• Mustafa Tahhan'ın İSRAİL-LÜBNAN Savaşında ERBAKAN'IN Kurtarma Operasyonunu Anlatıyor

    Mustafa Tahhan'ın İSRAİL-LÜBNAN Savaşında ERBAKAN'IN Kurtarma Operasyonunu Anlatıyor

    17 Kasım 2016

     
    | Devamı


    LÜBNAN SAVAŞINDA ERBAKAN’IN KURTARMA OPERASYONU

     

    Lübnan Savaşı'nda Erbakan Hoca'nın Kurtarma Operasyonu - Özel Haber

    İsrail'in 2006 yılında saldırdığı Lübnan'dan tahliye edilen Türk
    vatandaşlarının arasında bulunan çok önemli isim kimdi?

     

    Batının şımarık çocuğu İsrail, bundan 10 yıl önce Lübnan'a saldırdığında takvimler 12 Temmuz tarihini gösteriyordu. Yaklaşık 1 ay süren savaşın neticesinde hezimeti yaşayan İsrail, geri çekilmek zorunda kalmış ve tüm dünyanın gözü önünde yenilgiyi kabul etmişti. Vahşi saldırılarının devam ettiği 1 aylık süre içerisinde ağır kayıplar vermiş, aynı zamanda da çoğu kadın ve çocuk binden fazla Lübnan vatandaşını katletmişti. 

    Yakın tarihimizin en şiddetli saldırılarından biri yaşanırken, Türkiye, Lübnan'da bulunan Türk vatandaşlarını 24 Temmuz 2006 günü, Deniz Kuvetleri ve Dışişleri Bakanlığı'nın gerçekleştirdği ortak operasyon neticesinde, İskenderun feribotuyla tahliye etmiş ve Mersin'e getirmişti.

    Ancak yıllar sonra ortaya çıkan bir gerçek var ki, 54. Hükümetin Başbakanı Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın, Ümmetin her ferdini ayrı ayrı düşündüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. 1200 Türk vatandaşının taşındığı ve Beyrut'tan 50 mil açıkta bekleyen İsrail hücumbotlarının arasından geçen, Deniz Kuvvetleri'ne ait İskenderun feribotunda Merhum Erbakan'ın kadim dostu Lübnan'lı Mustafa Tahhan ve ailesi de bulunuyordu.

    Mustafa Tahhan Hoca'nın, olayın perde arkasını, yolculuğu ve Türkiye'de misafir edilişini anlattığı yazısında, Erbakan için söylediği, "Bazıları niye ben son ana kadar Erbakan’la beraberim bunu garipsiyorlar. Bunun sadece siyasi bir duruştan ibaret olduğunu zannediyorlar. Hayır dostlar! Bu aynı zamanda zayıf anımızda bizi kollayan, biz sıkıntılarla boğuşurken boğulmadan önce imdada yetişen kişiye bir vefa duruşudur… O mümin, salih kişiyi aradım ve yardım çığlığı attım. Ve hemen ikinci bir telefon geldi, kendimizi hazırlamamızı, bir Türk savaş gemisinin bizi Beyrut’tan alıp Türkiye’nin Mersin limanına götüreceğini haber verdi." ifadeleri dikkat çekiyor.

    İŞTE O YAZI:

    Korku ve Ümit Arasında Lübnan Seyahati – “Dünyanın Dört Bir Yanından Hatıralar” Yazı Dizisinden – Lübnan’dan Hatıralar[1]

    Lübnan’dan uzun bir ayrı kalışın ardından…
    Güzel ülkemizden…
    Ve ahalisine özlem duyan terkedilmiş köy evimizden...

    Köy sakinlerinin tamamını oluşturan aile efradı ve akrabalar gidenleri sorup duruyorlardı. Onları duyuyorlar ama kim olduklarını bilmiyorlardı. Ulaşılamayan her şey rağbet görür… Ailemden birkaç kişi ile birlikte Lübnan’a doğru yola çıktım. Niyetimde geçen senelerin bizi mahrum bıraktığı bazı şeyleri telafi etmek vardı.

    Buydu temennim … “Gerçek olmaz her temennisi kişinin - Esmez rüzgarlar bile dilediği yöne gemilerin[2].”

    Üçüncü gündü. Fırtınalar koptu. İsrail Lübnan’ın hayat damarlarını koparmaya başladı. Köprüleri yıkıyor, evleri harap ediyor, uçaklarıyla yolları hendeklerle dolduruyordu. Ülke halkı enkaz altında can veriyor, kimsecikler onlara ulaşamıyordu. İsrail, halkı en kısa sürede evlerini boşaltmaları için uyarıyordu. İnsan tufanı anlatmak için ne söyleyebilir ki?

    Korkuyla Ümit Arasında[3]

    Korku ve ümidin iki kıyısı arasında sıkışıp kalmıştık böylece…

    Ümit kapısı tek iken, eller Allah Teala’ya açılıyor, yalvarıyordu: Merhamet, Esenlik..  Küçük-büyük herkesi koruması, korkularından emin kılması, açıklarını kapatması, kalplerine sabrı ve huzur içinde kadere rızayı ilham etmesi için eller O’na yakarıyordu. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir![4]”

    Korku kapısı ise farklı farklı renk, ses ve  şekillerde idi. Karadan, denizden ve havadan bombardımanın şiddeti gün geçtikçe artıyordu. Renkler birbirine karışmıştı artık… Solgun yüzler, kıpkızıl akan kanlar. Şimşek gibi gürleyen sesler dinmiyor. Radyo ve televizyonlardan duyduğunuz haberler de endişenize endişe katıyordu. Yaşadıklarımızdan uzak olan çocuklarımızdan cep telefonları ile emin olabiliyorduk. Ta ki iletişim kesilinceye kadar. Durmuştu artık.

    İnsanlar bir çıkış aramaya başlamışlardı, ağrılar kalbimi sıktıkça sıkıyor, rahatsızlığımı arttırıyordu. Çocuklarımın ilki; kızımı tüm çocukları ile beraber ülkeden çıkmak için yollarda görüyordum. Ancak gidebileceği komşu ülkeler de dahil olmak üzere hiçbir güvenli çıkış yolu yoktu. Göz yaşları döküldü. Gözyaşıyla olan ahdim, gerçekleşmesi zor bir anlaşmaydı ancak şartlar benden daha güçlüydü. Belki de gözyaşları durumun şiddetini hafifletiyordu.

    Konuşma yok. Anladım ki oğlum Abdurrahman, kızım Heyfâ’nın yaptığını yapmak istiyordu. Benimle beraber Allân (Bilal) beyi aradı, yolun açık olduğundan beni emin kılmak istiyordu. O da yolun güvenliğini sağlamak için bazı görüşmeler yapacaktı. Tüm bunlar beni rahatlatmaya yetmemişti: Büyük Üstat Necmettin Erbakan’ı aradım, bu tehlikeli durumdan bizi kurtarması için.



    Operasyona Katılan İskenderun Feribotu

    Biz bu dünyanın garipleriyiz. Ne dünyaya, ne zalimlere, ne de ayartmalara teslim olmuş kimseleriz; güçten düştüğünde dahi mücadele uğruna elinden geleni yapan, elinden tutması ve can simidi atması için her şeyin mihengi olana sığınan kimseler. Bunu zalim Saddam Hüseyin Kuveyt’e saldırdığı zaman da tecrübe etmiştim. İstanbul’a taşınırken çok zor şartlar içindeydik.

    Uzak yakın bizi soran kimse yoktu. Sevgi, muhabbet gösteren arkadaşların çoğu ya uzaklaşıyor ya da gizleniyordu. İnsanın daha sen onla konuşmadan seni hissedip , sessizce, başa kakmadan, minnet ettirmeden seni gözetip kollaması ne büyük bir iş!

    Bazıları niye ben son ana kadar Erbakan’la beraberim bunu garipsiyorlar. Bunun sadece siyasi bir duruştan ibaret olduğunu zannediyorlar. Hayır dostlar! Bu aynı zamanda zayıf anımızda bizi kollayan, biz sıkıntılarla boğuşurken boğulmadan önce imdada yetişen kişiye bir vefa duruşudur… O mümin, salih kişiyi aradım ve yardım çığlığı attım. Ve hemen ikinci bir telefon geldi, kendimizi hazırlamamızı, bir Türk savaş gemisinin bizi Beyrut’tan alıp Türkiye’nin Mersin limanına götüreceğini haber verdi.



    İskenderun Feribotu Mersin Limanı'na Yanaşırken


    Hemen Beyrut’a doğru yola koyulduk. Beyrut yolculuğu risk doluydu. Ancak biraz da olsa ümit varsa beraberinde, tehlikeler emniyete dönüşüverir.

    Bize kendi evlatları gibi muamelede bulundular. Uyumamız için bir oda tahsis ettiler. Son derece cömert ikramda bulundular. Yaklaşık 30 saatlik yolculuktan sonra Mersin Limanı’na ulaşmıştık. Bu heyecan verici yolculuğun ayrıntılarını anlatmak mümkün. An olur korkutucu bombardımanın karanlığından çıkarsın, an olur derin denizin karanlıklarına dalarsın: Birbiri üstüne karanlıklar…

    “…Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.[5]”

    İşte bu gerçeklik anında dardaki insan, sığınak olarak Allahtan başkasını bulamaz. Rabbine sıkıntılardan kötülüklerden kurutulmak için dua eder. Çember daralır, baskılar artar, güçten düşülür, dayanaklar zayıflar, bu güçsüz insan etrafına bakar ve kendini yardım ve kurtuluş vesilelerinden soyutlanmış bir halde bulur. Ne kendi kuvvetinin ne de bir başka kuvvetin ona yardımı olur. Zor zamanlar için yaptığı tüm hazırlıklar ya ondan uzak kalır ya da onu terkeder. Zor anlar için tüm yardım umdukları ya onu inkar eder ya ondan yüz çevirir. İşte o an yardım ve kurtuluş elinde olan biricik kuvvete sığınan fıtrat uyanır; insan Allah’a yönelir.

    Rabbinin şu ayetini hatırlar: “(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren mi…[6]”




    Her birinin son derece yavaş geçtiği 30 saatin ardından Adana yakınlarındaki, Kıbrıs Adası’nın karşısına tekabül eden Mersin Limanı’na ulaştık. Gemiden indiğimizde bizi güllerle karşıladılar. Yüksek rütbeli subayların odasına davet ediliyor, sağ salim ulaştığımız için tebrik ediliyorduk.

    Teşekkür ettik ve bizi bekleyen Saadet Partili arkadaşları bulmak üzere yanlarından ayrıldık. Yüzlerinden can, gözlerinden muhabbet fışkırıyordu. “Bizi Erbakan Hoca aradı ve dedi ki: Eğer kurtarma gemisi ile gelmeyi başaramazsa bir tekne kiralayıp o gemiyle getirin Lübnan’dan onları, dedi.” dediler.

    Bu sıcaklık, sevgi yeter bana, daha fazlasına dayanamazdım. İslam ümmetinin özlediği sevgi, vefa.. Yaşıyorduk, bizimle beraber ümit de yaşıyordu. Yüreklerimizde kurmadan İslam devletini topraklarımızda kurulmayacaktır. Mersin’den sonra, yolumuz Adana’ya. Dostlarımız Tarsus beldesine uğramamızı önerdiler. Dağ başında küçük bir belde. Denildiğine göre burada Ashab-ı Kehf’in sığındığı mağara bulunmakta.

    Bu sahneye ihtiyacımız vardı, böylece mümin kalplerdeki imanın kıssasını hatırladık. Nasıl imanla huzur bulduklarını, nasıl imanı dünyanın süs ve şatafatına tercih ettiklerini, insanların içinde yaşamak güçleştiğinde nasıl mağaraya sığındıklarını, Allah’ın bu mümin kalpleri nasıl gözettiği, belalardan koruduğu ve rahmetiyle kuşattığını hatırladık.

    Allah Teala buyuruyor: “Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. (Kimi) «Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık» dediler; (kimi de) şöyle dediler: «Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nâzik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin. Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazsınız.”[7]

    Tarsus’un bu gençlerin vatanı olma zorunluluğu yok aslında. İhtilaflı bir konu. Ama bu bizi uzaktan yakından ilgilendirmiyor. Önemli olan Rabbimizin Kitabı’ndaki buyrukları. İbret almak için bu mağarayı ziyaret etmeye çok ihtiyacımız vardı gerçekten. Mağaradan, hemen yakınındaki mescide gidiyoruz. İki rekat namaz kılıyoruz. Buralarda Allah Teala’ya dualarımızı kabul etmesi, eksiklerimizi örtmesi, korkulardan bizi emin kılması için dua ediyoruz. Buna ancak O güç yetirir, duaları kabul eden, darda olanın Dua ettiğinde duasına icabet eden O’dur.

    Mustafa Tahhan
    24.07.2006

    Mersin-Türkiye

    ------------------------------------------------
    [1] http://www.mustafatahhan.com/?p=1662
    [2] 10. yüzyılda yaşamış, Arap şiirinin en önemli isimlerinden biri kabul edilen Ebu'ṭ-Ṭayyib el-Mutenebbî’nin şiirinden bir beyit : ما كل ما يتمنى المرء يدركه .. تجري الرياح بما لا تشتهي السفن

    [3] Korku ve ümit arasında olmak aynı zamanda İslam akaidinde kullanılan bir kavramdır. بين الخوف والرجاء Ümit ve Korku arasında olmak Müslümanın günahları ne kadar çok olursa olsun bağışlanacağı ümidini taşıması, salih amelleri de ne kadar çok olursa olsun cezadan-cehennemden korkması gerektiğini ifade eden ıstılahi kullanımdır.
    [4] Fecir Suresi, 27-30.
    [5] Nur Suresi, 40. Ayetten bir bölüm. Ayetin içerisinde, “Birbiri üstüne karanlıklar…” ibaresi de geçiyor.
    [6] Neml Suresi, 62.
    [7] Kehf Suresi, 19-20.

     

    Mustafa Tahhan Kimdir?




    1938'de Lübnan'da doğdu. Eğitimini Suriye'de tamamladı. Kimya mühendisidir. İslami uyanışın içine bulunduğu şartlar üzerinde yoğunlaşmış ve yazdığı kitaplar 60 dile çevrilmiştir. İhvan-ı Müslimin hareketinin içerisinde önemli görevler almıştır.

     

    IIFSO (Dünya Müslüman Öğrenci Örgütleri Federasyonu) Kurucu Genel Başkanıdır.



    Bu Haber 3191 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS