• MARAZLILARIN ERBAKAN TAKINTISI

    MARAZLILARIN ERBAKAN TAKINTISI

    03 Eylül 2012
    Son zamanlarda, Ali Bulaç, İsmail Kara, Mümtazer Türköne gibi yazarların, birden bire, “İslamcılığı gündeme taşımaları ve bu bahane ile rahmetli Erbakan’a sataşmaları” bize“Erbakan’ı siyasetten öldürüp gömmek yetmez, üzerine beton dökmemiz lazım” diyen Siyonist Yahudi stratejisini hatırlatmıştı ve şimdi bu yerli çömezleri eliyle herhalde, o “beton dökme” işlevini tamamlamaya çalıştıkları sırıtmaktaydı. Kusun beyler kusun, kusmuğunuzu yalamanız yakındı!

     
    | Devamı

    Toplumsal İnfilakın Çaresi İNFAK KURUMLARI VE MARAZLILARIN ERBAKAN TAKINTISI

    İnfak, “NEFK” kökünden türetilmiş olup, meşru ve makbul yollarla sahip olunan malını, Allah rızası için muhtaç ve mağdurlara ve ihtiyaçlarını karşılayıcı oranda harcamak anlamındadır. Hukuken bakmak zorunda olduğu, ana-baba ve akrabalarına sahip çıkmaktan, Hak hâkim olsun ve Adil bir düzen kurulsun diye Allah yolunda cihada harcamaya kadar, Kur’an-ı Kerimde yetmişden ziyade ayette infak kavramı bulunmaktadır. Toplumda soysal adalet dengesinin korunması için, Hz. Peygamber Efendimizin bütün dul ve yetimleri devlet himayesine aldığı (Buhari, Zekât, 18 - Müslim, Feraiz 14) Hz. Ömer’in ise bu uygulamayı resmileştirip kanunlaştırdığı aktarılır.

    Parayı ve serveti, istihdam alanları oluşturacak ve üretim yapacak yatırımlardan çekip bankalarda yığmak veya altına bağlayıp yastık altına koymak anlamındaki “Kenz” dinimizde yasaklanmıştır. (Tevbe Suresi 35. ayet ve Bak: Gazali-İhya 4. Cilt, sh. 91-95)

    Çünkü Kur’an’ın açık beyanına göre, varlıklı Müslümanların mallarında yoksulların ve muhtaçların da hakları vardır. (Zariyat: 51, Meariç: 24-25)

    Ancak “İnfak” kavramı, Kur’an’da 5 ayrı sınıfta kurumlaşmıştır, Bunların “hüküm”leri de “hedef”leri de farklıdır.

    Bunlarla ilgili ayet ve hadislerin hepsini aynı kategoriye koymak, özel fazilet tavsiyelerini bile genel farziyet emirleri gibi sunmak yanlıştır. Ve hele komünist öğretilerden etkilenip ve İslamiyet’i komünizmi meşrulaştırmaya alet edip, infak kavramını keyfince yorumlamaya kalkışmak; ve hızını alamayıp Ebu Zerr Gıffari gibi birkaç mübarek sahabenin icraat ve içtihadını öne çıkarıp, başta Aşer-i Mübeşşere ve 4 büyük halife efendilerimiz olmak üzere Sahabe-i Kiramın çoğunluğunu “mal ve servet sahibi olmuşlar” diye kınamaya ve karalamaya kalkışmak tam bir sapkınlık ve taşkınlıktır. Bu dini bize nakleden, bu uğurda gösterdikleri feragat ve fedakârlıkları Kur’an’da övülen Sahabe-i Kiramı zan altında tutmak, İslam’ın temeline dinamit koymaktır.

    Kur’an’a göre başlıca infak kurumları ve vasıfları:

    1- ZEKÂT:

    “(Felah bulan ve kurtuluşa ulaşan mü’minler) zekât (verecek duruma gelmek) için çalışanlar (ve mali sorumluluklarını kuşananlardır)” (Mü’minun Suresi 4. ayet) yanında 50 kadar ayette, namazdan hemen sonra emir buyrulmaktadır.

    Zekât; devlete ve millete karşı sadakatini ve mali sorumluluk bilincini gösteren bir İslam vatandaşlık vergisidir. Zekâta “sadaka” vergisi denmesi de bu yüzdendir. Tevbe suresi 60. ayette, devlet tarafından toplanan zekât vergilerinin, toplumdaki tüm ihtiyaç kesimlerini kapsayacak şekilde, belirtilen 8 sınıfa hizmet verileceği beyan edilmektedir. Zekât vergisinin; servet ve üretimden kırkta bir, pahalı ve masraflı ziraattan yirmide bir, tabii ve kolay tarım ve tahıl ürünlerinden onda bir, devlete ait arazideki maden işletmelerinden beşte bir oranında alınması hadislerle ve icmai ümmetle sabittir.

    Zekât’ın Vasfı: Resmi’dir, geneldir ve her zaman geçerlidir.

    Zekât’ın Hükmü: Farziyet kapsamı içindedir.

    2- ENFAL: Cihat sonucu elde edilen ganimetlere enfal denir. Enfal Suresi birinci ayetiyle kesinleşmiştir. Ganimetlerin beşte biri Allah ve Resulünün, yani devlet hazinesinindir. “Darul Harp” şartlarında, hak ve adalet hâkim olsun diye yapılan cihat ortamında, hatta kâfir ve düşman kurumlarla faizin bile geçici olarak caiz sayıldığı, teşkilat eliyle Müslümanlara bir takım imkân ve fırsatların sağlandığı durumlarda, elde edilen kazanımlar “Enfal” hükmündedir ve beşte birinin hayır ve hizmet için ayrılması gerekir.

    Enfal’in Vasfı: Siyasidir, özel dönemlerde geçerlidir.

    Hükmü: Cihat ve teşkilat disiplini için mecburiyettir.

    3- İNFAK: Zekât vergisi dışında, malını ve parasını, Allah rızasını arayarak muhtaç konumda olanlara ve yine cihat ve milli savunma amacıyla harcama gayretidir.

    İnfak: Genel olarak; 1- Ailevi ve hukuki, 2- İçtimai ve ahlaki olmak üzere iki çeşittir.

    İnfakın vasfı: Ailevi yardımlaşma ve içtimai dayanışma ve paylaşma müessesesidir.

    Ölçüsü: Muhtaç ve mağdurların ihtiyaçlarını giderecek nispettedir.

    Hükmü: Vucubiyettir. Gerekirse ve ihtiyaç görülürse, kendi ihtiyacından fazlası, aynen hicret eden Muhacirlere, Ensarın yaptığı gibi, seve seve verilecektir. Ancak bu durum umumi değil hususi süreçler ve gereksinimler için geçerlidir.

    4- İSÂR: Başkalarını kendisine tercih etme, kendi ihtiyacı varken bile, elindekileri din kardeşlerine verebilme özelliğidir. İsâr kavramı Kur’an-ı Kerimde dört yerde geçmektedir. (Yusuf: 91, Taha: 72, Naziat: 38, A’la: 16)

    İsâr, cömertlik ve civanmertliğin en yüksek zirvesidir.

    Vasfı: Yüksek bir feragat, örnek bir uhuvvet prensibidir.

    Hükmü: Fazilettir.

    5- FITRA: Yaratmak ve yarıp açmak anlamına gelen “Fatır” kökünden türetilen iftar, orucu açmak manasındadır. Ramazan orucunu tutmaya ve bu mübarek ayın feyzü bereketinden yararlanmaya muvaffak kılınmanın bir şükür ifadesi olarak fakirlere verilen özel sadakaya da “Fıtra” denir, Türkçemizde Fitre olarak telaffuz edilir. Şafii, Maliki ve Hambelilere göre fıtra vermek farz, Hanefilerde ise vaciptir.

    Fıtra miktarı, Resulüllahın döneminde yaygın olan, buğday, arpa, hurma ve kuru üzüm gibi yiyeceklerden bir sa’ (3 kg) nispetindedir. Bu yiyecek cinslerini, yoğunlukla yetiştirilen bölgelere göre, zeytin, incir, kayısı, peynir ve pestile gibi çeşitlendirmek de caizdir. Artık zenginler, aile bireyleri başına 100 TL (3 kg iyi hurma), orta halliler 50 TL (3 kg kaliteli kuru üzüm), dar gelirliler 20 veya 10 TL fitre vermeleri tavsiye edilir; böylece fakir ve düşkünlere bayram sevinci yaşatmaları hedeflenir.

    İslami esasları, çağımızın ihtiyaçlarına yanıt verecek programlarla ortaya koyan en önemli ilmi hazırlık “ADİL DÜZEN” projesidir. Böylesine ilmi, İslami ve insani temellere göre şekillenmiş bir sistem bütünlüğü içinde başka bir proje hazırlanmış değildir.

    İsmail Kara’nın karavana sıkmaları

    Prof. İsmail Kara, Star Gazetesinden Fadime Özkan ile yaptığı röportajda (13 Ağustos 2012)

    “İslamcılıktan vazgeçmek Erbakan’ın başlattığı bir şeydir. Refah Partisi’yle başlayan süreç İslamcılıktan vazgeçme süreci olarak rahatlıkla okunabilir. 1991, 1994 ve 1995 seçimlerinin propaganda metinlerine ve afişlerine bu gözle bakan bunu açıkça görecektir. AKP bu manada terkedilmiş bir İslamcılığı terk etti. Küçük bir hatırlatma daha: Şu anda İslamcılık tartışmasını farklı bir şekilde yürütenler o süreçte Erbakan’ın yanında olan, danışmanlığını yapan, konuşma metinlerini yazan, adil düzen toplantılarına katılan kişilerdir.”

    gibi muğlak ve yuvarlak sözlerle Erbakan’ı ve Milli Görüş davasını karalamaktan sıkılmamıştır. Bu zavallılar, dünyaya hükmeden Siyonist Yahudilerin yüzde biri kadar olsun, Erbakan’ı anlamamıştır. “Adil Düzen” programlarının ne denli ilmi, İslami, Kur’ani ve insani bir hazırlık olduğunun farkına bile varamamıştır; İsmail Kara gibileri bu projelerin yanlışını ve noksanını ortaya koyamamıştır.

    Prof. İsmail Kara’nın Erbakan iftirası:

    İmamı Eş’ari meşhur “Makalat”ında bozuk fırka ve taifelere “İslamiyyun-İslamcılar”tabirini kullanmakta; böylece onların “Dine teslim olmayıp, Allah’ın rızasını ve ahiret hayatını aramayıp, İslam’ı kendi kuruntu ve çıkarlarına uydurduklarına” dikkat çekmeye çalışmaktadır.

    “İslamcılık” şayet “din istismarcığı ile makam ve menfaat avcılığı yapmak ve şahsi ideolojileri, heves ve hedefleri için manevi değerleri kullanmak” ise, rahmetli Erbakan böyle bir bayağılığa hiç bulaşmamıştı ki, sonradan bırakmış olsun. Yok, eğer “İslamcılık” diye, “dine bütünüyle ve samimiyetle bağlılık ve hayatını İslami ve insani gayelere adamaklık” kastediliyorsa, Erbakan’ın bundan vazgeçtiğini söylemek, ya şaşı bakışlı bir akıl ve anlayış kısırlığıdır veya hâkim ve hain Siyonist odaklara yaranmak için şeytanlık damarıyla yapılan bir iftiradır.

    Eğer böyle ise, Prof. İsmail Kara soyadı gibi vicdanını da karalamıştır. Yoksa İsmail Kara; Zaman yazarı Mümtazer Türköne gibi: “Hayatımızı ve Dünyamızı, bütün kurum ve kurallarıyla İslam’a göre şekillendirmek amacını ve bu uğurdaki çabaları (cihadı) kapsayan bir kavram olarak “İslamcılığın artık ölüp bittiğini, ABD ve AB’nin ve Yahudi Lobilerinin himayesinde İslamiyet’in bir kültür (gelenek ve görenek) olarak yaşanması gerektiğini” ima eden Fetullahvari, “ılımlı-Protestanlaşmış İslam” safsatasına mazeret ve meşruiyet mi aramaktadır?

    Son zamanlarda, Ali Bulaç, İsmail Kara, Mümtazer Türköne gibi yazarların, birden bire, “İslamcılığı gündeme taşımaları ve bu bahane ile rahmetli Erbakan’a sataşmaları” bize“Erbakan’ı siyasetten öldürüp gömmek yetmez, üzerine beton dökmemiz lazım” diyen Siyonist Yahudi stratejisini hatırlatmıştı ve şimdi bu yerli çömezleri eliyle herhalde, o “beton dökme” işlevini tamamlamaya çalıştıkları sırıtmaktaydı. Kusun beyler kusun, kusmuğunuzu yalamanız yakındı!

    Şimdilik bu Zevat’a şu ayeti kerimeleri hatırlatmak lazımdı:

    8. “Siz kesinlikle, birbirine muhalif (çelişkili, aykırı, tutarsız) bir söz (ve tavır) içindesiniz.”

    9. “Ondan çevrilen (Haktan ve hayırdan yüz dönderip dünyalık beklentilere ve benliğe yönelen, hikmet ve hakikatten) çevrilir.”

    10. “Kahrolsun ve belasını bulsun o “zan ve tahminle yalan söyleyenler.”

    11. “Ki Onlar “bilgiçlik kılıflı derin bir gaflet kuşatması” içinde (gerçeklerden) habersizdirler.” (Zariyat: 8-11)

    Kur’an nizamı ve takdir programı

    Bu dünyadaki bazı zahmet ve musibetler, gizli hikmetler içeren ilâhi rahmettir, yeniliklerin ve iyiliklerin müjdecisidir. Kur'an hakiki manada onlara yani “O'nun yolunda mücadele edenlere müjde ver” demektedir. İnsanlık ıstırap çekecek, birtakım sıkıntılar görecek ama üçüncü bin yıl uygarlığı yani "Adil (Ekonomik) Düzen Medeniyeti" doğuverecektir.

    Evet, insanlık sosyalizmle/komünizmde çok acı çekmiştir. İnsanlık âlemi çok ağır bir bedel ödemiş ve -diğer zulümler bir yana- tam kırk milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ama o acı sayesindedir ki insanlık uyanmıştır ve "Adil (Ekonomik) Düzen"e ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

    Marks; toprak kapitalizmi, sermaye kapitalizmi, sanayi kapitalizmi ve banka kapitalizmi safhalarını irdelemiştir. Sosyalizm de bir "banka kapitalizmi"dir. Bugün karşılıksız para (Dolar) gücünü elde eden Siyonist sömürü merkez dünyayı yönetmeye girişmiştir. Marks bunları anlatırken bunun da çözüm üretmediğini, ardından komünizmin geleceğini söylemektedir. Marks“en sonunda Yahudilerin sermaye gücüne dayanan merkezî bir devletin geleceğine” işaret etmekte ise de bunun nasıl işleyeceği hakkında bir şey söyleyememektedir. Oysa asıl çare "Adil (Ekonomik) Düzen"dir. Marks'a göre "ailesiz, dinsiz, devletsiz, mülkiyetsiz" bir dünya hayal edilmektedir. Bize göre ise tam tersine "ailenin merkeze alındığı, özel mülkiyete imkân sağlandığı, uluslardan oluşan, dine bağlı ve ahlaklı" yeni bir dünya gereklidir ve gelecektir. "Adil (Ekonomik) Düzen" cennetine gidebilmek için sosyalizmin ve komünizmin cehenneminden ve vahşi kapitalizmin zulüm sürecinden geçmek gerekirdi ve nitekim öyle takdir edilmiştir.

    Maalesef insanların çoğu hür irade ve gayretleriyle kendilerini ve düzenlerini yenileyemezler; zoru görmedikçe, musibet gerçekleşmedikçe, afet gelmedikçe, yani "Sosyal Tufan"la ezilmedikçe yola gelmemektedir. Sadece sadık ve sağlam mü’minler gayba iman etmekte, görmeden inanıp İslami hedeflere hizmet etmektedir. Bunlar da maalesef çok az bir kesimdir.

    Mü'minler ise baştan inanırlar ve İslam’ın barış ve bereket prensipleri ve Adil Düzeni hâkim olsun diye "cihat" yaparlar, bu nedenle onlar dünya ve ahrette "elim azab" çekmeyecektir.

    Tekrar hatırlatmamız gerekir ki bu durum topluluklar için geçerlidir. Yoksa topluluk içindeki kişilerden elbette mü’min ve mücahit kişiler ve kesimler her dönemde görülecektir. Şayet ayetleri dikkatlice okuyup incelemez, "topluluk" için söylenen sözler ile "kişiler" hakkında söylenenleri ayırt etmezsek Kur'an'ı anlayamayız ve Kur'an'ın rehberliğinde ilerleyemeyiz.

    Kur’an-ı Kerimin açıkça haber verdiği gibi “Kesinlikle, her (türlü) zorluk ve sıkıntıyla beraber, (ardından) mutlaka bir kolaylık ve rahatlık vardır.” (İnşirah: 6-7)

    “Sizler hoşlanmadığınız halde (zalim güçlerle cihat edip) çarpışmak size farz kılınmıştır. Oysa sizin kerih karşıladığınız (pek çok durumlarda) sizin için hayır (saklıdır); (ve yine sevip arzuladığınız nice şeyler de sizin zararınızadır. (Belki özünde şer ve kötülük barındırmaktadır” (Bakara: 216)

    İşte son bir yüzyılda ülkemizde yaşananları bir hatırlayalım:

    “Tarihimizde pek çok üzücü olaylar olmuştur. Biz Viyana'yı kuşattık, tam fethedecek durumda iken Kırım Hanlığı ihanete kakıştı, karşı tarafa geçti ve Viyana bozgunu yaşandı. Ondan sonra geriledik ve Sakarya'ya kadar çekilmek zorunda kaldık. Bu olay bizim için kötü bir olaydır. Ne var ki biz Viyana'yı fethetseydik belki de bugünkü Avrupa uygarlığı doğmayacaktı, Avrupa ortaçağ dönemini yaşayacaktı. Bunun gibi Birinci Cihan Savaşı'nda yenilmeseydik belki de şimdi kukla bir sultanın zavallı halkı durumunda bulunacak, cumhuriyete kavuşamayacak, saltanat düzeni içinde bocalayacak ve sonuç olarak "Adil (Ekonomik) Düzen" çalışmasını yapamayacaktık.

    1900'larda Meşrutiyet geldi, İslâmiyet'e alenen saldırdılar ama içtihat kapısı açıldı. 1910'larda Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, Sevir'i dayattılar ama Kuvayı Milliye ruhu şahlandı. 1920'lerde (Batılılar ve Sabataycılar) inkılâpları dayattı (ve devrimleri dejenerasyon aracı yapmaya çalıştı) ama Türkiye halkı İslâm olarak saflaştı, Anadolu Müslümanlaştı. 1930'larda dünya krizi yaşandı, ama Türkiye'de KİT'ler ortaya çıktı. 1940'larda İkinci Cihan Savaşı çıktı ama bu dönemde Türkiye demokrasiye geçmek zorunda bırakıldı. 1950'lerde Türkiye'yi borca soktular ama Türkiye "tarım dönemi"nden "sanayi dönemi"ne adım attı. 1960'larda darbe yaptılar ama Türkiye çok partili anayasa ile tanıştı. 1970'lerde 71 müdahalesini yaptılar ama Millî Görüş iktidara ortak olmaya başladı. 1980'de müdahale yaptılar ama Türkiye resmen İslâm siyasetine kaydırıldı. 1990'larda suni krizler ortaya çıkardılar ama Refah Partisine iktidar yolu açıldı.” Diyen Süleyman karagülle hikmetli bir hakikati ortaya koymaktaydı.

    Belki de işte bu hikmetler içindir ki, Elazığ’ın meşhur evliyalarından Şeyh Ali Sebti Hz.lerinin halifesi… Harputlu İmam Efendinin ise mürşidi olan Mahmud-u Samini Hz.lerinin ileri gelen talebelerinden Mustafa Naci Hz.lerine, isyana katılmak üzere gönderilen Gökdereli Şeyh Şerife “Şeyhimiz Mahmud-u Samini Hz.lerinin bize vasiyeti ve tavsiyesi: “İleride kurulacak Cumhuriyet hükümetine bağlı kalmak ve düşman ülkelerin devletimiz ve milletimiz aleyhine kışkırttıkları fesatlıklara alet olmamak şeklindedir” yanıtını vermiştir. (İhsan Uğur, Mülakatla Alınan Bilgiler)

    Çünkü bu zevat, bir takım istismarcı ve fırsatçı hainlerin yanlış yorumlarına ve haksız uygulamalarına rağmen, Cumhuriyetin ileride hangi kutlu ve mutlu neticelere zemin hazırlayacağını sezmişlerdir. Mustafa Kemal’e karşı Beyzade Efendi’nin (KS) halifesi Alişamlı Bekir Efendinin de aynı tavrı sergilediğini, akrabası olan büyüklerimiz bize rivayet etmişlerdir. Son dönem Elazığ evliyasından olup, Muhyiddini Arabi Hz.leri meşrebinden sayılan Musa Kazım Efendinin de (KS) (D. 1.7.1905, Ö. 25.3.1967) Bu yönde kanaatler beyan ettiği bilinmektedir.

    Çok iyi derecede Fransızca, Farsça, Zazaca, Ermenice ve Kürtçe bilen Musa Kazım Efendinin 1950 yılında özel bir sohbet esnasında:

    “Çok uzak olmayan bir gelecekte, bu yeni kurulan İsrail’in süper devletlerin himayesinde iyice şımarıp Suriye’ye saldıracağını… Hatay-Amik ovasına ve Türkiye sınırına kadar işgal altına alacağını... Ancak sabrı taşan Türkiye’nin İsrail’i ve gâvur güçlerini hezimete uğratacağını” haber vermesi de O zatın önemli bir keşfi ve müjdesidir.[1]

    Hatta Musa Kazım Efendi’nin sohbetlerine katılan ve sadık bağlılarından olan komşumuz Hacı Kaya Efendi, O Zatın “Mehdiyet inkılâbının en önemli görevlisinin Elazığ’dan çıkacağını bildirdiğini” bize nakletmiştir.

    Başka ibretli ve hikmetli bir olay Şeyh Musa Kazım Efendinin oğullarından ikisinin aynı dönemde, aynı ilde ve farklı partilerden Milletvekili adayı olmasında görülecektir.

    1957 seçimlerinde, büyük oğlu Hâkim Bedri Agel CMP (Cumhuriyetçi Millet Partisi’nden) diğer oğlu Mustafa Fevzi Efendi ise DP (Demokrat Parti’den) Elazığ adayı olarak seçime girmişler, babaları hiçbirine müdahale etmemiş, hiçbirinin tarafını çekmemişlerdir. Seçim sonucunda DP adayı 34. 433 oy, ağabeyi CMP adayı ise 3.085 oy alabilmiş ve aynı seçimde 36.630 oy alan CHP Elazığ’dan silme götürmüştür. Oysa iki kardeşin toplam oyu 37.518 olup CHP’yi geçecek ve birlikte hareket etmeleri halinde bütün Milletvekillerini DP götürecektir. Bu işin hikmeti, hatta niye himmet etmediği Musa Kazım Efendiye sorulduğunda:

    “Evladım takdir böyledir. Sizin işinize kazanmak, bizim işimize kaybetmek gelir. Sabredin bakalım, Allah neler gösterir” yanıtını verir.

    Bundan 2.5 yıl sonra 27 Mayıs ihtilali gerçekleşir. Bunun üzerine bir himmet ehli şunları söyleyecektir.

    “Gafiller o iki kardeşin, birbirlerinin Millet Meclisine girmesine engel olduğunu zannetmektedir. Oysa kader onların ceza evine girmesini ve nice hakaretler görmesini engellemiştir.”

    Umut, imanın canıdır

    Sosyal hayat "her şey"i bünyesinde barındırmaktadır: Adaleti de, zulmü de, düzgünü de, eğriyi de, iyiyi de, kötüyü de! Güzeli de, çirkini de! Nuru da, kiri de! Kirin, kötünün ve çirkinin penceresinden bakınca, "batsın bu dünya" demek en çıkar yoldur. Bu yüzden kusur arayan göz güzellik göremez. Bilerek ve bilmeyerek karamsarlık rüzgârları estirmek, insanın umutlarını tükettiği gibi mücadele ruhunu, yaşama sevincini ve heyecanını da öldürür. Bu tür olumsuzlukları yelpazelendirerek çevreye umutsuzluk yaymak hiç de doğru bir yaklaşım değildir. Bu bağlamda, sizinle kurbağaların yarışı hikâyesini paylaşmak isterim.

    "Kurbağaların birbirleriyle yarışları varmış... Hedefleri de, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Diğer kurbağalar da yarışacak olan arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Beklenen an gelmiş ve yarış başlamış... Seyircilerden hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Yarışmacı kurbağalar seyircilerden gelen: "Zavallılar! Hiçbir zaman kuleye çıkmayı başaramayacaklar!" seslerini duydukça moralleri bozuluyor ve manen yıkılıyormuş. Yarışmacı kurbağalar kulenin tepesine çıkamayacaklarını anlayınca, teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece biri inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış: "... Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Sonunda biri hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar; fakat kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayretler içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmeye çalışmış. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve bu işi nasıl başardığını sormuş, ama bir türlü yanıt alamamış. O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış! Bu nedenle olumsuz düşünen ve ümitlerini yitiren insanları duymayınız. Onların kalbinizdeki başarı azmini ve sorumluluk gayretini körletmesine fırsat tanımayınız.[2]

    Şimdi burada asıl bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken konu şudur. Hem zekât vergisinin hem de infak sisteminin doğru uygulanması ve amacına ulaşması için:

    a) Mutlaka adil bir devlet düzeninin kurulması, toplumun tam bir hürriyet, emniyet ve bereket ortamına kavuşturulması gerekir. Çünkü hem zekât hem de infak resmi bir otorite ve otokontrol disiplini içinde hakkıyla toplanıp müstahaklara dağıtılabilir. Yoksa, öyle herkesin keyfine ve merhametine bırakılan şeyler değildir.

    b) Şayet böyle bir adalet ve hürriyet ortamı bulunmuyorsa, o zaman Müslümanların organizeli ve disiplinli bir hizmet düzenine girip, haklı ve hayırlı bir değişimi gerçekleştirinceye kadarki geçiş sürecinde, özel teşkilat bünyesindeki yönetim ve denetim birimleri eliyle infak müessesesini kurup işletebilir.

     



    [1] Bak. Şeyh Musa Kazım Efendi, Bünyami Erdem, Çıra yy. sh. 210

    [2] İhsan Alperen









    Bu Haber 7233 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS