• VAHŞİ REİNA SALDIRISI VE İKTİDARIN İFLASI

    VAHŞİ REİNA SALDIRISI VE İKTİDARIN İFLASI

    11 Şubat 2017

     
    | Devamı
     




    Giderek azgınlaşan ve yaygınlaşan ANARŞİ'nin pek çok çeşitleri, bahaneleri, farklı söylem ve eylemleri, değişik taktik ve tecavüzleri bulunsa da asıl sorumluları ve sorgulanması gereken unsurları şunlardır:

    1- Ülkemiz üzerinde ve bütün yeryüzünde sinsi ve Siyonist hesapları olan KÜRESEL MAHFİLLER ve dış güçler...

    2-  Aciz ve beceriksiz İŞBİRLİKÇİ HÜKÜMETLER, bilgisiz ve yetersiz yöneticiler...

    Bu nedenle ısrarla yazıp uyarıyoruz ki; artık bu iktidar (daha doğrusu bu kafalar) sorunlarımızı giderme ve çözüm üretme makamı olma vasfını yitirmiş, bizzat sıkıntı ve sarsıntıların kaynağı ve suç ortağı olmaya başlamıştır.

    İstanbul'da yılbaşı gecesi Reina'yı kana bulayan ve 39 kişinin canını alan terörist hakkında yeni bilgilere ulaşılmıştı. Bu cani dikkat çekmemek için 2 çocuğunu ve karısını da Konya'ya taşımıştı.

    İstanbul Reina'yı kana bulayan ve Uygur Türkü olduğu saptanan teröristin, 2 ay önce ailesi ile birlikte Konya'ya geldiği anlaşılmıştı. Bu nedenle Reina saldırısını yapan teröristin ailesi de gözaltına alınmıştı. Oysa bunun bir figüran ve özel yetiştirilmiş kiralık bir katil-ajan olduğu açıktı.

    Hedef, ülkemizde bir korku ve kaos ortamı oluşturmaktı. Hatta Türk basınının usta kalemleri sayılan Umur Talu'dan sonra Hasan Cemal de Reina saldırısıyla "korkuyorum 2017'den" diyerek yazmayı bıraktığını açıklamaları üzerinde durmak lazımdı. 

    Hatırlayınız, Umur Talu, "hem kendinin hem ülkenin sağlığını" gerekçe gösterip köşe yazarlığını bırakmıştı... Ardından Hasan Cemal de: "2017'den korkuyorum" diyerek artık yazı yazmayı bıraktığını duyurmuşlardı. Hasan Cemal'inTwitter hesabından "Bir süre yazı yazmak istemiyorum, 2017'den korkuyorum, Allah hepimize kolaylık versin!" mesajını paylaşması enteresandı. Türkiye'nin sözde usta kalemlerinden bu zevatın yazmayı bırakmaları, bazı odaklara verilen bir mesaj mıydı, yoksa gerçekçi kuşkularını ve derin korkularını yansıtan bir acziyet manası mıydı?

    “Reina'nın içinde 400 kamera bulunuyor ve hepsi sürekli kayıt yapıyordu. Hepsi saldırıyı saniye saniye görüntülüyordu ve hepsi polise veriliyordu. Ama saldırganlar yoktu. Hepimizin bildiği gibi, katil taksi ile gelip silahına davranıp tetiğe basıyordu. Vura vura içeriye dalıyordu. Öncelikle nereye girdiğini çok iyi biliyordu! En fazla 48 saat önce keşif yaptığı anlaşılıyordu. Çünkü mekândaki değişiklik ihtimalini bile göze aldığı tahmin ediliyordu. Cani bir aydan fazladır buralarda dolaşıyordu. Kimlerle görüştü, kimlerle oturup kalktı, bilen yoktu! Plan nerede yapıldı ve bu katliama kaç kişi katıldı? soruları halâ yanıtını bekliyordu. Hem içeriden hem dışarıdan mutlaka destek alıyordu! Zaten büyük ve kanlı operasyonlar böyle yapılıyordu. Televizyonlarda caninin elinde cep telefonuyla hem Taksim Meydanı'nı hem de kendisini çeken görüntüler yayınlanıyordu. Belki de katil bu görüntüleri çekerek bağlı olduğu merkeze aktarıyordu. Burada yapılan analiz ile de takip edilip edilmediğini öğreniyordu. Ona bu katliam görevini verenler "temiz!" dedikten sonra rotayı Reina'ya çeviriyordu... Böyle saldırıları gerçekleştirmek çok zordu ve oldukça profesyonel ajanlar görevlendiriliyordu. Ama Reina'dan tahliyelerin polis kontrolünde olması gerekiyordu. Herkesi yandaki otoparka toplayıp parmak izi ve kimlik tespiti yapıldıktan ve işlem tamamlandıktan sonra kontrollü dağılmaları sağlanmalıyken, nedense bunların hiçbiri yapılmıyordu" diyen yandaş yazarlar, aslında iktidarın iflasını ve devlet çarkının tıkandığını ilan ediyordu. Sadece ABD askeri envanterinde bulunan ve yine ABD’nin Suriye PKK’sı PYD’ye verdiği saptanan, atıldığında şaşkınlatıcı etki bırakan şok bombasını ve özel kalaşnikof silahını nasıl elde ediyordu ve seri numaraları niye siliniyordu? Bu katil hangi devletler ve örgütlerle irtibatının ortaya çıkmasını istemiyordu? Üstelik Ortaköy'deki saldırının tarzı DEAŞ modellemesine uymuyordu. Saldırgan 7 dakika boyunca içeride kalıyor ve yürüyerek çıkıyordu. Çıktığında polisle karşılaşmayacağını nereden biliyordu? İçerideki 50 tane korumanın silahsız olacağını, hiç gitmediği mekânın giriş çıkışlarını nasıl tespit ediyordu? Mekânda kullandığı silahlar oraya kimler tarafından ve nasıl getiriliyordu?

    “Reina'ya yönelik vahşi saldırının Rus Büyükelçisi Karlov'un uğradığı suikasta benzer yanları vardı. Emniyet teşkilatında görevli bir polis, Rus büyükelçisinin konuşma yapacağı salona herhalde kimlik kartını göstererek alınmıştı. Bir koruma polisi gibi elçinin arkasına geçip beklemeye başlamış, sonra silahını çıkarıp ölümüne sıkmıştı. Şimdi Reina'daki katliam da kafa karıştırıcıydı. Günler öncesinden alınan güvenlik önlemlerine rağmen bir kişinin uzun namlulu tüfek ve yedek şarjörlerle herkesi atlatıp Reina'ya girebilmesi üzerinde durmak lazımdı. Olaydan sonra yılbaşı gecesi görevli olan muhabirler, kameramanlar, pek çok yerde durdurulup arandıklarını, gazeteci olmalarına rağmen kameralarının bile içine bakıldığını anlatmışlardı. İşte yılbaşı katliamına hazırlanan birinin bütün bu güvenliği görmemesi ya da atlatabilmesi akıl ve mantık dışıydı. O halde tek bir olasılık kalmaktaydı: O da katliamı yapan kişinin yine polis veya özel koruma kimliğiyle dolaştığı ve bu nedenle kontrol noktalarını rahatlıkla aşıp görevlileri atlattığı… Ölü ve yaralı sayısına, katliamı yapanın sırra kadem basmasına bakınca, o kişinin çok iyi eğitildiği açıktı. Elbette elindeki Kalaşnikof ya da benzeri bir silah çok güçlüdür ama bu tüfeği kullanmak, çok hızlı biçimde şarjör değiştirip takmak ve soğukkanlı biçimde kalabalığa karışıp dışarı çıkmak profesyonel bir tavırdı” yorumları haklıydı ve ufuk açıcıydı. Ancak; “Bu varsayımın doğru sanılmasını isteyen ve Rus büyükelçinin öldürülmesinde olduğu gibi yine gözlerin FETÖ'ye ve uyuyan hücrelerine çevrilmesini bekleyen” odakların bir hedef şaşırtması olmasındı!?

    Saldırı istihbaratını veren Amerikan kaynakları, yoksa katliamın sorumluları mıydı?

    Hatırlayınız; 30 Aralık Cuma günü akşam 20.00 civarında Amerika menşeli ciddi bir istihbarat alınmıştı. Bu istihbaratta, DAEŞ’in yılbaşı gecesi Ankara’da 1, İstanbul’da ise 2-3 hedefe yönelik terör saldırısında bulunacağı vurgulanmıştı. Amerika’nın verdiği istihbarat anlamlıydı, ama genel bir uyarı niteliği taşımaktaydı. İstanbul’da bir mekân açıklanmamıştı. Amerikalıların daha ileri hedefleri saptadıkları, ama Türkiye ile ancak bu kısmı paylaştıkları kanaatine varılmıştı. Ankara Valisi Ercan Topaca, başkentte yılbaşına dönük önlemleri saat 15.00’te düzenlediği basın toplantısıyla açıklamıştı. Amerikan istihbaratı ise akşam 20.00 civarında ulaşmıştı. Ankara’da 31 Aralık tarihinde düzenlenen operasyonla Sincan ve Çubuk’ta 8 DAEŞ mensubu yakalanmış, İstanbul’da da sıkı önlemler alınmıştı. Reina’nın bulunduğu bölgeden 3 ayrı polis noktasından geçilerek gitme imkânı vardı.

    Buna rağmen kapıdaki polisi şehit eden terörist, ünlü eğlence merkezine girerek büyük bir katliama imza atmıştı. 7 dakika içinde büyük bir katliama neden olan terörist, kıyafetini değiştirerek kaçmayı başarmıştı. Demek ki bu eğlence mekânını, giriş ve çıkış yollarını, nereden ve nasıl kaçacağını çok iyi bilen birisi olmalıydı. Acaba Uygur Türk'ü kiralık katil özellikle ve sadece bu katliam için mi eğitilip hazırlanmıştı?

    Suçu İslam'a ve dindarlara yıkma çabaları!

    "Bütün terör eylemleri elbette kınanır, elbette protesto edilir, ama Reina’da sergilenen terörün özelliği “hayat tarzı katliamı” olmasıdır! Eğlenen masum insanlar yaşam biçimlerinden dolayı katliama uğramıştır. Terör eylemleri için sürekli söylenen genel protesto ifadeleri, birlik ve beraberlik çağrıları “hayat tarzı” faktörünü gözden kaçırmamalıdır. Çünkü hayat tarzları ya da yaşam biçimleri üzerinden öfke devam ettirilirse böyle barbarların çıkmasının sırf polisiye tedbirlerle maalesef önlenmesi imkânsızdır. Zihin açıcı bir tesadüf, Cumartesi günü Karar gazetesinde ilahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk “İslam dünyasında, özel olarak Türkiye sathında din neredeyse bir öfke ideolojisine dönüşmüş durumdadır” tespitinde bulunmuşlardı. Öztürk Hocamız “Mevzubahis olan din ve itikatsa, ahlak teferruat mıdır?” başlıklı yazısında çeşitli dini grupların birbirine karşı “çirkin ve acımasız” dille saldırdıklarını hatırlatmıştı. Prof. Öztürk “FETÖ, DAEŞ, El Nusra, Haşdi Şa’bî gibi sözde İslam referanslı terör örgütlerince üretilen şiddet sarmalının” da öfkeden kaynaklandığını vurgulamıştı."[1] diyen Taha Akyol acaba tam bir fesatlık ve fırsatçılık damarı ve "Kart Mason" tavrıyla ve radikal İslamcıları kastediyor kılıfıyla, aslında topyekun İslam'ı ve dindar Müslümanları suçlu ve sorumlu gösterme çabasında mıydı ve açıkça kışkırtıcılık mı yapmaktaydı?

    Güya iktidarın ayrımcılık ve kışkırtıcılık yaptığını kınamak için; Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu'nun, Reina katliamına ilişkin şu soruları aslında kamplaşmayı ve kutuplaşmayı azdırıcı bir yaklaşımdı!

    1) Yunus’un, Mevlana’nın torunları olan insanımızın içinden böylesine katiller nasıl çıkıverdi?

    2) İktidar ve güç için dini kullananlar tarafından uzun yıllar boyunca laik eğitime ve yaşam tarzına geniş çaplı saldırılar düzenlenmedi mi?

    3) Kutsal dini değerlerimizi kendilerine para ve güç devşirmek için kullanan cemaat ve tarikatların, çocuklarımıza musallat olmasına izin verilmedi mi?

    4) Milli Eğitim kendi işini, bunlara havale etmedi mi?

    5) Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam'ın siyasete alet edilmesini engelleyeceğine, laik düzenin yıpratılmasına destek vermedi mi?

    6) Toplumsal fay hatlarımızın tamamı, sığ siyaset hesabına ve oy almak adına kırılmaya girişilmedi mi?

    7) Toplum mümkün olan her açıdan ayrıştırılmak istenmedi mi?

    8) Daha en son, yeni yıl kutlamaları günah ilan edilmedi mi?

    9) Ülke radikal dinci terörün hedefi halindeyken, yeni yıl kutlaması yapanları hedef gösterecek şekilde sorumsuz açıklamalar, yasaklamalar gündeme gelmedi mi?

    10) Toplum, yeni yılı kutlayanlar ve yeni yıl kutlamasını günah kabul edenler diye birbirine düşürülmedi mi?

    11) Yeni yıldan bir gün önceki Cuma hutbelerinde "yeni yıl kutlamalarının günah olduğu"yerine, radikal dinci terörün İslam'a verdiği zararı anlatmak gerekmez miydi?

    12) Toplumun bir kısmı, “canım onlar da günah olan yeni yıl kutlamasına gitmeselerdi” diye düşündürecek bilinçaltı mesaj bombardımanına tabi tutulup beyinler yönlendirilmedi mi?

    Soruları; hem AKP iktidarının, hem bazı Hoca takımının hem de İslamcı bilinen bir takım oluşumların din istismarına ve yanlış yorum ve yaklaşımlarına vurgu yapılması açısından haklıydı. Ama İslam'ın açıkça haram saydığı içki, kumar, fuhuş, israf gibi günahların, yılbaşı kutlaması altında hem de topluca yapılıp yaygınlaştırılmasına yönelik haklı uyarıları bile bir ayrımcılık ve kışkırtıcılık nedeni saymak da ayrı bir şeytanlık damarıydı. Evet Reina katliamı ne denli acımasız ve ahlaksız bir saldırı ise bu bahane ile İslam'ı ve dindar halkımızı ve dini kurumlarımızı suçlu ve sorumlu gösterme çabaları da o denli haksız ve alakasız bir yaklaşımdı.

    Abdurrahman Dilipak, şapşallık mı yoksa şarlatanlık mı yapmaktaydı?

    Abdurrahman Dilipak 02.01.2017 tarihli "Saldırının arkasında kim var?" yazısında, Reina katliamının ve diğer patlamaların, AKP iktidarını çok hayırlı ve başarılı icraatlarından vazgeçirmek amaçlı yapıldığını savunmaktaydı. Güya bunlar:

    "- FET֒ye karşı operasyonu durdurun.

    -Güneydoğuda yerel yönetim özerklik şartını hayata geçirin, PKK ve PYD’ye, KCK’ya karşı operasyonları durdurun.

    -BOP’u yeniden canlandırın, Rusya ile daha fazla yakınlaşmayın, Suriye’den çıkın.. Musul’u unutun.

    -ABD ile stratejik işbirliğinizi güçlendirin, İsrail’le aranızı düzeltin, AB ve NATO ile uyumlu bir politika izleyin.

    -Vatikan, Mason Locaları ve batılı kurumların çabalarına mani olmayın, uyumlu çalışın.." mesajlarıymış... Şimdi zerre kadar iz’anı ve vicdanı olanlara hatırlatalım:

    • Yahu yıllarca resmen, şimdi fiilen BOP'un eşbaşkanı ve hizmetkârı hangi iktidardı ve hangi dindar kahramanlardı?

    • ABD ile halâ stratejik müttefik olan ve İNCİRLİK Üssü'nü halâ hizmetine sunan hangi iktidardı ve hangi dindar kahramanlardı?

    • İsrail'le normalleşme anlaşmasını imzalayan ve Siyonist terörist temsilcilerini en yüksek makamda ağırlayan hangi iktidardı ve hangi dindar kahramanlardı?

    • Halâ AB ve NATO ile resmen ve fiilen ve her türlü hıyanet ve hakaretlerine rağmen ilişkilerini ve işbirlikçiliklerini sürdüren hangi iktidardı ve hangi dindar kahramanlardı?

    • Bu AKP iktidarınız ve kahraman kurmaylarınız, Mason Localarını kapatmış, Lions ve Rotary kulüplerin faaliyetlerini askıya almış... Vatikan destekli Bartholomeos'un EKÜMENLİK hazırlıklarını kısıtlamış da, bizim mi haberimiz olmamıştı?

    Hayret, şu AKİT okurlarından ve ucuz İslamcı takımından kalkıp da: "Yahu bizleri ahmak yerine mi koyuyorsunuz?" diyen bir tek akıllı ve insaflı bir kişi bile çıkmaz mıydı?

    Üstelik yandaş yazarlar ittifakla şu saptamaları yapmışlardı:

    “10 Aralık 2016'da Beşiktaş'ta polise, 17 Aralık'ta Kayseri'de askerlere ve 19 Aralık'ta Rus Büyükelçisine yapılan saldırılar, birbirini izleyen ve her yönüyle iyi düşünülmüş hata payı bırakılmayan profesyonel eylemlerdi ve her birinin ince hesaplanmış hedefleri vardı. Hedeflerin ne zaman, nerede ve ne yapacakları, hangi pozisyonda olacakları ve ruh halleri dahi hesaba katılmıştı. Saldırgan içeride kalabileceği zamanı bile iyi ayarlamıştı. Katliamı gerçekleştirme tarzı onun profesyonel hatta terör uzmanı bir polisin deyimiyle daha önce toplu katliam deneyimi olduğunu hatırlatmaktaydı. Suikastçı-teröristin bu özellikleri iki önemli ilişkisine işaret sayılırdı: İlki, profesyonelliği ve soğukkanlılığıyla bir istihbarat örgütüyle ilişkisine, diğeri ise hedefi iyi seçmesiyle "devleti (özellikle Emniyet'i) içeriden" bilmesine bağlıydı. Bunca önlemlere rağmen bu saldırı gerçekleştiyse başka ihtimale de bakmak lazımdı; o da devletin kurumlarıydı.. Yani güvenlik güçlerine ve istihbarata sızmış kripto unsurlar vardı. Daha iki hafta önce bir polisin tarihte eşine az rastlanır bir suikastla bir büyükelçiyi rahatlıkla katlettiği unutulmamalıydı. Bu tezi doğrulayan ve Türkiye'deki güvenlik zafiyetini derinleştiren asıl tehlike de burada saklıydı."

    "O tehlikelerden ilki, 1950'li yıllardan beri "milli" istihbaratımızın yabancı istihbarat örgütlerinin güdümünde olması, ikincisi ise yine o istihbarat örgütleriyle ilişkili FETÖ'nün devletin güvenlik güçleri içinde oluşturduğu tahribat ve hâlâ kripto FETÖ unsurlarının varlığıydı." gibi doğru saptamalar yaptıktan sonra dönüp hedef saptırmaya ve dikkatleri dağıtmaya yönelik şu yaklaşımlarını okuyunca "Acaba bunların hepsi aynı odakların elemanları mıydı?" sorusu aklımıza takılmaktaydı...

    Zaten; Reina saldırısının benzeri FETÖ'nün kapatılan kanalı Samanyolu TV'de yayınlanan Kollama dizisinde de varmış. Rus büyükelçi suikastını neredeyse birebir kopyasının yayınlandığı Kollama dizisindeki Noel Baba sahnesi bugün Reina saldırısıyla aynıymış... Büyükelçi cinayeti dizide 89. bölümde sahnelenirken dizinin 90. bölümünde Noel Baba kılıklı bir terörist canlı bomba eylemi yapmak için bir okula gidiyor olması şaşırtıcıymış... 

    Yahu tamam da, bu Fetoş'un bir gâvur uşağı ve çetesinin CIA-MOSSAD maşası olduğu açıktı. Ama sizlerin halâ bu maşaları tutan odakları dikkatlerden kaçırma çabalarınızın altında ne vardı? PYD ve PKK'ya silah ve mühimmat sağlayan ABD uçakları halâ İNCİRLİK'ten kalkmakta, iktidarınız halâ AB peşinde koşmaktaydı! REİNA'nın sahibiMehmet Koçarslan bile: "Amerikan istihbaratı bu saldırının yapılacağı bilgisini nereden alıp hatırlatmıştı?" diye sorarken sizlerin FETÖ şebekesinin bir CIA-MOSSAD çetesi olduğunu gizleme gayretiniz kimin işine yarardı?

    ABD Dışişleri Bakanlığı, Ortaköy'deki terör saldırısından saniyeler sonra bir açıklama yaparak Türkiye'deki vatandaşlarını uyarması nasıl okunmalıydı?

    İstanbul Ortaköy'de gerçekleştirilen ve 39 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırısı saniyeler sonrası bir açıklama yapan ABD Dışişleri Bakanlığı, yeni bir uyarı daha yayımlamıştı: "İstanbul Ortaköy’deki gece kulübünde ateş açıldığı yönünde haberler alınmaktadır. Çok sayıda kişinin öldüğü duyumu alınmıştır" satırlarına yer verdikten sonra vatandaşlarını saldırının olduğu bölgeden uzak durmaları konusunda uyarmıştı. Açıklamada ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nun “aşırıcı grupların Amerikan vatandaşları ya da yabancıların yaşadığı ya da sıkça uğradığı yerlerde şiddetli saldırılarını sürdürdüğü” hatırlatmasına da yer verilirken, Amerikan vatandaşlarına özellikle Batılıların, turistlerin ve yabancıların ziyaret ettiği kalabalık yer ve mekânlardan uzak durmaları çağrısı yapılmıştı. Bu mekânların yalnızca restoranlarla sınırlı olmadığı, ticaret merkezleri, ibadet yerleri ve ulaştırma noktalarından da uzak durulması tavsiyesi yapılmıştı. Sanki yaşananlar önceden biliniyormuş gibi bir tavır takınılmıştı.

    Eski MİT Müsteşarı Fuat Doğu'nun: "Ben MİT Müsteşarlığı değil, CIA şube müdürlüğü yaptım. "itirafları üzerinde durmak lazımdı.  Bu kirli ve gayri milli ilişkinin sırrı, Erdoğan gibi dindar demokrat sayılan Adnan Menderes iktidarında NATO üyesi olmak aşkına 1954'te ABD ile yapılan ikili askeri anlaşmalarda saklıydı. Adnan Menderes eliyle 1954'te imzalanan askeri sözleşmelerle ve onun sonucu olarak MİT’in CIA ile kurduğu "amir-memur" ilişkisiyle Türkiye ABD'nin güdümüne alınmıştı. 1960 darbesini gerçekleştiren albaylar cuntasının önemli isimlerinden Haydar Tunçkanat'ın "İkili Anlaşmaların İçyüzü" diye bir kitabı vardı. 1970'te ilk yayımlandığında ortalık karışmıştı. Darbeciler adına ikili anlaşmaları inceleyen Tunçkanat, belgeleri gördükçe şaşırmış ve şu tespitleri yapmıştı: "ABD ile yapılan ikili anlaşmalar incelendiğinde yalnız ABD'nin çıkarlarının korunduğu ve güvence altına alındığı, Türkiye'nin bağımsızlığını hesaba katmayan, iç işlerimize müdahaleye meşruiyet kazandıran, anayasa ve kanunlarımızı, mahkemelerimizi hiç sayan hükümleri de beraberinde getirdiği anlaşılmaktadır. Egemen ve eşit haklara sahip bir ülke böyle anlaşmaları asla imzalamayacaktır."

    Bu tarihi tespitler, hem Adnan Menderes gibi dindar demokratların gerçek ayarını ve amacını ortaya koymakta, hem de bizi 1960 İhtilali'ni milli bir açıdan bakmaya zorlamaktaydı. Öyle ya, bu darbeleri Amerika'nın herhalde, Türkiye'yi ABD'nin güdümüne sokacak anlaşmaları imzalayan ve MİT'i CIA'nın bir şubesi konumuna taşıyan Adnan Mendereslere ve Süleyman Demirellere karşı yaptığını savunmak en azından ahmaklık sayılırdı!

    27 Mayıs darbesini yapan cuntanın Yassı Ada'da kurduğu darbe mahkemesinde yargılanan Başbakanlık Müsteşarı ve aynı zamanda MAH Başkanı olan Salih Korur şunları aktarmıştı: "Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) ekonomik olarak birçok ülkeye bağımlıdır. Devletin ajanlarına, Amerikan istihbarat servisinin İstanbul'daki bir şefi doğrudan emir ve talimat yağdırmaktadır. Naci Peker 1950 yılında Milli Emniyet'in ilk hizmet başkanıdır. Kendisine verilen paralar, bizim kendisine verdiğimiz bir para değildir. Yani hükümetten, Milli Emniyet'e verilmiş bir para değildir. Milli Emniyet'in maalesef diğer devletlerle olan münasebeti vardır. Başta Amerikalılar, sonra İngilizler, sonra Fransızlar. Bunlardan hizmet mukabili bir miktar para alınır."

    Evet devletin ve milletin bağımsızlığının emanet edildiği en önemli kurumlarından biri olan Milli Emniyet Hizmetleri, göbeğinden birçok ülkeye bağımlı kılınmıştı. Casuslar maaşlarını direkt ABD istihbarat servislerinden olan CIA'dan almaktaydı. Tabii emir ve talimatları da... CIA, şube müdürlerini, kısım amirlerini, hatta grup şeflerini aşarak direkt ajanlarla temas kurmaktaydı. Amerika, bu ekonomik gücünü kullanarak Milli Emniyet'in elindeki tüm dosyalara kolaylıkla ulaşmaktaydı. Salih Korur, yaptığı araştırma ve incelemede daha da vahim olaylarla karşılaşmıştı. Amerika, yalnız istihbarat servisimize değil, yetiştirilmekte olan ajanlarımıza bile hâkim durumdaydı. Yani daha ajan adayı olan öğrenciler bile CIA'nın kontrolüne alınmaktaydı ve öğrencilerin eğitim masrafları dahi CIA tarafından karşılanmaktaydı.

    Şimdi kalkıp da ABD ile bu müstemleke anlaşmalarını imzalayan Adnan Menderes'i "Efendim MİT'i tekrar millileştirmeye kalkıştığı için darbeye maruz kaldı..." diye savunan yandaş yalakalar, yakında saklanacak delik arayacaklardı.

    AKP İktidarının iflası ve bu tıkanıklığın açılması!

    "Yapılan her terör saldırısının ardından kalkıp; AKP iktidarını suçlamak saçmalıktır ve hedef saptırmaktır. Oysa dindar kahraman ve demokrat halk hizmetkârı AKP iktidarı bu terör olaylarının mağduru konumundadır ve onun tarihi başarılarını engelleme amaçlıdır! Yaptığımız otoyollar, havalimanları ve Avrasya Tüneli açılışları muhaliflerimizi ve dış güçleri kıskandırmakta ve bu nedenle teröristleri üzerimize saldırtmaktadır" şeklindeki kof kuruntular, velev doğru bile sayılsa, AKP iktidarının bunca tahribat ve zayiata yol açan saldırılar karşısındaki acizlik ve beceriksizliğine bahane olamayacaktır.

     


    [1] Reina Katliamı, Taha Akyol, Hürriyet, 02.01.2017

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS