• CUMHURİ BAŞKANLIK MI, MEŞRUTİ KRALLIK MI?

    CUMHURİ BAŞKANLIK MI, MEŞRUTİ KRALLIK MI?

    11 Şubat 2017

     
    | Devamı
     



    Daha önce defalarca hatırlattık; Yasama, Yürütme, Yargı ve Denetleme ERK'leri, sağlam kurumlar ve kurallar şeklinde birbirinden ayrılmış, sınırları ve sorumlulukları netlik kazanmış Adil ve Milli bir anayasal düzende BAŞKANLIK sistemi yararlı ve istikrarlı olacaktır. Ama "Kuvvetler Ayrılığının Kuvvetler Aynılığına" kaydırıldığı, resmen ve fiilen yetkilerin tek elde toplandığı bir sistemde BAŞKANLIK; iç politikada KRALLIĞA, dış politikada KUKLALIĞA yol açacak, ülke küresel güçlerin ve şeytani merkezlerin telefon talimatıyla yönetilmeye başlanacaktır. Dikkat buyurun; her işimize karışan ve her hayırlı girişimimize karşı çıkan Avrupa ve Amerika'nın ve bunları güdümüne alan derin-Siyonist odakların; bu başkanlık hevesine hiçbir itirazda bulunmamaları ve engellemeye kalkışmamaları bile bizim bu endişe ve öngörülerimizi haklı çıkarmaktadır.

    AKP'nin Anayasa değişikliği paketinde, mevcut Anayasa'nın 126'ncı maddesindeki "Kamu hizmetinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatı kurulabilir, bu teşkilatın görev ve yetkileri kanunla düzenlenir." şeklindeki üçüncü fıkrası "Kamu hizmetinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatı kurulabilir, merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, görev ve yetkileri ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir." diye değiştirilmeye çalışılmıştı. Bu sinsi değişikliğin Cumhurbaşkanı'na; illeri birleştirerek yeni bölgeler oluşturma yetkisi tanımak suretiyle, Kürdistan’a özerklik verme girişimi anlamı taşıdığı uyarısında bulunanlar haklıydı.

    Yine 123'üncü madde ise: "Kamu tüzel kişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulabilir" şeklindeyken "kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle" şeklinde değiştirilip maddeye aşağıdaki fıkra katılmıştı: "Üst düzey kamu görevlilerinin atamalarına ilişkin usul ve esaslar Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir."

    Türkiye’nin idari yapısıyla ilgili 123 ve 126'ncı maddelerdeki bu değişikliklerin, başka amaçlar için de kullanılabileceği kuşkuları üzerinde mutlaka durmak lazımdı. 

    "Yeni anayasa paketi kabul edilirse, bazı özel idarelerin özerk bölge haline dönüştürülerek, bu bölgelerin kimler tarafından nasıl yönetileceği de yine kararname ile belirleneceğinden, bunların anayasanın amir hükümleri ile birçok yasa ve yönetmelikten muaf kalabileceği açıktır ve çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır… Liman bölgeleri, turistik bölgeler, ormanlar ve dağlar, su toplama havzaları, mera ve ovalar, Boğazlar, su yolları, nehirler ve göller, şehirlerin belli bölgeleri, vakıf arazileri, okulları ve dini mekânlar (Fener Rum Patrikhanesi gibi), elektrik dağıtım hatlarının geçtiği yerler, boru hatları ve geçtiği yerler, GDO'lu ürün üretimi yapılacak tarım alanları, özel amaçlı eğitim bölgeleri ve belirli bir etnik grubun yaşadığı bölgeler; “Özerk bölge” kapsamına alınacaktır. Ekonomik özerklik,turizm amaçlı özerklik, siyasi özerklik, üst kullanım hakkı özerkliği, araştırma yapma özerkliği, maden çıkarma özerkliği, orman alanı kullanma özerkliği, enerji kaynakları ve su toplama özerkliği, GDO'lu ürün üretme özerkliği, dini özerklik... gibi sinsi ve tehlikeli girişim yetkilerinin Cumhurbaşkanına aktarılması Milli birlik ve dirliğimizin dağıtılmasına yol açacaktır. Bazı uyarılar üzerine 126. Madde ile ilgili değişiklik metinden çıkarıldı ama 123 aynen durmaktadır ve zaten bu madde 126’yı da kapsamaktadır.[1]

    Bu konunun uzmanlarından Prof. Dr. Kemal Gözler'in şu tespitleri oldukça çarpıcı ve uyarıcıdır: "Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. (...) Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, bir yandan Türkiye'de 'hürriyet' de ortadan kaldırılmış olacaktır. (...) Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde ise hürriyet de, anayasa da lafta kalacaktır." Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisi konumundadır. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da işe yaramayacaktır. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” sayılmayacaktır. Bu husus, en açık ve en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”şeklinde saptanmıştır. Yani, bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması lazımdır. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermiş olmayacaktır. Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre şeklen vardı. Ama 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin gerçek anlamı budur: Fiilen kaldırılan kuvvetler ayrılığı resmen de kaldırılmaktadır!

    Sonuç olarak; 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kabul edilirse, Türkiye’de sadece hükümet sisteminde bir değişiklik olmayacak; kuvvetler ayrılığı ilkesi de ortadan kalkacaktır. Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, artık Türkiye’de “hürriyet” de lafta kalacaktır. Diğer yandan da, bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, hukuk uzmanlarının ittifakla beyan ettiği gibi, “anayasa” da ortadan kalkacaktır. Zira yukarıda açıklandığı gibi kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hürriyet de, anayasa da sadece lafta kalacaktır.

    Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, şüphesiz içinde pek çok temel hak ve hürriyetin sayıldığı ve başlığı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” olan “2709 sayılı Kanun” Türkiye’de kâğıt üzerinde duracaktır. Ancak bu “Kanun”, gerçek anlamda bir “anayasa” değil; iktidarı sınırlandırmayan, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini devlet karşısında korumayan bir kâğıt parçasından başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir kâğıt parçasına, anayasa hukuku literatüründe “görünüşte anayasa (façade constitution)” veya “sahte anayasa (fake constitution)” ve hatta “tuzak anayasa (trap-constitution)” denildiğini de unutmamalıdır.

    Meşruti krallık hazırlığı mı?

    Bir ülkedeki hükümdarların (Kral, Padişah, İmparator veya demokratur diktatörler gibi) iktidarlarını belirli derecede temsil özelliğine sahip organlarla/meclislerle paylaştıkları yönetim tarzına meşruti krallık ismi takılır. Bu tarz yönetim şekli iktidar alanı ve yetkileri anayasa tarafından belirlenip sınırlanan bir başkanın güdümünde çalışan parlamento yönetimi olarak da tanımlanır. Meşrutî monarşi: anayasal monarşi ya da Meşrutiyet, bir monarkın hükümdarın ve Başkanın; yetkilerinin bir anayasa tarafından sınırlandırıldığı yönetim şekli olmaktadır. Bu açıdan mutlak monarşiden ayrılır. Meşrutî monarşiler aynı zamanda parlamenter monarşiler sayılır. Monarşi, bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim tarzıdır. Bu hükümdar, Türkçede han, kağan, hakan ile başka dillerden geçmiş kral, imparator, şah, padişah, prens, emir ve Başkan gibi çeşitli adlar alabilmesi kimseyi aldatmamalıdır. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik; ‘devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurması’ olsa da; cumhuriyetlerde, devlet başkanının seçimle işbaşına gelmesi Erbakan Hoca'nın deyimiyle, diktatörlüğe demokratur kılıfı sarılmaktadır. “Monarşi” sözcüğü dilimize Fransızca "Monarchie" kelimesinden gelmekte olup Monarchie kelimesi ise Yunanca “tek şef” anlamına gelen "Monos Archein" kelimelerinden uyarlanmıştır. O halde monarşi, etimolojik olarak, “tek kişinin yönetimi” anlamını taşımaktadır.

    Başkanlık sisteminin esasları:

    Aslında Başkanlık sistemi, devlet yönetiminde tek bir kişinin başkanlığında hükümet etme ve devleti yönetme esasına bağlı siyasi bir sistem olmaktadır. Başkanlık sisteminde yasamanın yürütmeyi feshetme yetkisi bulunmamaktadır. Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve denge unsurlarına dayanması gereken, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükümet şekli olarak yorumlanır. Başkanlık sistemi, Başkanlık hükümeti sistemi olarak da adlandırılmaktadır. Oysa Türkiye'de getirilmek istenen sistem bu tanıma aykırıdır. Başkanlık sistemi uygulandığı bazı ülkelerde yolsuzluk, otoriterlik, nepotizm (tanıdık kayırma), diktatörlüğe araç olma ve çoğulculuk karşıtı uygulamalar gündeme geldiğinde eleştirilerin ana odağı olmaktadır. Bu yüzden bazı ülkelerde başkanlık sisteminden parlamenter sisteme kayma veya karma sistem oluşturma zorunluluğu yaşanmıştır. Başkanlık sisteminde, üst düzey atamalar, anlaşmalar, bütçe, veto, yüce divan yargılaması gibi yasama ile başkan arasında fren ve denge araçları bulunsa da, sistem ya tıkanmakta veya diktatörlüğe kayılmaktadır.

    Teklif edilen sistem başkanlık değil, hükümdarlıktır!

    “Bilindiği gibi bu Anayasa Değişikliği Teklifini hazırlayanlar, Türkiye’de bir “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi bir başkanlık sistemi” kurmak arzusuyla yola çıkmışlardır. Peki önerdikleri sistem gerçekten bir “başkanlık sistemi” mi olmaktadır? Bu soruya cevap verebilmek için önce başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem arasında ayrımın nasıl yapıldığını bilmek lazımdır. Anayasa hukukunun genel teorisinde başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem birbirinden üç aslî farkla ayrılır. Bu farklardan biri şudur: Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsızdır; yasama organı, yürütme organını görevden alamaz; buna karşılık yürütme organı da yasama organının görevini sonlandıramaz, yani Meclis'in seçimlerini yenilemeye kalkışamaz. Parlâmenter sistemde ise, yasama organı güvensizlik oyuyla istediği zaman yürütme organının sorumlu kanadı olan hükümeti düşürebilir konumda ve sorumluluktadır. Buna karşılık yürütme organı da yasama organını feshedebilme, yani onun seçimlerini yenileyebilme yetkisine sahip bulunmaktadır. Özetle başkanlık sistemi, yasama ve yürütme organlarının birbirlerinin görevlerine son veremedikleri, parlâmenter sistem ise bu organların birbirlerinin görevlerine karşılıklı olarak son verebildikleri bir sistem olmaktadır. Bu fark açısından 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifine bakılırsa, önerilen sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı anlaşılacaktır. Hatta önerilen sistem,başkanlık sisteminin tam tersi bir hazırlıktır... Görüldüğü üzere, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen sistem, yasama-yürütme ilişkileri bakımından başkanlık sistemine değil, parlâmenter hükümet sistemine daha yatkındır. Şu farkla ki, parlâmenter sistemde Cumhurbaşkanından başka bir de Başbakan vardır. Teklif edilen sistemde ise Başbakan bulunmamaktadır, tek fark yürütme organının kendi içyapısı bakımındandır. Yasama ile yürütme organları arasındaki ilişki bakımından ortada parlâmenter sistem vardır. Belki önerilen sisteme isim koymak gerekirse buna“Başbakansız parlâmenter sistem” ismi daha çok yakışmaktadır.”

    Aslında 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “Başkanlık sistemi”veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “Kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır. Çünkü bu Değişiklik Teklifiyle, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında tam bir birlik sağlanması amaçlanmaktadır. TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılmasının sebebi de bundan kaynaklıdır. Cumhurbaşkanına veya TBMM’ye kendisinin ve diğerinin seçimlerini yenileme yetkisinin verilmesinin sebebi de yine bu noktada aranmalıdır. Amaç Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin çoğunluğunun aynı siyasî partiden olmasının sağlanmasıdır. Eğer kazara Cumhurbaşkanının partisi, TBMM’de çoğunluk sağlayamazsa, Cumhurbaşkanı, kendi seçimini ve TBMM seçimlerini yenileyerek yasama ve yürütme arasında birliği korumaya çalışacaktır. Hâliyle TBMM’nin de kendi seçimlerini ve Cumhurbaşkanlığı seçimini yenileyerek bu birliği sağlama imkânı vardır. Bu birlik sağlandığında ise, Türkiye’de TBMM’nin Cumhurbaşkanı karşısında bir bağımsızlığı kalmayacak; TBMM onun kontrolü altına alınmış olacaktır. Anayasa hukuku teorisinde, kuvvetler ayrılığına veya birliğine göre hükümet sistemleri, yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkilere göre sınıflandırılmaktadır. Yargı organı kesinlikle işe karıştırılmamaktadır. Çünkü onun her hâlükârda bağımsız olması şarttır. Ne var ki, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, yasama organının Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, yargı organının da Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Değişiklik Teklifi, sadece yasama organını değil, aynı zamanda yargı organını da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokmaktadır.

    Ayrıca belirtmek isterim ki, Anayasa Değişikliği Teklifiyle getirilmek istenen sistemde, gerek Cumhurbaşkanı ile yasama arasındaki ilişkilerde, gerek Cumhurbaşkanı ile yargı arasındaki ilişkilerde, gerekse Cumhurbaşkanı ile idare arasındaki ilişkilerde denge ve denetleme mekanizmaları bulunmamaktadır. Seçimleri yenileme, Cumhurbaşkanı Yardımcılarını ve Bakanları tayin etme, üst düzey kamu yöneticilerini, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerini görevlendirme gibi Cumhurbaşkanına verilen yetkiler şartsız ve sınırsız bir şekilde, herhangi bir denetime tâbi olmaksızın kendisine sunulmaktadır. Bu şekilde bir yetki vermeye çağdaş demokrasilerde rastlamak imkânsızdır. Sık sık örnek olarak zikredilen Amerika Birleşik Devletleri’nde dahi Başkanın yüksek kamu görevlilerini ve yüksek hâkimleri atama yetkisi Senatonun onayına bağlıdır. Görüldüğü gibi 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvetler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır.[2]

    Şimdi getirilmek istenen sistem, tam da Bediüzzaman’ın: “istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını verir, irtidad-ı mutlakı rejim altına alırsanız, sefahat-i mutlaka medeniyet ismi verirseniz, cebr-i keyfi-i küfriye kanun ismini takarsanız” (12. Şua) dediği bir düzenleme olmaktadır. Yani “Eğer siz mutlak istibdada ve tek kişi sultasına “Cumhuriyet” adını takarsanız, kesin irtidadı, din, ahlak ve hukuk dışı uygulamaları rejim altına alıp resmiyet kazandırırsınız; o takdirde akılsızlık ve ahlaksızlık düzenine (sefahat-i mutlaka) medeniyet ismi takıp toplumu aldatırsınız... Keyfi ve cebri küfür ve kötülük kurallarına kanun ve Anayasa kılıfı sarıp, Hak'tan ve hayırdan uzaklaşır, halkı da kandırıp saptırırsınız!” dediği bir süreç yaşanmaktadır ve bu gidiş pek çok fitne ve felaketlere yol açacaktır. Oysa Başkanlık sisteminin en tanımlayıcı özelliği, yürütmenin nasıl ve ne şekilde oluşturulmasındadır. Başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran temel fark, yürütme organının biçimi ve rolü ile alakalıdır ve parlamenter sistemden farklı olarak, başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş olmasıdır. Oysa Türkiye'de getirilmek istenen sistem buna aykırıdır.

    Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:

    ● Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler kurgulanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükümet düşürülüp erken seçim kararı alınmaktadır. Bazı ülkelerde devlet başkanının yasaları çiğnediği durumlarda İngilizce olarak "Impeachment" denilen meclis soruşturmasıyla erken seçimlere gidilmesi biçiminde kural dışılıklar vardır.

    ● Yürütme erki tektir; Kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini uygulamak zorundadır. Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hâkimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır. Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahip durumdadır. Fakat hâkimleri feshetme veya emir verme gibi bir yetkisi bulunmamaktadır.

    ● Yasama ve yürütmenin ayrıldığı yönetimlerde suçtan hüküm giymiş mahkûm ve suçluları affetme veya cezalarını hafifletme yetkisini genelde devlet başkanı elinde tutmaktadır.

    Başkanlık sisteminin özetle temel ayırt edici özellikleri şunlardır:

    ● Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.

    ● Yürütme organı tek şahıstan, yani Başkandan ibarettir.

    ● Yürütme yasamanın (meclisin) güvenine mecbur değildir.

    İslam'da halkın yönetime katılımı:

    Osmanlı yönetim şeklinde, padişahların tamamen sınırsız bir yetkiye sahip olduklarının sanılması yanlıştır. Aynı zamanda İslam'ın “kardeşlik” potasında eridikleri için de ırkçılığı ön plana çıkarmamışlardır. Osmanlı döneminde idarecilerin yapması muhtemel yanlışlıklar, İslam'dan kuvvetini alan çeşitli kontrol mekanizmaları tarafından engellenmiş olmaktaydı. Örneğin; Kanuni Sultan Süleyman tarafından çıkarılan Kanunnamelerin, böyle bir kontrol mekanizmasını oluşturma hedefine yönelik olduğu açıktır. Diğer taraftan Yavuz Sultan Selim ile birlikte padişahların “halife” olmaları, dini bir yükümlülük de getirmiş ve “otokontrol” sistemi kurumlaşmıştır. Ancak mutlakıyet benzeri bir yönetim şeklinin, İslam'ın ilk başlarında ortaya çıkıp, dört halife ile devam eden bugünkü seçimi de çağrıştıran “biat” sistemine uygunluk arz ettiğini söylemek de anlamsızdır. Babadan oğula geçen padişahlık ve halifelik Emevi döneminden beri devam eden İslam'ın ruhuna aykırı bir geleneğin uzantısıdır. Bunun için halkın veya idari sistemin, bazen keyfî, bazen de “mecburi” bir şekilde istibdada kaydığı ortadadır. İslam'ın hürriyet anlayışında ise istibdat yoktur; kula kul olmak değil, Allah’a kul olmak vardır. Aslında baskıyı netice veren diktatörlük insan fıtratına aykırıdır. Bir dine inansın inanmasın herkeste baskıya karşı koyma ve isyan etme duygusu vardır. Bu sebeple diktatörlük, yalnız İslam topluluklarında değil, bütün toplumlarda toplumsal muhalefetle karşılaşmıştır. Avrupa’da ortaçağda kilisenin halk üzerindeki baskısı, reform hareketlerine yol açmıştır. 

    Ülkemizi işgal eden İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gibi düşman kuvvetlere karşı Anadolu'dan başlayan kurtuluş hareketinin önemli bir karakteristiği vardır. Bu özellik Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kongrelerde hazırlanan bildirilerde de açığa çıkmıştır. Mustafa Kemal önderliğinde ve halkın topyekûn gayretleriyle elde edilen zaferin akabinde, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılmıştır. BMM’nin açılışında da Kurtuluş Savaşının ve o savaşı zaferle sonuçlandıran halkın ruhuna uygun olarak, “dini atmosferin hâkim olduğu” tarihen sabittir. BMM’nin açılışının Cuma gününe denk getirilip, Hacı Bayram Camiinde kılınacak Cuma namazından sonra, sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif taşınarak, mevlitler okunarak, kurbanlar kesilerek, dualarla açılışın yapılması dini atmosferin hâkimiyetini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunun yanında BMM’de demokratik bir hava da vardı. Hassas konuların müzakeresinde çok şiddetli itirazların çıktığı, ikinci ve birinci gruba mensup olan milletvekillerinin serbestçe ve cesaretle tartıştığı tarihi bir vakıadır. Zaman zaman diktatörlüğe kayan padişahlıktan Meşrutiyete, Meşrutiyetten Cumhuriyete geçilmiş olması elbette Türkiye için tarihi bir kazançtır. Fakat geçen süreçte, Cumhuriyetin çeşitli şekillerde istismar edilerek, Masonik gizli istibdada alet edildiğini gördüğümüz dönemler vardır. Aslında Kurtuluş Savaşında ve BMM’de hâkim olan “dini atmosfer” Cumhuriyetin kuruluşunda da egemen konumdadır. Meşhur din istismarcısı ve Masonluk maşası Süleyman Demirel’in: “TC Devleti kuruluşta dinî bir devlettir. 1928’e kadar devam eden bu anayasa, “devletin dini, din-i İslam”dır diyor. 1928’de “din-i İslam”dır tabiri kaldırılıyor. Laik tabiri yok. 14 sene sonra, 1937’de laiklik tabiri geliyor." (Cumhuriyet, 5 Ocak 1987) sözleri de bunun itirafıdır.

    Buradan anlaşılan mana, TC’nin M. Kemal’in Cumhurbaşkanlığını yaptığı beş senelik devrede, Masonik Laik bir devlet olmadığıdır. Bu tarihi gerçeği görmezden gelmenin veya saptırmanın mümkün olmadığı açıktır. O halde Cumhuriyetimiz kendisini o güne getiren şartlara da uygun olarak “dindar bir cumhuriyet” konumundadır.

    Zaman zaman kendisinin de “dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu söyleyen Üstad, Cumhuriyete taraftar olmanın selef-i salihine muhalefet anlamı taşımadığını belirterek: “Hulefa-i Raşidin hem halife, hem reis-i cumhur idiler. Sıddik-i Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.” (14. Şua) tespitinde bulunmaktadır. Diğer taraftan, meşrutiyetle aynı kategoride gördüğü cumhuriyetin özelliklerini sayarken, “adalet, meşveret ve kanunda inhisarı kuvvet”izikretmektedir.[3] Bunun yanında, cumhuriyetin fikir ve vicdan hürriyetini en geniş mânâsıyla tatbik ettiğini ve demokrasi kanunlarını içinde barındırdığını” vurgulamaktadır.[4] Buna göre Üstad’ın“dindar cumhuriyet” anlayışının ana umdeleri de ortaya çıkmış olmaktadır. Bu umdeler din ile cumhuriyet arasında bir paralellik olduğunu da göstermiş olmaktadır. Bediüzzaman’ın cumhuriyetin temel bir niteliği olarak zikrettiği adalet kavramının, Kur’an’ın temel kavramlarından biri olduğunu ifade etmemiz yerinde olacaktır. Cenab-ı Allah Kur’an’da adaleti emretmektedir. (Nisa, 4/58; Nahl, 16/90) Zulüm ise Allah’ın sevmediği bir sıfattır. (Al-i İmran, 3/57) Kur’an’a göre Allah, zalimleri hidayete ulaştırmayacaktır. (Al-i İmran, 3/86) “Bir kişinin hatasıyla başkası sorumlu tutulmaz” anlamındaki ayet, adaletin en önemli prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre, toplum için ferdin feda edilip gözden çıkarılması, bir cani için bir geminin yakılması veya batırılması asla uygun sayılmamıştır. Hatta doksan dokuz caninin yanında bir masum dahi olsa, yine masuma zulmedilip, “kurunun yanında yaş da yanar” denilerek onun hakkı hayatı elinden alınamaz.

    Teorik olarak bu doğru tespitleri yapan Bediüzzaman, pratikte zaman zaman yanılmış, Sultan Abdulhamid’i “İstibdatcı” sanıp saldırmış, Adnan Menderes’e ise “Dindar demokrat” zannıyla haddinden ziyade sahip çıkmıştır.

    Meşverete Dayalı Cumhuriyet Kavramı

    İkinci olarak cumhuriyet (şura ve istişare: halkın yönetime katılması), meşveret esasına dayanmalıdır. Kur’an’da iki ayet meşvereti teşvik buyurmaktadır. (Şura, 42/38; Al-i İmran, 3/159) Meşveretin nasıl olacağı, meşveret edilecek kişilerin sayısı ve niteliği örfe bırakılmıştır. Önemli olan meşveret prensibine uyulmasıdır. Dindar bir cumhuriyet idaresi diyebileceğimiz Hulefa-i Raşidin döneminde, tıpkı Peygamberimiz zamanında olduğu gibi istişare esas alınmıştır. Ancak Emevi döneminden itibaren bu meşveret yaşatılmadığı için, kendi başına buyruk idareciler çıkmıştır ve zulümler de eksik olmamıştır. Kur’an’a uygun olan cumhuriyetin bu meşveret prensibi, diktatörlüğü engelleyici bir özellik taşımaktadır. Bu sistemde fertlerin ağızlarından çıkan kanun sayılmamıştır. Kanunlar bir danışma organında ehliyet ve emniyet şartlarını taşıyan ulema-uzmanlarca alınan kararlarla ortaya çıkacaktır. İdareciye ise o kanunları icra etmek kalacaktır.

    Diğer taraftan cumhuriyetin üçüncü bir prensibi de, kuvvetin Hak'ta ve adil kanunda olmasıdır. Buna göre böyle bir sistemde kuvvetli olanlar haklı değil, haklı olanlar kuvvetli sayılacaktır. Çünkü kanunlar haksızdan yana değil, haklıdan yana olmak zorundadır. Bu sebeple burada haklı olanın üstünlüğünü ve rahatlığını görmek mümkündür. Kuvvetin Hak'ta ve kanunda olması prensibinin, adalet ve meşveret prensipleriyle bir bütünlük arz ettiği de anlaşılmaktadır. “Kuvvet Hak'ta ve kanunda olmalı, yoksa istibdat tevzi olunur (yaygınlaşır).” sözü iyi anlaşılmalıdır. Cumhuriyet idaresi, Hakka, hayra ve adil kanunlara istinat etmezse, o ülkede en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün birimlerde keyfilik ve istibdat hükümferma olacaktır. Böyle bir ortamda herkes kendisine verilen küçük yetkileri, istibdada alet etmeye kalkışacaktır.

    Demokratik Cumhuriyet Yaklaşımı

    Cumhuriyetin dördüncü ve beşinci prensipleri de, fikir ve vicdan hürriyetini esas alıp, demokrasi kanunlarını içinde barındırmasıdır. Bunun için cumhuriyet idareleri demokrasiyi esas almak ve demokratik bir yapıya sahip olmak zorundadır. Demokrasisiz bir cumhuriyetdemokratur dikdatoryasıdırDemokrasi ise gerekli bütün hak ve hürriyetlerin garantiye alınmasıdır. Demokrasi istismarı; halkın diktatörler yerine, güdümlü meclislere ve işbirlikçi hükümetlere mecbur ve mahkûm bırakılmasıdır. İslam temelde cumhuriyet esaslarını ve demokratik kuralları benimsemiş durumdadır. Bu İslam'ın bir fıtrat dini olmasındandır. İnsan fıtratı hiçbir zaman baskı ve zorlamalara tahammül etmeyecek yaratılıştadır. Allah insanların inanmaya icbar edilmemesini şart koşmaktadır. (Bakara, 2/256) Onlara bir irade hürriyeti bağışlamıştır. Dileyen iman eder, dileyen etmez. İsteyen mümin olur, isteyen kâfir kalır. (Kehf, 29) Bunun dışında farklı inançtan olan insanların da İslam'ın ruhuna uygun olan cumhuri sistemde yeri vardır. Ve onların hayatları da, namusları da, dinleri de vatandaşlık şartlarını yerine getirme karşılığında masum kılınmıştır.

    Adil Düzen'de Siyaset ve Hükümet Tasarısı

    İhtiyaç duyulan Adil Düzen'de, yani tabii ve evrensel fıtrat kanunlarına (doğal ve sosyal yasalara) uygun olarak şekillenecek bu yeni Dünya sisteminde, idari ve siyasi yapılanma da değişecek ve yeniden düzenlenecektir. Bu yeni siyasi düzende:

    1- Hem, hür ve adil seçimler yoluyla halkın yönetime etkili bir şekilde katılması sağlanacak.

    2- Hem de, merkezi güç olan devletin tayin, takip ve tasarruf gücü ve yetkisi korunarak, ikili ve dengeli bir yapılanma oluşturulacaktır.

    Bu yeni adil sistemle, "yerinden yönetimle, merkezi yönetim" dengesi kurulmuş ve korunmuş olacaktır. Böylece şimdiki demokrasilerdeki; dağınıklık ve aşırı nüfus yoğunluğu çıkmazı ile, doğrudan ve temsili seçim sisteminin sorunları ve zararları da ortadan kalkacaktır. Çoğunluğun azınlığı ezmesine yol açan veya çeşitli hilelerle sermaye çevrelerinin veya dış güçlerin yönetime hâkim olmasını sağlayan sahtekârlıklar da son bulacaktır. Ayrıca çeşitli yollarla iş başına gelmiş bulunan, bütün yetkileri ve (basın - yayın gibi) etkili güçleri elinde tutan merkezi yönetimlerin seçim hileleriyle, sandıktan işine gelen sonuçları çıkaracak şekilde, halkı istediği gibi yönlendirmesine ve biçimlendirmesine de meydan bırakılmayacaktır.

    Adil Düzen, kuvvetler ayrılığını, bugünkü gibi "kuvvetlerin boğuşması ve çatışması" şeklinde değil, "kuvvetlerin uyuşması ve kendi sahasında çalışması ve dayanışması" şeklinde dengeleyecek ve değerlendirecektir. Adil Düzen' de:

    1- Teşri: (Kanun Koyma, Yasama),

    2- İcra: (Uygulama, Yürütme),

    3- Kaza: (Mahkemeler, Yargı) kuvvetlerine, bir de "dini - ahlaki kurumların" (her türlü din ve mezhep mensuplarının ve oluşumlarının) üstlenip yerine getireceği;

    4- Murakabe. (Kontrol ve Denetleme) erki eklenecektir.

    Devlet Başkanı ise; aynen vücuttaki BEYİN gibi; bu bağımsız kurumlar arasındaki dengeyi ve düzeni koruyacak, otorite ve organizeyi sağlayacak, devlet çarklarının uyumlu çalışmasını kolaylaştıracak, erkler arasındaki yetki ve görev çatışmalarında hakem rolü oynayacak bir sorumluluk sahibidir. O asla bir kral değildir, mutlak hükümdar değildir,"demokratur diktatör" değildir, sorumsuz sultan değildir.

    Hükümet Kurulması:

    Devlet Başkanı, seçimi kazanan partilerden Başbakanı (veya 1. Başkan yardımcısını) seçip atayacaktır. Partilerin seçim beyannamesi esas alınarak ve vaatler takvime bağlanarak hükümet programı yapılır. Güvenoyu alan hükümet göreve başlar. Program aksarsa ve hükümet söz verdiklerini yapmazsa, bu durumu denetim mekanizması tespit ederek, Başkan güvenoyu ister. Meclis sorumluluğu üstlenir de devamını uygun görürse seçim tarihine kadar hükümet süresini doldurulabilir. Ancak bu durum kamuoyuna deklare edilir. Her seçim öncesi iktidar partilerinin başarısı tespit edilip kamuoyuna sunulur. Böylece vaatlerini gerçekleştiremeyen partilerin halkı aldatması önlenir. Meclis başarısız bir hükümet için güvenoyu vermezse, Devlet Başkanı yeni bir hükümet kurdurabilir, ya da yeni seçim kararı alabilir. Bunun için dört meclisin de üst düzeyleri ile istişare eder. Hiçbir meclis kendi görevleri dışına çıkamaz ve diğerine müdahale edemez. Ancak koordineli çalışır. Her türlü ihtilafta son karar mercii Devlet Başkanıdır. Başkan ülkeyi temsil eder, düzeni temsil eder. Dört meclisin başkanları da Devlet Başkanının yardımcıları konumundadır.

    Adil Düzen’de Devlet Başkanlığı ile Hükümet Başkanlığı (Başkanlıkla, Başbakanlık) sistemi dengeli bir yetki ve sorumluluk paylaşımı ile kaynaştırılmış olmaktadır. Bakanlar, seçimi kazanan parti başkanının (Başbakanın) teklif ve tavsiyesi, Devlet Başkanının tensip ve tasvibi ile belirlenip atanır. Ana muhalefet partisi ile diğer muhalefet partilerinin gösterecekleri uygun isimler ise, Bakanların program ve icraatlarını sürekli ve resmi yetkili denetlemek üzere görevli olarak yetkili kılınacaktır.

    Başkanlık Sistemi: Her bakımdan güçlü, katılımcı demokrasi kültürlü, bağımsız hareket edebilme dürtülü bir ülke için; karar almada kolaylık ve hızlılık, dış politikada ağırlık ve saygınlık, yaygın kalkınmada bürokratik hantallığı çabuklaştırıcılık sebebi olacağı tarihi tecrübelerle ispatlanmıştır.

    Ancak; siyasi, iktisadi ve askeri yönden bağımlı ve dış güdümlü yöneticilerin BOP gibi emperyalist projelerde ve CFR gibi Siyonist merkezlerce görev üstlenip yürüttüğü ülkelerde ise Başkanlık Sistemi, Meclisi ve Milletin temsilcilerini devre dışı bırakıp, o ülkeyi “başkan” kılıflı kendi kuklaları eliyle daha rahat ve sorunsuz yönlendirme ve demokratik denetimleri ve dengeleri kilitleme aracıdır. Adil Düzen’deki Başkanlık Sistemi, üstteki şartlar ve standartlar çerçevesinde yararlıdır ve bir ihtiyaçtır.  

    Seçimlerin yapılması:

    Halk siyasi meclisi ve yerel yönetimleri seçer. Diğer meclisler ise; her camia içindeki özerk seçimlerle tespit edilir. Her meclisin örgütlenmesi kendi yapısına ve işlevine göredir. Seçimleri de kendi yapılarına göredir. “Seçme”de esas, insanın tanıyamayacağı şahıslar ve makamlar için oy kullanma hakkı verilmemesidir. Yakından tanıyamayacağı bir birim yöneticisinin veya genel yöneticinin direkt değil, temsil yoluyla ve dolaylı seçilmesi daha münasiptir. Seçimler insanların birbirlerini yakından tanıyabileceği dar çevre içinde gerçekleştirilir. Ekonomik birim yöneticileri ise, atama ile işbaşına getirilir.

    Adil Düzen'de ve özellikle "geçiş döneminde" tek tip kanun sistemi yerine, meşhur Medine sözleşmesindeki: Oradaki Yahudiler, Hıristiyanlar ve yerli kabilelerle "Birlikte Yaşama ve Ortak Savunma" şartlarını içeren barış anlaşmasına benzeyen, bugün de Almanya ve Amerika gibi birçok ülkede kısmen tatbik edilen, "farklı hukuk sistemlerinden oluşan ortak bir anayasa uygulaması" ve genel düzen içerisinde özel statülere de imkân tanınması daha uygun olabilir. Zaten İSLAM, barış ve selamet düzeni öngörmektedir.Bu yapılanmada, herkesi bağlayıcı ortak ve genel bir anayasa yanında; farklı din, mezhep ve cemaatlere, belirli sahalarda kendi özel hukuklarını uygulayabilme imkânı getirilecektir.

    Bu yeni ve adil siyasi yapılanmada: Temel insan hak ve hürriyetlerine sahip olacak bütün fertlerin (vatandaşların) ahlaki, siyasi, ilmi ve iktisadi kuruluşlara katılması mecburi olacak, herkes siyasi yönden partisini, ilmi yönden mezhebini ve mektebini, ekonomik yönden sendikasını veya meslek derneğini, ahlaki yönden de meşrebini veya manevi tercihini mutlaka belirleyecek, bunları kendi hür iradesiyle benimseyip seçecek, istediği zaman da değiştirebilecektir. Ancak bu sosyal kuruluşlara katılım; şimdiki gibi üyelik şeklinde değil, ortaklık sözleşmesi şeklinde düzenlenecektir. Örneğin, siyasi partiler veya dernekler tam bir tanışma, kaynaşma ve dayanışma merkezleri olacak, her teşkilat, kendi ortaklarının (mensuplarının) her türlü haklarını koruyan ve savunan yetkili ve etkili bir konuma gelecektir. Tabii, kişiler de nimet-külfet dengesi esasına göre bu kuruluşlarla ilgili maddi sorumluluk yüklenecektir. Siyasi, ahlaki, ilmi ve iktisadi kuruluşlar; kendi mensuplarına ticaret, sanat, memuriyet gibi faaliyetler için "mensubumuz olan şu kişi emin ve ehildir" şeklinde tezkiye ve teminat beratları verecekler, hırsızlık ve hıyanet yapmaları durumlarında ise bunların zararını tekeffül ve tazmin edeceklerdir. 

    Bu tazminat ise, o kuruluşun bütün üyeleri arasında ortaklaşa toplanacaktır. Yani, Kurumun özel bütçesinden karşılanacaktır. Böyle bir düzende herkes mesleğinde becerikli ve ehil, ticaretinde dürüst ve emin, ahlaken de olgun ve asil olmak için çalışacaktır. Zira başka türlü kendisini ortaklığa kabul edecek ve sahiplenecek bir teşkilat bulamayacak ve ortada kalacaktır. İşte o zaman insanlar ve kuruluşlar, şimdiki gibi haksızlıkta ve hayasızlıkta değil tam tersine hayırda ve hizmette yarışacak, böylece mutlu ve huzurlu bir toplum oluşacaktır.

    A- Adil Siyasi Düzen’in genel amaçları:

    Adil Siyasi Düzen, genel devlet düzeni içinde ve diğer (ekonomik, ilmi ve ahlaki) kurumlarla uyum halinde bulunacaktır. Adil Siyasi Düzen’in dünyada ve ülkede görevi:

    1- Huzur ve güvenin sağlanması.

    2- Hak ve hürriyetlerin muhafazası.

    3- Adaletin kurulması ve uygulanması.

    4- Ülkenin üniter birliğinin ve milletin dirliğinin korunması olacaktır.

    Adil Siyasi Düzen bu görevlerini yapabilmek için de, hem ülke planında hem de dünya çapında gerekli teşkilatlanmayı hazırlamıştır.

    B- Çalışma Esasları.

    1Adil Düzen’de Siyasi yapı "Yerinden yönetimle - Merkezi yönetim" esasına göre ayarlanmıştır... Bu sistemde hem devletin merkezi otorite ve organizesi korunmuş, hem de halkın her kademede yönetime katılımı ve konsensüsün oluşması sağlanmış olacaktır. Ama ülke bütünlüğü ve milli birlik mutlaka korunacaktır.

    2- a) "Fertsokak (veya site) - Bucak - İl - Devlet" gibi birimler, demokratik birimler olarak kabul edilmiş ve site, bucak, il ve devlet başkanlarının seçimle iş başına gelmesi amaçlanmıştır.

        b) "Aile, köy (semt) - İlçe - Bölge" gibi birimler ise ekonomik birimler olarak değerlendirilmiş ve başkanlarının merkezi yönetim tarafından tayinle gelmesi kararlaştırılmıştır.

    Şöyle ki, fertler sokak reisini veya (site temsilcisini) seçecek, bu temsilciler toplanıp bucak (belde) başkanını seçecek, bucak başkanları valileri (il başkanlarını) seçecek, valiler ise devlet başkanını seçecektir. Gerekirse bucak, il ve devlet başkanlarının doğrudan halk tarafından seçilmesine de imkân verilecektir, artık şartlar elverdiği için bu daha münasiptir.

    Bundan sonra seçilmiş yetkililer, bazı birim başkanlarını tayinle atayacaktır. Şöyle ki; Devlet başkanları Bölge valilerini atayacak, çünkü ülke, coğrafi ve ekonomik benzerlikleri yönünden hizmet bölgelerine ayrılacak, başkentin sıkıntı ve tıkanıklığı dağıtılmış olacaktır. Seçilmiş valiler, kaymakamları (İlçe başkanlarını) atayacak, seçilmiş bucak (belde) başkanları ise, köy ve mahalle muhtarlarını atayacaktır.

    Bu durum; dış güçlerin ülkemize dayattığı "fedaratif yapı"dan tamamen farklı ve ayrı bir olaydır. Onlarınki vatanımızı parçalamayı ve halkımızı paryalaştırmayı planlarken, Adil Düzen programları ise, ülkede dirlik ve düzeni sağlayıp sağlamlaştırmayı, farklılıkların birlikte ve barış içerisinde yaşama ve hayırda yarışma şartlarını oluşturmayı amaçlamaktadır. Adil Düzen, devletin millete, milletin devletine güvendiği, dış güçlerin ve işbirlikçilerin hıyanet girişimlerine fırsat verilmediği orijinal ve kurumsal tedbirler almıştır.


    [1] Bak: Millete Tuzak Kuran Anayasa! / Aslan Bulut

    [2] Kemal Gözler, Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa, 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri  

    [3] 26 Şubat 1909, Volkan, sayı 70

    [4] Said Nursi, Emirdağ Lahikası II, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1959, s. 192















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS