• TSK’NIN CESUR TAVRI, KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI VE REFERANDUM TUZAĞI

    TSK’NIN CESUR TAVRI, KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI VE REFERANDUM TUZAĞI

    08 Mayıs 2017

     
    | Devamı



    TSK’NIN CESUR TAVRI, KÜRDİSTAN HAZIRLIĞI VE REFERANDUM TUZAĞI


    Başkanlık, Bağımsız Kürdistan’ın ilk adımı mıydı?

    Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ahmet İnan, Barzani'nin TV. kanalı olan Rudaw'a 16 Nisan'da yapılacak referanduma ilişkin çarpıcı açıklamalar yapmıştı. Kürtçe yapılan röportajda İnan'ın "Evet çıkması halinde Türkiye eyalet sistemine doğru gidecek ve Kürtler statü sahibi olacak" sözleri dikkatlerden kaçmamıştı. 2007 yılında DTP’nin desteklediği bağımsız aday olarak Adıyaman Milletvekili adayı olan Ahmet İnan, 2015 Haziran seçimlerinde de Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Tefsir Anabilim dalında akademisyen iken AKP'den Adıyaman Milletvekili olabilmek için aday adaylığı başvurusunda bulunmuşlardı.

    Benzer bir açıklama da Barzani'nin Partisinden yapılmıştı.

    Daha önce benzer bir açıklamayı da peşmerge başı Barzani'nin partisi KDP’nin Türkiye Temsilcisi Ömer Mirani yapmıştı. Mirani, Türkiye'de 16 Nisan'da yapılacak olan anayasa değişikliği referandumunda "‘Evet’in çıkması halinde PKK ile bir kez daha diyaloğun gerçekleşmesi ihtimali vardır" iddiasında bulunmuşlardı. Bu açıklama Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Diyarbakır mitinginde; "Biz, söyleyecek sözü olan, projesi olan, derdi olan herkesle konuşmaya, görüşmeye, birlikte yol yürümeye hazırız. Tek bir şartımız var; kimsenin elinde silah olmayacak" diyerek sözde 'barış süreci'nin tekrar başlayabileceğinin sinyaline cevap olarak algılanmıştı.

    PKK’nın Suriye'deki Paravanı “SDG”, ABD Korumasındaydı.

    ABD ordusunun aklamaya çalıştığı SDG, PKK'nın Suriye'deki militan ve yönetici tabanına dayanmaktaydı. ABD'nin Suriye'de güçlendirdiği "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG) adlı yapı, terör örgütü PKK'nın militan ve yöneticileri üzerine yapılandırılmıştı. SDG'deki Arap savaşçı varlığı ise sembolik düzeyde kalmaktaydı. PKK'nın Suriye uzantısı PYD, Suriye'de silah ve lojistik desteğiyle kendisine yakın tuttuğu bazı küçük grupları 12 Ekim 2015'te, SDG adı altında bir araya toplamıştı... Yine ABD'nin yönlendirmesiyle kurulan Suriye Arap Koalisyonu'nu oluşturan Ceyşul Suvvar, Burkan el-Fırat, El-Sanadid, El Cezire Tugayları ve Süryani Askeri Konseyi de SDG çatısı altına alınmıştı. Toplam sayıları birkaç yüz kişiden ibaret olan grupların katılımı dikkatleri dahi çekmeyen sinsi bir hazırlıktı. Kuruluşundan itibaren SDG mensuplarının ezici çoğunluğu ise PYD/PKK'lı militanlardan oluşmaktaydı. Yeni bir yapı olduğu iddia edilen oluşumun yönetimine de PYD/PKK hâkim durumdaydı.

    ABD, SDG'nin kurulmasından itibaren PYD/PKK'ya yardımlarını hızla artırmıştı. Amerika yönetimi, askeri yardımlarını PYD/PKK'ya değil SDG'ye yaptıklarını öne sürerek, Türkiye'nin tepkilerini önlemeye çalışmaktaydı. Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca hakimiyet kuşağı oluşturmak isteyen örgüt, ABD’nin kesintisiz ve yoğun hava desteğiyle Fırat’ın batısına kaymaktaydı. Örgüt, 27 Aralık 2015'ten itibaren Fırat Nehri’nin batısına DEAŞ kontrolündeki bölgeye geçmeye başladı. Zamanla SDG'ye, Devrim Ordusu, İdlib Şehitleri Tugayı, Ayn Calur Tugayı, 99. Piyade Tümeni, Hamza Tugayı, Kaka’a Tugayı, 455. Özel Kuvvetler Tugayı, Selçuklu Tugayı, 102. Alay, Ahrar Şimal, Halep kırsalı Aşiretleri, Kürt cephesi, Şeyh Maksud Savunma Birlikleri, Şeyh Maksud Kadın Savunma Birlikleri adlı grupların katıldığı anlaşılmıştı. Ancak tüm bunlar, toplamları birkaç bini aşmadığı için, sahada kayda değer etkisi olmayan gruplar diye üzerinde durulmamıştı.

    SDG'ye Öcalan ideolojisi aşılanmaktaydı!

    ABD merkezli Washington Post gazetesi, 7 Ocak'ta, PYD/PKK'nın SDG adıyla işgal ettiği Tel Abyad bölgesinde yaptığı bir haber çalışmasını yayınlayarak SDG'nin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştı. Haberde, SDG'nin üçte ikisinin PYD/PKK militanlarından oluştuğunu ve PKK elebaşı Abdullah Öcalan'ın ideolojisinin hâkim olduğunu saptamıştı. PKK'nın ABD'nin terör listesinde olduğunu hatırlatan haberde, "SDG'yi eğiten kişiler, Abdullah Öcalan'ın ideolojisini öğrenmeleri ve kabullenmeleri gerektiğini işliyor" ifadeleri yer almıştı.

    ABD Savunma Bakanının PKK itirafı!

    ABD Senatosu'nun Silahlı Hizmetler Komitesi'nde Senatör Lindsey Graham'ın sorularını yanıtlayan Ashton Carter da, PKK'nın paravan uzantılarını itiraf etmek zorunda kalmıştı. Graham'ın "PYD'yi ve YPG'yi hiç duydunuz mu?" şeklindeki sorusuna "Evet" karşılığını veren Carter, Senatörün, "Bunlar kimdir?" sorusunu ise "Kürt gruplar'' şeklinde cevaplamıştı. "YPG, PYD'nin silahlı kanadı mı?" diye devam eden Graham'ın sorusunu Savunma Bakanı ise "Evet, doğru" demişti.

    SDG'nin yönetimi PKK'daydı!

    SDG'deki birçok Arap yönetici, SDG'nin karar alma mekanizmasında yer bulamadıkları için örgütten ayrılmıştı. Eski üst düzey yöneticilerden Abdülkerim Ubeyd, 26 Eylül 2016'da AA'ya, PYD/PKK'nın SDG'yi kılıf olarak kullandığını şöyle anlatmıştı:“PKK, SDG üzerinde hâkim durumda. Kararları örgüt alıyor. SDG içindeki grupların çoğu sadece görüntüde var. PKK, hem SDG hem de PYD'ye hakim. SDG, PKK'nın ayrılıkçı hedeflerini gizlemek ve işgal ettiği topraklarda meşruiyet kazanmak için kullandığı bir kılıftan ibaret... Ülkenin kuzeyinde kantonlar kurup önce 'Suriye Kürdistanı' inşa etmeyi, ülkedeki durumun istikrar kazanmasından sonra da Türkiye'ye yönelerek 'Büyük Kürdistan' projesini hayata geçirmek istediklerini açıkça söylediler.”

    Diğer taraftan, PYD/PPK, Münbiç ve Kobani (Ayn el-Arab) gibi bölgelerde kendi mührünü bastığı kimlikler dağıtmaktaydı. Mühürlerde, "Özerk Demokratik İdare", "Suriye Münbiç ve Kırsalı İdari Meclisi", "Rojava Asayiş Güçleri Münbiç Asayişi" ve "Kobani Kantonu" ifadeleri yer almıştı.

    Örgüt, "SDG" adı altında halihazırda Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca Haseke, Kobani ve Fırat Nehri'nin batısındaki Afrin ilçelerine hâkim durumdaydı. Terör örgütü, Münbiç'e komşu Bab'ı da alarak, Fırat Nehri'nin doğusu ve batısında ele geçirdiği bölgeleri birleştirmeyi amaçlamıştı. Ancak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Özgür Suriye Ordusu'nun yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekâtı örgütün Bab'a ulaşmasına engel olmaktaydı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise "SDG" adıyla yapılan "PKK ile ilişkimiz yok" açıklamasını Twitter hesabından paylaşarak, örgüte destek sağlamıştı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da, Twitter hesabından konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "Bu bir şaka mı yoksa CENTCOM (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı) aklını mı yitirdi, buna kimsenin inanacağını düşünüyor musunuz? ABD terörist grubu meşrulaştırma çabasına son vermeli" ifadelerini kullanmıştı.

    Hasan Kalyoncu Üniversitesi İktisadi İdari Sosyal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Serdar Erdurmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, CENTCOM'un paylaştığı açıklamanın aldatıcı, yalan ve itibar edilemez olduğunu vurgulamıştı. ABD menşeli "Crysis Group"un hazırladığı raporda da PKK ve PYD ilişkisine dikkat çekildiğini belirten Erdurmaz, "Bu raporda PKK'nın 2003 yılında PYD'yi siyasi bir şemsiye olarak kurduğu ve 2011 yılında askeri bölümlerini oluşturdukları ifade edilmekte. Yani aslında birliktelik ABD'li raporlarda bile var." diyerek ilgilileri uyarmıştı.

    PYD, PKK veya SDG İç İçe Geçmiş Yapılardır

    Bülbülzade Vakfı Başkanı Turgay Aldemir de Suriye ve Türkiye'deki herkesin PYD, PKK veya SDG'nin birbiriyle iç içe girmiş yapılar olduğunu görebildiğini hatırlatmıştı. Türkiye'deki PKK ve HDP'lilerin her fırsatta terör örgütleriyle bağlantılarına yönelik ayrıntılara ulaşılabildiğini aktaran Aldemir: "PKK ve HDP'lilerin 'Biz sırtımızı PYD veya PKK'ya dayadık' demelerinden tutun da her eylemlerinde Apo'nun ve PKK'nın sözde bayraklarını ABD bayraklarıyla beraber sallamalarına kadar her şeyi halkımız görüyor. ABD, her türlü silah, mühimmat, istihbarat sağlayarak bunların yanında yer alması artık tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır." açıklamasını yapmıştı.

    TSK’nın operasyonu Amerika’yı Telaşlandırmıştı!

    TSK, çok haklı ve kararlı bir tavırla PKK ve PYD’nin yeni kandil yapmaya başladığı SİNCAR ve KARAÇOK bölgelerine, başarılı hava operasyonları yapmıştı, elbette yapmalıydı ve yapacaktı!.. Bizi asıl hayretler içinde bırakan, Sn. Cumhurbaşkanından, Dışişleri Bakanına kadar, döne döne ve eziklikle yapılan: “Biz ABD ve Rus makamlarına önceden bilgi vermiştik…” açıklamalarıydı! Yahu Türkiye, bağımsız bir ülke olarak kendi güvenliğini ve geleceğini tehdit eden böylesi ciddi konularda ABD ve Rusya’yı bilgilendirmek zorunda mıydı? ABD canı istediği her tarafa saldırırken, en son Somali’ye asker çıkarırken bize mi danışmıştı?.. Rusya Kırım’ı ilhak ederken, Suriye’de PYD’ye kamp kurarken bizden izin mi almıştı? Hem bu ani ve gizli yapılması gereken operasyonlarda ABD ve Rusya’yı bilgilendirmek, bizzat PKK ve PYD’yi uyandırmak ve tedbir almalarını sağlamak olmaz mıydı? ABD ve Rusya’nın PKK ve PYD’ye her fırsatta sahip çıktığı ve silah sağladığı bir sır olmaktan çoktan çıkmamış mıydı? Yok eğer bizim kahramanlarımızın dediği gibi, ABD ve Rusya önceden bilgilendirilmiş ise, uçaklarımız boş mevzileri ve mevkileri bombalamış sayılmaz mıydı?

    Asuri YPG’liler ve İran Devrim Muhafızları

    PKK’nın Suriye kolu YPG saflarında savaşan grupları içerisinde, Asurilerin askeri birlikleri de bulunmaktaydı. Asuriler, Semitik dil grubundan olan Arami dilinin Asuri Aramicesi veya Süryanice denilen bir lehçesini konuşmaktaydı. Asuriler, Irak ve Suriye’nin kuzey kısımları ile Batı İran’da Urmiye Gölü çevresinde ve Hakkâri Dağları’nda dağınık halde yaşamaktaydı. PKK YPG saflarında savaşan Asurilerin ideolojisi Asuri Milliyetçiliğine dayanmaktaydı. Asur Milliyetçiliğinin hedefi birleşik bir Asur halkı oluşturmaktı. Asuri milliyetçiliği, coğrafi olarak kuzey Irak, kuzey batı İran, güney doğu Türkiye ve kuzey doğu Suriye’nin bölgelerini içine alan Büyük Asur Devleti haritası sunmaktaydı. Asuri Milliyetçiliğinin en aktif dönemi 1915-1918 yılları arasında yaşanmıştı. Bu dönemde Ağa Petros komutanlığında Asuri birlikler bazı Batılı devletlerin desteğiyle Asur Devleti kurmaya kalkışmıştı. Petros Ağa Hakkâri’nin Baz köyünde Asuri bir ailede doğmuştur. İlköğrenimini İran’da Urmiye şehrinde Avrupa misyoner okulunda tamamladıktan sonra Türkçe, Kürtçe, Asurca, Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce dillerini akıcı şekilde konuşması dolayısıyla Osmanlı Devleti tarafından Urmiye’de konsolosluk sekreteri olarak atanmıştı. Asurilerin isyanıyla Asuri Ordusu kurmuş ve Osmanlıya savaş açmıştı. Asuri Ordusu, Ali İhsan Paşa komutanlığında Osmanlı Ordusunun İran’a girmesiyle hezimete uğrayarak Ağa Petros İngiltere Ordusu’na sığınmıştı. Bu dönemde Ağa Petros komutanlığındaki Ermeni-Asuri çeteleri 300 bini aşkın Türk’e soykırım yapmışlardı. Lozan Antlaşması toplantılarına Asurilerin temsilcisi olarak katılmış ve Hakkâri-Urmiye arasında Asuri Devletinin kurulmasını istemiştir. Ağa Petros’un çabaları sonuçsuz kalınca Asuri Milliyetçiliği kültürel faaliyetler ve Dünya Asurileri İttifakı adı altında lobicilik faaliyetlerine başlamıştı.

    Dünya Asurileri İttifakı birçok devlet tarafından maddi yardımlar almaktaydı. İran’ın resmi yıllık bütçesinde Dünya Asurileri İttifakı’na yardım ödeneği bulunmaktaydı. Çağdaş tarihte Asurilerin ikinci askeri girişimleri 2005’den sonra Suriye iç savaşı patlak verince ortaya çıkmıştı. 2005’de Süryani Birlik Partisi, Suriye kuzeyinde varlığını ilan ederek hemen ardından 2000 milisten oluşan Sutoro adıyla güvenlik gücünü ve Süryani Askeri Meclisini kurmuşlardı. Bugün Suriye’nin Al-Kahtaniye, Al-Malikiye ve Kamışlı şehirlerinin kontrolü Sutoro milisleri elinde bulunmaktaydı. Sutoro milisleri YPG saflarında savaşmaktaydı, ancak 2014’de Sutoro’nun Kamışlı kolu YPG’den ayrılarak Esat Güçlerine ve İran Devrim Muhafızlarına katılmıştı. 2014’de İran Devrim Muhafızları saflarına katılan ve Devrim Muhafızları içinde bağımsız Hırstıysan birliği gibi davranan Sutoro-Kamışlı milisleri, İran Devrim Muhafızları milisleri tarafından eğitilerek finansal destek çıkılmaktaydı. İran Devrim Muhafızları 2014’de Kamışlı’da “Ağa Petros Askeri Akademisi” isminde bir askeri okul ve karargâh açmışlardı. Bu askeri okul ismini üst satırlarda anlattığımız şahıstan almış olup ve Asuri milisler yetiştirmeye başlamıştı.

    İsrail istihbarat servisi MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debka'nın haberine göre, ABD İncirlik Üssü'nden çekilmek için çalışmalarını hızlandırmıştı. “Birkaç ABD mühendislik ekibi, diğer dördünün tamamlanmasının ardından Kuzey Suriye'de büyük bir hava üssü inşa etmek için günün her saatinde çalışmaktaydı. Ekipler Suriye-Irak sınırında konuşlanmış durumdaydı.”haberlerinin yer aldığı sitelerde: "Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanımı iddiaları sonucunda ABD'nin Suriye Şayrat Hava Üssü'ne yönelik saldırılarının bir defaya mahsus bir saldırı mı yoksa yeni bir serinin başlangıcı mı olduğu konusu senatörler, haber sunucuları ve yorumcular arasında hafta sonu boyunca tartışılmıştı. Bu sorular Beyaz Saray tarafından geçiştirilirken, Trump yönetimi bir yandan ABD Hava Kuvvetleri birimlerinin 2002'den bu yana aktif olan İncirlik Hava Üssü'nden çıkarılması için başlatılan büyük projenin hazırlıklarını hızlandırmıştı.” ifadeleri kullanmıştı. 16 Nisan Referandumu sonucu Sn. Erdoğan’ı arayıp kutlayan Trump’ın “Birlikte yapacağımız çok iş var!”sözleri, Büyük Kürdistan’ı kurmayı da kapsamakta mıydı?

    Söz konusu askeri birimlerin merkezinin ise IŞİD'in Suriye'deki merkezi Rakka'nın sadece 40 kilometre batısında bulunan Tabqa olacağı konuşulmaktaydı. Haberde sözü edilen diğer askeri merkezlerin ise, Rimelan bölgesindeki Hajar havalimanı, Kamışlı'da çiftlik taşımacılığı hizmeti veren ve sonraları askeri hizmete sunulan iki küçük havaalanı ve Halep'in kuzeyinde Suriye-Türkiye sınırına yakın Kobani bölgesi olacağı vurgulanmıştı.

    SDG Güçlerini ABD Nakliye Komutanlığı taşımıştı!

    "İş tamamlandığı zaman, yükselen hava üssü kompleksi Amerika'nın Suriye'deki savaş uçağı ve helikopter mevcudiyetini aynı Rusya'nın yapmakta olduğu gibi ikiye katlayacak." ifadelerinin kullanıldığı haberde Tabqa'yı ele geçiren SDG kuvvetlerinin ABD Hava İkmal Komutanlığı tarafından taşındığı bilgisini de aktarmıştı. “Tabqa kısa süre önce ABD Hava Kuvvetleri Hava Nakliye Komutanlığı tarafından bölgeye bırakılan SDG tarafından geri alınmış ve hemen sonrasında ‘İncirlik 2’ veya Musul'daki IŞİD'e karşı Irak askeri saldırılarını gerçekleştiren ABD komuta merkezi ‘Qayyarah-2’ olarak adlandırılmıştı.”

    Suriye'deki 5 ABD Üssü PKK-PYD ve SDG için mi hazırlanmaktaydı?

    Debka'nın haberinde ayrıca Almanya'nın da İncirlik'ten çekilip yeni üs arayışı içerisinde olduğu iddiası yer almıştı. Almanya'nın İncirlik'ten çekilme planlarının bozulan Ankara-Berlin ilişkisinden kaynaklı olduğu ifade edilirken, ABD'nin ise amacının “Donald Trump'ın Tayyip Erdoğan'la ve TSK ile olan zahiri ve göstermelik işbirliğini soğutmak” olduğu vurgulanmıştı. Tabqa'da inşa çalışmalarının devam ettiği öne sürülen üssün İncirlik'te bulunan 2,500 Amerikan askeri personeline uyacak şekilde tasarlandığı açıklanmıştı. Suriye'deki 5 Amerikan üssünün Trump'ın üçlü stratejisinin bir parçası olduğu iddia edilen haberde, bu üslerin amacı "Suriye'deki beş ABD üssü, Trump'ın a)İslamcı teröre karşı savaşmak, b)İran'ın Suriye'ye yönelik toprak ve hava erişimine engel olmak; ve c)Suriye Kürdistanı-PYD-YPG bölgelerine Türk ordusuna karşı bir askeri kalkan sağlamak" şeklinde açıklanmıştı. 

    Fırat Kalkanı Harekâtının, “Doğru” amaçları ve “Yanlış” sonuçlandırılması!

    Suriye sınırımız boyunca oluşturulmaya çalışılan Kürt Kantonları ve Büyük Kürdistan hazırlıklarını boşa çıkarıcı bir askeri müdahale lazımdı, hatta kaçınılmazdı. Ancak doğruamaçlanan, fakat yanlış sonuçlandırılan Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında stratejik, taktik ve politik birçok hatalar yapılmış, bu nedenle amaca ulaşılması aksatılmıştı. Peşinen belirtelim ki, bu yanlışlıkların sorumlusu kesinlikle TSK değil siyasi iktidardı. Bu hatalar, ucuz kahramanlık adına bilgisizce mi yapılmıştı, yoksa bilinçli ve art niyetli mi davranmışlardı? sorusunun yanıtları elbette ortaya çıkacaktı. Ancak hem Ergenekon ve Balyoz tezgâhlarında, hem de hain FETÖ kalkışması sonrasında, TSK’ya yönelik korkunç tahribatlara rağmen, Kahraman Ordumuz, başka hiçbir ordunun başlayamayacağı ve başaramayacağı böyle bir harekâtta; daha kalıcı ve kapsamlı sonuçlar alabilecek iken, amaçlanan hedeflerin çok gerisinde kalınması üzerinde elbette durulmalıydı ve ilgililerden hesap sorulmalıydı.

    ANKA Enstitüsü Başkanı Rafet Aslantaş, Fırat Kalkanı Harekâtının politik ve askeri hedefleri konusunda önemli yorumlar yapmıştı.

    29 Mart 2017 tarihinde yapılan MGK Toplantısı sonrasında kamuoyu ile paylaşılan bir açıklamayla alt değerlendirmelerine girmeden Fırat Kalkanı Harekatı’nın sonuçlandığı açıklanmıştı. Böylesine önemli bir harekâtın bitişi böyle mi duyurulmalıydı? 24 Ağustos 2016’da Harekât başlarken güçlü bir söylemle ilân etmiştik. İsmi bile hepimizi gururlandıran harekâtın haklı gerekçeleri politik ve askeri hedeflerle açıklanmıştı. Ne denmişti: “Operasyonun amacı Türkiye tarafından tehlike olarak görülen terör unsurlarını temizlemek, sınır hattının ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak ve göç sorununu yok etmek için IŞİD, YPG ve Suriye Silahlı Kuvvetleri güçlerinden sivillerin güvenliği dolayısıyla tamamen temizlenmesi hedeflenen Güvenli Bölge oluşturmak.”

    Kantonlara müdahale kaçınılmazdı!

    Harekâtın diğer önemli hedefinin ise “PYD’nin bölgedeki sözde kantonları birleştirerek otonom bir yapı kurma hedefini bitirmek” olduğu vurgulanmıştı. Askeri hedefler arasında bulunan yerleşim yerleri politikacılar tarafından bile bir bir zikredilmeye başlanmıştı. Alışılmamış bir yöntemdi bu ve son derece riskli bir süreci başlatmıştı. Kontrol altına alınması gereken bölge 5 bin km²’lik alan olarak matematiksel ifadeyle açıklanıyorsa o bölge içindeki ara ve nihai hedefler de söylenebilir diye mi düşündüler bilemiyorum ama uygun bir yaklaşım sayılmazdı. Çünkü eğer siz bir askerî harekât yapıyor ve hedeflerinizi ele geçirilecek bölgeler/yerleşim yerleri olarak kamuoyuna ilan ediyorsanız oraları ele geçirmeniz/kontrol etmeniz lazımdı. Binlerce yıllık Türk Askeri Tarihi’nde ne zaman somut hedef söylendiyse o hedef büyük oranda başarılmıştı. Başarılamayacaksa da nedenlerini dönüp milletimize açıklanmalıydı. Bu durumlara düşmemek için askeri hedefin detayları (ara hedefler/nihai hedefler, vb.) kamuoyuyla paylaşılmazdı. Çünkü koşulların değişmesi olasılıklarına bağlı olarak ihtimalat planları hazırlanırdı. Bunlar politikacıların ucuz kahramanlık malzemesi yapılamazdı. Kamuoyuna açıklanacak askeri hedef genel hatlarıyla ve muğlak ifadelerle sınırlandırılırdı. Nihai hedef olarak El Bab ve Menbiç yerleşim yerlerini söylerseniz gidip almanız ya da kontrolü sağlamanız lazımdı. Ya da neden başarılamadığı açıklanmalıydı. Bu konu tamamen politiktir, Askeri birliklerimizle ilgisi bulunmamaktadır.

    Fırat’a ve Türkiye’ye kalkan olmak lazımdı!

    Şimdi gelelim resmin okumasına: 24 Ağustos 2016’da başlayan harekâtın Komutanı Özel Kuvvetler Komutanıydı. Bu durum da çok alışılmış bir uygulama sayılmazdı. Özel Kuvvetler özel işler yapardı. TSK için diğer bir alışılmadık uygulama ise eğitilen ve donatılan ÖSO’nun zırhlı birliklerin önünde öncü piyade olarak görevlendirilmesi kararıydı. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun bu uygulama harekât boyunca sağladığı faydanın yanında bir handikap olarak da algılanmıştı.

    Çok hızlı başlamıştı!

    Harekât başlangıcında son derece süratli gelişmeler yaşandı. Arazi ve sınıra yakın olmanın avantajıyla ilk hedeflere kolayca el atıldı. Cerablus sonrasında hız kesse de bu durum anlaşılırdı. Harekât alanı terör unsurlarınca kirletilmiş ve tuzaklanmıştı. Belirsizlik fazlaydı. Dikkatli ve tedbirli ilerlemek gerekiyordu. Bir yandan da dışarıdaki politik alan tepkileri ölçülüyordu. El Rai (Çobanbey) ve Dabık’ın ele geçirilmesi sonucu tüm gözler daha önce hedef olarak açıklanan El Bab’a çevriliyordu. Ancak El Bab IŞİD terör örgütünün karargâh ve mühimmat deposu olarak kullandığı ileri kalelerinden biri sayılıyordu. Özellikle eski hastanenin de yer aldığı Akil Tepe’yi tahkim ettikleri biliniyordu. Meskûn mahal muharebeleri yapısı itibarıyla zaten zordur. Tehditin cinsi, nereden çıkacağı öngörülemez, buna bir de yerleşim yerindeki sivilleri gözetmeyi ve hatta diğer yandan onlara da potansiyel terör unsuru olabilecekleri için fazladan dikkat sarf etmeyi eklerseniz zorluğun düzeyi ortaya çıkıyordu. Burada önemli kayıplar verdiğimizi herkes biliyordu. Lojistik sıkıntılar yaşandığı yönünde -içimize gömdüğümüz- bilgiler kamuoyuna yansıyordu. Kuvvetlerimizin takviye edilmesi, ÖSO’nun görevinin sınırlandırılması ve TSK’nın alışık olduğu kuvvet yapısına ve teşkiline geçilmesi ve bilinen harekât uygulama konseptine dönülmesiyle El Bab’da kontrol sağlanıyordu. Şehitlerimize bir kez daha rahmet diliyoruz.

    Sırada Menbiç vardı!

    Sırada daha önce ‘açıklanan hedef’ Menbiç vardı. Siz hedefinizi çok önceden açıklarsanız, o bölgede niyetleri olan başkaları da devreye girer ve hazırlık yaparlardı. Tam da öyle oldu. Menbiç’te bir anda PYD, ABD, Rus, Suriye bayrakları görülmeye başlandı. Her biri başka bir bölgede boy gösterip buraya sakın gelmeyin uyarısında bulunmuşlardı. Aylarca anlatılmıştı. Gücünüz milli güç unsurlarınız kadardır. Hedeflerinizi de planlarınızı da, söylemlerinizi de ona göre ayarlamalısınız!

    Tarafların Durumu

    Bir de koşullar açısından harekât alanına bakalım. Bölgede durum gerçekten karışmıştı. Sahnede oyuncu sayısı artmıştı. Aslında bunlar başlangıçta da hesaba katılmalıydı. Şimdi taraflara ve son dönem hamlelerine bakalım:

    • ABD Suriye nüfuzunu artırmak ve masaya daha güçlü oturmak için net hareketlere başlamıştı. Hatırlarsınız Pentagon kaynaklı bu net hareketlerin geleceği Trump’ın göreve gelme sürecinde birçok kez hatırlatılmıştı. ABD’nin Suriye topraklarında kalabilmesi için kullanacağı ana unsur PYD/YPG olmaktaydı ve bunu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla maskelemeye çalışmaktaydı. Bu projede Katar, Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı Arap devletleri finans kaynakları olarak kullanılmaktaydı. Başlangıçta Türkiye’den de askeri ve politik fayda sağlanması hesaplanmıştı, ama şimdilik bu durum muğlak ve pazarlığa açıktı. Ayrıca ABD son dönemde bölgedeki su kaynaklarına el atmakta ve askeri üslerinin sayısını artırmaktaydı. Bölgeyi Kürt gruplara devretme niyeti açık olarak ifade bulmaktaydı. Tabka Barajına yapılan helikopterli hava indirme harekâtında ana kuvvet olarak Kürt unsurlarını kullanması durumu açıklıkla ortaya koymaktaydı. Kuvvet teşkilindeki bu yöndeki tercih; yapılması öngörülen Rakka Harekâtının kuvvet yapısının da bir işareti sayılmaktaydı.

    • Rusya Federasyonu (RF) Suriye’de kalıcıydı. Tartus Deniz Üssü’nü takviye etmiş, askeri kazanım hanesine kara ve hava unsurlarının da yer aldığı Lazkiye Üssü’nü de katmıştı. Suriye, Rusya için askeri ve diplomatik alanda profesyonel olarak çalışılan bir nüfuz alanıydı.

    • Suriye çökme noktasından sıyrılmış, askerî harekâtını önemli ölçüde savunmadan taarruza dönüştürmeye başlamıştı. Harekât bölgesinde sektör sektör kontrolü sağlamaktaydı. Son dönemde Fırat Kalkanı harekât alanının güneyinden ilerleyerek Suriye’nin Deyrizor’a el atması çok önemli bir atılımdı. Ülkenin büyük bölümünde kontrolü sağlamak niyetinde olduğu açıktı. Bunu gerçekleştirinceye kadar PYD/YPG unsurlarına karşı hoşgörülü bir tutum izlemesi de bundandı. Yani ABD ile Esad Yönetimi PKK ve PYD konusunda aynı yaklaşımdaydı.

    • İran Irak’ta var olan etkisini Suriye’de de muhafaza etmek için savaşın başından bu yana Suriye’ye askeri ve politik destek sağlamaktaydı. Suriye-Lübnan uzanımında Hizbullah ve diğer bazı Şii unsurları vasıtasıyla sağladığı etki alanı hakimiyetini korumaya çalışmaktaydı. Suriye harekât bölgesinde dikkate alınması gereken girdiler yapabilecek konumdaydı.

    Yukarıda belirtilen bütün tarafların birleştikleri ortak nokta ise Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’nı sonlandırması ve Suriye’den çıkmasıydı.

    Türkiye açısından ise durum karmaşıktı!

    Türkiye cephesinden bakarsak durum oldukça karmaşıklaşmıştır. 2011’den itibaren yapılan yanlışların giderilmesi için ne kadar çaba harcasak da faturaları çıkmaya başlayacaktır. Bundan sonra konuya asla ve asla iç politika gözlüğüyle bakılmamalıdır. Devlet aklına dayanmak zorundayız. Bizim için tüm jeopolitik arenada ana tehdit unsurları ve bölgeler belirlenip ortaya konulmalıdır. Yeniden sağlıklı analizler yapılmalıdır. Buna milli nitelikli düşünce kuruluşları da katkı sağlamak zorundadır. Dış kaynaklı kuruluşların değerlendirmelerini tercüme ederek analiz yaptığını düşünenler yanılmaktadır ve halkımız aldatılmaktadır.

    • Rakka dipsiz bir kuyudan farksızdır ve böyle karanlık bir maceraya atılmamalıdır. Tekrar ifade etmemiz gerek, Rakka harekâtında yer almak ABD’nin PYD/YPG ve diğer Kürt yapılarına bakış açısını değiştirmeyecektir. Çünkü onlara 1991’den bu yana yatırım yapmaktadır. Pentagon net hareketler planlar. Yaptığı yatırıma sahip çıkar. Kendimizi kandırmayalım.

    • Sonraki dönemde Suriye’de bizim için en önemli alan Afrin olmalıdır. Afrin’de istemediğimiz bir yapı doğrudan Milli Güvenliğimizi hedef almaktadır. Hatay, İskenderun, Mersin ve Kıbrıs risk altındadır. Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgede dönülmez kayıplar yaşama ihtimali fazladır. Afrin’de kontrolün sağlanması için Rusya hatta Suriye ile net ve sonuç getirici bir süreç başlatılmalıdır. Dışişleri Bakanlığı’na çok iş düşüyor. İnisiyatif almalı, TSK ile koordineli ve etkili çalışmalıdır. Ama bu şahısla ve bu kafayla imkânsızdır. İhtiyaç duyulursa farklı bir isimle yeni bir harekât yapılabileceği konuşulmaktadır. Politik belirsizlikler, birliklerin yıpranması, lojistik stokların kritikliği, Almanya ile gerilen ilişkilerin özellikle tanklarımızın idamesine etkisi vb. düşünüldüğünde Suriye ve Irak’ta sonuç getirmeyecek askerî harekâtlardan uzak durulması lazımdır. Maliyet-etkinlik ve fayda-zarar analizleri çok iyi yapılmalıdır. Üstelik Ege adalarıyla ilgili sessiz kayıplarımız, Süleyman Şah Türbesi’nin olayı ortadayken daha dikkatli ve tedbirli davranmalıdır.”

    Referandum için Erdoğan kandırılmış mıydı?

    “Acaba Sn. Erdoğan kandırılmış ve referanduma bilinçsizce mi kaydırılmıştı? -Ne isterse yapan- Erdoğan'ın kafasına referandumu kimler ve niçin sokmuşlardı? 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden sonra -tüm kamuoyu araştırmalarına göre- halkın yüzde 70 desteğini alan Erdoğan, “devlet adamı” fırsatını tepip, neden “partici” kimliğine dönmeyi amaçlamıştı? Darbeye engel olan/toplumsal uzlaşmayı sağlamaya çalışan Cumhurbaşkanı iken, “Eyy Kılıçdaroğlu” kısır siyasetine tekrar niye başlamıştı? Batı'da “diktatör” imajı yükselirken, “tek adam” otoritesini artıran Anayasa'ya niçin ihtiyaç duymuşlardı? Bunun sebebini akılla izah etmek imkânsızdı. Israr ediyorum, Sn. Erdoğan kandırılmıştı! Erdoğan'ın referanduma hiç ihtiyacı bulunmamaktaydı…”[1] yorumları Erdoğan’ı kurtarma hesaplı mıydı?

    Öyle ya Muhammet Mursi'yi uyaran Erdoğan, benzer referandum oyununa nasıl aldanmıştı? Hüsnü Mübarek yıkıldıktan sonra parlamento seçimlerini yenilemek ve yeni Anayasa yapmak için gidilen referandumda Mısır halkı yüzde 71 “evet” kullanmıştı. Peki Mursi ne yapmıştı? Alelacele Anayasa değişikliği hazırlatmış, toplumsal uzlaşma/mutabakat aramamıştı. Anayasa'yı hemen referanduma sunmuş, Mısır karışmıştı. Mursi'nin özellikle Anayasa'nın 6'ncı maddesindeki şu değişiklik teklifi kendi sonunu hazırlamıştı: “Cumhurbaşkanı, milli birliğin ya da milli güvenliğin sağlanması ve korunması için gerekli gördüğü tüm tedbirleri almakla yetkilidir.” Mursi referandumdan istediği sonucu almıştı, ama Mısır'da istikrarsızlık da artmıştı. Mesele sadece diktatörlük dayatması sanılmasındı. Mursi'nin, ülke içerisindeki iç karışıklılığı ve ekonomik sorunları bir kenara iterek, dış politikaya yönelip Orta Doğu'da ve Arap dünyasında yeniden önemli bir aktör olma yolunu tercih etmesi kendi sonunu getiren bir adamdı! Sonunda askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırılmıştı! Mursi örneğini vererek “referandumdan sonra Türkiye'de de darbe olur” filan demeye çalışmıyorum.

    Askar Akayev adını anımsarsınız; Kırgızistan Cumhurbaşkanı idi. 12 Ekim 1991'de halk oyuyla Cumhurbaşkanı yapıldı. Hazırlattığı yeni Anayasa'da başkanlık sistemini öne çıkardı; halkın büyük desteğiyle Devlet Başkanlığına taşındı. Yıl, 1993 idi. Anayasa'da yasama, yürütme ve yargı sert çizgilerle ayrılmıştı. Akayev zamanla bundan rahatsızlık duymaya başladı. 1996, 1998 ve 2002'de Anayasa değişikliği yaptı. En sonunda… “Artık bu kadarı da olmaz” denen Anayasa değişikliğini 2 Şubat 2003'te referanduma taşıdı. Örneğin, 53'üncü madde şöyleydi:“Kırgızistan devletinin eski Devlet Başkanı dokunulmazlığa sahiptir. Eski Devlet Başkanı, Başkanlık döneminde işlediği suçlar için aranamaz, yargılanamaz, tutuklanamaz ve hapse atılamaz. Kırgızistan devletinin eski Devlet Başkanının dokunulmazlığı, evlerini, ofislerini, arabalarını, arşivlerini, dokümanlarını, eşyalarını ve mektuplarını da kapsar. Kırgızistan devletinin eski Devlet Başkanına ve eşine, çocuklarına ve onun bakımındaki bütün aile bireylerine her türlü hizmet ve koruma devlet tarafından karşılanır.” Akayev, yolsuzluk-rüşvet, yakınlarını Milletvekili, Bakan yaptı. Seçimlere hile karıştırdı. Mesele Akayev'inotoriterliği de değildi. Asıl mesele, Akayev, Rusya'nın uydusu gibi davranıyordu; ve bu ABD'nin tepkisini çekiyordu. ABD'nin/Soros'un “sivil toplum kuruluşları” devreye girdi; halk ayaklandı. Çekoslovakya'daki “Karanfil”, Gürcistan’daki “Gül”, Ukrayna'daki “Turuncu” ve Kırgızistan'da“Lale” devrimi gerçekleşti.  Yıl, 2005'ti. ABD-Avrasya çekişmesiydi tüm bunlar. Akayev, başkanlık sarayından Rusya'ya kaçtı. İktidara kim mi geldi: Akayev'in azledilen Başbakanı, eski Dışişleri Bakanı, bürokrasisinin üst düzey yöneticileri, istihbaratçıları… Yani bu aslında bir saray darbesiydi.

    Akayev kaçtıktan sonra Kırgızistan'da yeni Anayasa çalışmaları başladı. Erdoğan, Anayasa yapım sürecine yardımcı olması için AKP Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır başkanlığındaki heyeti Kırgızistan'a yolladı. Heyette; Anayasa uzmanı olan TBMM Kanunlar ve Kararlar Müdür Yardımcısı Doç. Şeref İba gibi bürokratlar vardı ve Kırgızistan'a ne önerdiler ise(!)… Kırgızistan, Başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçen ilk Orta Asya ülkesi yapıldı. Böylece otorite yanlısı Anayasa'dan vazgeçilmiş olmaktaydı. Cumhurbaşkanı'nın yetkileri de kısıtlanmıştı. Parlamentonun -bütçeyi onaylamak gibi- gücü artırılmıştı. Hak ve özgürlükler genişletilmeye çalışılmıştı. Tekrar ana konuya dönüp, “Erdoğan'ı referanduma kimler itekledi” sorusuna yanıt bulmaya çalışalım. Mursi'yi uyaran Erdoğan'dı. Kırgızistan'a otoriter olmayan Anayasa teklifini götüren Erdoğan’ın kurmaylarıydı… Ne değişti de, -her isteğini yapan-  Erdoğan referanduma ihtiyaç duymuşlardı? “Darbe önleyen devlet adamı” olma fırsatını neden kaçırmıştı? -Sanki yoktu da- “partili” kimliğini daha da gözlere sokmayı neden bu kadar arzulamıştı? Soru çok… Tek bilinen gerçek: Sonuç ne çıkarca çıksın, referandumun tek kaybedeni Erdoğan olacaktı!” uyarılarını yapacak ve onun yararını savunacak kadar Erdoğan yanlısı kesilenlerin bu girişini nasıl okumak lazımdı?

    Onur Sinan Güzaltan'ın; Mısır'daki 2011 yılındaki Tahrir İsyanı'nı araştırdığı (İlber Ortaylı'nın önsözünü yazdığı) “Tanrı Bizi İster mi” kitabı çıkmıştı. Kahire'de yüksek doktorasını yapan Güzaltan, -Müslüman Kardeşler (İhvan) çatısı altında bulunmuş kişiler de dahil- çok çevreyle yaptığı görüşmeleri yazmıştı. Benim çıkardığım ana fikir şu: ABD -Suudi Arabistan'ın da desteğiyle-; İhvan lideri Mursi'yi, Mısır'ı bölmek için kullanmak üzere kışkırtmıştı.

    Fayyad, solcu Tagammu Partisi yönetici kadrosundandı. 25 Ocak'ta polis şiddetini protesto etmek için yapılacak basın açıklamasına katılmak için evden çıkarken Marksist babası, “Her zamanki gösterilerden biri. 50 kişi olacaksınız, polis sizi çembere alacak, dayak yiyip gözaltına alınacaksınız” diye uyarmıştı. İlk başta babasının dediği çıkmış; yüz kişilik topluluğu polis kordona almıştı. Polis copla saldırıya kalkışacakken haksızlıklara tahammülü kalmayan yoksul İmbaba mahallesinden 200 genç, polisin etrafını sarmıştı. Polis kaçmak zorunda kalmıştı. İşte bu kitle Tahrir İsyanı'nın ateşini tutuşturmuşlardı. İmbaba'dan Tahrir Meydanı'na yürürken sayıları, on bine ve sonra meydanda elli bine ulaşmıştı. Ülkeyi soyan politikacılardan, işlemeyen yargıdan, devlet şiddetinden, yoksulluktan, tek adam rejiminden bıkan (ve Mübarek'in gelecek yıl iktidarı oğlu Cemal'e bırakmasını istemeyen) Mısırlılar, Tahrir Meydanı'nı hınca hınç doldurmuşlardı. Ve içine sızan bazı CIA elemanlarının tahrikiyle İhvan, küçümsediği Tahrir gösterilerine 28 Ocak'ta katılma kararı almıştı. Ya da “meydana taşınmışlardı”. Böylece, Tahrir'de büyük oyun sahneye konulmaktaydı.

    Mursi'nin hatası ve Erdoğan’ın tekrarlaması!

    Tahrir'de devrim isteyen gösteriler sürerken… Mübarek'in yıkılmasının önüne geçemeyeceğini anlayan CIA görevlileri ve Genelkurmay Başkanı Tahtavi gibi kimi üst düzey komutanlar, işbirlikçi -Biltaci gibi- İhvan yöneticileriyle toplantılar yapmıştı. Çünkü Mübarek gitse de “tek adamlık rejiminin” yıkılmasını ve Nasır yanlısı bağımsızlıkçı ulusalcılara, solculara, laiklere iktidarı vermek istemiyorlardı. Göstermelik seçimle iktidarı Mursi'ye/İhvan'a teslim ediyorlardı. İhvan Merkez Komitesi eski üyesi ve bu hareketin legal siyasal kolu Hürriyet ve Adalet Partisi'nde önemli görevler almış Ahmet Ban açıklamıştı: “İhvan'ı iktidara getiren ordu idi. İhvan'ı yem olarak kullandılar. Generaller, İhvan'ın yapacağı hatalar sayesinde halk desteğiyle iktidarı geri alacaklarını biliyorlardı. Öyle de oldu. Hatanın büyük çoğunluğu Mursi'den kaynaklandı. Mursi her şeyi bildiğine inanan, fakat özünde hiçbir şey bilmeyen bir kişi. Laf anlatılması imkânsız, tavsiyelere saygı göstermeyen bir karakteri var. Konuşmalarının içi boş, birbirine benzer sözleri tekrarlar durur.”

    Dışişlerinin deneyimli diplomatı Hassan'a göre ise meselenin özü şuydu: “İran, Türkiye ve Mısır bölgede devlet geleneğine sahip köklü devletler konumundaydı. Ülkenin yarısına düşmanlık eden Vehhabi yanlısı Mursi’ye, ABD desteğiyle Mısır'ı bölecek hatalar yaptırılacaktı. El-Sisi önderliğindeki millici askerler, sokağa dökülen 33 milyon halkın desteğiyle 3 Temmuz 2013'te bunu önlemeyi başardı!” Aslında Mursi'nin sonunu 22 Aralık 2012 Anayasa değişikliği referandumu hazırlamıştı. Katılımın yüzde 38 olduğu referandumdan“evet” oyları çıkmış, sonra ipler kopmaya başlamıştı… Mursi'ye haklı-yapıcı tavsiyelerde bulunan Erdoğan bugün, Mursi'nin dayatma hatasını tekrarlaması nasıl bir aymazlıktı?”şeklinde Sn. Erdoğan’ı uyaran ve kurtarmaya çalışan Soner Yalçın gibilerinin bu şefkat ve merhamet damarı nerden kaynaklıydı? Bu Sözcü Sosyalist ve Ulusalcı takımı hangi değişim ve girişimlerin farkındaydı ve neden “bu dönüşümler yaşanacağına Erdoğan kalsındı!” arzusundaydı?

     


    [1] 12 Nisan 2017 / Sözcü / Soner Yalçın

     















    Bu Haber 659 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS