• TARİH KAVRAMI VE OSMANLI MAHKEME KAYITLARI

    TARİH KAVRAMI VE OSMANLI MAHKEME KAYITLARI

    28 Ekim 2017

     
    | Devamı
     



    Tarih bir milletin ortak beyni ve birikimi yerindedir. Darwinist kaynaklı bir soysuzluk ve solculuk takıntısıyla kendi geçmişini inkâra kalkışan ve tarihiyle bağlarını koparan toplumlar, hafızalarını kaybetmiş insanlar gibidir. Bu kafada olanların artık onurlu ve olumlu bir gelecek kurmaları da mümkün değildir. En önemli, en gerçekçi ve en güvenilir tarih kaynaklarının başında Kur’an’ı Kerim kıssaları gelir. Kur’an’ı Kerim’in KISSA içerikli surelere, yani geçmiş Peygamberlerin ve ümmetlerin ibretli ve hikmetli hayat hikâyelerine sıklıkla yer vermesi, İslam tarihçiliğinin temelini teşkil etmiştir. Yüce Kitabımızda “Kıssa” ve türevlerinin 30 kadar ayette geçmesi tarihi bilgi ve belgelerin önemine işarettir.

    Evet milletlerin en önemli kuvvet ve medeniyet kaynaklarından biri de elbette tarihleridir. Tarih, milletin ortak karakter ve kabiliyetini ve yaşam kriterlerini gösterir. Toplumlar, millet olarak varlıklarını devam ettirebilmek için tarihlerine dayanmak mecburiyetindedir. Bir millette kök ve kültür duygusunu ve gelecek tasavvurunu uyandıran tarihtir. Bu duygu, birey veya toplumda bir millete mensubiyet bilincini canlı tutar ve onu derinleştirir. İşte bu müspet Milliyetçiliktir. Tarih bilincine ise tarih bilgisi olmadan ulaşılmak mümkün değildir. Ve tabi kuru tarih bilgisine sahip olmak da tarih bilincine sahip olmak demek değildir. Milletlerin ortak ruhunu, varlık ve bağımsızlık şuurunu meydana getiren, besleyen ve zenginleştiren kuru tarih bilgisi değil, tarihteki hadiselere ve geçmişten kalan her şeye, bugünün ihtiyaçlarına göre getirilmiş doğru ve doyurucu yorumlarla oluşan; hayata ve olaylara milli sorumluluğu ve ruhu ile iştirak etmekten doğan tarih bilincidir. Tarih bilinci geçmişten beslenmekle beraber geleceğe ve ileriye doğru giden düşünce ve projelerle güçlenir ve geleceğe yön vermede belirleyici bir unsur haline gelir.

    Tarih bilinci, tarih bilgisi yanında, geçmişle doğrudan temasa geçmeye de ihtiyaç gösterir. Geçmişle teması ise ancak tarihten bugüne kalan eserler sağlayabilir. Bu eserler sadece mekânı fethetmek suretiyle değil, mekânla birlikte zamanı da fethederek devamlılığı sağlayan eserlerdir. Bir milletin tarihini şekillendiren en önemli etkenlerin başında ise DİN gelir. Şanlı Türk Milletini de Hak Din İslam’la şereflendikten sonra, fıtratındaki asalet, hakkaniyet ve cesaret duyguları iman ve irfanla yoğrularak Selçuklu ve Osmanlı gibi örnek cihan medeniyetleri ve yüksek hukuk ve adalet sistemleri kurmaya yöneltmiştir.

    Tarihi sadece geçmişteki, olaylar ve olgular yığını olarak gören kimseler tarih bilincinden yoksun demektir. Yani, tarihsel bilgi birikimine sahip olmak, tarih bilincine sahip olmak anlamına gelmemektedir. Tarih bilinci; geçmişimizle ilgili bilgileri bilimsel düşünce düzeyinde irdelemek; yüzyıllar boyunca yaşanan olgular yumağını akılcı bir yorumla çözebilmek demektir. Tarih bilinci, yakıtı tarih olan bir aydınlatma aracı gibidir. Onun ışığıyla günümüzü daha iyi anlayabilir, geleceği daha iyi görebiliriz. Başka bir deyişle 'Tarih bilinci', tarihi aklın yol göstericiliğinde inceleyip irdelemek ve geleceği bu temeller ve genel kaideler üzerine şekillendirmeye girişmektir. Her toplum ancak uzun bir zamanın ürünü olarak meydana gelir. Bu uzun zaman içinde bir içtimai düşünceye ve ortak bilgi ve kültür birikimine ulaşır ki bu kolektif bir bilinçtir. Kolektif bilinç ise, toplumun etrafında birleştiği değerler bütününü ifade etmektedir, bunun en önemli etkeni ise Dindir. Elbette ki toplum dediğimiz şey, bütünüyle bir noktada buluşmayıp, kendi içinde farklılıkları da barındıran sosyal bileşkelerdir. Ancak hiç şüphesiz asgari müştereklerden bahsedilebilir. Nihayette şunu diyebiliriz; toplumsal bilinci şekillendiren en önemli unsur müşterek geçmiştir; onun ruhu ve şuuru ise Dindir. Çünkü DİN, insanların ferdi, ailevi ve içtimai düşünce ve hareketlerini, bütün heves ve hedeflerini dönüştüren ve yönlendiren en önemli etkendir.

    İnsan için genel bir tanım yaparsak; “tarih bilincine sahip varlık” demek yerindedir. Geçmişini bilen, merak eden, yanlış da olsa tarihini bilme gayreti gösteren, gelecek endişesi güden, geleceğe dönük bazı tahminler yürüten, tek varlık insan neslidir. Bu bakımdan insanı tarih bilgisinden ve tarih bilincinden soyutlamak mümkün değildir. Toplumun oluşumunda tarih bilinci çok önemlidir. Çünkü bir toplumu, bir etnik grubu ve bir ulusu oluşturan unsurların başında dil, din ve toprak parçası gelir. Bu üç unsurun zaman içinde iç içe geçmesi, ortak menfaatler, ortak hizmetler ve ortak hedefler etrafında toplumun kenetlenmesi ise tarihin ta kendisidir.

    Geçmişi yorumlamak da geleceği kurgulamak da, ancak tarih bilinciyle mümkün ve münasiptir. Tarih bilinci, insanın hem geçmişi yorumlamasında hem de geleceği kurmasında, ona yön verecek, yol gösterecektir. Tarihi, kendi değerleri, hedefleri ve eylemleriyle kurduğunun bilincine varan insan, geleceği de kendi idealleri ve beklentileri yönünde aynı bilinçle belirlemek isteyecek ve yeni medeniyetler ancak böyle şekillenecektir. Tarih bilinci, insanın tarihsel sürece kendi şahsi bilinci ve birikimiyle katılma imkânı anlamına gelir. Ama elbette bireyin, tek bir kişinin tarihe istediği yönü tümüyle vermesi mümkün değildir. Ama çok büyük medeniyet devrimlerine bazen seçkin bir şahsiyetin önderlik ettiği de tarihi bir gerçektir.

    Tarih insanların yaptıklarıyla oluşmuş olsa da, bu oluşan şeyde bireylerin niyetleri, gayretleri, hedefleri ve özlemleriyle uygun düşmeyen ve örtüşmeyen gelişmeler de görülmektedir. Çünkü insanların, kendi düşünce ve değerleriyle meydana getirdiği ve ardından tekil insandan bağımsızlaşıp nesnelleşen simgesel yapılar olarak, devlet yapıları, sanat anlayışları, bilim paradigmaları ahlaki ve felsefi yaklaşımları içerisinde, kendisinin de katkı sunduğu bir “tarih ve kültür dünyası” içinde yaşadığı bir gerçektir.

    İşte Osmanlı her yönüyle bizim geçmişimizdir, Cumhuriyet ise o temeller ve değerler üzerine kurulan bugünümüz ve geleceğimizdir!

    40 Ciltlik “İstanbul Kadı Sicilleri”nin yayımlanması tarihi ve talihli bir aşamadır.

    Prof. Dr. M. Akif Aydın’ın proje yönetmenliğinde ve çok seçkin bir ilim heyetinin katkı ve gayretleriyle, Latin harfleriyle hazırlanan ve böylece meraklı okurların ve özellikle araştırmacıların dikkatine sunulan 40 ciltlik “İstanbul Kadı Sicilleri”, miladi 1500 ile 1750 arası yaklaşık 250 yıllık dönemi kapsayan resmi mahkeme kayıtlarıdır. Osmanlının yükseliş, duraklama ve gerileme dönemlerine rastlayan; hem tarihi, hem hukuki, hem de sosyal ve siyasi prensip ve psikolojisini, belgelerle yansıtan bilimsel bir yapıttır. Önemli ciltlerini hemen temin ve tetkik imkânı bulduğumuz bu çok değerli ve ilmi çalışmalarından dolayı Sn. M. Akif Aydın Hoca’ya ve İslam Araştırmaları Merkezindeki diğer ilim ve fikir erbabına tebrik ve teşekkürlerimizi sunmak bir vefa ve vicdan borcu sayılmıştır.

    Kendilerine ait özel ve özgür statülü yargılama ve Hak arama kurumlarına başvurma imkânları resmen sağlandığı halde, Yahudi ve Hristiyanların farklı mezheplerine bağlı zimmi (ehli kitap) vatandaşlarımızın, nasıl kendi istekleriyle ve tam bir güvenle İSLAM ŞERİATI’na dayalı Osmanlı mahkemelerine başvurduklarına ve gönül huzuruyla verilen kadı kararlarına razı olduklarına açıkça ve defalarca şahit olunacaktır.

    Umarız ve arzularız ki bu “İstanbul Kadı Sicilleri” yayınları, daha yararlı olsun ve daha kolay okunsun diye, şu teklif ve tavsiyelerimiz de dikkate alınır:

    1- Fetvaların, konularına göre sınıflandırılması büyük kolaylık sağlayacaktır.

    2- Fetva sonlarına; uygun, kısa ve anlaşılır izahlar-yorumlar yapılmalıdır.

    3- Osmanlının hangi dönemlerinde, hangi tür suçların ve başvuruların arttığı araştırılıp ortaya konulmalıdır.

    4- Toplumun ekonomik, ahlaki ve içtimai seviye ve statülerinin, hangi suçlara, sorunlara ve sonuçlara yol açtığı okurların dikkatlerine sunulmalıdır.

    5- Tarihte hiçbir devletin böyle bir hukuk siciline sahip bulunmadığına, İslami kurallara dayalı Osmanlı sisteminin ne denli şeffaf ve insancıl olduğuna belgeleriyle vurgu yapılmalı, bizim medeniyetimizde ve tarihimizde asla ayrımcılığa ve hele soykırıma rastlanmadığı gerçeği üzerinde durulmalıdır.

    6- Bu ciltler, edebiyat ve İlahiyat fakülteleri son sınıf öğrencilerine ve doktora talebelerine dağıtılıp, bölüm hocaları gözetiminde günümüz Türkçesine uygun sadeleştirilmeleri, zaruri bir önem taşımaktadır.

    Bu kayıtlar, Osmanlı tarihini doğru yazmak ve yorumlamak isteyen araştırmacılar için de, gerçekçi, gerekli ve resmi belgeli kaynaklardır!

    a) Sade ve sıradan bir köylü kadının, kocasından kalan mirasını hile ile zapt etmeye çalışan Subaşı’na (Belediye Zabıta Amirine) dava açıp kazanması (Bak: İstanbul Kadı Sicilleri. Üsküdar Mahkemesi. C.1 Sh.411).

    b) Meyhaneci Nikola ile meyhaneci Yorgi’nin Şeriat mahkemesine müracaat edip yargılanmaları (C.1 Sh. 252) ve daha sonra Nikola ile Yorgi’nin ortaklıklarının ayrılması (C. 40 Sh. 326) ve zimmilerin perdeli olmak şartıyla meyhanelerine karışılmaması.

    c) Sahipsiz deve ve eşek gibi hayvanlara nafaka takdir olunması (C.1 Sh. 294).

    d) Müracaat üzerine soy ve nesep tespiti yapılması (C.1 Sh. 312).

    e) Haksız ve alakasız biçimde birisine zina isnadında bulunup ispat edemeyenin cezalandırılması. (C. 20 Sh.440).

    f) Eğin zimmilerinden fazla cizye alınmaması. (C.20 sh.437).

    g) İcazetsiz sahte şeyhlik iddiasındaki kişinin araştırılması ve yasaklanması. (C. 31 sh.28).

    h) Vapur iskelesindeki hamallara (taşıyıcılara) Kethüda (sendikacı) tayin olunup haklarının korunması. (C. 31 Sh. 28).

    i) Babaları kayıp çocuklara ve kocaları kayıp hanımlara devletçe nafaka bağlanması (C.31 Sh. 54 ve 57).

    j) Ağır vergi cezasına uğrayan köylülerin haklarına sahip çıkılması (C. 31 Sh. 56).

    k) Akil baliğ olmayan kız çocuğunun evlenme aktinin bozulması ve ilgililerin uyarılması (C.40 Sh. 69).

    Gibi çarpıcı ve ufuk açıcı örnekler, Osmanlıda ne derece saygın, yaygın, tarafsız ve bağımsız bir Adil Yargı sisteminin varlığının ve bu adalet ve hakkaniyetin İslam’dan kaynaklandığının kayıtlı ispatıdır.

    Cevdet Paşa’ya göre tarihin önemi ve anlamı:

    Meşhur MECELLE’yi hazırlayan yüksek ilim heyetinin başkanı ve dahi hukuk adamı Cevdet Paşa, Osmanlı kurum ve kuruluşlarına yeniden şekil verilmesi konusundaki farklı fikirlerin hız kazandığı bir dönem­de, gelenekçi Türk-İslâm Doğu Kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmış bir ilim adamıdır. Osmanlı müesseselerinin İslâmî esaslara dayandığını dikkate alarak Batı devletleriyle Osmanlı Devleti’nin farklı din ve medeniyetlerden doğduğunu, bu sebeple de her yönden Batılılaşmanın hem yanlış hem de imkânsız olduğunu düşünmüş; sonuç olarak Batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bütün icraatında Osmanlıyı ve İslam'ı savunmakla birlikte metotta yenilikçilik tarafı ağır basmış, Batı’nın pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanlarındaki gelişmelerini örnek alarak bu alanlarla ilgili Osmanlı müesseselerinin Batı tarzında ıslahını savunmuştur.

    Osmanlı İmparatorluğu Tarihi önsözünde belirtildiği gibi; Avrupa kanunlarının ve kurumlarının olduğu gibi alınmasına karşı çıkan Cevdet Paşa, İslâmî temel kuralların korunması gerektiğini söylemiş ve bir kısım devlet ileri gelenlerinin Fransız kanunlarının tercüme edilip alınması yönündeki görüşlerine karşı çıkarak Mecelle'nin hazırlanmasında en önemli rolü oynamıştır. Cevdet Paşa, devletin ve hükümetin ancak İslâmî esaslara uymakla fitne, fesat ve zulmü önleyebileceğini savunanlardandır. Aynı sebeple gayri Müslimlere de “şer’-i şerife uygun” adaletle muamele edilmesini savunmuşlardır. İslam’daki bu eşitlik adalet uyumundan dolayı Avrupa’daki sınıf çatışmalarına feodalist barbarlığa sömürü ve zulüm çarkına Osmanlı toplumunda rastlanmamıştır.

    Cevdet Paşa’nın millet anlayışı ise İslami gereklere uygun olarak Müslüman milletlerin siyasî birlik ve bütünlüğünü tem­sil eden Osmanlılık temeline dayanmaktadır. “Milliyet” karşılığı olarak “kavmiyet”i kullanır ve bunun Fransız İhtilali’nden sonra bulaşıcı bir hastalık gibi Avrupa’da yayıldığını hatırlatır. Ona göre Osmanlı’nın asıl gücü ve büyüklüğü hilafet ve saltanatın birleştirilmesinden sonradır. Devleti devlet yapan esas unsur İslami esaslar ve amaçlardır. Cevdet Paşa Batı yanlısı ve batıl maksatlı meşrutiyet idaresine de karşı çıkmıştır. Nitekim I. Meşrutiyet’in ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılması sırasında Sultan Abdülhamid’in siyasetine sahip çıkmış ve Adliye nâzırı sıfatıyla Midhat Paşa’nın Yıldız Mahkemesi’ndeki yargılanmasında önemli rol oynamıştır. Cevdet Paşa, İktisadî hayatta faizsiz ve sömürüsüz bir serbest piyasa ekonomisini benimsemekle birlikte, devletin kalkınması için kapitülasyonların kaldırılması ge­rektiğini vurgulamış, iş hayatında Müslümanların da anonim şir­ketler kurması gerektiğini hatırlatmıştır. Cevdet Paşa, pek çok vasfı yanında özellikle tarihe dair eserleriyle klasik Osmanlı tarihçiliğine yeni bir bakış açısı kazandırmış, tarihçilik, tarih felsefesi ve metodolojisi bakımından da eski vak’anüvis tarihlerinden farklı yeni bir anlayışın yolunu açmıştır.

    Nitekim İbn Haldun’un asabiyet prensibini Osmanlı Devleti’ne uygulayarak bu devleti‘‘Türklüğe mahsus olan sıfât-ı sâbite-i memdûha ile şecaat ve diyanet-i Arabiyeyi cem etmiş bir cem’iyet-i cemile’’ şeklinde tanımlamıştır. Osmanlı Devleti’nin gerilemesinin bir sebebini de yükseliş döneminde sınırların fazla genişlemiş olmasına bağlamış, tıpkı Naîmâ gibi, uza­ğı gören devlet adamları sayesinde devletin ömrünün uzatılabileceği, hatta yeniden canlandırılabileceği fikri üzerinde durmuşlardır.

    Cevdet Paşa’nın önemli vasıflarından birinin de Avrupa tarihine ait değerlendirmeler olduğu unutulmamalıdır. Osmanlı tarihi çerçevesinde, Avrupa’nın iyi tanınması gerektiği ve hadiseler üzerinde Batı’daki gelişmelerin etkileri onun için önem kazanır. Avrupa’daki olayları ve kurumları sağlam bir şekilde kavradığı, bunları ifade berraklığı ile nakletmesinden de anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti’nin çözülüşünü XVII. yüzyıldan başlatan Cevdet Paşa, Tanzimat devrinin diriliş ve derleniş ideolojisiyle uyum içindedir ve devl­etlerin restorasyona değil, reforma ihtiyaç duyduğu fikrinde olan kesimin görüşlerine katılmıştır. Bu bakımdan Doğu-Batı mukayesesi medeniyet tarihçiliği yapan Cevdet Paşa için önemli sayılmıştır. Hatta tarihi çağlar bile onu ilgilendirmiş, Avrupa’nın zaman­lama ölçülerinin İslâm tarihine uymayacağını belirterek bunun Doğu için İslâm öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılması gerekti­ğini, İslâm dininin ve hukukunun tarihi kendi şartlarına göre bi­çimlendirdiğini yazmıştır.

    Fransız İhtilali’ni tahlil eden ve sonuçları üzerinde duran Cevdet Paşa, anayasasız ve ihtilalsiz gelişen İngiltere parlamen­tosu ve rejimi taraftarıdır. Osmanlı Devleti’nin başlıca hasmı du­rumundaki Rusya’yı çok iyi tanıdığı ve bu konuya özel bir ilgi duyduğu, Viyana sefiri Sadullah Paşa’ya yazdığı mektubundan anlaşılmaktadır. Burada I. Petro ile II. Mahmud’un reformları arasında yaptığı mukayese, onun tahlil gücü hakkında fikir ve­rebilecek bir değer taşır. İngiltere’de inkılabın asıl sınıfın zorlaması ve halkı yanına alması ile, ama Fransa’da halkın ayaklanmasıyla gerçekleşirken Rusya’da ve Osmanlılarda inkılabın tepeden geldiğini vurgulamıştır.

    Cevdet Paşa, devlet adamlığı ve tarihçiliğinin yanı sıra, aynı zamanda Tanzimat döneminin önemli hukukî düzenlemelerini yapan bir hukuk adamıdır. Bu dönemde hazırlanan kanunların ve kurulan müesseselerin önemli bir kısmı onun imzasını taşımaktadır. Bu sebeple Bernard Lewis’in onun hakkında kullandığı “dâhi hukuk adamı”ifadesi mübalağalı sayılmamalıdır.

    Cevdet Paşa’ya göre tarih; insanlara geçmiş hadiselere ve bunların meydana gelişinde önde gelen kesimlerin gizli ve açık fikirlerini haber verdiğinden halk için faydalı ve aydınlar arasında makbul bir ilimdir. İnsan yaratılışından medenî olduğundan, dayanışma için yer yer topluluklar meydana getirir. Bu toplulukların birçok dereceleri bilinir. Cemiyetlerin yüksek derecesi olan medeniyet ve devlet mertebesidir. Bu topluluklar, bir devletin koruyuculuğu altın­da birbirlerine fenalık etmekten ve düşman endişesinden azade yaşayabilir bir yandan beşeri ihtiyaçlarını tedarike, bir yandan da insanî olgunluğa erişmeye yönelir.

    Yönetimde beceriklilik ise ancak tecrübeyle kazanılır. Her şeyi tecrübe etmeye de bir insanın ömrü hatta bir asrın olayları kâfi gel­meyeceğinden devletin ileri gelenleri; başkalarının deneyimle­rinden ve tarih ilminden hem şahısları için hem de devlet işleri için faydalanmalıdır. Onun için vatanını ve memleketini seven devlet ve milletin bekasını isteyen ecdadımız, kendi asırlarının olaylarını zaptedip torunlarına yadigâr bırakarak, onların duasını kazanmışlardır. Geçmiş ve gelecek olaylara hatta ezel ve ebed sırlarına nüfuz etmeye çalışmak insanda tabiî bir eğilim olduğun­dan bütün insanların tarih ilmine ihtiyacı açıktır.

    Abbasî halifesi Kaim Biemrillah zamanında Hayberli birkaç bilgin Yahudi Bağdat’a gelip cizyeden muaf tutulmalarının ge­rektiğini göstermek için bir vesika ortaya koymuşlardır. Güya bu vesika Hazret-i Ali’nin el yazısı ile Hazret-i Peygamber tarafın­dan kendilerine verilmiş ve Ashab-ı kiramdan birkaç zatın şahit olarak isimleri yazılmıştı. Halife bu vesikaya itibar ederek Yahudilerin cizyeden muaf tutulmaları hakkında ferman vermek üzereyken,” ulemanın reisi Ebü’l-Kasım bin Mesleme’ye şüphe gelmiş: Bu vesika bir kere zamanımızın tarihçisi Hatib-i Bağdadî'ye gösterilsin”, demiş ve belge Hatib-i Bağdadî’ye gösterilmiş. Bunun üzerine tarihçi se­nedin sahte olduğunu, tarih ilmi ile ispat etmiştir. Şöyle ki: Bu senette yazılı şahitlerden Hz. Muaviye, Hicre­tin sekizinci senesi Mekke’nin fethi günü İslâm ile müşerref ol­muştu. Hayber’in fethi ise Hicretin yedinci senesinde olmuştur. Şahit yazılanlardan Said İbni Maaz Hicretin beşinci yılı Hendek günü ölmüş ve Hayber fethinde bulunamamıştı. Böylece vesika­nın sahteliği meydana çıkarılmış ve devlet hazinesi zarardan kurtarılmıştı.

    Prof. Dr. M. Akif Aydın yazdığı önsözlerde çok değerli ve derinlikli tespit ve tahliller yapmışlardır:

    “Osmanlı Devleti’nin din, dil, etnik yapı ve kültür bakımından homojen olmayan bir bölgede altı asır ayakta kalmasının şüphesiz askeri, idari, iktisadi, sosyal ve demografik sebepleri vardır. Dünya tarihinde çok az rastlanan böyle bir başarıyı tek bir sebebe indirgemek imkânsızdır. Ancak bu başarının altında Osmanlı yönetim ve hukuk anlayışının oynadığı rol unutulmamalıdır. Bu sebeple olacak ki son zamanlarda yerli ve yabancı araştırmacıların Osmanlı yönetim tarzına ve hukuk anlayışına yönelik ilgilerinde gözle görülür bir artış yaşanmaktadır. Osmanlı hukukunun en önemli kaynağı, şüphesiz sayıları onbinleri aşan mahkeme defterleri kayıtlarıdır. Sadece Türkiye sınırları içinde kalan şehirlere ait mahkeme defterlerinin sayısının 20 bin civarında bulunduğu, buna yakın bir sayının da Türkiye sınırları dışında kalan şehir defterleri için söz konusu olduğu dikkate alınırsa Osmanlı şeriyye sicillerinin Türk ve İslâm hukuk tarihi araştır­maları için ne kadar zengin bir kaynak olduğu kolayca anlaşılır.

    Öte yandan Osmanlı mahkeme defterleri sadece bunların tutulduğu dönemin ve bölgenin hukuk tarihi bakımından değil, sosyal, siyasi, iktisadi ve kültürel tarihi bakımından da önemli bir kaynaktır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde kadıların görev ve yetki alanları bugün yargıçların sahip olduğu görev ve yetki alanlarından çok daha geniş kapsamlıdır. Osmanlı kadısı 'bir hâkim olmasının yanı sıra yerine göre bir belediye başkanı, yerine göre bir mülki amir, bir noter ve yerine göre devletin toplamakta olduğu vergilerin tarh ve tahsiline nezaket eden bir müfettiş’ makamındadır. Bu sebeple biz bu defterler sayesinde sadece o dönemde mahkemelere intikal etmiş bulunan hukuki ihtilaflar hakkında bilgi sahibi olmuyoruz. O bölgedeki piyasalar, eşya fiyatları ve bunlarda meydana gelen değişiklikler, satılan eş­yalar için belirlenen standartlar, merkezi yönetimden bölge ile ilgili gönderilen ferman­lar, hükümler, o bölgede yapılan imar faaliyetleri, sefere çıkan ordunun lojistik desteğiyle ilgili yapılan hazırlıklar, göçler, yerleşim sorunları, nüfus hareketleri, vakıflar, meslek kuruluşlarının faaliyetleri, alım-satım, vasiyet, vakıf kurma, bağışlama, rehin, evlenme, boşanma, kurulan ticari şirketler gibi sosyal, iktisadi, idari ve hukuki her türlü hareket ve işlemler hakkında da birinci elden bilgi sahibi oluyoruz. Bu bilgiler bugün elimizde mevcut kroniklerde çoğu kere bulunmamaktadır. Sonuç itibariyle Osmanlı mahkeme defterleri Osmanlı hukuk ve iktisat tarihi ve genel olarak Osmanlı sosyal tarihi hakkında daha ayrıntılı, güvenilir değerlendirmeler yapmamıza imkân tanımaktadır.

    İstanbul mahkeme defterlerinin ise bu defter koleksiyonu içinde ayrı bir yeri bulunmaktadır. Zira İstanbul, bir imparatorluğun merkezi olmasının ötesinde Osmanlı öncesinde yoğun bir Hıristiyan nüfusun yaşadığı, fetihten sonra da bu yoğunluğa önemli oranda Müslüman nüfusun eklendiği bir şehir konumundadır. İspanya’dan kaçan Yahudilerin de buna eklenmesiyle İstanbul önemli ölçüde kozmopolit bir şehir haline dönüşmüş ve bu insanlar bu şehirde Cumhuriyetin kuruluşuna kadar yaklaşık dört asır birlikte yaşa­mışlardır. Dilleri, dinleri ve kültürleri birbirinden farklı bu insanlar dört asır boyunca nasıl bir birliktelik ortaya koymuşlar, karşılıklı ilişkileri hangi esaslara uyarlamışlardır? Ayrı komünler halinde mi yaşamışlar, yoksa belli/önemli ölçüde iç içe mi olmuşlardır? Ticari ilişkileri, sosyal ilişkileri, aile ilişkileri nasıl ayarlanmıştır. İşte bütün bu soruların cevabını bulmak, bu çok yönlü birlikteliğin sosyal yapıdaki izlerini okumak ancak ve en iyi şekilde İstanbul mahkeme defterlerinin sayfaları arasında mümkün olacaktır. Bu açıdan İstanbul mahkeme defterleri sadece İstanbul’un değil bütün bir Osmanlı toplumunun aynası özelliğini taşımaktadır. Bu sayede din, dil, mezhep ve etnik yapı dolayısıyla kültür bakımından kozmopolit bir yapı arz eden Osmanlı toplumunun ayakta kaldığı altı asrın en az yarısında bir Osmanlı sulhünü (Pax Ottomana) gerçekleştirme­deki sırrı ve bunun dinamiklerini öğrenme imkânına sahip olacağız. Bugün üzerinde çok durulan beraber yaşama olgusunu Osmanlı yönetimi belli/önemli ölçüde hayata geçirmeyi başarmıştır.

    Defterlerde yer alan kayıtların ilgili olduğu konular defterlere göre farklılık taşımaktadır. Mesela birinci defterde özellikle kaçak kölelere ayrılmış ve bunların yakalanmaları durumunda uygulanacak esaslar mahkeme kararı şeklinde yer almışken sonraki defterlerde kaçak kölelerle ilgili yoğunluk azalmıştır. Bunun yanı sıra yoğunlukları defterlere göre farklı olmakla birlikte genel ola­rak defterlerde alacak ve borç, satım akdi, taşınmaz kirası, vakıf kurulması gibi medeni ve borçlar hukukuyla ilgili, hırsızlık, adam öldürme, yaralama, içki içme, hakaret, gasp gibi ceza hukukuyla ilgili kayıtlara rastlanmaktadır. Evlenme, özellikle boşanma ve mehir gibi aile hukuku, vasiyet ve mirasın taksimi gibi miras hukuku meseleleri de siciller­de sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Defterlerde karşılaştığımız kayıtlardan bir diğeri de çeşitli tüketim mallarıyla ilgili olarak ilan edilen narh kayıtlarıdır. Sonuç itibariyle Üsküdar mahkeme defterlerinin yayımı Üsküdar’ın XVI. ve XVII. asır sosyal, iktisadi ve hukuki hayatına ışık tutacak, bu bölgenin tarihi gelişimi hakkında daha sağlıklı değerlendirmeler yapılmasına imkân sağlayacaktır.

    Evet, İstanbul kadı sicilleri, diğer bir ifadeyle mahkeme defterleri Osmanlı Devleti’nin hukukî, siyasî, sosyal, İktisadî ve kültürel tarihi bakımından son de­rece önemli bilgi kaynaklarıdır. Bu sicillerde sadece mahkemeye intikal etmiş hukukî ihtilâfın kayıtları değil, vakıf senetleri, satım, bağış, ödünç gibi hukukî işlemlerin yanı sıra pazarlarda satılan ürünlerin fiyatları, esnafla ilgili nizâmnâme ve standartlar, miras taksimleri, vasiyetler, evlenme ve boşanmalar, kamuya ait binaların imar ve tamir bilgileri, merkezden gelen hüküm ve fermanların suretleri yer almakta, hâsılı Osmanlı hukukî, sosyal ve İktisadî hayatının zengin bir fotoğ­rafı bu sicillerde karşımıza çıkmaktadır.

    Bu siciller arasında dolaşırken birdenbire kendinizi XVI. asır İstanbul’unda hissedebilir, mesela Karaman beylerbeyinin kızı Zeliha Hanım’la Mehmed Bey’in 11000 sultânı altın mehr-i müeccelle evlendiklerine şahit olabilir, öte yandan Edir­ne cemaatinden Sabatay’ın Seltan bt. Abraham’la, Kızıl veled-i Kirkor’un Gül bt. Samadis’le sinagog veya kilise yerine kadı huzurunda evlenmelerine gözünüz ilişebilir veya kulağına kar suyu kaçmış karısı Gülbahar’ı “Senin üzerine gül koklamam” diye iknaya çalışan Hüseyin b. Mustafa’nın, “Eğer senden izinsiz ikinci defa evle­nirsem alacağım eşim benden üç talâk boş olsun” yalvarışlarını duyabilirsiniz. Daha şiddetli bir aile kavgasıyla da karşılaşabilir,“Bir daha karımı döversem boş olsun” diyen Muharrem b. Mehmed’in sözünü tutmayınca, böyle şartlı boşanmada bulunduğunu inkâr etmesine rağmen karısı Hatice b. Mustafa’yı istemeyerek boşamış ol­duğunu görebilir, karılarını kendi cemaat mahkemeleri yerine kadı mahkemesinde boşamak için Avanos ve Dimitri’nin sırada beklediğini fark edebilirsiniz. Bitmedi, ölüm Allah’ın emri deyip merhum Hacı Mustafa’nın mirasını paylaşan mirasçıların arasına düşebilir, mirasçısız öldü zannıyla malları beytülmâle düşen İbrahim b. Şâban’ın kardeşi Yusuf’un kendisine kalan mirası kurtarma çabalarını izleyebilirsiniz.

    Bu gezinizde etrafınızdaki cami, mektep, medrese, han, hamam, çeşme ve aşevini, hâsılı birçok hayır eserini hayranlıkla seyrederken bunların nasıl gerçekleştiğini vakıf kayıtlarını inceleyerek çözebilirsiniz. Söz gelimi Yahya Paşayı Kadırgada yaptırdığı mektebin masrafları için vakfettiği mal ve mülkünü heyecanla sayıp dökerken gözünüzün önüne getirebilir, gelirlerinin nasıl harcanacağını tek tek belirtirken izleyebilirsiniz. Nikola b. Mihal’in Selman Ağa vakfından 1500 akçe ödünç aldığını ve vakfa yüz 150 de kaftan bahasından toplam 1650 akçe borçlandığını görünce, “Para vakıfları dönemin kredi kupundan mıydı acep?” dersiniz. Bu arada kaftan ya da çuha bahasının kredi işleminin vazgeçilmez unsuru olduğunu da göreceksiniz.

    Gayrimüslimler kadı sicillerinin ve tabiatıyla Osmanlı mozaiğinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Yani v. Yorgi’nin İncil okunması için yaptırdığı evin kaydı da var sicillerde, Küçükhalkalı da binası ve cemaati kalmayan kilise arsasının Ke­mankeş Mahmud Paşa'ya satılmasının kaydı da... Vergi tahsiline çıkan Metropolit Timotyos’a ve adamlarına karışılmaması için sancak beyi, voyvoda ve subaşılarına ikaz fermanı da yer almış sicillerde, Baştina vergisinin yeni Rum patriği tarafın­dan toplanacağı kaydı da... Gayrimüslimlerle ilgili kimi sınırlamaları da bura­da izlemek mümkün. Torna b. Yani’nin Müslümanların da oturduğu Kadıköy’de dükkânında aşikâre domuz satmasının keza Zoni b. Yani’nin Müslümanlara içki vermesinin yasaklandığını görebilirsiniz. Yine sicillerde gayrimüslimlerin kendi aralarında veya Müslümanlarla olan ilişkileri mebzûlen yer almıştır. Borçlarına kimi zaman kefil göstermişler kimi zaman rehin bırakmışlardır.

    Çarşı pazarda eksik tartan, kötü mal satan, fiyatlarda narhı aşanların da baş hasmı kadı efendiler olacaktır. Kalaysız kazanda hamur yoğurup ekmek yapan Murad b, Abdullah, ekmeğinde bez çıkan Kethüdâ Mehmed, murdar baş satan Bayram b, Ab­dullah, bozulmuş sakatat satan Mahmud b. Abdullah, karpuz tartmada kullanılan delikli mermer taşın ölçüsünde eksiklik bulunan Kateroz b. Mihal ve benzeri nice esnafı kadılar hep yakından izleyip takibe almışlardır. Sade onlar mı kadıların teftişine mâruz ka­lan, hayır! Paçacı esnafı“tabh eyledikleri baş ve paçaları gereği gibi pak ve temiz tathir etmek”, manavlara soğan, ıspanak, maydanoz, şalgam getiren bahçeciler taş toprak ve otlar­dan arındırmış olarak getirmek zorundadırlar. Burada mürekkepçiler esnafı nizamnâmesine özellikle dikkatinizi çekmek isterim. En iyi cins mürekkebin vakıyyesinin 300 akçeye satılacağı belirtildikten sonra mürekkep imalinde hangi malzemelerin kullanılacağı (en az otuz çeşit malzeme) ve nasıl hazırlanacağı en ince ayrıntısına kadar belirtiliyor. 400-500 senelik el yazma kitaplardaki mürekkeplerin niçin hiç solmadığını, zamana direndiğini bu nizâmnâmeyi okuyunca daha iyi anlıyorsunuz.”











 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS