• YAKIN TARİHİN FESATLIKLARI VE FIRSATLARI

    YAKIN TARİHİN FESATLIKLARI VE FIRSATLARI

    11 Şubat 2017

     
    | Devamı
     



    Türkiye ve Dünya Nereye Gidiyordu?

    Peşinen, samimi bir inancımı ve kanaatimi belirtmek istiyorum: Türkiye merkezli adil ve asil bir dünya değişimi ve yeni bir medeniyet devrimi oldukça yakındır! Tabii ve tarihi şartları ve talihli fırsatları Türkiye’yi buna mecbur bırakmaktadır. Ama şu anda Türkiye, tarihinin en karanlık tehlike ve tuzaklarıyla boğuşmaktadır. Devlet çatırdamakta, Din ılımlaştırılıp Emperyalizmin hizmetine sokulmakta, milli birlik bağları koparılmakta, ekonomi iflas noktasında, ahlaki yapı giderek yozlaşmakta, aile yıkılmakta, açların ve muhtaçların sayısı on milyonları aşmaktadır. Bütün stratejik kurumlarımız, fabrikalarımız, bankalarımız, limanlarımız, maden ocaklarımız yabancılarca yağmalanmış ve ülke toprakları parsel parsel satılmaya başlanmıştır. Kısaca, Atatürk’ün Nutku’nun 1. cildinin 1. konusu olarak anlattığı, Kurtuluş Savaşı öncesi ülke manzarasıyla bugünkü Türkiye manzarası aynıdır! Madem böyle olacaktı da, biz şanlı Çanakkale Direnişi ve Milli Mücadeleyi niye yaptık? dedirtecek talihsiz olaylar yaşanmaktadır. Ekonomi IMF garantili Siyonist bankerlerin, dış politika ABD’nin, iç politika AB’nin, bölgesel politika İsrail’in keyfine bırakılmıştır.

    Ahlaki yozlaşma ürkütüyor ve toplum çıldırıyordu!

    İşte yüzümüzü kızartan ve içimizi karartan haber başlıkları:

    - Erzurum'da bir lise öğrencisi, 3 yıl boyunca akrabaları ve okul hademesinin tecavüzüne uğradı.

    - Adana'da tanımadığı üç kişi tarafından zorla bir otomobile bindirilip ormanlık alanda uyuşturucu hap içirilerek dirençsiz hale getirilen B. B.'ye sırayla tecavüz edilip sonra da vücudunu jiletle keserek, kollarında ve bacaklarında sigara söndürerek işkence yapıldı.

    - Boşanan anne babanın bakmak istemediği ve İstanbul'daki bir yuvaya yerleştirdiği 12 yaşındaki kız çocuğuna, yuvaya 100 metre uzaklıktaki bir kuaför dükkânında tecavüz eden iki esnaf yakalandı!.

    - Adana'da 5 yaşındaki kız çocuğu, tecavüze uğradıktan sonra boğularak atıldı.

    - İtalyan sanatçı Pippa Bacca, Gebze yolunda tecavüze uğradı. Barış mesajı vermek amacıyla çıktığı yolda, hırsızlık suçundan sabıkalı M.K. tarafından tecavüz edilen Bacca, daha sonra öldürülerek toprağa gömüldüğü anlaşıldı.

    - 30 bin YTL’lik borcunu kapatamadığı için ekmek ve soğan alamayan baba 11 ve 14 yaşındaki kızlarını mahalle bakkalına sattı.

    - Ensest (aile içi cinsi) taciz ve tecavüzlerde ürkütücü bir artış yaşanmaktaydı. Amca, dayı, baba ve dedelerin öz kızlarına ve torunlarına yönelik ahlaksız yaklaşımları artık sıradan bir olay halini aldı.

    - Uyuşturucu madde kullanma yaşı artık 10’un altındaydı.

    Hatta bu konuları gündeme taşıyan TV programları güya yeriyor ve halkı uyarıyor görüntüsü ile bir nevi reklamını yapmaktaydı. Bütün bunlar Darwinist düşüncenin, maneviyatsız eğitimin, soysuz ve sorumsuz TV dizilerinin ve porno internetçiliğinin doğal sonuçları ve sosyal yaralarıydı. Evet, Erbakan Hocanın kutlu Milli Görüş davasını, niye “Önce Ahlak ve Maneviyat” diye başlattığı ve bütün şer güçlerin ve işbirlikçi hainlerin niye O’na karşı topyekün savaş açtıkları şimdi daha iyi anlaşılmaktaydı.

    Bütün bu olumsuz ve onursuz gidişatın temel ve gizli nedenlerinden birisini hemen söyleyelim: Türkiye’yi gerçekte Türkler yönetmiyordu!.. Beyaz Türkler, Efendi Türkler yönetiyordu!.

    Biz insanları kökenleri ve kültürlerinden dolayı yargılayacak bağnazlıktan uzağız!.. Ama hıyanetlere karşı da dikkatli olmalıyız. Atatürk “Ne Mutlu Türklere!” yerine, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” haykırmasının hikmetini unutmamalıyız. Yani aslı Çerkez, Arnavut, Boşnak, Pomak, Rum, Ermeni ve Yahudi de olsa, kendisini Türkiye’nin ve Türklerin bir parçası gören, bu milletin ve devletin yararlarına sevinen, zararlarına üzülen kimseleri övdüğünü anlamalıyız. Ama Türkiye’yi, İsrail ordusunda askerlik yapan Zeyno Baranlar’ın yönetmesinden de, gocunmalıyız!

    Bazen insan, şaşkınlıktan “hadi be” diyordu!..

    Kulis Ankara’da yazılmıştı: Mesela Hürriyet’in uluslararası muhabiri(!) Defne Barak’ın İsrail Başbakanlarından Ehud Barak’ın öz be öz yeğeni olduğunu öğrendiğimizde “hadi be!” demiştik. Sonra; yıllarca Türkiye ekonomisini idare eden Devlet eski Bakanı G. T’nin öz amcasının Robert T…. adıyla Amerikan ordusunda subay olduğunu öğrendiğimizde de “Yok Canım” diye şaşkınlık geçirmiştik. Derken Amerika’yı yakından tanıyan ve internet portalları dahil olmak üzere Amerika’daki tartışmaları yakından takip eden bir büyüğümüzden; “Zeyno’nun İsrail ordusunda 5 ay boyunca askerlik yaptığı” iddiasını duyunca yine: “vay bee, vay bee!.” çekmiştik. O da Amerika’daki Türklerin rağbet ettiği bir tartışma formunda okumuş. Anlayacağınız Türkiye’de olmasa bile Amerika’da yaşayan Türkler arasında son dönemin en hit dedikodusu buymuş..

    Bu arada Zeyno dediğimiz, Zeyno Baran. Zafer Mutlu’nun üvey kızı. Bir dönem Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki ekibi arasında yer almıştı. Amerikan dış politikasında etkili Washington merkezli, “Think Thank” kuruluşlarının, en muteber isimlerinden biri konumundaydı. Amerika’da ilk olarak Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi, CSIS’da, Türkiye ve Kafkasya uzmanı olarak çalışmıştı. İlginçtir 1998 yılında CSIS’ta iken Gürcistan programını(!) O hazırlamıştı. (Bölgenin en önemli enerji koridoru üzerinde yer alan Gürcistan o günden sonra kendini toparlayamamıştı.) 2006 yılından bu yana Neocon’ların kontrolündeki Hudson Enstitü’de çalışmaktaydı. Türkiye O’nu en son; “2007 yılında Türkiye’de darbe olma ihtimali yüzde 50” açıklamasıyla tanımıştı. Darbe olmadı, ama bu açıklamadan çok kısa bir süre sonra darbe gibi, 27 Nisan muhtırası patlatılmıştı! Zeyno Baran sonunda Yahudi asıllı ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matthew Byzra ile Yahudi nikâhı kıymıştı. Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinde bunların parmağı ve programı olduğu konuşulup yazılmıştı.

    Asıl sorunlar saklanıyor, vatandaş ucuz kahramanlıklarla oyalanıyordu!

    Hatırlarsınız, uyanık Kayserili vatandaş, kalede Bizans bayrağı görünce celallenip coşmuştu!.. Bayrağın üzerinde haç var ya, bunlar da uyanık, hemen anlamışlardı Hıristiyan bayrağı olduğunu. Gel gelelim aynı uyanık vatandaş, "Avrupa Birliği'ne evet" deyip Meclis'in tamamını AKP’si CHP’si MHP’siyle, Haçlı Hıristiyan hizmetkârlığıyla doldurmuştu... Çünkü Avrupa Birliği bayrağında haç yok diye, anlayamıyor uyanık Kayserili, onun Hıristiyan bayrağı olduğunu. Ama AB bayrağındaki 12 yıldızın İsa'nın 12 havarisini temsil ettiğini bilmiyordu. Hem de yalancıktan birkaç saatliğine Kayseri Kalesine değil, ilelebet Türkiye'nin üzerine gerçekten asılacak Hıristiyan bayrağına "evet" dediğini anlayamıyordu. Ve hemşerileri Abdullah Gül’ün ABD tavsiyesiyle Ermenistan’a koşmasına ses çıkarmıyordu!.

    CHP-AKP dalaşı, bir suçluluk telaşını mı yansıtıyordu, yoksa İş Bankası’nı satma hazırlığı mı gizleniyordu?

    Şıracı-Bozacı-Pazarcı Kavgası Sırıtıyordu!

    Deniz Feneri fırıldağının ortamı kokuşturması üzerine, Recep T. Erdoğan'ın taşkınlığı, Deniz Baykal'ın pişmanlığı ve Aydın Doğan'ın ise yıkılmışlığı ve şaşkınlığı gözlerden kaçmıyordu. Ama her üçünün durumu da, suçluluk psikolojisini ve planlarının pazara dökülme tedirginliğini yansıtıyordu. Bay Recep T. Erdoğan'ın şımarık tavrı, "Gafil mağrur, cahil cesur olur" cinsinden; başına gelecekleri düşünmeden, eline geçen fırsatla horozlanma ve "hayır hırsızlığı" çirkefinden kurtulma kahramanlığı oluyordu. Aydın Doğan da; artık yolun sonuna gelişin, tükenişin ve tekme yiyişin perişanlığı içinde kıvranıyordu.. Deniz Baykal ise; Atatürk'ün emaneti ve milletin alın teri olan İş Bankası'nı, Aydın Doğan eliyle Almanya'da Yahudi Sermayesinin tekelindeki Deutsche Bank'a satma hesaplarının suya düşmesinin ve bu kirli çoraplarının sökülme endişesinin kuşkusu içinde ve rengi kaçmış vaziyette, siyasi dürüstlük rolü ve basın özgürlüğü havariliği oynuyordu. Evet, her üçünün de sahteciliği sırıtıyor ve yüz hatları özlerindeki haltları yansıtıyordu. Birkaç hafta sonra, kahraman Tayyip’le, toraman Aydın Doğan, meşhur Mason Ülkü Güney’in oğlunun nikâh şahitliğini birlikte yapıyordu!.. Hatırlayacaksınız CHP'nin hazırladığı Batık Banka Raporu'nda Aydın Doğan'ın aldığı ve İş Bankası'nın sattığı Dışbank olayına niye hiç değinilmiyordu?

    Peki İş Bankası'nın sattığı ve Aydın Doğan'ın bedavaya aldığı Dışbank konusuna CHP raporunda niye hiç dokunulmamıştı? Yoksa doğruculuk görüntüsüyle, CHP ile Aydın Doğan'ın alavere dalaveresi gizlenmeye mi çalışılmıştı?

    Şu “Beş kardeşler”: Deutsche Bank - Aydın Doğan - M. Rahmi Koç - Recep T. Erdoğan ve Baykal kimin arkasındaydı?

    Sn. Erdoğan daha önce hiç olmadığı kadar saldırganlaşmıştı. Güya Aydın Doğan'a karşı savaş açmıştı... Ancak, saldırılarından D. Baykal da nasibini almaktaydı. Sorunun temelinde sihirli bir kelime vardı: "ALMANYA". Daha düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Türk Ülkesini ve hatta Türk Milleti'ni peşkeş çektiği; kapalı kapılar arkasındaki uzlaşmalarla daha da semirttiği Aydın Doğan ile aralarında ne olmuştu da, kılıçlar çekilip hücuma kalkışılmıştı? Aydın Doğan'ın iç çamaşırı dahi artık kendisine ait değil. Kendi yaşamı da dâhil her şeyi Deutsche Bank'ın. Peki, Aydın Doğan'a Deutsche Bank bu desteği ve krediyi neden açmıştı?

    Türkiye İş Bankası'nı Deutsche Bank'a satma hıyaneti halktan mı gizleniyordu?

    Deutsche Bank'ın gözü Türkiye İş Bankası'ndaydı. Ancak, Türkiye İş Bankası'nın Deutsche Bank'a satılması için ortada çok önemli bir engel vardı: Atatürk'ün hisseleri. Peki, bu düğüm nasıl aşılırdı? Bunu çözmek için CHP'nin desteğinin alınması lazımdı. Bu nedenle de iki kardeş Aydın Doğan ve M. Rahmi Koç el ele verip anlaştı. CHP'nin listelerine 40 kadar milletvekili yerleştirmeyi başardı. Bunların tamamı seçilecekleri yerlerden konuldu ve seçim kazandırıldı. CHP'ye de bu konuda iyi bir diyet ödendi. Diyetin teslim edildiği kişi Şanlıurfa'nın meşhur türedi zengini Mahmut Yıldız'dı, yani o dönem CHP'nin Genel Saymanı, dahası Deniz Baykal'ın İplikçi Nedim'i konumundaydı. Malumlarınız olduğu üzere Merkez Bankası'nın İstanbul'a taşınmasına karşı çıkan Deniz Baykal ve CHP kadroları, ne hikmetse İş Bankası Genel Müdürlüğü'nün İstanbul'a taşınmasını adeta alkışlamışlardı. Şimdi sizlere sormak isterim, genç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İş Bankası'nın yerinin T.C. Merkez Bankası kadar önemli olmadığını bilmeyen var mıydı? Bu oyun 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce de tezgâhtaydı. Bu nedenle CHP, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'nun alacaklarını ödemiyordu. Gerekçesi ise çok dikkat çekiciydi: ‘Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu 12 Eylül rejimi tarafından kapatıldığından, hâlihazırda faaliyette bulunanlar Atatürk'ün mirasından pay sahibi yaptığı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu değillerdir. Bu nedenle de bunlara ait payların sahibi CHP'dir.'

    O dönemde yazdığımız yazılarla Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını uyarmış ve savunmalarında kesinlikle şu tezi gündeme getirmemelerini hatırlatmıştık. Neydi bu uyarımız; ‘Sakın ola ki sizler de CHP'ye, "siz de Atatürk'ün kurduğu CHP değilsiniz. Siz de 12 Eylül'de kapatıldınız" demeye kalkışmayınız!? Çünkü, Deniz Baykal; Aydın Doğan, M. Rahmi Koç'un beklediği de zaten buydu. Kendi kendilerini inkâr etmek istemiyorlardı. Bu inkârı Türk Tarih Kurumu ya da Türk Dil Kurumu yaparsa CHP mazlum durumuna düşecek ve suçu onlara yıkacaktı. Bu arada sahipsiz kalacak Atatürk hisseleri bir Atatürk Vakfı'na devredilecek, bu vakıf da hisseleri güya Kemalist Gençler yetiştirmek için eğitim faaliyetlerinde kullanacaktı! Vakıf da hazırdı. Mehmet Haberal da bu konularda hazırlık bile yapmıştı. Uyarılar ve akil insanlar sayesinde Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları bu tuzağa takılmadı. Ancak, ne var ki Aydın Doğan'a bu konuda verilen süre Temmuz 2008 sonunda, pek çok uzatmalardan sonra artık dolmaktaydı.

    AKP’nin Aydın Doğan’a başka kıyakları unutuluyordu!

    Büyükşehir Belediye Meclisi kararları Erdoğan ile Doğan arasındaki kavganın kuru gürültüden ibaret olduğunu gösteriyor. İstanbul’un Mecidiyeköy, İstinye ve Ümraniye ile değişik yerlerinde Aydın Doğan’ın kuruluşlarına ait arazilerle ilgili tekliflerin AKP ve CHP’li üyelerin oyları ile kolayca kabul edildiği ortaya çıktı. Türkiye, kayıkçı kavgaları ile meşgul edilirken diğer taraftan büyük rantlar dağıtılıp milletin kaynakları har vurup harman savruluyor. Başbakan Erdoğan ile Aydın Doğan arasında süregelen “kavga”nın bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşıldı. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kararları, Doğan’ın bugüne kadar talep ettiklerinden hepsinin verildiğini, yalnızca Hilton’daki plan tadilatı talebinin reddedildiğini ortaya koydu.

    Milyar Dolarlık AVM ve rezidans rantı

    Biri Mecidiyeköy’de diğeri Ümraniye Ihlamurkuyu’da iki rezidans ve ilk metro transfer istasyonu, İstinye’de boğaz görünümlü 6 dönümlük spor alanına akaryakıt istasyonu izni verilirken, Doğan’ın sahibi bulunduğu D-Yapı’nın Ömerli bölgesinde, 2 milyon 238 bin m2 alan üzerinde "Ömerli Evleri" projesine başlandı. Arazinin, baraj koruma havzasında bulunduğu biliniyor. Öte yandan, Doğan’ın Akfırat Muşmula Mahallesi’nde de 160 villanın yapımına nasıl izin verildiği bilinmiyor.

    Boğazdaki spor alanına akaryakıt istasyonu ruhsatı

    İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi AKP ve CHP’li meclis üyelerinin oyları ile Aydın Doğan Vakfı’nın İstinye’deki akaryakıt istasyonu planını da jet hızıyla onayarak spor alanından çıkarıp akaryakıt istasyonu statüsüne alan plan değişikliği talebini kabul etti. Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu’nda tadilen kabul edildikten sonra belediye meclisinde de komisyondan geldiği gibi oylanarak AKP ve CHP’li meclis üyeleri tarafından benimsendi. Bu arada İstanbul’un ulaşımını sağlayan feribot ve otobüslerin akaryakıt ihtiyacı da Aydın Doğan’ın Petrol Ofisi tarafından karşılanıyor.

    Ümraniye kıyağı, 1 ayda Meclisten çıkmıştı

    Ümraniye Ihlamurkuyu’daki Petrol Ofisi arazisi için, İBB Ulaşım Planlama Müdürlüğü, plan değişikliği talebinde bulundu. Ulaşım Planlama Müdürlüğü, daha önceki planlarda yol alanlarına giren, 1840 ada, 121 parselin transfer merkezi alanına alınması teklifini 9.11.2007 tarihinde yaptı. Vatandaşların plan değişikliği teklifinin meclisten geçmesi birkaç yılı bulurken, bu arazinin plan teklifi bir ayda meclisten geçti. 28 bin 421 metrekarelik arazinin transfer merkezi alanına alınmasına ilişkin İBB İmar ve Bayındırlık Komisyonu raporu, jet hızıyla meclisten geçti. Raporda, İmar ve Şehircilik Daire Başkanı'nın, "Ulaşım Planlama teklifinin Başkana onay açılması" rica derkenar emri doğrultusunda konu Başkanlık Makamı'nın onayına sunulmaktadır" yazısı da dikkat çekerken, sürecin hızlandırılması gerektiğinin de altı çizildi!

    Zemin altı neden emsale katılmamıştı?

    Yapılan plan değişikliğiyle 2,50 emsalin verildiği transfer merkezi alanında, yükseklik ve bloklar serbest bırakıldı. Zemin altında ulaşım altyapısına ait toplu taşım depo alanı, otopark alanı, park-ride alanı, toplu taşım peron yerleri gibi fonksiyonlar emsale dahil edilmedi. Aydın Doğan, 2.50 emsalle, inşaat alanını 7 kat arttırmış oldu ve böylece 21 bin metrekarelik arazide 81 bin metrekarelik inşaat yapma hakkı elde etti.

    Mir Dengir’le, Kılıçdaroğlu tiyatrosu: Birbirlerine: “Uyuşturucu baronu”, “Bay müfteri komplocu” deniyordu. Hukuki kararlara göre her ikisi de doğru söylüyordu!?Pek çok AKP’li milletvekili ve üst düzey bürokratın da müdavimi olduğu söylenen ve bazıları gizli kameralarla görüntülenen otellere yönelik fuhuş operasyonunu gerçekleştiren Polis Müdürlerine suçlu muamelesi yapılıp pasif görevlere atanıyordu!

    Solcu ve sağcı sahtekârlar, kendi uydurdukları bir Kemalizm’in peşinde koşuyordu!

    Oysa, Atatürk, müspet ilimle, aklıselimle ve yüksek vicdani kanaatiyle; mü'min bir kimseydi.

    "Ey Millet, Allah birdir. Şanı yücedir. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur'an'daki manası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uygun düşmektedir." (7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir'deki Paşa Camiinde verdiği Hutbe, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.2 S.93)

    "Hz. Muhammed; O Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Herkesin adı silinir, fakat O sonsuza kadar ölümsüzdür." (1926 yılında ise Ali Rıza Ünal isimli yakınına, Hz. Muhammed hakkındaki görüşü, Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, S 135)

    "Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3 S.30)

    "Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2 S.66)

    "Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak O’nun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir" (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, S. 4)

    "Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhî, ahlâkî gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyinlere hitap edilmekle; Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur.(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 1, S.225)

    "Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in (SAV) gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Muhammed'i (SAV) örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler." (Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., S 102, 1979)

    Bu tarihi ve tabii gerçeklere rağmen, sağcı masonik ırkçılıklarına veya solcu ulusalcılıklarına Atatürkçülük kılıfı geçirmeye ve Onu istismar etmeye yeltenen öyle sahtekârlar türemiştir ki, Mustafa Kemal mezarından kalkıp gelse ve yukarıdaki kanaatlerini bizzat söylese, Ona: "Bu dediklerin gereksiz ve geçersizdir, hatta gericiliktir!.. Atatürkçülüğü bizden öğrenmeniz gerekir… Bu küflenmiş kafayı terk etmezsen haddin bildirilecektir!." diye küstahça hücum edeceklerdir.

    Zaten Atatürk'ün vasiyetnamesi de bu konuları içeriyordu:

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve 1. Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlığında, Eski Türkçe olarak kaleme aldığı, bilinen fakat eksik açıklanan vasiyetnamesinin devamı olan ölümünden 50 yıl sonra açılmasını istediği, Türk Milletini, Türk-İslam Alemini, Vatikan'ı ve dolayısıyla Tüm Beşeriyeti (İnsanlık Alemini) ilgilendiren, gizli bir vasiyetnamesi vardır. “Birleşik İslam Dünyası”, Atatürk’ün de hedefleri arasındadır.Mustafa Kemal'in "Hilafet" düşüncesi de, kendi sınırları, üniter yapıları ve milli konum ve sorumlulukları korunan Müslüman ülkelerin oluşturacağı bir organizenin başındaki otorite anlamındadır. Yoksa, hiçbir etkinliği ve yetkinliği bulunmayan sembolik bir "hilafet" kurumunun yararsızlığının, hatta istismara yönelik zararlarının farkındadır. Bu nedenle, sonunda birtakım konjonktürel baskılar ve stratejik geri adımlarla hilafet kaldırılıp, bütün yetki ve sorumlulukları Büyük Millet meclisine aktarılmıştır.

    "Hilâfeti muhafaza edeceğiz. Şu şartla ki, Büyük Millet Meclisi ve millet, hilafetin dayanacağı bir mesnet ve kuvvet olacaktır."

    "...Bütün İslâm aleminin gerçek kurtuluşuna kadar varlığını korumayı görev bildiğimiz hilâfet makamı Türkiye Devleti'nin ne istiklâli, ne idaresi ve ne de hakimiyeti ile zıtlık teşkil etmez. Bu makam ve bu makamda oturan kişinin varlığı, sebebiyet verilmedikçe sakıncaların kaynağı olarak düşünülemez. Fakat şurası kesinlikle bilinmelidir ki, herhangi bir makam ve şahıs tarafından bu sakınca doğurulduğu gün orada teori biter, pratik ve uygulama başlar." (18. 01. 1923, İzmit Konuşması)

    Ama aynı Atatürk, o günkü şartlarda dış tahrik ve tertiplere fırsat vermemek için, Hilafeti Meclisin uhdesine alıp kaldırırken, Ortodoks ve Ermeni kiliselerin Patrikhanelerinin ve Yahudi hahambaşılık müessesesinin de mutlaka kaldırılması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Ama İslam düşmanlığını Atatürkçülük kisvesiyle kusanlar, bugün, Patrikhanelere ve hahambaşılık müessesesine ve Vatikan'daki Papa Hazretlerine saygıyla sahip çıkarken, "hilafet" veya "İslam Birliği" kavramlarını duyunca anırmaya başlamaktadır.

    İşte Atatürk bu yöndeki kanaatlerini şöyle açıklıyordu:

    "Hilafetle beraber Türkiye'de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, patrikhaneleri ve Musevi hahamhanelerinin ortadan kaldırılması lazımdır. Hilafet ve bu muhtelif patrikhaneler asırlardan beri ruhani yetkilerinin sınırları dışında çok büyük ayrıcalıklar aldılar. Halkın anlayışına dayanarak bahşedilen hukuk dışı ayrıcalıklar ile cumhuriyet idaresinin uygulanması mümkün değildir..." (04.05.1924, New York Herald Tribune Muhabirine Demeç) demiştir.

    Kurtuluş Savaşındaki manevi önderler, halkımızdan niye gizleniyordu?

    Şeyh Sünusi 1918 yılında Sultan Vahdettin'in daveti üzerine bir denizaltıyla İstanbul'a gelmiştir. Bir müddet sonra, böyle sarayda oturmanın ne manevi sorumluluğa, ne de Sünusi adabına yaraşmayacağını anlayarak bir yolunu bulup Anadolu'ya Mustafa Kemal Paşa'nın yanına geçmiştir. Son İslâm toprağının düşman çizmesiyle çiğnenmemesi için tebliğ cihadına girişmiştir. Hatta bunu Sultan Vahdettin'in teklif ve tavsiye ettiği de söylenmektedir. Mehmet Akif Ersoy'u yanına alıp Cami Cami dolaşarak halkı aydınlatmış Mustafa Kemal Paşa'ya ve Milli Mücadeleye katılmış bir tarikat şeyhidir. Mustafa Kemal Paşa Trablusgarp cephesinden tanıdığı bu değerli din adamını Heyeti Temsiliye Başkanı seçtirmiştir. İstiklal savaşının kazanılmasında gerçek âlimlerle birlikte çok çaba sarf eden Sünusi bir gün rüyasında "Peygamberimizin Mustafa Kemal'e sağ elini vererek destek olduğunu görmüş bu rüyayı gittiği her yerde anlatarak M. Kemal Paşa'ya manevi destek vermiştir.[1]

    İşte o rüya;

    "Şeyh Sünusi Hazretleri bir gece Peygamber Efendimizi rü­yasında görmüş ve koşup elini öpmek istiyor. Peygamberimiz ise kendine sol elini uzatıyor. Buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh Sünusi Hz. Peygamber'e hitaben;

    - “Ya Resullullah Niçin Sağ Elinizi Vermediniz?” diye yakınıyor ve - “Sağ Elimi Ankara'da Mustafa Kemal'e Uzattım” cevabını alıyor!"[2]

    Kuvayi Milliye hareketine de destek veren Şeyh Ahmet Sünusi 15 Kasım 1920'de Ankara'ya gelerek Anadolu'da vereceği vaazlara başladı. Tüm İslam ülkelerini Anadolu hareketini desteklemeye çağırdı. Mustafa Kemal Atatürk meclisin açılışında Sünusi'nin onu­runa bir davet verdi ve onu şöyle takdim edip tanıttı: "Bütün Alem-i İslam'ın hürmet ve muhabbetini hakkıyla ka­zanmış olan bu tarikatı onun mümtaz mümessilini, riyasetinde bu­lunduğum TBMM namına hürmetle selamlar ve kendisine davamı­za gösterdikleri necip alaka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda teşviklerinden dolayı minnetle anarız."

    Ahmet eş-Şerif Sünusi’nin 1920'de yayınladığı şu beyanname her şeyi açıklıyordu:

     "İslâmî farzların" namazdan sonra en önemlisi cihat görevidir. Hüküm-kuvvet sahibi TBMM çeşitli, düşmanlara karşı müdafaada bu­lunup İslâm mülkünü istiladan kurtardığından meşruiyeti her türlü şüphenin üstündedir. Bütün hukuk ve görevler Meclis'indir. Millet Meclisinin Başkanlığında bulunan Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin bu millî ve dinî mücadelelerini İslâmî ölçü ile destekleyip adı geçen kişinin ve meclisin oluşturduğu Kur'an'a ve dayanışmaya uygun olan bu usûl dışında bir görüş yürütülmesi İslâm'a aykırıdır ve büyük bir vebaldir.[3]

    Mustafa Kemal’in hem Filistin’de bir İsrail Devleti kurulmasına ve Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün Müslümanların elinden çıkmasına, hem de İngiliz Masonlarınca desteklenen Vehhabi Suudi Yönetiminin Hz. Peygamber Efendimizin, Medine’deki mübarek makamının yıkılması hesaplarına karşı “Gerekirse bunları önlemek üzere Türk ordusunu üzerinize göndermekten ve kanımızı dökmekten sakınmayacağız!” uyarılarında bulunması (Bak. Gazete Vatan Can Ataklı 9.8.2008) Ve maalesef her nedense, Masonların yuvalandığı Dışişleri arşivlerinden böylesi tarihi belgelerin çıkarılıp toplumdan saklanması da, bu konudaki kanaatlerimizi güçlendirmektedir.

    Kemalizm ile Atatürkçülük birbirine karıştırılıyordu.

    Devamlı ve kasıtlı olarak aynı şey gibi gösterilmeye çalışılsa da, aslında Atatürkçülük ve Kemalizm, birbirinden çok farklı, ayrı ve hatta aykırı kavramlardır. Atatürkçülük; her bakımdan tam bağımsızlığı, milli ve yerli kalarak kalkınmayı temel alırken, Kemalizm, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizmine sığınmanın ve kapitalizme kapılmanın adıdır. Kemalizm ise; Atatürk’ten sonra, CHP milletvekili ve sözde profesör Yahudi Avram Galanti gibilerce uydurulup, İsmet İnönü eliyle uygulatılmış ve Mustafa Kemal’in devamı ve davası gibi gösterilip Onun aziz hatırasından intikam kastıyla hazırlanmış bir “karşı devrim” sahtekârlığıdır. Zaten İsmet İnönü, ne siyasi olarak ne de askeri olarak, hiçbir zaman bağımsız ve kararlı bir başkan ve komutan olabilecek kabiliyet ve karakteri kazanamamış, liderliğe değil, emirberliğe yatkın bir şahıstır. İşte Kemalizm, Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra, gizli Sabataist cunta ve Mason Localarınca, Mustafa Kemal tarafından yönetimden ve yetkilerinden uzaklaştırılmasının ve dışlanmışlığın intikam hırsıyla yanıp tutuşan İsmet İnönü’yü “2. adam” rolüyle başa geçirerek, uygulayacakları despotizmin ve din tahribinin suçunu Atatürk’ün üstüne yıkma planı ve palavrasıdır. Atatürk’ün ismini duvarlardan indiren, resmini paralardan sildiren, Ona bir mezar yerini bile çok görüp yıllarca Etnografya Müzesinin küflü mahzenlerinde bekleten ve bütün devlet kadrolarını değiştirip hıyanetleri sebebiyle Atatürk’ün kovduklarını, hatta yurtdışından getirtip en önemli ve stratejik noktalara yerleştiren İsmet İnönü’nün ve Atatürk’ün kapattığı kahpe ve mel’un Mason sürüsünün Kemalistliği; Atatürk’ü dejenere etmenin ve milli hedeflerini değiştirmenin jelatinli kılıfıdır.

    Kemalizm ile, Laikliği yanlış tanımlayıp yozlaştırarak iki yönlü din düşmanlığı yapılıyordu.

    1- İnönü’nün CHP’si bir yandan dini ve manevi hayatı tamamen dışlamış, İslami olan her şeye saldırıp savaş açmıştır. Böylece, Atatürk’ün konjonktür gereği zahiren ve mecburen kabul ettiği, ama sürekli ertelediği ve ayakları yere basınca tam aksine hareketlere giriştiği (Örneğin Filistin’de bir İsrail devleti kurulmasına ve Vahhabilerin Hz. Peygamberimizin kabrini yıkmasına karşı, İslam gayretiyle cesaretli ve etkili tepkileri…) “Lozan’ın Türk Milletinin İslamiyet’ten tamamen koparılmasına yönelik gizli anlaşma maddelerini”, İnönü tatbikata başlamıştır.

    2- Bu din tahribatını ve dindar halkımıza her türlü baskı ve barbarlığı acımasızca yürüten Kemalistler, bir yandan da, İslami kavram ve kurumların içini boşaltmak, Hıristiyan kafalı Müslümanlar oluşturmak ve bugünkü ılımlı İslamcılığın temellerini atmak üzere tamamen istismar ve suiistimal amaçlı İmam Hatip Kursları ve İlahiyat okulları açmaya çalışmıştır. Atatürk, İslam Dinini; hurafe ve bidatlardan ve koflaşmış kurumlardan kurtarma, ruhsuz şekilcilik ve taklitçilik hastalığını kurutma, toplumu yaygın cehalet ve meskenet tuzağından çıkarıp müspet bilime ve imani bilince ulaştırma gayreti yürütürken, İsmet İnönü ve Kemalistler tam tersine, kabuk ve yamuk din anlayışını destekleyip, İslam’ın özünü çürütme ve kökünü kurutma gayesi gütmüşlerdir.

    Bir internet sitesinde şu gerçekler yazılıyordu:

    1978 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde öğrenciyken o zaman okul komutanımızın 10 Kasım’da bize anlattıklarını aktarmak istiyorum. Törende Bursa Valisi de davetliler arasındaydı ve mutad olduğu üzere “karga kovalayan Atatürk”ten başlayıp "pembe boyalı ev"in ayrıntılarına kadar girmişti. Ardından okul komutanı kürsüye çıktı ve “Sizlere pembe boyalı evden, kargalardan bahsedecek değilim evlatlarım” diye sözlerine başladı. Devamla: “Atatürk Orman Çiftliğindeki bir akşam yemeğinde çevresindekilere şu soruyu sormuştu: “Ben öldükten sonra, benim için ne diyecekler?” Masada bulunanların tamamı, yağcılık yarışı yaparak şu türden cevaplar vermişler. Kimi “Büyük komutandı” diyecekler, derken, bir başkası “Büyük insandı” diyecekler demiş. Bir diğeri “Yeryüzüne gelmiş en büyük insandı” raddesine kadar ulaşırken, Ötekilerden biri “Son Peygamber makamındaydı!” diyecek kadar raydan çıkabilmiş. Atatürk bütün hepsinin yağcılığını ve abartılarını dinledikten sonra; Hiçbiriniz bilemediniz. Ne diyecekler biliyor musunuz?“Etrafındakiler olmasaydı, Mustafa Kemal daha büyük işler yapacaktı, diyecekler” demiş. ”Evet bütün dahi liderler gibi Atatürk’ün de en büyük talihsizliği yakın çevresindeki kalitesiz, kabiliyetsiz ve sadakatsiz kimselerdir.

    İran’a saldırı hazırlığı ve muhtemel sonuçları üzerinde durmak gerekiyordu.

    Hatırlayınız; Bay Recep T. Erdoğan, Milli Görüş gömleğini çıkarıp, kirli "Tayyo-2" pelerini kuşanarak "Bush-bakan" olduğu dönemlerin son demlerinde, ağabeylerinin talimatı üzerine arabuluculuk rolleriyle "İran'a aba altından sopa göstererek": İnsancıl ve barışçıl amaçlı çalışmalara sözümüz yok ama, biz bölgemizde asla nükleer silah istemiyoruz ve bu tür çalışmaları tehdit ve bir tehlike olarak değerlendiriyoruz" yollu horozlanıyordu... Amerika'yı ve Siyonist Yahudi patronlarını "mutlak güç ve vefalı dost" sanıp, gaflet ve dalalet kafasıyla kokozlanıyordu... Ama İslam coğrafyasının ciğerine bir kanser çıbanı gibi dikilen azgın ve sapkın İsrail'in, bütün Ortadoğu'yu ve Anadolu'yu cehenneme çevirecek nükleer reaktörlerini ve yüzlerce atom başlıklı füzelerini hiç gündeme getirmiyordu. Erbakan Hoca'nın isabetli deyimiyle: "Bunlar bakan olmuşlardı ama, sadece bön bön bakıyorlardı. Bakar kör gibi, olayları ve olacakları göremiyorlardı."

    Başkalarının himayesinde ve pek çok hile ve hıyanet neticesinde, bakan-başbakan yapılmayı, büyük bir başarı sanıyor, ancak başkalarına gelecek belaları hesap edemiyorlardı. Yahudi Lobilerin ve Masonik merkezlerinin uzaktan kumandalı kuklaları yapılmayı; "siyasi feraset ve marifet" sanıyor, oysa başbakanlık koltuğuna konuşlandırılan "boşbakan" olduklarını bile fark etmiyorlardı. İran'a gözdağı veren bakan körler, acaba gerçekten İsrail'in nasıl bir nükleer üretim ve potansiyele sahip bir şeytan şebekesi ve kıyamet davetçisi bir terör tehlikesi olduğunu bunlar bilmiyorlar mıydı?.

    ABD'nin ve Yahudi Lobilerinin Kafkas yenilgisi hazmedilemiyordu!

    O süreçte Amerika, kuklası olan ve Gürcistan'ın Tayyip Erdoğan'ı sayılan Mihail Saakaşvili'yi kışkırtıp şu şeytani hesaplarla Osetya'ya saldırtmış ve iki bine yakın Müslümanın canına kıymıştı.

    1- İran'a planlanan bir saldırı öncesi, Rusya'yı Kafkas sorunlarıyla belaya sokmak ve ABD'ye tepki gücünü azaltmak…

    2- Mecburen müdahale edeceğini bildiği Rusya'nın, dünya kamuoyunda ve Batı nazarında halâ "büyük bir tehdit ve tehlike" olarak algılanmasını sağlamak.

    3- Olimpiyatlara ev sahipliği yapan ve Amerika'ya rakip olmaya başlayan Çin'in Rusya ile ittifak bağlarını koparmak.

    4- Askeri sanayi ve nükleer teknoloji konusunda ve diplomasi sahasında İran'a destek veren Rusya'yı hizaya sokmak.

    5- Türkiye ile Rusya'nın arasını açmak, "hatta BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) boru hattı tehlikeye giriyor" bahanesiyle Türkiye'yi Gürcistan safında savaşa taraf yapmak.

    6- Türkiye'yi yaklaşan İran müdahalesinde, ABD'ye mecbur ve mahkûm konuma taşımak.

    7- Şayet Türkiye; halkının önemli kısmı Müslüman olan Güney Osetya'nın tam özerklik veya federatif isteklerine destek çıkarsa, Kuzey Irak'taki Kürdistan oluşumuna örnek ve gerekçe uydurmak.

    8- Gürcistan'ın NATO'ya katılımını hızlandırmak.

    9- ABD'nin ve Siyonist güçlerin; İttihatçı Talat, Enver ve Cemal masonlarının hıyanetiyle iki Alman Zırhlısını boğazlardan geçirip Türk bayrağı asarak Karadeniz'e açtırmaları (bugün Rusya’yı Suriye’ye çağırmaları) sonucu, hiçbir ilgisi ve gereği olmadığı halde Osmanlıyı Rusya'ya savaş açmış konuma sokarak devletin çözülmesine ve çökmesine yol açtıkları gibi bugün de; hastane gemisi ve yardım malzemesi görüntülü Amerikan donanmasına bağlı iki savaş zırhlısını, hem de Montrö antlaşmasına aykırı olarak boğazlardan geçirip bizi Rusya ile kapıştırmak planlanmıştı.

    İşte bu sinsi ve emperyalist heveslerle Saakaşvili'yi Osetya'ya saldırtmış ama, hesapları tutmamıştı. Rusya umduğundan daha atik ve kararlı davranmıştı. Sınırlarını genişletme veya garantileme rüyaları gören Gürcistan, Osetya ve Abhasya'yı büsbütün elden çıkardı. Yani Amerika o süreçte Kafkasya'da tam bir hezimete uğramıştı. Kuklası Saakaşvili'ye sahip bile çıkamamıştı. Böylece Rusya Kafkasya'da KKTC modelini de uygulama şansı yakalamıştı. Mihail Saakaşvili tam bir şok ve şaşkınlık içinde hatta psikolojisi bozulmuş vaziyette bocalamaktaydı. Sonunda Gürcistan Rusya'nın dayattığı çok ağır şartlarını mecburen kabule yanaşmıştı. Buna göre:

    a) Barış görüşmeleri Gürcistan'la Osetya arasında yapılacak, yani Gürcistan Osetya'nın varlığını resmen tanıyacaktı.

    b) Gürcü birlikleri Osetya'dan ve sınır birliklerinden çekilip çıkacaktı.

    c) Abhazya sorununda benzer yöntemlerle çözümüne razı olacaktı.

    d) Osetya ve Abhazya'nın güvenliği Rus barış güçlerince sağlanacaktı.

    e) Saakaşvili yönetimden uzaklaştırılacaktı.

    Evet bu sonuçlar sadece Amerika'nın değil, NATO'nun da yenilgisi ve çaresizliği anlamındaydı. Amerika'nın gizli ve kirli derin devleti olan ve Siyonist Yahudilerin güdümünde bulunan CFR (Dış İlişkiler Konseyi): "Kafkasya'da yaşananlar Batı ile Rusya'nın nüfuz kapışmasıdır" diyerek bizzat kendilerinin Soros eliyle iktidara taşıdıkları Saakaşvili'nin hezimetini ve Siyonizm’in yenilgisini saptırmaya ve zevahiri kurtarmaya çalışmaktaydı.

    O dönemde Türkiye'yi savaşa bulaştırmak tuzakları da tutmamıştı.

    Rusya "BTC boru hattını bombaladığı" yolundaki haberleri anında yalanlamıştı. Üstelik CIA-MOSSAD destekli PKK militanları, aynı hattın Erzincan bölgesindeki borularını patlatıp yakmıştır. Yani Türkiye'nin asıl ve yakın düşmanı Rusya değil, Amerika ve İsrail olduğu bir kez daha anlaşılmıştı. Saddam'ı aldatıp Kuveyt'e sokan ve bu bahane ile Irak'ı işgale zemin hazırlayan ABD, aynı taktikle Saakaşvili'yi de Osetya'ya saldırtmış, ama bu sefer oyunları başlarına yıkılmıştı. Şimdi aynı odaklar Suriye üzerinden Türkiye ile Rusya’yı kapıştırma hesapları yapmaktaydı.

    Peki Türkiye merkezli büyük değişimin nasıl gerçekleşmesi bekleniyordu?

    İsrail güdümlü şeytani gaye ve gayretlerin, aşağıdaki girişim ve gelişmeleri doğuracağı seziliyordu:

    1. Amerika sarsılan prestijini kurtarmak ve aykırı sesleri susturmak üzere, Körfezden, İncirlik’ten ve Kerkük’teki yeni üssünden uçaklar ve füzelerle ve İsrail’le birlikte İran’a saldıracaktır.

    2. AKP iktidarı Irak’ta olduğu gibi ABD’nin bu İran cinayetine de ortak olacak, toplumda ve tabanında bir nefret dalgası oluşacaktır.

    3. Rusya, Çin, Pakistan ve İran ABD’ye karşı resmen cephe açacaktır.

    4. Bu gelişmeler üzerine zaten krizdeki küresel ekonomi iyice bozulacak ve bundan en çok da, maalesef Türkiye etkilenip sıkıntıya uğrayacaktır.

    5. Halkın yoğun tepkisi ve iktidarın çaresizliği ve beceriksizliği üzerine Cumhurbaşkanı, Anayasal görevi gereği; hükümeti ve meclisi feshedip Milli Çözüm hükümeti kurulacaktır.

    6. Hemen ardından Türkiye üslerini artık ABD’ye kullandırmayacağını açıklayacak ve Anti emperyalist cepheye avantaj sağlayacaktır.

    7. Bu arada Amerika’nın yıllarca ezdiği ve sömürdüğü Almanya ve Japonya, 2. Dünya Savaşının intikam hırsıyla bu yeni cepheye katılacak. AB de Amerika’dan desteğini çektiğini açıklayacaktır.

    8. Amerika İran’da kesin bir hezimete uğratılacak, tüm Ortadoğu, Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’daki üslerini ve işgal bölgelerini terk edip çıkmaya mecbur kalacak ve NATO'da dağılacak, ya da emperyalizmin güdümünden çıkıp yeni bir şekil alacaktır

    9. İsrail çıbanı deşilecek. Siyonist ve saldırgan merkezler hizaya sokulacaktır.

    10. Başından beri bu gelişmeleri yönlendiren Milli Türkiye Merkezli, Adil ve Asil yeni bir dönemin evrensel kurum ve kuruluşları ilan edilerek, mehdiyet ve merhamet medeniyeti başlayacaktır!.

    Evet bütün bunların pek yakın bir zamanda gerçekleşeceği bekleniyordu!.. Ve Hz. Mevlana: “Böylesi müjdenin hayaline inci mercan hediye edilir; ama gerçeğine ise, ancak can verilir” diyordu.


    [1] Bak. Hayrettin Yücesoy Senusilik- Sufi bir ihya hareketi

    [2] Bak. Avni Altıner Her Yönüyle Atatürk sh:154

    [3] Hilafet ve milli Hakimiyet s. 240


















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS