• ERBAKAN’IN “AŞKIN”LIĞI, “ELAZİZ”CİLERİN ŞAŞKINLIĞI

    ERBAKAN’IN “AŞKIN”LIĞI, “ELAZİZ”CİLERİN ŞAŞKINLIĞI

    05 Mart 2018

     
    | Devamı
     



    ERBAKAN’IN “AŞKIN”LIĞI, “ELAZİZ”CİLERİN ŞAŞKINLIĞI


    Erbakan’ın Zaferi, Yüksek Cesaret ve Stratejisi Pentagon’da Ders Olarak Okutulmaktaydı!

    Maalesef Türkiye NATO’nun güdümlü müttefiki, Tanzimat’tan beri Batı'nın yörüngesine girmiş uydu ülkesi konumundaydı. Bu nedenle asıl mimarı Erbakan olan 1974’teki Şanlı Kıbrıs çıkarması ABD’yi şoka uğratmıştı. Çünkü adalara yapılan çıkarmalar genellikle sıkıntılı ve başarısız olmuşlardı. 1522’de Rodos alınırken 30 bin şehidimiz vardı. Kıbrıs Eylül 1571’de fethedildiğinde: 50 bin şehit verildiği anlaşılmıştı. Ardından Osmanlı donanması İnebahtı'da 30 bin şehit verdi. Girit’te 24 yıllık kuşatma ile 1669’da Kandiye kalesi alındığında 130 bin şehit bırakılmıştı. Ecdadımızın tam 403 yıl önce 50 bin şehit vererek aldığı Kıbrıs, 1974’te bugüne göre o günkü TSK’nın kıt imkânlarıyla Rahmetli Orgeneral Semih Sancar’ın komutasında nasıl sadece 498 şehit verilerek alındığına; Müttefikimiz NATO’nun kışkırtmalarına Avrupa ve Amerika’nın askeri ambargosuna rağmen bu zaferin nasıl başarıldığına, Batılıların bir türlü akılları yatmamıştı.

    Viyana’yı Çözen Gâvur Kafa, Kıbrıs’ı Bir Türlü Kavrayamamıştı!

    Malazgirt’te, Kosova’da, İstanbul surlarında, Viyana’da, Çanakkale’de Milli Görüşün ne olduğunu biraz bilen Haçlı Batı'nın; 1974 Kıbrıs çıkarmasını ve Erbakan’ın strateji dehasını bir türlü çözemediği anlaşılmaktaydı. Milli Gazete'den bir kardeşimiz, bir heyetle birlikte Kıbrıs’ı gezerken görevli rehber aktarmıştı. Daha önce gezdirdiği bir heyetteki, bizzat Amerikan ordusunda görevli bir subay da rehberimize anlatmıştı. ABD’li subaya göre; 1974 Kıbrıs Zaferinin başarısı, Pentagon’da askeri okullarda ders olarak okutulmaktaydı! Çünkü adalarda yapılan savaşlar her zaman çok zor, kayıplı, meşakkatli olur ve de kesin zaferle sonuçlanmazdı. Çok sayıda asker hayatını kaybettiği halde, sonuç alınamazdı. Ancak 1974’te tersi yaşanmış, Batılıların ağızları açık kalmıştı. Amerikalı subaya göre, Amerikan Genelkurmay Başkanlığı Pentagon, Kıbrıs Barış Harekâtını askeri bir strateji dehasının ürünü olarak yorumlamıştı. Ve bunun nasıl gerçekleştiğini askeri okullarında ders olarak okutma kararı alınmıştı.

    İslam; Hem Doğu'yu hem Batı'yı… Hem geri bırakılmış ve işgale uğramış Müslümanları hem Hıristiyan dünyasını… Hem Kapitalizmin kıskacında kıvrananları, hem Komünist rejimler altında çağdaş kölelik yaşayanları; bu zulüm ve zilletten kurtaracak, herkesi temel insan haklarına ve evrensel hukuk ve huzur kurallarına kavuşturacak Hak Dinin ve Adil Düzenin adıydı… Ve Erbakan bu kutlu hakikat kaynağının çağımızdaki tercümanıydı...

    Hoca, Washington’da Amerikalıları Nasıl Fırçalamıştı?

    Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın uluslararası gezilerin bazılarında O’nun tercümanlığını yapan Temel Karamollaoğlu o döneme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunmuşlardı.

    Nezaket abidesi Necmettin Erbakan’ın, konu İslam davası ve ülke çıkarları olunca nasıl celallendiğinin, “Washington’da üst düzey Amerikalılara toplantıda öyle fırçaları vardı ki biz bile tercüme etmekte tereddütler yaşadık. Onda ise tereddüt ve endişenin eseri yoktu.”itirafları kanıtıydı. Evet dış ülkelerde ve yabancı heyetler önünde Erbakan Hoca'nın tercümanlığını yapanların bir kısmının ya korkusundan veya bilgi kısırlığından; İngilizce, Arapça ve Almanca tercümelerindeki yanlışlık ve noksanlıkları Erbakan’ın nasıl düzelttiğine bizler de şahit olanlardanız. O toplantıda Hoca’nın “ABD aygır gibi tepiniyor” cümlesi salonda buz gibi bir hava oluştururken Hoca’nın hız kesmeyerek “Bu azgın aygırın zapt edilmesi lazım”cümleleri toplantı salonunda bomba tesiri yapmıştı. Amerika’da Washington’da üst düzey NATO Komutanları ve Büyükelçilerin bulunduğu toplantıda Erbakan’ın bu cesur ve onurlu konuşması salonu karıştırmıştı. Amerika’da Amerikalılara “Amerika azgın bir aygıra benziyor, sadece tekmeleyip etrafında ne varsa yok ediyor; Amerika’yı dizginlemek lazım, işte vazifemiz budur.” diyebilen tek Lider Erbakan’dı.[2]

    Evet, Erbakan başbakanlığı sürecinde ve aktif siyasette olduğu dönemde, ABD'yi ‘‘terbiye edilmemiş aygıra’’ABD Başkanı Bill Clinton'u da ‘‘İkinci Ramses’’e benzetmekten sakınmamıştı. Erbakan Hoca Batı dünyasını, ‘‘Gâvurdan dost, domuzdan post olmaz. Dünya'nın huzura kavuşması için önce aygır Batı zihniyetinin terbiye edilmesi lazım’’ sözleriyle uyarmıştı. Batı dünyasına yön veren merkezleri ‘‘Siyonizm’’ suçlamasıyla da sık sık eleştiren Erbakan'ın, ‘‘Kökü firavunlara dayanan aygır zihniyeti her gün başka bir yeri tekmeliyor’’ sözleri de basına yansımıştı.[3]

    Batılı Siyonist ve Emperyalist merkezler “Terbiye edilmemiş aygırlardır!”

    Erbakan, Haçlıların Kudüs’ü defalarca işgal edip kan gölüne çevirdiklerini, şimdi ise evvelâ Bosna’yı, Afganistan’ı, Irak’ı ve diğer fakir ülkeleri işgal edip her türlü zulmü reva gördüklerini anlatarak, "Bu yapılanlar medeniyet değil vahşettir" buyurmuşlardı. Erbakan’a göre Batı'nın dayandığı şu dört sebebin (Kuvvet-Menfaat-İmtiyaz-Çoğunluk) hiçbiri hak sebebi olamazdı. Ama batıl hak anlayışına sahip olanlar böyle yetiştirilip donatılmışlardı. Bu haksızlık ve ahlaksızlıkların kendileri için bir hak olduğuna inanıyor ve bu inanışından dolayı terbiye edilmemiş aygır gibi etrafa tekme atıyorlar ve yeryüzünde tahribat yapıyor, huzur namına bir şey bırakmıyorlar, dünyada fesat çıkartıyorlardı. Batı emperyalizmi ve Siyonizm, terbiye edilmemiş bir aygır gibi insanlığı tekmeleyip duruyorlardı. Siyonizm timsahının üst çenesi ABD, alt çenesi AB, kuyruğu İsrail, gövdesi ise işbirlikçi İslam yöneticileri olmaktaydı.

    Erbakan’ın Milli Görüş ve Milli Çözüm Vurguları Şeytanın dostlarını telaşlandırmıştı!

    “Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE'NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm'e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm'e inanan bir Hükümet'in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”[4]

    Başka bir yerde, Aziz Hocamız şöyle buyurmuşlardı:

    “Bu hükümet gider, dert biter zannedilmesin. Batı kulüp gider Milli Görüş gelirse bu problemler aşılır. Ancak kurtuluşa böyle ulaşılır. İşte acı tecrübelerden sonra geldiğimiz nokta budur!

    Öyleyse bir Cumhurbaşkanından üç tane temel şart istiyoruz:

    1- Bu Cumhurbaşkanı bizzat kendi inancı itibariyle Batı kulüp zihniyetine sahip olmamalıdır. Milli Görüş’e (bu milletin inancına) sahip olmalıdır.

    2- Türkiye’nin kurtuluşunun Batı kulüp zihniyetli hükumetlerde değil; Milli Görüş zihniyetli MİLLİ ÇÖZÜM’de olduğuna inanmış, bunu idrak etmiş bir insan olmalıdır.

    3- Ve bunlara ilaveten de Cumhurbaşkanı olacak bu kimsenin; bu hayırlı ve başarılı neticeleri meydana getirmek için; başkasının tesiri altında kalan değil; bizzat kendi gayretiyle çalışan ve maniaları tek tek aşan bir insan olması lazımdır.”[5]

    Barbar Batı'nın himayesinde kudurmuş İsrail’in acı akıbeti yaklaşmaktadır!

    1980 senesinde ve 12 Eylül darbesine gerekçe gösterilen tarihi Konya Mitingi öncesinde, Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız, İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etme girişimi nedeniyle yaptığı basın toplantısında şunları haykırmıştır:

    “Biz Milli Görüş temsilcisiyiz!.. Biz MİLLİ ÇÖZÜM temsilcisiyiz!.. Adalet Partisi azınlık hükümetinin sadece lafta kalan ve halkımızı oyalayan tavrına rıza göstermeyiz. İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasına ve Adalet Partisi’nin macun metoduna müsaade edemeyiz. İsrail’le münasebetleri derhal kesmeliyiz. Çünkü İsrail Kudüs’ü başkent yapmakla; asıl Arz-ı Mev’ud hayaline, yani kendilerine vaad edildiğine inanıldığı ve Türkiye’mizin de yarısını kapsadığı Büyük İsrail hedefine ulaşmanın adımlarını atmaktır. İsrail’in bu yaptığı açık bir küstahlıktır. Bu gidiş durdurulmazsa yarın İsrail gelip, kendisine vilayet yapmak üzere Anadolu’muzu işgale kalkışacaktır. İslam aleminin bağrında oluşturulan bu çıbanbaşından kurtulmanın tek çaresi ise, İsrail’in ortadan kaldırılmasıdır. Şayet Amerika bunları çok seviyorsa, alıp götürüp Güney Amerika’da bir yerlere taşımalıdır.”[6]

    Evet Milli Görüş takipçilerinin ve Milli Çözüm temsilcilerinin gayretiyle, kutlu ve mutlu hedeflere oldukça yaklaşılmıştır. “Biz Milli Görüş Temsilcisiyiz, Biz Milli Çözüm Temsilcisiyiz. Ve Milli Görüş-Milli Çözüm Onarım hükümetinin kurulması kaçınılmaz hale gelmiştir”[7] diyen Hocamızın haber verdiği tarihi devrim ve değişimler yaşanacaktır. İnşaallah…

    Erbakan Hoca’nın Vasiyeti Neden Halâ Açıklanmamıştı?

    Rahmetli Necmettin Erbakan Hocamızın vefatından önce bir vasiyet hazırladığını bizzat Millî Gazete haber yapmıştı. Ne var ki aradan bunca zaman geçmesine rağmen, Erbakan’ın bıraktığı vasiyetiyle ilgili konu sır olup saklanmıştı. Saadet Partisi kadar Hocamızın çocuklarından da vasiyetle ilgili hiç ses çıkmamıştı. Bu arada Millî Gazete dışında başka yayın organlarında da Erbakan’ın vasiyetiyle ilgili haber çıkmıştı.

    1 Mart 2011; Sabah Gazetesi:

    Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın vasiyeti, ölümünün ardından merak konusu oldu. Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı ileri sürüldü. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı belirtiliyor. Söz konusu vasiyetin önümüzdeki hafta açıklanacağı öğrenildi.Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu biliniyor. Sade bir törenle defnedilmeyi vasiyet eden Erbakan, aynı zamanda genel seçimlere yönelik de "koalisyon" hazırlığı içerisindeydi. Erbakan seçim öncesi ittifak için hem Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener hem de 28 Şubat'taki koalisyon ortağı, eski Başbakan Tansu Çiller ile temasa geçti. Erbakan'ın bu çabası vefatının ardından Çiller ve Şener tarafından da dile getirildi. Erbakan, ittifakı gerçekleştiremeden vefat etti ama Şener bu son isteğini yerine getireceklerini söyledi. Şener, "Çok fazla konuşmaya gerek duymuyorum. Ama en son konuştuğumuz konu buydu" diyerek görüşmelerini aktardı. Çiller ise, "Son zamanlarda tekrar haber yolladı bize de. Demokrat Parti çerçevesinde bir araya gelir miyiz gelmez miyiz birtakım tartışmalara ışık tuttu, enerji kattı" dedi. Ama Şener'in aksine Çiller bu vasiyetle ilgili ilerisi için bir sinyal vermedi. Bu nedenle Erbakan'ın ittifak vasiyeti nasıl şekillenecek şimdilik net değil.

    Gezenkus.com: Prof. Dr. Erbakan'ın Vasiyetine Uyacaklar (mı?)

    Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, ittifak çalışmalarının sürdüğünü belirterek, ''Demokrat Parti ve Türkiye Partisinin Hocamızın vasiyetine uyacaklarını düşünüyorum'' dedi. Kamalak, Meclis dışı partilerin ittifak yapmasının Necmettin Erbakan'ın vasiyeti olduğunu söyledi.

    1 Mart 2011; Haberpan: Vasiyeti Haftaya Açıklanacak (mı?)

    Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın vasiyeti, ölümünün ardından merak konusu oldu. Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı ileri sürüldü. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı belirtiliyor. Söz konusu vasiyetin Erbakan ailesi ve avukatları tarafından önümüzdeki hafta açıklanacağı öğrenildi.

    Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu biliniyor. Sade bir törenle defnedilmeyi vasiyet eden Erbakan, aynı zamanda genel seçimlere yönelik de "koalisyon" hazırlığı içerisindeydi. Erbakan seçim öncesi ittifak için hem Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener hem de 28 Şubat'taki koalisyon ortağı, eski Başbakan Tansu Çiller ile temasa geçti. Erbakan'ın bu çabası vefatının ardından Çiller ve Şener tarafından da dile getirildi. Erbakan, ittifakı gerçekleştiremeden vefat etti ama Şener bu son isteğini yerine getireceklerini söyledi.

    Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın vasiyeti, ölümünün ardından merak konusu yapılmıştı. Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı anlaşılmıştı. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı ortaya çıkmıştı. Söz konusu vasiyetin önümüzdeki hafta açıklanacağı konuşulmaktaydı. Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu ortaya atılmıştı.

    Haber Tarihi: 01.03.2011

    Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek ile Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener'in daha önce Refahyol hükümetinde Erbakan ile çalıştıklarını anımsatan Kamalak, ''Bu nedenle Demokrat Parti ve Türkiye Partisinin Hocamızın vasiyetine uyacaklarını düşünüyorum'' ifadelerini kullandı. İttifak konusunda duraksanan noktanın ''çatı meselesi'' olduğunu belirten Mustafa Kamalak, şunları söyledi:

    ''Hocamızın vasiyeti gayet açık. Her iki genel başkanımız, yani Namık Kemal Zeybek ve Abdüllatif Şener Bey, Hocamızla bir araya gelmişlerdi. Ben de vardım. Daha sonraki aşamalarda, çeşitli zamanlarda görüşmeler oldu. Hocamızla sık sık baş başa görüştüğümüz zamanlar oldu. Hocamız, iki şeyi vurguluyordu; 'İttifak mutlaka yapılmalıdır. Ülkenin salahı için gereklidir. Çatının da Saadet Partisi olması gerekir. Çünkü toprak ayağımızın altından kayıyor. Vatan tehlikededir' diyordu. Zeybek ve Şener, hocamız ile çalıştılar. Bu nedenle iki genel başkanın da onun vasiyetinin yerine getirilmesine sıcak bakacaklarına inanıyorum.''

     www.internethaber.com: Erbakan’ın Ölmeden Önce Bir Vasiyet Hazırladığı Öne Sürüldü

    Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı ileri sürüldü. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı belirtiliyor. Söz konusu vasiyetin önümüzdeki hafta açıklanacağı öğrenildi. Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu biliniyor. Sade bir törenle defnedilmeyi vasiyet eden Erbakan, aynı zamanda genel seçimlere yönelik de "koalisyon" hazırlığı içerisindeydi.Erbakan seçim öncesi ittifak için hem Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener hem de 28 Şubat'taki koalisyon ortağı, eski Başbakan Tansu Çiller ile temasa geçti. Erbakan'ın bu çabası vefatının ardından Çiller ve Şener tarafından da dile getirildi.

    Şimdi bütün bu haberlerden Erbakan Hoca’mızın vefatından önce avukatlarını çağırıp bir vasiyet hazırladığı ve bu hazırlanan vasiyetin yakında açıklanacağının ilgililerce hatırlatıldığı ortadaydı. Peki, bu kadar zaman geçmesine rağmen Erbakan’ın söz konusu vasiyeti niçin halâ açıklanmamıştı?

    Bu vasiyetin canlı şahitlerinden olan Eski Genel Başkan Sn. Mustafa Kamalak’ı da devre dışı bırakan marazlı kurmay takımı, hangi hesaplarla bu vasiyeti gizli tutmaktaydı?

    Ve hele, Aziz Hocamızın çocukları neden bu vasiyete sahip çıkmamakta ve gizli tutulmasına tepkisiz ve ilgisiz kalmaktaydı? Bu vasiyet konusunda bilgisi, ilgisi ve yetkisi bulunup da halâ susanlara şu ayeti kerimeleri hatırlatmak lazımdı:

    “(Artık) Bundan böyle kim onu (vasiyeti) işittikten (ve kesinliğini bildikten) sonra değiştirirse, (veya gizlerse bunun) günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah Semi’ (her şeyi duyan) ve Alim (olan)dır.” (Bakara: 181)

    “Ey iman edenler! Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, (yapacağınız) vasiyetin hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahit tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden (yakınlarınızdan) olmayan başka iki kişiyi (şahit tutun). Şayet (bunların vasiyeti değiştirmesinden) kuşkulanacak olur da namazdan sonra alıkoyarsınız, onlara da: "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkârlardan oluruz" diye Allah adına yemin ettirilmelidir.” (Maide: 106)

    Elaziz Gazetesi, yıllardır alkışlayıp kahramanlaştırdığı “Erbakan’ın en hassas adamı ve devamı” saydıkları Sn. Recep Erdoğan’a şimdi karşı çıkmaya başlamıştı.

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan açıktır ki, 2019’da seçilememeyi düşünmek dahi istemiyor. Bunu ne pahasına olursa olsun kabullenemiyor; neye mal olursa olsun yeniden seçilmek istiyor.” diyen şaşkınların bakın gözleri nasıl açılmıştı?

    “Tayyip Erdoğan’ın AKP’ye yaptığını ÇORUMLULAR YAPMAZ!”mış…

    16 Nisan Referandum sonuçlarının ortaya çıkmasından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girdiği türbülanstan çıkmak için çırpınışı, AKP’yi içine fil dalan züccaciye dükkânından beter hale getiriyor. MHP’nin desteği olmadan oylarının %40 olduğunu görmesi nevrini döndürüyor. Oy düşüşünün sorumlularını araştırmaya ve yeni ittifaklar aramaya başladı. Kendisinin hiç hatası, kusuru yokmuş gibi sorumluluğu hep başkalarına yıkmaya çalışıyor… Önce belli bir hedef gözetmeksizin parti yönetimini, teşkilatları, belediye başkanlarını tümü ile bir camiayı “metal yorgunluğu, defolu, şahsi çıkarını davanın üstünde gören, bir kenara çekilmesi gereken” insanlar diye eleştiriyor, itibarsızlaştırıyor, aşağılıyor, adeta şamar oğlanına çeviriyor. Ardından da defalarca seçim kazanmış, başarılı, itibarlı, toplumda karşılıkları olan, ta başından beri birlikte hareket ettiği yol arkadaşları büyükşehir belediye başkanlarına hiç acımadan istifa çağrısında bulunuyor.Bununla da yetinmeyerek konumunu, otoritesini, parti ve devletteki nüfuzunu kullanarak baskı uygulamaya, köşeye sıkıştırmaya başlıyor. Olmadı yanına medyayı alıp kamuoyu önünde deve dişi gibi adamları rencide etmeye, linç etmeye çalışıyor. En sonunda İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir, Niğde, Düzce belediye başkanları kanırtıla, kanırtıla istifa ettirildiler. Daha 50 kadar il ve ilçe belediye başkanının da istifasını isteyeceği, kamuoyunda dillendirilen rivayetler arasında. Peki, bu kadar mı? Hayır! Dahası da var. Bir de “obez devlet” diye bir suçlama ortaya atıp bürokraside de istemediği kişilerin -referandumdaki oy düşüşünden sorumlu tuttuğu kişilerin- tasfiyesini istiyor Haşmetmeâb!

    Bütün bunlar ne için? Partide taraftarları olan, toplumsal destekleri bulunan, kamuoyunda, ülke genelinde üne sahip, itibarlı, saygın bunca şahsiyeti hoyratça, kabaca, pervasızca hiç fütur etmeden harcamaktan öte telef etmedeki maksat ne? Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan ne yapmak istiyor ya da ne yaptığını sanıyor olabilir? Biraz üzerinde durup birlikte bir irdeleyelim…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan açıktır ki, 2019’da seçilememeyi düşünmek dahi istemiyor. Bunu ne pahasına olursa olsun kabullenemiyor; neye mal olursa olsun yeniden seçilmek istiyor. Hal böyle olunca önünde engel gördüğü ne ve kim varsa tepelemeye çalışıyor. Kimden ne destek alabilecekse, kime ne taviz verecekse gözünü kırpmadan gereğini yapmak istiyor... 2019 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde yeniden seçilememe riskini bertaraf etmek için gözünü öyle karartmış ki hiçbir değer tanımıyor, hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor, hiçbir riske aldırış etmiyor. AKP parçalanacakmış, ülke çıkarları halel görecekmiş, devletin bekası tehlikelere maruz kalacakmış inanın umurunda değil. Varsa yoksa Beştepe Külliyesinde bir 5 yıl daha saltanat sürmek; gerisi vız geliyor.

    Böyle düşünmesine katkı yapan, ortam hazırlayan birçok kesim de yok değil. Vazgeçilmez bir lider olduğuna inanan %40 civarında bir seçmen kitlesi var. Bu nedenle kendisini buna inandırdığı, vazgeçilmez olduğunu düşündüğü de bir vakıadır. Kendisinden nemalanmaya devam etmek isteyen bir dalkavuk, tufeyli kesiminin de oluştuğu gözlemlenmektedir. Lakin çok daha tehlikeli bir kesim de var ki, onlar ise küresel gücün yerli temsilcileridir. Somut bir adres göstermek gerekirse: TÜSİAD! Evet TÜSİAD ve arkasındaki küresel gücün Tayip Erdoğan’a güvenebileceğini, Cumhurbaşkanı seçilmesini isteyebileceğini düşünmek çok zor. Daha dün Gezi Parkı ayaklanmalarını açık destek verip örgütleyerek kendisini devirmeye kalkan TÜSİAD’a Erdoğan ne denli güvenir bir yana, küresel gücün Türkiye için ne düşündüğü 15 Temmuz’da açık ve net görüldü.

    Bu durum muvacehesinde; TÜSİAD ve arkasındaki küresel gücün asıl amacının Erdoğan’ı yeniden seçtirmek değil, Cumhurbaşkanlığı konumunu kullanarak Türkiye’yi tahrip etmeye çalışmak olduğunu düşünmek asla yanlış olmaz. Eğer Erdoğan küresel sermaye medyası, TÜSİAD desteğini Cumhurbaşkanlığı seçiminde artı kefesine koyuyor ise her zamanki gibi yine aldatılıyor demektir. Bu asla olacak şey değildir. TÜSİAD ve arkasındaki küresel güce güven vermesi mümkün değildir. Kaldı ki küresel güç arkasında halk desteği olan, karizma sahibi birinin ülkenin başında olmasını istemez. Hele son defa seçileceğinden böyle birinin her istediğini yapmasını bekleyemez. Köprüden geçtikten sonra mutlaka değişir. Neticede, TÜSİAD ve küresel sermaye medyası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesini hiç istemez. Bunun için yaptığı her şey boşuna bir tahribattır. Ülkeye, partisine yazık etmektir.”[8]

    AKP Düşmanı Medyada Erdoğan Sevdası Göz Kamaştırmaktaydı!

    “15 yıllık AKP iktidarının medyadaki en hızlı muhaliflerinden, Gezi Parkı olaylarının en provokatif isimlerinden Cüneyt Özdemir, Sarraf davasında Erdoğan'ı yandaş gazetecilerden daha fazla savunmaya başlamıştı. Bunda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Atatürk ile ilgili yeni yaklaşımları ile küresel güçlerle yaptığı ittifakın katkısı büyük olmalıydı!” diyen şaşkınlar bakalım kuyruğuna tutunacakları ve “Mehdi’nin öncü komutanı” diye alkışlayacakları yeni güç odakları bulacaklar mıydı?

    'Erdoğan vatana ihanetten mi yargılanacaktı?'

    Yaklaşık üç yıl önceydi. CNN Türk'ten Şirin Payzın'ın programına Yandaş Yazar Süleyman Özışık da katılmıştı. O programda, Meclis Soruşturma Komisyonu'nun, haklarında yolsuzluk ve rüşvet suçlaması yapılan AKP'li dört eski bakanla ilgili verdiği“Yüce Divan'a gerek yok” kararı tartışılmaktaydı. Programa konuk olan CHP'li Aykan Erdemir'in yaptığı konuşma herkesi şaşırtmıştı. Söz kendisine verildiğinde şunları aktarmıştı:

    "Bugün itibari ile mesele salt bir yolsuzluk meselesi sanılmamalıdır. Esas büyük panik, esas büyük panik başkadır. Biz bu yolsuzluğun arkasında Erdoğan'ın olduğunu biliyoruz. Komisyonun milletvekillerini aklaması Erdoğan'ı kurtarmak amacıyla yapılmıştır. Çünkü Erdoğan'ın Rıza Sarraf üzerinden İran'la işbirliği yaptığı ve vatana ihanete kalkıştığı ortaya çıkacak diye korkulmaktadır. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece vatana ihanet suçuyla yargılanabiliyor. Eğer Erdoğan'ın İran ile ilişkileri ortaya çıkarsa vatana ihanetten yargılanacaktır. Asıl büyük korkuları budur, ama bundan kaçış imkânsızdır!"

    Zarrab, ABD’de tutuklandıktan sonra Türkiye’de iki önemli gelişme yaşanmıştı ve bu dindar kahraman iktidarın ruhu bile duymamıştı:

    1- Reza Zarrab’ın Türkiye’deki şirketlerinin içi boşaltılmıştı.

    2- Kamu tanığı olmadan kısa bir süre önce annesi, babası ve kardeşi Türkiye’den İran’a taşınmışlardı.

    Zarrab davası 27 Kasım’da başlamıştı. Ancak Zarrab mahkemeye çıkmadan önce “kamu tanığı” olduğu için sanık olarak çıkması beklenen mahkemede, itibarlı tanık yapılmıştı. Mahkemeye sunulan belgeden Zarrab’ın 26 Ekim tarihinde kamu tanığı olduğu anlaşılmıştı. Belli ki Eylül-Ekim ayları sadece ABD’deki Zarrab açısından değil, Türkiye’deki ailesi açısından da önemli kararların olduğu bir süreç olmaktaydı. Türk vatandaşlığı bulunan erkek kardeşi Muhammed (Can) Sarraf İran’a geçiş yapmıştı. O tarihe kadar Türkiye’de yaşayan ve aynı zamanda Türk vatandaşlığı bulunan babası Hüseyin, annesi Şebnem Sarraf ise dikkat çekmemek için 1 ay önce İran’a taşınmıştı. İran’daki iş ortakları Zencani’nin idam cezasına çarptırıldığı dikkate alındığında Zarrab’ın ailesinin İran’a gidişi, sadece vatan hasretiyle açıklanamazdı. Ve maalesef ne Erdoğan’ın ne de iktidarının bütün bu gelişmelerden hiç haberi olmamıştı çünkü o, Erbakan’ın benzetmesiyle “At yarışlarında spikerlik yapan” çığırtkan konumundaydı.

    Ama her şeye rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanıydı ve şimdi yıllarca işbirlikçilik yaptığı Siyonist odaklarca yıkılmaya ve onun şahsında Ülkemiz parçalanmaya, Devletimiz dağıtılmaya çalışılmaktaydı. İşte bu noktada dış mihrakların değil Başkanlık makamının yanında yer alınmalıydı. “Aman Erdoğan’dan kurtulalım da, isterse Türkiye de yıkılsın!” yaklaşımı ahmaklıktan öte bir alçaklıktı. Elbette Ülkemiz bu iktidardan ve bu kafalardan kurtulup Adil bir Düzen’e kavuşmalı, ama bunu kendi Milletimiz ve onu temsil eden Milli müesseseler yapmalıydı!

    Bu zavallı zırvacılara göre: “Sn. Recep T. Erdoğan’ın sapıttığının en önemli kanıtı; Mustafa Kemal’e sahip çıkması ve saygılı davranmasıymış!?”

    Evet AKP kurmaylarının, yalaka ve yandaşlarının, Atatürk’e yıllarca sövgüden sonra, şimdi övgüye dönmüş olmaları, samimiyet ve ciddiyetten uzaktı; suni ve sahte bir tavır olduğu sırıtıp durmaktaydı. Ama elbette Atatürk şanlı Milli Mücadelemizin önderi, kaderin kutlu dirilişe zemin hazırlama görevlisi ve yeni bir medeniyet hamlesinin simgesi konumundaydı. Bu nedenle Erbakan Hocamız da, ne demeçlerinde, ne özel sohbetlerinde, Mustafa Kemal aleyhinde asla konuşmamış, kötüleyici imada bile bulunmamış, Milli hizmetlerine ve hedeflerine sahip çıkmış ve şahsi hatalarıyla uğraşmamış; çeşitli vesilelerle verdiği demeçlerinde olsun, siyasi ve hukuki bir mecburiyetle ve konjonktür gereği değil, samimi ve örnek teşkil edici Anıtkabir ziyaretlerinde olsun, hep takdir edici ifadeler kullanmıştı.

    Şimdi bu kof saplantıların sahiplerine sormak lazımdı:

    1- Sizin marazlı mantığınıza göre, Aziz Erbakan Hocamız da mı Atatürk’e sahip çıkmakla, “Küresel güçlerin safına kaymış ve Hak’tan sapıtmıştı?”

    2- Yoksa, tek başına Siyonizm’e meydan okuyan, Washington’da hem de Amerikalı komutanlar ve yüksek bürokratlar huzurunda bile “Amerika sağı solu tekmeleyip tahrip eden vahşi bir aygırdır ve terbiye edilmesi lazımdır!” diyecek kadar üstün bir cesaretin sahibi olan Hocamız, Türkiye’deki bazı mahfillerden korktukları ve masonik merkezlere yaranmaya çalıştıkları için mi böyle davranmıştı?

    3- Veya, Erbakan Hoca’nın -haşa- dini gayret ve imani feraset konusunda, sizin kadar duyarlı ve tutarlı davranmadığı mı imaya çalışılmaktaydı? Yani Atatürk’e saygılı davranmaya mecbur kalan Erdoğan üzerinden, aslında dolaylı biçimde Erbakan’a olan itirazınız mı açığa vurulmaktaydı?

    4- Ya da, Kur’an ve Sünnet ölçülerini ve Aziz Hocamızın öğütlerini esas aldığı için, Allah’ın izni ve inayetiyle her hususta haklı çıkan Milli Çözüm Ekibi aleyhine kullanacağınız hiçbir argümanınız kalmadığı için mi, Atatürk karşıtlığı üzerinden kendinizi avutmaya ve çevrenizdekileri uyutmaya uğraşmaktasınız?

    5- İz’an ve vicdan ehli herkese hatırlatıyoruz: AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan’ı 15 yıldır bu ülkede yaptıkları; imani, ahlaki, ailevi, sosyal ve ekonomik tahribatlarını değil de, sadece bunların Mustafa Kemal riyakârlığından dolayı kınamak ve dışlamak ve 15 yıl övdükten sonra, şimdi sövmeye başlamak, nasıl bir mantık rezaletini ve ruh sefaletini yansıtmaktaydı? Evet, evet, kendi kof zann ve kuruntuları uğruna Hak’tan şaşanlar, böyle bir zaman şımarıp şarlatanlık yapsalar da, sonunda mutlaka hüsrana uğrayacak ve kendilerinin hazırladığı şapa oturacaklardı.

    İşte Erbakan’ın Atatürk yaklaşımları ve yorumları:

    Saadet Partisi Genel Başkanı iken Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 72. yılı (10 Kasım 2010) dolayısıyla yayınladığı mesaj, tarihi gerçekler ve talihli müjdeler içermekteydi:

    Atatürk’ü Milli Mücadele’ye öncülük etmiş büyük bir komutan olarak nitelendiren Erbakan’ın, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin bağımsızlık konusundaki vazgeçilmez kararlılığını arkasına alarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş birisidir. Öncülük ettiği Milli Mücadele hareketi ile milletimizin esarete asla boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir” tespitleri oldukça anlamlı ve önemliydi. Milli Görüş Lideri olarak Aziz Hocamız, yaptığı yazılı açıklamada, “Atatürk’ün ‘Muasır Medeniyet’ hedefine ancak; devleti ve milletiyle bütünleşip kucaklaşmış, ekonomik ve teknolojik gelişmesini tamamlamış, insan hak ve özgürlüklerini sağlamış bir Türkiye ile ulaşılıp aşılabileceğini” kaydetmişti.

    “İstiklal mücadelesinde Anadolu topraklarını işgal eden emperyalist ülkelerin bugün aynı planlarını çok daha tehlikeli ve sinsi oyunlarla gerçekleştirmeye çalıştığını” belirten Erbakan Hoca’nın:

    “Milletimiz tıpkı Milli Mücadele günlerinde olduğu gibi, bu sinsi planları boşa çıkaracak inanç, azim ve kararlılığa sahip bulunmaktadır. Sahip olduğu tarihi tecrübe ile bu oyunları tekrar boşa çıkaracaktır. Bizler tarih boyunca, dünyaya huzur ve saadet getirmiş bir ecdadın varisleri olmanın onurunu ve sorumluluğunu taşımaktayız. “Yiğit düştüğü yerden kalkacak”, Türkiye yeni ve adil bir Medeniyet değişimine öncülük yapacaktır. Bugün dünyaya hâkim olan açlık, sefalet, kan ve gözyaşına son verecek iradeyi, yine milletimiz ortaya koyacaktır. ‘Uydu değil, lider ülke’ vizyonu doğrultusunda; önce Yeniden Büyük Türkiye, ardından Yeni Bir Dünya mutlaka kurulacaktır. Bu vesileyle vefatının 72’nci yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Milli Mücadele kahramanlarımızı ve bu vatan için canını vermiş bütün şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.” Sözleri ise; kutlu ufukların işareti ve mutlu yarınların müjdeleriydi.

    Erbakan Hocamızın, Atatürk’le ilgili bu takdir edici ve sahiplenici sözlerini, 2010 senesinde ve vefatına yakın bir süreçte ifade etmesi; hiçbir, resmi, hukuki ve siyasi mecburiyeti olmadan ve bir nevi vasiyet gibi dile getirmesi, oldukça önemliydi, samimiydi ve ders vericiydi. Artık Aziz Milletimizin ve özellikle Milli Görüşçülerin Hocamızın bu tespit ve tavsiyelerine uygun düşünüp değerlendirmesi gerekirdi. Milli Çözüm ekibinin, Atatürk’le ilgili yazılarını ve yorumlarını, özel ortamlarda tasdik ve teşvik eden Hocamız, Milli Gazete'de yayınlanan bu 10 Kasım mesajıyla, artık alenen de bizleri ve Milli Çözüm’ün istikametini desteklemişti.

    Erbakan Hoca’nın Anıtkabir’i ziyareti ve anlamı

    SP 1. Olağan Büyük Kongresi’nde Genel Başkan seçilen Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız ve yeni oluşan Başkanlık Divanı üyeleri Anıtkabir’e bir ziyaret yapmışlardı. Erbakan ve beraberindekiler, Mustafa Kemal Atatürk’ün kabrine çelenk koyup saygı duruşunda bulunduktan sonra Misak–ı Milli Kulesi’ne teşrif buyurmuşlardı. Erbakan, burada Anıtkabir Özel Defteri’ni imzalamış ve deftere özetle şunları yazmıştı: “Senin, her şeyin önünde önem verdiğin tam bağımsızlığımızı kazanma ve muasır medeniyetlerin önüne (fevkine) çıkma gayeni gerçekleştirmek üzere aziz milletimiz, 11 Mayıs 2003’te Saadet Parti’mizin muhteşem kongresiyle ikinci şahlanışını yaptı. Türkiye’miz için ortaya koyduğun büyük hedeflerin önem ve değerini bugün milletimiz hâlâ yakından takip etmekte ve hedefine ulaştırmaya çalışmaktadır. Yeniden büyük Türkiye’yi ve yeni bir dünyayı kurmak için bütün gücümüzle çalışarak, Senin, Türkiye’nin her bakımdan en önde bulunması gayeni gerçekleştirmek üzere elimizden gelen her türlü gayreti gösterip çabalayacağız. Muvaffakiyet Allah’tandır.’’

    Erbakan Hoca, Akşam Gazetesi'nden Adnan Akgünel’e yaptığı röportajındaki:

    “Şöyle bir bakalım ve anlamaya çalışalım. Atatürk kendi yönetim döneminde, hiçbir dış seyahat yapmadı. Niçin?! Çünkü Türkiye, asırlar boyunca lider ülkeydi; şanlı bir medeniyetin varisi ve temsilcisiydi. Lider ülkeyi yöneten bir insan, (zillet ve mahcubiyetle) başkasının ayağına gitmezdi... İngiltere Kralı O’nun ayağına gelmiştir... Batılılar ve Müslüman başkanlar Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Atatürk gitmemiştir. (Bu, milli bir haysiyet ve hassasiyet meselesidir.) Ama bugünkü taklitçiler ise; Onların ayağına gidip, üçüncü sınıf kâtiplerin karşısında eğilmektedir ve batılılardan borç dilenmektedir. Sömürge psikolojisiyle, köle gibi hareket edilmektedir. Hâlbuki Atatürk döneminde: Kayseri uçak fabrikası, Sümerbank’a ait dokuma fabrikaları gibi yerli ve milli sanayi tesisleri yapılıp faaliyete geçirilmiştir. Bugün bazıları her vesile ile Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyoruz! (Ama anlayıp gereğini yapmıyoruz.) Atatürk ne diyor: “Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir…” Yani Cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız; ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle, adım adım bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir!” tespitleriyle, Mustafa Kemal’den sonra nasıl bir dejenerasyona uğratıldığımızı dile getirmiş ve eski Cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün, bir görüşme sonrası yaptığı, samimi ve hayret içerikli itirafıyla: “Erbakan Bey, bizlere mükemmel bir Atatürkçülük dersi vermiştir.”

    Öyle ya;

    Eğer Atatürk bağımsızlığımızın öncü komutanı, Milli kalkınmamızın mimarı, İslam inançlı ve Hz. Muhammed (SAV) hayranı, ama din istismarına ve yobazlığa karşı, Lider ülke büyük Türkiye sevdalısı ve Batı Medeniyetine ulaşmayı değil onu aşmayı hedef gösteren ender ve önder bir devlet adamı ise, o halde Atatürkçülükle Milli Görüşçülük niye uyuşmasındı? “Eğer Mustafa Kemal yaşasaydı, elbette Milli Görüşçü olacaktı” buyuran da Erbakan Hocamızdı. Ve Atatürk’ün yıllardır gizlenen vasiyeti açıldığında, herkesin dudakları uçuklayacak ve Milli Çözüm’e hayranlık duyulacaktı.

    Mustafa Kemal’i tebdil ve te'vil ederek hakkında hüsnü zanna yöneldiğin gibi, AKP hükümeti ve Fetullah Gülen hareketiyle ilgili de, “onların Siyonist merkezlerle münasebetlerini ve bazı tavizlerini, hayırlı hizmet ve hedeflere yaklaşmak için bir strateji ve taktik olarak” değerlendirmen gerekirken niye şiddetle tenkit ediyorsun? şeklindeki sorulara yanıtımız ise; Atatürk vefat edip gitmiştir. O’nu kendi dinsizlik ideolojilerine alet etmek isteyenlere ve O'nun istismarıyla zulüm saltanatlarını sürdürenlere, bu fırsatı vermemek gerekir. Ama AKP yetkilileri ve Cemaat liderinin halen hayatları devam etmektedir ve zalim merkezlerle münasebetleri ve dış güçlerin destekleri açık ve kesindir. Ve bu gidişin hangi sonuçları amaçladığı bizce belli değildir. “Hüküm zahire göredir; hıyanet ve dalalet girişimlerine hüsnü zanla mukabeleye izin verilmemiştir.”

    Şimdi Atatürk gibi bir şahsiyeti Sabataist sömürü sisteminin ve laiklik kılıflı dinsizlik ideolojisinin istismar aleti olmaktan çekip (Bediüzzaman’ın tabiriyle, Kemalizm’i tebdil ve te'vil ederek değiştirip düzeltip) Milli ve Manevi gereklerimize ve gerçeklere uygun, yeniden yorumlamak eğer bir suç ise; bu suç bizim sevabımız ve faziletimizdir!

    “Biz Allah yolunda cihat ederken, (Haklı ve Hayırlı bildiğimiz gerçekleri söyleyip yazarken) hiç kimsenin kınayıp-karalamasından çekinmeyen” (Maide: 54) Mü’minleriz. Ve Allah c.c. fazilet ve ferasetini dilediğine vermektedir. (Maide: 54)

    Kız kardeşi Makbule Hanım; 10 Kasım 1938’de vefat edince, Dolmabahçe’de Atatürk’ün cenaze namazının tamamen İslami emirlere göre kılınmasını istemiş… 1953’te Etnografya Müzesinden Anıtkabir’e taşınırken, tabutun içerisine Arapça ayet ve dualar yazılı kâğıtlar yerleştirmiş… 8 Kasım 1952 tarihli “Resimli 20 Asır” Dergisinde Gazeteci Kandemir’le yaptığı röportajda: “Artık yapayalnız kaldım, Allah’tan başka hiç kimsem yok. Ömrüm Kur’an okumak ve ibadet yapmakla geçiyor. Bir de O’nun (Atatürk’ün) sesi kulaklarımda çınlıyor”diye dertleşmiş olması (17 Haziran 2012, Mustafa Armağan, Zaman) bunların inançlı ve dindar bir aileden geldiklerinin en açık kanıtıdır.

    Milli Mücadelenin ve Milli Görüşün Ortak Amacı

    Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği vebinlerce mekanize araç ve son sistem ağır silahla donatılan, İngiliz, Fransız ve Amerikalılarca destek çıkılan Yunan ordusunu yendiği SAKARYA Meydan Muharebesidir. Sakarya zaferi, kem talihimizi tersine çeviren tarihi bir dönüm noktası yerindedir. Ve tabi Sakarya zaferi denilince akla Mustafa Kemal gelmektedir, çünkü Atatürk’le Sakarya özdeşleşmiştir. Milli Haysiyet ve hassasiyetini yitirmiş ve Haçlı AB himayesine göz dikmiş demokrasi densizlerinin “VATAN, MİLLET SAKARYA” tekerlemesiyle Milli mücadeleyi küçümseyip alay konusu edindiği bir süreçte rahmetli Erbakan Hoca’nın çıkıp:

    “Herhangi bir kimse: Malazgirt’te inanışın şahlanışını yaşamadan; Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan; Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u fethetmeden; Sultan Fatih olup atını denize sürmeden; Kanuni olup, şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden; Seyyid Çavuş olup, 250 kiloluk mermiyi “Ya Allah!” diyerek top namlusuna sürmeden; Bir insan, SAKARYA’NIN SİPERLERİNE GİRMEDEN; ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden, Milli Görüşün ne olduğunu anlayamaz” sözleri;

    a- Hem Sakarya Meydan Muharebesinin tarihimizin en önemli zaferlerinden birisi olduğunu belirtmektedir.

    b- Bu şanlı mücadelenin, tamamen Milli ve şerefli olduğunu vurgulayıp övmektedir.

    c- Ve tabii dolayısıyla, Sakarya zaferinin komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ü de sahiplenip Milli Görüş’e dâhil etmektedir. Çünkü Erbakan Kurtuluş Savaşı’nı, Milletimizin bin yıllık mayasını oluşturan Milli Görüş’ün yeni bir şahlanışı olarak değerlendirmektedir.

    Erbakan Hocamızın sıkça ve açıkça Atatürk’ten bahsetmemesi:

    • Atatürk’e mal edilen, ama aslında Milli Mücadelenin hedefleri ve Mustafa Kemal’in düşünceleriyle tamamen çelişen KEMALİZM uydurmasını kabulleniyor görünmek istemediği,

    • Ve oldukça ucuzlayan ve uyuz kesimlerce sıkça başvurulan Atatürk istismarcılığına tenezzül etmediği içindir.

    Erbakan Hoca’nın Sultan Alparslan örneği ile başlaması da boşuna değildir. Sultan Alparslan Allah’ın rızasından ve halkların huzurundan başka bir şey düşünmeyen bir mücahid olarak katbekat üstün Bizans ordusunu hezimete uğrattığı Malazgirt zaferinden sonra;

    1- Romen Diojen’i bağışlıyor ve ağırlıyordu.

    2- Maiyetiyle birlikte Bizans tahtına dönmesine yardımcı oluyordu.

    3- Böylece kendisine minnet duygusuyla bağladığı Romen Diojen’in yerine başka birinin imparator olmasına fırsat vermiyordu.

    4- Romen Diojen’in kızlarından birini kendi oğluna nikâhlayarak, onlarla akrabalık kuruyor ve barışı garantiye alıyordu.

    5- Bizans’ın her yıl Selçuklulara 400 bin altın vergi vermelerini şart koşuyordu.

    6- Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun resmen Selçuklulara bırakılmasını ve böylece tüm Anadolu kapılarının Müslüman Türklere açılmasını sağlıyordu.

    7- Romen Diojen’in sağ salim Kostantin’e (İstanbul’a) dönmesi için yanına kattığı bilge ve derviş kişilerden oluşan mücahid birliği vasıtasıyla, İslam’ın adalet, merhamet ve bereket sistemini Bizans’ın tahakkümündeki farklı, din ve kökenden insanlara tebliğ ediyordu.

    Bütün bu gerçeklere rağmen:

    1- Hala Atatürk’ü kendilerinden gösterip istismar etmek ve sırtından geçinmek isteyen Siyonist Yahudi ve masonların düdüğünü çalan ve Mustafa Kemal’i dinsizlik ve dönmelikle suçlayan İslamcı densizler vardır. Bunlar İbranice “im shahar Atzmautenu” kitabının yazarıYahudi Ben-Avi’nin (1961 Tel Aviv. Sh.213-223)'teki asılsız ve kasıtlı uydurmalarını doğru saymakta, hatta iddialarına delil olarak sunmaktadır.

    Bu densizlere sormak lazımdır: Peki, Müslüman ve Hıristiyan birçok ülkedeki, kendi öz adamları olan, ama o topluma milli kahraman olarak tanıtılan devlet başkanı, başbakan ve bakanlarının Yahudi aslını özenle gizleyen Siyonistler, Mustafa Kemal’in kendilerinden olduğu yalanını niye uydurup açığa vurmuşlardı?

    2- Halâ Milli Görüşçü geçinen ve bunca tahribatın taşeronu olan eski BOP Eşbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı Erbakan’ın danışıklı devamı olarak gösteren dengesizlerin acaba şu soruya bir cevapları var mıdır?

    Yahudi asıllı ve ittihatçı bir mason saydıkları Mustafa Kemal, Libya’yı, Siyonist destekli İtalyan işgalinden kurtarmak için bin türlü mihnet ve meşakkatle ta oralara gidip, Şeyh Sunusi’lerle birlikte göğüs göğse ve ölümüne savaşmıştı. Şimdi Müslüman Libya’yı barbar batılılara karşı savunan ve bu uğurda hayatını ve rahatını hiçe sayan Atatürk hain ve kâfir ise, peki bugün NATO ile beraber Libya’nın tamamen harap ve talan edilmesine ve 57 (elli yedi) bin insanın katledilmesine önayak olan Bay Recep T. Erdoğan hangi sıfata layıktı?

    3- Bu arada, halâ Atatürk’ü imansız ve Kur’an’sız gösteren ve uydurdukları “İslamsız Kemalizm” safsatasıyla kendi dinsizliklerini yürütmeye gayret eden ve bir başörtülü görünce kuyruk altına diken batırılmış gibi huysuzlanıp köpüren ve tamamını toplasan bir kasaba doldurmaya bile yetmeyen, ama cırtlak sesleriyle ortalığı velveleye verip aydınlanmacı geçinen bu bataklık ve karanlık kurbağalarına sesleniyoruz: İzmir’de düzenlenen Atatürk’ün 73. ölüm yıldönümü törenlerine katılan başörtülü bir hanım vatandaşımıza: “Buradan defolup gitmeni istiyorum. Sizin karşı devrimin gerici unsurları olduğunuzu biliyorum” diye sataşan ve saçmalayan bu seviyesiz, soğuk ve milletten kopuk tavrınızla Atatürk’e en büyük kötülüğü yapıyorsunuz, hatta anlaşılıyor ki bu kara kampanyayı kasıtlı olarak, yani Atatürk’ten nefret edilsin diye yürütüyorsunuz!

    Oysa T.C. Devleti iman ve maneviyat temeli üzerine kurulmuş sağlam bir yapıdır!

    Bazıları: "Bunca yiyicilere rağmen bu devlet yıkılmıyor, bu millet çökmüyor" diye hayret ediyorlar. Hiç hayret etmesinler, devletin temel taşı sağlamdır. Bu sağlamlığın kaynağı ise inançtır. İsterseniz delillerini arz edeyim: TBMM, 20 Ocak 1921 tarihinde "Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu"nu çıkarmıştır. Bu, Ankara'daki rejimin ilk anayasasıdır. Bu metnin 7'nci maddesinde TBMM'nin hakları ve vazifeleri sayılırken ilk başta "Ahkam-ı Şer'iyyenin tenfizi" ifadesi yer almaktadır. Bunun mânâsı TBMM Kur’an hükümlerinin yerine getirilmesiyle yükümlüdür, demektir. Bu da göstermektedir ki, Mustafa Kemal’in başkanı olduğu ilk Meclis iman ve İslam üzerine kurulu bir Meclis konumundadır. Ele aldığımız 7'nci maddenin son bölümünde denilmektedir ki: "Kavânin ve nizâmat tanziminde muâmelât-ı nâsa efrak ve ihtiyâcât-ı zamana evfak ahkâm-ı fıkhıyye ve hukukiyye ile âdâb ve muâmelât esas ittihaz kılınır." Bu cümlenin mânâsı şudur: Kanun ve tüzük yapılırken İslâm fıkhının hükümleri esas alınacaktır.(Resmi Gazete, 1-7 Şubat 1921)

    TBMM, 29.10.1923'te "Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu'nun Bazı Mevaddının Tavzihan Tâdiline (yani bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesine) Dair Kanun'u çıkartmıştır. Bu kanunun 2'nci maddesi şöyledir:

    "Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm'dır. Resmi Lisanı Türkçe'dir" (Kanun No:364) 20.04.1924'te çıkarılan 491 numaralı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 2'nci maddesi aynen şöyledir: Madde:2- Türkiye devletinin dini, Din-i İslâm'dır; resmi dili Türkçe'dir; makarrı (başkenti) Ankara şehridir." Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, devletimizin temeli inanç ve maneviyat üzerine atılmıştır. Buna rağmen 1928'de, o günün dehşet havası Siyonist dış güçlerin kışkırtması ve yerli masonik işbirlikçilerin baskısı içinde "Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu"nda bir değişiklik yapılmış, 2'nci maddeden "devletin Dini, din-i İslâm'dır" ifadesi kaldırılmıştır. (Resmi Gazete:14.04.1928)

    05.02.1937 tarihinde ve Mustafa Kemal’in şaibeli hastalığının yoğunlaştığı ve devlet işleriyle uğraşamadığı bir süreçte 3115 sayılı kanun ile anayasanın 2'nci maddesi bu defa şu şekilde değiştirilmiştir.

    "Madde:2- Türkiye devleti Cumhuriyeti, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçe'dir, makarrı Ankara şehridir."

    Biraz düşünürsek şu neticelere ulaşmış olacağız. Cumhuriyet 1923'ten 1928'e kadar beş sene müddetle resmen İslâm devletidir. 1928'den 1937'ye kadar bu durum fiilen devam etmiştir. M. Kemal'in çok ağır hastalığı nedeniyle devlet işleriyle yakından ilgilenemediği ölümünden bir yıldan az zaman öncesi İsmet İnönü’yü güdümüne alan masonlar ve sabataist cunta tarafından anayasaya girmiştir. Dolayısıyla konulan o maddeler ne devletin, ne de milletin ilkeleri değildir. Bu maddeler, memleketi dikta rejimiyle idare eden CHP'nin ve arkasındaki masonik şebekenin 6 okundan ibarettir. Aziz milletimiz 14 Mayıs 1950'deki seçimlerde CHP iktidarını alaşağı etmiştir. Ancak 1961 Anayasası da bir darbe ve ihtilâl hükümetinin baskısıyla ve düzmece bir referandumla yürürlüğe girmiştir. Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanlığı 15 yıl sürmüştür. (1923-1938) Bunun 14 yıla yakın bir zamanında anayasada lâiklik ilkesi diye bir ilke mevcut değildir. Kimse M. Kemal'den ziyade Kemalistlik taslamasın.”[9]

     


    [1] Aşkınlık: Seçkinlik, nefsini ve dünyevi isteklerini aşıp yüceliklere erişmişlik hali.

    [2] http://www.merhabahaber.com / 06.03.2012

    [3] Hürriyet / 21.07.2000

    [4] Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN, MSP Genel Başkanı - TRT Basın Toplantısı, Yazarlar Soruyor - Nisan 1980 -http://youtu.be/8P1bOygfQ4I   24.Dk.

    [5] 23 Nisan 1980 - Basın Toplantısı - http://youtu.be/UxLbDqLsirA

    [6] (Bu video; www.millicozum.com ve http://necmettinerbakan.net sitelerinde izlenebilir.)

    [7] Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Basın Toplantısı, Dış Politika, ekonomi, Anarşi ve Siyasi Konular MSP Dönemi 1980 – Ankara / LİNK: http://www.youtube.com/watch?v=JtTzYR5cNBE

    [8] Elaziz – 07 Kasım 2017

    [9] Milli Gazete / Mevlüt Özcan / 29 10 2011


















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS