• Sancılı Referandum Sonuçları Ve DERİN KUŞKULARIN KİRLİ KAYNAKLARI

    Sancılı Referandum Sonuçları Ve DERİN KUŞKULARIN KİRLİ KAYNAKLARI

    03 Mayıs 2017

     
    | Devamı



    Sancılı Referandum Sonuçları Ve DERİN KUŞKULARIN KİRLİ KAYNAKLARI


    Türkiye Akdeniz’den ve Karadeniz’den kuşatılmaktaydı!

    Kore Yarımadası'nda gerginlik devam ederken, Güney Kore medyası ABD Savunma Bakanlığı'nın (Pentagon) 3 uçak gemisini Kore karasularına gönderdiğini duyurmuşlardı.Yonhap haber ajansının Güney Koreli bir hükümet kaynağına dayandırdığı haberine göre; ABD, uçak gemileri USS Carl Vinson, USS Nimitz ve USS Ronald Reagan'ın Kore Yarımadası'na doğru yola çıkmıştı. Oysa bu bir aldatmacaydı ve ABD uçak gemileri Hint okyanusundaydı. Ve körfez civarında, Ortadoğu (Akdeniz’de) çıkacak bir savaş için hazır tutulmaktaydı. Bu sırada Rusya çevresindeki varlığını arttıran NATO’nun Letonya’da ‘Summer Shield’ (Yaz Kalkanı) isimli bir tatbikat başlattığı anlaşılmıştı. Estonya Savunma Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, NATO Letonya'daki Adaj poligonunda çok kapsamlı bir tatbikat yapacaktı. 30 Nisan'a kadar süreceği belirtilen ‘Summer Shield' isimli tatbikatlarda Letonya, Litvanya, Estonya, ABD, Kanada, İngiltere, Lüksemburg, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Almanya ve İsveç'ten yüzlerce asker yer alacaktı. Yani Türkiye hem Akdeniz’den, hem Karadeniz’den kuşatılmaktaydı.

    ABD Somali'ye İşgal Güçleri Yollamıştı!

    Somali’den 1993 yılında çekilen ABD, bundan 24 yıl geçtikten sonra ülkeye yeniden asker göndermeye başlamıştı.[1] Trump yönetiminin işbaşına gelmesi ile her geçen gün etkisini ve manevra alanını artıran ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Suriye’den sonra, Afrika’nın stratejik olarak önemli ülkesi Somali’ye de asker çıkarmıştı. Pentagon’dan yapılan açıklamaya göre, Somali ordusunun “El-Şabab terör örgütü ile daha iyi mücadele etmesi” amacıyla, ülkeye 101’nci Hava İndirme Bölüğünden asker yollanacaktı. Askerlerin aynı zamanda içeriği açıklanmayan özel operasyonlar da düzenleyeceği açıklanmıştı. Söz konusu konuşlandırmanın, ABD’nin son yirmi yılda, Afrika Boynuzu’na gerçekleştirdiği en büyük askeri ikmal olduğu konuşulmaktaydı. Bunda da hedef doğu Akdeniz merkezli ve Türkiye hedefli bir savaşta Kızıldeniz’i tutmaktı.

    Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Stefanis’in, Kalolimnos Adası'nı ziyareti sırasında arka planda Kardak Kayalıkları görünen hatıra fotoğrafı çektirmesi ise tamamen kışkırtma ve sabrımızı sınama amaçlıydı. Yunanistan'daki internet siteleri Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis'in, Kardak Kayalıkları manzaralı hatıra fotoğrafını yayınlamıştı. Bu arada Kuzey Kore Ordusu Komutan Yardımcısı Choe Ryong-hae, ABD'nin olası nükleer saldırısına nükleer saldırıyla yanıt verecekleriniaçıklamıştı. Kuzey Kore'nin kurucusu Kim İl-sung'un 105. doğum günü vesilesiyle Pyongyang'da düzenlenen resmi geçitte askerlere seslenen Choe, "Adil nükleer silahımız ABD'yi ezer" uyarısını yapmıştı.

    Kore'den Sonra İran'dan da ABD'ye sert çıkış!

    İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İran'ın füze kapasitesini artırmak için kimseden izin almayacağını hatırlatmıştı. İran Devlet Televizyonu’na konuşan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İran ordusunu sadece ülkeyi savunmak için güçlendirdiklerini söyleyerek"Silahlı kuvvetleri güçlendirmek, uçak ve füze yapmak için hiç kimseden izin almayız" diyerek Amerika’ya çıkışmıştı. ABD Senatosu, İran'ın balistik füze denemelerine karşı yeni yaptırımlar koyan bir tasarıyı, İran'ın Cumhurbaşkanlığı seçimleri gerekçesiyle askıya almıştı.

    Haçlı ve Siyonist odaklar Türkiye’yi yıkmaya yönelik 3. Dünya Savaşına hazırlanırken, AKP iktidarı şaibeli Referandumu meşrulaştırmakla uğraşmaktaydı!

    Hiç de adil olmayan bir kampanya sonucu yapılan referandumda; Yüksek Seçim Kurulu mühürsüz oy pusulası ve mühürsüz zarflarla kullanılan oyların geçerli olduğukararını almıştı. Bu karara muhalefet itiraza başlamış, AGİT raporunda da “kanuna aykırı” olduğu vurgulanmıştı. Oysa, Seçim Kanunu’ndaki 98. maddesinde “üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan... zarflar geçerli değildir” yazılıydı. Ayrıca 101. Maddeye göre de “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan... oy pusulaları geçerli değildir” kaydı vardı. Fakat buna rağmen YSK belirli şartlarla “geçerlidir” deyip çıkmıştı. YSK’nın internet sitesindeki “gerekçe”ye göre, YSK tarafından imal edilerek dağıtılan filigranlı oy pusulası ve zarflar kullanılmışsa, sandık kurulunun mühür basmayı unutması(!?) yüzünden “vatandaşın oyu” geçersiz sayılamazdı.

    Hukuk Devletinden Gukuk Devletine mi kayılmaktaydı?

    Hatırlayalım; Sn. Recep T. Erdoğan, 26 Mart 1989'da gerçekleştirilen yerel seçimde Beyoğlu Belediye Başkan adayıydı ve seçimi son sıradan tamamlamıştı. Erdoğan'ın, İlçe Seçim Kurulu Başkanı Nazmi Özcan'a, “Şu haline bak sarhoş adam. Yahu adalet kimlere kalmış. Seni yakacağım, süründüreceğim” dediğine ilişkin seçim kurulu üyeleri tutanak hazırlamış, Nazmi Özcan'ın şikâyeti üzerine polis Recep T. Erdoğan'ı 31 Mart 1989 tarihinde ifadesi alınmak üzere adliyeye çağırmıştı. Sn. Recep T. Erdoğan, tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilince, duruşma salonuna girmeden bir yolunu bulup kaçmıştı ve mahkeme, Erdoğan hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarmıştı. Erdoğan, avukat olarak parti yöneticilerinden Şevket Kazan'a vekalet yollamış, 27 Nisan'da adliyeye avukatı Şevket Kazan'la birlikte katılmıştı. Seçim kurulu başkanı ve üyelerine hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmasına karar verilen Recep T. Erdoğan, Bayrampaşa Cezaevi'ne alınmıştı. Tutuklama kararına yapılan itirazdan sonra Erdoğan, 4 Mayıs'ta yeniden hâkim karşısına çıktı, mahkeme 500 bin lira kefaletle Erdoğan'ı serbest bırakmıştı. Şimdi, 16 Nisan 2017 Anayasa halk oylamasından sonra Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK), mühürsüz oy pusulaları için “Oy pusulaları sahte değil, şüphe yok” kararı almış ve bunları yasanın açık hükmüne rağmen geçerli saymıştı. YSK Başkanı Sadi Güven'in bu yöndeki açıklaması üzerinde durulmaktaydı ama aslında tartışılması gereken, “YSK'nın, AKP'nin itirazı üzerine, oylar sayılmadan (veya sayım devam ederken) bu konuda karar almasıydıOysa, bu konudaki itirazların öncelikle silsile yoluyla yapılması; ilçe seçim kurulu kararına karşı il seçim kuruluna başvurulması, il seçim kurulu kararına itiraz olursa, YSK tarafından karara bağlanması lazımdı” tespitleri haklıydı.

    Bu kanunsuzluklara hangi kılıflar uydurulacaktı?

    Üstelik bir de yurtdışında kullanılan oylarda -Seçim Kanunu ve önceki YSK kararları uyarınca, doğru olarak- mühürsüz oy pusulalarının kullandırılmadığı ortaya çıkmıştı. Bu ise doğrudan Anayasa’nın eşitlik öngören 2’inci maddesini hatırlatmaktaydı. Eğer bir itiraz gelirse daha önce yurtdışında kullandırılmamış oylar ne olacaktı? Ya da burada geçerli sayılan oylar neye dayandırılmaktaydı? Sandık gözlemciliği yapmak üzere gönüllüler tarafından kurulmuş “Hayır ve Ötesi” grubunca açıklanan ve ilk saptamalarına yer verilen bir “ön rapor” vardı. Buna göre Türkiye’de bine yakın (961) sandıkta bir tek “Hayır” oyu çıkmadığı saptanmıştı. Bunlar arasında Şanlıurfa’nın Akçakale, Viranşehir, Hilvan, Muş’un Hasköy, Yozgat’ın Çekerek ve Sakarya’nın Akyazı ilçeleri de vardı. Üstelik bu sandıkların yüzde 30’unda seçmenlerin tamamının, hiç firesiz oy kullanmış olması da kafaları karıştırıcıydı. Acaba Erdoğan’ın 16 Nisan gecesi kullandığı “Atı alan Üsküdar’a geçti” atasözü, bir açıdan bakıldığında “Artık ne yapsanız boş” mesajı mıydı?

    Sn. Hayrettin Karaman’ın, Yeni Şafak Gazetesinde 20 Nisan 2017’de “Halk Oylamasından Çıkan Sonuçlar” başlıklı yazısında; Önce: “Din ile oy arasındaki ilişki üzerine şu açıklamalar yapılmıştı: “Hayır demek farzdır, evet demek haramdır” Oysa oylamanın din ile bir alakası yoktur” diyen Hayrettin Karaman, bunun hemen arkasından kendi kendisini yalanlayan iddialar sıralamıştır: “Hayatımızda İslam'ın adım adım çoğalmasını ve tamamlanmasını istiyorsak -ki, bunu istemek farzdır- ve bu anayasa değişikliği de bu adımlardan birini teşkil edecek veya adımları kolaylaştıracaksa “farzı tamamlayan, farzın gerçekleşmesine vesile olan da farzdır” kuralına göre oylamada EVET demek farz olur (Bu benim görüşümdür)… Halkın yüzde elliden fazlasının bu farzı yerine getirmiş olması Türkiye'deki dindarlık oranlarına göre önemli bir gelişmedir. Keşke halkımızın bu kadarı, bırakın farzı tamamlayan şeyleri, farzların, vaciplerin kendilerini yerine getirseler, haramlardan uzak dursalar ve erdemler dini olan İslam'ı kamil manada yaşasalar ülkemiz bir başka ülke olur; toplumda huzur, barış, adalet, edep, emeğin ve helalin değeri hakim hale gelirdi.” Yukarıda; “bu oylamanın din ile bir alakası yoktur” diyen Hayrettin Karaman hemen arkasından “Hayatımızda İslam’ın adım adım çoğalmasını ve tamamlanmasını istemek farzdır. …Farzı tamamlayan ve gerçekleşmesine vesile olan da farzdır” diyerek “EVET”in farz ve tabi dolasıyla “HAYIR”ın haram olduğunu söyleyecek kadar çelişkiye dalmıştı ve açıkça din istismarcılığı yapmıştı. Şimdi Sn. Karaman’a sormak lazımdı: 15 yıldır Kur’an’ı Kerim’in ve Hadis-i Şerif’in yasaklandığı Haçlı ve ahlaksız AB kapısında kurtuluş arayan; Barbar Batının emperyalist çıkarları uğruna Libya’ya saldırıp suçsuz ve masum 100 bin Müslümanın katledilmesi günahına ortak olan; Zina’yı ceza olmaktan çıkaran, kumarı yaygınlaştıran ve Türkiye’yi gizli sömürge ülkesine çevirmiş bulunan AKP’nin bunca günahına rağmen, bunlara tek başına alacağı kararlarla ülkeyi yönetme hakkı tanımak, hangi şeri delile göre FARZDI? “Bu korkunç tahribatlara destek çıkmak farzdır” diyenler, Kur’an’a ve vicdana göre hangi konuma düşmüş olurlardı?

    Oysa 10 Nisan 2010 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan yasanın 21. maddesinin başlığı: “Geçerli olmayan oy pusulaları” ile alakalıydı. Bu maddenin üçüncü bendinde“Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan” ifadesi eklenmiş durumdaydı. Yani, mührün pusulanın arkasına vurulması yasa ile kesinlik kazanmıştı. Seçim Yasasıyla, YSK'ya sadece seçim sürelerini kısıtlama yani takvim belirleme yetkisi sağlanmıştı, ama yasada yer alan emredici hükümleri değiştirme yetkisi tanınmamıştı. Oysa, şimdi yasanın açık hükmüne rağmen YSK, mühürsüz pusulaları, ya da ön yüzüne mühür basılmış oy pusulalarını da geçerli saymıştı. YSK'nın, sandık başkanı yaptıklarını bile oy pusulası eğitimine almadığı, ya da yetersiz kaldığı, her başkanın kafasına göre işlem yaptığı anlaşılmaktaydı. Hele 1,5 milyondan fazla oyun iptal edilmesi de, oy kullanacakların yeterli biçimde bilgilendirilmediğinin kanıtıydı.

    Sn. Erdoğan niçin bu denli telaşlı ve kaygılıydı?

    Ortaya çıkan sonuç "evet" de olsa milletin gerçek hükmünü iyi görmek/okumak lazımdı. İster iki renkli Türkiye haritasına, ister tüm rakamlara bakın; hepsi aynı mesajı aktarmaktaydı: Recep T. Erdoğan ve AKP iktidarı mukadder sona gelip dayanmıştı.

    Ankara gazetecisi olarak (tahminim): Erdoğan bu ağır seçim yenilgisini daha fazla tartıştırmamak için önce parti içinde ve kabinede operasyonlara başlayacaktı. Gündem değiştirme çabalarına yoğunlaşacaktı. Fakat sarayda ve AKP'de canlar çok sıkkındı. Sarayda odaların kapıları derin üzüntü ile kapatıldıktan sonra, Erdoğan'ın geçmişte anlattığı bir rüyası konuşulmaktaydı. R. Erdoğan'ın gizli gizli millî görüş hareketinden kopma hazırlıkları yaptığı günlerde çok yakın çevresi ile paylaştığı rüyası enteresandı. Bunu dinleyenler bize de aktarmıştı. Rivayet o ki: "Erdoğan, rüyasında büyük bir saray yapmış ve o saraya arkadaşları ile birlikte taşınmıştı… Ancak son tuğlayı koyarken saray bir anda yıkılmış ve arkadaşları ile birlikte altında kalmışlardı!.." Recep T. Erdoğan'ın bu rüyaya o zamanlarda güvendiği isimlerden yorum istediği halâ anlatılırdı. Ancak manidar olan o rüyanın sarayda çok kafa kurcalamayabaşlamış olmasıydı!..” duyumları saraydaki derin kuşkuları yansıtmaktaydı.

    16 Nisan Referandum gecesi Milli Çözüm Dergisi Erzurum Temsilcimiz Abdussamet Topcuoğlu kardeşimizin koyu AKP’li bir arkadaşının 5 yaşındaki kızının rüyası da oldukça anlamlıydı:

    Beş yaşındaki bir kız çocuğumuz rüyasında Cumhurbaşkanı Sn. Recep T. Erdoğan’ın ve arkadaşlarının; kolları ve bacakları kesilip koparılmış, sadece kafaları ve tuhaf gövde yapıları kalmış şekilde yürümeye çalışırken çok korkunç vaziyette görmüş ve ağlayarak uyanmıştı. Bu rüyayı gören kız çocuğunun babası AKP’li olup Evet oyu vermiş bir vatandaşımızdı. Ve Cumhurbaşkanı Sn. Recep T. Erdoğan’a bir şey mi olacak? korkusuyla yorumunu merak ettiğinden bize sormuşlardı.

    Yoksa saray takımının asıl kuşkuları; 200 milyar Doları bulan kayıp ve kaçak vurgunlar mıydı? Rıza Sarraf ve Halk bank müdür yardımcısı da bu korkunç boyuttaki vurgun ve soygunların aracıları, suç ortakları ve şantaj kanıtları olarak mı Amerika’da tutulmaktaydı?

    “Son 15 yılda 800 milyar dolarlık toplam ihale bedelinden havuza aktarılan ve Katar,  Singapur ve Malezya  bankalarına yatırıldığı ortaya çıkan, 200 milyar dolara yakın rüşvetin resmi belgelerinin ABD'nin elinde olduğu ve şantaj amacıyla, yarı resmi bunları açıkladığı” yazılıp konuşulmaktaydı.[2] Şimdi asıl mesele, o paraların Türkiye'ye "devlet baskısıyla" fakat "yabancı sermaye kılıfıyla"sokulmuş olması ve milletin tapularının, rüşvetten sağlanmış servetle bir-iki aileye aktarılmasıydı. Bu vurgun düzeni, fazla oy pusulası ve zarf basılarak sürdürülmeye çalışılsa da artık ayyuka çıkmıştı ve ABD'nin elinde Türkiye'ye karşı şantaj vasıtası yapılmıştı!

    Rıza Zarrab’ın ünlü Avukatları, Sn. Cumhurbaşkanıyla ne konuşmuşlardı?

    Biliyorsunuz Rıza Zarrab İranlı bir Türk vatandaşıdır ve şu anda Amerika'da hapiste tutulmaktadır. Hakkında iddia edilen suç; “Kara para oluşturmak ve aklamak, dolandırıcılık yapmak, Amerika Birleşik Devletleri'nin ulusal güvenliğini tehlikeye atmaktır.” Bu kişinin avukatları arasında iki çok önemli isim bulunmaktadır. Biri New York kentinin efsane Belediye Başkanı Rudy Giuliani, diğeri Amerika eski Adalet Bakanı Michael Mukasey.

    İşte bu Rıza Zarrab’ın Amerikalı iki çok önemli avukatı görüşmeler yapmak için Şubat ayında ülkemize yollanmış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan kendilerini kabul buyurmuşlardı. Kara para ve dolandırıcılıktan yargılanan bir sanığın avukatları neden Sn. Cumhurbaşkanı ile görüşme yapmışlardı? Ve Sn. Cumhurbaşkanı, bir başka ülkede siyasi olmayan bir nedenle tutuklu olan bir kişinin avukatlarıyla neden buluşmuş ve neler konuşmuşlardı? Bugüne kadar yurtdışında kara para aklamaktan dava açılan bir kişinin avukatları Türkiye'de bu kadar üst düzeyde bir görüşme yapmışlar mıydı ve bunun dünyada başka bir örneği var mıydı? Kara para aklamaktan ve dolandırıcılıktan yargılanan bir kişinin avukatları Cumhurbaşkanı ile görüşüyorsa, o sanığın ve isnat edilen suçun Türkiye Devleti ile ilişkisi olduğu kuşkusu doğmaz mıydı?

    Türkiye'ye Zarrab'a karşı hangi tavizler dayatılmaktaydı?

    Rıza Zarrab'ın iki ünlü avukatı Giuliani ve Mukasey'in Şubat ayında Ankara'ya gelerek bir dizi gizli görüşme yaptıkları dava dosyasına konan raporlardan anlaşılmıştı. Aslında iki ünlü avukat mahkeme heyetinden “kendilerinin savunma avukatı olmaları nedeniyle Türkiye'ye gitmelerinin gizli tutulması” talebinde bulunmuşlardı. Mahkeme bu talebi reddetmiş ve durumu Adalet Bakanlığı'nın bizdeki UYAP'ın benzeri olan internet sitesinden açıklamıştı. Ancak açıklama bununla kalmadı. Adalet Bakanlığı iki ünlü avukatın yazdığı ve yine gizli olmasını istediği 31 sayfalık raporu da internet sitesinden yayınlamıştı. Avukatlar mahkeme heyetine “Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarının ve ulusal güvenliğinin daha güçlü olması için Zarrab'ı rahatlatacak bir anlaşma yapılması” tavsiyesinde bulunmuşlardı. Örneğin MHP'li Ümit Özdağ “Zarrab'a karşılık Amerika'nın PYD'yi desteklemesine göz yumulacağını, Kuzey Suriye'de bir PKK bölgesinin kurulmasına sessiz kalıp kılıf uydurulacağını” açıklamıştı.

    Giuliani'nin mahkemeye sunduğu yazılı ifadesinde yer alan: “Danışmanlık ve tavsiye vermek için görevlendirilmiş bulunmaktayım. Özellikle Türkiye ve ABD arasında, ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarına yarayacak ve Reza Zarrab'ın da yararına olacak şekilde bir anlaşmayla sonuçlanabilir mi konusunda yoğunlaştım. Bu hizmetler arasında Türkiye ve ABD üst düzey yetkilileriyle daha çok temas yapılması da vardır!”[3] itirafları nasıl okunmalıydı? Rıza Zarrab ve Halk Bank Müdür Yardımcısı üzerinden Türkiye’ye hangi şantajlar yapılmaktaydı ve Sn. Cumhurbaşkanı bu olayın neresinde bulunmaktaydı?

    Malum Hürriyet'teki iktidar sözcüsü sayılan Abdülkadir Selvi, referandum gecesi AKP Genel Merkezi'nde ciddi bir burukluk yaşandığını yazmıştı. Buna göre gelen sonuçlardan hiç memnun olmayan ve hayal kırıklığı yaşayan parti kurmaylarını bizzat Başbakan Binali Yıldırım teselli etmeye kalkışmış“Yapmayın arkadaşlar biz kazandık sayılır” sözleriyle yatıştırmaya çalışmıştı.Medyaya yansıyan fotoğrafta da Sn. Erdoğan'ın yüzü simsiyahtı, suratı asıktı ve garip bir kuşkuya kapılmış gibi bakmaktaydı. Aynı şekilde damat Albayrak, İbrahim Kalın ve Yiğit Bulut'un görüntüleri de aynıydı. “Erdoğan bütün kaynakları referanduma harcamıştı. Büyük vaatlerde bulunmuşlardı. Milletin bir kısmı Erdoğan'ın başkan olması halinde terörün biteceğine ekonominin düzeleceğine, işsizliğin biteceğine, Suriye ve Irak'ta çok büyük askeri başarılar kazanacağına, Türkiye'nin dünya lideri olacağına, Amerika ve Avrupa'yı dize getireceğine inandırılmıştı. Oysa, bu gidişatla bunların olması imkansızdı. Üstelik Sn. Erdoğan iki yıllık süreçte oylarının erozyona uğrayacağını da anlamıştı. Çünkü artık destek sınırdaydı ve en küçük bir gerileme başkanlığı elinden alacaktı, bunun farkındaydı”yorumları yabana atılmamalıydı.

    Trump’ın “Beraber yapacağımız birçok önemli iş var” sözleri ne anlamı taşırdı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tebrik için arayan ABD Başkanı Trump telefonda: “Çok iyi kampanya yürüttünüz. Yakından takip ettim. Dostluğumuzu önemsiyorum. Beraber yapacağımız birçok önemli iş bizi bekliyor” ifadeleri, içeriğinde çok gizli ve kirli irtibatları barındırmaktaydı, ama nedense üzerinde hiç durulmamıştı.

    ABD Başkanı Donald Trump 16 Nisan referandum zaferini tebrik etmek için Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ı arayıp kutlamıştı. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Trump, Erdoğan'a; “iyi bir kampanya yürüttüğünü, birçok ile gittiğini hatırlatmış ve kampanya sürecini bizzat yakinen takip ettiğini” ifade ettiği vurgulamıştı. İki ülke ilişkilerinin de ele alındığı görüşmede Trump’ın,"Dostluğumuzu önemsiyorum, beraber yapacağımız birçok önemli işler olduğunu biliyorum" sözleri, yoksa Başkanlık kararıyla, Türkiye’yi Suriye batağına çekme mesajı mıydı?

    ABD'de yayın yapan New York Times gazetesi ise, Donald Trump'ınreferandumdan sonra Erdoğan'ı arayarak tebrik etmesinin yanlış olduğunuyazması ise, hedef saptırmaya yönelik bir yaklaşımdı. ABD'nin önde gelen gazetelerinden New York Times (NYT), anayasa değişiklikleriyle ilgili Pazar günkü referandum hakkında "Türkiye'de demokrasi kaybetti" başlıklı bir başyazı yayımlaması, Sn. Erdoğan’a şantaj amaçlıydı. Siyonist sermaye güdümlü gazetenin: "Beyaz Saray, Başkan Donald Trump'ın Pazartesi günü Erdoğan'ı telefonla kutladığını açıklamıştır. Bu şok edici derecede yanlış bir karşılıktır. Nihayetinde, Türkiye'de demokrasi yeniden canlanacak olursa bu, Erdoğan'ın dayattığı otoriter sistemi kabullenmek istemeyen milyonlarca Türkün sayesinde olacaktır. Haklarını ve özgürlüklerini geri almanın bir yolunu bulacaklardır"yorumları tam bir küstahlıktı.

    19 Nisan gecesi El-Cezire kanalına verdiği röportajda: “YPG ve PYD konusunda Obama bizi aldatmıştır. Ama şu andaki (Trump) yönetiminin aynı durumda olacağına ihtimal vermiyorum!” buyuran Sn. Erdoğan, acaba Trump’ın dürüstlük damarından ve kendilerini kandırmayacağından nasıl bu kadar emin konuşmaktaydı? Hem Sn. Erdoğan için bu referandum boyunca “Aldanmayan ve Aldatmayan Lider?”sloganıyla propaganda palavraları sıkılmamış mıydı? Aldatılmaktan hiç doymayan zatlara bu denli yetkiler sunmak nasıl bir Milli tutarlılıktı ve nasıl bir manevi duyarlılıktı? Yandaş yalaka yorumculardan Cem Küçük, Mavi Marmara’ya katılanlara küstahça sataşıp nefsani damarlarına dokununca heyecanlanıp hücuma geçen İHH’cılar ve diğer kurusıkı İslamcılar, bu AKP’nin Dine ve devlete yönelik tahribatları ve nice hıyanet icraatları karşısında kafalarını kuma gömüyorlardı.

    Gölge CIA: AB’ye gidecek Suriyeli sığınmacılara engel olmak ve Rusya’yı kontrol altında tutmak için halâ Erdoğan’la işbirliğine ihtiyacı bulunduğunu açıklamıştı.

    'Gölge CIA' olarak bilinen ABD'li düşünce kuruluşu Stratfor'da yayımlanan analizde, Türkiye'nin Erdoğan'ın yönetimi altında 'daha otoriter' bir rejime dönüşmesinin Avrupa Birliği (AB) tarafından sözde kınanacağı, ancak sığınmacı trafiğine engel olmak ve Rusya'yı kontrol altında tutmak için Türkiye'ye ihtiyaç duyulduğu için Erdoğan’la işbirliği yapılacağını vurgulanmıştı.[4] Yapılan analizde muhalefetin itirazlarının halâ sürdüğü 'büyük çekişmeli' yarışta, AKP ve Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın Başkanlığı çok güçlendirecek bir zafer elde ettiği paylaşılmıştı. Ülkenin genelinin aşırı derecede kutuplaştığı ve İstanbul, İzmir ve Ankara gibi en büyük 3 kentte Erdoğan'ın kayba uğradığı vurgulanarak, AKP'nin kıl payı zaferinin Erdoğan'ın gücünü pekiştirmek için bu 'olağanüstü önlemleri' alması gerektiğine neden olduğu yorumu yapılmıştı.

    Türkiye'nin Erdoğan'ın yönetimi altında 'daha otoriter' bir sisteme geçmesinin AB tarafından sözde kınanacağını söyleyen Stratfor, buna rağmen “AB'nin sığınmacı trafiğine engel olmak ve Rusya'yı kontrol konusunda halâ Türkiye'nin işbirliğine ihtiyacı olduğunu anlayacağını” hatırlatmıştı. Analizde referandumun sonucunun Türkiye'nin iç siyasetinde uzun dönemde belki dramatik değişikliklere yol açacağı, ancak Erdoğan’ın dış politikasının büyük oranda değişmeyeceği yorumu da yapılmıştı.

    “Independent yazarı Cockburn ise: Türkiye, düşmanlarının avı haline gelecek!” yorumlarını yapmıştı.

    İngiliz Independent gazetesinin tecrübeli Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn,“referandum sonrası yaşanan 'derin bölünmeler' nedeniyle Türkiye'nin 'potansiyel düşmanlarının avı' haline geleceğini” yazması, dış güçlerin sinsi planlarını açığa vurmaktaydı. Analizinde, “Türkiye'nin etrafının "düşmanları -ya da olası düşmanları- olan Suriye, İran, Rusya ve de Kürtler" tarafından çevrildiğini belirten Cockburn, bu "düşmanların" Türkiye'deki bölünmeleri istismar etmenin kolaylığının farkında olduğunu vurgulayıp, asıl tehdit olan ABD, AB ve İsrail’i gizlemeye çalışmıştı.

    "Gerçek tehlike dışarıdan gelecek" itirafı!

    Erdoğan'ın kıl payı referandum zaferinin ardından giderek daha da agresifleşeceği öngörüsünde bulunan Cockburn'ün analizinde şu itiraflarda yapılmıştı:

    "Erdoğan için ülkede istikrarı sağlamak zor olacaktır... Otoriter liderler genellikle, kontrollerindeki medyayı kullanarak tekel güçlerini meşrulaştırmaktadır. Ülke içindeki muhalifleri de güvenlik güçlerini ve devleti üzerlerine salarak bastıracaktır. Ama hükümdarlıklarına yönelik gerçek tehlike, iç ve dış düşmanları kendilerine karşı birleştiğinde ortaya çıkacaktır. Erdoğan referandum kampanyasında, Hollanda ve Almanya ile dikkatli bir şekilde sahneye konmuş temsili gerginliklerle, milliyetçi duyguları kamçılamaya çalışmış ve başarmıştır… Ancak Türkiye'nin etrafı birçok açık ve potansiyel düşmanla, Suriye, Kürtler, İran, Rusya ile çevrilmiş durumdadır. Ve bunlar ülkenin derin bölünmelerini istismar etmenin ne kadar kolay olduğunun farkındadır" yorumları, aslında Amerika ve Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik sinsi ve Siyonist planlarını yansıtmaktaydı. İşte bu nedenle ülkemiz Ege’den sonra Akdeniz’de de abluka altına alınmış, elliden fazla ülkenin savaş gemileri Akdeniz’e konuşlanmıştı.

    Ege’deki son adalarımızın Yunanistan işgaline bırakılması kahramanlık mıydı?

    “Misâk-ı Milli” ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı 2004 yılından beri Yunan işgali altındadır. İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içinde bulunan vatan topraklarında, 13 yıldır Yunan bayrağı dalgalanmakta ve Yunan askerleri elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır. Adalarımıza Yunan askerleri ile birlikte silah ve mühimmat yığınağı da yapılmış, uçaksavar ve top gibi ağır silahlar yerleştirilerek top namluları Türkiye’ye yönlendirilmiş durumdadır. Türk adaları Yunan ordusunun ileri karakolu haline dönüştürülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan ve AKP Hükümetleri eliyle Ege Denizi’nde soyutlanarak Anadolu’ya hapsedilmeye çalışılmıştır.

    Binali Yıldırım bile 2015 yılında, kendi seçim bölgesindeki İzmir Koyun Adası’na, yani Türk toprağına, Türk bayrağını saklayarak ve teknesine Yunan bayrağı çekmek zorunda bırakılarak pasaportla girebilmek durumunda kalmıştır. Binali Yıldırım’ın, Yunan bayrağı ve pasaportla girdiği İzmir Koyun Adasına, Yunan Savunma Bakanı ve Komuta kademesi, elini kolunu sallayarak, pasaportsuz dolaşmaktadır. İşgal edilen adalarımıza, Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetlerinin himayesinde çok sayıda kilise bulunmaktadır. Kilisenin papazlarını İstanbul Fener Rum Patrikhanesi atamıştır. Vatan toprakları çan sesleri ile inim inim inlerken, Adalarda bir tek cami bile bulunmayıp, ezan sesi duyulmamaktadır!

    Erdoğan ve AKP iktidarları tarafından işgalin önlenmesi için TSK’ya Hükümet Direktifi verilmemiş ayrıca adaların boşaltılması için Yunanistan’a da bir tek nota bile yollanmamıştır. Böylece 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı, yani Türk Milletinin namusu vatan toprakları, Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde alenen Yunan askerine bırakılmıştır.

    Sn. Erdoğan kendi döneminde verilen adaların sorumluluğunu Lozan’a yüklemeye çalışmıştır.

    Erdoğan’ın, “1920’de Sevr’i gösterdiler, 1923’de bizi Lozan’a ikna ettiler. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Bağırsan sesimizin duyulacağı adaları verdik. Burnumuzun dibindeki adaları verdik” gibi söylemleri acaba kendi ayıplarını kapatma çabası mıydı? İtalya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Uşi Antlaşması’nda On İki Ada’nın Osmanlı İmparatorluğu’na geri verilmesi öngörülmüş olmasına rağmen Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine bu devir yapılamadı. Yunanistan’ın Balkan Savaşı sırasında Kuzey Ege bölgesindeki adaları işgale kalkışması ve Osmanlı Devleti’nin elinde adaları savunacak yeterli deniz gücünün bulunmaması nedeniyle On İki Ada üzerindeki İtalyan işgali kaldırılamadı. Osmanlı Devleti’nin Almanya ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’na girmesinden bir yıl sonra İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında 26 Nisan 1915’te Londra Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın 8. Maddesi ile İtalya’nın işgali altında bulunan On İki Ada’nın egemenlik hakkı İtalya’ya bırakıldı.

    AKP Dışişleri Bakanlığı, “Ege Denizi’nde uluslararası antlaşmalarla belirlenmiş deniz sınırı yoktur” tezine sığınarak kamuoyunu yanıltmaya çalışmıştı. 1923 Lozan Antlaşması’nın imzalandığı dönemde karasuları 3 mil olarak saptanmıştır. Türkiye, 1930 Lahey Kodifikasyon Konferansı’nda karasularını 6 mile çıkarmıştır. Karasularının 6 mil olarak kabul edilmesinden sonra 1939’da İngiltere tarafından yayınlanan haritada 12 Ada deniz sınırları çizgi ile tanıtılmış ve çizgi dışındaki bölgenin Türk bölgesi olduğu kararlaştırılmıştır. Lozan Antlaşmasına taraf olan İngiltere’nin 1939’da yayınladığı haritada, işgal altında olan adalarımızın 12 Ada deniz sınırlarının dışında ve Türkiye’nin egemenliği altında olduğu açıkça gösterilmiş durumdadır.

    Dışişleri Bakanlığı Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesindeki bağlı adacıklar ve Paris Antlaşması’nın 14. Maddesindeki bitişik adacıklar ifadesine sığınarak hâlihazırda işgal altında olan adaların 12 Ada’ya bağlı adacıklar olduğu tezini savunmaktadır. Oysa işgal altında olan adaların en küçüğü İstanbul’daki Büyükada çapındadır, bir kısmı da Büyükada’nın 3-5 misli büyüklükte olup adacık sayılmaktadır. Eşek Adası’nın Batnoz Adası’na olan mesafesi 18 mil, Lipso Adası’na olan mesafesi 12 mildir. Bulamaç Adası’nın Lipso Adası’na olan mesafesi 14 mil, İleriye Adası’na olan mesafesi 13 mildir. Görüldüğü üzere işgal altında olan adalarımız 12 Ada’ya bağlı ya da bitişik adacık değildir."

    Avrupa Birliği ve Yunan Büyükelçisi bile işgali onaylamışlardı!

    Eski Milli Savunma Bakanı Sn. Barlas Doğu’nun imzasıyla AB Türkiye Delegasyonu, AB Frontex Ajansı ve Letonya Büyükelçiliği’ne birer mektup yollamıştı. Mektupta, Aydın Eşek Adası’nın Yunan işgali altında olduğu belirtilerek adada görevli olan AB Frontex-Letonya Sahil Güvenlik Botlarının geri çekilmesi talebi aktarılmıştı. AB Delegasyonu mektuba resmi cevap vermemiş ancak Temmuz 2015 itibarıyla Aydın Eşek Adası’ndaki FRONTEX Sahil Güvenlik Botlarını geri çekmek zorunda kalmıştır. Böylece AB’de işgali resmen kabullenmiş durumdadır.

    Yunanistan Ege Denizi’nde Sevr Antlaşmasını uygulamaktadır!

    Yunanistan, Ege Denizi’ndeki adalarımızda vergi toplamaya başlamıştır. Ayrıca Yunanistan, Ege Denizi Türk karasularında tekne ile dolaşan vatandaşlarımıza saldırmakta, tutuklayıp yargılamaktadır. “Mevcut durum itibarıyla 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı yani Türk Milletinin namusu vatan toprakları Yunan askerine teslim edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti batıdan bölünmüş ve Anayasanın 3. Maddesi fiilen değiştirilmiş durumdadır. Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde, Cumhuriyet tarihinin ilk ve en büyük toprak kaybı yaşanmıştır. Osmanlı Devleti Sevr Antlaşması’nın 132. Maddesi ile Ege Adaları üzerindeki tüm haklarından vazgeçmesine yol açan genel bir feragat hükmünü kabule zorlanmıştır. Sevr Antlaşmasını imzalayanlar ve Saltanat Şûrasında antlaşma hakkında olumlu oy kullananlar Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 19 Ağustos 1920’de vatan haini ilan edilmiş ve Sevr Antlaşması TBMM’nin kuvvetli iradesi ve İstiklâl Savaşı sayesinde uygulanmamıştır. Ancak yıllar sonra Erdoğan ve AKP Hükümetleri iktidarının gafletiyle Ege Denizi’nde Sevr Antlaşması uygulanmaya başlanmıştı. Sevr Antlaşmasını imzalayanları vatan haini ilan eden TBMM, 2004’den beri Ege Denizi’nde Sevr Antlaşmasını uygulayan siyasetçiler hakkında hiçbir işlem yapmamıştır” diyen Milli Savunma Bakanlığı Eski Sekreteri Ümit Yalım, sorumlular hakkında Vatana İhanetten suç duyurusunda bulunmuşlardır.

     

     


    [1] http://www.muslimport.com/abd-somaliye-isgal / 17 04 2017

    [2] Arslan Bulut – 19 04 2017 – http://www.yenicaggazetesi.com.tr - Asıl mesele

    [3] 24 04 2017 / Can Ataklı

    [4] 17 04 2017 - https://tr.sputniknews.com/turkiye/201704171028107623






















    Bu Haber 343 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS