• YURT DIŞI: ADİL DÜZEN KONFERANSIMIZ__!!

    YURT DIŞI: ADİL DÜZEN KONFERANSIMIZ__!!

    01 Haziran 2019

     
    | Devamı


    YURT DIŞI: ADİL DÜZEN KONFERANSIMIZ

          

    Bizim inancımızda İNSAN AMAÇTIR, İslam ise insanların olgunlaşması ve huzura kavuşması için bir ARAǒtır.

    Bir insanın veya toplumun huzur bulması ve onurlu yaşaması, şu dört temel ihtiyacının doğru ve doyurucu şekilde karşılanmasına bağlıdır. “4-K” formülü dediğimiz bu doğal ihtiyaçların aksaması ise; çeşitli rahatsızlıklarının, hatta itiraz ve isyanlarının başlangıcıdır. Bunlar:

    1- Kafa: Eğitim ve öğretimle, hür düşünce yeteneğini geliştirmekle, bilgi ve birikimle doyar ve olgunlaşır.

    2- Kalp: İmanla, maneviyatla, güzel ahlakla ve vicdani duygularla doyarak itminana kavuşacaktır.

    3- Karın: Karınlar helâl ve yeterli gıdayla, ülkede milli sanayi ve tarımın kalkınmasıyla ve herkesin insanca yaşayacağı şartların oluşturulmasıyla doyacak ve huzura kavuşacaktır.

    4- Kişilik (itibar): Her insan, doğuştan kazanılan ve temel insan haklarından sayılan; can, mal ve namus emniyetine, din ve düşünce hürriyetine sahip olarak yaratılmıştır. Bu nedenle herkes; dinine, kökenine, kültürüne, düşüncesine ve sosyal statüsüne bakılmaksızın “saygın bir varlıktır”, ve itibar görmek onun hakkıdır. Horlanmak ve dışlanmak, gizli bir esaret ve açık bir hakaret tavrıdır.

    Bir çocuk dünyaya geldiğinde, önce karnının açlığını gidermek üzere ağlamakta ve kendisine gıda ve bedenine-karakterine maya olacak şifalı sütünden emmek üzere anne kucağına bırakılır. Yani doğal ve doğru olan, öncelikle KARNININ doyurulmasıdır. Ardından; şefkat, merhamet ve sevgiyle KALBİ; yavaş yavaş algılama seviyesine uygun, samimi ve gerçekçi bilgiler, ninniler ve hikâyelerle KAFASI doyuma ve doldurulmaya başlanacaktır. Çocuklara bebeklikten itibaren, sevginin yanında saygı duyulması, ciddiye alınması, itilip kakılmaması, suçlarından dolayı hemen hırpalanmaması… Yani ona bir insan gibi davranılması, kendisine bir kişilik ve onur kazandıracak, özgüveni ve girişim cesareti olan birisi olarak hayata hazırlanacaktır. Yani, İTİBAR ve İTİMAT sahibi olacaktır.

    Bu “4-K” formülü; sadece fertler için değil, cemiyetler ve milletler için de gerekli ve geçerli kurallardır.

    İşte ADİL DÜZEN, farklı kültür ve kökenden, ayrı din ve düşünceden bütün toplumlara; a- Temel insan haklarını sağlamak, b- Herkese huzurlu ve onurlu yaşama şartlarını hazırlamak üzere olgunlaştırılmış, İLMİ, İNSANİ ve İSLAMİ orijinal bir programdır.

    Adil Düzen, 4 ana başlıktan oluşmaktadır.

    1- Adil Ekonomik Düzen,

    2- Adil Siyasi ve Hukuki Düzen,

    3- Adil İlim ve Eğitim Sistemi,

    4- Adil Düzen’de Dini ve Ahlaki Kurumların Görevleri.

    Adil Düzen: 1- Aklı Selim, 2- Müspet İlim, 3- Tarihi Tecrübe ve Birikim, 4- Vicdani Kanaat ve Tatmin, 5- İlahi Din ve Kur’an-ı Kerim’in ortaklaşa; hayırlı, yararlı, iyi ve gerekli gördüğü “DOĞRU”ları esas alarak… Ve yine bu beş temel ölçünün ortaklaşa; kötü, çirkin ve zararlı bulduğu “YANLIŞ”lardan sakınılarak hazırlanmıştır. İnsanın bozulmamış fıtratı, yani yaratılış ayarı ve vicdanı, iyi ile kötüyü ayıran en önemli bir dayanaktır. Zira Hz. Peygamber Efendimiz, Hicretin 9. yılında gelip Müslüman olan bir zâtın: “Ya Resulûllah; iyilik nedir, kötülük nedir? Bunlar nasıl bilinir ve ayırt edilir?” sorusunu, sağ elinin üç parmağını onun göğsüne (kalbi üzerine) bırakıp, şöyle yanıtlamıştır: “İyilik; onu işlediğinde, senin iç dünyanı (fıtri duygularını ve vicdanını) huzura kavuşturan ve sana mutluluk ve manevi rahatlama hissi yaşatan davranışlardır. Kötülük ise; başka insanlar o konuda sana fetva verseler bile, onları yaptığında iç dünyana (fıtratına ve vicdanına) huzursuzluk yaşatan ve sende mutsuzluk oluşturan tavır ve yaklaşımlarındır!..”

    Ayrıca Adil Düzen’de Kapitalist ve Sosyalist sistemlerin yararlı ve yapıcı yönleri de alınmış, ama bunların zararlı ve yıkıcı yönleri ayıklanmıştır. Örneğin; Sosyalizmin faizi yasaklaması yararlı, ama hür teşebbüsü ve özel sermaye girişimini kaldırması zararlıdır. Bunun gibi Kapitalizmin özel sermaye girişimini desteklemesi yararlı, faizi yaygınlaştırması zararlıdır.

    İnsanlardaki "çalışmadan kazanma, üretmeden tüketme ve yorulmadan yaşama" arzu ve isteğini, zararlı halden yararlı hale çevirmek için; ADİL BİR DÜZEN ve DİSİPLİN’e ihtiyaç vardır. İşte Adil Düzen’deki "mülkiyet sistemi" bunu gerçekleştirmiştir. Bu sistem "herkesin ancak ürettiği kadar tüketmesi" esasına dayanır. Buna göre; her fert helâl ve meşru yoldan, gücü ve aklı yettiği kadar çalışıp kazanmak, yani “üretmek ve çalışıp ürettiği kadar da tüketmek” hakkına sahip olacaktır. Öyle ise kim daha iyi yaşamak ve daha çok tüketmek istiyorsa, o halde daha çok yorulmak ve daha fazla üretmek zorundadır. Hiç kimseye "üretmeden tüketme" veya"ürettiğinden daha fazla tüketme" hakkı ve fırsatı verilmeyecektir. Bu sistemi; düzenlemek, denetlemek ve disiplinize etmek ise Adil Devletin görevidir.

    Toplumdaki her bireyin ne kadar ürettiğini belgeleyen ve çalışıp kazanarak topluma teslim ettiği malın miktarını gösteren bir "senete" ihtiyaç vardır ki, buna da PARA denir. Yani para; insanlara, ürettiği kadar tüketme hakkı ve imkânı sağlayan geçerli ve resmi bir belgedir.

    Toplumda bu ekonomik dengenin ve Adil Düzen’in korunması için "herkesin ürettiği kadar tüketmesi" esası yanında bir kurala daha ihtiyaç vardır. O da; "önce üretme, sonra tüketme" esasıdır. Çünkü; önce tüketip sonra üretme durumunda "borçlu yaşama" düzeni ortaya çıkar ki, bu durum toplumun dengesini bozacaktır. Özellikle FAİZ, borçlu yaşama düzenini doğurmaktadır. Faizle kredi alan kişi, henüz üretmediği bir malı tüketmeye başlamış sayılır. Bu durum ekonomide doğal dengeyi bozacaktır. Faiz ve borçlu yaşama düzeniyle bir ülke; önce kendi milli servetini tüketip harcayacak, sonra da mecburen dış ülkelere borçlanmaya başlayacak ve sonunda çözülüp çökmek kaçınılmaz olacaktır.

    Faiz ise, insanlara "üretmeden tüketme hakkı" vermektir. Daha doğrusu çalışıp üretenlerin hakkını, çeşitli hilelerle alıp başkalarına peşkeş çekmektir. Örneğin; bankaya bir milyon koyup, yıl sonunda bir buçuk milyon alan kişi, fazladan aldığı bu yarım milyonu hak edecek hiçbir üretimde bulunmamıştır. Faiz olarak alınan bu yarım milyon lira, ya çalışarak üretenlerin hakkından kesilerek kendisine ödenecektir ki, bu açıkça bir zulüm ve haksızlıktır. Veya karşılıksız para basılarak kendisine verilecektir ki, bu da paranın değerini ve alım gücünü düşüreceği, enflasyon ve pahalılığı körükleyeceğinden yine haram ve haksızlıktır.

    Adil ekonomideki herkesin ne kadar mal ve hizmet ürettiğini ve bunun karşılığında ne kadar tüketmeyi hak ettiğini gösteren bir senet durumundaki "sağlam para" adalet ve saadetin anahtarıdır.

    A- Adil Düzen’de PARA:

    a. Ya arsa ve tarlanın,

    b. Ya tesis ve fabrikanın,

    c. Ya üretilen standart bir malın,

    d. Ya da altın ve döviz karşılığı Milli varlığın olacaktır.

    B- İstenildiği anda mal paraya, para mala çevrilebilir durumdadır.

    C- Ekonomik ve ticari hizmet ve girişimlerde herkese adil muamele yapılacak ve tam bir fırsat eşitliği sağlanacaktır.

    D- Fiyatlar arz ve talebe dayalı kriterlere göre, serbest piyasa ekonomisi içinde tabii olarak ayarlanacaktır.

    Görüldüğü gibi Adil Düzen'de para; sadece üretilen bir malın "değeri"dir ve değişim (alışveriş) için gereklidir. Kalkınma için önce para lazım değildir. Örneğin; bir ekmek üretmek için"buğday, un, su, tuz, maya, odun (pişirici) ve insan emeği" yeterlidir. Para ise; ancak ekmek üretildikten sonra, onu üretenlere "ürettiği kadar tüketme hakkı tanıyan" bir devlet belgesidir.

    Bazı insanların; "iyi güzel amma, bu Adil Düzen projelerini uygulayacak parayı nereden bulacaksınız?" sorusu, doğal ekonomiyi bilmemelerindendir.

    Hatırlayınız; 2. Dünya Harbi sonunda Almanya'da bir çorap, yüzlerce marka alınacak şekilde paranın değeri düşmeye başladı. Almanya, elindeki bu kâğıt parçalarıyla kalkınmadı. Yer altı ve yer üstü kaynaklarını kullanarak, kalifiye ve kaliteli insan gücünü devreye sokarak, çalışma ve üretme şartlarını hazırlayarak ancak yeniden ekonomisini düzeltmeyi başarmıştır.

    Siyonist ve Kapitalist sömürü sistemlerinde ise; "Kalkınma için önce sermaye (para) lazımdır" şartı koşulmaktadır. Çünkü "Para"yı Siyonist sermayedarlar basıyor ve bu kâğıtları bankada bloke ederek bunları "faizli kredi" olarak girişimcilere dağıtıyor ve böylece insanlığın alın terini ve emeğini sömürüyor. Bugün "Dolar" diye Siyonist merkezlerin bastırdığı trilyonlarca liralık karşılıksız paranın, (daha doğrusu yeşil boyalı kâğıtların) insanlığın kanını nasıl emdiğini herkes biliyor.

    Bu HAK ölçüsü PARA’nın; Kapitalist köle düzenlerindeki kâğıt banknottan, bir diğer tabirle; durduğu yerde eriyen "buz paradan" ve diğer senet çeşitlerinden üstün farkları şunlardır:

    a. Sağlam para, asla değerini kaybetmeyen bir paradır. Çünkü para hak ölçüsüdür. Paranın değerini düşürmek, helâlinden kazanılmış haklara tecavüzdür. Emeğe ve alın terine saygısızlıktır. Bir nevi hırsızlık ve kalpazanlıktır.

    b. Bu senedin (sağlam paranın) üzerinde, karşılığında hangi tür malın alınacağı yazılmamıştır. Sadece alım gücü miktarı yazılan bu senetle, kişi istediği malı alabilecek durumdadır.

    Yani para, aynı zamanda ortak bir değer ölçüsüdür. Aslında para, hem kişilerin“ürettiğine karşılık, tüketme hakkını belgeleyen bir senet” olmakla beraber, hem de malları birbiriyle karşılaştırıp ölçebilen ortak bir araç konumundadır.

    c. Paranın diğer senetlerden bir farkı da karşılığının her çeşit mağazadan ve istenilen cins maldan tahsil edilebilme olanağıdır.

    d. Paranın diğer bir özelliği de üzerinde ödeme tarihinin bulunmaması, her zaman ve her yerde devamlı geçerli sayılmasıdır.

    e. Paranın diğer senetlerden bir farkı da bu senedin bir kere ödenmekle bitmemesi, karşılığı ödendikten sonra da yine "senet ve kıymet" olarak kalması ve fonksiyonunu yürütmüş olmasıdır.

    f. Bu paranın mevcut senetlerden farklı bir üstünlüğü ve önemli bir özelliği de şahsa yazılı olmaması, yani borçlu ve alacaklının üzerine yazılmamış olmasıdır. Bu senet bir nevi hamiline yazılıdır ve kim taşırsa ona ait sayılır.

    Yalnız şu durum vardır ki, paranın üzerinde özel borçlu ve alacaklı belirsizdir ama genelde "bütün borçlularla bütün alacaklılar" bellidir, o da toplumun ve milli servetin kendisidir. Bu para karşılığında ödenecek mallar ise, ülke piyasasında ve mağazalarda zaten mevcuttur. Çünkü o toplumda, ancak üretilen toplam mal kadar para bulunmaktadır. O halde, bir bakıma herkesin her parada hissesi vardır.

    PARA, "çalışıp üretilerek topluma teslim edilen mallara karşılık alınmış bir senet" olduğuna göre; Ülkedeki Para Miktarı, Ülkedeki Mal Miktarına Eşit Olacaktır. O ülkede üretilen mal çoğalmadan, para da çoğalmayacaktır. Yeni mal üretmeden, darphanede basılarak piyasaya sürülecek yeni para; karşılıksız olacağından, tabiatıyla mevcut paranın değerini ve alım gücünü düşürecek, dolayısıyla ENFLASYON, zam ve pahalılık gündeme gelecektir.

    Para gibi "ortak ve denkleşmiş değer ölçü birimleriyle" bir ülkedeki mevcut bütün mallar, fiyat olarak toplanabilir. İşte bir ülkedeki bütün malların para cinsinden toplam değerine MİLLİ SERVET denir. Milli servetin, milli paraya eşit olacağı açıktır.

    Adil Düzen’de Kredi Kurumları

    Adil Düzen’de krediler aşağıdaki şekillerde sağlanacaktır:

    1- Kâr Ortaklığı yatırımlarına gerekli ve yeterli oranda faizsiz kredi aktarılacaktır.

    Şöyle ki: (Örnek: 5 Ortaklı bir yatırım)

    a- Sermaye sahipleri, tesisleri ve fabrikaları kurarak,

    b- Yöneticiler, işletmecilik ve organizecilik hakkını alarak,

    c- İşçi ve ustalar, emekleriyle katılarak,

    d- Hammadde teminini üstlenen şirket, kooperatif veya onlara faizsiz kredi veren banka da bir ortak sayılarak,

    e- Devlet ise hazineye ait arazilerden parasız ve uygun arsa hazırlayarak; kanalizasyon, su, elektrik, telefon gibi altyapı ve bilgi bankası, proje, teşvik yardımı gibi genel hizmetleriyle katkıda bulunarak, kurulacak Kâr Ortaklığı yatırımlarına yeteri kadar faizsiz kredi sağlanacaktır. Mesela, eşit katılımlarla kurulan beş ortaklı bir şeker fabrikası her gün 1000 torba şeker üretiyorsa, her ortak beşte bir payı olan 200 torba şekeri veya değerini hak etmiş ve almış olacaktır. Bu durumda işçi-usta-yönetici-işletmeci hepsi birden daha çok çalışmaya ve daha çok üretip kazanmaya gayret edecektir. Çünkü üretim arttıkça, kendi payları ve kazançları da haliyle artmış olacaktır. Hatta mesela aynı fabrikada çalışan 40 kişi gelip işletmecilere; "biz aynı işi 30 arkadaşla da yürütebiliriz... 10 arkadaşımızı ihtiyaç duyulan başka birimlere kaydırabilirsiniz" diyebileceklerdir. Zira aynı üretimden 40 kişiye bölüşülecek emek payı, bu sefer 30 kişiye dağıtılacak ve daha kazançlı çıkacaklardır. Yani Adil Düzen, "çıkar çatışması yerine, menfaat ortaklaşması" sistemini hazırlamıştır.

    Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz: “İşçinin (emekçinin) hakkını tamvermeyenin, kıyamet günü hasmı (davacısı) Ben olacağım” (İbni Mace Sünen Kitabülahkam-Babül Ecir) buyurmaktadır. İşçinin (emekçinin) “tam hakkı”nın ne olacağı ise; yine Peygamberimizin o günün en önemli istihdam alanı olan çiftçilikte (tarım işletmeciliğinde); masrafların (girdi harcamalarının) çıkarılmasından sonraki net kazancın, işverenle işçiler arasında ortak paylaşımını esas alan tavsiyelerinden anlaşılmaktadır. Bu uygulama, Anadolu’da; arazi sahipleriyle çiftçiler arasında “Yarıcılık Sistemi” olarak asırlar boyu yaşanmıştır. Bu durum “ortaklık ekonomisinin”delillerinden (kaynak ve dayanak prensiplerinden) birisi konumundadır. Buhari Muzâra’a bölümünde, Hz. İbni Ömer’den (RA); “Peygamber Efendimizin Hayber arazisini, mahsulün yarısı karşılığı, onu işleyecek Yahudilere verdiğini” aktarmaktadır.

    2- Mükteseb (kazanılmış) Hak Kredisi:

    Elinde birikmiş ihtiyaç fazlası parası olan kimseler, bunu başkaları faizsiz kredi olarak kullanabilsin diye bankaya yatırırsa"bu paranın miktarıyla, bankada kaldığı zaman oranında"bir parayı, kredi olarak alıp kullanma hakkı doğacaktır. Kendi ihtiyacı olmadığı takdirde, hakkı olan krediyi, sevdiği ve güvendiği başka insanlara kullandırıp sevap ve ahiret yatırımı kazanacaktır.

    3- Emek Kredisi:

    Özel ve tüzel kuruluşlar, atölye ve fabrikalarında çalıştıracakları işçi sayısına göre, ek bir kredi alıp kullanacaktır. Bu daha fazla işçi çalıştırmaya teşvik amaçlıdır.

    4- Rehin (ödünç alınan para ödenince, geri alınmak üzere emanet bırakılan mal) Kredisi:

    Elinde ürettiği, ama o sırada satmak istemediği "dayanıklı tüketim malları" bulunanlar, bunları devlete rehin göstermek suretiyle kredi alacaktır.

    5- Vergi Kredisi:

    Zamanında ve fazla vergi ödeyenlerin, bu dürüstlük ve başarılarını ve milli ekonomiye katkılarını ödüllendirmeye yönelik "Yüksek ve Düzenli Vergi Kredisi" uygulanacaktır.

    6- Yatırım Projesi Kredileri:

    Uygun ve yeterli projeleri ve gerekli teminat ve tezkiye belgeleriyle başvuranlara, "Yatırım Projesi Kredileri" sağlanacaktır.

    7- Selem Senedi Kredisi: Genellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler ve mevsimlik üretimler için tatbik edilen "para peşin, mal veresiye ama normal değerinden daha ucuza yapılan alışveriş" bağlantısıdır.

    Bu durumda tüketici ihtiyaç duyduğu malı ucuza almış, üretici ise hazır ve faizsiz kredi bulmuş olacak ve bu uygulama üretimi arttıracak, ekonomiyi canlandıracak ve fiyatları ucuzlatmış olacaktır.

    SELEM Senedi (Sipariş) Kredisi:

    Özetle Selem; para peşin, mal veresiye olmak üzere yapılan alışveriş sözleşmeleridir. Bu, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit ve caizdir, aklen, ilmen ve vicdanen de gerekli ve geçerlidir. "Selem; para peşin, mal veresiye yapılan senetleşmedir" demek; yani birkaç ay sonra üretilecek buğday, peynir, kumaş vb. şeylerin, o günkü piyasa değerinden biraz daha düşük bir fiyatla satılıp peşin parası alınarak, karşılığında taahhüt edilen malın, üretildikten sonra ödenmesidir. Bu durumda; peşin para veren alıcı (tüketici) ucuza mal almış olacaktır. Bu parayı tüketiciden veya bankadan peşin ve faizsiz kredi olarak alan müteşebbis ise, üretimi gerçekleştirmek ve işini genişlettirmek imkânı bulacaktır. Ancak, Selem’in, faiz şüphesinden uzak kalması ve meşru sayılması için şu şartları taşıması gerekir:

    1- Para peşin olarak ödenmelidir.

    2- Malın veresiye (en az bir ay gibi bir müddet sonra) verilmesi gereklidir.

    3- Peşin ödenen paranın cinsi ve miktarı mutlaka belirtilmelidir. (45 Cumhuriyet altını 7000 TL, 2000 ABD Doları, 3000 Euro gibi)

    4- Peşin alınan para karşılığında sonradan verilmesi taahhüt edilen malın,

    a. Cinsi (buğday - peynir - kumaş gibi)

    b. Nev'i (yerli buğday, kaşar peyniri, yazlık terlen kumaş gibi)

    c. Miktarı (300 kg, 5 teneke, 170 m. gibi)

    d. Sıfatı (süper, iyi, orta, düşük kalite gibi) her halde belirtilmiş olmalıdır.

    5- Malın teslim edileceği yerin ve zamanın gösterilmesi şarttır.

    6- Bu malın kararlaştırılan mekân ve mevsimde piyasada bulunur cinsten olması lâzımdır.

    7- Selem yapılan iki bedelin (paranın ve malın); faiz illetine karışmaması için, farklı cins ve miktarda olması esastır.

    Bütün bu şartların faize dönüşmemesi için aşağıdaki esasların da uygulanması gerekir. Bu esaslar İbni Abbas (ra) Hazretlerinin Selem Ayeti dediği, Bakara: 282 ve 283. ayetlerinden çıkarılmıştır. Şöyle ki:

    A- Selem’in mutlaka yazılması (Selem senedi veya sipariş senedi şeklinde),

    B- Bu senedin devlet teminatı altında bulunması, yani resmi olması,

    C- Bu senetlerde alacaklının değil, sadece borçlunun belirtilmesi,

    D- Selem senetlerinin "Hamiline" şeklinde düzenlenmesi,

    E- Taahhüt edilen malın, belirlenen yer ve zaman, miktar ve evsafta teslim edilmemesi halinde; bunu tazmin etmek üzere yeterli bir ipotek alınması ve teminat gösterilmesi.

    F- Selem’le satışa konu olan malın, şartlara ve standartlara uygunluğunu kontrol edecek resmi bir teşkilatın bulunması gerekir.

    İlk bakışta Selem’in (para peşin -biraz ucuz sayılarak- mal veresiye alışverişin) faize benzediği zan ve iddia edilir ama bu asla doğru değildir. Şimdi faizi haram ve haksız, Selem’i caiz ve yararlı kılan; İslam'ın hangi hikmet ve hedefleri esas aldığını ve faizle Selem’in farklarını ortaya koyalım.

    Önce faiz nedir? sorusunu yanıtlayalım

    1- Faiz, “zamanla artan borç” olmaktadır:

    Örneğin 1 milyon borç verilir. Her ay %'de şu kadar artarak katlanır.

    2- Faiz; zarara katılmayan kârdır:

    Para bir taraftan, emek diğer taraftan, hem kâra hem de zarara katılmak üzere kurulan bir ortaklık caizdir ama sadece; “Ben parama karşılık şu kadar kâr isterim, zarara karışmam”demek ise faizdir.

    3- Faiz; misliyattan alınan fazlalık ve kiradır:

    Buğday, arpa, toz şeker gibi aynı cins üretim mallarının borç alınıp, sonradan geri ödenirken verilen fazlalık faizdir.

    4- Faiz; başkasının zararına doğan kazançtır ve karşılıksız basılan paradır:

    Adil Düzen’de asıl olan "para parayı doğurur" değil, "para, emek ve üretmek karşılığıdır"düsturudur. Faiz; çalışmadan veya üretmeden, başkalarının kazancını ve hakkını sömürmek, başka bir ifadeyle "üretmeden tüketme hakkı elde etmek" demektir ki bu açık bir haksızlık ve bir nevi hırsızlıktır.

    Faizle Selemin farkına gelince:

    a- Faiz, “malı önceden alıp, parasını sonradan” ödemek şeklinde olduğu için -vade farkından dolayı- fiyatlar artıyor ve enflasyonu körüklüyor.

    Selem’de ise “parayı peşin verip, mal sonradan” alındığı için fiyatları düşürüyor ve enflasyonu önlüyor.

    b- Faiz, daha parasını ödemeden ve karşılığında bir şey üretmeden önce "peşin tüketim"yaptırıyor. Böylece "borçlu yaşama" düzenini doğurup, ekonomik dengeyi bozuyor.

    Selemde ise önce parası ödeniyor, tüketim sonraya bırakılıyor. Böylece hem üretime destek verilip teşvik ediliyor, hem de "dengeli yaşama düzeni" kuruluyor.

    c- Adil Düzen'deki Selem (Sipariş) Senedi "malı" temsil ediyor. Bugünkü senetler ise "para"yerine geçtiği için mevcut para değerini ve alım gücünü otomatikman düşürüyor.

    d- Faizli krediler; işletmeyi küçültür, üretimi düşürür ve işsizliği artırır. Selem kredisi ise tam aksine işletme kapasitesini büyültüyor, üretimi artırıyor ve işsizliği önlüyor.

    e- Selem senetleri zaten "Hamiline" (taşıyana) yazılı olduğu için icabında para gibi işlem görüyor. Böylece Selem yoluyla faizsiz kredi bulabilen hiç kimse, artık faizli krediye mecbur kalmıyor ve itibar etmiyor.

    Yani sadece "Selem Müessesesi" bile faiz yuvalarını kurutmaya yetecektir. Bu nedenle"Atom bombasıyla sarsamayacağınız Siyonist sömürü sistemini, Selem Senedi’yle yıkabilirsiniz" sözü, asla mübalağa olmayıp, gayet ilmi ve insani bir gerçeğin ifadesidir.

    Adil Düzen’de Vergi Uygulaması

    Adil Düzen'de Vergi Sistemi şöyle olacaktır:

    1- Tek cins vergi konulacaktır. O da "Servet ve Üretim Vergisi" olacaktır.

    2- Gelirden ve ücretten vergi alınmayacaktır.

    3- Para yerine "üretimden, mal cinsinden" de vergi toplanacaktır.

    4- Vergide vatandaşın beyanı esas alınacak ama ancak o beyan edilen miktarı kadar sigortalı sayılacaktır.

    Adil Düzen’de Siyaset ve Hükümet Tasarısı

    İnsanlık âleminin ve milletimizin huzuru ve refahı adına, acilen ihtiyaç duyulan Adil Düzen'de, yani tabii ve evrensel fıtrat kanunlarına (doğal ve sosyal yasalara) uygun olarak şekillenecek bu yeni Dünya sisteminde, idari ve siyasi yapılanma da değişecek ve yeniden düzenlenecektir. Bu yeni siyasi düzende:

    1- Hem, hür ve adil seçimler yoluyla halkın yönetime etkili bir şekilde katılması sağlanacak.

    2- Hem de, merkezi güç olan devletin; tayin, takip ve tasarruf gücü ve yetkisi korunarak, ikili ve dengeli bir yapılanma oluşturulacaktır.

    Bu yeni adil sistemle "yerinden yönetimle-merkezi yönetim" dengesi kurulmuş ve korunmuş olacaktır. Böylece şimdiki demokrasilerdeki; dağınıklık ve aşırı nüfus yoğunluğu çıkmazı ile, doğrudan ve temsili seçim sisteminin sorunları ve zararları da ortadan kalkacaktır. Çoğunluğun azınlığı ezmesine yol açan veya çeşitli hilelerle sermaye çevrelerinin veya dış güçlerin yönetime hâkim olmasını sağlayan sahtekârlıklar da son bulacaktır. Ayrıca; çeşitli yollarla iş başına gelmiş bulunan, bütün yetkileri ve (basın - yayın gibi) etkili güçleri elinde tutan merkezi yönetimlerin seçim hileleriyle, sandıktan işine gelen sonuçları çıkaracak şekilde, halkı istediği gibi yönlendirmesine ve biçimlendirmesine de meydan bırakılmayacaktır.

    Adil Düzen; kuvvetler ayrılığını, bugünkü gibi "kuvvetlerin boğuşması ve çatışması" şeklinde değil, "kuvvetlerin uyuşması ve kendi sahasında çalışması ve dayanışması" şeklinde dengeleyecek ve değerlendirecektir. Adil Düzen'de:

    1- Teşri: (Kanun Koyma, Yasama),

    2- İcra: (Uygulama, Yürütme),

    3- Kaza: (Mahkemeler, Yargı) kuvvetlerine, bir de "dini - ahlaki kurumların" (her türlü din ve mezhep mensuplarının ve oluşumlarının) üstlenip yerine getireceği;

    4- Murakabe: (Kontrol ve Denetleme) erki eklenecektir.

    Devlet Başkanı ise; aynen vücuttaki BEYİN gibi; bu bağımsız kurumlar arasındaki dengeyi ve düzeni koruyacak, otorite ve organizeyi sağlayacak, devlet çarklarının uyumlu çalışmasını kolaylaştıracak, erkler arasındaki yetki ve görev çatışmalarında hakem rolü oynayacak bir sorumluluk sahibidir. O asla bir kral değildir, mutlak hükümdar değildir,"demokratur diktatör" değildir, sorumsuz sultan değildir.

    Adil Düzen’de Siyasi Yapının Çalışma Esasları.

    1Adil Düzen’de Siyasi yapı, "Yerinden yönetimle-Merkezi yönetim" esasına göre ayarlanmıştır... Bu sistemde hem devletin merkezi otorite ve organizesi korunmuş, hem de halkın her kademede yönetime katılımı ve konsensüsün oluşması sağlanmış olacaktır. Ama ülke bütünlüğü ve milli birlik mutlaka korunacaktır.

    2- a) "Fert - Sokak (veya Site) - Bucak - İl - Devlet" gibi birimler, “demokratik birimler” olarak kabul edilmiş ve Site, Bucak, İl ve Devlet Başkanlarının “seçimle” iş başına gelmesi amaçlanmıştır.

        b) "Aile, Köy (Semt) - İlçe - Bölge" gibi birimler ise “ekonomik birimler” olarak değerlendirilmiş ve başkanlarının merkezi yönetim tarafından “tayinle” gelmesi kararlaştırılmıştır.

    Şöyle ki; Fertler, Sokak Reisini veya (Site Temsilcisini) seçecek, bu temsilciler toplanıp Bucak (Belde) Başkanını seçecek, Bucak Başkanları Valileri (İl Başkanlarını) seçecek, Valiler ise Devlet Başkanını seçecektir. Gerekirse Bucak, İl ve Devlet Başkanlarının doğrudan halk tarafından seçilmesine de imkân verilecektir, artık şartlar elverdiği için bu daha münasiptir.

    Bundan sonra seçilmiş yetkililer, bazı birim başkanlarını tayinle atayacaktır. Şöyle ki; Devlet Başkanları Bölge Valilerini atayacak, çünkü ülke; coğrafi ve ekonomik benzerlikleri yönünden hizmet bölgelerine ayrılacak, başkentin sıkıntı ve tıkanıklığı dağıtılmış olacaktır. Seçilmiş Valiler, Kaymakamları (İlçe Başkanlarını) atayacak, seçilmiş Bucak (Belde) Başkanları ise, Köy ve Mahalle Muhtarlarını atayacaktır.

    Adil Düzen'de siyasi yapı, "Dayanışma Ortaklığı Sistemi"ne göre planlanmıştır:

    1- Bu sistemde "4" temel yapı vardır:

    Adil Düzen’de: 1-Ekonomik, 2-Siyasi, 3-İlmi ve 4-Dini yönden olumlu ve sorumlu birimler oluşacaktır.

    2- Her vatandaşın;

    a- Ekonomik yönden (Odası, Sendikası),

    b- Siyasi yönden (Partisi),

    c- İlmi yönden (Okulu ve Ekolü),

    d- Dini yönden ise (Mezhebi, Manevi Disiplin Mesleği)  belli olacak ve resmiyet kazanacaktır.

    3- Her vatandaş, "Diğer mensuplarının vereceği zararı birlikte tazmin etmek ve mali sorumluluk yüklenmek suretiyle, bir nevi ortaklık stratejisinde" üye olduğu bu grupların ana sözleşmesine ve ortak esaslarının hazırlanmasına katılacak ve böylece "İcma-Konsensüs"oluşacaktır.

    4- Partiler; ortak - üyelerinin "siyasi ve hukuki sorunlarına", oda ve sendikalar;"ekonomik ve ticari" sıkıntılarına, okullar ve ekoller; "ilmi ve içtimai", dini merkez ve meşrepler ise; "ahlaki ve sosyal" ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmakla yükümlü ve yetkili sayılacaktır.

    5- Her vatandaş istediği an partisini, sendikasını veya ahlaki grubunu değiştirme hakkına sahip olacak ama mutlaka başka bir gruba mecburen katılacaktır. Aksi halde sahipsiz kalacaktır. Çünkü nimet-külfet dengesi esastır.

    6- Üyelerden birinin, kasıtlı veya ihmal sonucu topluma verdiği zararlar için, diğer ortakların da belli oranlarda tazminat ödemekle mükellef tutulması ve böylece ortak-üyelerin bir oto-kontrol sistemiyle birbirini takip ve sahiplik etmelerini sağlayacak ve toplumda tabii ve etkili bir "emr-i bi’l ma'ruf ve nehy-i ani’l münker" (oto kontrol) uygulanmış olacak ve hayırda yarış başlayacaktır.

    Adil İlim ve Eğitim Düzeni ve Teminat Sistemi

    Adil Düzen’de; eğitim ve öğretim kurumlarını ve kurallarını belirleyen "İlmi Düzen ve Eğitim Sistemi", genel düzenle uyum içinde olacak, ancak bağımsız hareket edecektir.

    Adil Düzen’de, İlim ve Eğitim sisteminin esas görevi; her konuda araştırıp doğruyu bulmak ve göstermek ve gerçek ilim adamları yetiştirmektir. Ülkemizin her türlü sıkıntı ve sorunlarını önce tespit ve teşhis edecek; sonra da önem ve öncelik derecesine göre bunlara çözüm ve çareler üretecek bir yapılanma öngörülmektedir. Bugünkü ilim ve eğitim kurumlarında ve müfredat programlarında görülen, dağınıklık ve irtibatsızlık giderilecek. İmkân, eleman, zaman ve beyin israfı önlenecek; ezbercilik ve taklitçilik dönemi, gereksiz ve geçersiz bilgi hammalı yetiştirme devri bitecektir.

    Gençlik farazi ve fantezi şeylerle uğraşmak yerine, çağdaş araç ve gereçlerle ve modern tekniklerle çalışarak; 1)Ülkede altyapı, işsizlik, sağlık ve eğitim hizmetlerindeki gerilikleri düzeltmek, iyileştirmek... 2)Hava ve çevre kirliliğine önlem alma, Milli Savunma ve mazluma sahip çıkma konularındaki yetersizlikleri gidermek ve geliştirmek... 3)Sosyal ve siyasal hayattaki düzensizlik ve dengesizliklere akılcı, kalıcı ve rahatlatıcı çareler üretmek... 4)Tarım, sanayi ve teknoloji kalkınmasında önem ve öncelik arz eden problemlerin halledilmelerine gayret ve hizmet etmek üzere; bilgili, becerikli ve bilinçli hale getirileceklerdir.

    İlim insanlığın ortak malı olduğu için:      

    a- “İlmi verilerin gizlenmemesi” ve yapılan deney ve araştırma neticelerinin herkesin istifadesine arz edilmesi için bir “PATENT VAKFI” kurulması gereklidir. Çünkü ilim, bütün insanlığın ortak değeridir. Bilimin verilerinde ve nimetlerinde her insan hak sahibidir.

    b- Ülkede ve yeryüzünde geçerli olacak bir “Ortak İlim Dilinin” geliştirilmesinin sağlanması önemlidir.

    c- Ve uluslararası bir “BİLGİ BANKASI”nın oluşturulması hedeflenmiştir.

    İlim adamlığı ve ciddi araştırmacılık; dolgun ücret, yüksek itibar, gerekli yetki ve dokunulmazlıklarla desteklenecektir. Eğitim ve öğretimin sürekliliği sağlanacak, hayat boyu herkes için ve her konuda bilgi ve becerilerini geliştirme imkânları getirilecektir.

    Eğitimde “Teminat Sistemi” neler kazandıracaktır?

    Adil Düzen’de; bu tür diploma ve ehliyet sahiplerinin, mesleki faaliyetleriyle ilgili olsun veya danışmanlıkla ilgili görüş ve önerilerinden dolayı olsun... Yeni bir "teminat ve tazminat sistemi" getirilmektedir. Yani; tabiplik, hekimlik, mühendislik, tamircilik, teknisyenlik vb. herhangi bir konuda yaptığı işten veya önerdiği görüşten dolayı (bilgi eksikliği ve ihmal yüzünden) mağdur olan kimselerin zararını, buna sebebiyet verenlerin bağlı bulunduğu “ilmi dayanışma ekolü” tarafından ortaklaşa tazmin edeceklerdir. (Zararı ödeyeceklerdir.)

    Bu durumda hangi ekolün (üniversite, fakülte veya başka bir öğretim biriminin) mensupları toplumda daha başarılı olursa, onun talebesi artacak; bu da genel bütçeden alacağı payını ve payesini (şerefini ve şöhretini) arttıracaktır. Bu sistemde “ehliyet"lerin teminatlı olarak verilmesi yanında, ilimde ihtisaslaşmayı ve kaliteyi artırmak ve herhangi bir sahada ihtiyaç fazlası “diplomalı işsiz” sayısını azaltmak için, mesleki okullara, ülkenin ihtiyacı kadar talebe alınması sağlanacak ve belli sayıda insana ehliyet verilmesi planlanacaktır. Kendisini devamlı yetiştirme, yenileme, ahlaki disiplin ve değerlere önem verme hususunda yeterli ve yetenekli olmayanlar, "ehliyet" belgesi alamayacaktır. Yani“diploma” alan herkes “ehliyetli” sayılmayacak, ehliyet sıfatlarını kazanması ve sürekli araştırıp belli aralıklarla yeterlilik sınavlarına katılması da şart koşulacaktır.

    Adil Ahlaki Düzen’in Yapısı

    Adil Düzen’de Ahlaki Kurumlara katılımın mecburi tutulması:

    Adil Düzen’de, o toplumu teşkil eden farklı inanç ve hayat tarzına sahip bütün insanların kimlik kartlarında, sadece bağlı bulundukları “DİN” değil, asıl üyesi oldukları TARİKAT ve CEMAAT’leri ve diğer mensubiyetleri de yazılı olacaktır. Hatta o toplumda varsa ateistler ve dinsizler bile ayrı, ama birbirlerinden sorumlu ekipler sayılacaktır. Çünkü Dinli-Dinsiz herkesin; içinde yaşadığı ve nimetlerini paylaştığı topluma karşı, elbette sorumlulukları, ahlaki ve vicdani zorunlulukları vardır.

    Örneğin Müslümanların; “Kadiriliğin, Nakşiliğin, Alevi-Bektaşiliğin filan şubesi, Nurculuk ve Süleymancılığın filan ekibi…” Veya Hristiyanların, “Ortodoks, Ermeni ve Protestan çeşidi” gibi her vatandaşın doğrudan irtibatlı bulunduğu manevi hizmet ve mezhep ekolleri kendi özgür beyanlarıyla saptanacaktır. Devletin İstihbarat ve Emniyet kaynaklarından ve savcılık kayıtlarından, haklarında “olumlu ve genel huzura katkı sunucu” raporları alınan, örneğin; İlahiyat Fakülteleri Tasavvuf Bölümü Hocalarından, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki, ilgili ve bilgili ilim adamlarından oluşan seçkin bir heyet huzurunda yapılacak imtihanlarda, “ehliyet ve liyakat” belgesi almayı hak kazanan ahlaki ve tasavvufi hizmet erbabı, toplumun manevi olgunlaşma işlevinde yetkili sayılacaklardır. Ancak bu ahlaki eğitim ekollerinin ve değişik tarikat hizmetlerinin; “tarihi süreçler içindeki gelişim seyirlerine özel terbiye usullerine ve kalbi tedavi prensiplerine” karışılmayacaktır. Bu ahlaki-manevi hizmet ve mensubiyet ekiplerine ve ekollerine resmiyet kazandırılacak, böylece disiplin ve düzen altına sokulacaktır. Yani manevi ve ahlaki ekollerin hem konumları yükseltilmiş ve yetkilendirilmiş olacak, ama aynı oranda sorumlulukları da arttırılacaktır… Bu DİNİ ve AHLAKİ grupların ülkedeki genel yetkilileri DEVLET şurasında, diğer bölgesel ve yerel temsilcileri ise İL, İLÇE ve BUCAK şuralarında danışman olarak görev alacaklardır. Böylece hem halkın manevi-ahlaki sorunları ilgili makamlara kolaylıkla taşınacak, hem de çözüm yolları kolaylaşıp hızlanacaktır. Ayrıca kendi mensuplarına kaliteli hizmet sunma ve topluma duyarlı ve yararlı elemanlar kazandırma çabaları oranında, bu Ahlaki Kurumlara genel bütçeden pay ayrılacak ve saygınlık kazandırılacaktır.

    Tezkiye Beratı (iyi hal kâğıdı) verme yetkisi tanınması: Ancak aynı zamanda bu Ahlaki gruplara; devlet görevlerine atamalarda veya resmi ihale alımlarında; “Bu kişi bizim güvenilir ve ehil bir üyemizdir. Topluma vereceği zararları ortaklaşa tazmin etmeye kefilizdir.” şeklinde bir TEZKİYE Beratı (iyi hal kâğıdı) verme yetkisi tanınacaktır. Yani şimdiye kadar savcılıklardan alınan, ama maalesef hiçbir işe yaramayan ve zararları karşılamayan uygulama, DİNİ ve AHLAKİ kurumların sorumluluğuna bırakılacaktır. Bu durumda, “Toplumu zarara uğratan, ihaleyi yarım bırakıp kaçan, üstlendiği görev ve yetkileri kötüye kullanan” kimselerin vereceği bütün zararlar, ona tezkiye beratı veren ve kefaletini üstlenen ahlaki kurumlardan tazmin edilip geri alınacaktır. Özel bütçelerinin yetmemesi durumunda, o ahlaki grubun diğer üyeleri, bu kişinin topluma verdiği zararları ortaklaşa karşılamak mecburiyetinde kalacaklardır. İşte böyle bir durumda, hiçbir manevi-ahlaki ekip; hırsız, ahlaksız ve vicdansız bir insanı bünyesinde barındırmayacak, her cemiyet kendi mensuplarını otokontrol altına almaya çalışacak ve böylece mutlu ve doğru bir toplum oluşacaktır.

     

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:
    https://www.youtube.com/channel/UCENPVTHf7-LDnPddjAs2Hpg


























    Bu Haber 257 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS