tarafından seçilir. Bir lider çıkar, ortaya bir gerçeği koyar, sorunların sebeplerini ve çözüm yolunu gösterir, Milli bir gaye empoze eder, böylece amacına  ulaşmak için bir hareket meydana getirir.

     

    Kurulan bu cemiyet veya partinin hedefi ya suistimallerin önüne   geçmektir, ya da gelecek  için bazı yenilikler getirmektir. Veya köklü bir devrimdir.

     

    Haliyle bu şekilde kurulmuş olan bir hareket, elbette hizmet rehberliğinde kıdem hakkı kazanır. Onunla aynı gayeyi takip edecek olanların, daha önce kurulan bu cemiyete girmeleri, onun peşinden gidip onu takviye etmeleri, böylece müşterek maksada yardım etmeleri gerekir. Bilhassa parlak zekalılar, iddia ve ideal sahibi olanlar bu partiye girmekle, müşterek davanın kazanılmasına en iyi şekilde yardım etmiş olacaklardır.

     

    Tarihi tecrübeler göstermiştir ki, bir tek gayeyi takip için; bir tek hareketin kurulması ve liderine tabi olunması hem akla uygundur, hem de dürüst bir davranıştır.

     

    Eğer böyle olmazsa bunun başlıca iki sebebi vardır. Birinci sebebi, enaniyet ve nefsaniyettir ki, bunu trajik olarak niteleyebiliriz. İkinci sebebi de hıyanet ve nifaktan kaynaklanır.

     

    Fakat işin aslını araştırırsak, gizemli  bir sebep daha görürüz ki, bu da: kader seçkin kişilere, bütün güçlerini değerlendirip mücadele azmini bilemek ve iradesini kuvvetlendirmek suretiyle zafere hazırlamak üzere: Dış düşmanlar yanında, içeride de münafık ve menfaatcı rakiplerle uğraştırır.

     

    İnsanların bir müşterek gaye peşinde oldukları halde, tek gurup olarak işe koyulmalarının trajik sebebi şudur:

     

    Dünyada, hemen her dönemde, büyük çaptaki bir hareket, uzun zamandan beri insanların kalbinde ve kafasında sessizce yatan ateşli bir arzunun gerçekleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bazen insanlar asırlar boyunca belli bir davanın gerçekleşmesine şartlanır, bu uğurda nice dayanılmaz acılara katlanır, fakat o büyük arzularına bir türlü kavuşamazlar. Böyle bir ıstırap içinde olmalarına rağmen, davayı halletme cesaretini gösterecek liderlerden mahrum milletler kötürüm kalmaktan ve köle olmaktan kurtulamazlar. Fakat, bir gün, kaderin lütfu ile bu millete önderlik edecek  meziyetlere sahip bir adam çıkar, bu lider şahsiyet toplumu zillet ve esaretten kurtarmak, ıstıraplardan ve huzursuzluktan çıkarıp saadete kavuşturmak üzere herkesi kendi safına çağırırsa: Ona katılmayan, hatta karşı çıkıp cephe açan insanlar aslında kendi onur ve mutluluklarıyla savaşırlar.

     

    Bazen de kader bu süreçte birçok insanı bir arada sunar ve sonra kuvvetler çekişmesinde zaferi her bakımdan en kuvvetliye, en kabiliyetliye ve en karakterliye verir ve davanın kutlu neticeye ulaşmasını onunla sağlar.

     

    Örneğin, asırlar boyu, dini hayatından sosyal ve ekonomik gidişatından memnun olmayan insanların bir değişim ve düzelme arzuladıkları, bu manevi tahrik sonunda da kitle içinden bazı adamların çıktıkları ve bunların dini sıkıntıyı giderecek bilgi ve güce sahip olduklarına inandıkları görülegelmiştir.

     

    İlahi tabiat kanunu burada da bu yüksek vazifeyi yine en kuvvetliye verir. Fakat önceki insanlar, sadece onun bu işe ehil ve seçilmiş olduğunu umumiyetle pek geç kabul etmiştir. Başlangıçta kendisini en az onun kadar ehil ve haklı görmüşlerdir. Çağın insanlarına gelince, onlar, asıl desteklemeleri gereken en ehliyetli, en liyakatliyi, en büyük işleri başarabilecek beyin, birikim ve beceriyi zaten bilememiş ve destek vermemişlerdir.

     

    Ne var ki, çeşitli guruplar, farklı yollardan aynı gayeye doğru gittiklerinde; çevrelerinde kendileri gibi gayret sarfedenlerin bulunduğunu görerek; tuttukları yolun değerini araştırmaktan, onu mümkün olduğu kadar kısaltmaya çalışmaktan, azami derecede gayret sarfederek hedefe mümkün olduğu kadar erken ulaşmanın yolunu aramaktan geri kalmayacaklardır.

     

    Bu rekabet her savaşçının ve dava adamının seviyesini yükseltecektir. İnsanlık gelişmelerini; bazen çok defa, neticesiz kalmış birçok teşebbüsten alınan derslere borçludur. Bundan şu netice çıkıyor: Takip edilecek en iyi yol: bize önceleri gereksiz ve önemsiz görülen girişimlerden doğacaktır.

     

    Yıllar süren mücadeleden sonra, tabii gelişme ve eleme, herkesi layık olduğu konuma taşıyacaktır.

     

    Bu, her zaman böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

     

    Bundan dolayı çeşitli insanların aynı gaye için yola koyulmalarına ve hatta liderlik iddiasına kalkışmalarına fazla  esef etmemek lazımdır: Çünkü nasıl olsa en kuvvetli ve en liyakatli olan yarışı sonuna kadar götürecek ve kazanacaktır.

     

    Her nerede yeni ve yerli bir hareket kurulmuş ve Milli ve yeterli bir program hazırlanmışsa, hemen bazı fırsatçı ve kıskanç adamlar, işte o zaman “aynı gaye için mücadele ettiklerini” söyleyip ortaya çıkmışlardır veya çıkarılmışlardır. Fakat böyle dedikleri halde gelip o harekete katılmazlar, ona kıdem hakkı tanımazlar da, onun programını çalıp, onun sloganlarını tekrarlayıp, ama kendi çıkarları için başka partiler kurmuşlardır.

     

    Hatta bazen bu adamlar, işin aslını bilmeyen halk tabanlarına, öteki parti ile aynı gayeyi güttüklerini ve ondan çok daha evvel bunu istediklerini söyleyecek ve önceki hareketi; istismarcılık ve korkaklıkla itham edecek kadar soysuz ve sorumsuz davranmaktadır.

     

    Özetle; sözde aynı gayeyi güden farklı partilerin birleşmek suretiyle meydana getirecekleri oluşum, hiçbir zaman zayıf gurupları kuvvetli guruplar haline getirmez. Tam aksine kuvvetli bir gurup böyle bir birleşmeden sonra zayıf düşer. Zayıf gurupları toplayarak kuvvetli bir birlik meydana getirilebileceği fikri yanlıştır. Çünkü, tecrübe ile sabittir ki, kuru kalabalıklar, hangi şartlar altında meydana gelirse gelsin, hantallıktan ve başı bozukluktan başka bir sonuç doğurmamıştır. Birçok gurupların birleşmesinden meydana gelen, birçok kimsenin seçtiği bir idare heyeti tarafından yönetilen her birlik; mutlaka kolaycılığa ve nemelazımcılığa kayacaktır. Ayrıca böyle bir birleşme kuvvetlerin rekabetini de önleyip, en iyi liderin ortaya çıkması şansını da ortadan kaldırır.

     

    Bu çeşit birleşmeler, tabii gelişmenin düşmanıdır. Çünkü çok defa mücadelesi yapılan davanın hallini çabuklaştırmaz, aksine geciktirip, zorlaştırır.

     

    Bazen böyle gurupların taktik olarak ve gelecek için bazı tahminler yapılarak birleşmeleri; bir harekete geniş ama geçici bir manevra imkanı getirebilir, müşterek teşebbüslerinde bir fayda sağlayabilir. Fakat ancak kısa bir zaman için belirli konuların aşılması için gereklidir.

     

    Fakat bu durum asla devam etmemelidir. Devam ettiği taktirde, hareketin “kurtarıcı ve devrim yapıcı” vazifesi ve özelliği terkedilmiş olur. Çünkü hareket böyle bir birliğe iyice karışıp sıklaşırsa, kendi kuvvetinin tabii yönde gelişmesi imkanını ve hakkını da yitirir. Bundan dolayı rakip hareketlere üstün gelemeyecek, tespit edilen hedefe zaferle erişemeyecektir.

     

    “Asla unutulmamalıdır ki, bu dünyada gerçekten büyük olan ne varsa, bunların hiçbiri koalisyon halindeki mücadeleler sonunda elde edilmiş değildir. Ancak, tek bir dahinin eseridir, tek bir galip tarafından fethedilmiş şeylerdir.

     

    Koalisyonlarda elde edilen başarılarda, menşelerinden ötürü, gelecekteki bölünmelerin tohumları da gizlidir. Bu tohumlar ve bölünmeler, o başarıların tekrar yitirilmesine sebebiyet verir. Dünyayı alt üst edebilecek gerçekten büyük devrimler ve ihtilalci hareketler, ancak bağımsız bir liderin dev mücadelesi ile başarıya ulaşmıştır. Tarih koalisyonların, kaostan başka sonuç verdiğine şahit değildir.”

     

    Çanakkale Zaferi ve Maneviyat

     

    Türk tarihinin, hatta dünya tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden Çanakkale Zaferinin, maddi ve manevi güçlerin bir araya gelmesi ile kazanıldığını artık herkes biliyor.

     

    Bu konuda ne zaman bir makale yazılsa, bir sohbet yapılsa veya bir eser ortaya konsa, Doğan grubuna ait gazete ve televizyonlarda hemen aksi görüşü savunan yazı ve programlar yayına giriyor ve “hurafecilik” suçlamaları ayyuka çıkıyor.

     

    Kısa süre önce Ümraniye Belediyesi’nce hazırlanan, tarih otoritelerince de gözden geçirilen ve Çanakkale Savaşlarını konu alan bir çizgi film, önceleri takdir ve teşvik görmüşken, sanki yeni keşfedilmiş gibi içinde hurafe dolu olduğu şeklinde ithamlarla bu güzel hizmet, anılan grubun yayın organlarınca karalanmaya çalışılmıştır.

     

    Halbuki Allah'ın yardımlarını ve duanın etkilerini inkar eden, bunların hurafe olduğunu savunan bu medya gurubu, daha önce Çanakkale Savaşlarına ait kitaplar yayımlamış, bunları gazetelerinin yanında promosyon olarak da vermişlerdi.

     

    İşte asıl bu kitaplara baktığımızda manevi güçlerin bu zaferde ne büyük bir payı olduğunu anlıyoruz... Acaba bu kitapları yayımlayanlar hiç okumadan mı yayımladılar?. Veya okudular da anlayamadılar mı? Yahut da okudular, anladılar ama inkar mı ediyorlar?

     

    Gelin bu kitaplardan bir tanesini birazcık karıştıralım:

     

    “Gelibolu Günlüğü, General Ian Hamilton, Hürriyet Yayınları, 1972- Toplam: 300 sahife” General Hamilton Çanakkale'deki Birleşik düşman kuvvetlerinin başkomutanıdır.

     

    Savaşı en iyi gözlemleyen ve tamamen karşı tarafı savunması normal olan bir şahıstır. Yazdıkları çok önemlidir. Hürriyet Yayınları'nın bu eseri yayımlayarak büyük bir hizmet yaptığına inanıyoruz. Savaşı günü gününe, kendi açısından canlı olarak not tutarak yazmış.

     

    İşte bazı günlerdeki notları:

     

    19 Mart 1915

     

    (18 Mart 1915 deniz hezimetini izah ediyor) Sayfa: 33

     

    “Kurmayların dilinde bir sürü kelimelerle renklendirilmiş mayın harekatı ve denizcilerin sahip oldukları şans izah edildi. Maruz kaldıkları kötü talihe şaşmamak elde değil; o derece kötü bir şanssızlık eseriydi ki, aslında bin defa geçilse vuku bulmazdı.”

     

    23 Nisan 1915

     

    (Resmi yazışmalarında bile dua ve Allah’ın yardımının çok önemli olduğu vurgulanmaktadır.) Sayfa: 90

     

    “Havaların müsait geçmesi için dua ederim ve Allah bize zafer nasip edecektir, temenni ederim.”

     

    31 Mayıs 1915

     

    (Türk mevzilerini ele geçirmek için nasıl canla başla çalıştıklarını, buna rağmen hep bozguna uğradıklarını, alınması gereken tüm askeri tedbirleri aldıkları halde muvaffak olamadıklarını, savaş gemilerinin Türk mevzilerine adeta ölüm yağdırdığını, buna rağmen iki gemilerinin Türk askerlerinin gözü önünde batırıldığını, ne yaptılarsa muvaffak olamadıklarını düşünerek şu satırları yazmış) Sayfa: 160

     

    “Bu derece hırpaladığımız Türkleri koruyan Cenabı Allah’larından ayırmak için başka ne yapılabilir?”

     

    25 Haziran 1915

     

    (Türk Askerinde bulunan manevi gücü ve cesareti izaha çalışırken, onların para ve menfaatle satın alınamayacağını anlatıyor.) Sayfa: 190

     

    “Dünyada Osmanlı Türkünden başka bir din uğruna canını fedaya münakaşasız hazır bir millet ve asker yoktur.”

     

    (Sık sık kiliseye gidip dua ve ayinlere katılmakta, önemli konularda ve kararlar öncesine diz çöküp Allah’ın yardımını talep etmektedir...) Sayfa: 201, 214 ve birçok sayfa...

     

    21 Ağustos 1915

     

    (İkinci Anafartalar savaşındaki Türk ordusunu gizleyen ani ve sebepsiz bastıran sisi ve bulutu şöyle izah ediyor.) Sayfa 248

     

    “Bu sefer İsmailoğlu tepeyi elimizden hiçbir güç kurtaramazdı. Ama sabahın erken saatlerinde durumda umulmadık bir değişme başladı, gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez bir hale getirmişti. Top tüfek sesleri birer birer dindi ve cephe sustu. Doğa Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.”

     

    22 Ağustos 1915

     

    (21 Ağustostaki hezimetleri üzerine şunları söylüyor.) Sayfa: 249

     

    “70 numaralı tepe ile İsmailoğlu tepede düşman, kuvvetlerimizi geri çekilmeye mecbur bırakmıştı. Türk birlikleri ön hatlarda iyice tutunmuşlar, bu sebeple, 7, 8, 9, ve 10. tümenlerden çok, topçu ateşimizden yardım beklemekteydik. Çalılık arazi içinde devam eden karşılıklı düello, korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden Allah dün Türklerden yana idi.”

     

    2 Eylül 1915

     

    (Batıl itikatları olmadığını her vesile ile açıklayan general artık kabus dolu rüyalar görmekte ve bu rüyalardan anlamlar çıkarmaya çalışmaktadır.) Sayfa: 249 ve 254

     

    “Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Helles burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç bir rüya görmemiştim.”

     

    Gerçekten enteresan bir kitap. Tekrar bu kitabı Türk okuyucusuna kazandıran Hürriyet Yayınları'nı kutlamak gerek.

     

    Anlaşılamayan husus ise, bu kadar açıkça Allah'ın Türklerden yana olduğunun, yayımladıkları kitaplarda vurgulanmış olmasına rağmen, her vesile ile kiliseye giderek dua ve ayine katılmış olduğunu, her önemli harekat öncesi diz çökerek Allah’a yalvardığını kendisi yazan bir düşman başkomutanının varlığına rağmen, hâlâ Allah'ın yardımlarına “Hurafe” diye bakılmasıdır. Bu husus gerçekten bizleri üzmektedir.

     

    Doğan grubu yayınevlerinin başka kitapları da var. Aynı olayları aynı tarzda izah eden başka yazarların kitaplarını da yayımlamış ve hizmet etmişler. Bunlardan bir tanesi de “Alan Moorehead”a ait olan “Çanakkale Geçilmez” isimli kitaptır. Milliyet Yayınları’ndan çıkmış. 1972. Ama üzüntümüz odur ki bu kitapları kendileri unutmuş gözüküyor.[51]

     

    Maneviyat Düşmanlarının Cehaleti:

     

    Körün görebildiği, çarptığı yerden ibarettir

     

    İnsanoğlunun düşünce serüveni, tarihin hiçbir döneminde, içinde bulunduğumuz bu zamandaki kadar alt seviyelere düşmemişti. Peki, bunu nasıl anlamalıyız?

     

    Bu bile bizim için önemli bir sorun teşkil ediyor. Düşünce ufkumuzun önündeki çakıl taşlarını temizleme zahmetine girişmiş "büyük adamların" hemen hemen hepsi anlaşılmaz bulunuyor. Anlaşılamamanın kargaşaya dönüştüğü bir ortamda, iyi şeyler beklemek zaten mümkün gözükmüyor.

     

    Eski Yunan’ın ve İslam felsefecilerinin söylediklerinin üzerine fazlaca bir şey söylenmiş gözükmüyor. Bu durum etkin bir şekilde devam ederken, ahlaksızlığın alkışlandığı bu dünyada, medeniyetimizin öncüleri de edilgen konuma düşüyor. Ancak bu durum elbette ki hakikatin ne olduğu konusundaki fikirlerimizi sarsmıyor ve hakikatin üstünü örtmüyor.

     

    Sorularımızı, düşünce hayatımızdaki zihin karışıklıklarının ve yetersizliklerinin üzerine sürdüğümüzde, akl-ı selim bir yola ulaşmak için ciddi bir adım atmış oluruz.

     

    Türkiye’de ehil olmayan kişilerin ehli olmadıkları yerlere gelmiş olması ve geldikleri yerde üretmeye çalıştıkları düşünce tarzı ve üslubunun yanlışlığından ne kadar vahim bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Ve bu ehliyet meselesi sadece bürokrasinin alt kademelerinde değil, devletin her alanında ve hatta zirvesinde bile aynıdır. Düşünce yanlışlıkları, buralarda hakim olunca gelişmeleri anlamlandırmak oldukça zor oluyor. Sözgelimi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye ile ilgili olan son iki kararından biri alkışlanırken, diğeri hukuka aykırı bulunuyor, üstelik aynı kişiler tarafından. Bu tezatlığın bakılan yer ile görülen yer arasındaki sebeplerden kaynaklandığı çok bariz. Anlaşılan o ki, Türkiye’de yaşayanlar yedikleri ekmeğin kimin ekmeği olduğunu önemsemeden, daha da acısı, bu ekmeğin hamurunu kimin yoğurduğunu duyduklarında, bundan bir rahatsızlık duymadan yaşamayı alışkanlık haline getirmişler. Bu normal şartlarda bir ahlaksızlık örneğidir. Ve bu sözler elbette çağdaş yaşamını omurgasız düşüncelerle yönlendirenler hususunda söylenmiştir. Özetinde onlara söyleyebilecek fazla bir sözümüz yok. Kur’an’ı Kerim hadiseyi açıklıyor: "Allah onların kalplerindeki hastalığı artırdı."

     

    Aslında bu omurgasız düşünceliler, söyledikleriyle kendilerini maskara etme hususunda usta sayılırlar. Yalnız beni rahatsız eden, en üst seviyeye varan anlayışsızlıklarını anlayamamış olmamdır. Başörtüsü konusunda karaladıklarına göz attığınızda, ne kadar eğlenceli olduklarını siz de göreceksiniz. Söylediklerine göre, başörtüsünün asıl amacı ve işlevi kadını erkeğin yanında belli etmekten ibaretmiş. Bir çeşit kadın erkek ayrımcılığının körüklenmesi haliymiş. Bu konuda bir fikri olan var mı? Kavramlarını kendilerinin belirlediği bir televizyon programı sanıyorlar Türkiye’yi. Buna kim inanır. Bir toplumun kullandığı kavramların [nesnelerin] kime ve neye hizmet ettiğini anlamak için, onu esinleyen öncel düşüncelere bakmamız gerekiyor. Bundan bile haberleri yok. Kendilerinden haberleri yok. Hiç birinin yüz yıllık bir geçmişi yok. Derme çatma bir gecekonduyu andırıyor düşünceleri. Bugüne değin Avrupa işi ithal kumaşlarla yamaladıkları bir hayatları var.
    İçki kadehleri, cinsellik ve futbol... Üzerine konuşabilecekleri bütün şeyler bunlar. Gözümüzün içine baka baka Türk milletine aptal muamelesi yapıyorlar. Bize yabancı olan her şeyi baş tacı ediyorlar. Filmlerinde, kitaplarında, şiirlerinde velhasıl onlardan sadır olan her işte ucuz bir cinsellik sömürüsü var. Sanatsal bir etkinlik gösterebilirler mi? Elbette hayır, bunun için ahlaki bir birikime ihtiyaç var. Anlayışsızlıkları yüzünden, bunun olması mümkün gözükmüyor.

     

    Din düşmanlarını yıkan soru...

     

    Onlardan bu topraklar adına faydalı bir söz işitmeyi beklemek, sadece sonuçsuz bir bekleyiş olur. İtiraf etmeseler de, bu topraklardan ve bize ait her şeyden nefret ediyorlar. Bakkallarımızdan, top oynayan çocuklardan, çeşmelerimizden, ellerinde pazar çantası, başlarında örtüleri yaşlı annelerimizden, komşularımızdan ve yerliliğimizden nefret ediyorlar.

     

    Vatanı savunma görevini nutuk atma sırasında ifa ettiklerini sananlar, bu ülkeyi kendilerinin kurtardıklarını söyleye dursunlar. Onlara şunu sorduğumuzda, nasıl yıkıldıklarını görebiliriz: Acaba, Çanakkale’de şehit olanlar arasında Allah’ın kitabı adına oraya gitmemiş bir kişiyi gösterebilirler mi? Gerçekten Birinci Dünya Savaşı’nda açılan on dört cephede, toprağın altında bıraktıklarımız içinde, onlar gibi düşünen tek bir kişi var mıydı?

     

    Türk milletinin milli hafızasını bugüne kadar boş ve yararsız tartışmalarla işgal ettiler. Bu durum, yaşadığımız coğrafyanın düşünce serüvenine ağır bir darbe oldu. Yeni devletin kurulmasıyla beraber açılan yeni okulların yeni Farabi’ler yetiştirmesi tasarlanıyordu. Elbette bu olmadı, olamazdı da. Tekerleğin yeniden icadına kadar vardırılan bu eskiyi reddetme usulüyle insanımıza çıkar yol sağlamak mümkün değildir. Ama bunu anlayışsızlıkları yüzünden anlayamadılar. Ve bu anlayışsızlıkları, iki yüz yıldır bizi olduğumuz yere çiviledi.

     

    Aynı düşünce düzlemi üzerinde olmaları hasebiyle, aslında insanlığın zihinsel yükselişine en ağır darbeyi, hayran oldukları Batı vurmuştur. [Batı’yı burada kullanılış ifadesiyle bir coğrafya olarak değil de, bir zihniyet olarak ele almak gerekir]

     

    Hıristiyanlık/Batı kelimenin tam anlamıyla gecikmiş asılsız sorularla insanlığın zihnini meşgul etmiş ve onu uğraştırmıştır. Sözgelimi, Rus toplumunun içinden çıkmış olan ünlü yazar Tolstoy, İslam’la erken döneminde tanışmış olsaydı, kendi içinde tartışmış olduğu birçok konunun, akıl ve hikmet çerçevesinde cevaplanmış olduğunu görecek ve enerjisini evrensel anlamda tüm insan türünün yararına harcayabilecekti. Çünkü ünlü yazar, Batı düşünce sisteminin içinden çıkamadığı ve boğuştuğu onlarca tartışmaya girmiş ve gücünü buna harcamıştır. Ve bu tartışmalar, aynı eksende ve aynı açmazda kalmıştır.

     

    Örneğini verdiğimiz bu durum, istenildiği kadar çoğaltılabilir.

     

    Müslümanlar olarak, yüzlerce yıl öncesini net bir şekilde görebiliyoruz, onlarca yıl sonrasını da. Onların görebildikleri ise çarptıkları yerden ibarettir. İnsanlık, barış ve huzur istiyorsa İslam’ın kapısını çalmak zorunda. Müslümanlar olarak da bu gerçeği her daim diri tutmamız gerekiyor. Zira İslam’dan başka hangi kapı açılırsa açılsın, zulüm ve seviyesizlik çıkacak.[52]

     

    Ne Yapmalı?

     

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşı dönemindeki umumi manzarayı şöyle aktarıyor:

     

    “Millet yorgun ve yoksul bırakılmış, ülkeyi savaşa sürükleyenler kendi yaşam kaygısına düşerek ülkeden kaçmış”. “İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar yerli işbirlikçilerinin desteğiyle işgale başlamışlar. Yunan ordusu İzmir’i işgale gelmiş”. Bazı azınlıklar devletin çökmesini beklemekte ve bu kargaşa ortamından yararlanmayı ummakta. Bu manzara karşısında “Anadolu insanınca her yerde kurtuluş amacıyla çalışmalar yapıldı, örgütler doğdu” diyor Mustafa Kemal.

     

    Amerika ve İngiltere’nin yardım değil mandacılık peşinde olduklarını vurgularken, milleti ve memleketi yönetecek kişileri “vicdanındaki asIi cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmemesi” konusunda uyarıyordu.

     

    Mustafa Kemal Şubat 1923’te Osmanlı Devleti’nin son dönemini şöyle tasvir ediyordu:

     

    “Osmanlı o kadar borçlanıyordu ki bunların faizlerini bile ödemek mümkün olmadı, Başımıza devletin iflası ve Duyun-u Umumiye belası çıkmış bulunuyordu.”

     

    17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin açılışında Mustafa Kemal “mazide ve bilhassa Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi memlekette müstesna bir mevkie malik oldu ve ilmi manasıyla denilebilir ki devlet ve hükümet ecnebi sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medeni devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye buna muvafakat edemez. Burası esir ülkesi yaptırılamaz” diyerek gelecek için ne yapılması gerektiği konusunda yol gösteriyor..

     

    “Memleketin serveti lüzumsuz yere dışarı çıkmasın. Bunu temin eden şey, dışarıdan içeriye girecek olan eşyaya gümrük koymaktır. Devlet bu hususta serbest olmazsa, kapitülasyon ruhundan hariç sayılabilir mi? Tabii hayır” diyen Gazi, 1 Kasım 1937’deki meclis açış konuşmasında esnafa ve sanayiciye destek verilmesi, madenciliğe özel önem gösterilmesi, ekonomik sorunlarla “bilimsel araştırmalar yapılarak...” “radikal ve planlı bir şekilde mücadele edilmesini” tavsiye ediyordu.

     

    Gazi Mustafa Kemal milli devlet projesi öneriyordu; milli sınırlar dâhilinde milli bir ekonomi oluşturarak milli refahın geliştirilmesi ve korunmasını sağlamayı amaçlıyordu bu proje. Amaç, milletin refahını korumak ve artırmaktı. Bunun için ne yapılmalıydı? Mustafa kemal şunu öneriyordu: milletin güçlü, mesut ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi lazımdır diyen ve uygulanabilir bir siyaset olarak milli siyaseti öneren Mustafa Kemal milli siyaset konusunda şunu ifade etmektedir: “milli sınırlar dâhilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı muhafaza ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve bayındırlığına çalışmak. Gelişigüzel ulaşılamayacak emeller peşinde milleti uğraştırmamak ve zarara sokmamaktır”.

     

    Emperyalist tecavüzlere karşı kısasa kısas yönteminin öne çıkarıldığı ise 15. Kolordu Kumandanlığına yazdığı 22 Ocak 1920 tarihli telgrafta açıkça görülmektedir: “İngilizler Dersaadet’te tecavüzü artırarak nazır veya mebuslardan bazı zevatı ve bilhassa Rauf Beyi tutuklarsa, karşılık olarak Anadolu’da bulunan İngiliz subayları tutuklanacaktır. Dolayısıyla Erzurum’da bulunan Yarbay Rawlinson’u kaçırmamak için şimdiden tedbir alınmasını rica ederim”. Zayıflık göstermenin zarar vereceğini belirten Mustafa Kemal “ulusun haklarını bilip müdafaa ve muhafazası yolunda her türlü fedakârlığa hazır olduğuna ilişkin dünyaya bir kanaat vermek lazım gelir… Düşmanlarımızın işgal hareketi milletimizi bu anlayıştan ve fedakârlık duygusundan mahrum sanmalarından çıkmıştır” diyerek ancak baskılara ve dayatmalara karşı durarak başarılı olunabileceğini göstermiştir.

     

    23 Ağustos 1921’de başlayan Sakarya Meydan Muharebesi’nden iki gün önce tepelerdeki mevzileri dolaşırken tökezleyen atının altında kalarak kaburgası kırılan Mustafa Kemal, “Allah’ın bir işareti bu” demişti. “Kemiklerimden birinin kırıldığı bu yerde düşmanın bölgede tutunması da kırılacaktır” diyordu. Gazi, üç hafta bir gün süren meydan muharebesi sonunda işgalcilerin yenilerek çekilişini aftan düştüğü yerden izliyordu. Şevket Süreyya’nın belirttiği gibi Sakarya Meydan Muharebesi ve bir yıl sonra 26 Ağustos 1922’de başlayan ve 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da başkomutanlık muharebesiyle başarıya ulaştırılan bu zaferler, sömürge ve yarı sömürgelerle 19. yüzyıl biçimi emperyalizmin kaderinde bir devri kapatmıştır. 30 Ağustos 1924’te Mustafa Kemal ulusun kaderini değiştiren ve emperyalizmin tarihi gidişini bozan 30 Ağustos için “Türk tarihinin en mühim noktasını teşkil eder. Yalnız bizim tarihimize değil cihan tarihine tesir etmiş bir muharebedir” diyordu,

     

    Şevket Süreyya, milli istiklal mücadelelerini gelişigüzel bir konu gibi alan, kendi mukadderatını bu mücadelenin neticesine bağlamayan yabancı aydın veya yazarlardan bu mücadelelerin tam değerlendirmesini istemenin yersiz olduğunu fakat bizim ülkemize karşı yürütülen emperyalist psikolojik savaşın en zalimcesi, bizimle aynı nüfus cüzdanını taşıyan sözde aydınlar tarafından yapıldığını ifade ediyordu.

     

    9 Mart 1935’te “Komşularımızla dostluk ve iyi geçinme yolunda her gün biraz daha ilerlemekteyiz” diyen Gazi, 17 Mart 1937’deki demecinde de ilişkilerde “Bencillik şahsi olsun milli olsun daima fena telakki edilmelidir” diyerek emperyal ahlak anlayışını reddediyordu. Attila İlhan Türkiye Defteri’nin Temmuz 1974 tarihli nüshasında ki makalesinde şöyle yazıyordu:

     

    “Anadolu yarımadasındaki ülke, adı ve rejimi ne olursa olsun, her şeyden önce kuzeyi ve güneyi ile ilişkilerini bir yoluna koymak zorundadır.” “Balkan komşularımızla, Arap ülkeleriyle, Rusya’yla kuşkudan uzak bir uzlaşma yoluna girmemiz gerekir.” “Osmanlı döneminde emperyalizmin tüm aklı fikri bu ilişkileri önlemekti, varsa bozmaktı, yozlaştırmaktı, bugün de aynı amaca dayanıyor Batılı dost bellediğimiz ülkeler.”

     

    Eylül 1919’da Mustafa Kemal dâhiliye nazırına ne diyordu? “Düşmanlarla millet aleyhinde haince tertibatta bulunuyorsunuz. Güvendiğiniz şahısların ve kuvvetin akıbetini öğrendiğiniz zaman kendi akıbetinizle karşılaştırmayı unutmayınız”. Londra’nın Mayıs 1922’de Anadolu‘da Hıristiyan kıyımı olduğu yalanını nasıl yaydığını, Vahdettin’in “ümitlerini Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladığını” söylediğini, işbirlikçi Ali Kemal‘in Peyam-ı Sabah’ta (25 Nisan 1920) Mustafa Kemal için idam istediğini, ‘ya barış yaparsın ya da İngiltere’nin desteğindeki Yunanistan’la savaşı göze alırsın’ tehdidine direnen Mustafa Kemal’den kurtulmanın yollarını arayan Lloyd George’un hesaplarının nasıl çöktüğünü hatırlamakta yarar vardır.

     

    Gazi Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta emperyal merkezlerin güce verdikleri önceliği vurgulayarak uyarıyor: “Efendiler, herhalde dünyada bir hak vardır. Bu hak, gücün üstündedir. Ulusun haklarını bilip müdafaa ve muhafazası yolunda her türlü fedakârlığa hazır olduğuna ilişkin dünyaya bir kanaat vermek lazımdır.”

     

    Yine Gazi uyarıyor; “Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn ve iyi geçim olmazsa bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur.” Bu sözlerden nasıl bir ders çıkarmalıyız? Emperyalist siyaset bir çıkmazdır. Kendisini kapalı kapılar ardında güvencede sananlar aldanmışlardır. Zamanında başkalarının sıkıntılarından medet umanlar bugün onlardan destek talebinde bulunmaktadırlar, Tek başına kurtuluş yoktur.

     

    Ne diyor Gazi Mustafa Kemal Paşa; “Harici siyaset dâhili teşkilatla uyumlu olmalıdır”. Dâhilde “halkın gerçek ihtiyaçlarına göre kurumlar meydana getirmenin başlıca görev” olduğu konusunda ise TBMM’yi uyarıyor Gazi. Ancak o zaman hariçten gelebilecek dayatmalara karşı direnebilirsiniz.

     

    Günümüzde özellikle gelişmiş Batılı ülkelerin diplomatları yeni maharetler geliştirdiler. Bu maharetleri arasında toplumla ve basınla ilişkiler, istihbarat toplama, bunları karşılaştırma ve değerlendirme, bazı akademik araştırmalara mali destek adı altında rüşvet verme, gizli ajan besleme, bunlar aracılığıyla yıkıcı faaliyetlerine ağırlık verme gibi çabalar yaygınlaşmıştır,

     

    1933 tarihli “Bizans Uygarlığı” adlı kitabında S. Runcimen barış içinde yaşayanlar arasında sorun yaratmak için kabileleri kışkırtmak Bizans politikasının temel kuralı olduğunu belirtiyor. Bununla komşu ülkeyi baskı altında tutarak kendisine karşı cephe alması engellenir ya da istenilen doğrultuda yönlendirilmeye çalışılırdı. İmparator Anastasios 515 yılında şöyle diyordu: “Kanunlar imparatora imparatorluğunun iyiliği için yalan söylemeyi, yeminini bozmayı emreder.” 1961‘de basılan “Bizans Diplomasi Metotları ve Prensipleri” adlı çalışmasında D. Obolensky aktarıyor; 2. Justin‘in elçisi Valentinus Orta Asya’ya resmi bir ziyarete gönderilir. Türklerin Kağan’ı kendisine şöyle der:

     

    “Siz değişik diller kullanarak halkı aldatırsınız, dalkavukluk edersiniz, onları maharetli sözlerle ve hilekâr bir ruhla ayartırsınız. Menfaat sağladıklarınızın bedbahtlıklara sürüklenmelerine ilgisizsiniz... Bir Türk ne yalan söyler, ne aldatır.”

     

    Z. Brzezinski CIA’ya yabancı ülkelerdeki faaliyetlerinde daha fazla serbestlik sağlanmasını öneriyordu, 1983 tarihli “Güç ve Prensipler” adlı çalışmasında. 1983’te CIA, Latin Amerikan Araştırmalar Birliği dergisine verdiği bir ilanda “ayaklanma, terörizm ve siyasi istikrarsızlık” konusunda neden eleman arıyordu acaba? ABD başkanlarından Jimmy Carter (1977–81) görevi tamamladıktan sonra dış politika konusunda kendisinin aldatılması ve CIA’nın öldürme ve diğer suçlar konusundaki entrikalarda oynadığı rol nedeniyle sıkıntılar yaşadığını yazıyordu. 1982’de yayımlanan ‘İnancı Korumak’ adlı anılarını anlattığı kitabında. Carter’dan sonra göreve gelen zamanın ABD Başkanı Reagan ise Aralık 1981’de, yabancı ülkelerdeki istihbarat faaliyetleri için ayrılan bütçeyi 6 milyar dolardan 20 milyar dolara çıkarma kararı almış olduğu hatırlanmalıdır.

     

    ABD’nin BM’deki meşhur büyükelçisi “siyahlar giyinmiş, ölüme tapınmayı teşvik eden CIA ajanı” olarak da adlandırılmış olan Bayan J. Kirkpatrick, Nikaragua’daki Sandinista yönetiminin devrilmesinin gereğini dile getirmiş, CIA bu amaçla hükümeti devirmeyi amaçlayan kontraları silahlandırmayı artırmıştı. Eleştiriler nedeniyle Aralık 1982’de Kongre, CIA’nın Nikaragua hükümetini devirme girişimini yasaklamak zorunda kalmıştı. CIA’nın kötü imajını silmek için Reagan döneminde başvurulan yol ise özellikle 1985 sonrası yıllarda “örtülü demokrasi seferi” adı altında yürütülen ve buna daha sonra “insan hakları” kavramının da eklendiği çabaların bugün de uygulamada olduğu bilinmelidir,

     

    İngiliz Gizli İstihbarat Servisi (SIS ya da M16) pasaport memuru adı altında İngiliz konsolosluklarına ajanlar göndermeyi ihmal etmemiştir. Bunu Fransa, Almanya, ABD gibi ülkeler de yapmaktadırlar. Bir dönem Sovyetler Birliği’nin Batılı elçilik ve konsolosluklardaki elemanlarının yüzde 40–45’i gelişmekte olan ülkelerde işe yüzde 70-75’inin Sovyet Devlet İstihbarat Komitesi KGB’nin elemanlarından oluştuğu bilinmektedir.

     

    CIA gibi örgütlenmeler soğuk savaş döneminde kendi ülkelerinin dış politikalarından bağımsız hareket etmeyi de sürdürmüşlerdir bazı dönemlerde. ABD’nin Santiago’daki Büyükelçisi E. Korry‘nin, 1970’te CIA’nın Şili’deki muhaliflere silah sağlamak için diplomatik bagajların kullanıldığından haberi yoktu.

     

    Birleşmiş Milletler’in (BM) cebri (zorlayıcı) diplomasisi özellikle uluslararası ilişkilerde ihlalleri önlemeyi, haksızlıkları gidermeyi amaçlarken bugün emperyal ülkelerin taleplerini diğerlerine dayatma politikasına dönüşmüş olmasının ne tür riskler taşıdığı dikkatle izlenmelidir.

     

    Yaklaşık 50 yıldır dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen birçok savaşta doğrudan yada dolaylı Batılı ülke yönetimlerinin parmağı olduğu bilinmektedir. Liberal demokrasiyle yönetilen Batılı ülkelerin aralarında savaşmadıkları tezi sık sık işlenir, fakat bunların kendi dışındaki ülkelerde liberal demokrasiyi yayma adı altında egemen kılmaya çalıştıkları emperyal projeleri ve bu yoldaki gayri ahlaki çabaları gizlenmeye çalışıldığı da unutulmamalıdır.

     

    Batılı liberal demokrasilerde bundan yararlanan ülke insanlarının önemli bir kesiminin Irak’ın işgalini liberal demokrasinin yayılması için yararlı bir çaba olarak görmesi ise dikkat çekicidir.

     

    Emperyal merkezler liberal demokrasiyle maskelenmiş ganimet kapma düzenine toz kondurmazken, bu sürece karşı çıkanları antidemokratik olarak tanımlayarak şiddet kullanmayı da meşrulaştırmaya çalıştığına dikkat edilmeli ve bunun bizim gibi ülkelere yönelik kullanılmayacağının bir garantisi olmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Emperyal kontrol alanlarının genişletilmesi çabasının diğer ülkelerin sınırlarını yeniden düzenlemek için güç kullanmayı içermeye kadar vardırıldığı Soğuk Savaş döneminin Özgür dünya -komünist blok ayrımının yerine bugün liberal demokrasiler- serseri devletler (ve adaylar) anlayışının ikame edilmeye çalışıldığı bir ortamda emperyalist cephede değişen pek bir şeyin olmadığı unutulmamalıdır.

     

    Emperyal liberal demokratik devletlerin, çıkarlarını korumak için sürekli silahlanırken, birbirleriyle savaşmadıklarından dolayı övünmeleri ilginçtir. Batı’nın emperyal liberal demokrasilerin, aralarında yağma konusunda anlaşmazlıklar sürse de emperyalist demokrasi projelerine uygun olarak Latin Amerika, Ortadoğu, Güneybatı Asya gibi coğrafyalarda savaş üretmeye devam ettikleri dikkate alınarak tedbir alınmalıdır.

     

    Türkiye’nin içeriden ve dışarıdan gelen önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu açıktır. İçeriden kaynaklanan sorunların kısa, orta ve uzun döneme yayılarak çözülmeye çalışılması ile bu yükün altından kalkılabilir. Etnik ve dinsel radikalleşme ile Türkiye’yi zora sokma hesapları yapan bazı merkezi gelişmiş zengin ülkelere Mustafa Kemal yöntemiyle cevap verilmelidir.

     

    Bu konuda Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya kulak verelim. 1 Kaşım 1928’de TBMM’deki toplantıda şöyle diyordu Gazi: “Efendiler, harici siyasetimizde dürüstlük memleketimizin emniyetine ve inkişafına, masuniyetine dikkat, şiari hareketimize kılavuz olmaktadır. Esaslı ıslahat ve inkişafta içinde bulunan bir memleketin hem kendisinde, hem muhitlerinde sulh ve huzuru cidden arzu etmesinden daha kolay izah olunabilecek bir keyfiyet olamaz. Harici siyasetimizde memleketin masuniyetini, emniyetini vatandaşların haklarını herhangi bir tecavüze karşı bizzat müdafaa edebilmek kudreti de bilhassa gözde tuttuğumuz noktadır.” Gazi’nin bu sonuca uzun bir mücadele sürecinden geçerek vardığı dikkate alınmalı ve bundan ders çıkarılmalıdır.

     

    Anadolu işgal edildiğinde Mustafa Kemal’in ilk işi halkı örgütlemek olmuştur. Aynı yönteme başvurarak Mustafa Kemal’in yaptığı gibi hem Batı emperyalizmine hem de onun yerli işbirlikçilerine karşı mücadele verilmelidir. Türkiye, içerden saldıranları ayıklamadan dışarıdan gelen dayatmalara direnemez.

     

    Gazi Mustafa Kemal Paşa dış politikanın iç politikayla doğrudan bağlantılı olduğunu ifade ettiği dönemde Batı merkezli uluslararası ilişkiler teorileri henüz ilkel dönemini yaşamaktaydı. İç politika ve dış politika arasında doğrudan bir ilişkinin olduğu konusundaki teorik yaklaşımlar Batılı akademisyenlerce on yıllar sonra ortaya atılmaya başlanmıştı. Mustafa Kemal’e göre siyasi, idari ve iktisadi açıdan güçlü olmak, vatanın bağımsızlığının korunması için zorunluydu. Burada bir ülkenin ulusal düzeydeki politikalarıyla uluslararası düzeydeki politikalarının doğrudan bir ilişki içerisinde olduğu vurgulanmaktaydı.

     

    Mustafa Kemal’in milli birliği esas alan politikası üzerine inşa edilmiş olan projesinde ulus-devlet uygarlık ve barış, ulaşılması ve korunması gereken ideallerdi. O günkü uluslararası sistemde Türkiye’nin ayakları üzerine sağlam basan bir devlet olabilmesi için bunlar en önemli koşullardı. Yani milli birliği sağlayacaksınız; bunu sağlam temellere oturtmak için halkınızın yaşam koşullarını gelişmiş ülkelerdeki halkların yaşam koşulları düzeyine ve üzerine çıkaracaksınız ve bütün bunların güvenceye alınabilmesi için bulunduğunuz coğrafyada barış ve istikrar içerisinde yaşamanın koşullarını yaratacaksınız.

     

    Mustafa Kemal dış politikada her zaman cepheyi daraltma politikası uygulamıştır. Hiçbir zaman Enverci bir yönteme başvurarak düşmanların sayısını arttırmak ve aynı anda bunlarla mücadele etmek hatasına düşmemiştir. Batı cephesinde Londra’nın taşeronluğuna soyunan Yunan işgaline karşı mücadele ederken, Doğu cephesini Bolşeviklerle işbirliği yaparak güvenceye almanın yollarını aramış ve bunda başarılı olmuştur. Moskova ile yakınlaşma, İngiliz emperyalizminin Anadolu-Trakya coğrafyası üzerindeki hesaplarını bozmuştur.

     

    İçeride toparlanma sürecinin yaşandığı bir dönemde İngiliz emperyalizminin gözünü diktiği Musul sorununa temkinli yaklaşmanın ve yeni bir savaştan kaçınmanın zorunluluğunu görmüştür. İngiltere’nin petrol nedeniyle Kürtleri kışkırtması yanında Trakya’dan Yunan saldırısının başlatılabileceği yolundaki haberlerin yayılması Ankara’yı tavize zorlamıştır. Cumhuriyet döneminin ilk Amerikan büyükelçisi ve Lozan Konferansı’nın ikinci döneminde Amerikan başdelegesi Joseph C. Grew, Musul konusunda “Hiç şüphe etmiyorduk ki Venizelos, konferansın dağılmasından ve Türklerin Yunanlılara Trakya’yı tekrar ele geçirme fırsatını sağlayacak bir güney sınırı harekâtından hiç üzüntü duymayacaktı” diyordu 1952’de yayımlanan ‘Çalkantılı Dönem’ adlı kitabında.

     

    Mustafa Kemal, ‘Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya ertelemek demek, ondan vazgeçmek demek değildir. Belki, bunun elde edilmesi için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamanı beklemektir. Musul’u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul’u aldığımız müteakip muharebenin hemen son bulacağına kani olmalıyız” diyordu.

     

    Mustafa Kemal, Sovyet Büyükelçisi Aralov‘a Eylül 1922’deki Çanakkale Bunalımı sırasında, “Ankara Doğu Trakya’yı alabilir ve ordularını oraya geçirebilirdi. Fakat bu durumda Türkiye belirsiz bir süre için Avrupa ile savaş halinde kalmış olacaktı. Ordu, düşmanın elinde tuttuğu boğazlarla Anadolu’dan ayrılmış bulunacaktı. Anadolu’yu ordusuz bırakmak da doğru olmazdı. Manevralarımızla Fransa ve İtalya’yı İngiltere’den koparmış bulunuyoruz. Bu durumda onları birleştirirdik” demiştir.

     

    Birkaç cephede savaşmanın yüksek risk taşıdığını belirtmeye çalışan Mustafa Kemal’in Musul vilayeti konusunda izlediği siyaset, düşman cephesinde bir dayanışmayı engellemek siyasetidir. Eğer bunu sağlayamazsanız Bolu Milletvekili Nuri Efendi’nin Meclis’te Musul konusundaki tartışmaların sürdüğü bir sırada Musul’un satıldığını iddia eden Hüseyin Avni Bey’e, “Pahalı vermek için yüz bin Anadoluluyu daha öldürmek mi lazım?” uyarısından ders çıkarmamış olursunuz.

     

    Boğazların statüsü söz konusu olduğunda konunun Türkiye lehine biçimlendirilmesi için uygun bir ortamın oluşmasını beklemiştir. Hatay sorunu bu anlayışla çözülebilmiştir. Yersiz ve zamansız öne sürülen taleplerin karşı cephede dayanışmayı arttırabileceğini ve aleyhte sonuçlar doğurabileceğini görmüştür. Sorunları belirli bir sürece yayarak çözme yolunu izlemiş ve koşulların oluşmasına bağlı olarak aşılabilme olasılığı yüksek olanlara öncelik vererek çözüm önerileri ileri sürmüştür.

     

    20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye gibi ülkeler açısından elzem olan ulus-devlet’in inşası ve korunması için milli birliğin, barışın ve adaletin üzerine oturtulmuş bir istikrarın sağlanması gibi idealler günümüzde globalleşme söylemleri arasında tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Emperyalizmin artık geçmişte kaldığını, uluslararası sistemdeki adaletsizliklerin emperyalist ülkelerin yönetimlerinin iyi niyetleriyle düzeltilebileceğini ifade edenler var, Bunu 100 sene önce 1905 yılında J. A. Hobson gibi liberal bir iktisatçı savunmaktaydı. Fakat tarih bunun aksini doğrulamıştır.

     

    Batılı bazı çevrelere yaranmak için iktisadi, siyasi ve idari alanlarda Türkiye’yi zora sokacak ve Atatürk’ün üzerine titrediği siyasi, iktisadi, idari bağımsızlığımıza zarar verebilecek anlaşmalara karşı uyanık olunmalıdır. Mustafa Kemal’in tehlike olarak gösterdiği kapitalizm-emperyalizmin dayatmaya çalıştığı dinsel, etnik taleplerine karşı direniş örgütlü olarak sürdürülmelidir. Dayatmalara karşı direnci arttırmak için tarihten ve gelenekten ders çıkarılmalıdır.

     

    Uluslararası sistemde egemenliğini sürdüren merkezi ülkelerin propaganda araçları yardımıyla gelişmekte olan çevre ülkelerde yoksulluğun varlığı ve bundan sorumlu olan politikaların anlaşılması ve örgütlenmesi engellenmektedir. Gelişmiş zengin merkezi ülkelerin hükümetleri, uluslararası mali kuruluşlar ve bunlarla iç içe olan birçok NGO (Hükümet Dışı Kuruluşlar) ve diğer işbirlikçiler bu sistemin bir parçası olarak çalışmakta ve adil olmayan serbest pazarın devamlılığını sağlamaktadırlar.

     

    Birçok NGO toplumsal tepkileri ekonomik alanın dışına taşımak yolunda önemli bir sübap rolü oynamaktadırlar. Toplumsal sorunların temelinde merkezi hükümetlerle toplumsal güçler arasında yaşanan anlaşmazlıkların yattığını vurgulayan ve faaliyetlerini bu alanlara yönelten NGO’lann büyük bir kısmı, dikkatleri anti-emperyalist mücadeleden uzaklaştırıp merkezi otoriteye karşı yönlendirme çabası içerisine girmiştir.

     

    İnsan haklarına çok önem veren bu NGO’lar nedense insan hakları ihlalleriyle doğrudan ilişkili olan merkezi ülkelerin ve bunlara bağımlı IMF gibi kuruluşların egemen olduğu eşitsiz, adaletsiz uluslararası ekonomik ilişkilere karşı bir dayanışmaya girmeyi nedense tercih etmezler.

     

    Kapitalist enternasyonalizmin hizmetine giren NGO’lar çevre’nin merkez’e bağımlılığına katkıda bulunarak uluslararası sistemdeki sorunların NGO’ların da çabalarıyla giderebileceği gibi bir anlayışı gelişmekte olan ülkelerin insanlarına kabul ettirme çabası içerisinde olduğuna dikkat çekilmeli, uluslararası tekellerin yerli işbirlikçileri aracılığıyla ülke kaynaklarını merkezi zengin gelişmiş ülkelere transferi sürecinde dikkatlerin başka yöne çevrilme çabaları engellenilmelidir.

     

    Uluslararası güç odaklarının ve yerli işbirlikçilerinin yıkıcı faaliyetlerine direnenlerle dayanışma içerisine girilmeli, kaleler tahkim edilmelidir.

     

    Bugün ulusal ve uluslararası düzeyde örgütlenen bazı basın-yayın organlarının yayınlarında tehlikeli bir yönlendirmeye aracı olabildikleri, yabancı istihbarat birimlerinin bunları kullanarak Türkiye üzerinde baskı oluşturarak bölgesel hesaplar yaptıklarına dikkat edilmelidir. Bunları müttefik zannedip sonra pişman olma durumuna düşmemeye dikkat edilmelidir. Komplolara direnebilmek için Mustafa Kemal geleneğinde var olan direniş yollarını açık tutmalıyız.

     

    Namuslu insanlar birleşiniz.”[53]

     

    Atatürk, İSTİSMAR EDİLİYOR

     

     

    Atatürk’ün gizemli mahiyetini ve gerçek niyetini anlamaya çalışmalıdır. Örneğin O’na göre: “İnançsızlık; münafıklıktan hayırlıdır!..”

     

    Kendi Milleti ve insanlık âlemi için hayırlı ve yararlı inkılaplar yapan bütün büyük liderler: O sırada güçlü ve geçerli olan merkezlere bazı tavizler vererek ve onların hizmetinde gözükerek bunları “oyalama ve altını oyma” yoluna gitmişlerdir. Böylece bir nevi, düşmanların kuvvet ve siyasetini, kendi milli hedefleri doğrultusunda kullanabilmişlerdir. Ve tabiî ki bu, çok büyük bir taktik ve stratejik deha gerektirmektedir.

     

    İşte Atatürk’ün “İslam ve Vatan” aleyhinde görünen bazı tavır ve tatbikatları bu “özel mecburiyet ve siyaset”ler hesaba katılarak değerlendirilmelidir.

     

    Bizim tesbit ve tahminimiz, Atatürk:

     

    a)İslam’dan değil; kuru şekilci, taklitçi bir gelenek dinine çevrilmiş, asli özelliğini ve işlevini çoktan yitirmiş kurum ve kavramlardan vazgeçmiş ve son vermiştir.

     

    b)Ege Adaları, Batı Trakya, Hatay, Kerkük ve Musul konularında ise; sorunu zamana ve uygun fırsatlara bırakarak, zaten bin bir zorluk ve zahmetle kurtarılan Türkiye’yi riske sokmaktan çekinmiştir. Ama buraları da asla terk ve ihmal etmemiştir.

     

    Evet, Mustafa Kemal:

     

    “Aç durmanın, zehir yutmaktan daha iyi ve daha az tehlikeli olduğunun” bilincindedir. Bunun gibi Ateizm ve inançsızlık: bir nevi aklın ve kalbin boş olması halidir. Ama, yozlaşmış, özüne yabancılaşmış ve münafıkların menfaat ve istismar aracı yapılmış bir gelenekçi ve taklitçi İslam anlayışı ise: “İnkâr”dan daha tehlikelidir ve tahrip edicidir. Zaten münafıklığın kâfirlikten daha aşağı ve zararlı olduğu, Kur’anda açıkça bildirilmektedir.

     

    Üstelik “İnkarcı”nın ıslahının, münafıkın ıslahından daha kolay olduğu da bir gerçektir. Çünkü kırık kolun tedavisi, bozuk ve eğri bağlanan kolun düzeltilmesinden daha kolay ve elverişlidir.

     

    Atatürk’ün, cihat ve içtihat ruhunu kaybettiği ve şartların ve ihtiyaçların gereği olarak kendisini yenileyemediği için zaten koflaşmış ve kabuklaşmış “İslami Kurumları”, kökünden terk etmesi, Sultan Abdulhamid’in “Kaptanından kumandanına, çarkçısından çavuşuna tamamen Yahudi, Rum ve Ermenilerin kontrolüne giren, İngiliz ve Fransız Siyonistlerin gizli talimatlarıyla hareket eden, herhangi bir savaş durumunda ülkeye hıyanet edeceği ve düşmanların safına geçeceği bilinen, Donanmayı feshetmesine çok benzemektedir.

     

    Aleyhine çok kullanılan bu dâhiyane girişimiyle Abdulhamid:

     

    1-Hem devleti böylece büyük bir masraf ve külfetten kurtarmıştır.

     

    2-Hem de, düşman ülkelerin “Bu donanmayı bize saldırmak için hazır tutuyor” bahanelerini ve endişelerini ortadan kaldırmıştır.

     

    Atatürk de:

     

    “Zaten fikren İslam’dan uzaklaşmış ve fonksiyonunu çoktan tamamlamış bazı kurumları: Fiilen de kaldırıp, geleceğimiz ve güvenliğimiz için bir tehdit bahanesi olmaktan çıkarmıştır”

     

    Zaten Atatürk’ün bu dehasına yenildiğini, hatta alet edildiğini çok geç fark eden, Lozan’ın gizli mimarı ve İstanbul Başhahamı Haim Nahum, daha sonra, Mustafa Kemal’den umudunu kesince Mısır’a gitmiş ve Mısır Yahudileri başhahamı olarak, bu sefer, Cemal Abdul Nasır’a danışmanlık yapmıştır…

     

    Bütün bunlar tartışmaya açık iddialar olsa bile:

     

    “Anadolu arsasındaki Osmanlı-İslam enkazını temizleyip kaldırmak ve Türkiye Merkezli, Adil ve Asil Yeni bir İslam Medeniyetine ortam ve imkân hazırlamak için, kaderin Atatürk’ü istihdam ettiği açıktır”

     

    Yoksa, Siyonist güçlerle başka türlü baş etme imkanı zaten bulunmamaktaydı. Bu konuda Süleyman Karagülle’nin şu tesbitleri oldukça haklı ve akılcı bir yaklaşımdır.

     

    Genel olarak İslamiyet’e karşı oluşan Yahudi + Hıristiyan ittifakına “Siyonizm” denmektedir.

     

    Siyonizm’in hedefi, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak; Arz-ı Mev’ud’u Yahudilere verip onlara Ortadoğu’da Avrupa bekçiliğini yaptırmak; tüm Avrupa’yı, Balkanları, Kırım’ı ve Anadolu’yu Müslümanlardan temizlemektir.. Hesaplarınca bu iş 2000 yılında bitecekti. Amaçlarına ulaşmak için iki kademelik bir plan hazırlandı. Bunlardan ilki ulusçuluk fikirleriyle önce imparatorluğu parçalamak ve ayrı ayrı devletler kurmak. Ardından buralarda Hıristiyan devletler oluşturmak, Ortadoğu’da ise Yahudi Devleti kurmak. Sonra Müslüman ülkeleri birbirleriyle savaştırmak ve bu arada Müslüman halkı imha etmekti…

     

    Osmanlı İmparatorluğu, bu milli devlet kurulacak diye İttihat ve Terakki yöneticileri tarafından ihanetle çökertildi. Akılsız ve mantıksız bir şekilde savaşa girilmiş ve yine ciddi olmayan muharebe şekilleriyle imparatorluk çok kısa bir zamanda çökertilmişti.

     

    Bu ara İstanbul’da Meclisi Mebusan toplanmış ve Milli sınırları belirlemişti. Bu sınırlar aslında Avrupalılarca, asırlar önce çizilmişti. Geçici Müslüman Türk Devleti bu topraklarda kurulacak, sonra Hıristiyanlar iktidarda olacaktı. Çünkü Müslümanlar Anadolu’da ekonomik, kültürel ve siyasi yönden çok zayıftı. Türkler asırlardan beri hep savaşıyor ve ölüyor, Rum ve Ermeniler ise dışardan aldıkları yardımlarla durmadan çoğalıyor ve gelişiyorlardı.

     

    Bir müddet sonra yönetim seçimle Hıristiyanlara geçecek, sonra da Türkler imha edilecekti.

     

    Plan böyleydi. Ancak Misak-ı Milli’nin çizilmesi Osmanlılardaki belirsizliği de bertaraf etmişti.

     

    İşte Mustafa Kemal Anadolu’ya giderken bunların hepsinin farkındaydı. Gayesi Misak-ı Milli sınırlarını ortaya koyup Batılılarında planlarında bulunan Anadolu ve Trakya’yı içeren devleti kurmaktı. Bundan dolayı Vilayet-i Şarkiye hudutlarını savunma adına genişletti. Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetine çevirdi. Mustafa Kemal Anadolu’da bir Türk Devletini kurarken Batılıların ciddi bir mukavemetiyle karşılaşmayacağını hesaplamıştı. Çünkü geçici de olsa onların programında zaten böyle bir devlet kurma fikri vardı.

     

    Avrupa o tarihlerde ikiye ayrılmıştı. Fransa, İtalya ve Rusya ve bu ülkelere hâkim Siyonist odaklar geçici Anadolu devletinin kurulmasına ve Anadolu’nun Türklerden temizlenme işinin 2000 yılında tamamlanmasını savunuyorlardı. İngiltere ve fanatik Yahudiler ise bu işin fazla bekletilmeden hemen bitirilmesini, doğuda büyük bir Ermenistan ve Gürcistan, batıda ise büyük bir Yunanistan devletinin kurulmasını istiyorlardı. Türklere olsa olsa Anadolu’nun ortasında küçük bir yer bırakılacaktı.

     

    Anadolu’da geçici bir milli devlet kurulsa bile; bu devletin dini bir devlet olmaması gerekirdi. Batılılar için bunun teminatı Mustafa Kemal’di. Mustafa Kemal alenen hiçbir zaman İslamiyet’e karşı olmamıştı, ateist de değildi. Ancak özel hayatı Batılılara yakındı ve onu kendilerinden sayıyorlardı.

     

    Batı açısından, eğer devlet kurulacaksa Mustafa Kemal’in başkanlığında kurulmalıydı. İşte Mustafa Kemal Anadolu’ya geçerken Batı bu bakımdan memnun kalmıştı.

     

    Böylece Hâkimiyet-i Milliye fikri hiç kimseye kötü gelmedi. Halk bunu İstiklal manasında anladı, Avrupalılar ise ateist bir devlet olarak algıladı, Sultanlar ise, belki bunun ne anlama geldiğini kavramaya bile vakit bulamamıştı.

     

    Kim bilir belki de Sultan Vahdettin, Atatürk’ün stratejisini anlamış, bu yüzden Samsun’a gidişine imkân hazırlamıştı.

     

    “Milli Hakimiyet”: İçtihada Göre Hareket, İcmaya Göre Yönetim Demektir.

     

    Milli Hâkimiyet demek, seçim dışı iktidarı kabul etmemek demektir.

     

    Mustafa Kemal bu sözüyle Avrupalılara şifre veriyordu. “Siz hiç endişelenmeyin ve merek etmeyin, ben bu saltanatı yıkacağım, hilafeti kaldıracağım, Milli devlet kuracağım, sizin istediğiniz gibi bir devlet oluşturacağım. Şimdilik bütün bunlar ortak amacımızdır. Gelin bana fırsat verin, ben her ikimizin hasmı olan saltanatı ortadan kaldırayım. Sizin arzuladığınız bir düzeni kurayım.

     

    Bu şifre işe yaramıştı. Sovyetler, Fransa ve İtalya hemen sahipleniyordu. Siyonist merkezler “işimiz kolaylaşacak” diye memnundu. Halk ise Milli Hâkimiyet deyince, Türk Milletinin kendi hâkimiyetini anlıyordu. Bunu hemen Kuvay-ı Milliye ile te’yid ediyordu. Yani halk Kuvay-i Milliye kuracak ve halk kendi devletine hâkim olacaktı. Sultanına bağlı olan halk elbette onu yine başında halife ve padişah olarak görecekti.

     

    Osmanlılarda padişahın kanun yapma yetkisi yoktu. Hele vergiyi hiç artıramıyordu. Dolayısıyla Avrupa’daki olayların hiçbirisi cereyan etmedi. Asilzadeler de yoktu. Osmanlıların sorunu, yaşlanmış ve yıpranmış olmaları sebebiyle yenilme idi. Avrupa’dan sun-i meseleler getirilmişti. Ama bunlar asla fonksiyonel olmamıştı.

     

    Mustafa Kemal bu suni ayırımları bırakıp ‘kuvvetler birliği’ ilkesini benimsedi. Hanedan zaten kalkacaktı, asilzadeler de yoktu. Yapılacak iş ve takip edilecek yol, tek meclis sistemiydi. Esasen inkılâpların yapılmasında meclisin de rolü olmayacaktı. Çünkü halka karşı yapılan bir harekette halkın temsilcileri işe yaramazdı. 20. yüzyılın inkılâpçıları şuna inanıyorlardı; halk henüz kendi kendisini yönetebilecek seviyede değildir, biz inkılâpları yapalım, dinlerin eğitmesi gibi biz de halkı eğitelim, sonra yaşlılar ölür, gençler ise zaten bilmezler. Böylece inkılâp olup biter sanmışlardır.

     

    Bu anlayışın sonuç vermediği Sovyet uygulamasından anlaşılmıştır. Diğerleri için yeteri kadar zaman olmadı denebilir. Oysa Sovyetlerde yeteri kadar zaman geçmiş ama hedefe ulaşılamamıştır.

     

    І. Meclis ve II. Meclis’teki Farklı Uygulama.

     

    Türkiye Büyük Millet Meclisi her türlü fikri muhalefeti yapıyordu, ancak savaşta olduklarını takdir ediyor ve Mustafa Kemal ne istiyorsa kabul ediyordu. Fiili muhalefet yahut oy muhalefeti yoktu.

     

    Mustafa Kemal de aldığı her kararda Meclis’in oyunu koruyabilmek için dikkatli şekilde kararlar alıyordu. Zaten istişare de işte buydu. Yani yürütme de, yasama da, yine yönetimin elindeydi; Mustafa Kemal’in elindeydi.” Ancak ne var ki, Mustafa Kemal istişare sonunda ve halkı dağıtmayacak şekilde hesaplı olarak bu kararları alıyordu. Başarıya da böyle ulaşıyordu.

     

    Daha sonra meclis kapandı. Fonksiyonunu adeta yitirdi. Seçilmiş değil de atanmış olan milletvekilleri susmuştu. Mustafa Kemal istişaresiz kararlar alıyor ve dolayısıyla yönetimi de demokratik olmuyordu. Bu uygulamanın tabii sonucu olarak inkılâplar bir türlü oturmamış ve gayesine ulaşmamıştır. Çünkü bu inkılâpların hiçbiri istişareler sonucunda yapılmamıştı. Hepsi batılı devletlerin ve Siyonist merkezlerin dayatmasıydı.

     

    Atatürk ise, onları oyalamak ve ayağı yere basıncaya kadar, zaman kazanmak zorundaydı.

     

    Kansız ve Darbesiz Bir İhtilal Yapıldı:

     

    Halk İtaat Etmezse İktidar Oluşmaz.

     

    Osmanlılarda bir gelenek vardır. Padişah devlet işleriyle resmen uğraşmaz, mührünü sadrazama verir, sadrazam da padişah adına mutlak vekil olarak devleti yönetir, yönetimi beğenmediği zaman mührü alırdı, genellikle başı da alırdı. Böylece halkın şikâyet edeceği son merci her zaman varolurdu. Bu sistem bugünkü mes’ul başbakan sistemini Avrupa’ya öğretmiştir.

     

    Osmanlı Hükümeti de Padişahın vekili idi. Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçerken: “Padişahtan başkasını tanımıyorum” demek suretiyle İstanbul Hükümetini tanımamakla kalmamış, padişahın hükümeti atama hakkını da almış oluyordu. Ancak bu gayet normaldi. Çünkü İstanbul Hükümeti ve Padişah esir idi. Artık onların hükümet etme yetkileri yoktu. Ancak Osmanlı Hanedanına karşı cephe almak, Osmanlının varisi olmadığını ilan etmek olacaktı. Dolayısıyla padişahın emirleri dinlenmiyor, ama padişah tanınıyordu. Böylece halk Mustafa Kemal’in kendilerinden olduğuna inanıyordu.

     

    Burada bunu söylemek kolaydır. Ama Anadolu’daki teşkilatın bunu kabul edip etmemesi kendilerinin elinde idi. Oysa Anadolu yönetimi ve ordusu bunu kabul etti ve İstanbul’dan gelen emirleri dinlemedi.. İslam Uleması da böyle fetva verdi. Tabii burada Kazım Karabekir’in büyük rolü oldu. Onun Mustafa Kemal’i desteklemesi diğer komutanların da desteklemesine sebep oldu ve artık sivil yönetim mecburen desteklemek zorunda kaldı. Halk da onun yönetimini ve İslam ulemasının desteklediği bu kararı destekler oldu. O tarihten itibaren fiilen Anadolu Devleti kurulmuş oluyordu. Kansız ve darbesiz bir ihtilal gerçekleşmişti.

     

    Batı Dünyasının Müslümanları İmha Planı:

     

    Endülüs Uygulaması ve Anadolu’nun Yozlaştırılması!.

     

    Bir konunun oluşması için zamana ihtiyaç vardır. Bunun için hazırlayıcı olaylara ihtiyaç vardır. Baştan Ankara’da Meclisi toplamak son derece zordu. Çünkü halkın fikri buna oluşmamıştı. İstanbul’da meclis toplanıyor, böylece milletvekilleri seçilmiş oluyordu. Bu Meclis ‘Misak-ı Milli’yi kabul ediyor, böylece hedef belirleniyor, ona göre cepheler oluşuyordu. Burada ‘Misak-ı Milli’den biraz söz edelim. Misak-ı Milli’yi iyi anlamak için Endülüs’e dönelim.

     

    Endülüs’te Müslümanlar yenilmiş ve hükümranlık Hıristiyanların eline geçmişti. Ne var ki, İspanya’nın yarısından fazlası Müslüman’dı. Bu Müslümanlar ne olacaktı? Yarımada bunlardan nasıl temizlenecekti? Haçlı Ordusu işte bu temizlik için şahane bir plan yaptı. Önce Kurtuba Vadisi’nde bir İslam Devleti kurulacaktı ve bu kurucular Emevi olmayacak, başka Arap kabilelerinden olacaktı. Yarımadanın diğer taraflarında baskı yapılacak ve Müslüman halk buraya tehcir edilecekti. En sonunda da burada hepsi toplu olarak imha edilecekti.

     

    Planlandığı gibi aynen böyle yaptılar. Hıristiyanların ve Müslümanların eşit oldukları bir İslam Devleti kurdular. Baskı ile bütün Müslümanları buraya tehcir ettirdiler. Bu arada burasını serbest Pazar haline getirip Hıristiyanların da buraya gelmelerini sağladılar.

     

    Bir ara bir kabile Afrika’ya göç etti ve geri döndü. Afrika’da ya gerçekten kendilerine kötü muamele yapılmıştı veya Haçlı propagandistler öyle propaganda yaptılar. Bu uygulama da planın bir parçası gibiydi.

     

    Sonra baskı yapıp Ahmerileri yıktılar. Yerine Hıristiyan ve Müslümanların güya kardeşçe yaşayacakları bir Hıristiyan hanedanına ait devlet kurdular ve Müslümanlara baskı yaptılar. Müslümanlar Afrika’ya göç edemediler. Çünkü orası muhacir kabul etmiyor şeklinde bir inanış vardı. Tekrar gerisin geriye İspanya’ya dağıldılar. Ne var ki, yerlerinden ve yurtlarından olan bu göçebe Müslümanlar, yollarda açlık ve hastalıklarla helak oldular.

     

    Bütün bu olanlar da yetmedi. Sonunda bir ferman çıkarılarak nerede Müslüman görülürse öldürüldü ve böylece yeryüzünde mirasçılarını bırakmayarak yok oldular. Kim bilir? Belki de şimdi İspanya’da Hıristiyanlaşmış torunları vardır.

     

    Haçlılar aynı programı Osmanlılar için de uyguluyorlardı.

     

    Balkanlar’daki ve Bosna’daki katliamların sebebi budur.

     

    Anadolu’da önce; sözde Hıristiyan ve Müslümanların eşit haklara sahip olduğu bir devlet kurulacak, ondan sonra baskı yapılarak Avrupa’nın bütün Müslümanları buraya göçe zorlanacak ardından Anadolu’da ismen Müslüman, ama fikren ve fiilen Hıristiyan bir devlet oluşacak, çeşitli dayatma ve aldatmalarla Türkiye dağıtılacak, sonra da İspanya’da olduğu gibi Müslümanlar toptan imha edilecekti.

     

    İşte ‘Misak-ı Milli’ bu maksatla çizilmiş bir sınırdı. Meclis-i Mebusan bunu benimsedi. Böylece, hem kurtarılacak vatan belirleniyor ve halkın ona göre hazırlık yapması isteniyordu; hem de Batı dünyasına ‘Biz imparatorluktan vazgeçtik, milli devlet kuracağız, sizin de istediğiniz bu idi’ mesajı veriliyordu. Ve Mustafa Kemal’in dehası, düşmanların planlarını kendi hesabına kullanıyordu!.

     

    İşte siyaset ve askerlik budur.

     

    Öyle cümle söyleyecek ve öyle karar vereceksin ki, herkes ümide kapılacak ve bekleyecek. Bu arada sen zaman kazanacak ve yapacağını yapacaksın!.

     

    Burada sonuç ne oldu?

     

    Kurtuba’da olduğu gibi milli devlet kuruldu ve yine Kurtuba’da olduğu gibi Hıristiyanlar ve Müslümanlar eşit hale getirildi. Siyonizmin planı aynen gerçekleşti. Ne var ki, Anadolu’da Hıristiyan kalmadı. Çünkü İngilizler bu planı benimsemediler. Türk halkını hemen imha etmek istediler. Bu da ters tepti, planladıklarının aksi gerçekleşti ve hepsi Atatürk’e yenildi.

     

    Batı dünyası bütün olanlara rağmen planlarından vazgeçmedi. Başka bir taktikle 2000 yılına doğru aynı hedefe ulaşmak için uğraş vermektedir. Bosna ve benzeri katliamlar; Afganistan ve Irak işgali bu planın sadece başlangıç adımlarıdır.

     

    Bu planı bu boyutları ile anlayanlar pek azdır. Biz yıllardır anlatıyoruz ama pek anlayan yok! Ama her şeye rağmen günü gelince bu millet yine bir komutan çıkaracak ve düşmanlarımızın planladığı bu topyekûn imha hareketini boşa çıkaracaktır.

     

    Şimdi Türkiye’miz tekrar yeni bir Kuvay-ı Milliye hareketi başlatmış ve kesin zafere oldukça yaklaşmıştır.

     

    İstiklal Marşımız da açıkça gösterir ki İstiklal Savaşı, İslam ile Hıristiyanlık savaşı idi. Daha sonra laiklik ilkesi geldikten sonra bile bu din ayırımı devam etmiş, uzun zaman Hıristiyanlar yedek subay yapılmamıştır. İnkılâplarda da resmen İslamiyet’e karşı cephe alınmamıştır. Aksine Kur’an Türkçeleştirilmiş, hutbeler Türkçeleştirilmiş, böylece halka İslamiyet’i öğretme faaliyetleri devam etmiştir. Gerçi tekkeler ve medreseler kapatılmıştır, ama camiler kapatılmamıştır. Bu sebeple İkinci Mecliste de Türkiye hala İslam devletidir.

     

    İstiklal Savaşı bir din savaşı idi. Bu savaşta İslamiyet ile Siyonistlerin kışkırttığı Hıristiyanlık savaşmıştı. Bu 1400 yıllık bir savaşın son merhalesi idi…

     

    Evet, Osmanlılar yenilmiş ve yıkılmışlar ama Türkler kazanmışlardı.

     

    Ancak Türklerin artık savaşa devam edecek güçleri kalmamıştı. 1911 yılında başlayan savaşlar 12 yıl sürmüştü, bundan dolayı da nüfus 14 milyona inmişti. Ülke harap ve bitaptı. Lozan masasına gidilirken bu durum taraflarca biliniyordu. Batı bir tarafından bu muzaffer devlete bazı haklarını verirken, diğer taraftan da ilerisi için hazırlık yapıyordu. Haçlı-Siyonist ittifakı: İslamiyet’i önce Avrupa ve Anadolu’dan atmayı, sonra da İslam dünyasını sömürge amaçlıyordu. İslam birliğinin sembolü olan hilafeti kaldırmayı da bunun için anlaşmanın baş şartı olarak koşuyordu.

     

    Mustafa Kemal bunu iki bakımdan kabul etmekte mahzur görmedi: Bir defa imkân ve iktidarı kalmamış olan bir müesseseyi yaşatmak sadece yük olur, ülkeye ağırlık teşkil eder. Dolayısıyla kaldırılmasında hiçbir mahzur yoktur. İkincisi, çürümüş ve çökmüş bir yapının enkazını kökten kaldırmadan yeni bir bina kurma şansı bulunmuyordu.

     

    Böylece hilafet de saltanat gibi kaldırıldı.

     

    Hilafetin kaldırılması siyaseten de yerinde olmuştur!

     

    Çünkü Siyonist ve emperyalist merkezleri uzun zaman avutmuştu.

     

    Muasır Medeniyetin Üstüne Çıkma İlkesi ve Sahte Atatürkçülerin Korkunç Mantığı.

     

    Mustafa Kemal hep Batıyla uğraşmış ama aynı zamanda hep muasır medeniyetten söz etmiştir. Hem de muasır medeniyete ulaşma değil; muasır medeniyetin üstüne çıkma olarak vasıflandırmıştır.

     

    Elimizde tuttuğumuz meş’ale müsbet ilimdir, ülkemizi ve milletimizi muasır medeniyetin üstüne çıkaracağız” demiştir.

     

    Mustafa Kemal uydu devlet olunmayacağı ilkesini getirmiştir. “Milleti yine, milletin azmi ve kararı kurtaracaktır”, demiştir. ‘Ey Türk Gençliği!’ diye başlayan hitabında; “Birinci vazifen Türk istiklalini ve cumhuriyetini kurtarmak ve korumak”, demiştir.

     

    Mustafa Kemal Batı’ya asla teslim olmamıştır. “Bütün beşeriyetin malı olan muasır medeniyeti alacağız ve onun da üstünde olacağız”, demiştir. “Müstevlilerin siyasi emellerine karşı çıkılacaktır”, demiştir.

     

    Sahte Atatürkçülük yapılarak bugün “Kemalizm” Türkiye’yi Avrupa’ya teslim etmek ve yine Avrupa’yı körü körüne taklit etmek gibi saçmalıklara dönüşmüştür.

     

    Çağın üstüne çıkmak başka, çağdaş firavunlara köle olmak başka bir şey demektir. Çağın üstüne çıkmak demek, biz herkesi geçeceğiz; çağa yetişmek demek, biz hep geri kalarak arkadan kovalayacağız demektir!.

     

    Mustafa Kemal, Batılılaşmayı değil, muasır medeniyetin üstüne çıkmayı önermiştir. Belki fiilen çok bir şey yapamamış, buna pek imkân bulamamıştır. Ancak düşüncede hata yapmamıştır. Yapılan tüm inkılâplar, görünüşte Batı öyle istediği için yapılmıştır, ancak gerçekte hep Batı’ya karşı ciddi ve milli bir “gelecek hazırlığı” esas alınmıştır.

     

    Ne kadar korkunç bir mantık çarpıtmasıdır ki; sahte Kemalistlerce Batı’ya karşı savunma yerine, Batı’ya teslim olma mantığı getirilmiş ve Batı’yı geçme yerine; ‘Sakın ha öne geçme! Hep Batı’nın arkasından koş, ona saygısızlık edip öne geçme!’ şeklinde anlaşılmıştır…

     

    Biz buradaki bütün ifadelerimizi Mustafa Kemal’i yüceltmek için söylemiyoruz, sadece doğru ve gerçek olanı söylüyoruz.

     

    Bazı gafil Atatürkçülerin ve sahte Kemalistlerin de ne kadar istismarcı ve gerçekleri saptırıcı olduklarını belirtiyoruz. Onların bu sakat ve sahte mantığı ile bir yere varmak mümkün değildir. Kötü bir Batı mukallidi olmaktan öteye geçemeyiz. Bu taklitçiliğin de bizi götüreceği yer bellidir.

     

    Biz Mustafa Kemal’in doğru yaptıklarına sahip çıkıyoruz. Ama, zorlayıcı şartların ve güçlü düşmanların baskısı ve Türkiye Cumhuriyetini kurtarma kaygısı ile, mecburen yaptığı bazı yanlışları, o dönemin ihtiyaçları ve stratejik geri adımları olarak değerlendiriyor ve Atatürk’ün asıl niyet ve hedefine uygun yorumluyoruz..

     

    Bizim metodumuz budur ve yaptığımız da uygundur. Ama ey istismarcı sahtekârlar! Siz onun doğru yaptıklarını imha diyor ve ne kadar yanlışı varsa onları da iman haline getiriyorsunuz. Bunun da akılcılık olduğunu iddia ediyorsunuz. Ne büyük saçmalık?

     

    İşte samimi bir araştırmacı ile bir istismarcının arasındaki fark budur!

     

    Şimdi yine Lozan’a dönelim.

     

    Lozan’da Batılıların bize empoze ettikleri ve bizim de kabul ettiğimiz öneri ne idi?

     

    Bir defa ve her şeyden önce Türkiye İslam liderliğinden vazgeçecek, hilafet ve saltanat lağvedilecek. Ama bunların yapılması yetmezdi. Türkiye bir İslam devleti olmaktan da vazgeçecek, laik olacak ve bütün müesseseleri Batılıların arzusu istikametinde düzenleyecekti!..

     

    Bunlar yapıldıktan sonra: Batı dünyası Türkiye Cumhuriyetini tanıyacak ve kabul edecekti.

     

    Ayrıca komşu ülkelerle hep nizalı yerler bırakılacak ve gerektiğinde onlarla savaştırma imkânı sağlanacaktı. Yunanlılarla Batı Trakya ve Adalar meselesi askıda kalacak, İngilizlerle Kıbrıs çıbanbaşı olarak bulunacak, Suriye ile Hatay, Irak ile Musul, Ermenistan ile Nahçivan, Gürcistan ile Batum meseleleri hep ortada kalmıştı. İran ile Türkiye arasında niza çıkarmak için de elde Şiilik yani Alevilik vardı. Ancak bu iki ülke arasında niza çıkarabilmek için toprak meselesi bulamamışlardı.

     

    Atatürk nizalı bölgeleri öylece bıraktı, yalnız bunlardan hiçbirini kaşımadı ve komşularıyla hep iyi geçinmeyi başardı.

     

    Ancak önce Hatay ve daha sonra da Kıbrıs yine mesele yapıldı.

     

    Bugün de bu ve benzeri meseleler zaman zaman alevlendirilmektedir.

     

    Türkiye İslamiyet’ten vazgeçmeye zahiren razı oldu. Bunun iki sebebi vardı: Mustafa Kemal’e göre, nasılsa “Boşluk bozukluktan” hayırlıydı! Türkiye’de de bu olacaktı. Bu akıma karşı direnme boşunaydı!..

     

    Diğer taraftan, Türkiye’nin gelişmesi için eskimiş ve asli özelliğini yitirmiş bulunan İslam müesseselerinin kaldırılması zorunluluğu vardı. Artık bunları kabul edecek olan meclis de hazırlanmıştı. Bu da kabul edildi ve Lozan Anlaşması böyle gerçekleşti. Böylece sınırları belirlenen ve tüm dünyaca kabul edilen yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk’ün dehasıyla kurulmuş ve kurtarılmıştı.

     

    Lozan Anlaşması’nın yapılabilmesi için Türkiye’nin önüne şunlar getirildi:

     

    a- Türk aile hukuku Batı’ya uydurulacaktı:

     

    Çünkü Türk aile hukuku aileyi koruyor ve fuhşu önlüyordu. Bu sayede de vatanını, milletini, dinini seven nesiller yetiştiriliyor ve Türklerin bu aile yapısı içinde Müslümanlığı terk etmeleri mümkün görünmüyordu. Türk aile yapısında evlenme kolaydır, boşanma da kolaydır. Bu olumlu durum evlilik dışı ilişkileri ortadan kaldırıyor ve herkesin evlilik yapmasını kolaylaştırıyordu.

     

    Bu kutsal müessesenin ancak Batı hukuki ile bozulabileceği düşünülüyordu. Yapılacak değişiklikle evlilik zorlaşacak, boşanma adeta imkânsız hale getirilecek ve bu nedenle evlenmeler azalacak. Evlilik dışı ilişkiler serbest hale getirilecek, dolayısıyla Türk aile yapısı bozulacaktı. Yetişen çocukların artık aile terbiyesi söz konusu olmayacağı gibi, dini bakımdan gayrimeşru olan ilişkiler halkın ahlakını yıkacaktı. Batı Medeni Hukuku bunun için Türkiye’ye dayatılmaktaydı. Her türlü yayın araçları ülkede serbest cinsi ilişkiyi teşvik edip yaygınlaştıracaktı…

     

    b- Ekonomi faizli sisteme kaydırılacaktı. Çünkü faizsiz sistemde ekonomik yapı; halka dayalıdır ve sağlamdır. Ekonomik hastalıklar doğmaz ve enflasyon olmaz. Oysa Faizli sistemde sömürücü ülke değilse enflasyon gelir. Bu enflasyon fiyat artışından doğan enflasyon değildir. Fiyat ücret anarşisini doğurur. Devlet bütçesini boş bırakır. Vergi yükü artar. Halk görevlilerin altında ezilip gider. Yolsuzluk başlar, hırsızlık başlar, rüşvet başlar, anarşi başlar, dolayısıyla işkence başlar. İç ve dış borçlar çoğalır. Halk artık meşru şekilde yaşayamaz olur. Herkes suç ve günah işlemeye başlar. Bu da halkın İslamiyet’ten uzaklaşmasını temin eder. İşte bütün bunlardan dolayıdır ki faizi meşru kılan Batı Hukuku getirilmek istendi.

     

    Ama “Hele önce gemiyi batmaktan kurtarabilirsek, içindekileri düzeltmek ve aslına döndürmek kolaydır” ümidiyle Mustafa Kemal bunların hepsine bilebile evet dedi.

     

    Yapılacak olanlar sadece bunlardan ibaret değildi.

     

    c- Halk resmen olmasa da fikren ve fiilen İslamiyet’ten uzaklaşacaktı!.

     

    Bunun için önce medreseler ve tekkeler kapanacak, böylece İslamiyet’in kaynakları kurutulacaktı.

     

    Yazı değiştirilecek ve halkın İslami kitaplarla ilgisi kopartılacaktı.

     

    Şimdilik camiler kapanmayacak, ama ibadet cami içine hapsedilecek, böylece sistem açısından dışarıda kötü örnek olmaları önlenecekti. Sonra tatil günleri değiştirilecek ve böylece gençlerin haftada bir bile mabetlere gitmesi dolaylı şekilde engellenecekti. Bu tedbirler sayesinde İslamiyet unutulacak ve Türkiye İslam’dan koparılacak veya Hıristiyan olacaktı.

     

    d- Halk için alınan bu tedbirlerin yanında, dindar kesimin yönetimden uzaklaştırılması için devlette de esaslı değişiklikler yapılacaktı. Bunun için önce laiklik kabul edilip din ile dünya işleri ayrılarak İslamiyet hayatın dışına atılacaktı. Sonra devlet görevlilerinin Müslümanlardan temizlenmesi için kıyafet kanunu getirilecek, resmi görevlilerin İslamiyet’e uymayan kıyafetlere girmeleri zorlanacak, onların içki içmeleri ve balolarda hanımları ile gelip dans etmeleri istenecekti. Bunu yapanlar İslamiyet’ten ayrılmış olacaklar, yapmayanlar da yönetimden uzaklaşmış olacaklardır.

     

    Sonra dinsiz köy öğretmenleri yetiştirilecek, sadece onlara kredi ve yetki verilerek imamların karşısına dikilecekti. Bilgisiz imamlar yetiştirilmeye çalışılarak bu çatışma körüklenecekti. Bu suretle İslamiyet ile savaşan bir iç ordu oluşmuş olacaktı. Ordu da tamamen dinsiz olarak yetiştirilip ileride istenilen istikamette kullanılabilecekti. Sonra dış krediler verilerek dinsiz ve ahlaksızlar zengin edilecek, böylece halk İslamiyet’ten büsbütün soğuyup uzaklaşacaktı. Ekonomik krizlerle halk büsbütün yoldan çıkarılacaktı. Kurtuluşu Batıya sığınmada görecek ve İslam âleminden kopacaktı.

     

    İşte bunlar Lozan’ın gizli şartlarıydı!..

     

    Mustafa Kemal, bütün bu sinsi ve şeytani amaçlarını bile bile onlara uymakta ve dediklerini uygulamaktaydı. Ama asıl felsefesi ve hedefi şu iki noktaya dayanmaktaydı:

     

    1- Zaten koflaşmış ve yozlaşmış bazı dini kurum ve kuralların tahribinden ve toplumu bu koyu cehalet ve taklitçilikten uzaklaştıracaktı.

     

    2- Önce arsadaki enkaz temizlenecek sonra yeni ve görkemli bina kurulacaktı…

     

    Saltanat ve Hilafet İslam’ın Emri Değildir!.

     

    Daha önceki bölümlerde de açıkça ifade ettiğimiz üzere, ne saltanat ne de hilafet İslami hükümler değildir. O zamanın şartları bunların uygulanmasını gerektirmiş ve müessese olarak gelişmiştir. Daha sonra bu şartlar sona ermiş, zaten bunların kaldırılmasını Lozan için şart olarak öne sürmüşlerdi. Saltanat ve hilafet bu dayatmalar sonucu ilga edildi. Böylece milli hakimiyete engel olan bir unsur belki gitti ama, milli hakimiyet yine de gelmedi. Maalesef Atatürk’ten sonra sultanların yerine Milli ve ebedi şefler getirildi.

     

    Zaten her kötünün gitmesiyle, yerine mutlaka iyinin gelmesi beklenmemelidir. Belki daha da kötüsü gelebilir ve hatta “Gelen gideni aratabilir!”

     

    Laiklik, Dinde Zorlama Yapmamaktır:

     

    Atatürkçülük deyince ne anlaşılacaktır?

     

    Öncelikle bunu anlamalı ve bu sorunun cevabını vermeliyiz. Ondan sonra hayırlı olup olamamasına kadar felsefesi ile izah edeceğiz.

     

    Bize göre, takdir olan her şey de hayır vardır. Çünkü onu değiştirmek bizim gücümüzün dışındadır. Bütün mesele bu oluşlardan ve gelişmelerden bizim nasıl yararlanacağımızdır. Durumu nasıl değerlendireceğimizdir.

     

    Kurtuluş Hareketini şu iki esas ve amaçla özetleyebiliriz:

     

    1- Hâkimiyeti Milliye İlkesi:

     

    Bu da iki grupta mütalaa edilir; İstiklal ve Cumhuriyet.       

     

    2- Kuvayı Milliye: Türkiye istiklalini kendi gücüyle elde edecektir.

     

    Bunun da iki yanı vardır:

     

    a- Milli Ahlak     b- Milli İktisat’tır.     

     

    Mustafa Kemal istiklal Savaşı’nın başından sonuna kadar bu iki ilkeye sadık kalmıştır. Tüm siyasetini bu iki direk üzerinde oturtmuş ve bunlardan hiçbir zaman hiçbir yerde ayrılmamıştır. Bu anlamdaki Kemalizm’e bütün millet baştan beri katılmıştır ve hala da bu anlayışın yanındadır. Arada korkak Avrupacılar varsa da, Mustafa Kemal onları vatan haini saymış ve saf dışı bırakmıştır. Bizim de onlara yapabileceğimiz farklı bir muamele olmayacaktır.

     

    Burada “millet”in tanımını yapmak gerekir.

     

    Mustafa Kemal’e göre; ‘Millet’ deyince Türkiye’de yaşayan Müslümanlardır. Yani ne tek başına Türk olmak, ne de tek başına Müslüman aileden gelmiş olmak yeterli sayılmamıştır. Ancak ikisi bir olursa onların oluşturduğu topluluk millet olmaktadır. Azınlıklar ise sadece vatandaşlık bakımından Türk sayılmış ve asla dinen kozmopolit bir Türkiye’yi kurgulamamıştır.

     

    Bununla beraber 1924 Anayasası çok dikkatli bir şekilde hazırlanmıştır. Kendi çapında mükemmel bir anayasadır. Atatürkçülüğün resmi kaynağıdır.

     

    Aslında herkes kendine göre Atatürkçülük yapıyor ve kendi fikrini Mustafa Kemal’in fikriymiş gibi empoze ediyor. Atatürkçülüğü istismar ediyor. Kendi emelleri için kullanıyor. Türkiye’de yapılan budur.

     

    Gerçek Kemalizm’in dört kaynağı vardır:

     

    1- Kemalizm deyince 1924 Anayasası’nı anlamak gerekir,

     

    2- Kemalizm deyince Büyük Nutku anlamak gerekir,

     

    3- Kemalizm deyince o zamanın Cumhuriyet Halk Partisi programını anlamak gerekir.

     

    4- Ve nihayet o zaman çıkarılan diğer kanunları anlamak gerekir.

     

    Resmi belgeler bunlardır. Bunların dışında orada burada söyledikleri, konuştukları ve yaptıkları Kemalizm değildir. Ama pek çokları bunları da işine geldiği gibi ve yeri geldikçe istediği gibi çarpıtıp kullanıyor. Yani Atatürk’ün sırtından sömürme ve sindirme saltanatı yürütüyor!.

     

    Bu dört kaynağı ele alıp inceleyerek şimdiye kadar herhangi bir sistem ortaya konmamıştır. Mustafa Kemal’in milliyetçilikten anladığı nedir? Bilinmiyor. ‘Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asıl kanda mevcuttur’ derken ne kastediyor? Hiç kimse bunları ve benzeri diğer önemli konuları açıklayabilmiş değildir.

     

    Cumhuriyet siyasetinde büyük bir hamle yapıldı. Uluslararası yayılmacılığın yerini milli sınırlarını koruyup nüfusu artırma aldı. Sanayileşme aldı. Kalkınma hamlesi aldı.

     

    Mustafa Kemal bunları sezmiş ve birçok tavizler vererek savaşı barışa çevirmiştir. Batılıların İslamiyet hakkındaki taleplerini aynen yerine getirmiş, ama gerçek İslamı değil; koflaşmış ve yozlaşmış kavram ve kurumları kaldırmıştır.. Harp tazminatından vazgeçmiş, Osmanlı borçlarını ödemeyi; Batı Trakya, Oniki Adalar, Musul, Batum ve Kıbrıs gibi önemli sorunların ihtilaflı kısımlarını oluruna terk etmiştir.

     

    İkinci Dünya Savaşı’na girmemekle de yerini ve değerini korumasını bilmiştir. Ancak Batı böyle tarafsız ülke istemiyor. Sonra o, “ayrı bir kutup oluşturup üçüncü güç olarak ortaya çıkar” diye korkuyor. Yalta’da Batılılar ve Siyonist odaklar, Sovyetlerle anlaşıp Türkiye’yi kendi taraflarına çektiler. Ancak buna zorlamak için Sovyetler’e Batum ve Ardahan’ı istediler. Böylece çaresiz kalan Türkiye Batı dünyasının kucağına itildi. Savaşsızlık ve tarafsızlık siyaseti bozuldu ve terk edildi.

     

    Şimdi Sovyet tehdidi yok. O halde NATO’ da işimiz nedir?

     

    Şimdi Batılılar önce Müslüman ülkeleri bize ezdirmeyi, sonra da Doğudan Ermenileri ve Gürcüleri, Batıdan Yunanlıları ve Bulgaristan’ı, Güney’den İsrail’i ve Suriye’yi saldırtarak işimizi bitirmeyi düşünmektedir.

     

    Sivil yönetimler ve bazı NATO kafalı askerler, maalesef bu önemli noktayı hiç anlayamıyorlar, daldıkları derin uykudan bir türlü uyanamıyorlar.

     

    Bakalım gelecekte neler olacak?[54]

     

    Atatürk'ün Balıkesir Hutbesi

     

    7 Şubat 1923 Çarşamba Balıkesir'de Zağnos Paşa Camii Hutbesi ve Halkla Konuşması:

     

    Gazi Paşa hazretleri bugün öğle namazını büyük bir cemaatle Zağnos Paşa camiinde kılmışlardır. Namazda şehitlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunan Mevlitten sonra Paşa Hazretleri minbere çıkarak şu hutbeyi okumuşlardır:

     

    "Ey Millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın güvencesi, sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara gerçeği bildirmeye görevli elçi olarak seçilip gönderilmiştir. "Hayatı düzenleyen temel kurallar"; hepinizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an'da yazılı bulunmaktadır. İnsanlara vicdan özelliği, duygu güzelliği ve denge düzeni veren dinimiz son dindir. Mükemmel ve kusursuz dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen uygun düşmektedir. Eğer akla, mantığa ve hakikate uymasa idi, İslam'la diğer ilahi doğa kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü varlığın bütün kanunlarını yapan Yüce Allah'tır. Bunun İçindir ki, Kur'ani kurallar ile Tabiat Kanunları arasında tam bir uygunluk vardır.

     

    Arkadaşlar, Hz. Peygamber çalışmalarında iki göreve (Dini ve siyasi...) ve iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi (olan cami) idi- Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. İşte biz de Peygamber'in kutsal yolunu izleyerek, şu anda; memleketimize yönelik durumları, milletimizin bugününe ve geleceğine ilişkin hususları görüşmek amacıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda (ve evinde toplanmış) bulunuyoruz. Beni buna (bu kutlu ve mutlu konuma) kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu nedenle büyük bir sevaba erişeceğimi ümit ediyorum.

     

    Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın (şuursuzca) yatıp, kalkmak için yapılmamıştır.

     

    Camiler, Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve ibadetle birlikte; din ve dünya için neler yapılması gerektiğini düşünüp kararlaştırmak, yani görüşüp, danışmak (ve dayanışmak) için yapılmıştır. Millet işlerinde her şahsın zihnen, (sorumluluğum nedir, neler yapabilirim? diye) başlı başına faaliyette bulunması şarttır. İşte biz de burada; din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü ortaya koyalım (Sorunlarımızı ve sorumluluklarımızı birlikte tartışıp paylaşalım ve ortak kararlar etrafında toplanalım diye bulunuyoruz). Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Milli hedefler ve milli irade; yalnız bir şahsın görüşlerinden değil, bütün millet fertlerinin, gaye ve gayretlerinin toplanmasından elde edilen sonuçlardır. Bu nedenle benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim."

     

    Paşa hazretleri daha sonra minberden aşağı inmişler ve çeşitli şahıslar tarafından yöneltilen yirmiden fazla soruyu dinledikten sonra cevaplarını vermişlerdir. Hutbeler hakkında ilk suale cevap olarak demişlerdir ki; "Hutbeler hakkındaki sorulardan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin ifade tarzı ve konuları; milletimizin duygu ve düşüncelerine, ihtiyaç ve isteklerine uygun düşmemektedir,

     

    Efendiler, hutbe demek: halka hitabetmek, yani söz söylemek, demektir. Hutbenin anlamı budur. Hutbe dendiği zaman, bundan birtakım esrarlı kavram ve anlamlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen kişi demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber zamanında, hutbeyi kendisi okurdu. Gerek Efendimiz ve gerek, ilk dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız, görürsünüz ki, topluma söyledikleri şeyler, o dönemin güncel ve öncelikli sorunlarıdır, o günün askeri, idâri, mâli, siyasi ve toplumsal konulandır. Vicdani, imani ve insani sorumluluklardır, İslam ümmeti çoğalıp, İslam ülkeleri genişlemeye başlayınca, Yüce Peygamberin ve dört halifenin hutbeyi her yerde doğrudan kendilerinin bildirmelerine imkân kalmayınca, söylemek istedikleri şeyleri duyulmaları için birtakım şahısları görevlendirmişlerdir. Bunlar herhalde bulundukları yerin en büyük yöneticileri idi. Onlar, camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve irşat için ne söylemek gerekiyorsa bildirirlerdi. Bu tarzın devam edilebilmesi için bir şart koşuluyordu: O da milletin başı olan şahsın halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatıp yalan söylememesi gerekiyordu. Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni çalışır halde bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri kabul etmeyerek, şunun ve bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak, maalesef, zamanla bazı yöneticiler millete ait olan işleri, milletten gizlediler. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir dilde olması ve onların bugünkü istek ve ihtiyaçlarımızdan uzak bulunması; halife ve padişah adına yetki taşıyanların, yönetimi altında bulunanlara söz hakkı ve hareket serbestisi tanımaması; halkı arkalarından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Oysa hutbeden amaç, halkın aydınlatılması ve irşadıdır, başka bir şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl öncesi hutbeleri okumak, insanları bilgisizlik ve dalgınlık içinde bırakmak demektir. Bu nedenle hatiplerin herhalde halkın kullandığı dil ile hutbe yazıp okuması (ve ilmi, ahlaki, siyasi ve iktisadi sorunları, bunların çözüm yollarını ve Müslümanların sorumluluklarını ortaya koyması) kaçınılmazdır.

     

    Geçen yıl Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta, demiştim ki; "Minberler (camilerde hutbe okunan yerler) halkımızın kafaları ve vicdanları için bir fikir ve feyiz kaynağı olmalıdır."

     

    Böyle olabilmesi içinde: minberlerden yansıyacak sözlerin açık ve anlaşılır olması, gerçek ilim ve fenne uygun bulunması gereklidir. Bunun için saygıdeğer konuşmacıların siyasi, sosyal ve medeni gelişmeleri her gün izlemeleri zaruridir. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgiler verilmiş olur. Bu nedenle, hutbeler hem Türkçe ve hem de zamanın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır."[55]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BAZILARI ATATÜRK’Ü ANLAMAK İSTEMİYOR!

     

     

    Ünlü Yazar Atilla İlhan, Milli Gazete’den Selami Çalışkan’la Yaptığı Röportajda:

     

     

    “ATATÜRK’Ü BAZILARI ANLAMADI.

     

    BAZILARI DA ÇARPITTI!”

     

     

    Batı, bizi batırmak istiyor!

     

    1919 ve 20’den itibaren başlayan hareketin içinde önde olan asıl mesele antiemperyalizmdir. Laiklik değildir. Batı karşıtlığı. (Milli Mücadelenin esasıdır.) Gazi Mustafa Kemal Batı emperyalizmine karşıdır. Bunun üstünde duruyor. Bunun kavgasını yapıyor.

     

    Ülkenin sağcıları ve solcuları birbirini tanıyorlar. Bunu Bursa konferansımda da söyledim. Eğer biz birbirimizi tanısak, meseleler daha kolay çözülür. Çünkü aydın; sorgulayan insandır. Bir şeyi araştırmadan, sorgulamadan inanmayacaksın. Ben bunu çocukluğumda yaşadım. Sosyalist olduğumu ilan ettim. Türkiye’deki sosyalistlerle konuştukça işin farklı olduğunu anladım. Bu konuda bilgi edinmek için Fransa’ya gittim. Orada, Paris’in göbeğinde Sovyetler Birliği’nde uygulanan komünizmi eleştirenleri gördüm. İşin ilginci Sosyalistler, Sosyal Demokratlar, Komünistler ve Troçkistlerle tanıştım. Baktım ki her biri farklı telden çalıyor.

     

    Mesele şudur. Ben yakın tarihi çok yakından inceledim. Romanlarını yazıyorum. Ondan mecburdum incelemeye. İnceledikçe şöyle bir ilginç gerçekle karşılaştım. Bizim liselerde yaşadığımız yıllardan itibaren Türkiye’de bizim Cumhuriyet hareketinin en büyük vasfı olarak “Laiklik” söylenir. Laiklik en baştadır. Hâlbuki 1919 ve 20’den itibaren başlayan hareketin içinde önde olan asıl mesele antiemperyalizmdir. Laiklik değildir. Batı karşıtlığı. Gazi Mustafa Kemal, Batı emperyalizmine karşı. Bunun üstünde duruyor. Bunun kavgasını yapıyor. Gazi, “Batı bizi batırmak istiyor. Batı bizi paylaşmak istiyor. Biz bağımsız bir devletiz. Biz bu ülkede kendi devletimizi kurarız ve yaşatırız. Hayır diyenlerle de savaşırız” diyor. Gazi, bu savaşı kazanıyor, kazandıktan sonra da yeni bir devlet kuruluyor. Bu yeni devletin içinde laiklik daha sonra CHP kurulurken söz konusu oluyor. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1937’ye kadar laik değildir.

     

    “Atatürk Suriye İslam Devleti Olsun!” istiyor:

     

    Gazi’nin Suriye ile ilgili bir sözü var, o söz beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü Gazi’nin böyle bir şey söyleyeceğini zannetmez insan. Gazi, Suriye’nin Dışişleri Bakanı’yla Hatay meselesini konuşuyor. O konuşma sırasında diyor ki: “Suriye, bağımsız bir İslam Devleti olarak kurulmalıdır.” (Fransızlardan bahsederek) “Onlar ne karışır? Biz sizinle oturur, bu meseleyi aramızda hallederiz. Eğer izin vermezlerse, ben askerimle girerim Suriye’ye, sizi kurtarır ve çıkarım” diyor. Bunlar, piyasaya yeniden çıkan Hasan Rıza Beyin “Atatürk’ten Hatıralar” adlı kitabında yazılı.

     

     Yani Laiklik, Atatürk’ün hasta yatağında yattığı bir sırada yürürlüğe konuluyor!

     

    Evet, o arada yürürlüğe koyuyorlar. Ancak şunu kabul etmemiz lazım. Aslında Gazi’nin kurduğu devlet formasyonu solcu bir devlet. Sağcı bir devlet değildir. Ancak prensip olarak “Antiemperyalistim” diyor. Emperyalizme: ”Sana karşıyım” diyor. İkincisi “Mazlum halklardan yanayım” diyor. Bu demektir ki: “Bütün sömürge halkların yanındayım” Onu da söylüyor. Sol fikirlere ters bakmıyor. Sovyetlerle dostluk kuruyor. Onlardan yardım alıyor.

     

    Türkiye’de laikliğin bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?

     

    1938’den itibaren Türkiye’nin dış politikasının değişmesiyle ilgilidir.

     

    1938’de Gazi öldükten çok kısa bir süre sonra İsmet Paşa gidip İngiltere ile anlaşmıştır. Halbuki İngiliz Kralı Gazi’nin ayağına kadar gelmiş ve bu anlaşma yapılamamıştır. Gazi anlaşmamıştır. Çünkü İngilizler o zaman ne yapıp yapıp Türkiye’yi ele geçirmek istiyorlardı. Bunun da iki önemli sebebi vardı. Bir tanesi Ruslardan dehşetle çekiniyorlar, Ruslara karşı bizi kullanmak istiyorlardı. Gazi de:

     

    “Biz enayi değiliz. Yeteri kadar bizi Ruslara karşı kullandınız. Bundan sonra kullandırtmayacağım” diyordu. İkinci mesele Hitler ortaya çıkmıştı. Mussolini çok sert idi. Avrupa’da savaş olacaktı ve İngiltere Türkiye’ye ortak olarak el koymak istiyordu. Gazi de bu işe yanaşmak istemedi. Ama Gazi öldü. Gazi ölür ölmez İsmet Paşa gitti, hemen Fransa ve İngiltere ile ittifak imzaladı. İttifak imzalandıktan çok kısa bir süre sonra, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikası değişti. Ne oldu? Birdenbire Yunan Latin Kültürü’nün Türkiye’de okutulmasına karar verildi. Hâlbuki Gazi zamanında böyle bir şey yoktur. Gazi Türk Kültürü’nü okutacaktır. Türklerin kültürünü bulacağız diye dünyayı eşeliyordu.

     

    Bakınız:

     

    Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri ne zaman basıldı? Buhari ve Müslim Hadislerinin ne zaman tercümeleri yapıldı?

     

    Onların hepsi Atatürk zamanında basıldı. Sadece Börekçizade, (O zamanki Diyanet İşleri Başkanı, Müdafa-i Hukuk zamanında Ankara Müftüsü olan zat) sadece o zat yeter. Çok muhterem bir zattır. Ve Müdafa-i Hukuk, Ankara’ya geldiği zaman 28 kuruş mu, 48 kuruş mu ne paraları varmış? O kadar müşkül durumdadırlar. Ankara halkından bin lira toplayarak, getirip onlara veren Ankara Müftüsü Börekçizadedir.

     

    Türkiye’nin Toprakları Satılıyor:

     

    Türkiye’nin bölünmesine vesile olacak, vatan toprağının yabancılara satılmasını sağlayan yasa Meclis’ten çıkartılırken sesini çıkarmayan çevreler, bir metrelik kumaş olan başörtüsü gündeme geldiğinde ayağa kalkıyorlar!

     

    Çünkü Türkiye’nin toprakları satılıyor. Türkiye’nin parçalanma tehlikesi var. Bütün bunlar karşısında sesini çıkartırsa antiemperyalist olur diye çıkartmıyorlar. Hâlbuki antiemperyalist olmayacağına dair söz verdi. İşte olay oradan çıkıyor. Peki, nasıl kendini savunacak? O zaman dine sarılıyor, İrtica meselesini öne çıkarıyorlar. Şimdi irticayı ben çok dikkatle izledim. Gazi ne zaman mürteci diyor, ne zaman irticaya yükleniyor.

     

    Aynı Atatürk Balıkesir’de hutbe okuyor. Peki, Atatürk’ün hutbe okuduğu asılsız mı?

     

    Elbette doğrudur: Bütün belgelerde var. Zağanos Paşa Camii’nde yaptığı konuşma. Ama aslında daha çok konuşmaları var. O konuşmaları o zamanki gazetelerde çıkmış. Ancak Gazi’nin söylev ve demeçlerine alınmamış. Atatürk’ün dini konuşmaları kasıtlı olarak alınmıyor. Önemsiz yerlerinden sadece 3-5 satır almışlar. Gazinin ağzından çıkan her şeyi şimdi İşçi Partisi yayınlıyor. Ben Gazinin çıkmış olan her şeyinin 40 senedir peşindeyim. Daha 1921 senesinde neler söylemiş, neler saklamışlar. Gazi dinden bahsederken bir kere çok hürmetkâr konuşuyor. İkincisi yeni nesillerin bilmediği din terminolojisini, Osmanlı Tarihini ve İslam Tarihini çok iyi biliyor. Çünkü dinle ilgili soruların çoğu Müslüman hocalar tarafından tevcih ediliyor. Gazi de onların hepsine o dilden o zeminde cevap veriyor. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu Misak-ı Milli sınırları üzerinde ısrar ediyor Cumhuriyet. Bizim Misak-ı Milli sınırlarımız içinde Süleymaniye, Kerkük ve Musul var. Binaenaleyh orası bizim. Biz öyle düşünüyoruz. Fakat İngiltere bunları bize vermek istemiyor. Lozan Konferansı’nda büyük tartışmalar oluyor. Sorun çözülemiyor. Çözülemeyince biz Lozan Antlaşması’nı imzalıyoruz fakat Kerkük, Musul, Süleymaniye meselesi askıda kalıyor.

     

    Gazi de diyor ki: “Mektubunuzu aldık. Çok memnun olduk. İstediğiniz an gelebilirsiniz. Meclis’te yeriniz hazırdır. Fakat asker istemiyoruz. Çünkü askerler gelirse onlar başka türlü terbiye görmüş. İş karışır diye istemiyoruz” O bakımdan böyle durumlarda ıvır-zıvır çevirmek yoktur. “Ay biz böyle düşünüyorduk, siz nasıl düşünüyordunuz?” gibi şeyleri kaldırmak lazımdır. Aslında iki kelime üzerinde durmak lazım. Vatan ve namus. Diyeceksin ki neden?

     

    Tarihimizi bilmiyoruz

     

    Yakın tarihimizi iyi incelediğini belirten Attila İlhan diyor ki; “Bütün mesele, aydınlarımızın kendi tarihini bilmemesinden çıkıyor. Bilmiyoruz, bakmıyoruz, merak etmiyoruz. Böyle benim gibi biri çıkıp da dibini kurcalamaya başladı mı, bir sürü mesele çıkıyor.”

     

    Bakınız, Kerkük ve Musul meselesi Lozan’da bitmiyor. Sonuç ne oluyor?

     

    “Bir başka Konferansta halledilecek” deniyor. Yedi sene sonra buraya gelip Haliç’te bir Konferans yapıyorlar. İngilizlerle bizimkiler o konferansta didişiyorlar. Yine halledilemiyor. Düpedüz bizden buraları istiyorlar (Kerkük, Musul, Süleymaniye). Biz de vermiyoruz. Bunun üzerine İngilizler o zamanki Birleşmiş Milletler olan Milletler Cemiyeti’ne başvuruyor. Milletler Cemiyeti’ne biz de onlarla beraber gidiyoruz. Ama o cemiyete üye değiliz. Neticede karar bizim aleyhimize çıkıyor. Yani İngiltere orada çeviriyor fırıldağını ve neticede deniyor ki bu toprakları İngiltere’ye vereceksiniz. Ankara’nın cevabı: “Vermem.” Bin dokuz yüz yirmiler. Verilecek. “Vermem!” diyor.

     

    Bunun üzerine İngiltere ne yapıyor?

     

    Hakkâri Vilayeti’nde yaşamakta olan Nasturi Hıristiyanları tahrik ediyor. “Siz Hıristiyansınız. Türkiye Cumhuriyeti’nde ne işiniz var?” diye. Onlarla aramıza nifak tohumu ekiyor. Arkasından da Ankara’ya bir ültimatom veriyor.

     

    Atatürk, “Savaşa hazırlanın” talimatı veriyor:

     

    Önce İngilizler nasıl bir ültimatom veriyor?

     

    Aynen şu: “Hakkâri vilayeti Hıristiyan olması hasebiyle Irak’a bırakılacaktır. Ayrıca Süleymaniye, Kerkük ve Musul doğrudan doğruya bize bırakılacaktır. Vermezseniz, savaşırız” Ankara bunu da reddediyor. Yani savaşı göze alıyor. Ondan sonra Gazi Paşa arkadaşlarına diyor ki: “Haydi şimdi sıra sizde” Yani, “İngiltere ile savaşacağız. Savaşa hazırlanın” diyor. O zaman bak ne oluyor? Gazi’nin çok güvendiği bazı silah arkadaşları kumanda ettikleri orduların başından istifa ediyorlar. Bütün mesele, aydınlarımızın kendi tarihini bilmemesinden çıkıyor. Bilmiyoruz, bakmıyoruz, merak etmiyoruz. Böyle benim gibi biri çıkıp da dibini kurcalamaya başladı mı, bir sürü mesele çıkıyor. Bunu bulup çıkardım. Bu da Yusuf Akçura’nın o tarihlerde yaptığı bir konuşma. Ünlü Türkçümüz Akçura, tarih kitaplarımızın Gazi’nin telkinine ve emrine rağmen nasıl yanlış yazıldığını anlatıyor. İngiliz sermayedarların ve emperyalistlerin meşhur gazetesi The Economist’in 7 Eylül 1923 tarihli nüshasında deniyor ki: “Türkiye en kısa sürede ekonomisini yeniden kurmak ve ekonomik faaliyetlerini canlandırmak zorundadır. Fakat bunu yabancı sermaye ve teknolojinin yardımı olmaksızın gerçekleştirebilmesi olanak dışıdır.” Yani ne diyor? “Bize yer açın. Biz gelelim” diyor. “Türk ulusu bir yandan ülkede yabancı çıkarların katı bir kesinlikle Türkiye’nin ulusal egemenliğine bağımlı kılınması, diğer yandan hızlı bir ekonomik kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesini isterken, bu iki isteğin çeliştiğini kimse düşünmüyor” Çok açık. Yani “Sen bağımsızlık peşinde koşarsan, bize böyle engel çıkarırsan, biz gelmeyiz. Gelmeyince de sen kalkınamazsın” diyor. “Seni kalkındırtmayız” diyor.

     

    Dış borç bizi kemiriyor

     

    Bu açık bir tehdit değil mi?

     

    Evet, apaçık tehdit. Bunu ne zaman söylüyorlar? 1923’te söylenmiş. 1925’te aynı gazete. “Yabancı sermaye sorunu, kendilerini kısır döngü içinde bulan Türk liderlerini düşündürmektedir. Bağımsızlığını ve Türklerin deyişiyle ulusal bütünlüğünü koruması için ülkenin zengin doğal kaynaklarının bir an önce geliştirilmesi zorunludur. Bu ise ancak yabancıların yönetim katkısı ve mali desteğiyle gerçekleşebilir.” Çok açık söylüyor. “Özellikle dış borç altına girilmesi ya da yabancılara geniş ayrıcalıklar tanıyan bir politika uygulanması, hızlı bir üretim artışı sağlayabilir.” Ne istediği açık. Bugün verdiğimiz. Hâlâ dış borç alıyoruz, aynı hatayı yapıyoruz. “Ancak her şeyden önce Cumhuriyet yönetiminin mutlu yalnızlık ve mutlak bağımsızlık tutkusundan vazgeçmesi gerekmektedir.”

     

    Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu” o zaman İstanbul Üniversitesi tarafından basılmış. Hatta o zaman ki rektör Profesör Sıdık Sami Öner’in güzel bir önsöz yazdığını biliyor muydunuz?

     

    Bir kere Mustafa Kemal Paşa zamanında yasak yoktu. Şimdi ben sana tam tersini söyleyeceğim. O da gerçeği ifade edecek. Ben Nazım Hikmet’in bir şiirini ilk defa bir ders kitabında okudum.

     

    İsmet Paşa dönemi ile Gazi dönemini birbirine karıştırmayın.

     

    Atatürk döneminde kadınlara yönelik kıyafet yasağı falan yoktu!

     

    Yoktu kardeşim. Onu ben birkaç defa söyledim. 1936 yılında Konya’nın Ilgın kazasına yerleştik. Babam Kaymakam tayin edildi. Biz Gâvur İzmir’de alafranga yaşayan bir aileydik. Babamın tayini çıkınca anamız danamız Ilgın’a gittik. Orayı görünce çok şaşırdık. Daha önce yaşadığımız İzmir şehriyle Ilgın arasında çok fark vardı. İzmir’in adı üstünde “Gavur İzmir”di. İzmir’in kalabalığının büyük bir kısmı Hıristiyan’dı. Onlar gitmişti. Yahudi de vardı. O yüzden İzmir’deki yaşantı herhangi bir Avrupa liman şehrindeki yaşantıdan farksızdı. Biz işte bu şehirde büyüdük. Ben 11 yaşındaydım. Ilgın’a gittiğimizde sokağın öteki ucundaki kadın beni görünce başını örtüyor, yüzünü duvara dönüyordu. 11 yaşında olan benden örtünerek kaçıyordu. Onun dışında kaç-göç denilen olay Ilgın’da tamamen uygulanıyordu. Yıl 1936. Gazi sağ. Mustafa Kemal Paşa iktidar’da. Benim babam da oranın kaymakamı. Eğer kadınların örtüsü ile devletin sorunu olsaydı o işle ilk uğraşacak adam benim babamdı. Öyle bir sorun yoktu.

     

    Mustafa Kemal millî ekonomiyi savunuyor

     

    İngilizler kendi çıkarlarını savunuyor. Türk ekonomisine bu gözle bakıyorlar. Peki, Gazi olaya nasıl yaklaşıyor?

     

    Bunun tam tersini savunuyor Bakınız, 1923‘te diyor ki, “Ticarette düşüneceğimiz ilk iş, ihracat ve ithalatımıza aracılık vazifesi gören ticareti ecnebilerin elinden kurtarmaktır. Ne yazık ki, bu ticaret elimizde değildir. Ulusal ticaret kurumları birer birer elimizden çıkmıştır. İhracatımız ancak sahillere kadar gidiyor ve oradan ihracat ecnebi memleketlere sevk edilirken, ecnebinin eline geçiyor. Kazancımızın önemli bir kısmı bu surette bizden çıkıyor.

     

    Onun için ihracat metalarımız bizden olan tüccarların elinde bulundurulmalıdır. Gazi bu fikirde. Tam o sırada kurulmakta olan Terakkiperver Fırka’nın programından şimdi maddeler okuyacağım sana.

     

    “Madde 2- Hürriyetperverlik: Yani liberalizm. Ve halkın hâkimiyeti: Yani demokrasi, fırkanın mesleki aslisidir. Yani asıl düşüncemiz; liberalizmdir.” “Madde 9- Vezaif-i devlet haddi asgariye indirilecektir. Yani kamu devleti olmayacaktır. Ya da devlet kamu işletmelerinden el çekecektir.”

     

    Aynı şeyler bugün de savunuluyor. Gavur’un istediği bu. Onun için SEKA kapatılmak isteniyor. Bakınız Madde 40 daha da açık. “Tamamen imara muhtaç olan memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına inanıyoruz. Asayişin sağlanması sükûn ve istikrar ile yabancı sermayelere gösterilecek hüsn-i kabul ile herkese güven telkin ederek harap memleketimizi geliştireceğiz” diyor.

     

    Şimdi Gazi’nin bunlara kızması haksız mı? Adamlar çıkıyorlar, alenen bunları söylüyorlar. Bunlar üstelik İstiklal Savaşı’nda Gazi’nin beraber savaştığı silah arkadaşları. Ve çıkıyorlar diyorlar ki: “Sen ne yapıyorsun yahu? Gel İngilizlerle anlaşalım.

     

    Herifler bize sermaye getirecek” diyorlar. “Gazi Mustafa Kemal de onlara diyor ki: “Siz deli misiniz? Biz burada kendi malımızı satamıyoruz.” Şimdi İsrail ne diyor? “GAP’da tarımı geliştirelim” Hepsi aynı şey. Eskiden beri İngilizler ve Siyonistler başımızın belası. Şimdi bunlarla bazı çevreler işbirliği yapınca Gazi’nin kafası atıyor. Adamlar İngiliz hâkimiyetini savunuyor. O da ona karşı tepki olarak ona irtica diyor.

     

    Gerçekten Müslümanlara Gazi’nin bir şey dediği yok. Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri Gazi’nin emriyle basılıyor. İmam Buhari’nin “Sahih-i Buhari” adlı Hadis kitabı onun döneminde Türkçeye çevriliyor.

     

    Atatürk’ün İslam Dini ve İslam Tarihi Bilgisi:

     

    Diyanet işleri eski Başkanı Tayyar Altıkulaç, Atatürk’ün başörtülü bir öğretmene Samsun’da; “Dokunmayın. Kadın gelsin, dersini versin” dediğini anlatmış. YÖK eski Başkan Yardımcısı Profesör Doktor Karhan “Kadın çarşaflıydı” demiş.

     

    Şimdi Mustafa Kemal Paşa’nın o konulardaki tavrı çok geniştir. Mustafa Kemal Paşa’nın beni asıl şaşırtan tarafı İslami konulardaki sorulara verdiği cevaplardaki İslam Tarihi bilgisidir. İslamiyet hakkındaki bilgisine de şaşırdım. O kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Tahmin etmiyordum. Çünkü çocukluk yıllarında not defterinin üzerine sosyalizmle ilgili laflar yazmış. Çok heveskâr görünüyor. Yani konumundaki bir insanın dini bu kadar iyi bileceğini ben bile tahmin edemiyordum.”

     

    Gazi’nin Samsun’a gidişinden İngilizlerin de haberi vardı.

     

    Atilla ilhan, “Gazi’nin Samsun’a gidişinden sadece padişahın değil İngilizlerin de haberi var” diyor ve ilave ediyor: Çünkü Gazi’nin Anadolu’ya gidişi o zaman İngilizlerin de işine yarıyordu. Hatta Yunanlıların kaleme aldığı Kurtuluş Savaşı’yla ilgili hatıralarda deniyor ki; “İngilizler bize ihanet etti isteselerdi Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gidişini engelleyebilirlerdi.”

     

     Gazi Samsun’a Sultan Vahdettin’in isteği ile gitmiştir.

     

    Bende aynı kanaatteyim. Çünkü Atatürk Samsun’a çıkarken Rauf Orbay da Bandırma’ya çıkıyor. Bu paralel bir harekettir. Yani Bab-ı Ali’nin bundan haberi var. Hatta Anadolu’dan bir kurtuluş hareketi başlatmasını istiyorlar. (Yani dışarıdaki Yahudi Lobileri ve içerideki dönme Sabataistler, bir Anadolu Siyon Devleti için kurtuluş savaşını kullanmak istiyorlar. Ama Mustafa Kemal de onları oyalayıp kullanıyor. A.A.) Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın buluşması tesadüfî değil. Tamamen planlı. Bunun sebebini etraflı düşünemediğimiz için oraya kapsamlı bakamıyoruz. Hâlbuki kapsamlı baksalar, zamanı ölçseler çok net görecekler Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a, Rauf Bey’in Bandırma’ya gidişi paraleldir. Onun Fuat Paşa ile mülaki oluşu, Gazi’nin Kazım Karabekir Paşa ile mülaki oluşu paralel ve planlıdır. Bunların hepsi hesaplı ve kitaplı şeylerdir. Tarihine bakacaksın. O tarih 1919. Ama o tarih Rusya’da büyük olayların cereyan ettiği bir tarih. Ona bakacaksın. Türkiye’de ne olmuş? Rusya’da Rus ihtilaline karşı İngilizler, Polonyalılardan, Çeklerden, diğer Avrupalılardan örgütledikleri beyaz ordularla taarruza geçmişler. Bu beyaz ordular 4 beyaz generalin kumandasında Rusya’da savaşıyordu. Beyaz orduların hepsi yenildiler. Kızıl Ordu vaziyete hâkim oldu. Bolşevikler Rusya’ya hâkim oldu. Bolşevikler Rusya’ya hâkim olunca Türkiye’nin paylaşılması ve bölünmesi İngiltere’nin işine yaramaz. Çünkü yıllarca İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusların aşağı inmesini önlemek için kullanmışlar. Şimdi yine kullanabilir. Çünkü Ruslar yine büyük bir güç olarak karşılarına çıktı. İşte o zaman bunların Anadolu’ya gitmesi, Anadolu’da bir hareketin başlaması ve Yunanlıların süpürülüp gitmesinde İngilizlerin çıkarı ne olmuştur. (Daha doğrusu o zaman İngilizleri şimdi ABD’yi kullanan Siyonist merkezler kendi çıkarları için bu yola başvurmuşlar.)

     

    “İngilizlerin oyununa gelmeyelim”

     

    Yunanlıların kaleme aldığı Kurtuluş Savaşı’yla ilgili hatıralarda “İngilizler bize ihanet etti” diye bunlar yazılıdır. Oradaki nüans, Terakkiperver Fırkası ile ihtilafta çok net olarak meydana çıkıyor. O giden ekipten yalnız bir kişi diğerlerinden farklı düşünüyordu. O da M. Kemal Paşa idi. (Diğer Paşalar İttihat Terakki masonlarının ve dış mihrakların adamıydı. A.A.)

     

    Öbürlerinin düşündüğü mantık şu: “Türkiye’yi kurtaralım. Anadolu Yarımadası’nda bir devlet olalım. Osmanlı saltanatı devam etsin. Padişahı değiştirelim. M. Kemal Paşa Sadrazam olsun. Hüseyin Rauf Bey Dışişleri Nazırı olsun. Ve böylelikle bu iş yürüsün gitsin. Ruslara karşı da belli bir tavır alalım.” (Böylece Siyonist ve sabataist saltanatımızı sürdürmüş olalım. A.A.)

     

    Gazi’nin diğerlerinden ayrıldığı noktalar neler?

     

    Gazi diğerlerinin aksine diyor ki: “Biz Ruslarla iyi anlaşmamız lazım. Ruslarla savaşmak enayilik olur. Çünkü bu işi İngilizler kışkırtıyor. İngiltere Ruslara diyor ki; ‘Siz niye sıcak denizlere inmiyorsunuz?’ Bize de gelip: “Bakın Ruslar sıcak denizlere inecekler. Niye engel olmuyorsunuz?” diyorlar ve bizi savaştırıyorlar. Böylece kendileri savaşmadan hem Ruslardan kurtuluyorlar, hem Osmanlıdan. Çünkü İngilizlerin derdi Osmanlılar ve Ruslar Avrupa’ya geçmesin. Birbirleriyle uğraştıkları zaman geçemiyorlar. Burada ince bir nokta var. M. Kemal Paşa sonra nitekim ihtilafa düşüyor. Çünkü onlar İngilizlerin istediklerini yapmak istiyorlar.

     

    Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye’ye gelmek istedi. Orada bir okul baskını senaryosuyla Putin’in zamanında Türkiye’ye gelişini engellediler. Çeçenler, o baskını üstlenmediler. Daha sonra Putin gecikmeli olarak Türkiye’ye geldi. Geldi de ne oldu? Türkiye ile Rusya arasında hangi anlaşmalar yapıldı?

     

    Şimdi o mesele tabi çok önemli bir mesele. Bu meselenin üzerinde en çok duranlardan biri de benim. Israrla bu meselenin üzerinde duruyorum. Çünkü benim düşünceme göre Gazi Paşa’nın o yıllarda Türkiye’nin coğrafi durumuna bakarak asker gözüyle bir ulusal savunma stratejisi var. Gazi o zaman, “Türkiye kendisini böyle savunabilir” diye bir strateji kurmuş. Bunu da 1920 yılının Ocak ayında bütün kumandanlara telgrafla bildirmiş. Bunun adı durum muhakemesidir. Söylev ve demeçlerinde vardır. Bulup okuyabilirsiniz. Orada çok açık seçik olarak anlatmaktadır. Şimdi Gazi bir kere Rusya’yı garantiye almış. Gazinin sağlığında yaptığı ikinci önemli strateji Sadabad Paktını kuruyor. İran, Irak ve Afganistan la birlikte. Bu 3 devlet ile Sadabad Paktını yapıyor. Suriye ile de flört ediyor. Onunla da öyle bir vaziyeti var. Güneyi de garantiye alıyor. Ama onunla da bırakmıyor. Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile Balkan Paktını yapıyor. Şimdi farkında mısın ki eski Osmanlı topraklarındaki devletleri Paktlar halinde etrafında topluyor. Osmanlı hinterlandı tamamlanıyor. Bunu açıkça söylemiş. Söyleyiş ifadesi de şöyle. O çünkü yapı olarak devrimci. Diyor ki; “Bu ülkeler yapı olarak bağımsız olacaklar. Ama bağımsız olduktan sonra eğer isterlerse biz onlarla federasyon veya konfederasyon olarak birleşebiliriz. Bunu açıkça Suriye Dışişleri Bakanı’na söylüyor.

     

    Suriye ile bugün yine bizi karşı karşıya getirmek istiyorlar. Çünkü;

     

    O işte ancak Batı’nın çıkarı var. Bizim kendi etrafımızda yüzyıllarca beraber yaşadığımız halklarla federasyon veya konfederasyon yapmamızın hiçbir zararı yok. Bir tek şartı var. Bu federasyon veya konfederasyonun Rusya’nın zararına olmadığına Moskova’yı inandıracaksın. Diyeceksin ki; “Biz bunu yapıyoruz ama seninle bir meselemiz yok. Seninle dostuz sen nasıl koca bir devletsen, biz de öyle koca bir devletiz. Bu batılıların anasını belleyelim.” Bizim dememiz gereken bu. Şimdi bakıyorsunuz Balkanlar’da bu anlaşmayı yapıyor. Mezopotamya’da bu anlaşmayı yapıyor. Rusya ile de kuzeyini garantiye almış. İran’la da gelişini garantiye almış. Nereyi açık bırakmış Gazi? Batıyı. Çünkü zararın oradan geleceğini biliyor. Her türlü bela oradan gelecek biliyor. Dersim meselesi’nin arkasından 12 ada meselesi, sonra arkasından Hatay meselesi geliyor. Sağlığı boyunca 5 defa batıyla ihtilafa düşüyor. Gazi, peki bilmez mi belanın nereden geleceğini? Oradan gelecek ve tedbirini ona göre alıyor. Batıyla Gazi’nin sağlığı boyunca Türkiye Cumhuriyet’inin hiçbir anlaşması yok.

     

    ASIL VE HAYIRLI ORTADOĞU PROJESİNİ ATATÜRK HAZIRLAMIŞTI!

     

    Bütün bu durumlar şunu gösteriyor. Bizim hükümetin de ağzında onların da ağzında Büyük Ortadoğu Projesi vardır. BOP’un uygulanması lazımmış. Çünkü demokrasi olurmuş da bilmem ne olurmuş. Bunların hepsi laf. Onlar aslında petrol çıkan yerleri alacaklar ve oralara hâkim olmak istiyorlar. Hiç birisi şu an düşünmüyor. “Yahu M. Kemal’in de bir Ortadoğu Projesi var.” İşte deminden beri söylüyorum. Bir taraftan Sadabad Paktını yapıyor. Öbür taraftan Hatay meselesini hallediyor. Hatay meselesinde M. Kemal’in bir jesti var. Onu okurken tüylerim diken, diken oldu.

     

    Şimdi Hatay meselesinde iş sarpa sarıyor, vermek istemiyorlar. Sorunlar çıkıyor. Ne yapıyor biliyor musunuz? Fransız Büyükelçisini çağırıyor. Geliyor Fransız sefiri. Bakıyor ki Mustafa Kemal’in bir tarafında Sadabad Paktının Erkan-ı Harbiye Umumi Başkanları, bir tarafında Balkan Paktı devletlerinin Erkan-ı Harbiye Umumiye Başkanları ve bu arada da balkan devletlerinden iki devlet adamı. Hepsi yanında. Böyle oturmuşlar ve Gazi, Fransız sefiriyle konuşurken “Ben” demiyor, “Biz” diye konuşuyor. Biz, hepimiz diyor yani Sadabad Paktı, yani Balkan Paktı, yani Osmanlı’nın eski gücü “Biz Hatay meselesinde ısrarlıyız” diyor. Gazi bu adam, büyük adam yani. Öbürleri küçük adam. Ufak düşünüyorlar. Bu büyük koyuyor meseleyi. Fransız sefire haddini bildiriyor. “Fransızlarla biz düşman olmak istemiyoruz” diyor. O sırada İsmet Paşa ile ilk büyük hır orada çıkıyor aralarında. Çünkü İsmet Paşa’nın ödü patlıyor.

     

    Peki, İsmet Paşa niçin o kadar korkuyor?

     

    Fransa ile aramızda harp çıkacak diye korkuyor. Hâlbuki sonra Gazi Mustafa Kemal anlatmış. Hasan Rıza Bey hatıralarında yazıyor. “Nasıl çıkardı ki harp?” “Çünkü mümkün değildi. Düşünmüyordu ki Fransa’nın bir tarafında Hitler var, bir tarafında Mussolini var, bir tarafında Franko var. Kımıldar halde değil Fransa. Nasıl kalkıp gelip de Suriye’de bizimle savaşır?” diyor. Gazi bunun hesabını yapmış kafasında. “Bunlar kımıldayamazlar ben çeker alırım Hatay’ı Suriye’den” ve nitekim Gazi söktü aldı Hatay’ı. Eğer sağ olsaydı 2. Cihan Harbinde Musul ve Kerkük’ü de alırdı!

     

    Medya’nın da millileşmesi lazım.

     

    Şu anda sayın Ecevit; “Türkiye Kerkük ve Musul’a girip almalı” diyor. Bu sadece bir şovdur:

     

    Türkiye M. Kemal Paşa’nın Ortadoğu Projesini, Sovyetler Birliği ile yani bugünkü Rusya ile anlaşmak suretiyle mükemmel şekilde tatbike koyabilir. Kaldı ki Ruslar şu lafı söylediler “Avrasya’nın sınırı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden geçer” dediler. Bu demektir ki “Oraya kadar biz sorumluluk alırız” Bu konuşma bizim lehimize bir konuşma. Biz orada rahat at oynatabiliriz. Hem de çok rahat. Ama bütün mesele bu kararı verebilmekte. Bizimkiler maalesef iki taraflı oynuyorlar. Bu yanlış.

     

    Bu olaylar karşısında bazı medyanın tavrı da maalesef üzücü ve ürkütücüdür:

     

    Türkiye de medya diye bir şey yok. Şimdi Avrupa’da ve Amerika’da gittikçe medyanın hatta eğitim müesseselerinin, hatta birtakım benzer aydınlatma faaliyetinde bulunacak olan kuruluşların fonksiyonu artık halkı aldatmak. Bu esas üzerine kurulu. Eskiden Avrupa’da ortaya çıktığı zaman bu çağdaş basın tam tersine görevi ve gayesi halkı uyandırmak, halka bilgi vermekti. Şimdi öyle bir mantık yok. Halkı kandırmak uyutmak halka yalan söylemek ve onu başka yöne sevk etmek.

     

    Mesela İstanbul-Çağlayan Meydanında bir miting oldu. 300 bin insan orada toplandı. Irak’ta ABD ve yandaşlarının yaptığı katliamı protesto etti. 500 bin satan bir gazete bu haberi birinci sayfasından girmedi. 300 bin satan gazete ile 400 bin satan gazete hiç görmedi.

     

    Görmezler tabi. Burada akıllıca tavır o gazeteleri dikkate almayacaksınız. Onlara önem vermeyeceksiniz. “Onlar ne diyorlar?” veya “Onlar ne dediler?”, “Acaba orada bunları yayınlatabilir miyim?” Bunlar hayal. Bunlar olmaz artık. Bundan sonra direkt olarak halkı etkileyebilecek medya oluşturmak lazım geliyor. Bu etkili oluyor. Çünkü halk medyaya inanmıyor Medyanın da millileşmesi lazım.

     

    “Parola Vatan, işareti Namus”

     

    Bir gelin-kaynana Türkiye’nin gündemini belirliyor. Bu nasıl oluyor?

     

    Türkiye’nin değil. Şu nokta çok önemli. Biz burada İstanbul çevresindeki ve İstanbul’daki medya çevrelerinden etkileniyoruz. Anadolu da böyle bir şey yok. Şimdi bakın ben Bursa’ya gittim yahu. Bursa’da halkla konuşuyorum. Benim oradaki konuşmamın ser levhası neydi biliyor musun? “Parola Vatan, işareti Namus”, “Bunu konuşacak Attila İlhan” dediler. “Vatan ve Namus üzerine konuşacak” dendi. 2000 kişi gelmişti ve her türden insan vardı.

     

    Şimdi bu insanlar 2,5-3 saat mütemadiyen seni dinliyorlarsa ve sana birtakım sorular sordukları zaman bu işleri çok derinlemesine düşündükleri anlaşılıyorsa korkulacak bir şey yok. Halk tamamen farkında işin. Bütün mesele şimdi benim ısrarla üzerinde durduğum olay aramızdaki ideoloji farklarını falan bir kenara bırakıp, tıpkı Gazi zamanındaki gibi bir araya gelmemiz lazım. Çünkü vatan elden gidiyor. Bütün mesele burada bakın Gaziye. Gazi burada. Yani başında Yusuf Akçura var. Burada Ziya Gökalp var. Şurada Mehmet Akif var. Öbür tarafında Mustafa Suphi var. Hepsini çağırmış yanına.

     

    Halkı etkileyen sağcısı-solcusu hepsi yanında hepsi orada. Nitekim şimdi ben bir dizi kitap yayınlayacağım Bilgi Yayınevi’nde. Çeşitli yazarlardan istiyorum o kitapları. İlk yayınlayacaklarım arasında bir ülkücü var, bir komünist var. Memleket tehlikede. İş ciddi. Şimdi birbirimizle şu muydu, bu muydu tartışmasının sırası değil. Şimdi şu sırada asıl üstünde durmamız gereken nokta; Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün gücüyle devam ettirebilmektir.

     

    Osmanlıca mecburi ders olmalı:

     

    Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının korunması için neler yapılmalı?

     

    Üç şeyin yapılması şart. Ben bunların üzerinde çok duruyorum. Bunların birincisi eğitim.. Eğitimin Milli olması şart. Nitekim bana Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sordular. “Sosyal liseler kurulacak. Müfredat için bir teklifiniz var mı?” dediler. Toplantıya gelmem ama bir fikrim var. Söyleyeyim size. “Osmanlıca mecburi ders olmalı. Arapça ve Farsça da yardımcı ders olmalı.” Şimdi 17 yaşında bir Fransız çocuğu 16. asırdaki bir kitabı alıp okuduğu zaman onu anlıyor. Benim çocuğum niye anlamasın ki? Böyle şey olur mu? Ve bunu söyledim ben. Bu teklifim kabul edildi. Osmanlıcayı öğrenmeden bu işin içinden çıkamazsınız. Benim bütün tarihim bu. Osmanlıcayı bir defa mutlaka bilmemiz gerekiyor. Şimdi bunun gibi Arapça ve Farsça yardımcı ders. Çünkü onları bilmezsen Osmanlıcayı iyi öğrenemezsin bu böyle. Fransa’ya bakın. Yunanca, Latince ders olarak okutuluyor. Onların kültürü bu.

     

    Batılılaşma İsmet İnönü ile başladı

     

    Bahsettiğimiz iyi dönem Gazi’nin Cumhuriyeti kurmasından sonra gelişen ve büyüyen Türkiye Cumhuriyeti idi. Sonra İsmet Paşa geliyor, Batılılaşmanın peşinden koşuyor.

     

    Bunların sonucu şimdi herkese muhtaç haldeyiz. Şimdiki durumu Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Doç. Dr. Bülent Düzçubuk, tespit etmiş. Şimdi o raporu okuyorum: “İzlenilen tarım politikaları sonucunda Türkiye kendine yeten bir ülke konumunu kaybetmektedir. Türkiye tarımda ithalatçı (dış alımcı) bir ülke konumuna girmektedir. Nüfusumuzun önemli bir bölümü yeterli ve dengeli beslenemiyor. Tarım politikaları içsel değil dışsal faktörler tarafından yönlendirilmektedir. Kırsal alanda gelir giderek azalmaktadır. Tarım piyasamız uluslararası tekellerin eline geçmektedir. Çünkü devlet tarım üretimini gerçekleştirmek, pazarda rekabet edebilir hale getirmek, üretimi ve katma değeri artırmak yerine kolay olanı, yani mevcudu elden çıkarmayı tercih ediyor. Çünkü ülkemizde önce ‘işlevsizleştirme’, ‘etkisizleştirme’, ‘hantallaştırma’, ‘borçlandırma’, ‘zararlandırma’ süreci yaşanıyor. Sonra da özelleştirmeye uzlaşı sağlamadan gidiliyor. Bu ise dışarıya bağımlı bir tarımı, gıda güvenliği azalan bir süreci, işsiz, gittikçe yoksullaşan nüfus kitlesini beraberinde getiriyor. Bu da Batı ile işbirliğinin sonucudur.

     

    “Türkiye Cumhuriyeti mutlaka muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacaktır” diyen Attila İlhan:

     

    “Sanayileşmek kaçınılmaz!”

     

    Her Cumhuriyet çocuğunun kafasında devletini, yani Türkiye’yi büyük bir devlet olarak görme ihtiyacı vardır. Bu bir idealdir. Bu ideal hepimizin içine işlemiştir. Onun için Erbakan bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır. Demirel bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır. Çünkü sanayileşmek esastır.

     

    Yeni bir kurtuluş için yapılması gereken 2. şart nedir?

     

    Milli ekonomi. Kurtuluş istiyorsan ekonomini öyle IMF, Dünya Bankası, ıvır-zıvırın kontrolünden çıkaracaksın. Biz tam bağımsız devlet iken inanılmaz başarılara imza atmış ülkeyiz. Şu Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı. Cumhuriyet kuruldu, olmayan imkânlarla bunları yaptık. “Cumhuriyetin devraldığı tarım: Ülkenin sahip olduğu Ziraat Mühendisi sayısı 20 idi. Halkalı’da bir Tarım Yüksek Okulu, Bursa’da orta dereceli bir tarım okulu vardı. Toprakların çok azı işlenebiliyordu. Köylünün büyük bölümünün ne tohumluğu, ne pulluğu, ne sabanı çekecek bir çift öküzü vardı. Eğitim köye girmemişti, yoksulluk çok yaygındı.

     

    Aşar vergisi yani öşür, köylünün baş belası haline gelmiş, ürün öncesi borçlanma, tefecilik kanayan yara halini almıştı. Ekilen buğday halkı doyurmaya yetmiyordu, sürekli ithal ediliyordu. Yokluk ve yoksulluk olağanüstü yaygın, eldeki imkânlar her türlü umudu kıracak kadar zavallıydı. Bu şartlar altında başlıyoruz.

     

    Yeni kurtuluş için yapılması gereken önemli üçüncü iş nedir?

     

    Savunmanın milli olması lazım. Savunma NATO olmayacak. Çünkü NATO bizim aleyhimize çalışıyor.

     

    Savunmanın milli olmasını isteyen ve “Milli Harp Sanayi kurulmalıdır” diyen Necmettin Erbakan, bunu söylemekle kalmamış, iktidara geldiği zaman fabrika temelleri atmıştır. 54. hükümetin Başbakanı iken sanayicileri topladı ve “Ordumuzun ihtiyaçlarını siz üreteceksiniz” dedi. Devrin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı Erbakan’ı tebrik etti. Buna rağmen medyanın ve bazı çevrelerin fişeklemesi sonucu Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırdılar. Durum böyle olunca Milli Savunmayı kurmayı nasıl başaracağız?

     

    Şimdi bunlar gayet doğaldır. Neden doğaldır? Çünkü bak Erbakan benden ya bir ya iki yaş büyüktür. Demirel, benden bir yaş büyüktür. Ecevit’le aynı yaştayız. Bunu niye söylüyorum sana? Bu saydığım 4 kişinin fikirleri birbirleriyle hiç uyuşmaz. Ben Erbakan’la uyuşmam. Demirel Ecevit’le uyuşmaz. Çeşitli fikirleri savunuruz. Başka fırkalara aitiz ve başka kafalardayız. Ama bu insanların hepsinin mutabık olduğu bir nokta vardır. Türkiye Cumhuriyeti mutlaka muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacaktır. Erbakan da bu fikirdedir, Demirel de bu fikirdedir, ben de bu fikirdeyim, Ecevit de bu fikirdedir. Çünkü biz Cumhuriyet çocuklarıyız. Cumhuriyet’te yetiştik. Bu bizim idealimizdir. Her Cumhuriyet çocuğunun kafasında devletini, yani Türkiye’yi büyük bir devlet olarak görme ihtiyacı vardır. Bu bir idealdir. Bu ideal hepimizin içine işlemiştir. Onun için Erbakan bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır. Demirel bunları söylediği zaman ben destek yazısı yazmışımdır. Çünkü sanayileşmek esastır. Demirel 7 proje yaptı. Bunları uygulamak istiyordu. Bunlar büyük sanayi projeleriydi. Amerika’ya başvurdu, kredi vermediler. Avrupa’ya başvurdu, kredi vermediler. Kaldı ortada. Ruslar geldi ve dediler ki: “Biz size kredi veririz”. Büyük fabrikalar kuruldu.. Muazzam şeyler. Sonunda ne oldu? Demirel’i darbe ile iktidardan indirdiler. Şimdi onun için Türk gözünü açmak zorunda. İnancı ne olursa olsun, siyasi fikri ne olursa olsun, asıl olan vatan. Asıl olan Türkiye’nin güçlenmesi. Bunun da on tane yolu yok. Bunun bir tane yolu var. Türkiye Cumhuriyeti çok ciddi bir sanayi devleti olmak zorunda. Türkiye çok ciddi bir nükleer güç olmak zorunda. Başka da çıkar yol yoktur. Ordumuzun kesinlikle caydırıcı güç olması gerekiyor. Onun için şimdi Avrasya Birliği yine bir imkân. Burada bu imkândan yararlanmanın çarelerine bakmamız lazım. Çünkü Ruslar buna hazır.

     

    Yani Putin’in çantasında bunlar var mıydı?

     

    Vardı tabi. Bizimkiler şimdi Ruslar’a hayır demiyorlar. Benim fikrim daha henüz Batı’dan ümitlerini kaybetmiş değiller. Herhalde son bir kazık yemeyi bekliyorlar. Türkiye için Dış politikada Gazi’nin güvenlik anlaşmasına dönmek lazım. Yani Türkiye kendi etrafındaki devletlerle kesinlikle anlaşacak, Rusya ile de çok kesin bir anlaşmaya girecek. Avrasya platformu içinde yer alacak. Çünkü Avrasya Platformu demek, Çin demek, Hindistan demek, Türk Cumhuriyetleri demek, Rusya demek, İran demek. Bunların hepsi nükleer arkadaş. Nükleer olmayan bir tek biz kaldık. Biz de Amerika’ya bağlı olduğumuzdan nükleer olamıyoruz! Ve sürünmekten kurtulamıyoruz.

     

    İlk Meclis ve Mustafa Kemal!

     

    Kütüphanemi karıştırırken büyük boy ciltli bir kitap buldum: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Kavanin (Kanunlar) Mecmuası”. 23 Nisan 1920’de açılan Meclis’in ilk devresinde çıkan kanunları ihtiva ediyor (içeriyor).

     

    Büyük Millet Meclisi’nin ilk çıkardığı kanunlara şöyle bir göz atayım dedim, ne kadar meraklı, dikkate değer, ilgi çekici, ibretli maddeler varmış. Bunlardan birkaçını okuyucularımın dikkatlerine sunuyorum.

     

    Kanun numarası No: 18 “NİSAB-I MÜZAKERE KANUNU”

     

    Madde 1. Büyük Millet Meclisi, Hilâfet ve Saltanatın, vatan ve milletin istihlas ve istiklâlinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i âtiye dairesinde müstemirren in’ikad eyler.

     

    (Bugünkü Türkçeyle “Büyük Millet Meclisi Hilâfetin ve saltanatın, vatanın ve milletin kurtarılmasından ve istiklâline kavuşturulmasından ibaret olan amacının gerçekleşmesine kadar aşağıdaki şartlar dairesinde devamlı olarak toplanacaktır.)

     

    Kanun numarası No: 2 “HIYANET-İ VATANİYYE KANUNU”

     

    Madde 1. Makam-ı Mualla-yı Hilâfet ve Saltanatı ve memâlik-i mahruse-i şâhâneyi yedd-i ecânibden tahlis ve taarruzatı def’ maksadına ma’tuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine isyanı muzatammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet veya ifsadatta bulunan kesan hain-i vatan addolunur.

     

    (Bugünkü Türkçeyle: Yüce Hilâfet ve saltanat makamını ve Padişahın korunmuş manevi mülkünü, yani ülke bütünlüşünü yabancıların elinden kurtarmak ve saldırıları püskürtmek amacıyla kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi’nin meşrutiyetine başkaldırı şeklinde sözle, fiille veya yazılı olarak muhalefet yapanlar ve fesad çıkartanlar vatan haini sayılırlar.)

     

    Ülkemizin her yeri okullarla doludur, yüze yakın üniversite açıldı, bazılarına göre bilgi ve kültür sahasında çağ atladık; lâkin toplumumuz hala yazılı-medenî bir toplum değil, “şifahî-sözlü-ilkel” bir toplumdur.

     

    Edebiyatımızı iyi bilmiyoruz... Tarihimizi iyi bilmiyoruz... Millî kültürümüzü iyi bilmiyoruz... Millî sanatımızı iyi bilmiyoruz...

     

    1920’de Ankara’da açılan ilk Büyük Millet Meclisi hakkında neler biliyoruz? Bu konuyla ilgili bazı tarihî bilgi ve verileri aşağıya madde madde yazıyorum. Kimse itiraz etmeye kalkmasın, bunlar kesin gerçeklerdir?

     

    1. Büyük Millet Meclisi, Hacı Bayram Cami-i Şerifinde topluca kılınan Cuma namazından sonra dualarla, besmelelerle, âminlerle, kurbanlarla açılmıştır.

     

    2. Meclisin açılmasından önce Ankara valiliği, hafızlara Kur’ân-ı Kerim’in tamamını okutturmuştur. Ayrıca İslâm’ın Kur’ân’dan sonra ikinci kaynağı olan Buhari-i Şerif de okutulmuştur.

     

    3. Bu ilk Büyük Millet Meclisi’nde, seksene yakın sarıklı din âlimi ve şeyh milletvekili olarak bulunuyordu.

     

    4. Meclis Başkanı seçilinceye kadar en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey kürsüye çıkarak başkanlık yapmıştır.

     

    5. Şerif Bey, Meclisin gayesinin Halifeyi, yani tüm dünya Müslümanlarını temsil makamını ve vatanı kurtarmak olduğunu açıkça beyan etmiştir.

     

    6. Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa da aynı beyanda bulunmuştur. Yani bu Meclis, Halife efendimizi ve sevgili vatanımızı kurtarmak amacıyla toplanmış bulunuyor...

     

    7. Bazı tarihçiler, Ankara’ya gelen milletvekilleri için yeterli otel odası bulunmadığından, bir okulun yatakhanesinde kaldıklarını ve vali yardımcısının emriyle yatakhanede mebusları namaza kaldırmak için sabah ezanı okunduğunu yazar.

     

    8. Ulemadan Bedîüzzaman Ankara’ya geldiğinde, Meclis’in samiîn (dinleyiciler) locasında bulunduğu sırada bazı milletvekilleri Meclis başkanlığına bir önerge vermişler, “Ülkemizin değerli din âlimlerinden Bediüzzaman Hazretleri Meclisimizde bulunmaktadır, kendisine hoş geldiniz denilmesini teklif ediyoruz...” demişlerdir. Meclis zabıtlarında bu önerge zikredildikten sonra, “Alkışlar...” ibaresi yazılıdır.

     

    9. İlk Mecliste başkanlık kürsüsünün üzerinde, duvarda, Kur’ân-ı Kerim’deki Şûra ayeti bir levha olarak yer almaktaydı.

     

    10. Millet Meclisi, din ve Şeriat konusunda İstanbul Hükümetinden daha hassastı. Bu iddianın isbatını mı istiyorsunuz? Edeyim...

     

    Kanun numarası No: 22 “MEN’-I MÜSKİRAT KANUNU”

     

    Madde 1. Memalik-i Osmaniye’de her nev’ müskirat, imal, idhal, füruht ve isti’mali memnudur.
    Madde 2. Müskirat, imal, idhal ve nakl ve füruht edenlerden, müskiratın beher kıyyesi içün elli lira ceza-yı nakdî ahz ve elde edilen müskirat imha olunur.

     

    Madde 3. Alenen müskirat isti’mal edenler veya hafiyyen isti’mal edip de sarhoşluğu görülenler ya hadd-i şer’î veya elli liradan iki yüz liraya kadar ceza-yı nakdî veyahut üç aydan bir seneye kadar hapis cezasıyla tecziye olunurlar. Sıfat-ı resmiyye erbabından olanlar dahi memuriyetten tard edilir ve bu husustaki hükümler kabil-i itiraz ve istinaf ve temyiz değildir.

     

    Madde 4. Bu kanunun tasdik ve neşri ile beraber içki imâline mahsus bilcümle âlat ve edevat müsadere edilir, mevcut içkiler derhal temhir edilir ve iki ay zarfında memalik-i ecnebiyyeye ihracına müsaade olunur. İki ay hitamında mevcut müskirat imha olunur.

     

    Madde 5. Tababette kullanılacak her nev’i ispirtolu mevad ihtiyaç nispetinde Sıhhiyye Vekaletince eczahanelere tevzi ve sarfiyatı kontrole tâbi tutulur.

     

    (Bugünkü Türkçeyle: Madde 1. Osmanlı ülkesinde her tür sarhoş edici alkollü içki üretimi, idhali (yurda sokulması), satışı ve tüketilmesi yasaktır.)

     

    Madde 2. Alkollü içki üretenler, bunları yurda sokanlar, taşıyanlar ve satanlardan içkinin her kıyyesi (ölçü birimi) için 50 lira para cezası alınır, elde edilen içkiler imha edilir.

     

    Madde 3. Açıkça içki içenler veya gizlice içip de sarhoşluğu görülenler, ya Şeriatın öngördüğü hadd cezasına çarptırılır veya elli liradan iki yüz liraya kadar para cezasına... Veyahut üç aydan bir seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılırlar.

     

    Resmî sıfat sahibi olup da içki içenler memuriyetten kovulurlar ve bu konudaki hükümlere itiraz edilemez, bunların iptali için istinaf mahkemelerine veya Yargıtay’a başvurulamaz.

     

    Madde 4. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte alkollü içki üretimine mahsus her türlü aletler ve tesislere elkonulur. Mevcut içkiler derhal mühürlenir, iki ay içinde yabancı memleketlere ihracına izin verilir. İki ay geçtikten sonra mevcut içkiler imha edilir.

     

    Madde 5. Doktorlukta ve eczacılıkta kullanılacak her tür ispirtolu madde, ihtiyaç nispetinde Sağlık Bakanlığı tarafından eczanelere dağıtılır ve sarfiyatı kontrole tâbi tutulur.

     

    Bakınız, ilk Büyük Millet Meclisi ve Atatürk’ün hükümeti Hilâfet merkezi İstanbul’dan daha dindar ve daha çok İslam’a bağlıymış... Açıkça içki içenler veya gizlice içip de sarhoş gezenler, Şeriatın öngördüğü hadd (sopa) ile cezalandırılır deniliyor.

     

    Mustafa Kemal, bütün bunları istismar için değil, içtenlikle yapıyor.[56]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ATATÜRK İÇTENLİKLİ BİR MÜSLÜMANDIR,

     

    İSPATI İSE İSTİKLAL MARŞIDIR!

     

     

    Önce herkes biliyor ve kabul ediyor ki, en hızlı Kemalistler dahil, ülkemizde hiç kimse Atatürk’ü putlaştırıp Ona tapınmıyor... Atatürk’ü Milli birlik ve bağımsızlığımızın ve her yönden kalkınmışlığımızın bir simgesi olarak sevip sahipleniyoruz.

     

    Bizler Millet olarak

     

    Tabulaştırılmış ilkelerin

     

    Tanrılaştırılmış kişilerin

     

    Tiranlaştırılmış ülkülerin değil;

     

    -Bağımsızlık ve birliğimizin

     

    -Özgüven ve özgürlüklerimizin

     

    -İzzet, şeref ve haysiyetimizin

     

    -Refah, huzur ve sosyal güvenliğimizin peşinde ve derdindeyiz.

     

    Bu Milli ve insani ihtiyaçlarımıza ise ancak; “mutlak doğru”lara uyarak ve “kesin yanlış”lardan uzak durarak, ulaşılabileceğine inanıyoruz.

     

    Peki, bu “doğru ve yanlışları” nasıl tespit edeceğiz?

     

    Şu beş şeyi temel ve genel değer ölçüsü olarak görüyoruz.

     

    1- Müspet ilim (faraziyelere, nazariyelere değil, H2O= Su gibi kesin ve ispat edilmiş ilmi gerçekler)

     

    2- Aklı selim ve beşeri icma diyebileceğimiz, tüm insanlığın ortak kabulü olan evrensel kaideler

     

    3- Tarihi deneyim ve birikim

     

    4- Milli kültür terazisi ve vicdani tatmin

     

    5- İlahi din

     

    İşte bu beş değer ölçüsüne göre ittifakla: “güzel, gerekli, hayırlı ve yararlı” görünen şeyleri doğru…

     

    Ve yine bu beş değer ölçüsüne göre ittifakla, “Zararlı, haksız, çirkin ve kötü” görülen şeyleri ise, yanlış kabul ediyoruz.

     

    Doğru ve yanlışları, kişilere ve keyiflere göre değil, kişileri ve görüşleri, bu doğru ve yanlışlara göre değerlendirmek gereğine inanıyoruz.

     

    Atatürk’ü de, bu doğru ve yanlışlara göre değerlendiriyor, Onun çok hayırlı ve başarılı hizmetlerini taktir ediyor; kötü şartları atlatmak, katı düşmanları ve kaypak dostlarını oyalamak ve vakit kazanmak için verdiği tavizleri ise, stratejik bir geri adım olarak görüyoruz.

     

    Bazı hataların da hedeflenen hayırlı amaçların hatırına yapıldığını biliyoruz.

     

    “Atatürk, Dinin gerçekliğine ve gerekliliğine inanmadığı, İslam’ı bir gericilik ve hurafe olarak algıladığı halde, savaşı kazanıncaya ve iktidarını sağlamlaştırıncaya kadar takiyye yapıp Müslüman halka hoş görünmek ve onları istismar etmek için, İslamiyet’i ve Hz. Peygamberi öven ve bunların önemini dile getiren sözler söylemiştir ve şimdi artık buna ihtiyacımız kalmadığından; Atatürk’ün o dönemde söyledikleri bizim için gereksiz ve geçersizdir” diyenler varsa, onların da

     

    a- Atatürk’ün takiyye yaptığını, İslam Dinine ve önemine inanmadığını ve aslında dini temelinden yıkmaya çalıştığını ispatlamaları

     

    b-  Ve bunu açıkça ortaya koyup çok net ve mert olarak topluma anlatmaları lazımdır…

     

    Ama biliyoruz ki, bu imkânsızdır… Çünkü bu durum, tarihi gerçeklere aykırıdır ve Atatürk’e iftiradır.

     

    Efendim filan tarihçi bunları yazmış…

     

    Rıza Nur da şunları yazmış!?..

     

    Yazmış ama iftira atmış.. Kuruntu ve zanlarını hakikatmiş gibi anlatmış… Kasıtlı olarak çarpıtmış ve karalamış..

     

    Efendim İsmet İnönü şu konuşmayı yapmış…

     

    Bizde biliyoruz ki, İsmet İnönü, Atatürk’ün başına ne gaileler açmış… Hatta Atatürk sonunda kendisini hem makamından hem yakınından uzaklaştırmış ve ölünceye kadar hiç arayıp sormamış.. Ve bunda da yerden göğe kadar haklıymış..

     

    Çünkü o İsmet İnönü ki, Sabataist ve Masonik cuntanın gizli bir darbesiyle, Atatürk’ün makamına oturduktan sonra, onu unutturmak için, paralardan resmini silmiş, duvarlardan fotoğraflarını indirmiş ve tam on iki sene bir anıtmezar bile yaptırmamış.!?

     

    Recep Tayip Erdoğan’ın; suni gündem oluşturmak, ucuz kahramanlık taslamak ve bilgiçlik satmak gibi istismara yönelik yanlış amaçlar için söylediği “Bizdeki etnik unsurları biri birine bağlayan din bağıdır” şeklindeki doğru bir sözden bile, sadece içinde din ve İslam geçiyor diye böylesine rahatsız olmak ve kalkıp “Hayır, bizim Millet olmamızda dinin etkisi ve katkısı yoktur” demek için, Atatürk’ten vecizeler ve deliller bulmaya çalışmak, acaba millet olarak;

     

    Mevcut sorunlarımızı aşmamıza

     

    Tehlikeli tuzaklardan kurtulmamıza

     

    Milli birlik ve bütünlüğümüzü sağlamamıza ne denli yardımcı olmaktadır?

     

    Bu türlü haksız ve dayanaksız tepkilerin, AKP’ye dolaylı destek sağladığını ve dindar halkımızı onlara sahip çıkmaya mecbur bıraktığını anlamak için dahi olmaya gerek var mıdır?

     

    Halkımızın AKP’nin iç yüzünü bilmeyip, zahiri görüntüsüyle ve marazlı medya marifetiyle “Bunlar dindardır ve Milli Görüş’ün devamıdır” düşüncesiyle, bunlara oy verdiği niçin unutulmaktadır?

     

    Yok, “biz, İslam Dinine de, o dine inanan büyük toplum kesimine de karşıyız, ama aynı zamanda laik ve demokratız” diyen varsa, onlarda ya akıl fukarasıdır veya toplumun inancına ve ihtiyacına ve bunların etkisiyle kullanılacak oylarına önem vermeyen bir despot kafalıdır.

     

    Murat Bardakçı “Din, insanların sadece iç dünyalarına mahsus bir kavrammış. Tarih boyunca hep başka maksatlar için kullanılmışmış…” gibi bir sürü safsata sıralamış.. Önce İslam Dini, inananların sadece iç dünyasına değil, dış dünyasına da ve davranışlarına da en olumlu ve onurlu bir şekil veren ve her şeyi en iyi bilen Allah’ın yapıtıdır. Cahiliye Araplarını vahşetten fazilete çıkaran da, Türk akıncıları ‘cihan devleti’ne ve şanlı medeniyetlere taşıyan da İslam’dır.

     

    Bizim dışımıza ve davranışlarımıza yansımayan bir inanç, fanteziden farksızdır. Mohiz Kohen’in şakirdi Ziya Gökalp gibilerin; bin yıllık hâkimiyet, adalet ve medeniyet dönemlerimizi unutup, sadece, içimizdeki ittihatçı mason münafıkların ve arkalarındaki Batılı barbarların ortaklaşa yıktığı Osmanlı’nın (ki bu yıkılışın elbette iç sebepleri de vardı) çöküş dönemlerindeki aşağılık kompleksiyle ve dış güçlerin enjekte ettiği kısır kavmiyetçilik düşüncesiyle sarf ettiği sözlerinde hiçbir ilmi ve tarihi dayanağı bulunmamaktadır.

     

    Evet, evet, dün de, bugün de.. Geçmişte de gelecekte de: İslam’a şaşı bakan veya İslam’dan uzak kaçan bir ulusalcılık, USA’cılıktan farksızdır ve kesinlikle yararsızdır ve başarısız kalacaktır…

     

    Lütfen gelin; medeni, hem de Milli düşünceli ve haysiyetli insanlar olarak, oturup konuşalım, araştırıp tartışalım ve şu soruların, tutarlı ve oturaklı cevaplarını birlikte bulalım.

     

    Bu İslam’dan ayırmaya çalıştığınız ulusalcılığın, kendine özgü ve Türk ırkına ait:

     

    -  Yönetim tarzı ve devlet yapılanması ne şekildedir?

     

    -  Ekonomi konusundaki prensip ve programları nedir?

     

    -  Hukuk kavramı ve kuralları nelerdir?

     

    -  Sosyal adalet anlayışı ve insana yaklaşım esasları nelerdir?

     

    Eğer bu sorulara: Kapitalizm, liberalizm, laiklik, Batı hukuku ve Kopenhag kriterleri diyecekseniz, o zaman siz: asırlardır Müslüman olduğumuz için bizimle savaşan (çünkü Türk asıllı Macarları kendilerinden sayıyorlar) ve bu gün de ülkemizi parçalamaya çalışan Batının, kurum, kavram ve kurallarını ve fosilleşmiş felsefe artıklarını bize Türk ulusalcılığı diye yutturmaya, hatta dayatmaya çalışıyorsunuz demektir.

     

    Ve hele bizim şanlı Kurtuluş Mücadelemizde, Şeyh Sunusi’lerden Şair Muhammed İkballere kadar İslam dünyasının manevi önderlerinin nasıl bütün imkânlarıyla ve gönül dualarıyla bize destek çıktıklarını ve Hindistan-Pakistan Müslümanlarının hanımlarının bileziklerine kadar bağışlayıp Türkiye’ye yolladıklarını, ama bu yardımlarının o günkü ulaşım şartları nedeniyle Rusya üzerinden bize ulaştırdığını ve pek çok yalancı tarihçinin de, bu gerçeği çarpıtıp, Rusların bize maddi yardım yaptığını söyleyip halkımızı aldattıklarını inkâr etmek ne büyük talihsizliktir.

     

    Ve yine, Siyonist ve emperyalist merkezlerin aldatıp, satın alıp bize karşı kışkırttıkları bazı Arap şeyhlerini bahane edip tüm Müslümanları töhmet altında tutmak ne derece, ilmi ve gerçekçi bir tespittir?

     

    O dönemde, İsmet İnönü’den tutun, Halide Edip’e kadar pek çok Türk’ün mandacı olduğunu söyleyip, Türklükten nefret etmek ne kadar yanlışsa bazı Müslüman kimlikli kesimlerin yamukluklarını İslam’a mal etmekte o kadar izan ve insafa aykırı değil midir?

     

    Atatürk’ün samimi bir Müslüman olduğunun ispatı, İstiklal Marşımızdır.

     

    Merhum Mahir İz, Yılların İzi adını verdiği hatıratında İstiklal Marşı’nın yazılış macerasını şöyle anlatır: “Yeni kurulan devletimizin bir ‘Milli Marş’ yazılması hususunda Büyük Millet Meclisi’nin altı ay müddet vererek açtığı ‘İstiklal Marşı Müsabakası’na muhtelif şairlerin gönderdiği tam 724 şiir gelmişti. Bunlar Maarif Vekâleti’nde teşkil edilen bir komisyonda incelenmiş ve içlerinden altı tanesi seçilerek Meclis Matbaası’nda bastırılıp mebuslara dağıtılmıştı.

     

    Maarif Vekili bulunan Hamdullah Suphi Bey, müsabakaya ‘nakden mükâfat’ vadedilmiş olması yüzünden iştirak etmemiş olan şair Mehmet Akif Bey’e müracaat ederek, yazmasını istemişti. Bunun üzerine Mehmet Akif Bey: “Ben mebusum, müsabakaya iştirak etmem; ayrıca yazarım” diyerek teklifi kabul edip, ikamet etmekte olduğu Taceddin Dergâhı’nda, ‘Kahraman Ordumuza’ ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı yazdı.

     

    İstiklal Marşı Müsabakası’na gönderilen 724 şiir arasından Maarif Vekâleti’nce seçilen ve Meclis Matbaası’nda basılıp mebuslara dağıtılan altı şiiri de Meclis zabıt kâtipliğinde bulunmuş olan İhsan Kaftangil’in hususi koleksiyonunda mevcut matbu nüshadan iktibas ederek aynen naklediyorum. Bunları neşretmekle sadece tarihi bir hatırayı değil; aynı zamanda İstiklal Marşı’mızın mukayese kabul etmeyen misilsizliğini de vesikalandırmış oluruz kanaatindeyim.”

     

    Mahir İz, İstiklal Marşı’nın yazılış sürecini açıklarken altı ay müddet verildiğinden bahsetmektedir. TBMM 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, aynı yılın Mayıs/Haziran aylarında bu müsabaka açılmış ve ilan edilmiş olmalıdır. Haziran-Aralık arasında şiirler yazılmış, TBMM’ye ulaştırılmış ve Aralık sonu ile Şubat arasında (iki ayda) bu 724 şiir incelenmiş, elenmiş, basılmış, dağıtılmış ve Milli Marş olmaya yetersiz bulunduktan sonra Mehmet Akif’e teklif götürülmüş olmalıdır. Çünkü hem Mahir İz’in hatıratında, hem Safahat’ı yayına hazırlayan Ömer Rıza Doğrul’un belirttiğine göre Mehmet Akif önce: “Ben mebusum, müsabakaya iştirak etmem; sonra yazarım” diyerek bir düşünme süreci yaşamış ve 1921’in 17 Şubat günü İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Burada Mehmet Akif’e özgü bir duyarlığın altını çizmek gerekir ki, o da, mebus olması sebebiyle katılımcıların değerlendirmelerinin en uzak bir ihtimalle dahi olsa adalete uygun olmayacağı düşüncesi ile müsabakaya katılmak istememesi ve ‘Ben şair Mehmet Akif olarak mebusum ve TBMM’de bulunma sebebim zaten milletime hizmettir; yarışmaya katılarak hizmete bir vesile aramak bana yakışmaz; bu şiiri yazmak olsa olsa bir görevdir ve yapılan görev karşılığında maaştan başka bir ücret alınmaz’ düşüncesiyle bu şiiri yazmış olmasıdır.”

     

    Şimdi Soruyoruz:

     

    Ulusalcılık, Batıcılık, Çağdaşlık ve bunlarla irtibatlı; Vatana bağlılık, kahramanlık gibi duygu ve düşüncelerin sahipleri olan, dönemin şu meşhur şairleri ve yazarları ve güçlü edebiyat adamları niye İstiklal Marşı yarışına katılmamışlardı?

     

    Hem kendi isimlerini tarihe yazdıracak,

     

    Hem 500 (beş yüz) lira gibi çok önemli bir ödülü kazandıracak

     

    Hem de yaşamları boyunca çok büyük bir şeref ve şöhretin sahibi yapacak, böyle bir fırsata niçin ilgisiz kalmışlardı?

     

    Katılmışlarsa niye kazanamamışlardı?

     

    Çünkü:

     

    1- Bunların hepsi, Mustafa Kemal’in stratejik tavır ve taktikleri yanında, Onun gerçek niyetinin, Milli ve manevi hedefinin farkındadır.

     

    2- Bunların hepsi, Mustafa Kemal’in ancak Mehmet Akif gibi, örnek ve yüksek bir İslamcının yazacağı şiiri tercih ve tensip edeceğinin şuurundadır.

     

    3- Ve Mustafa Kemal’in ise: Meclise ulaşan ve hamasi kahramanlık, kuru ulusalcılık, hatta ırkçılık kokan bütün şiirleri beğenmeyip, kabul etmeyip, özellikle merhum Akif’in şiirini beklediği de herkesin bildiği bir tarihi hakikattir.

     

    İşte o dönemin malum şair ve yazarlarından bazıları:

     

    Cenap Şahabettin, Yahya Kemal Beyatlı, Abdülhak Hamit Tarhan, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Mehmet Emin Yurdakul, Fuat Köprülü, Halil Nihat Boztepe, Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar, Ali Ekrem Bolayır, Süleyman Nazif, Halit Ziya Uşaklıgil, Faik Ali, Celal Sahir, Mehmet Rauf, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Refik Halit Karay, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Rıza Nur, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel (Ona Behçet Kemal Çağlar’la 10. Yıl Marşı’nı yazmak düştü), İbrahim Alaattin Gövsa, Ali Mümtaz Arolat, Halide Nusret Zorlutuna, Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin Cahit Yalçın, Midhat Cemal Kuntay, Falih Rıfkı Atay, Abdullah Cevdet, Memduh Şevket Esendal, Fahri Celal Göktulga...

     

    Bu saydıklarımın yarısının romancı, hikâyeci ve gazeteci olduğu bilinmektedir ve zaten bunu ikinci kez söylüyoruz. Ancak o dönemin nasirleri de edebiyata şiirle başlamış, özellikle divanları hatmetmiş, zihninde tuttuğu bir sürü gazel, kaside, rubai vs. ile yazılarını, konuşmalarını süsleyen kişilerdir ve nazım yazmıyorlarsa; bu, beceremeyeceklerinden değil; nesirde iddia sahibi olduklarındandır. Yoksa onlar kalıpları belli, yerleşmiş bir edebiyatın nazım türünü beceremeyecek kimseler değildir.

     

    Bu adlardan bazıları, daha sonra 150’liklerden oldukları için Refik Halit Karay, Adıvar çifti, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Refii Cevat Ulunay vs. Milli Mücadele’ye karşı oldukları için bu yarışmaya katılmadılar farz edelim; peki diğer isimlere ne dememiz gerekir?

     

    Bu listeye o dönemde Anadolu’da yaşayan halk şairleri ile yazarlar ve şairler sözlüğünde adları geçen ancak eserleriyle bir atılımı gerçekleştiremeyen ve beklenen ilgiyi görmeyen bazı isimler dahil edilmemiştir. Yoksa onların yazacakları bir eserin yukarıda adını vermeyen, rumuzla katılan eserlerden hiç de aşağı olmayacağını söyleyebiliriz. Acaba yarışmaya katılanlar arasında yukarıda adları geçen bu kalemler niçin yoktur? Neden? Neden? Neden?

     

    Olsa olsa katılmamışlardır ki, o zaman esas sorgulanması gereken de tam bu tutumlarıdır. Söze gelince en ateşli konuşmayı yapan, yazıya gelince bağımsızlık konusunda kaleminden kan damlatan bunca insan nasıl olur da İstiklal Marşı’nı yazmaya ilgi göstermez? Doğrusu bunu anlamak çok zor. Bunu sadece “Şairler yarışmaya girmez” gerekçesiyle açıklayabilir miyiz? Adı geçen/geçmeyen kalem erbabı, yarışmadan sonra yayımladıkları kitaplarda buna dair bir değinmede bulunmamış ve varsa yazdıkları böyle bir şiiri yayımlamamışlardır.

     

    Mehmet Akif ‘İslamcı’ idi...

     

    Bu kalem erbabı, 1937’de İstiklal Marşı’nın tekrar yazılması tartışması başlayınca, Mehmet Akif’in yazdığı İstiklal Marşı’nı hem çok beğendiklerinden, hem de ondan daha güzel bir eser yazamayacaklarını sezdiklerinden bir duyarsızlık gösterdiler diyelim; (İstiklal Marşı’nı yazma işi bir rastlantı olarak Mehmet Akif’ten sonraki Türk edebiyatının en önemli İslamcı ve mistik şairi Üstad Necip Fazıl’a havale edilmiş; o da “bir rejim havası içinde ve bir takım şahısların pohpohlanmaları uğrunda şiirini alçaltmaya razı olmamak” şartıyla Falih Rıfkı tarafından yapılan teklifi kabul etmiş ve Milli Marş olması için Büyük Doğu Marşı’nı yazmıştır. (Ne garip cilvedir ki, Türk Devleti’nin İstiklal Marşı’nı yazması beklenen kişiler hep İslamcıdır ve en çok sıkıntıyı çeken kişiler de aynı kişilerdir.) Ama Atatürk ölünce bu konu rafa kaldırıldığından, Üstad şiirini aynı adla kitabına almıştır. Prof. Dr. Orhan Okay, bir yazısının dipnotunda belirttiğine göre, bu şiir, 1940’lı yıllarda Necil Kazım Akses tarafından bestelenmiştir ve kendisi bu besteyi radyodan dinlemiştir.[57] 1943’te Büyük Doğu dergisinin dördüncü sayısında yayımlanan Büyük Doğu şiiri şöyledir:

     

     

               BÜYÜK DOĞU

     

    Tanrının alnından öptüğü millet!

     

    Güneşten başını göklere yükselt!

     

    Avlanır, kim sana atarsa kemend

     

    Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebed

     

    Tanrının alnından öptüğü millet

     

    Güneşten başını göklere yükselt

     

    Yürü altın nesli Fatih Oğuz’un

     

    Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun

     

    Nur dolu elinden tut kılavuzun

     

    Fethine çık, (doğru), (güzel), (sonsuz)un

     

    Yürü altın nesli fatih Oğuz’un

     

    Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun

     

    Aynası ufkumun ateşten bayrak

     

    Babamın külleri, sen kara toprak

     

    Şahit ol ey kılıç, kalem ve orak

     

    Doğsun Büyük Doğu, benden doğarak

     

    Aynası ufkumun, ateşten bayrak

     

    Babamın külleri, sen kara toprak

     

     

    (Birinci mısra Çile’nin daha sonraki baskılarında: “Allahın seçtiği kurtulmuş millet” olarak değiştirilmiştir.)

     

    Tekrar soralım:

     

    Acaba bu müsabakaya aslında 724 şiir falan katılmadı da, katılan şiirler Meclis’in bastığı, dağıttığı şiirlerden mi ibaretti? Ve merhum Mehmet Akif’e bu şiiri yazdırmak için böyle bir yol mu izlenmiştir? Bu seçeneğin doğru olması demek; merhum Mahir İz’in de hatıratına aldığı yukarıdaki bilgiyi gönderilen şiirleri bizzat gördüğünden değil; kendisine verilen bilgiden hareketle yazmış olması demektir.    

     

     Eserlerinde yukarıdaki konuları işleyen bu kalem erbabı velev ki şair olmasınlar; niçin İstiklal Marşı gibi önemli bir eserin yazarı olarak tarihe geçmek istemesinler? Bunu düşünmemiş, istememiş olabileceklerine ihtimal verebilir miyiz?

     

    Rahmetli Akif 500 Lirayı Yaralı Kurtuluş Savaşı Gazilerine Bağışlıyor:

     

    Mahir İz’in bildirdiklerini paylaşmakta yarar var. Şöyle diyor Mahir İz bu konuda: “Marşın kabulünden sonra Meclis Muhasebecisi Necmeddin Bey, kanunen müsabakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdî mükâfatı getirdi ise de Akif Bey:  “Ben müsabakaya girmedim; bu para bana ait değildir” diye reddetti. Fakat muhasebecinin “Kanun metninde mükâfatın, kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edilmiştir; bu para sizindir; Meclis Kasası’nda kalamaz. Siz usulen tesellüm edin, sonra istediğinizi yaparsınız” diye ısrar etmesi üzerine Akif Bey, parayı alıp Sarıkışla Hastanesi’ndeki yaralı gazilere bağışlamıştır. Buradan anlaşılıyor ki, Mehmet Akif’in 500 lirayı almamasının nedeni, müsabakaya katılmamış olmasıdır. Eğer müsabakaya katılsaydı ve derece alsaydı, o ödülü alacaktı,  diyebiliriz.

     

    Yazıyı bitirmeden önce İstiklal Marşı’nın anlamlandırılması üzerinde de bazı sorunlara işaret etmekte yarar var: İstiklal Marşı’nın bestelenen ilk iki kıtasından arta kalan diğer kıtaların özellikle göz ardı edildiği gözlerden kaçmamaktadır. Göz ardı edilen bu kıtalarda genel olarak iki ayrı mesaj söz konusudur; bunlardan birincisi milletin Müslüman kimliği, ezanların kıyamete kadar okunması, sadece Hakk’a tapılması, mabedlerin kutsallığı, şehitliğin önemi, gibi insanlara kimlik kazandıracak esaslarla; din ile hürriyet arasında kurulan ilişkiye dair iken; ikincisi, Batı’nın maddi üstünlüğüne karşı İslam âleminin manevi üstünlüğü, Batı’nın canavarlaşması ve onların ‘alçaklar’ olarak nitelenmesidir. Bu mesajların seslendirilmesinden hoşlanmayanlar bir yandan İstiklal Marşı’na alternatif olarak Onuncu Yıl Marşı’nı yerleştirmek istemektedirler, diğer yandan da mahalli maçların başlangıcına kadar İstiklal Marşı’nı söyletmek suretiyle bu değeri sıradanlaştırmakta ve içini boşaltmaktadırlar. 

     

    Son olarak sözü şairimiz Mehmet Akif’e getirelim: Mehmet Akif Ersoy,  bugün bazı okul adlarından başka, onu çok seven kişiler tarafından çocuklara ve torunlara verilen adıyla yaşamaktadır. Aslında Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı yazıverdiği ülkeden hicret etmiş ve 1936’da ölmeye gelmiş bir şairimizdir. Bu ülke, paranın üstüne İstiklal Marşı’nın ve Akif’in fotoğrafının konulmasını çok görmüştür. Turgut Özal’ın Başbakanlığı zamanında bin bir güçlükle üzerine koydurduğu İstiklal Marşı ve Akif’in fotoğrafının bulunduğu 100 Türk Lira’sı bu yüzden çabucak eskitilmiş ve tedavülden sessiz sedasız çekilmiştir. Bu arada Mehmet Akif, Arnavut kökenli olmasına rağmen gıyabında Arap milliyetçisi olmakla suçlanma talihsizliğine uğramıştır. Her fırsatta Mehmet Akif’ten şiir okuyan bir Başbakan ve Meclis Başkanı’nın bulunduğu bir ülkede, altı ayrı banknot olarak basılan Yeni Türk Lirası’nın üstünde Mehmet Akif’e ve İstiklal Marşı’na ne yazık ki bir yer bulunamamıştır. Eğer Mehmet Akif, “1921’in 500 lirasını, anasının ak sütü gibi helal sayıp alsaydı, 80’li yıllarda kızı FAKFUNFON’a muhtaç olmayacak; damadı Ömer Rıza Doğrul mason olmak zorunda kalmayacak, oğlu Emin Ersoy bir zenginin yanında kâhyalık yapmayacak, Çetin Altan’dan harçlık almak zorunda kalmayacak ve sonunda bir kamyon kasasında ölü bulunmayacaktı. Akif’in kendisi de Gözübüyükzade Ziya Bey’e 250 lira olan borcunu kolaylıkla verecekti.”[58]

     

    Evet, Atatürk:

     

    İstiklal Marşımızın içeriğinde açıkça belirtilen ve resmi belge haline getirilen

     

    ·     Hakka tapınmanın, yani İslamın

     

    ·     Şehadetleri Dinin Temeli olan Ezan’ın

     

    ·     Şehadet ve gazilik gibi kutsal kavramların

     

    İstiklalimizin (Bağımsızlık ve bekamızın) teminatı olduğunu bilmektedir. Bu gün bazılarının tapındığı ve Atatürk’ün hedefi diyerek iftira attığı Barbar Batıyı:  “Tek dişi kalmış canavar” olarak nitelemektedir. Ve bu inancını İstiklal Marşı olarak tescil etmiştir.

     

    İşte İnönü’yle başlayan, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Yılmaz ve Erdoğan’la doruğa ulaşan bu kendi özüne yabancılaştırma sürecinin bunaltıcı faturası!...                                                                                              

     

    Ve işte bir öğretmenin acı itirafları…

     

    İstanbul’un yeni yerleşim yerlerinden birinden, değerli bir öğretmenimize ait şu satırlar burnumuzu sızlatmaya, başımıza ağrı sokmaya yetmeli. İstanbul’un pek çok yerinde artık görmeye alıştığımız bir manzara varlığı bilinmeli. Sözünü ettiğimiz yerleşim yerinin 5 dakikalık mesafesinde modern bir alışveriş merkezi var! İnsanlara beş dakika yakın fakat insanlığa 5 bin fersah uzak bu okul ve bu okul gibi daha niceleri… İşte İslam ahlakından koparılan bir toplumun hali…

     

    ·  Bu yıl lise 1. sınıfta okuma yazma bilmeyen bir öğrenci var.

     

    ·  Bir öğrenci okula "satır" getirmekten uzaklaştırma cezası aldı.

     

    ·  İki hafta önce okulun önünde çıkan bir kavgada bir öğrencimin boynu döner bıçağı ile kesildi; 28 dikiş atıldı. (Çok şükür şah damarına gelmedi)

     

    ·  Bu çevrede kimse kışın akşam beşten sonra sokakta yalnız yürümüyor.

     

    ·  Geçtiğimiz hafta, bebek bekleyen müdür yardımcımız bir öğrenci tarafından karnı tekmelenmekle tehdit edildi.

     

    ·  Dışarıdan elini kolunu sallaya sallaya giren bir adam, kendisini dışarı çıkarmaya çalışan kat nöbetçisi bayan öğretmeni bıçakla tehdit etti.

     

    ·  Derste sıkıntı oluşturduğu için öğretmeni tarafından cezalandırılan öğrencinin aşiret olan ailesi okulu bastı.

     

    ·  Bir öğretmenimiz sınıfta bıraktığı öğrenciden tehdit telefonları aldı.

     

    ·  Öğrencilerimizin % 86 sı sigara içiyor.

     

    ·  Öğrencilerimizin % 42 si hap kullanıyor.

     

    ·  Okulun etrafında hap satanları, okulun içinde hap kullananları da polis biliyor.

     

    ·  Öğrencilerimizin % 23'ü ensest (aile içi sapık cinsel) ilişki mağduru.

     

    ·  Geçtiğimiz yıl bir kız öğrencimizin babası çocuğundan (öğrencimizden) dayak yediği için okula sığındı.

     

    ·  Yalnızca koridorda birbirlerine çarptıkları için kavgaya tutuşan iki kız öğrencinin aileleri okulun önünde birbirlerine yumruk yumruğa saldırdılar.

     

    ·  Bazı kız öğrenciler 100 kontör karşılığında minibüs şoförlerine, halı saha sahiplerine kendilerini kullandırtıyorlar (cinsel anlamda)

     

    ·  Bu yıl bir erkek öğrenci, bir kız öğrencinin kendisine cinsel tacizde bulunduğunu söyleyerek şikâyette bulundu.

     

    ·  Geçtiğimiz yıl bir anne, kızının saçının boyalı olması üzerine okula çağırıldığında, kızını okula koca bulmak için gönderdiğini bu nedenle de süslenmesi gerektiğini söyledi.

     

    ·  Velilerin % 42'si kayıttan sonra bir daha okula uğramıyor.

     

    ·  Maddi yetersizlikten dolayı üç, dört aile bir oda bir salon bir evi paylaşıyorlar. (Sayıları azımsanamayacak ölçüde.)

     

    ·  Her ay öğretmenler aramızda para toplayıp bir öğrenciye bot, palto veya okul araç gereçleri alıyoruz.

     

    ·  Geçtiğimiz yıl cuma okul kapanışı töreninde baygınlık geçiren bir öğrencinin iki gündür hiç bir şey yemediğini öğreniyoruz.

     

    ·  Öğrencilerin çoğunun hayatında kan davası, intihar, boşanma, dayak, kaçma, kaçırılma, hapis gibi hikâyeler var. (Ailelerinde yaşanmış)

     

    ·  Geçtiğimiz yıl iki gün boyunca evine gitmeyen bir öğrenciyi velisi gelip okulda arıyor. (Kızın biriyle kaçtığı anlaşılıyor daha sonra.)

     

    ·  Annesi babası ayrı veya boşanmış olan öğrencilerin çoğu uzak akrabaların yanında kalıyor. Anne ya da baba, almak istemiyorlar veya üvey anne babalar istemiyor.

     

    ·  Geçtiğimiz yıl sorun çıkardığı için müdür tarafından tartaklanan bir öğrenci mahalleden topladığı tanıdıklarıyla müdürün odasını basıp tehditler savurdu.

     

    ·  Veliler toplantılara "ocakta yemeklerini bırakarak", ayakkabılarının topuğuna basarak, mantolarını omuzlarına atarak geliyorlar.

     

    ·  Velilerin büyük bir çoğunluğu öğretmene nasıl hitap edileceğini bilmiyor. (güzelim, hanım kızım, sen, hocaaaaa, ablası!?)

     

    ·  Geçtiğimiz yıl 1000 öğrenci kapasitesi olan okulda kütüphaneye üye olanların sayısı sadece 7(yedi)'ydi.

     

    ·  Öğrenci tanıma formlarındaki "Çaldığınız müzik alet(ler)i" bölümüne radyo, teyp, walkmen yazan azımsanamayacak sayıda öğrenci var.

     

    ·  Öğrencilerin azımsanamayacak bir bölümü doğum tarihlerinin gün ve ay kısımlarını doğru yazıyorlar ancak yıl bölümüne 2004 yazıyorlar!

     

    ·  Lise birinci sınıf öğrencilerim "Soru işareti nerede kullanılır?" Soruma yanıt veremediler.

     

    ·  Liseye kayıt yaptıran bu öğrenciler çarpım tablosunu bilmiyorlar; 10 ve katları ile çarpma ya da bölme işlemi yaparken bile hesap makinesi kullanıyorlar.

     

    ·  Maddi durumu iyi olan sayılı öğrencilerden birinin velisi, geçtiğimiz yıl okulun akan çatısını onardı. (Notlarının hemen hepsi zayıf olan öğrencinin sınıf geçmesi şartıyla!)

     

    ·  Öğrencilerimizin % 60'ı sağlıksız beslenmeden dolayı hasta (Aralarında dispanserlik olanlar var) ancak öğrencilerimizin % 90'ında cep telefonu var. (Cep telefonları son model, bazıları kameralı)

     

    Ben bu okulda 3 yıldır öğretmenlik yapmaya çalışıyorum. Bu olaylara alışmamak için, artık alışıp bunları neredeyse doğal karşılayan yılların öğretmenleri gibi olmamak için uğraşıyorum. Biliyorum ki eğer alışırsam geleceğe dair hiç bir umudum kalmayacak. Her gün büyük bir çaresizlik ve endişeyle "Acaba bugün ne olacak?" diye başlıyorum işime. Olaysız geçen günler Allah’ın nimeti!

     

    ·  Şiirler okunurken, marşımızı dinlerken ağladığımda herkes günün anlamına ağladığımı sanıyor; oysa çaresizliğe ağlıyorum.

     

    Muhtaç olduğu kudretin dolaştığı asil kanı uyuşturucuyla zehirleyen öğrencilerimi kurtaramıyorum. Öğrenmeye direnen, kendini kapatan öğrencilerime İstiklal Marşı’nın anlamını bile öğretemiyorum.

     

    Daha da yazacaktım ancak yazdıkça yüreğim ağırlaşıyor…[59]

     

    Atatürk’ün, Kur’anı Kerimi Türkçeye tercüme görevini özellikle ve öncelikle Mehmet Akif’e vermesi de boşuna değildir.

     

    Çünkü Merhum Akif; Arapçaya, Arap Edebiyatına vukufuyeti ve hâkimiyeti yanında, müsbet ilimlerden ve çağdaş gelişmelerden de oldukça haberdar birisiydi. Üstelik tam hafız olan güçlü bir şairdi. Dönemin bütün ilim erbabı, bu görevi en iyi Mehmet Akif’in yapabileceği kanaatindeydi. Ve hepsinden önemlisi ise Atatürk Mehmet Akif’in, hiç kimsenin keyfi için, Kur’ani gerçekleri saptırmayacağından ve saklamayacağından emindi.

     

    Bu durum Atatürk’ün de, iman ve Kur’an konusundaki samimiyetinin ve hassasiyetinin bir göstergesiydi.

     

    Daha sonra, Atatürk’ün çevresini kuşatan etkili ve dış destekli mason ve Sabataist şebekenin: “Dinde reform yapma, namazda Kur’an’ı Türkçe okuma” gibi dejenerasyon girişimlerine alet olmaktan sakınan Mehmet Akif’in bu çok hayırlı hizmetinden vazgeçmek mecburiyetinde kaldığı söylenir.

     

    Şurası acı bir gerçektir ki; Atatürk’ten sonra yönetimi tamamen ele geçiren ve cumhuriyeti çamuriyete çeviren masonik cunta: Bu millete ve İslamiyet’e karşı işledikleri bütün hıyanet ve hakaretlerin suçunu Atatürk’e yüklemiş, Onun hayırlı ve lazımlı girişimlerini de Müslüman halkımıza karşı bir takiyye ve taktik olarak göstermişlerdir. Ama hiçbir kanser çıbanı sonuna kadar gizlenemeyeceği gibi hiçbir gerçekte sonsuza kadar gizlenemeyecektir. Ama ne var ki “yağmur altında gülenle ağlayan pek seçilememektedir.”

     

    Mehmet Akif’le Atatürk’ün, şapka devrimi yüzünden aralarının açıldığı, bu yüzden Mısır’a kaçtığı da, tamamen uydurmadır.

     

    Şeyhülislam’ın Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılanlar hakkında ölüm fetvası çıkardığını öğrenince dayanışma için hemen Ankara’ya gidip, milli direnişe katıldı. Anadolu’yu dolaşıp ulusal mücadeleye destek sağladı. Kastamonu Nasrullah Camii’nde yaptığı konuşmasını çoğaltıp elden ele dağıtır.

     

    Birinci Mecliste Burdur Milletvekili olarak görev yaptı. Türk Ordusu’na ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı Taceddin Dergahı’ndaki odasına kapanarak on günde yazdı.

     

    Aralarında Kastamonu Ortaokul öğrencisi Rıfat Ilgaz’ında bulunduğu 724 başvuru arasında birinci oldu. Millet Meclisi kendisini ayakta alkışlayınca, utancından dolayı genel kurul salonundan çıktı.

     

    Sırtında giyecek paltosu bile yokken para ödülünü kabul etmeyip sakat gazilere bağışladı.

     

    Başta Ruşen Eşref ve Aka Gündüz olmak üzere çok kişi Mehmet Akif’i cezalandırmak için İstiklal Marşı’nın değiştirilmesine çalıştı. Ama Atatürk bu önerilere asla sıcak bakmadı ve karşı çıktı.

     

    Bazı din istismarcıları ve devrim yobazlarınca Mısır’a gitmesi “şapka devriminden kaçması” şeklinde yorumlandı.

     

    Bu doğru değildi, uydurma ve yakıştırmaydı.

     

    Çünkü, aslında Milli Mücadele’den önce Mısır’a gitme düşüncesi vardı. Ulusal güçlere destek için Ankara’ya gidince programını değiştirmiş ve ülkede kalmıştı. Ekim 1923’te yani Kurtuluş Savaşı’mızın kazanılması üzerine hamisi Abbas Halim Paşa’yla Mısır’a gitti, 7 ay kladı.

     

    1924’de Mısır’dan döndü! İkinci gidişi aynı yılın sonu oldu. Beş ay kaldı. 1925 Mayıs’ında dönüş yaptı.

     

    Ve üçüncü gidişi 1925 Eylül’ünde oldu. En uzun süre bu gidişinde kaldı. Şapka devrimi aynı yılın Ağustos ayında olduğundan, “şapkaya muhalif olduğu için” gittiği söylentisi çıkarıldı! Aslında ne fesi sevdi, ne de şapkayı; ve hayatı boyunca sarık da takmamıştı. Düşünsenize saltanat lağvediliyor; Cumhuriyet ilan ediliyor; halife sürülüyor, Mehmed Akif sesini çıkartmıyor da; Şapka Devrimi olduğu için ülkeyi terk ediyor!? Uydurma olduğu sırıtmaktadır.

     

    O, ülkeyi terk ediyor ama, hayatı boyunca birlikte olduğu Abbas Halim Paşa Türk vatandaşı olabilmek için CHP’ye dokuz yüz bin lira bağışta bulunuyor!

     

    O, ülkeyi terk ediyor, ama din reformunun en önemli adımı Kur’an’ı Kerim’in  tercüme görevini kabul ediyor!

     

    Mısır’da din bilgisi öğretmenliği yapmıyor; Türkoloji kürsüsü başkanlığını yapıyor.

     

    Ve hamisi Abbas Halim Paşa 1935’te vefat edince; hamisinin kızı Emine Abbas’ın isteğiyle Lübnan’a gidiyor.”[60]    

     

     



    [1] Star / Engin Ardıç / 08 10 2004

     

    [2] Bak: El-aziz haftalık / 06 10 2004

     

    [3] Bak. 27. Mektup

     

    [4] Yunus:36

     

    [5] Enam:116

     

    [6] Nedim Senbai / Atatürk. A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya yayınları / Sh. 102 / Baskı:1979

     

    [7] Harun Yahya. / Gerçek Atatürkçülük / Sh. 49-50 / Baskı:2001

     

    [8] Harun Yahya Gerçek Atatürkçülük Sh.52 Baskı 2001

     

    [9] Sünuhat; Rüyada Bir Hitabe

     

    [10] Bak. Risale-i Nur Külliyatı / Nesil Yayınları / 1. Cilt sh. 1021 13. Şua

     

    [11] 1. cilt Sh.1080 14. Şua

     

    [12] Bak. Efendi / S.Yalçın / 8. Baskı Sh.492

     

    [13] Efendi Sh.554

     

    [14] Risale-i Nur / Nesil Yay. / Cilt 2 Sh.1882 27. Mektup

     

    [15] Külliyat C.2 Sh.1909 Emirdağ Lahikası

     

    [16] Efendi 2 / S. Yalçın / Sh: 206

     

    [17] Radikal / 28.12.2005 / Avni Özgürel

     

    [18] Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları C.1, S.6 sadeleştirilmiş

     

     

    [19] Metin Hasırcı / Bitmeyen Mücadele – Yeni Dünya Yayınları sh: 139-141 Nisan 2006 İst.

     

    [20] (Kaynak: Atatürk nasıl öldürüldü?  Ogün Deli. Akis Kitap. 1. Baskı. 2006. İST. Sh:25)

     

    [21] Nutuk. C.1.Sh:2

     

    [22] Nutuk. C.1.Sh:6-7

     

    [23] Bak. Nutuk. C1.Sh:2-4-5

     

    [24] Nutuk. C1.Sh:3

     

    [25] Bak:02 Nisan 2004 Hürriyet

     

    [26] Milli Gazete 24.05.2004 Başyazı

     

    [27] Hikmet Tanyu Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler C.1.Sh:259

     

    [28]  Efendi Soner Yalçın Sh:362

     

    [29]  John Freely Kayıp Mesih Sh:254–258

     

    [30] Tekeliyat Yalçın Küçük Sh:243

     

    [31] Efendi Soner Yalçın Sh:42

     

    [32] Henri Nahum İzmir Yahudileri 2000 Sh:74

     

    [33] Sabah, 17 Ekim 2004

     

    [34] Yalçın Küçük: İsyan: Sh.642-647:EK

     

    [35] Milli Gazete / 03 08 2005 / Düşünce.

     

    [36] İlhami Emin Yeni Avrasya Dergisi Eylül 2000 Sh:9

     

    [37] İ. Ortaylı 2003

     

    [38] Pirjın: Yanıp tutuşan

     

    [39] Gola: Saçları dökülmüş anlamında yerel sözcük

     

    [40] Makedonyalı tarihçi Numan Kartal adı geçen dergi Sh:15

     

    [41]  01.12.2005 / Milli Gazete / Kulis Ankara

     

    [42] Cevat Akkuş 20 Mayıs 2004 Bizim Kocaeli Gazetesi

     

    [43] Yalçın Küçük: İsyan: 1nci Cilt: Sh. 497-498

     

    [44] Bak: Atatürk’ün Temel görüşleri / Fethi Naci / Sh:55

     

    [45] Milli Gazete 19.07.2004 M. Müftüoğlu

     

    [46] Efendi Soner Yalçın Nisan 2004 Sh:359

     

    [47] Bak: Hulusi Bey Ahmet Özer İzmir 1998 22. Baskı

     

    [48] H. Albayrak Kemalizm Terakkiye Manidir Vadi Yayınları

     

    [49]  Bak.16.Kasım.1938 Cumhuriyet Gazetesi

     

    [50] Vatan Gazetesi 28 07 2006 / Zülfü Livaneli

     

    [51]  09.12.2005 / Milli Gazete / Ekrem Şama

     

    [52]  10.12.2005 / Milli Gazete / Yusuf Genç

     

    [53] Doç. Dr. Emin Gürses / Jeopolitik / Aralık 2005

     

    [54] Süleyman Karagülle – İslam Düzeni c.2

     

     

    [55] Mustafa Kemal Atatürk  07-Şubat -1923 T.C Diyanet İşleri Başkanlığı Webmaster

     

    [56] Milli Gazete / 16.08.2005 / M. Şevket Eygi

     

    [57] Bakınız: Yedi İklim, Sayı: 38, Sayfa 55

     

    [58] Milli Gazete / 22.12.2005 / Kamil Yeşil

     

    [59] 22.12.2005 / Milli Gazete

     

    [60] Siz Kimi Kandırıyorsunuz! – Soner Yalçın - Doğan Kitap

     

    Kaynak :
    Bu Haber 2871 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | İLETİŞİM |RSS