• ŞEHİTLERİN VUSLATI VE SON MESAJLARI

    ŞEHİTLERİN VUSLATI VE SON MESAJLARI

    11 Şubat 2017

     
    | Devamı
     





    Bangladeş'te hükümet tarafından kurulan uyduruk “savaş suçları mahkemesinde”yargılanan muhalefetteki Cemaat-i İslami partisinin lideri Motiur Rahman Nizami idam edilip Rahmeti Rahmana uğurlandıBaşbakan Şeyh Hasina tarafından 2009'da oluşturulan ''güdümlü'' mahkeme mü’min ve muttaki bir mücahidi daha darağacında sallandırmış, bizde ise “Dünya Lideri” havaları atanların kılı bile kıpırdamamıştı.

    İşte Şehit Motiur Rahman Nizami'nin Son Mektubu...

    BEN GİDİYORUM!

    Ben doğduğumda nikâh akdi gibi (kaderin hükmüyle) bağlanıverdiğim ve son nefes diye tayin edilen zamanı beklediğim buluşmaya gidiyorum.

    Korkmuyorum. Ardımda pişmanlıklarım var ama (Hak yolunda başıma gelenlerden dolayı) üzgün değilim. Sadece kırgınım; (Allah’a, Hak dava arkadaşlarına ve mazlumlara verdikleri) sözünü unutanlara, kardeşinin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayanlara, Allah için gözyaşlarını sakınanlara, resimlerimizi “layk” için (ilginç ve geçici haber olsun diye) kullanıp gördüklerini yaşanmamış sayanlara, zalimin yanında durup mazluma timsah gözyaşları akıtanlara, kıyama kalkmayı kolay zannedip elindekini muhafaza etmek için bahane satanlara, ve ganimet alanlara kırgınım. Bu kırgınlıkla kavuşacağım Rabbime. Söyleyeceğim bunları ve şikâyetçi olacağım.

    Vuslat bu; nerede buluşacağı belli olmuyor insanın. Bazen 14 yaşındaki bir kız çocuğunu Kudüs’te pazarda buluyor ölüm ve kafasına sıkılan bir kurşunla göçüyor. Tertemiz kanı elbisesine bulaşıyor ve huzura çıkmadan önce melekler yıkıyor onu. (Mü’minim diyenlere ve yetkili yöneticilere:)“Senin (masum ve mazlum) kardeşin benim. Bu (Siyonist) katillerle (ve işbirlikçileriyle) niye anlaşıyorsun?“ diyemiyor ama haliyle bunları haykırıyor!

    Bazen vuslatına (Rabbine kavuşmana kendin) yürümen gerekiyor. Seni evinde bulsun istediğin buluşma için önce evinden (ve Allah’la aranıza giren her şeyden) ayrılman gerekiyor! Sonu görünmeyen bir yolu (vuslat aşkıyla ve) merakla yürümen gerekiyor. Yol bitip de deniz başlayınca acı acı yutkunmak serbest; suya atlamadan önce (boğulacağını bile bile gülümsemen ve ölümü öldürmen gerekiyor!) Bir kıyıya varıyor elbet denizin sonu; ama kıyıya ya canlı varıyorsun ya da cansız vuruyorsun.

    “Benim evim sizin sinsi ve nefsi hesaplarınızdan daha anlamlıydı. Hırsınızdan büyüktü odalarımız. Niye yaktınız çocuklarımızın gözlerimizin önünde büyüyecekleri resimleri? Mutlu musunuz şimdi?” diyemiyorsun…

    Bazen ölüm seni evinde de buluyor. Yangın çıkıyor ve birden dumanlar yükselmeye başlıyor. Zaten taş binada oturmasına izin verilmeyenlerin çabuk tutuşan evlerine ateş sıçrıyor. Bütün seslerin gökyüzünde toplandığını düşünürseniz günün her saati bir “ah” asılır Arakan’dan o gökyüzüne. Çocuklar ölür. Çıplak ayakları ve toza bulanmış yüzlerine bakmayın. Tertemiz gider onlar. Kadınlar ölür. Adamlar ölür. Yanarak ölür, kahırla ölürler. Cennet meyvesi pahalıdır. Kalp, asıl sahibine dönene kadar acır insan. Sonrası umman, kevser ve Hz. Peygamber (s.a.v)!

    “Müslümanlar etle tırnak gibi midir gerçekten? Öyle ise haydi dirilin ve derlenin, bir bir sökülüyor tırnaklarımız. Etiniz acımıyor mu?” diyemezler…

    Ahzab suresinde övülen adamlardan ve kadınlardan çok anlatabilirim size ama maalesef çabuk unutuyoruz. Sizin üzüldükleriniz için son diye yazılan haberlerin “son” olduğunu mu zannediyorsunuz? Acıyı onlar çekiyor da size pay düşmeyecek mi sanıyorsunuz? Ey daha ilkokulda öğretmene şikâyet edilmekten korkanlar! Sizi Allah’a şikâyet etmeye gidiyoruz. Her yaptığınızı ve gerektiği halde her yapmadığınızı… Her konuştuğunuzu ve haykırmanız gerektiği halde her sustuğunuzu… Her gördüğünüzü (boş ver bana ne deyip), her gözünüzü yumduğunuzu… Her oturuşunuzu, her kalkmanız gerektiği halde yerinize çakılıp durduğunuzu… Bir bir not aldım. Her şeyi Rabbimiz Taâlâ’ya anlatacağım.

    Ben gidiyorum…

    Ardımda bir fikir kalsın istiyorum. Zorla karşılaşınca ölüm korkusundan istikametini şaşıranlarla, Biz ölümden aynı şeyi anlamıyoruz. Bu bir imtihandı, kolay olacağını sananlar aldanmıştı. Sancısız olacağını, bedelsiz ve kurbansız olacağını sananlar yanılmış ve yarı yolda iken ayrılmıştı. Bu yola baş koymak, sonunda gerekirse bu uğurda o baştan vazgeçmek anlamındaydı. Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar vardı, oysa bu karar Allah katındandı. Siz kimsiniz ki..!

    Kulları razı etmek için Yaratıcıyı üzecek değiliz!

    Ben gidiyorum…

    Benden önce giden arkadaşlarımın yanına, Rasulullah’ın yanına. Siz kalacaksınız. Kimin doğru olduğu benim gittiğim yerde çıkacak ortaya…

    Ben gidiyorum…

    Çeki düzen verin kendinize (Kur’an’a sarılın ve Hak davaya sahip çıkın!) Sıranın size de geleceğini unutmayın. Şehadetin şehid gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah’tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim, ve buna göre davranın!..

    Ben gidiyorum…

    İbret alın bu yolculuktan. Bir araya geldiklerinde, hiçbir şey yapmasalar dahi sadece aynı anda ayaklarını yere vursalar bile dünyayı sallayacak kalabalıktaki sizler, Ey mü’min kardeşlerim! Sizin gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Asla korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.

    Ben gidiyorum…

    Dilerim bu gidiş size kim olduğunuzu (ne halde bulunduğunuzu ve bu halle ölürseniz nasıl bir akıbete müstahak olduğunuzu) hatırlatsın. Mazlumlar için ayağa kalkmanın (ve sorumluluklarınızı kuşanmanın) bir yolunu bulmanızı sağlasın. İpler adedince baş istense, ama deseler ki bu bedel (Hak ve adalet nizamının kurulması ve zulüm saltanatının yıkılması adına) kıyam içindir, az kalır giden başlar! Boşuna terk etmemiş olur canımız bedenimizi. Mükâfatını O’ndan biliriz. Sadece kalanlara ibret olmaması üzer bizi…

    Size son sözlerim şudur;

    “Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında ilmi mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mü’min asla Allah’tan ümidini kesmez. Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda bir gaye ile görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilim yoluyla cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın ve çocuklarımızın yetiştirilmesine ve ahlâki prensiplerinize önem vereceksiniz. Cemaat-i İslami’de asla bir lider problemi yaşanmayacaktır. Durum ne kadar kötü olursa, işte o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. Ben yaşlandım, zaten Rabbim her an canımı alabilir. Ben şehit olarak Allah’ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim şehadetim ile beraber inşallah kutlu bir değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından dua istiyorum. Eğer dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşallah."[1]

    Motiur Rahman Nizami

    Hz. Fatıma’nın Hayatı ve Vefatı

    Bazı kaynaklarda Hz. Fatıma ile Hz. Aiyşe Validemiz aynı yılda doğmuşlardır ve yaşıtlardır. Hz. Aiyşe Validemizin doğum tarihini miladi 614 diye verenlerin yanılgısı O'nun Miladi 13 Tem. 678 (Hicri: 58) yılındaki vefat tarihiyle ortaya çıkmaktadır. Zira bu iki tarih arası, O'nun bilinen yaşını doldurmamaktadır. Bu nedenle Hz. Aiyşe ve Hz. Fatıma'nın doğru doğum tarihleri Miladi 605 yılıdır. Böyle olunca evlendiklerinde 18 yaşını doldurmuşlardır. (Bak: Ashab-ı Kiram'ın Meşhurları. Hayati Ülkü, Sebat Neşriyat Sh: 191 Ayrıca: Mevlana Şibli, Asrı Saadet, C.2 Sh: 147-151)

    Hz. Fatıma, Medine İslam Devleti'nin temel sütunlarındandı. Hz. Peygamber'in narin ve nazenin kızı, Müslümanların 4. halifesi olan Hz. Ali'nin hanımıydı. Kerbela'da zulme baş eğmeyip sonuna kadar direnen ve şehadete ulaşan cennet gençlerinin efendisi olan Hz. Hüseyin'in ve zehirlenerek öldürülen Hz. Hasan'ın analarıydı. Kızı Hz. Zeynep ise zalimlerin yüzüne hakikati en net ve sert biçimde haykıracak kadar yüksek ve örnek bir yaratılıştaydı. Evet mütevazı hayatı, saygın yeri, etkinliği, hikâyesi, bıraktığı tesir ve oluşturduğu manevi miras itibarıyla -eğer tabir uygun düşecekse- Medine'nin en saygın Hanımefendisi herhalde Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatıma'ydı.

    Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü coğrafyada Hz. Peygamber'in nübüvvetinden hemen sonra doğan Hz. Fatıma babasının en yakınıydı. Zira Peygamberimizin diğer kızları Zeynep 30 yaşında, Rukiye 21 yaşında, Ümmü Gülsüm ise 26 yaşında vefat edip bu dünyadan ayrılmışlardı. Böylece Resulüllah'ın ilgi ve sevgi odağı Hz. Fatıma'da yoğunlaşmıştı. Zaten Hz. Peygamberimizin oğullarından Kasım 2, Abdullah ise 3 yaşında vefat buyurmuşlardı. Bundan dolayı olsa gerek Hz. Peygamber için Fatıma, hem anne, hem evlat, hem dert ortağı, hem torunlarının annesi ve hem de Medine'nin çilekeş kadınıydı. O, en zor günleri Muhterem Babasıyla birlikte yaşamıştı. Mekke'de -Kâbe'de- Peygamberimizin üzerine devenin işkembesini koyarak eziyet ve alay ettikleri o çetin günde, babasının üzerindekileri narin elleriyle ve ağlayarak savuracaktı.

    Allah'ın Resulü O'na "Babasının anası" diye hitap buyururlardı. Hatta bazı alimler Kevser Suresi'nde anılan "Kevser"i Hz. Fatıma olarak yorumlamışlardı. O içeri girerken Hz. Peygamber ayağa kalkar ve onu ayakta karşılardı. Bir seferinde "Baban sana feda olsun", başka bir seferinde de "O, Benden bir parçadır. O'nu üzen Beni üzmüş sayılır. O, kadınların ulusudur" diyerek sevgi boyutunu anlatmıştı. Medine'nin bu çilekeş mü'mine ve mücahide hanımefendisinin kendi halinde bir hayatı vardı. Mütevaziydi. Çoğu kez evinde sıcak yemek bulamazdı. Hiç hizmetçisi olmadı. Sırtında su taşır, eliyle buğday öğütür, ekmek yapar, ocağını yakardı… O, Hz. Ali ile geçirdiği asil ama bir o kadar mütevazı olan hayatını anlatırken iç burkacak şu cümleleri kullanırdı: "Bizim bir yorganımız vardı. Uzunlamasına üzerimize örttüğümüzde sırtımız açılırdı. Enlemesine örttüğümüzde ayaklarımız açılırdı. Bazen yemeğe otururduk da, kapıya bir fakir gelirdi; yemeğimizi ona verir, biz aç yatardık."

    Hz. Peygamber Efendimiz bu nurlu ve onurlu Kızının solgun yüzünü gördüğünde içi daralır ve şöyle buyururlardı:

    "Ey Muhammed'in kızı, halini biliyorum. Ama biz Muhammed ailesi böyle olmak zorundayız. Bize temiz ve sade bir hayat yakışır, bunun içinde sadece açlığımızı bastıracak kadar yemek yeterli olacaktır, lüks ve fantezi bize haramdır. "Yani önce "Müslüman halkın yaşam düzeyini yükseltmemiz lazımdır. Bu olurken halkın en mütevazı olanı gibi yaşamaya devam etmek zorundayız." Bir seferinde kolunda ince bir bilezik gördüğünde Allah'ın Resulü rahatsızlığını belli edecek, Hz. Fatıma da bilezikleri bozdurup fakirlere dağıtacaktır. Sanki Hz. Peygamber şunu hatırlatmış ve uyarmıştır: "Ey Medine'nin bir numaralı hanımefendisi; sen halktan daha mütevazı yaşamalısın. Onlarda yoksa elindekini onlara dağıtmalısın!."

    Hz. Ali ile olan evliliğinden Hz. Fatıma beş çocuk doğurmuşlardı. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm ve Zeynep.

    Derken ayrılık günü gelip çatmıştır. Resulüllah dünyadaki son günlerini yaşamaktadır ve Rafiki A'laya uğurlanma hazırlığındadır, Fatıma'sını çağırır. Fatıma gözleri yaşlı bir şekilde en sevdiğine yaklaşır. Efendimiz Hz. Fatıma'nın kulağına bir şeyler fısıldamıştır. Hz. Fatıma ayağa kalkacak, sendeleyip oturacak ve hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktır. Çok ağladığını gören hasta Peygamber Fatıma'sını bir daha yanına çağırmış ve yine O'nun kulağına bir şeyler fısıldamıştır. Hz. Fatıma kalkar ama yüzü rahattır artık. Zira Hz. Peygamber ilk seferinde "Baban artık Rabbine kavuşacak, bunlar çektiği son sıkıntılar olacaktır!" diye uyarmışlar, ama O'nun çok sarsıldığını görünce de "Üzülme! Bana ehlimden ilk sen kavuşacaksın!" buyurmuşlardı. Meğer yüzündeki tebessüm bundan olduğu anlaşılmıştı.

    Resulullah'ın vefatından sonra Efendimizin gömüldüğü odasında O'nu hiç yalnız bırakmamıştı. O artık her gün Babasıyla konuşur gibi mezarının yanı başındaydı. Gül yüzlü Resul'den sonra, ay yüzlü Fatıma hızla çökmeye başlamıştı. Ziyaretine gelenleriyle şöyle dertleşip uyarmışlardı: "Zalimler yeryüzünde rahatça geziniyorlar. Haklar gasp ediliyor, mazlumlar haklarını alamıyorlar. İleride zor günler yaşayacaksınız."(Hz. Fatıma-tüz-Zehra'nın bu sözlerinde; başkalarını mahrumiyete ve mağduriyete uğratan yönetici ve yetkililere yönelik bir sitem de vardır.)

    Hz. Fatıma'nın son günleridir. Sevgili Babasına vuslatı yaklaşmıştır. O, Hz. Peygamber'e çok benzeyen Medine'nin hanımefendisi artık vuslatın kapısındadır. Babasına yakışır şekilde vakur, kararlı, hikmet ve hakikat erbabı olarak devamlı ibadet, iyilik ve Dini tebliğ arzusundadır. Hz. Peygamberimizin mescidinde Medineli mü'min kadınlara vaaz ettiği anlatılır. O'nun tarzı ve tavrı Sevgili Babasının aynısıydı. Bir seferinde şöyle haykırmıştı:"Ey mü'mine ve müslime kardeşlerim! Siz bir yudumluk su gibiydiniz. Ateş çukurunun kenarında idiniz. Açgözlülerin yiyecekleri bir lokma gibi aciz ve çaresizdiniz. Ağaçların yapraklarını yerdiniz. Ayaklar altında ezilmekteydiniz. Sonra İslam'ın sayesinde ve Muhammed'in himayesinde ayağa kalkıp kıymetlendiniz ve şereflendiniz. Öyle ise bu nimet ve faziletin kıymetini biliniz!" Bazen çok sert ve ağır konuşurlardı, sanki yeniden cahiliyeye dönüşün önünü kapatmaya çalışıyorlardı.

    Ve derken yaşı 27 civarına dayanmıştı. Yorgunluğu iyice artmıştı. Herhalde artık son uykusuna uzanacaktı. Odası babasının mezarının bitişiğinde bulunmaktadır. Yıkanır, koku sürünür, çocuklarını yanına alır ve tek tek öper ve vedalaşır. Sonra odadan çıkarılmalarını isteyip onları Allah’a ısmarlayacaktır. Son vasiyeti şunlar olacaktır: "Ölümümden sonra beni yıkamayın. Çünkü ben kendimi yıkadım. Kefenim bu elbisem olsun. Beni Babam gibi gece gömün. Ali beni Baki mezarlığına gömsün!" Sonra kalkıp yatağını kıbleye çevirdi ve içine uzandı. Sağ elini başının altına koymuşlardı ve şehadet kelimeleri ve vuslat temennileriyle öylece sessiz ve derin bir uykuya dalmışlardı. Biraz sonra uyandırmak için gelenler O'nun gül yüzünde tatlı bir tebessümle bu dünyadan ayrılıp Mevla'sına ve Babasına kavuştuklarını anlamışlardı. Miladi 632'nin Kasım ayıydı. Ramazan’ın üçüncü günü olmaktaydı. Bazıları vefatından sonra yıkandığını ve gece yarısı az bir kalabalıkla Baki mezarlığına gömüldüğünü aktarmışlardır. Medine halkı vefatını duyunca Baki mezarlığına akın akın toplanıp hayır duada bulunacaklardır. Medine'nin mazlum ve bir o kadar da mazbut Hanımefendisine ve belki de O’nun kıymetini hakkıyla bilemediklerine uzun uzun ağlayacaklardır. Evet, Asr-ı Saadet'te Medine'nin bir numaralı Hanımefendisi Hz. Fatıma (R.A.) artık cennet yurdundadır.

    Hz. Hasan’ın zehirlenme olayı!

    Son raşid halifemiz Hz. Hasan Efendimiz zehirlenerek şehit edilmiştir. Hz. Hasan’ı kimin zehirlediği konusu tarihte netlik kazanmamış ve konuyla ilgili spekülasyonlar, komplo teorileri üretilmiştir. Rivayetlerin ağırlıklı noktası Hz. Hasan’ı karısı Ca’de binti Eşas’ın zehirlediği şeklindedir.

    Genelde tarihçiler dedektif gibi olayı araştırıp bu olaydan en büyük menfaati sağlayacak olan kişi olarak Hz. Muaviye ve oğlu Yezid’i gördüklerinden doğrudan Hz. Hasan’ı zehirleyen olarak bu şahısları öne sürmüşlerdir. Tabi ki ilk tarih kitaplarımız (Vakıdi vb...) bu iddiayı ortaya atınca sonrakiler de tahkik etmeden kitaplarına bu bilgileri almış ve bir hakikat olarak günümüze kadar gelmiştir. Tarihçi Vakıdi’ye göre: Muaviye’nin oğlu Yezid, Hasan’ın hanımı Ca’de binti Eş’as’a haber göndererek: “Hasan’ı zehirle, o öldükten sonra ben seninle evlenirim” demiş ve Ca’de de onun bu isteğini yerine getirmişti. Hasan öldükten sonra Ca’de, Yezid’e haber göndererek kendisiyle evlenmesini istemiş, ancak Yezid şu karşılığı vermişti: “Vallahi biz seni Hasan’a layık görmemiştik, kendimize mi layık göreceğiz? Hasan gibisine hıyanet eden, bize neler etmez ki!”

    İbn Esir’de kaynak belirtmeden yapılan rivayete göre Ca’de binti Eş’as zehirlemiştir demektedir. (İbnü’l-Esir, El Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 3/466-467.)

    İbn-i Sa’d da Tabakatul Kübra İsimli eserinde Ca’de’nin Hz. Hasan’ı zehirlediği rivayetini nakletmektedir. Fakat dipnotta kitabın tahkikini yapan Muhammed b. Şamil es-Sulemi bu isnadın zayıf olduğu bilgisi geçmektedir.(Şamile versiyonu c.1, s.338, md. numarası 297) (Bkz. Siyeri A’lamu Nubela 3/274; İbni Asakir, Tarihi Dımeşk 4/538 metin şamile versiyonundan.)

    Belki, Hz. Hasan’ın vefat etmesini kendi saltanatları açısından uygun gören Ümeyyeoğullarından bazı kişiler, Hz. Muaviye ve Yezid’den habersiz olarak böyle bir girişimde bulunmuş da olabilir. Ümeyyeoğullarının saltanatı ellerinde tutmak için örgütlü bir şekilde çalıştıkları tarihen sabittir. Ümeyyeoğulları, Hz. Muaviye’nin Hz. Hasan ile yaptığı anlaşma gereği kendisinden sonra hilafeti ona devretme riskini ortadan kaldırmanın en sağlıklı yolunun Hz. Hasan’ın öldürülmesi olduğunu görmüşlerdir. Hz. Hasan, öldürülürse Hz. Muaviye’yi bağlayan bir güç artık olmayacak ve o da kendisinden sonra istediği kişiyi veliaht seçebilecektir. Onlar, saltanatların bekası için Yezid’i Hz. Muaviye’ye önermişlerdir.

     Sonuç olarak:

    Hz. Hasan, bir ekip tarafından sistemli bir şekilde zehirlenerek şehit edilmiştir. Bu ekibin kim olduğu bilinmediği gibi Hz. Hasan’ın bu olayın bir iç savaşa sürüklenmemesi için de isim vermemesi, katilleri gizlemiştir.

    Benim Emevilerle ilgili yaptığım araştırmada vardığım sonuç; bu ailenin son derece zengin, sinsi ve güçlü olduğu şeklindeydi. Ayrıca aralarında asabiyet bağı çok kuvvetliydi. Devletin tüm alanlarına nüfuz etmişti. Haşimoğullarının onlarla boy ölçüşeceği bir alt yapısı mevcut değildi. Bu aile iktidara gelmek ve ellerine geçen iktidar nimetini muhafaza etmek için türlü kumpas ve komplolara girmekten çekinmemekteydi. Büyük olasılıkla aile daha Hz. Muaviye hayatta iken onun vefatından sonra durumlarının ne olacağını tartışmış ve endişe etmişlerdi. Çünkü Hz. Muaviye, Hz. Hasan’dan hilafeti bir antlaşma ile almıştı. Bu antlaşmaya göre Hz. Muaviye’den sonra halife Hz. Hasan olacaktı. Emevi ailesi, hilafetin ellerinden çıkıp Haşimoğullarına geçmesinin sonlarının gelmesi anlamına geldiğini biliyorlardı. Hz. Muaviye’den antlaşmayı bozmasını isteseler de buna yanaşmazdı. O halde onun elini rahatlatacak bir çözüm lazımdı. Çözüm de Hz. Hasan’ın öldürülüp ortadan kaldırılmasıydı. Hz. Hasan ölürse, Hz. Muaviye’nin kimseye karşı bir borcu kalmayacaktı. Böylece hilafetin kendi aileleri içinde kalması için fırsat doğacaktı.

    Nitekim öyle de oldu. Hz. Muaviye’ye kendisinden sonra Müslümanların tekrar iç savaşa sürüklenebileceği bilgisi ve endişesi çeşitli kişilerce anlatıldı. Böylece Hz. Muaviye’nin kendisinden sonra Müslümanların birbirine saldırmaması için tedbir alması hatırlatıldı. Hz. Muaviye ise Umeyyeoğulları dışındaki bir adaya Umeyyeoğullarının sıcak bakmayacağını ve tanımayacaklarını düşündüğünden olacak oğlu Yezid’e karar kıldı”[2]

    Bize yaraşan bu gibi tarihi yaraları kaşıyıp fesat çıkarmak değil, bu elim olaylardan ve feci sonuçlarından ders alıp ona göre davranmaktır.



    [1](Ahmet Akgül Hocamızın tercüme ve düzeltmesi esas alınmıştır.)

    [2] Milli Gazete -İbrahim Halil Er


















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS