• Bu İktidarın Yaygınlaştırdığı Ahlaki Hastalık: ÇİFTE STANDARTÇILIK VE ÇAĞDAŞ MÜNAFIKLIK

    Bu İktidarın Yaygınlaştırdığı Ahlaki Hastalık: ÇİFTE STANDARTÇILIK VE ÇAĞDAŞ MÜNAFIKLIK

    11 Şubat 2017

     
    | Devamı
     



    Çifte standart; riyakârlık ve yalakalık yapmak, takıyye ve müdaracılık (herkese onlardan görünme ayarsızlığı) anlamını taşır. Şahıslara ve durumlara göre farklı yaklaşımlarda bulunma ve her halde kendi şahsi, ailevi ve siyasi çıkarlarını esas alma tavrıdır. Temel nedeni, kişiler ve girişimler arasında ayrımcılık yaparak fırsatçı bir tavırla makam ve menfaat sağlamaktır. Çağımızda en yaygın ve hatta cahiller ve gafiller nazarında en saygın münafıklık, çifte standartçılıktır ve bunu pek çok insan kahramanlık sanmaktadır. Çifte standartçı ucuz kahramanların en korktukları hatta kâbusları ise gerçekleri haykıran ve kendi özlerine ayna tutan cesaret ve dirayet ehli yazar ve yorumculardır. Hz. Peygamberimizin “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadisleri doğrultusunda, doğru ve dobra insanlar fasık ve münafık insanların ayarlarını ve iç dünyalarını yansıtan aynalar konumundadır. Onlara bakan, onları okuyan kendi gizli ve kirli dünyalarının dışa vurulması karşısında rahatsız olmaya ve saldırmaya başlamaktadır.

    Evet, aynı konudaki sorunları, aynı konumdaki şahısları ve aynı durumdaki oluşumları; aynı terazide tartmak ve aynı kriterlere göre değerlendirme yapmak, adaletin ayarıdır, İslam'ın da, insafın da icabıdır. Ama aynı imkân ve iktidarlara sahip bulunan ve aynı yetki ve sorumlulukları taşıyan insanları ayrı terazilerde tartmak ve haklarında aykırı hükümlere varmak çifte standarttır ve çağımızdaki en yaygın münafıklıktır. Örneğin en yaygın ve azgın zulüm ve sömürü çarkı olan FAİZ'i, solcu partiler ve kişiler uygularsa ve bunu helâl saysa, bunların dinden çıktığını savunan... Her çeşit kumar ve fuhuş batağını yaygınlaştıran ve bunu normal sayan sağcı bir hükümete ve yetkililerine Mason kafalılar diye saldıran... Ama bu tür günah ve kötülükleri İslamcı bir parti ve ekipler, hem de bin beter uyguladığında bunları dindar kahraman sayan ve yüz türlü tutarsız mazeretler uydurup sahip çıkan kişiler ve kesimler açıkça çifte standart uygulamakta ve vicdan ayarlarını bozup nifak çukuruna kaymaktadır. Kur'an'ın, Resulüllah'ın ve icmanın kesinlikle haram saydığı faizi, fuhşu ve kumar çeşitlerini, Siyonist Yahudiler ve Haçlı zalimlerle işbirliğini, A partisi yaparsa GÜNAH, B partisi yaparsa MÜBAH mantığı, tam bir hidayet kararması ve vicdanların yalama olmasıdır. Şimdi Kur'an'ın münafıklığı inkârcılıktan niye daha tehlikeli ve tahripçi saydığı, daha iyi anlaşılmaktadır.

    Bir toplumun çoğunluğunu oluşturan halkın DİNİ ile DÜZENİ çatışırsa, orada huzur kalmayacaktır. Örneğin:

    DİN faizi haram sayıyor, DÜZEN serbest bırakıyor, hatta resmi ihale ve kredilerde faizli Banka aracılığını mecbur tutuyorsa...

    DİN zinayı büyük günah sayıyor, DÜZEN ise mubah görüyor ve önünü açıyorsa...

    DİN kumarı şeytan işi sayıp yasaklıyor, ama DÜZEN loto, toto, piyango, kazı kazan, yan yat kazan... Yüz çeşit kumarı şans kapısı diye teşvik ediyorsa...

    1- Bu durumda insanlar, ya dinine bağlı kalacak, ama düzenle zıtlaşacak ve devlet imkânlarından mahrum bırakılacaktır.

    2- Veya düzenin, inancına aykırı fırsatlarına kapılacak ve böylece vicdanı-imanı yozlaşacaktır.

    3- Ya da; insanlar hem dinini hem düzeni idare etmeye kalkışacak ve münafıklık artacaktır.

    Vahşi ve işgalci Siyonist İsrail'le Mason Demirel anlaşma imzalarsa zulümkârlık, ama İslamcı iktidar uzlaşırsa bu kahramanlık sayılır, yaklaşımı nasıl bir mantık marazıdır. Haçlı ABD ve AB ile ortaklaşa Libya'yı bombalayıp 109 bin insanın katline ve ülkenin tahribine sebep olanların vebalini hangi vicdan taşıyacaktır? Hâşâ Allah değişmedi, Kur’an değişmedi, Resulüllah değişmedi, İslam değişmediğine göre demek ki siz yamuklaştınız… Bizim aynamızda kendi yamukluğunuzu görüp boşuna sataşmaktasınız! Aynaları kırmak yerine yüzünüzdeki karaları yıkamanız daha akıllıcadır!

    Siyonist İsrail’le uzlaşmanın fetvasını nereden almışlardı?

    Davos'taki “Van Münit şovu"ndan 5 ay sonra Fleishman-Hillard Firması ile AKP'nin 1 Haziran 2009'da yürürlüğe giren gizli ve kirli bir anlaşma imzaladığı anlaşılmış, AKP'nin İsrail politikasındaki ikiyüzlü tutumunu somut olarak ortaya koyan çarpıcı lobi belgeleri ortaya çıkmıştı. Bunlardan birinin de 30 Eylül 2008 tarihli Neusner Communicationsşirketine ait bir ABD Adalet Bakanlığı belgesi olduğu kanıtlanmıştı. Bu belgede şirketin Türkiye lehine yürüteceği lobi faaliyetlerinden beklenen sonucun: “Amerikan Yahudi Cemaati tarafından Türkiye'nin Batı taraftarı ve İsrail yanlısı olarak tanıtılması, ayrıca nüfuz sahibi Yahudi liderleriyle Türkiye Hükümetinin temsilcileri ve diplomatik heyetleri ile ilişki kurulması” şeklinde beyan edildiği saptanmıştı.

    “Elimize gelen belgeler AKP ile İsrail arasındaki dostluk ilişkilerinin gerçek boyutunu ortaya koyuyor” diyen Milletvekili Aykut Erdoğdu, “Anlaşmaların içeriğine baktığımızda AKP'nin Yahudi ve İsrail yanlısı icraatlar ve politikalar yaptığı, ABD'deki Yahudi bankerlere, kongre üyelerine ve Yahudi toplumunun önde gelen isimlerine lobi yapmak amacıyla anlaşmalar başlattığı açıktır. Bu anlaşmalardan elimizde çok belge bulunmaktadır. Bu anlaşmalar için Türkiye bütçesi kaynaklarından ödemeler aktarılmıştır. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütçesinden çeşitli şirketlere 66 milyon 397 bin 37 Dolar ödendiği kesinlik kazanmıştır. Yani AKP'nin bir taraftan İsrail hakkında kara propaganda güderken diğer taraftan Anadolu halkının vergileriyle ABD'de İsrail ve Yahudi yanlısı olduğunu göstermek için 67 milyon Dolar para harcaması”, yani bir nevi Siyonist odaklara rüşvet sunması tam bir çifte standarttır, riyakârlık ve sahtekârlığın daniskasıdır.

    Zaten “IŞİD, işgal ettiği şehir halkına baskı ve barbarlık uygulamaktadır!”propagandasıyla Haçlı ittifakının taşeronu olarak Musul'a saldırıya hazırlanan bu AKP iktidarınca; 60 yıldır mazlum Filistin halkına kan kusturan Siyonist ve terörist İsrail ile normalleşme anlaşması imzalanması ve tayin edilen İsrail Ankara Büyükelçisinin saygıyla ağırlanması bu çifte standardın devamıdır.

    AB yetkilisi Alman Martin Schulz “Eğer Türkiye idam cezasını geri getirirse, AB ile bütün ilişkileri ve tam üyelik görüşmeleri otomatikman sonlanır!” şantaj ve küstahlığı ile, “AB’ye tam üyeliğinin Haçlı Batı hukukuna ve AB tutsaklığına razı olmak” anlamı taşıdığını, milli ve manevi dayanaklarımızdan kaynaklanan bütün kanunlarımızın tek tek ayıklanacağını resmen ve alenen açığa vurmuşlardır. Buna rağmen halâ, en yetkili ağızların: “Biz Kopenhag (Avrupa) Kriterlerini, AB’ye katılmak arzusuyla değil, milletimizin çıkarları ve çağdaşlaşması, yani demokratik standartlara ulaşması için savunup sahip çıkmaktayız. AB bizi içine almasa da bu hukuki reformları yapmakta kararlıyız!” ifadeleri, ismen olmasa da resmen ve fiilen (hukuken ve ahlaken) Hıristiyanlaşmanın ve halkımızın milli ve İslami değerlerini yozlaştırmanın bir itirafıdır. Zinayı suç ve ceza kapsamından çıkarmak, eşcinselliği meşrulaştırmaya çalışmak, ensest ilişkileri ve porno rezaletini yaygınlaştırmak ve Kur'an'ın emir ve buyurdukları, aklın ve vicdanın da doğru ve doğal buldukları idam cezasınıkaldırmak ve bunca imkân ve iktidarına rağmen 15 yıldır kan emici faizci banka düzenini güçlendirip azgınlaştırmak bizzat Kur'an'ın ifadesiyle; “Allah ve Peygamberle savaşmaktır”. (Bakara: 279. ayet) İşte bunlar Allah ve Peygamberle savaşan, yani adil Devlet düzenini ve hükümet sistemini tahribe çalışan dindar kahramanlardır!? Ve hayret, bir yanda bunca hakaret ve horlamaya rağmen, gizli görevi ve iktidar rüşveti olarak, halâ Haçlı AB kapısında nöbet tutarken, öbür tarafta Pakistan'a gidip Millet Meclisi'nde “Artık İslam birliğini mutlaka kurmalıyız, aksi halde bu esaret ve ezilmişlikten kurtulamayız!” diye hava atmak ve edebiyat parçalamak çifte standardın şahikasıdır…

     Gerçek ve asıl münafıklık, Tağuti sistemlerin ve kesimlerin hükümranlığına sığınmaktır!

    "(Ey Resulûm) Sana indirilen (Kur'an'a) ve Senden önce gönderilen (Kitaplara), sözde inandıklarını öne süren (sahtekâr münafıkları) görmez misin? Ki bunlar, (hak ve adalet ölçüleriyle değil) tağutun önünde (zalim ve batıl düzenlerin kurum ve kurallarıyla) muhakeme olunmak (şeytan fikirli Yahudi ve Hıristiyanların hükmü altında yaşamak) istemektedirler?! Oysa (Mü’min ve Müslüman sayılmak için) onu (tağutu ve süper güç putunu) red ve inkâr etmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları derin ve dönüşü olmayan bir sapıklığa sürüklemek istemektedir." (Nisa: 60)

    "Onlara: (nefsi ve geçersiz yorumları bırakıp) “Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın açık ve kesin hükümlerine) ve Resulûnün (bildirdiklerine) gelin” denildiğinde, o münafıkların Senden süratle uzaklaşıp kaçtıklarını (ve Kur’an’ın hükümlerinden kaytardıklarını) görürsün. (Bunlar asıl itikadi münafıkların ta kendileridir.)" (Nisa:61)

    61. ayet açıkça; Allah'ın indirdiği hükümlere ve Resulünün tatbik ve tavsiyelerine yani İslam düzenine çağrıldıkları ve sorumlu tutuldukları halde, bu davetten yüz çevirip kaçan ve 60. ayetteki TAĞUTİ sistem ve kesimlerin Şeytani ve gayri İslami karar ve kanunlarına razı ve taraftar olan kimselerin açıkça MÜNAFIK oldukları vurgulanmaktadır. Hadis-i şeriflerde: "Konuşmalarına yalan katan, söz verdiği halde vaadinden cayan ve emanete hıyanette bulunan kişilerin" ameli münafık olduklarına işaret buyrulmakta, ama bu Nisa 60 ve 61. ayetler ise imani ve itikadi münafıklığın ne olduğunu açıklamakta ve uyarmaktadır.

    Nisa 60. ayetinde geçen TAĞUT; bütün İslam âlimlerince ve Kur'ani lügat bilginlerince: her türlü haddi aşan ve İslam dışına taşan, İslami, vicdani ve akli doğrulardan ve hayırlardan uzaklaşan; içkiyi, domuz etini, faiz, fuhuş ve kumar çeşitlerini mubah ve meşru sayan; idam gibi Kur'ani hükümleri çağdışı görüp kaldıran bütün yöneticileri, yetkilileri ve bunların sistemlerini, kriterlerini kapsayan bir kavramdır.

    Bu ilmi ve İslami tanıma göre; AB ve ABD yönetimleri ve Kopenhag kriterleri, İsrail terör şebekesi ve vahşetleri, kısacası Siyonizm sistemi, Şeytani prensipleri ve BOP gibi sinsi projeleri, evet hepsi TAĞUT konumundadır. Bütün bunlara çağdaşlık hedefleri ve demokrasi gerekleri diye bakanlar ve peşlerine takılanlar ise "Tağutun" hükmüne ve güdümüne razı ve taraf olan münafıklardır.

     İşte bu Kur'ani hüküm ve hikmet ışığında Maide Suresi 51 ve 52. ayetlerini tekrar ve dikkatli okumak ve kendi sıfatımızı ve safımızı bu ilahi terazilerde tartıp anlamak zamanıdır:

    "Ey iman edenler (fitne çıkarmamak, anarşi ve ahlaksızlığı kışkırtmamak ve karşılıklı hak ve hürriyetlere saygılı bulunmak şartıyla; onlarla birlikte yaşayın, komşuluk yapın, ülke ve bölge nimetlerini paylaşın, ilmi ve iktisadi konularda yardımlaşın, ama gerçekten iman ediyor ve gereğini yapmaya razı ve hazır bulunuyorsanız, sakın) Yahudilerin (ırkçı emperyalist kesimlerini ve yine haksızlık ve ahlaksızlık hedefleyen bazı) Hıristiyan (merkezlerini) veliler (yöneticiler) edinmeyin. (Onları dost ve dürüst zannedip, kendinize idareci, karar verici olarak kabullenmeyin. Zulüm ve hıyanet örgütlerine ve girişimlerine destek vermeyin) Onlar, (sizin değil) birbirlerinin dostları ve destekleyicileridir. (Artık) Sizden her kim onları dost ve rehber edinip (peşlerine giderse), kesinlikle o da onlardandır. Şüphesiz Allah (Siyonist Yahudilere ve emperyalist Hıristiyanlara değer ve destek veren ve Müslümanlara hıyanet eden) zalimler topluluğuna hidayet etmez (onların iman nurunu karartır). (Bu ayet Yahudi ve Hıristiyan kimselerle iyi ve insani ilişkileri, ticari ve bilimsel işbirliğini değil; zulüm sistemlerinin ve oluşumlarının güdümüne girmeyi yasaklamaktadır.)" (Maide: 51)

    "(Bu ilahi ikazlarımıza rağmen) Kalbinde maraz bulunan (şuursuz Müslümanları) görürsün ki, hâlâ (Yahudi ve Hıristiyanlarla ve onlara ait batıl kural ve kurumlarla dostluk hususunda) yarışırlar (kâfirlere yaranmaya çalışırlar ve bu münafıklıklarına bahane olarak da;) aleyhimize gelişen ve değişen zaman içinde, Müslümanların mağlup olmasından korkuyoruz. (Bari hiç değilse, Yahudi ve Hıristiyanların yardımını kaçırmayalım, diye düşünüyoruz) derler. Fakat pek yakında Allah Müslümanlara umulmadık bir zaferi veya Kendi katından mutlu bir emri ve haberi gönderecek de, (o sahtekârlar) kendi içlerinde gizledikleri (şeytani heves ve hesaplarına) bin pişman (ve perişan) olacaklardır." (Maide: 52)

    “İsrail ateşle oynuyor” sızlanmaları boşunaydı!

    Bem-Bir-Sen Genel Başkanı Mürsel Turbay, İsrail’in Kudüs ve çevresinde camilerden hoparlörle ezan okunmasının yasaklanmasını öngören yasa tasarısına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Turbay, yaptığı açıklamada dünya üzerinde ezan sesinin hiçbir zaman kesilemeyeceğini ve ezanları susturmaya da kimsenin gücünün yetmeyeceğini belirterek, İsrail’in İslamofobilik’ten kurtulması gerektiğini hatırlattı. Söz konusu yasa tasarısının dini ve tarihi hakları, kutsalları koruma altına alan uluslararası kanun ve sözleşmelere de aykırı olduğunu vurgulayan Turbay, başta İslam ülkeleri olmak üzere uluslararası toplum ve insan hakları örgütlerine de “camilere yönelik saldırı ve ihlalleri durdurmak için harekete geçmeleri” hususunda uyarılar yapmıştı. “Gürültü yaparak insanları rahatsız ettiği”iddiasıyla hoparlörle ezanın yasaklanmasını öngören yasanın İsrail Meclisine sevk edilmesinin ateşle oynamakla eşdeğer olduğunu belirten Turbay, “Tasarının yasama komisyonunda onaylanarak İsrail Meclisine sevk edilmesini çok tehlikeli adımlar olarak görüyoruz. Türkiye’de yaşayan Yahudi dinine mensup insanları ibadete davet eden çan sesi de aynı şekilde yasaklansaydı acaba İsrail hükümetinin tutumu ne olurdu? Ezan, sadece dini bir uygulama değil, yıllardır zulme maruz kalan mazlum Filistin halkının kültür ve medeniyetinin en önemli sembollerinden biridir. Ezanın yasaklanması dünya coğrafyasında yaşayan milyarlarca Müslüman’ın kutsallığının ayaklar altına alınmasıyla eşdeğerdir” diye yakınmıştı. Bu duyarlılığından ötürü Sn. Mürsel Turbay'ı kutlarken, kendilerine bir uyarıda bulunmamız da lazımdı: İsrail'le normalleşme anlaşması imzalayan AKP iktidarına ve Cumhurbaşkanına yapmanız gereken hatırlatmaları öyle ortaya konuşarak hiçbir sonuç alınamazdı. O bahsettiğiniz insan hakları ve BM kararları daİsrail'i bağlamaz ve ırgalamazdı!..

    FETO Cemaatiyle birlikte 12 Eylül referandumu ne maksatla yapılmıştı?

    Şu çifte standartçılığın geldiği noktaya bakın: Eski Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili itirafçı olmuş, Cemaat'le Hükümet'in işbirliği yaptığı tahribatları sıralamaktaydı. Hatırlayınız, o sıralarda Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu'na seçim yapılacaktı. FETÖ'cüler "Hoca en az 140 üye isterim" diye bastırmaktaydı. Kahraman AKP iktidarımızın akıllı kurmayları ve Adalet Bakanlığımızın anlı şanlı müsteşarları: "Hayır o kadar veremeyiz, şu kadar olabilir" diye tutturmuşlardı. Yani güya Türkiye'de "adalet dağıtacak insanlar üzerinden resmen at pazarlığı yapılmaktaydı" tespitleri yerden göğe haklıydı ve sonunda FETÖ'ye verilecek 108 üye üzerinde anlaşmaya varılmıştı. Şimdi kalkıp "şu FETÖ'cüler hepsi hain takımıdır, hiçbirine acımamalıdır!" diye bağırıp çağıranlar, "saflığımızdan ve şapşallığımızdan yararlanıp bizleri kandırdılar" mazeretine sığınanlar ve o kirli pazarlıklarda "FETÖ'nün tüm isteklerini karşılayanlar" var ya, herhalde onların da hesap verecekleri bir gün vardı... Bu FETÖ yapılanması; cinayet ve katliamdan namus şantajına... Soru hırsızlığından, altın kaçakçılığına... Fuhuş bataklığından iftira kumpasına... Sahte belge tuzağından uydurma keramet reklamına... PKK ile irtibattan CIA ajanlığına... Devleti aleyhine casusluktan DİN-İMAN tahribatına... Tam bir Şeytan şebekesi, Deccalın Çetesi ve BOP'un Dinci Kesimi olarak programlandı... İyi de aynı BOP'un siyasi ekibi kim olmaktaydı ve FETÖ'ye tam 12 sene hangi iktidar imkân ve fırsat sağlamıştı?

    "Karşımızdaki (FETÖ denen) örgütü halâ tam olarak anlayan çok kişinin olduğunu sanmıyorum. Küçük isimler üzerinden gidiyoruz. Yargıtay'a seçilecekler listesi Pensilvanya'ya soruluyormuş! Sadece o değil ki! Daha pek çok şey soruluyordu. Ancak yine de her şeyi Pensilvanyalı üzerinden açıklamaya çalışıyoruz. Bu doğru ama eksik! 140 Yargıtay üyesi hakkında rapor düzenleyen, not tutan, onları kontrol eden yapının elemanlarını atlıyoruz. Daha da önemlisi Pensilvanyalı'ya tesir eden gücü ıskalıyoruz... Öncelikle bu örgütün para kaynaklarını bilmiyoruz. Hem de hiç! Orta Asya'da CIA'nın neler çevirip ihaleleri bunlara nasıl PAS ettiğini incelemiyoruz... İddialara göre Giza Technologies'in de geçmişi pek parlak değildi. Değişik ülkelere nükleer silah ya da silah satışı yapıyormuş! Hitit nasıl ABD deniz, kara ve hava gücüne silah-teknoloji veriyorsa Giza da PERKİN ELMER şirketi üzerinden hedef ülkelere istediğini gönderiyordu. Hitit'le de ortaktı! Giza ve GİZA'nın sahibinin de FETÖ ile yan yana olduğu söyleniyordu. İki şirketin arkasında da CIA'nın olduğu gür sesle dillendiriliyordu. Daha da ilginci Ayaslı'nın kurduğu şirketler ya da vakıfların içindeki bazı oyuncuların Azerbaycan ve Kırgızistan gibi ülkelerdeki TELEKOMÜNİKASYON işlerini elinde tutuyordu. Dışarıdan destek veriyordu! Bizler yıllardır dinlemeler ile sarsılırken belli ki elde olan başka ülkeler de varmış! Soru şu! Bu isimler ve şirketler belli yerlere silah ya da teknoloji sattığında karşılığında ne alıyordu? National Security Agency'deki yani NSA'daki kaynaklarıma göre işler inanılmaz boyutlardaydı! Ve çok karışıktı!

    Yargıtay'a 140 üye sokmak için FETÖ'yü aramışlar da, talep gelmiş de (pazarlık yapılmış da...) Bunlar devede kulak bile sayılmazdı... 15 Temmuz'a iyi bakın! TARKİM'e gelenlere, gidenlere, dinlemelere iyi bakın! Yukarıda saydığım isimlere ve verilen görevlere iyi bakın! Her yerde böyle ekipleri vardı. MHP ve Deniz Baykal kasetlerine iyi bakın! Onca siyasi isim nasıl adım adım dinlendi ve izlendi ve saf dışına atıldı... Tilki lakaplı BYLOCK tasarımcısı Atalay Candelen, hem CIA hem FETÖ için çalışmaktaydı... Atalay ve Amerikalı bazı yazılımcılar şu an başka bir yazılım üzerinde yoğunlaşmıştı... BYLOCK yerine kullanılacak yeni bir yazılım hazırlanmaktaydı. Çoklu kullanıcıların olacağı bir tarzdı! Yani çok uluslu çok kişili bu programa girenlerin arasında FETÖ'cü bulmak imkânsızdı" diyen Erdoğan'ın yalakası ve Siyonist odakların haber ve manipülasyon kaynağı Ergün Diler'e sormak lazımdı: İyi de bütün bu FETÖ icraatları ve tahribatları yapılırken AKP iktidarınız ve kahraman kurmaylarınız 12 yıl boyunca hangi gaflet uykusundaydı ve halâ FETÖ'yü kurgulayıp kullanan odaklarla nasıl bir irtibatları vardı?

    Faiz belası ve Yabancı Banka istilası

    Ekonomimizin ne kadar iyi olduğu, Türkiye’nin “yabancı sermaye” açısından ne kadar da “cazibeli” olduğunu anlatmak için “yabancılar banka kurmak için akın ediyor” türünden haberler çoğalmıştı. Elbette ki, ekonomiyi bankadan, faizden, borsadan ibaret gören zihniyet için bu tür haberler ilgi çekici sayılmaktaydı. Yeni bankaların ülkemize girecek olması, ekonomimizin ne kadar da doğru(!) bir satıhta olduğuna alamet gibi okunmaktaydı. Hâlbuki sıradan vatandaş açısından bakınca, bankaların en başat özelliği (halkın ağzından aktarırsak) “kan emici” olmalarıydı. İnsanların sırtından haksız kazanç elde etmek üzere kurgulanmışlardı. Bunun delili, tüketici hakem heyetlerine, ilgili bakanlıklara yağan şikâyetlerde bankaların üst sıralarda yer almasıydı. Hakkı olmayan kazançlar sağlamaları, yani ücret, komisyon, faiz türünden kalemleri kullanarak vatandaşı soymaları Siyonist-kapitalist sistemin bir tuzağıydı. Bunun böyle olduğu bilindiği halde, yeni yeni bankaların pazara girmesine sevinmek ahmaklık değilse suç ortaklığıydı. Yeni yeni bankalar, yeni yeni sömürücüler, yeni yeni “tatlı(!) kazançlar”, vatandaşın sırtından kazanacak yeni rantiye anlamı taşımaktaydı. Faizden para kazanan kurumların sayısının artması; üretmeden, borç para verip ondan faiz almak üzerine kurulu sisteme yeni faizci aktörlerin girmiş olması aslında AKP iktidarının yüz karasıydı. Neymiş “3 yeni banka daha Türkiye’ye geliyormuş!”Bunu bir müjde gibi sunanlar, ya birtakım olumsuzlukların üstünü örtmeye çalışmakta ya da gerçekten kapitalizmi iliklerine kadar hissedip olan bitenin tadını çıkarıyorlardı."[1]

    Türkiye FETÖ'den daha tehlikeli akıbetlerle karşı karşıyaydı!

    "15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye mecburen ciddi bir FET֒cü temizliğine başlamıştı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, kendi üyelerinden bazıları da dahil olmak üzere, ülkedeki hâkim ve savcıların yarıdan fazlasını ya meslekten çıkarmış ya açığa almıştı. Operasyonların devam edeceği, hâkim ve savcı sayısının daha da azalacağı konuşulmaktaydı. Türkiye elbette FET֒den emir ve talimat alan, ona bilgi ulaştıran, daha önemlisi FETÖ ile ilişkisi artık açıkça saptanan insanları işten atmalıydı. Ama hâkim ve savcılarımızın yarısından fazlasını görevden çıkardığımız zaman ortaya çıkacak iş yükü boşluğunu kim dolduracaktı? Çünkü Yargı, normal şartlar altında ve tam kadroyla çalışırken bile iş yükünün altında ezilip kalmaktaydı. Maalesef Türkiye’nin bütün ceza mahkemelerinde her yıl 1.5 milyona yakın yeni dava açılmaktaydı. Yani günde 4 bin dava mahkemeye taşınmaktaydı. Türkiye’nin hukuk mahkemelerinin iş yükü ise daha fazlaydı. Yılda 2 milyona yakın dava açılmakta, yani günde kabaca 5 bin 200 davaya bakılmaktaydı. İdari yargının durumu da farksızdı. Yılda 423 bin 533, günde 1.200 dava açılmakta; her yıl 295 bin 882, günde 810 karara bağlanmaktaydı. Savcılıklarda ise durum daha karışıktı. Yılda 3.2 milyona yakın dosya, yani günde 8 bin 700 dosya açılmaktaydı. Bunlardan 2.8 milyonu şu veya bu biçimde bir karara bağlanmakta, yani günde 7 bin 600 soruşturma resmiyet kazanmaktaydı.

    İşte bu denli büyük bir iş yükü bugün eskinin yarısı kadar insanla götürülmeye çalışılmakta, elbette işler aksayıp yavaşlamakta, hatta yer yer durma noktasına varmakta ve adalet tıkanmaktaydı. Ama Yargının ister istemez ilgilendiği bazı çok daha önemli hayat alanları var ki, oralarda işlerin durması hiç de hoş olmayan sonuçlar doğuracaktı. Özellikle de ekonomi alanında artık tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Örneğin, özellikle şirketler kesimi bankalara olan borçlarını ödememenin bugünlerde fazla bir yaptırımı olmadığının farkındaydı. Eğer bankaya olan borç yeterince büyükse zaten banka kapınıza gelip mahkemeye gitmek yerine size yeni bir ödeme planı sunmaktaydı.

    "Mafya"cılık hortlamaya başlamıştı:

    "Ama kişiler arasındaki alacak verecek işlerinde veya şirketlerle kişiler, şirketlerle şirketler arasındaki borç alacak ilişkilerinde bir eski alışkanlığın yeniden depreşmekte olduğuna dair kuvvetli söylentiler vardı. Tahsilat işi yapan mafyalar yeniden kafalarını kaldırmaya başlamış; devletin sağlayamadığı adaleti onlar bilek gücüyle uygulamaya koyulmuşlardı. Benzer şekilde, adı da bilinen iki mafyanın kayyum atanma tehlikesindeki şirketlere gidip “Hisselerin yarısını bize devredin, sorunlarınız çözülsün” tarzı teklifler yaptığı, tehdit ve yıldırmanın yaygınlaşmaya başladığı avukatlar ve iş dünyasında çok konuşulan konular arasındaydı."[2]

     İşte sözde kandırılıp, gerçekte bilerek ve isteyerek işbirliği yaptırılıp, FETÖ Cemaati ile girişilen pazarlıkların ve derin tahribatların sonucu AKP ülkeyi böyle tehlikeli bir badireye sürüklemiş bulunmaktaydı. Bütün bunlar yaşanırken tek başına çıkaracağı krizin büyük siyasi sonuçlar üretmeyeceğini iyi bilen CHP ülke içerisinde oluşturulacak ufak çaplı huzursuzlukları uluslararası bir kaos dalgasıyla birleştirip ortalığı yeniden karıştırma hesabı güder gibi davranmaktaydı. Oysa siyasetin dengesi sarsıldığında bir bütün olarak ülkenin dengesi de bozulmuş olacaktı. İktidar partisi içindeki sakinliğe ve teslimiyetçiliğe de aldanmamalı; ülke genelindeki küçük bir krizde AKP içindeki ufak sorunlar, büyük problemler şeklinde kendisini dışa vuracaktı. Özetle; yangın yerine dönen coğrafyamızda içeride yaşanacak bir kontrol kaybı Türkiye'nin istikrar adası olarak varlığını sürdürmesini her zamankinden daha fazla zorlaştıracaktı. İktidar Partisi'nin, olası kaos çıkarma planlarına karşı ciddi ve gerçekçi bir tedbiri bulunmaması da kuşkularımızı artırmaktaydı. CHP yönetiminden gelen açıklamalara bakıldığında ise, kriz çıkarmak için fazla hevesli oldukları zaten saklanmamaktaydı. "Hükümet Sistemi"yle ilgili değişikliği Kemal Kılıçdaroğlu, tansiyonu yükseltmek amacıyla kullanmaya başlamıştı. CHP, adına "Cumhurbaşkanlığı Sistemi" denilen tasarıyı "rejim değişikliği" şeklinde yorumlayarak sokakları şimdiden kışkırtmaya başlamıştı. Oysa, millet desteği yerine, kaos beklentisiyle siyasi rant devşirme hayalleri kuran CHP'nin başını çekmeye hazırlandığı yeni kaos dalgasının başarıya ulaşma şansı zayıftı;[3]  kaldı ki bunun gerçekleşmesi, birlikte yol aldığımız Türkiye gemisinin su alması ve batması riskini de içinde barındırmaktaydı.

     Öyleyse kaos ve kargaşa kışkırtıcılığı yerine, Meclis çatısı altındaki ve dışarıdaki bütün siyasi partilerin ve sivil örgütlerin ortaklaşa irtibat ve ittifakla hazırlayacakları bir milli mutabakat girişimine ihtiyaç vardı. Aklıselimin, müspet bilimin, tarihi tecrübe ve birikimin, vicdani ve insani kanaatin ve İlahi Dinin müştereken: hayırlı ve yararlı saydığı 'doğru'ları esas alarak; yine bu beş değer ölçüsünün ittifakla zararlı ve sakıncalı buldukları 'yanlış'lardan da uzak kalarak; ilmi, insani ve İslami bir Adil Düzen dışında her yol tıkanmıştır.


    [3] Yeni bir kaos dalgası mı geliyor?, Kurtuluş Tayiz

















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS