• M A K A L E L E R

    M A K A L E L E R

    12 Nisan 2017
    Dünya, 3. Cihan Savaşı Telaşında; İKTİDAR BAŞKANLIK DALAŞINDAYDI! __

     
    | Devamı



    Dünya, 3. Cihan Savaşı Telaşında; İKTİDAR BAŞKANLIK DALAŞINDAYDI!

    Çinli üst düzey bir askeri yetkilinin: "ABD'yle savaşa yaklaşıldığı"iddiaları kafaları karıştırmıştı.

    Çinli bir üst düzey askeri yetkili, Trump yönetimindeki ABD'yle savaşın artık bir olasılık haline geldiğini açıklamıştı. Bu açıklamalar, Amerika'nın yeni yönetiminden Çin'e yönelik agresif söylemlere yanıt olarak “Çin Halk Kurtuluş Ordusu” web sitesinde yayınlanmıştı. South China Morning Post gazetesinde yer alan, Savunma Seferberliği Komisyonu’ndan bir üst düzey yetkilinin açıklamalarına göre; "Trump’ın başkanlık döneminde çıkabilecek bir savaş” gibi sözler artık bir slogan değil, gerçeklik halini almıştı.

    Daha önce ABD derin devletinin güdümündeki CFR'nin 2017 öncelikli Tehditler Raporunda, "PKK ve PYD yüzünden ABD-Türkiye çatışmasının büyük olasılık sayıldığı" vurgulanmıştı.

    Tam da bu sırada terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ye yeni zırhlı personel taşıyıcı araç verildiği anlaşılmıştı. Vatan Gazetesinden İlker Akgüngör'ün haberine göre, Kanada’da kurulan şu anda dünyanın 8 ülkesinde çok uluslu olarak faaliyet gösteren IAG (International Armored Group) adlı şirkete ait olan zırhlı araçların YPG’ye verildiği örgüt mensuplarının yayınladığı fotoğraflarla ortaya çıkmıştı. YPG’ye kaç adet zırhlı araç verildiğine dair bir açıklama yapılmamıştı. IAG Guardian APC olarak tanıtılan taşıyıcı, 4×4 yüksek korumalı bir zırhlı araçtı. Çatışma bölgelerinde askerler ile ayrıca kolluk kuvvetleri tarafından kullanılabilen taktik zırhlı araçta tam teçhizatlı 10 askeri personel taşınmaktaydı. IAG Guardian’ın 360 derece dönen taretine makineli tüfek, füze ve bomba atar takılmıştı. Araçta yangın söndürme sistemi, taktik tekerlekler, elektrikli vinç, monitörlü termal görüntüleme ve gözetleme kameraları, uzun menzilli ışıklar, VHF ve HF iletişim sistemleri bulunmaktaydı.

    Bu arada terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG'nin omurgasını oluşturduğu SDG ise, ABD yönetiminin ilk kez kendilerine zırhlı araçlar sağladığını açıklamıştı. Pentagon sözcülerinden Binbaşı Galloway, “Suriye Arap Koalisyonu'na (ve YPG militanlarına) mevcut yetkiler çerçevesinde üstü zırhlı araçlar yolladık. Bu araçlar, onları Rakka’ya ilerlerken DEAŞ’ın el yapımı patlayıcılarına karşı koruyacaktır.” ifadelerini kullanmıştı. Reuters'ın haberine göre SDG sözcüsü Talal Silozırhlı araçlar ve personel taşıyıcıların dört veya beş gün önce geldiğini vurgulamıştı. Silo, verilen araçların sayısı düşük olsa da "bunun yeni destek olduğuna dair bir kanıt" olduğunu savunarak "Daha önce bu tarz bir destek almamıştık, sadece hafif silahlar ve mühimmat veriliyordu" itirafında bulunmuşlardı. Böylece ABD, Türkiye'ye yönelik geniş çaplı bir saldırının alt yapısını hazırlamaktaydı.

    ABD bu kez suçüstü yakalanmış, YPG'lileri eğittikleri ortaya çıkmıştı:

    TSK, Suriye ve Irak'ta PKK'ya darbe vururken, Türkiye ile müttefik olan Amerika'nın terör örgütü YPG'yi eğittiğine dair görüntüler ortaya çıkmıştı. Sözcü'den Saygı Öztürk'ün haberine göre; Türkiye'nin müttefiki ABD'nin, bölücü terör örgütü PKK'nın Suriye'deki uzantısı YPG'ye ağır silahlar verip, Afrin bölgesindeki kamplarda eğittiğinin ortaya çıkması ortalığı iyice karıştırmıştı. Türkçe Konuşan Ülkeler Uluslararası Gazeteciler Derneği Başkanı (TKÜUGD) Güngör Yavuzaslan tarafından yayınlanan en son fotoğrafların da Afrin kent merkezinde çekildiği anlaşılmıştı. Yavuzaslan ''Terör yuvası Afrin'in, Danimarka, Fransa, Norveç, Belçika, Almanya, İngiltere, İsrail, Almanya, Kanada ile Brezilya’dan gelen yabancılarla dolu olduğunu yazmıştı. Bunların birçoğu paralı savaşçı ve eski askerler olmaktaydı. Terör yuvasının komutası ise Amerikalılardaydı. Bölgede örgütün en fazla militanının sınır komşumuz Afrin'de olduğu ve bu sayının 15 bine ulaştığı konuşulmaktaydı. Ve yine ABD Özel Kuvvetlerinin de Tişrin Barajı'ndaki üste bulunduğu açıklanmıştı. ABD, Suriye'de, Ayn El-Arap'ın (Kobani) güneyinde ikinci bir askeri hava üssünün de inşaatını tamamlamıştı. Yine Haseke kırsalındaki Rumeylan Hava Üssü ve Fırat üzerindeki Tişrin Barajı yanında üssü vardı. ABD buralarda PKK militanlarına askeri malzeme yardımı sağlamaktaydı. Irak'ta bulunan üslerden de Suriye'deki PKK'lı teröristlere silah desteği yapılmaktaydı. Irak'taki gibi Kuzey Suriye'de de yeni bir askeri yapılanma başlamıştı. IŞİD'den kurtarılan bölgelere PYD-PKK unsurları yerleştirilirken, buralardaki Türkmen ve Arap nüfus da göçe zorlanmaktaydı. ABD, Menbiç başta olmak üzere Rakka hattında ve PKK'lıların kamplarında konuşlanmış durumdaydı. ABD'li askerler ise lojistik desteğini İncirlik Üssü'nden sağlamaktaydı.

    HDP'li Altan Tan'ın: "Bunların hepsi MHP seçmenini tavlamak için yapılıyor!" iddiası

    Gözaltına alınıp serbest bırakılan HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, "HDP'lilerin gözaltına alınmasının nedeninin MHP seçmenini referandumda 'evet' demeye razı etmek için olduğunu" ortaya atmıştı.

    Ve böylesine kritik bir ortamda ve Kıbrıs'taki topraklarımızın %7'sini Rumlara bırakma anlaşmalarının yapıldığı bir sırada Sn. GKB Akar'ın Kardak Kayalıklarına çıkması ne anlam taşımaktaydı?

    AB Komisyonu'nun günlük basın toplantısında bir soru üzerine, Akar ve Kuvvet Komutanları'nın Ege Denizi'ndeki Kardak Kayalıklarına gidişi kınanmıştı. Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başsözcüsü Margaritis Schinas, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın Kardak Kayalıklarına gitmesine ilişkin, iyi komşuluk ilişkilerinin AB'ye katılım için önemli bir kriter olduğunu hatırlatmıştı. Yetmez; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın, birlikte yazar Nuri Pakdil'i evinde ziyarete gitmeleri kafaları karıştırmıştı. Bu ziyaret, kendileri hangi amaçla yapmış olurlarsa olsunlar, Nuri Pakdil'in siyasi tavırlarını onaylamak anlamında topluma verilmiş bir mesaj gibi algılanmaz mıydı? Ziyaretçilerin makamlarını, topluma bu tür siyasi mesajlar vermek için kullanmaları elbette sakıncalıydı. Türkiye, Anayasaya aykırı olan bir paketle rejim değişikliğine sürüklenirken, böyle bir ziyaret hangi maksatla yapılmıştı.

    Nuri Pakdil'in siyasi tavrı ortadaydı. Erbakan'a şiddetle karşı, Erdoğan'ın hararetle yandaşıydı. Pakdil, Habertürk gazetesinde yaptığı açıklamada 1923'teki cumhuriyetin ilanını "değerlerimizden kopma dönemi" olarak yorumlamıştı. Nuri Pakdil, "Bizim tek ulu önderimiz vardır, o da Hz. Muhammed'dir!" diyerek kasıtlı ve kışkırtıcı bir tavırla, ucuz kahramanlık taslamaktaydı. Muhabirin "Atatürk'e karşı mısınız yani?" sorusuna "kimden yana olduğumu vurguladım" yine "Anti-Firavunist derken de onu mu kastediyorsunuz?" sorusuna "Beni okuyanlar, tanıyanlar kimi kastettiğimi bilirler" şeklinde kaçamak yanıtlamıştı.

    Sn. Hulusi Akar'ın Kardak çıkarması neyi amaçlamıştı?

    Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, kuvvet komutanlarıyla Aksaz Deniz Üs Komutanlığı ve Donanma Komutanlığına bağlı gemilerde inceleme ve denetlemelerde bulunmuştu. Beraberindeki Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanlarıyla Üs Komutanlığı ile Donanma Komutanlığına bağlı gemilerde inceleme ve denetlemelerde bulunan Orgeneral Akar, ardından Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ait 2 hücumbotla Kardak Kayalıklarına uğramıştı. Kilim Adası'nda anma törenleri düzenlenirken, bir Yunan botunun Genelkurmay Başkanı Akar'ı taşıyan hücum botunun önüne geçerek engellediği yönündeki haberler üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri'nden yapılan açıklamada Orgeneral Akar’ın, Kardak bölgesindeki seyri sırasında bölgeye ufak bir Yunan sahil güvenlik botunun geldiği, uzak mesafeden gözlemleme yaptığı bildirilerek, Genelkurmay Başkanı’nın bölgedeki seyrine ilişkin herhangi bir engellemenin söz konusu olmadığı vurgulanmıştı.

    Niye saklayayım, aklımdan geçen şuydu "Cenevre'de gizli ve kirli pazarlıklarla KKTC'nin şehit kanıyla alınmış toprakları Rumlara satılmaya çalışılırken, keşke Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımız, Kardak Kayalıklarına değil, Kıbrıs adasına bir çıkarma yapsalardı!?"

    Kardak gerilimiyle ilgili olarak Savunma Bakanı Fikri Işık: “Gerilimi artıran taraf olmayız, ama emrivakiye de boyun eğmeyiz” gibi anlamı ve amacı belirsiz ifadeler kullanmıştı. “İki ülke arasındaki gerilimin artmaması lazım… Yunanistan bizim hem komşumuz, hem de NATO’da müttefikimiz. Aramızda işbirliği anlaşmaları var. Sorunları konuşarak çözmeliyiz. Gerilimin artmaması lazım.” diyen Bakan Işık; bu konuşmayı, Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos’un (1 Şubat 2017'de) Kardak kayalıkları etrafında, yanında komutanlarıyla beraber bir helikopter turu atıp, 1996’daki kriz sırasında ölen üç Yunanlı subayın anısına denize çelenk bırakmasının ardından yapmıştı.

    M.S. Bakanımız Edirne'de askere 'diz çöktürme' küstahlığına sessiz kalmıştı!

    Bu olaydan kısa bir süre sonra Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, çeşitli ziyaretlerde bulunmak üzere Edirne’ye uğramıştı. Edirne Valisi Günay Özdemir’i makamında ziyaret eden Bakan Işık, daha sonra 54’üncü Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı’na bir ziyarette bulunmuşlardı. Tugay Komutanlığı'na girişinde Tuğgeneral Salim Afgün ve resmi tören mangası tarafından karşılanan Bakan Işık, Edirne Valisi Günay Özdemir, AKP Edirne Milletvekili Rafet Sezen, AKP Edirne İl Başkanı İlyas Akmeşe ile birlikte hatıra fotoğrafı çektirilmiş ve Bakan Işık’ı karşılayan askerler ellerinde tüfeklerle ön sırada diz çökerek yer almışlardı. Bazıları bu uygunsuz tavrı; "Koskoca ordumuzu düşürdüğünüz şu duruma bakın yazıklar olsun" diyerek eleştirirken, Edirne Valiliği "genel uygulama" diyerek bu skandalı geçiştirmeye çalışmıştı. Yoksa Fikri Işık, kof kahramanlık damarıyla TSK'mıza yönelik bir mesaj vermeye mi çalışmıştı?

    İran ile Arabistan kapıştırılıp Şii-Sünni savaşı kışkırtılmaktaydı!

    Yemen açıklarında bulunan Suudi Arabistan savaş gemisi, saldırıya uğramıştı. İran destekli Husiler, ülkenin batı kıyısındaki liman kenti Hudaydah açıklarında bulunan gemiyi roketle vurmuşlardı. Görüntüleri sosyal medyada paylaşılan saldırıda, fırlatılan roketin isabet etmesiyle gemiden bir alev topu yükseldiği gözlerden kaçmamıştı. Suudi Arabistan, 'terörist' saldırı olarak tanımladığı olayda iki askerinin öldüğünü açıklamıştı. Çalkantılı yıllar geçiren Yemen, hâlihazırda fiili olarak üçe bölünmüş durumdaydı. Ülkenin doğusu, orta kesimleri ile Aden ve Taiz'i de kapsayan güneybatı kentleri Abdurabbu Mansur Hadi'nin kontrolü altındaydı. Ülkenin batısı neredeyse tamamen İran destekli Husilerin elinde bulunmaktaydı. Bu iki grup, Mart 2015'ten bu yana savaşmaktaydı.

    Trump kıyamet savaşını başlatacak figüran mıydı?

    "Maalesef ülkemiz keskin cephelere bölünme hazırlığındaydı. Türkiye'yi yönetenler Donald Trump’ın birkaç günlük bir başkan olacağını veya hevesle başladığı icraatlarını bir süre sonra bırakacağını zannetme gafleti içinde Başkanlık heveslerine kilitlenmiş durumdaydı. Oysa Donald Trump en azından 4 yıl iş başındaydı. Kafasında ‘Amerika’ ve dünya ile ilgili projeler vardı ve onları işadamı yaklaşımıyla hayata geçirme kavgasını çoktan başlatmıştı. Yanına kendisini ‘Leninist’ olarak tanımlayan ve “Lenin gibi ben de devleti yıkmayı amaçlıyorum, yeni düzen peşindeyim” diyebilenlerin de aralarında bulunduğu ilginç bir kadro almıştı. ‘Leninist’ ve Siyonist Steve Bannon’u kendisine başdanışman yaptığı gibi Ulusal Güvenlik Konseyi’ne üye olarak da atamıştı. Kendisinin ve yanındakilerin çoğunun, İslâm Dünyası hakkında önyargılı, hatta ‘düşmanlık’ boyutuna yakın ve aykırı görüşleri bulunmaktaydı. Anayasanın kendisine verdiği ‘kararname’ yetkisini ilk olarak halkı Müslüman 7 ülkenin vatandaşlarına ABD’ye girme yasağı koyarak kullanması bu bakımdan fazla sürpriz sayılmamıştı. ABD’de Trump ve kadrosunun açtığı yolun nereye doğru gideceğinin farkında olan insanlar, günlerdir kararnameli hayatı protesto edip duruyorlardı. Türkiye’den ise hiç ses çıkmamaktaydı. Çünkü bizimkiler BAŞKANLIK hülyasına dalmışlardı.

    Velhasıl Trump'ın önderliğindeki ‘Leninist’ yaklaşımla, dünyada var olan düzenin şeklen yıkılışı hazırlanmakta, yeni bir Siyonist sömürü çarkı, "değişim" kılıfıyla sunulmaktaydı.

    Görmüş geçirmiş dünya liderlerinden Mikhail Gorbachev, TIME dergisi sayfalarından, “Dünyamız hiç bu kadar savaşa yakın olmamıştı” uyarı mesajını açıklamıştı. Dünyanın dört bir tarafında bir an önce ‘kıyamet kopsun’ çabası verenler, o güne çok yaklaştığımızın hesabını yapıyorlardı. Herhalde bir şeyi görmeye başlamışızdır: Washington ve Moskova, bizi -Türkiye’yi- yakından ilgilendiren, hatta ‘hayat-memat meselesi’ sayılabilecek konularda, arkamızdan temaslar yürütüp kararlar alıyorlardı ve yöneticilerimiz uyumaktaydı!" uyarıları bile komplo teorisi olarak yorumlanmıştı.

    İsrail'in Suriye haritasındaki detay, sinsi ve Siyonist amaçlarını açığa vurmaktaydı!

    İsrail'in gizli servisi MOSSAD'ın sitesi tarafından bir Suriye haritası yayınlanmıştı. Bu harita ABD'nin asıl niyetini ortaya koymaktaydı. O haritada ABD'nin kurmayı planladığı güvenli bölgeler bulunmaktaydı. Buralar bizim sınırımızdaki Kürtlerin ve PYD'nin ele geçirdiği yerler olmaktaydı. Suriye'nin güneyindeki kısım ise İsrail'in güvenliğini sağlama almak için planlanan coğrafyaydı. Donald Trump'ın ve ABD'nin Suriye'deki asıl planları işte bu haritada saklıydı.

    AKP ile normalleşme anlaşması imzalayan İsrail iyice azıtmıştı!

    İsrail basınına göre, Gazze Şeridi sınırındaki yerleşim yerlerini ziyaret eden İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman, bölgedeki belediye başkanları ile bir toplantı yapmıştı. Siyonist terörist Liberman, sınırdaki yerleşim yerlerinde yaşanan "görece sakinliğin aldatıcı olduğunu" ve "Hamas ile aralarında her an yeni bir silahlı çatışmanın çıkabileceğini" hatırlatmıştı. Hamas ve Gazze'deki diğer grupların İsrail'e zarar vermek yönündeki arzularından vazgeçmediğini ifade eden Liberman, güç dengelerinin Filistinlilerin kendi lehlerine olmadığını ve karşı harekete geçilmesi durumunda ağır bedel ödeteceklerini söyleyecek kadar küstahlaşmıştı.

    Buna rağmen gafil AKP yönetimindeki Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi sürecinde taraflar 2010 yılından bu yana ilk kez siyasi istişareler başlatmışlardı.

    Taraflar arasındaki siyasi istişarelere, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ümit Yalçın ve İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Yuval Rotem başkanlık yapacaktı. Türkiye-İsrail siyasi istişarelerinin 1 Şubat 2017 Çarşamba günü Ankara'da Dışişleri Bakanlığı'nda yapılması kararlaştırılmıştı. Siyasi istişarelerin başlamasıyla normalleşme sürecinde, çok boyutlu ilişkilerin geliştirilmesi yönünde adımlar atılması ve karşılıklı ziyaretlerin artması amaçlanmıştı. Bu çerçevede Türkiye'den bir bakan, görüşme sonrasında İsrail'e resmi bir ziyarette bulunacaklardı. Yani dindar kahraman AKP eliyle, İsrail Yeni Dünya Savaşında Türkiye'yi yedeğine almış bulunmaktaydı.

    Yunanistan Türkiye'ye savaş açmaya hazırlanmaktaydı!

    2016 yılı sonlarındaki bir toplantıda Yunan Genelkurmay Başkanı Türkiye'ye savaş açmak için en iyi zaman olduğu görüşünü ilettiği ortaya çıkmıştı. Bu bilgileri Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet köşesinden paylaşmıştı. Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin'in kendi köşesinde Türkiye'nin adım adım savaşa doğru gittiğini yazması anlamlıydı. İsmail Hakkı Pekin'in iddiasına göre "Çıkacak savaşta, istenenleri yani ikinci bir Sevr'i reddetmesi durumunda, Türkiye'ye karşı kullanılacak güç PKK, onun içerdeki ve dışarıdaki türevleri ile IŞİD olacaktır” uyarılarına kulak asmalıydı.

    Ülkemiz ve Bölgemiz merkezli bir dünya savaşına hızla kayılmaktaydı!

    Çevremiz kuşatılırken yöneticilerimiz Başkanlık hayalleriyle oyalanmaktaydı. Yeni bir Ortadoğu oluşturulmasında hem emperyal güçlerin hem de bölge devletlerinin çok farklı görüş ve planları vardı. Irak'ta bir dönem “uçuşa yasak bölge”yle bugünkü Kürdistan Bölgesel Yönetimini oluşturmuşlardı. Bu kez Suriye sınırında yine “güvenli bölge” oluşturulup Kürt Federasyonu kurulması hesapları yapılmaktaydı. Rusya'nın Suriye Anayasası'nın da buna göre hazırlandığı anlaşılmıştı. Artık açıkça Irak'tan sonra Suriye'yi de parçalamak istiyorlardı. Türkiye üzerinde de parçalanması için müthiş oyunlar vardı. Türkiye ve Ortadoğu'nun geleceğiyle ilgili kafa yoranlar şu gerçekleri hemen fark ediyordu:

    1- Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi'nde İsrail'in etkisiyle bölge devletlerinin parçalanmasını kendi çıkarlarına uygun görüyor ve bölünme süreçlerini kolaylaştıran bir politika uyguluyordu.

    2- Rusya'nın önceliği sıcak denizlere inmeyi amaçlıyordu. Bu amacını ABD ile diyalog halinde ve Suriye'de askeri üs kurarak gerçekleştirmeyi planlıyordu.

    3- ABD, "İsrail'i kontrol edemediği" bahanesiyle, aslında Siyonist hedefler peşinde Rusya ile işbirliğini dolaylı yollardan geliştiriyordu.

    4- "İsrail'in ve küresel şirketlerin istediği Türkiye-İran savaşının önlenmesinde ABD, Rusya'yla işbirliği yapıyor" görüntüsüyle kendi emperyalist hesapları doğrultusunda Türkiye taşeron olarak kullanılmaya çalışılıyordu.

    5- ABD, İsrail'in baskılarıyla Saddam Hüseyin'i harcayınca, İran'ın Şii emperyalizminin önü açılıyordu. Bugün İran Şiiliği, Suriye, Lübnan, Irak, Yemen ve Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesinde Şii nüfus yapıları üzerinden yeni bir hegemonya oluşturuyordu. ABD, bu yüzden bölgede İran'la ortak davranamaz ama Orta Asya planları doğrultusunda İran'a olan ambargoyu kaldırabileceği konuşuluyordu.

    "Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım, Trump görevi devralmadan iki gün önce Ankara’ya gelen Atlantik Konseyi heyetinden önemli bir nabız almıştı. Trump’ın 20 Ocak’taki yemin töreni için ABD’ye giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun aldığı hava da örtüşüyordu bu nabızla. Washington, Ankara’nın Fetullah Gülen ve PYD konusundaki rahatsızlığını anlıyordu ama Amerikan yönetiminin Türkiye’ye dair kuşkuları vardı. Amerikalılar da Türkiye’de giderek artan Amerikan karşıtlığından rahatsızdı... İşte Trump örneği ortadaydı; Hükmetme kudretinin yürütme elinde, hele ki tek bir insanın ellerinde fazlaca toplandığı durumlar, o kudretin istismarına ya da en azından abartılmasına uygun zemin oluşturmaktaydı. John Dalbert-Acton’un yirminci yüzyılın eşiğinde “Güç yozlaştırır, ama mutlak güç mutlaka yozlaştırır” uyarısında bulunmuşlardı. Amerika gibi dünyadaki başka örneklere göre “ileri” sayılan bir demokraside dahi, halkın oylarıyla seçilip gelen bir liderin, yalnızca kendi halkını değil, başka ülkeler arasında da kutuplaşmaya yol açan, kutuplaşmayı kışkırtan işler yapabildiği ortadaydı. Kıl payı da olsa sandıktan aldığı gücün cazibesine kapılmış bir “kazanan her şeyi alır” mantığıyla, yanlış yaptıklarını sorgulayan yargıdan medyaya kadar kim varsa ‘halkın üzerindeki vesayetlerini sürdürmek isteyen elit azınlık’ olarak damgalamış, onları sokaktaki vatandaşa hedef yapmaktan sakınmamıştı.

    Trump’ın ilk bir hafta, on gün içinde yaptıkları yalnızca devamının nasıl geleceği üzerinde kaygıya değil, Başkanlık sistemi içinde yürütme elindeki yetkinin sınırları üzerine tartışmaları da başlatmıştı...

    Sn. Erdoğan! Yakından izlemekte olduğunuz Trump örneğinden yola çıkarak, dünya siyasetinin bu çok kritik aşamasında ülkemiz ve halkımızın selameti bakımından anayasa değişikliği konusunu lütfen bir kez daha düşününüz; henüz onay imzanızı atmamış, henüz ok yaydan çıkmamış, iş işten geçmemişken, bu inat ve ısrarınızın nelere mal olacağını hesaba katınız!" uyarıları, umarız dikkate alınırdı!..

    Bazen yamuk kişiler de, yanlış amaçlar için de olsa, doğru tespitlerde bulunabiliyorlardı.

    Eski TBMM Başkanı ve Millî Merkez Başkanı Hüsamettin Cindoruk bir çağrı metni yayınlamıştı. Cindoruk bu metinde son Anayasa değişikliğinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, Cumhuriyet'in üst organı olmaktan çıkaracağını, Danışma Meclisi seviyesine indirmiş olacağını, bunun aslında bir Kenan Evren modeli sayıldığını ve aynı zamanda bir af kanunu niteliği taşıdığını vurgulamıştı:

    • Geçmişte görev alan Başbakan ve Bakanlar hakkında Meclis'in soruşturma ve Komisyon kurma hakkı yok edilmektedir.

    • Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım ile haklarında yolsuzluk iddiası bulunan bakanlar bu Anayasa değişikliği ile adeta ibra edilmek istenmektedir.

    • 17/25 Aralık dosyaları da Meclis arşivine gönderilip gündemden düşürülecektir.

    Cindoruk, ayrıca "Bu teklifin 16-17-18'nci maddeleri ise şekil yönünden tümden Anayasaya ve iç tüzüğe aykırıdır. Anayasa bir üst kanundur, torba madde ile değiştirilmesi yanlıştır. Anayasanın değiştirilecek maddesi açıkça ve yeni bir metin olarak yazılır, iki kez görüşülür ve iki kez oylanır. Anayasanın 175. Maddesinde her maddesinin ayrı ayrı halk oylamasına sunulma usulü açıktır. Çünkü halk üst kanun olan Anayasadaki her değişikliği açıkça tek tek öğrenerek oy kullanacaktır. Bu biçimi ile Anayasa değişikliği halk oylamasına sunulması bile anayasaya aykırıdır. Tabii bu konuda karar verecek olan kurumun Anayasa Mahkemesi olduğunu da hatırlatmak lazımdır. Bu Anayasa değişikliği yürürlüğe girerse, bugünkü Cumhurbaşkanı hemen devlete el koyacaktır. Bunları bir sistem veya rejim değişikliği tartışması olarak görmek konuyu çarpıtmaktır. Çünkü dünyada benzeri bulunmayan yanlış bir uygulamadır. Tabii, AKP'nin belli başlı bütün icraatları Anayasa'ya aykırıydı. Suriye politikası "Yabancı devlet aleyhine asker toplamak" gibi ceza kanununda yer alan ağır cezalık bir suç konumundaydı.

    Yine yasama, yürütme ve yargı organlarındaki cemaat kadrolaşmasına izin vermek, egemenliğin bir zümreye devredilmesidir ki bu da Anayasa suçu oluşturmaktaydı ve yine egemenliğin bir kişiye devredilmesi de Anayasa suçudur ki AKP ve MHP milletvekilleri bu suçu birlikte işliyorlardı! Dolayısıyla bu Anayasa değişikliğinin, işlenen suçları örtbas etme girişimi olduğu sırıtmaktaydı"[1] yorumlarını herhalde AKP'liler de okumakta ve gerekli tedbirleri almaktaydı.

    İktidarın "istikrar" istismarı!

    AKP 14 yıldır iktidardaydı ve sürekli bize “Koalisyonlar çok kötü, Allah ülkeye bir daha koalisyonlu hükümetler nasip etmesin” deyip duruyorlardı. Ve reislik rejimi beklentisini de “Artık koalisyon dönemini ebediyen kapatıyoruz” diye tanıtıyorlardı. Bütün bu temelsiz iddialar bize tek adam rejimini dayatmanın payandasıydı. Oysa:

    a) Koalisyonlar, tek adamın ve tek partinin taraftarlarına değil, geniş bir seçmen tabanına dayanırdı. Bu bakımdan, halkın temsiliyeti bakımından geniş bir demokratik mutabakat sağlanırdı.

    b) Koalisyonlar, siyasi hesaplar uğruna birbirini boğazlayacak seçmen kitlesi oluşturmazdı. Oysa tek parti iktidarı, sürekli iktidarda kalmak için, bugün olduğu gibi, yoğun kamplaşma ve ülkeyi parçalara ayırma yoluna rahatça kayabildiği ortadaydı" tespitleri elbette haklıydı.

    Anayasa değişikliklerinin kim tarafından ve nasıl hazırlandığı, Habertürk'te, Fatih Altaylı'nın Teketek programında ayrıntılı bir şekilde gündeme taşınmıştı. Cumhurbaşkanı başdanışmanı Şükrü Karatepe, Altaylı'nın "perde arkası"nı sorması üzerine şu bilgileri aktarmıştı:[2]

    Sayın Cumhurbaşkanımızın yeni anayasa ve başkanlık sistemi üzerine çalışma yapmak için oluşturduğu bir heyet vardı. Bu heyetle ortalama ayda bir toplandık ve toplamda 4 metin hazırladık. Önce anayasanın dayanacağı felsefeleri açıklayan bir metin yazıldı. İkinci olarak; bu ilke ve felsefeleri hayata geçireceğimiz, sıfırdan 100 maddelik bir anayasa tasarlandı. Yeni bir anayasa çıkarmak şu an için zor görününce, "Mevcut Anayasa'yı başkanlık sistemine nasıl uyarlayabiliriz?" üzerinde yoğunlaşıldı. Bu üçüncü aşamada kamuoyunda, akademik çevrelerde ve diğer partilerin konuşmalarında dile getirdikleri eleştirileri göz önüne alarak mevcut Anayasa'yı 40 maddeyle başkanlık sistemine dönüştürme amaçlandı. Son olarak daha kısa hale getirmek amacıyla sadece yasama ve yürütme ile ilgili değişikliklere odaklanan, 20 küsur maddelik bir metin ortaya çıktı.

    Anayasa değişikliklerini hazırlayanlardan birisi olan Şükrü Karatepe'nin kim olduğunu da hatırlatalım!

    Karatepe, 1994'te Refah Partisi'nden Kayseri Belediye Başkanı seçilmiş ama 10 Kasım 1996'da katıldığı Atatürk'ü anma töreninden sonra ucuz bir kahramanlık şovuyla: "Bu sabah resmi görevim nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bugünkü törenlere katıldım. Belki Başbakan'ın bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin bizim hiçbir mecburiyetimiz yok. Bu düzen değişmeli... Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin" diye konuşmuş ve bu sözlerinden dolayı "halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği" suçlamasıyla mahkûm olmuş, 1 yıl hapis yatmış ve 5 yıl siyasetten uzak kalma cezası almış bir şahıstır. Sonradan o konuşma için "Vatandaşa tepeden bakan düzenin değişmesi gerektiğini söylerken frene basamadım" itirafıyla geri adım atmış ve sonunda Tayyip Beyin akıl hocalarından olup çıkmıştı.

    "Fiili durumun devam etmesi sakıncalıdır. AKP başkanlık sistemindeki inadını sürdürecekse Anayasa değişikliğini Meclis’e getirsinler, ya 367’yi aşarak kanunlaşacaktır ya da 330’u aşarak referandum yoluyla halkın kararına sunulacaktır" diyerek AKP'yi cesaretlendiren Sn. Devlet Bahçeli'nin asıl amacı halâ bir muammadır.

    Bu anayasa değişikliğinden, çok sakıncalı ve tartışmalı bir Partili Cumhurbaşkanı modeli çıkacağı açıktır. Sn. Cumhurbaşkanı saraydaki bir muhtarlar toplantısında ‘Başkanlık sistemi de olur partili Cumhurbaşkanı da olur’ diyerek baklayı ağzından kaçırmıştır. Farkında mısınız Sn. Tayyip Erdoğan defalarca ABD'yi, PYD/YPG gibi bir terör örgütünü Türkiye gibi bir müttefik ülkeye tercih etmekle suçlamış ama kendisinin bu ağır ithamları hep karşılıksız kalmıştı. Aksine, Amerikan yönetiminden gelen mesajlar, "Türkiye olmadan Musul harekâtına girişilemezdi"tarzındaydı. Evet, bu işte elbette bir gariplik vardı. Yoksa başkanlık sistemi Amerika'nın bir planı mıydı? Acaba "Başkanlık sistemiyle birlikte Türk-Kürt federasyonu kurmak" hazırlığı mı yapılmaktaydı?

    Daha önce: Amerikan tipi başkanlık sisteminin tercih edildiği de açıklanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, kuruluşundan bu yana başkanlık sistemiyle yönetiliyordu. Anayasası da (fiiliyatta pek uyulmasa da) vatandaş haklarının en titiz şekilde güvence altına alındığı ve ilk gününden beri geçerli olan bir hukuki metin konumundaydı. Ayrıca Amerikan sisteminin temeli yerel yönetimlerin, eyaletlerin önemli hak ve yetkileri olmasına dayanmaktaydı. Seçimle gelen yerel yöneticilerin belli yasama yetkileri bulunmaktaydı. Merkez yönetimde başbakan bulunmamakta; başkan hem devletin hem hükümetin başı olmaktaydı. Gücünü ve yetki sınırlarını belirleyen de aslında iki meclisli parlamenter yapıydı. Partili başkanher önemli kararını uygulayabilmek için hem Temsilciler Meclisinin hem Senatonun desteğini almak zorundaydı. Bildiğimiz anlamda bir parti disiplini olmadığı için hem diğer partinin hem de kendi partisinin parlamenter ve senatörlerini ikna etmek durumundaydı.

    Acaba Türkiye'deki Başkanlık modeliyle, aslında Kürtlere federatif özerkliğin kapıları mı aralanmaktaydı ve ABD ve AB bunun için mi Erdoğan'ın Başkanlığına karşı çıkmamaktaydı?

    Düzenli ve disiplinli orduya karşı, sivil milisler mi hazırlanmaktaydı?

    Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanı Şeref Malkoç zaten epey önceden düğmeye basıldığının işaretini vermiş, “Darbelere karşı ruhsatlı silahın önünün açılacağını” duyurmuşlardı. Bu yöndeki girişim ve gelişmeleri Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek bir televizyon yayınında açıklamıştı: “Muazzam bir silahlanma oldu. Pompalı tüfeği alan evine atıyor. Sen yarın bir darbe yapmaya kalksan, senin elinde piyade tüfeği, keleş varken bu kalkıp pompalı tüfeğiyle gelmeyecek mi sanıyorsun?" Bu “muazzam silahlanmanın" nasıl yürüdüğünü ise Edirne ve Rize valileri açığa vurmuşlardı. Rize Valisi Erdoğan Bektaş silahlanmaya karşı olduğunu, silah ruhsatı isteyenlerin engellenmesi gerektiğini söylemiş ama; “Manisa’da iki yılda verdiğim silah ruhsatının beş katını Rize’de üç ayda verdim...” buyurmuşlardı. Edirne Valiliği’nde de benzer bir “engelleme önlemi” alınmıştı. Silah ruhsatı isteyenlerden Valiliğin uygun gördüğü dernek ve vakıflara 10 bin liraya kadar varan miktarlarda bağış yapması sağlanmıştı. Bağış makbuzunu gösterenlere silah ruhsatı dağıtılmaktaydı. Yani Devlet desteği ile “halkımız” silahlandırılmaya mı uğraşılmaktaydı? Peki, silahlanma ihtiyacı duyan, bu uğurda gerekirse epey yüklü bağış yapmayı göze alan bu “halkımız” AKP tabanı olmasındı! Twitter’da #Aksilahlanma başlığı açılmıştı. Görünen o ki “Osmanlı Ocakları” ve ondan kopup “Osmanlı Ocakları 1453” adını alan gayri resmi AKP örgütleri şimdi AKmilisler, AKgençlik adını almışlardı. AKP tabanı pervasızca, devletin desteği olmasa bile göz yumması sayesinde silahlanmaktaydı. AKP tepeleri son cümleye itiraz edebilirler. Ancak bugüne dek Cumhurbaşkanı’ndan herhangi bir AKP il başkanına kadar yetkili bir ağızdan yalanlama duyulmamıştı. O yüzden “AKP kendi sivil ordusunu mu kuruyor?” diyenlerin kuşkuları haklıydı.

    AKP iktidara geldiği 2002’den bu yana adım adım, 15 Temmuz’dan sonra da koşar adım Ordu'nun devlet erki üstündeki gücünü kırmıştı. Pek çok kişi"Ordu'nun AKP iktidarına karşı bir darbe yapma olasılığının kalmadığı halde, TSK'ya yönelik bu sürekli ve sistemli şekildeki yıpratma ve yozlaştırma operasyonlarının altında ne yatmaktaydı?" sorusunu sormaktaydı.

    15 Temmuz darbe girişiminin arka planı halâ alacakaranlıktaydı, halâ pek çok cevapsız soru vardı. E, o zaman AKP tabanındaki bu kitlesel silahlanma çabasının hedefi ne olaydı? O silahlar kime karşı kullanılacaktı? Mesela Erdoğan ve tayfasının ülkeyi götürdüğü yere itirazı olanların kitlesel boyutlu bir hareketi patlarsa, iktidarı ne pahasına olursa olsun başta kalmak, elde tutmak için, barışçıl ama çok kitlesel bir eyleme karşı bu silahları mı kullanacaktı? Milli duyarlı haykırışları bastırmak için donanmış AK Milisler’i mi kullanacaktı? soruları halâ yanıtsızdı.

    Hatırlatalım, Nihat Erim de Başbakan olacağını 6 ay önce ABD Ankara Büyükelçiliği'nden öğrenmiş bulunmaktaydı. Bunu bilen bir dostu kendisini aramış ve 6 ay sonrası için müjdeyi ulaştırmıştı. Kendisi inanmamıştı ama söylenenler bir bir gerçekleşmiş olacaktı. Erim darbe sonrası kurulan ara rejimin önemli figüranıydı ve CHP tandanslıydı. Ama Amerikalılar onunla çalışmak arzusundaydı, çünkü Mason Localıydı. Tek şartları CHP'den istifa edip ayrılmasıydı. ABD'nin AKP'yi ve Tayyip Beyi iktidara hazırlaması da bunun aynısıydı, 28 Şubat darbesi sonrasıydı, ona da Erbakan'dan kopma şartını dayatmışlardı. Çünkü kendileriyle çok uyumlu çalışacak bir yapıda olduğunu en az elli testle anlamış bulunmaktalardı. Amerikalılar yeni dengede kendilerine yakın ve kullanmaya yatkın bir din istismarcısı ve Milli Görüş kaçkını bulmuşlardı; daha doğrusu ayarlamışlardı. Geçenlerde ABD Büyükelçiliği hiç gerek yokken Nihat Erim fotoğrafı yayınlamıştı. Bununla hem Trump'a hem de Erdoğan'a mesaj vermeye çalışmışlardı.

     

     


    [1] 19.01.2017, Bu anayasa bir af kanunudur, Arslan Bulut

    [2] arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr





















    Bu Haber 88 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS