• Kaybettikleri İstanbul’u; AKP YİNE KAYBETSE; FELAKET… KAZANIVERSE; FECAAT OLACAKTI

    Kaybettikleri İstanbul’u; AKP YİNE KAYBETSE; FELAKET… KAZANIVERSE; FECAAT OLACAKTI

    31 Mayıs 2019

     
    | Devamı


    Kaybettikleri İstanbul’u;

    AKP YİNE KAYBETSE; FELAKET…

    KAZANIVERSE; FECAAT OLACAKTI

          

    Fecaat: Dehşet verici, korkunç gelişme… Acı ve ıstırap üretici büyük musibet anlamındadır.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Bağcılar Meydanı'nda kurulan Ramazan Etkinlik Alanı'nda yaptığı konuşmada, 23 Haziran seçimlerine ilişkin "Bugün İstanbul'u veren, hukuksuzlukla beraber yarın Türkiye'yi verir" ifadelerini kullanmıştı. “Eğer kendi hakkımızı savunamayacaksak, kendi hukukumuzu savunamayacaksak vatandaşın hakkını, hukukunu nasıl savunacağız? Mahalle baskısı oluştursunlar, gazetelerle, televizyonlarla üzerimize çullansınlar, sosyal medyalardan hakaretler yağdırsınlar, biz de ‘aman bize bir şey yapmasınlar da ne olursa olsun, İstanbul'u da verelim, kurtulalım’ havasında olamayız!.. Bugün İstanbul'u veren, hukuksuzlukla beraber yarın Türkiye'yi verir, aman ben bu koltukta kalayım, diye bunu yapamayız. Koltuğun canı çıksın da bu milletin hakkına bir zeval gelmesin, hepsi budur."diyen Süleyman Soylu, bir seçim yarışında değil de sanki Türkiye Yunan savaşındaymış gibi konuşmaktaydı.

    Bakan Süleyman Soylu, sivil toplum kuruluşlarının (STK) temsilcileri ile Beykoz Necmettin Erbakan Kültür Merkezi'nde düzenlenen sahur programında ise:

    “İstanbul şehirlerden bir şehir değil. Bugün küresel güç merkezi olmaya aday bir şehir. Ya küresel güç merkezi olacak ya da birilerinin arka bahçesi olacak. Ben arka bahçe olmuş bir İstanbul’a tahammül edemem. Kim ederse eder. Bu kadar açık ve net. İstanbul’da çok önemli bir altyapı oluştu, bunun devam etmesi gerek… Bu seçimin bir siyaset çatışmasının merkezi olmamasını diliyorum!” diyerek İstanbul’u kaybetmelerinin bir sosyal felakete ve sanki iç savaşın eşiğine sürükleyecekmiş gibi konuşmaları dikkatlerden kaçmamıştı.

    Süleyman Soylu, televizyonda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun koruma amiri Koray Aslan'ı hedef alıp, ‘onun koruma kursuna bile katılmadığını, bu kişinin ticari faaliyetler yaptığını, gezilerini önceden emniyete ulaştırmadığını, yat gezisinin de gizlendiğini ve sonradan ortaya çıktığını’ vurgulamıştı. Oysa Süleyman Soylu'nun, kendi personeli olan Kılıçdaroğlu'nun koruma amiri Koray Aslan için bu iddialarda bulunması, hele de bunu televizyona çıkıp açıklaması tam bir saçmalıktı. Emrindeki personelini çağırır ya da ilgili biriminden doğru bilgilere kolaylıkla ulaşır konumdaydı. Koray Aslan, "Mülakatta ve atışta da başarılı olmuşlardı. Hem hassas yerleri koruma hem de VIP koruma kurslarına katılmıştı. Adab-ı muaşeret kurslarını da aldıktan sonra 2002-2005 yılları arasında Slovakya'da Büyükelçinin korumalığını yapmıştı. Bu kursu almayan kişinin bu göreve gönderilmesi imkânsızdı. Bakan Soylu, ‘Koruma kursu görmedi’ derken açıkça yanıltılmıştı!” diyenler haklıydı.

    İyi de böylesine kolay aldatılan yöneticilerle Türkiye bu badireyi nasıl atlatacaktı?

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, YSK'nın 250 sayfalık gerekçeli kararına tepki göstererek, 'Bakalım 250 sayfalık gerekçeli karar bu minareye kılıf olmaya yetecek mi' diye çıkışmıştı.

    Faik Öztrak; "Demokratik meşruiyetin son kilit taşı olan sandık darbeyle çökertilmiştir. Milletin sandıkta söylediği söz, masa başı oyunlarıyla gasp edilmiştir. YSK, 6 Mayıs 2019’ta milletin iradesini elinden almış vaziyettedir... Sandıkta oyu çalamayanlar milletin iradesini YSK eliyle çalmaya yönelmiştir… Bunlara -AKP’ye- oy verecek olanlara Büyükşehir Belediye pusulasının verilmediğini söylemektedir. Bu iddia; başta AKP’li kardeşlerimiz olmak üzere, tüm İstanbulluların aklıyla alay etmektedir. Baktığınızda en fazla oyun büyükşehir için kullanıldığı görülmektedir” sözleriyle AKP’ye sataşmıştı.

    31 Mart 2019 Belediye Seçimleri’nin üzerinden tam üç hafta geçmesine rağmen YSK, iptalle ilgili gerekçeli kararını hâlâ açıklayamamıştı. Bu durum “Herhalde 24 Haziran sonrasında açıklanır!” esprilerine yol açmıştı. Bunlar bize; bir istiklal mahkemesinin, “önce idamına, suçun ve kanıtların sonra açıklanmasına!” kararını hatırlatmıştı.

    İşte bu kuşkularla diyoruz ki, haksız ve dayanaksız bahanelerle yenilenen İstanbul seçimlerinin galibi olmayacaktı. Kaybettikleri İstanbul’u AKP tekrar kaybederse bu yenifelaketler doğuracaktı. Yok eğer cebren ve hile ile İstanbul’u geri alırlarsa, bu dafecaatlere yol açacaktı...

    İstanbul’da 15 milyondan fazla insan yaşamaktaydı ve bunların 10 milyonu seçmen durumundaydı. Bu kadar insanın yazın ortasında yeniden sandık başına gitmesine yol açacak bir karar alınırken, sadece söylentilerle veya sonradan uydurulduğu hissi veren temelsiz gerekçelere dayanmak elbette yanlıştı. Yani seçimin tekrarı kararı, CHP’ye ve adayına karşı gibi görünse bile, aslında İstanbul seçmenine verilmiş bir cezaydı. Ağır ceza mahkemeleri, savcılığın sunduğu iddianame çerçevesi içerisinde muhakeme yapar ve savunmaya da önceden bildirilmiş olan kanıtları cevaplama hakkı tanırlardı. Suç ne tür bir cezayı gerektiriyorsa, bunu, iddianamede ileri sürülen iddialar kanıtlandığı takdirde ve ilgili yasa maddesinde var olan ölçüde alırlardı. Oysa YSK’ya, AKP’nin üç bavul dolusu ‘kanıt’ ile yaptığı başvurularda; o noktaya kadar AKP ve MHP sözcülerinin dillerine doladıkları türden şaibelerle, hileler ve oy kaydırmalarıyla ilgili kanıtlar bulunmamaktaydı. AKP, sandık kurullarının oluşum biçimi ve kurullarda görev verilen kişilerin seçiminde usulsüzlük yapıldığı iddiasını YSK’ya ‘kanıtlar’ ile taşımıştı. Zaten verilen karar da bu çerçeve içerisinde alınmıştı.

    Bu durumda, haklı olarak şunlar sorulmaktaydı:

    • Peki de daha önceki referandumlar ile genel, yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sandık başlarında görev yapmış olan kişilerin varlığı, nasıl oluyor da bu defa seçimin tekrar edilmesini gerektirecek çapta bir suç teşkil edebiliyordu?

    • Aynı sandık görevlilerinin nezaretinde yapılmış diğer üç (İlçe Belediye Başkanlığı, Belediye Meclisi ve Muhtarlık) seçimleri için kullanılmış oylar geçerli sayılıyor da yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanlığı için verilmiş oylar nasıl sakıncalı ve tekrarlanmaya değer bulunuyordu?

    • Sandık görevlilerini belirleyen İl Seçim Kurulları olduğuna göre, yapılan yanlışlık bir cezayı hak ediyorsa, cezanın seçilmiş belediye başkanına veya seçmene değil de il seçim kuruluna verilmesi gerekmiyor muydu?” yorumları haklıydı ve bu sorular hâlâ yanıtsızdı.

    YSK'nın İstanbul seçimlerinin iptali ve yenilenmesi kararına Rus basını;"Nasıl yani, mümkün müydü ki böyle bir şey?" değerlendirmesini yapmıştı.

    Rusya'da gazeteler, Türkiye Yüksek Seçim Kurulu'nun İstanbul'daki Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini yenileme kararına geniş yer ayırmıştı. Komsomolskaya Pravda gazetesi seçim sonuçlarının iptali kararı karşısında; "Nasıl yani, mümkün müydü ki böyle bir şey?" diye sorarken, RBK gazetesi; Türkiye'de halkın sandığa gitmekten yorulduğu yorumunu aktarmıştı. Rus Bulvar Komsomolskaya Pravda (KP) gazetesi,İstanbul seçimlerinin iptali kararını şaşkınlıkla karşıladıklarını gizlemeye gerek görmedi. Zira gazete okurlarına haberi, "Türk Yüksek Seçim Kurulu, muhalefetin zafer elde ettiği İstanbul seçimlerini iptal etti: Nasıl yani, mümkün müydü ki böyle bir şey?" başlığı ile duyurmuşlardı.

    Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in Türkiye analisti Edward Parker ise Reuters'a yaptığı açıklamada, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenmesi kararının ekonomiyi yeniden dengeleme ve istikrara kavuşturma planında yaklaşık iki ay daha belirsizlik anlamına geldiğini açıklamıştı. Edward Parker, "Türkiye ekonomisi ve para birimindeki oynaklık dikkate alındığında mevcut zayıflıkların artmasıdurumunda kredi notunun düşürülebileceğini” hatırlatmıştı.

    Gazeteci Ahmet Hakan, Tarafsız Bölge programına konuk ettiği CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu'na, Tevfik Göksu'nun yaptığı bir açıklama ile ilgili; "Bu iddialara neden yanıt vermediniz?" diye sorarak onu sıkıştırmaya çalışmış ve bu soru sonrası programda gergin anlar yaşanmıştı.

    İşte Ekrem İmamoğlu ve Ahmet Hakan arasındaki o konuşma:

    Ekrem İmamoğlu: Uydurma bir yerel gazete (ortaya bir şeyler atıyor, sonra), bana diyorlar ki "Niye cevap vermiyorsun?" Niye cevap vereceğim? Yunan’sa Yunan’dır, Rum’sa Rum’dur, bu ülkede Rum var mı? Var. Yunanlı var mı? Var. İşte ne biliyim Ermeni vatandaşımız var mı? Var. Herkes var. Benim de şecerem belli yani. İmamoğlu ailesini kime sorsan, Trabzon’da tanırlar. Şeceresinin nereden geldiğini, ben şimdi oturup da şeceremi mi anlatacağım? Kime? Aklı kıt bir Belediye Başkanına, “aklı kıt”, “cahil”, iftira atıyor ya. Kim derse ona “aklı kıt” derim, kim derse bakın.

    Ahmet Hakan: Diyor ki, 'Bir Yunan medyasında bir haber çıkmış, Ekrem İmamoğlu İstanbul’u fetheden Yunanlı' diye, Ekrem İmamoğlu nereli? Trabzonlu, e niye cevap vermiyor bu habere? Ben Trabzonluyum kardeşim bana nasıl böyle bir şey dersin” diye niye söylemiyor?

    Ekrem İmamoğlu: Trabzonluları lekeliyorsun, Ekrem İmamoğlu'nu lekeliyorsun. Buradan bir politika yaratmaya çalışıyorsun. Ahmet Bey savunmayın lütfen. Devam ederseniz başka bir konuya girersiniz. Diyorsunuz ki; Ben olsam söylemem. O kısmından bir ünlem işareti koyalım kapatalım.

    Ahmet Hakan: İzlediğim şeyi anlatıyorum size, ben ne yapayım yani.

    Bu soruyu sorması için özel olarak ayarlandığı sırıtan sunucu, Sn. Erdoğan ve diğer AKP kurmaylarıyla ilgili iddiaları niye gündeme taşımazdı?

    Sözde koyu Erdoğan karşıtı Haydar Baş’ın BTP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Selim Kotil, "23 Haziran İBB Başkanlığı seçimlerinden çekildim" açıklaması yapmıştı.

    “Yetkili organlarımızda alınan karar neticesinde, 23 Haziran İBB Başkanlığı seçimlerinden çekildim. Yapılacak olan seçimler hayırlı olsun!”

    Selim Kotil, 31 Mart seçimlerinde 27 bin 238 oy almıştı. Acaba İmamoğlu lehine mi, Yoksa Binali Yıldırım lehine mi ayrılmıştı? Ve hangi pazarlıklar yapılmıştı?

    Avrasya Araştırma Başkanı Kemal Özkiraz’a göre; İstanbul 23 Haziran’da yeniden seçime giderken, Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasındaki oy farkının az olması küçük partilerin önemini artırmıştı. Partiler, ayrıca sandığa gitmeyenleri de kazanmaya yönelik stratejiler kurgulamaktaydı. "Mevcut durumda Saadet hem kendi seçmenini AKP’ye kaptırmayacak hem de kendi tabanını korumuş olacaktı. Mağduriyet algısı sebebiyle CHP’ye oy verecek bazı seçmenler ise İmamoglu’na kayacaktı. Yani Saadet’in seçime katılması, muhalefet için avantaj" sözleriyle yorumlanmıştı.

    "Seçime katılım oranı oldukça düşük olacaktı!"

    Özkiraz; seçim sonuçlarını belirleyecek olan kitlenin, “AKP seçmenleri içerisinden muhalefete geçecek veya oy kullanmaya gitmeyecek olan seçmenler olacağı hesaplanmıştı. Diğer araştırmacıların aksine seçime katılım oranının oldukça düşük olacağını” belirten Özkiraz, “yeni protestocu seçmenin Cumhur İttifakı bileşenlerinden olacağını düşündüğünü” aktarmıştı.

    Sandığa gitmeyen kesimleri ikna etme çabaları

    İstanbul’da 31 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım’ın oyları arasındaki farkın çok az olması, ittifak dışında kalan küçük partilerin oylarının önemini artırırken, 23 Haziran’da yenilenecek seçimde her iki tarafın da bu partilerin seçmenlerinin yanı sıra, sandığa gitmeyen kesimleri ikna etme çabaları yoğunlaşmıştı.

    Oy farkı 13 bin 729 olarak açıklanmıştı

    Yüksek Seçim Kurulu’nun, (YSK) yenilenmesine karar verdiği 31 Mart seçiminde, İstanbul’da oyların yeniden sayılmasıyla, İmamoğlu ile Yıldırım arasındaki oy farkı 13 bin 729 olarak açıklanmıştı.

    Bağımsız adayların oyu kime kayacaktı?

    Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı dışında kalan partilerin ve bağımsız adayların toplam oyu ise yaklaşık 210 bini bulmaktaydı.

    24’ü bağımsız toplam 32 adayın yarıştığı 31 Mart seçiminde, İmamoğlu ve Yıldırım dışındaki adaylar arasında, Saadet Partisi’nden Necdet Gökçınar 103 bin 364, Bağımsız Türkiye Partisi’nden Selim Kotil 27 bin 87, Türkiye Komünist Partisi’nden Zehra Güner Karaoğlu 10 bin 349, Vatan Partisi’nden Mustafa İlker Yücel 15 bin 428, Demokrat Parti’den Ersan Gökgöz 22 bin 268, Demokratik Sol Parti’den Muammer Aydın da 30 bin 884 oy almışlardı.

    Ekrem İmamoğlu’nu AKP’nin yanlışlıkları parlatmaktaydı!

    “YSK’nın İstanbul seçimleri yenilenmesi kararıyla birlikte Ekrem İmamoğlu belki, artık bir Belediye Başkanı değildi ama çok daha fazlası olup çıkmıştı” diyen Hatice Kübra’nın:

    “Meseleyi tamamen siyasal iletişim ve algı yönetimi açısından değerlendirecek olursak;

    • AKP, YSK'ya her ne kadar bavullarla belge taşısa da itirazlarını kamuoyu nezdinde haklı göstermeyi başaramadı, daha doğrusu kendi tabanı dışındaki seçmen kitlesini yatıştıramadı.

    • İtiraz süreci boyunca özellikle AKP’li Ali İhsan Yavuz'un, "Bir şey oldu ama ne oldu tam olarak bilemiyoruz" şeklindeki muğlâk ifadeleri akıllardaki soru işaretlerini gidermekten öte ters etki yaptı.

    • Binali Yıldırım'ın uhuletle ve suhuletle YSK'nın kararını bekleyen tavrı dışında hem AKP'den hem de MHP'den gelen tüm söylemler negatif algı yarattı.

    • YSK Ekrem İmamoğlu'nda eksik olan şeyi tamamladı. Artık İmamoğlu'nun da nur topu gibi bir mağduriyet hikâyesi vardı. Tepe tepe kullansın ki bizim halkımız mağdura sahip çıkar ve mağdurdan yana tavır alırdı.

    • İmamoğlu'nun karar sonrası yaptığı konuşma hem söylemiyle hem beden diliyle bir Belediye Başkan adayından çok, bir lider havası yarattı ki kitlelerde de karşılığını bulmuş, sosyal medyadan kendisine destek mesajları yağmıştı.

    Şayet Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran'a kadar olan süreci bu şekilde sürdürmeyi başarırsa yaratılan mağduriyet algısının etkisiyle birlikte seçimleri muhtemelen daha büyük bir farkla kazanacaktır. "İstanbul'da seçimler yenilenirse sonuç ne olur?" üzerine yapılan kamuoyu anketleri de sonucun bu yönde olacağını ortaya koymaktadır.

    İmamoğlu Seçimi Kazanamazsa Ne Olacaktı?

    Aslına bakarsanız seçimlerin yenilenmesi AKP açısından büyük bir risk taşımaktaydı. Çünkü YSK kararıyla Ekrem İmamoğlu'na yeni bir alan açılmıştı. Seçimlere kadar Ekrem İmamoğlu’nun bu alanı çok iyi değerlendireceği konuşulmaktaydı. Artık söylemleri İstanbul'un dışına taşacak ve seçim süreci muhtemelen "adalet" söylemleri üzerinden yürütülmeye başlanacaktı. Bu da halk nezdinde İmamoğlu'na Belediye Başkanlığından öte bir konumlandırmaya yol açacaktı.

    • Eğer Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran'daki seçimi kazanırsa herkes "adam kazandı" diyecek ve zaten moral üstünlüğü elde etmiş olan muhalefet bu üstünlüğü perçinlemiş olacaktı. AKP'nin bu zamana kadarki itirazları bir "hak arama" olarak değerlendirilmekten uzaklaşacak ve hepsi havada kalacaktı. Bundan sonraki haklı itirazlarına bile kamuoyu nezdinde şüpheyle yaklaşılacaktı.

    • Eğer Ekrem İmamoğlu seçimleri kazanamazsa yine de kaybetmiş olmayacaktı. Çünkü o zaman daha büyük bir mağduriyet hikâyesi yazılacak ve yaşanacaktı. Muhalif kitleye heyecan vermeyi, yanına çekmeyi ve kenetlemeyi başaran İmamoğlu, bundan sonra; sonuna kadar mücadelesini veren bir "kahraman" ve siyasi bir figür olarak sahneye çıkacaktı. İşte bakınız, henüz YSK kararı çıkmadan yapılan yorumları hatırlayalım:

    İmamoğlu’nun adı 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için muhalefetin adayı olarak kulislerde dolaşmaktaydı. Şimdi ise bunca mağduriyetten sonra o, bir kurtuluş kahramanı yapılacaktı”[1] yorum ve yaklaşımları haklıydı.

    AKP şaşkın, Erdoğan telaşlıydı!

    AKP'nin 31 Mart seçimlerindeki yenilgisine dair analizler, genellikle genel merkez raporlarından veya R. Erdoğan değerlendirmelerinden yola çıkılarak kamuoyuna yansımaktaydı. Bugüne kadar duyduğunuz, okuduğunuz veya seyrettiğiniz tüm 31 Mart seçim analizleri resmi bilgilendirme olarak karşımıza çıkmaktaydı. Şimdi, sizlere, Erdoğan’ın; “bir araya gelin ve bana özel bir rapor hazırlayın" talimatıyla Ankara'da yapılan çok gizli ve kozmik sayılacak uzun bir toplantıyı aktaralım;

    Yer: Ankara/Çukurambar'da çok lüks bir site içinde bulunan binanın zemin katı.

    Toplantının başkanı: Erdoğan’a çok yakın ve çok güvendiği bir isim. Katılımcılar: Bazı milletvekilleri, bazı eski milletvekilleri, bazı sivil toplum kuruluş başkan ve yöneticileri, özel seçilmiş akademisyenler ve özel seçilmiş üst düzey bürokratlar...

    Katılımcılar toplantının yapıldığı mekâna ayakkabılarını kapıda çıkararak girerler. Başkan, kısa bir konuşma ile seçim yenilgisini gerçekçi olarak analiz etmek ve Erdoğan'ın verdiği talimat üzere sunulacak raporu hazırlamak için bir araya geldiklerini anlatır. Ve orada konuşulanların yapılan değerlendirmelerin dışarıya sızdırılmamasını özellikle tembih eder. Toplantının başlıklarını ise "genelde mahalli seçimlerin ve özelde Büyükşehir Seçimleri’nin değerlendirilmesi" olarak belirler...

    Şimdi, katılımcıların ana hatları ile yaptıkları değerlendirmeleri özetleyelim;

    • "Irkçı bir parti ile iş birliği yaptık. Bizim bunlarla ne işimiz var? Faydalarından çok zararları oldu. Bunlarla yola çıkmamız bize Büyükşehirleri, özellikle İstanbul'u kaybettirdi"[Bana, toplantı ile ilgili bilgileri aktaran kaynağım, bu eleştirinin özellikle Güneydoğu'dan gelen katılımcılardan geldiğini ve eleştirilerini yaparken "MHP" demediklerinin altını çizdi. (A.T)]

    • "FETÖ ihanetini anlıyoruz. Ancak, ihanet çemberinin içinde olmayan, ticaretle uğraşmayan masum, inanmış, herhangi bir cemaate gider gibi bunlara gitmiş insanlar var. Bunların tutuklu kalması, tecride uğraması tabanda büyük rahatsızlık yaratıyor. Üstelik bir de adamı olan kurtarıyor, adamı olamayan ceza çekmeye devam ediyor gibi çok güçlü bir kanaat var."

    • "Özellikle üst düzey bürokratların parti ile bağları en aza indi. Liyakat sorunu var. Rüşvet mekanizmasına karşı acil tedbir alınmalı."

    • "Büyükşehirlerde neden kaybediyoruz? Kentlilerin AKP’den kopma nedenlerini çok iyi incelemeliyiz. Yeni nesli, gençliği hızla kaybediyoruz. Politikalarımızdaki yetersizlikleri gözden geçirmeliyiz."

    • "İYİ Parti, mevcut partiler içinde AKP’nin yerini alabilecek en güçlü parti. İYİ Parti'nin saf değiştirmesini mutlaka sağlamalıyız. Bu partiye karşı eleştiri olmaksızın samimi tutumlar sergilemeliyiz. İYİ Parti ile aynı iklimde buluşmanın, birlikte yol almanın çarelerine bakmalıyız. Biz, merkezdeysek ve merkezde kalacaksak onları da alalım, beraber olalım."

    Oldukça uzun süren ve sert eleştirilerin yapıldığı toplantıda eksik kalan, değerlendirilmeye alınmayan ve cevap verilmeyen bazı konuların özel olarak kurulan WhatsApp grubunda raporlaştırılması kararlaştırıldı. Gazetemizin, ADSIZ'a ayrılan bu sayfasında bugün yer darlığı olduğu için diğer ayrıntılara değinemedim. Kozmik toplantının başkanının bu raporu yazıp saraya göndereceği aktarılmıştı.”[2]

    31 Mart seçimlerini ve İstanbul'da alınan sonucu yorumlayan AKP Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Azmi Ekinci, her satırı olay açıklamalar yapmıştı.

    AKP Milletvekili Azmi Ekinci 31 Mart seçimlerine ilişkin Star Gazetesi'nden Fadime Özkan'a konuşurken; 'Beka ve Kürdistan'a gidin' söyleminin HDP seçmenini küstürdüğünü ve seçimi kaybettirdiğini vurgulamıştı. Sandıkta yapılan hilenin dışında AKP seçmeninin partiye 'ayar' verdiğini belirten Ekinci, 23 Haziran'da her şeyin yoluna gireceğini sandığını hatırlatmıştı. İşte Azmi Ekinci'nin açıklamalarından flaş bölümler şunlardı:

    31 Mart'ta vatandaş AKP’ye ayar veriyordu!

    24 Haziran genel seçimlerinde bize kırgın olan vatandaşlar bizi, yerel yönetimler üzerinden eleştirerek “bu sefer farklı olacak” cümlesini kullanarak, bize ayar vereceğini ima ederek mesaj veriyordu. Tepkisi ve kızgınlığı yerel yönetimler üzerinden geliyordu ve asıl tepkisini 31 Mart’ta da vereceğini tahmin ediyordum ama yine de muhalefete karşı tercihini bizden tarafa kullanacağını düşünüyordum. Ancak bu sefer çok farklı bir refleksle hareket ettiğine şahit olduk.

    Seçmen artık hesap soruyordu!

    Şimdiye kadar yapılan 15 seçimin tümünde vardım. Daha önce kendi seçmenimize gittiğimizde adres vererek şöyle derlerdi: “Bize gelmeyin, filan kişiye/kişilere gidin”. Şimdi seçmenimiz oturuyor bizimle saatlerce tartışıyor. Her şeyi sorguluyor. Bu bizim seçmenler konusunda geldiğimiz nokta ve üzerinde çok iyi bir şekilde durmamız gereken bir konudur.

    AKP seçmeni kök söktürüyordu!

    Şahsım adına Esenyurt’ta kendi seçmenimizi ikna etmekle uğraştım ben, muhalefetle uğraşmadım. Muhalefetin zaten uğraşılacak bir tarafı da yoktu; projesi yoktu, çalışması yoktu. Ama tabanımız açısından böyle bir durum vardı. 24 Haziran’da da yerel konularla ilgili işaretler veriyordu. Mesela ekonomi en başta gelen şeydir. Bazı konularda bizi ciddi ciddi sorguluyor, kızıyor ve Cumhurbaşkanımızın bundan haberi yok, haberi olsa bunlara müsaade etmez diyordu...

    İsraf, şatafat, torpil vatandaşı bıktırıyordu!

    Adam kayırma, rantçılık gibi negatif şeylerin yanında vatandaşın ayağına gitmeme, halktan kopukluk, marjinalleşme gibi hususlar. (...) Ayrıca Belediye Başkanı, Yardımcıları ve Yöneticilerinin israf ve şatafatları eleştiriliyor. Bunların etrafında dolaşan ihalecisi, müteahhidi gibi kesimlerden oluşan gruplarda ciddi bir ekonomik statü farklılığına oluşan tepki. Haliyle vatandaş da ‘Ben sana oy veriyorum, sen beni unutuyor, bir kesimi zenginleştiriyor ve kendine hayat kuruyorsun’ gibi konularda son derece ciddi eleştiriler var.

    Vatandaş AKP’ye 'siz artık yönetemiyorsunuz' diyordu

    (...) Mesela vatandaş ‘tanzimleri niye açmak zorunda kaldınız?’ diyor. Biz de “bir takım art niyetliler domates, patates, soğan üzerinden bizi terbiye etmeye çalışıyorlar. Onun için bunları açtık/açmak zorunda kaldık” dediğimizde “Neden, sizin zabıtanız yok mu, emniyetiniz yok mu, maliyeniz yok mu, niye denetlemiyorsunuz?’ diyor. “Yapıyorlar da yetişemiyorlar” dendiğinde, O zaman “siz yönetemiyorsunuz” diyor. Artık sorular bu noktaya gelmiş.

    “Aşırı özgüven gururu” ve “tecrübeyi ihmal” sorunu yaşanıyordu!

    AKP’nin bana göre iki hatası veya eksiği var. Teşkilatçı gözüyle söylüyorum. İlki şu: 14 seçim yaptık, işi öğrendik, çocuk oyuncağı bu, şeklindeki özgüven. İkincisi 24 Haziran’dan sonra İstanbul’da teşkilatlarda büyük değişikliğe gidilmesi. Bu işler tecrübe ister. İşin farkına varılmaması tecrübesizlikten.

    İstanbul'un kaybı partiyi sarsıyordu

    (...) AKP’nin 25 seneden sonra İstanbul’da iktidardan düşüyor gibi görünmesi bile, AKP tabanı için çok büyük uyarı oldu. Bunu görüyorum. Cezalandırmak isteyenler dahil. İnsanlar bu sonucu istemiyorlardı aslında.

    “Beka” ve “Kürdistan'a gidin!” sözü Kürtleri gücendiriyordu

    “Sn. Binali Bey’in tarzı ve yöntemi buna çok yatkın. Aynı sosyolojiden ve Türkiye ortalamasını temsil eden bir profil. Kürdü de rahatsız etmiyor, Karadenizliyi de. Beka söylemi bu kadar keskin olmasaydı, Kürdistan’a gidin sözü olmasaydı, Kürtler Binali Bey’e oy vereceklerdi, Esenyurt’ta da benim şahsım üzerinden AKP’ye oy vereceklerdi. Fakat o sertlik engelledi bunu. Bundan sonraki süreçte çok fazla bir şey yapmaya gerek yok aslında. AKP’nin fabrika ayarı politikaları kendine çeker onları zaten.”

    AKP Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun itiraf ve uyarıları!

    AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, partisinde hâkim zihniyetin hiç hoşuna gitmeyecek doğruları söylemeye devam ediyordu. AKP'nin 300'e yakın milletvekili var, M. Yeneroğlu'ndan başkası çıkıp konuşmuyor/konuşamıyordu. Konuşanlar da bırakın hakikatleri haykırmayı; yanlışları, hataları ortaya dökmeyi; AKP’nin yanlışlıklarına, hatalarına kılıf arama telaşına düşüyordu. M. Yeneroğlu, bir gazeteci olsaydı ve "yandaş" basın-yayın organlarında yazsaydı, kendisini hemen kapı önünde bulurdu. M. Yeneroğlu'na "Yukarı"dan: "Sesin çok çıkıyor Mustafa! Muhaliflerimiz gibi konuşma! Doğruları bir sen mi biliyorsun! Hatamızın da yanlışımızın da bir hikmeti var; aklın ermez! Sus ve otur!" diyenler de elbette oluyordu. Büyük bir ihtimalle, yeni parti kuracakları ayyuka çıkan Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu ekipleriyle bir temas içinde olup olmadığı da araştırılıyordu. M. Yeneroğlu, partisini kastederek: "Hukukun sesini kısarsanız, Allah da sizin iflahınızı kısar" tweeti atarak muhalif-muvafık bütün dikkatleri üzerine çekiyordu.

    Keşke akıl edilseydi ve vicdanların sesi dinlenseydi ve hukuk da müsaade etseydi de 31 Mart’taki İstanbul oyları tümüyle tekrar sayılsaydı. Çünkü tekrar saymak, böyle yeni bir seçim yapmaktan daha kolaydı. Oy saymak bu kadar da zor sanılmamalıydı! 31 Mart akşamı bütün Türkiye 3 saatte sayılıp tamamlanmıştı. İstanbul tekrar sayılsaydı, haydi bu sefer 13 saat alsındı… Peki, 23 Haziran’a kadar bu denli sataşma-çatışma ve gerginlik oluşturmanın… Ekonomiyi ve sosyal dengeyi bu denli riske atmanın, akıl ve vicdanla ve “Beka” palavrasıyla izahı nasıl yapılacaktı!?

    Şevket Eygi’nin muğlâk ve marazlı yaklaşımı, Resul Tosun’un zavallı mantığına dayanak olamazdı!

    Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu arasında geçmesi beklenen İstanbul seçimlerine, Saadet Partisi'nin de katılım kararı AKP çevrelerinde tepkiye yol açmıştı. AKP eski Tokat milletvekili ve Star yazarı Resul Tosun, Millî Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi'nin dolaylı biçimde “AKP’yi destekleyelim!” uyarısını köşesine taşımıştı. Resul Tosun: "Yine Saadet" başlıklı yazısında, "10 milyon seçmenden sadece 103 bin oy almış adayın tekrar yarışa katılmasını kendi tabanınıza nasıl anlatacaksınız? Onca emeği, onca parayı ne uğruna harcayacaksınız? Bu mu Millî Görüş, bu mu israfa karşı duruş, bu mu kardeşlik, bu mu siyaset, bu mu bilgelik?" diye sormaktan utanmamıştı.

    "Müslüman milletimiz o eski kara ve kanlı günlere dönmek istemez"

    Hakarete varmadığı sürece iktidarı ikaz açısından SP’nin varlığının faydalı olduğuna değinen Bay Tosun, partinin seçime katılma kararını, kin ve düşmanlık olarak tanımlamıştı. Resul Tosun, SP’nin yayın organı olan Millî Gazete’de, Mehmet Şevket Eygi'nin yazısından bir bölümü de kendisine dayanak yapmıştı.

    “Müslüman milletimiz laikçilerden çok çekti. Din hocalarının asıldığı, medreselerin ve tasavvuf ocaklarının kapatıldığı, Ayasofya'da ezan okumanın ve namaz kılmanın yasaklandığı, dinsizlik terörü kasırgaları estirildiği o eski kara ve kanlı günlere dönmek istemezdi. Çok iyi belediye hizmetleri yapılmasına evet, ama Kemalizm ve laikçilik edebiyatına, gösterişlerine, provokasyonlara, ucuz ve gülünç popülizme hayır.” diyen M. Şevket Eygi’nin bu muğlâk ve marazlı yaklaşımını kendi zavallı mantığına dayanak yapmaya çalışan Resul Tosun’a hatırlatmak lazımdı.

    Mehmet Şevket Eygi, Millî Gazete’deki 22 Mayıs 2019 tarihli “Politikada üslup kibarlığı” yazısında; “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na kibar ve yumuşak davranmasını” öğütlüyor, ama Recep T. Erdoğan’a, milletin yarısına sürekli “zillet” (aşağılık, bayağılık) ve “illet” (bulaşıcı ve iltihaplı hastalık) diye hakaret ve sataşmalarını dile getirmiyordu. Aynı yazısında “Binali Yıldırım’ı yer sofrasından ve tevazuundan dolayı övüp sahipleniyor” ve dolaylı biçimde reklamını yapıyor, yani açıkça AKP iktidarına ve yandaşlarına yaranmaya çalışıyordu. Oysa ayarını çok iyi bildiğimiz bu Mehmet Şevket Eygi, Rahmetli Erbakan Hocamızın parti faaliyetlerinin ve seçim zaferlerinin hiçbirine, hiçbir şekilde ve tek bir kelime edip sahip çıkmıyordu. Hatta o süreçte Millî Görüş adına kazandığı için, Erdoğan’ın İstanbul zaferini bile bir sözcükle olsun kutlamıyordu, ama şimdi Erbakan’a (aslında İslam davasına ve tüm mazlum Müslümanlara) hıyanet edip Siyonist odaklarca iktidara taşınınca mı kıymete biniyordu… Yahu gerçekten, bu M. Şevket Eygi gibileri nasıl bir iz’an ve nasıl bir vicdan taşıyordu?

    Böyle durumlarda, kendi kafamıza, çıkarımıza, duygularımıza göre değil, Kur’an’a, Nebevi kurallara ve vicdani duyarlılıklarımıza göre tercih yapmamız lazımdı ve zatıâliniz de yıllarca bu gerçekleri savunmuşlardı. Şimdi kalkıp “aman CHP kazanmasın!” mantığıyla, faizi, fuhşu, kumarı azdıran, ahlaki ve ailevi tahribatla imanın kökünü kazıtan, Haçlı ve hayâsız AB’ye kuyruk olmayı “stratejik hedef!” olarak saptayan, ekonomik hayatın ve milli kalkınmanın temellerini yıkan bir AKP’ye oy vermemizi istemek nasıl bir manevi marazdı ve nasıl bir şaşkınlıktı? Sn. Tosun şu ayetleri bir kez daha okusunlar ve imanlarının sesine kulak assınlardı:

    “Ey iman edenler! Allah'tan korkup (her türlü haram ve haksızlıktan) sakının ve eğer(gerçekten) inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın (faizci düzenden uzaklaşıp kurtulmaya bakın)

    “Şayet böyle yapmazsanız, (yani faizi, faizci düzenleri ve yöneticileri bırakmazsanız)Allah'a ve Resulûne karşı savaş açtığınızı (adil devlet ve hükümet düzeninin temellerini yıktığınızı) bilip anlayın (ve ona göre davranın). Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz ne zulme uğratılmış olursunuz. (Öyle ise mü’minler faizsiz düzene geçmek için çalışmalıdır.)”[3]

    “Ey iman edenler! (Fitne çıkarmamak, anarşi ve ahlâksızlığı kışkırtmamak ve karşılıklı hak ve hürriyetlere saygılı bulunmak şartıyla; onlarla birlikte yaşayın, komşuluk yapın, ülke ve bölge nimetlerini paylaşın, ilmi ve iktisadi konularda yardımlaşın, ama gerçekten iman ediyor ve gereğini yapmaya razı ve hazır bulunuyorsanız, sakın ha!) Yahudilerin (ırkçı emperyalist kesimlerini ve yine haksızlık ve ahlâksızlık hedefleyen bazı) Hristiyan (merkezlerini) veliler (yöneticiler)edinmeyin. (Onları dost ve dürüst zannedip, kendinize idareci, karar verici olarak kabullenmeyin. Zulüm ve hıyanet örgütlerine ve girişimlerine destek vermeyin.) Onlar, (sizin değil) birbirlerinin dostları ve destekleyicileridir. (Artık) Sizden her kim onları dost ve rehber edinip (peşlerine giderse), kesinlikle o da onlardandır. Şüphesiz Allah (Siyonist Yahudilere ve emperyalist Hristiyanlara değer ve destek veren ve Müslümanlara hıyanet eden) zalimler topluluğuna hidayet etmez (onların iman nurunu karartır)[Not: Bu ayet Yahudi ve Hristiyan kimselerle iyi ve insani ilişkileri, ticari ve bilimsel iş birliğini değil; zulüm sistemlerinin ve oluşumlarının güdümüne girmeyi yasaklamaktadır.]

    (Bu İlahi ikazlarımıza rağmen) Kalbinde maraz bulunan (şuursuz Müslümanları) görürsün ki, hâlâ (Yahudi ve Hristiyanlarla ve onlara ait bâtıl kural ve kurumlarla dostluk hususunda)yarışırlar (kâfirlere yaranmaya çalışırlar ve bu münafıklıklarına bahane olarak da); “aleyhimize gelişen ve değişen zaman içinde, başımıza bir felaket gelmesinden (ve Müslümanların mağlup olmasından) korkuyoruz. (Bari hiç değilse, Yahudi ve Hristiyanların yardımını kaçırmayalım, diye düşünüyoruz)” derler. Fakat pek yakında Allah, (Müslümanlara) umulmadık bir zaferi veya Kendi katından mutlu bir emri (ve haberi) gönderecek de (o sahtekârlar) kendi içlerinde gizledikleri (şeytani heves ve hesaplarına) bin pişman (ve perişan) olacaklardır.”[4]

    “Ey iman edenler! Kesinlikle şarap (her çeşit sarhoş edici içki ve uyuşturucu), kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal-şans okları (çekiliş oyunları; bunların tamamı), ancak şeytanın işinden birer pisliktirler. Bunlardan (ve bu rezaletleri ülkenize bulaştıranlardan ve hâlâ uygulayanlardan) kaçınıp uzaklaşın ki, kurtuluşa eresiniz.”

    Gerçekten şeytan(i sistemler) içki ve kumar vasıtasıyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan (yani İslam’ca düşünüp yaşamaktan)alıkoymak istemektedir. Artık (bunların kötülüğünü fark edip) vazgeçtiniz değil mi?”[5]

    “(Hesap gününde) Azabı (ve hak ettikleri cezayı) gördüklerinde, (dünyada iken)kendilerine tabi olunan (ama Hakk’a ve halkına hıyanette bulunan lider) kimseler, peşlerine takılan kesimlerden uzaklaşıp kaçmaya (çalışacak) ve aralarındaki bütün bağlar ve tanışıklıklar yokmuş ve kopmuş gibi davranacaklardır.

    Bunun üzerine (böylesi zalim ve hain yöneticilere) uyanlar: “Keşke bir kere daha(dünyaya dönme) fırsatı verileydi de, (orada bizi aldatıp,) şimdi bırakıp kaçtıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşıp (Hakk elçilere, adil ve asil davetçilere destek çıksaydık)” diye (pişmanlık duyacaklardır). Böylece Allah onlara (zalim ve hain yöneticilere ve peşlerinden gidenlere),işledikleri bütün amellerini, (ibadet ve hizmetlerini) çok derin bir hasretlik ve pişmanlık olarak gösterecek, (milyonlarca insanın ezilmesine ve sömürülmesine vesile oldukları için, yaptıkları hayır ve hasenatlarına rağmen cehenneme girecekler)dir ve onlar artık ateşten çıkamayacaklardır.”[6]

    AKP’nin derin tahribatları sonucu Türkiye’nin artık yüzde 99’u değil, sadece %89’u Müslümandı!

    31 Mart seçiminden sonra Optimar Araştırma Şirketi tarafından 7-14 Mayıs tarihleri arasında, 26 şehirde, 3 bin 500 kişi üzerinde yapılmış geniş bir araştırma yayınlanmıştı. Vatandaşa şu soruyu sormuşlardı: “Kendinizi dini anlayış bakımından nasıl tanımlarsınız?”

    Şu cevaplar alınmıştı:

    • Yüzde 89,5: “Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorum.”

    • Yüzde 4,5: “Bir yaratıcı olduğunu düşünüyorum, ama dinlere inanmıyorum.”

    • Yüzde 2,7: “Bir yaratıcı olup olmadığından emin değilim.”

    • Yüzde 1,7: “Bir yaratıcı olduğunu düşünmüyorum.”

    • Yüzde 1,6: “Cevap yok.”

    Bunun anlamı:

    • BİR: (Maalesef AKP sayesinde) Türkiye artık yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke olmaktan uzaklaşmıştı.

    • İKİ: Türkiye, nüfusunun yüzde 89,5’i “Müslüman”, yüzde 4,5’i “deist”, yüzde 2,7’si “Tanrı’nın varlığından şüphe eden”, yüzde 1,7’si “ateist” bir ülke konumuna taşınmıştı. Oysa Türkiye, bu AKP iktidarından önce gerçekten yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke konumundaydı.

    Sadece son iki yılda deist ve ateist oranı 7 puan artmıştı!

    OPTİMAR şirketi buna benzer son araştırmayı 2017 yılında yapmıştı. O gün bu soruyu iki aşamalı sormuşlardı.

    • BİR: “Kendinizi herhangi bir dine mensup hissediyor musunuz?”

    CEVAP şöyle çıkmıştı: Yüzde 96,1: “Evet.” Yüzde 1,7: “Hayır.” Yüzde 2,2: “Cevap yok.”

    • İKİ: Bunun üzerine şu ikinci soruyu sormuşlardı: “Sakıncası yoksa kendinizi hangi dine ait hissediyorsunuz söyleyebilir misiniz?”

    CEVAP: Yüzde 99,9: “Müslüman” çıkmıştı.

    İnanç araştırmaları cevap almanın çok kolay, ama gerçek cevabı saptamanın zor olduğu araştırmalardır. O nedenle çapraz sorularla desteklenmesi lazımdı. Yani bu dramatik değişim aslında 7 puanın da çok üzerinde olabilir endişeleri haklıydı. Peki, son yıllarda ne oldu da Müslümanlığa karşı böylesine dramatik bir değişim yaşanmaktaydı? Eğitimin imam hatipleştirilme projelerine, din derslerinin seçmeli hale getirilmesine ve ağır bir dini söylemin yaygın hale gelmesine rağmen neden böyle dramatik bir şekilde dinden uzaklaşma vardı?”[7]

     İşte bu soruların yanıtını, AKP iktidarının din istismarında, ahlâk tahribatında, yani münafıklık tavrında aramak lazımdı.

    AKP iktidarı ve Cumhur ittifakı, İstanbul’u geri almak sevdasıyla Terörist başı Abdullah Öcalan’a sığınmışlardı!

    Adalet Bakanı Gül’ün açıklamasıyla, bebek katili Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme yasağı resmen kaldırılmıştı. Avukatları, ilk görüşmelerini 2 Mayıs 2019’da yapmış, ardından da Öcalan’ın örgütlerine ‘demokratik uzlaşma arayın ve devletin hassasiyetlerini gözetin’ çağrısını kamuoyuna açıklamıştı. Yani Öcalan’a ‘görüş izni’ açılımının altından işte böyle bir ‘devletle anlaşmaya çalışın’ sürprizi çıkmıştı. Öcalan’ın muhataplarını tek tek sıralamak anlamsızdı. İktidar sözcülerinin gözüyle tanımlarsak; terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı HDP, düşman dış güçlerin maşası Kandil’deki terör şefleri ve onların Suriye’deki piyonu YPG olmaktaydı.

    İmralı’daki Öcalan’ın, mesajını örgütlerine ulaştırmasına devlet yeniden izin vermeye mecbur kalmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce Ocak ayında kardeşi Mehmet’i de görüşmeye gönderdiklerini bilhassa duyurmuşlardı. Üstelik MHP lideri Bahçeli’den de vize alınmıştı. ‘Avukatlarıyla görüşebilir’ diyerek Öcalan’la temas serbestisini onaylamıştı. Yani Cumhur İttifakı ve iktidar kanadı bekamızı nelerin riske attığı hususunda da tadilata başlamıştı. Hatta iktidar sözcülerinin dili, ‘Sayın Öcalan’ hitabına bile tekrar alışmıştı. Gerçi; Cumhurbaşkanlığı kurul üyesi Prof. Burhanettin Duran, NTV’de ‘sayın’ ifadesini sehven ağzından kaçırdığı palavrasına sığınmıştı. Şimdi geriye sadece HDP’nin yeniden yasal bir siyasi parti olarak görüldüğünün teyidi ve meşru muhatap muamelesiyle gönlünün alınması kalmıştı. Öyle ya, eğer bekamıza zeval getirecek şeyler olsa Cumhur İttifakı, hiç buna yanaşır mıydı? İş sonunda Binali Yıldırım’ın dediğine dayanmıştı. ‘Beka’ söylemini seçim siyasetinde muhalefete karşı kullanmak yanlıştı.

    Sözün özü, AKP iktidarı ve Cumhur ittifakı kendi şahsi saltanatlarının “Bekası” hatırına, çocuk katili Abdullah Öcalan’a sığınmak zorunda kalmıştı!

    ​ ABD Adana Konsolosu, HDP'li Başkanlarla kol kolaydı!

    ABD Adana Konsolosu Alejandro Baez, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı ile buluşmuşlardı. ABD Adana Konsolosu Alejandro Baez ve ikinci konsolos Kara Babrowski, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı’yı ziyarete gitmişlerdi. Ziyarette konsolos Baez, Mızraklı’ya seçim dolayısıyla tebriklerini sunmuşlardı. Mızraklı ise; seçim sürecinin adil, eşit, demokratik ve gerçek anlamda hukuki normlar çerçevesinde cereyan etmediğini hatırlatmıştı. Ziyaret sonunda Mızraklı, Baez Diyarbakır’ın tarihi figürlerinden olan çift başlı kartal tablosunu, Baez ise Mızraklı’ya üzerinde “Teksas” yazılı bir kitap armağan buyurmuşlardı. Eh, AKP iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın Abdullah Öcalan’la, ABD’nin Yahudi asıllı konsoloslarının HDP’li Başkanlarla irtibat ve ittihadı, bu dindar kahraman artistlerin gerçek yularının kimlerin elinde (Siyonizm’in güdümünde) olduğunun yeni bir kanıtıydı.

    Türkiye, iyice sıkışmaya başlamıştı!

    Maalesef Türkiye ekonomide olduğu gibi dış politikada da giderek sıkışmaktaydı. Seçim gerilimleri bu sorunlara etkin ve programlı çözümler getirilmesini en azından geciktiren unsurlardı. Dış politika, ekonomi ve iç politika sorunları birbirini olumsuz etkileyen hususlardı.

    Türkiye Amerika ile Rusya arasında sıkışmıştı!

    Türkiye, Amerika’dan teknoloji transferi ve uygun fiyatla Patroit adlı füze savunma sistemini alamadığından, 2017’de Rus S-400 sistemini almak için Moskova ile anlaşmıştı. Ağustos 2017’de Amerika’da “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası”çıkarılmıştı. Şimdi bu gerekçeyle Amerika, Türkiye’yi S-400’den vazgeçmesi için sıkıştırmaktaydı. Ortak olduğumuz yüksek teknolojili F-35 savaş uçağı projesinden Türkiye’yi dışlayacağı, dahası, Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulayabileceği yolunda ABD kaynaklı haberler çıkmaktaydı.

    Son zamanlarda ABD ile bir orta yol bulunduğu anlamında haberler yoğunlaşmıştı ki, Putin; İdlib’de, Esat’ı saldırıya geçirmeye başlamıştı. Erdoğan ile Putin arasında 18 Eylül’de Soçi’de sağlanan mutabakata aykırı olan bu saldırı, Türkiye’de haklı olarak yeni göç dalgası endişesi yaratmıştı. Hatta Putin’in de S-400 anlaşmasının geçerliliğini teyit ettirmek için İdlib kartıyla Ankara’yı sıkıştırdığını söyleyenler de vardı. Ankara; S-400’den vazgeçilmeyeceğini defalarca açıklarken, ABD’yi de “S-400 bizim yönetimimizde olacak, NATO sistemlerine zarar vermeyecek” şeklinde ve tabii ayrıntılı gerekçeleri anlatarak ikna etmeye çalışması da pek işe yaramamıştı.

    Türkiye’nin S-400’lerden başka seçeneği yoktu, bu konuda Türkiye elbette haklıydı. Fakat… ABD ve Avrupa’da her zaman Türkiye karşıtları oldu ama her zaman Türkiye’yi aktif olarak destekleyenler de çıkardı. Ama şimdi maalesef bu ikinciler yoktu veya pek azdı!.. Dış politikamızı gözden geçirirken bu önemli bir noktaydı, ekonomi de bunu gerekli kılmaktaydı.

    Ekonomimiz de tehlikeli şekilde sıkışmaktaydı!

    AKP iktidarı 16 yılda 13 seçim yapıldığını ve her seçimden zaferle çıktığını tekrarlayıp durmaktaydı. Doğru fakat bu, özellikle 2015’ten itibaren artan dozda seçim ekonomisi uygulandığının da itirafıydı. İnşaat ve tüketim ekonomisinin teşvik edilmesinin yanında, seçim dönemlerinde kesenin ağzının iyice açılması, bütçe açıklarının, borçların ve cari açığın hızla artması bugünkü krizi hazırlamıştı. Rakamlar ve tarafsız iktisatçıların anlatımları bunu gösterdiği gibi, Sayın Binali Yıldırım da bunu şu sözlerle itiraf buyurmuşlardı. “Geçmişte fazla açılmıştık şimdi biraz toparlayacağız” (14 Aralık 2018)

    Ancak 2019’da hem mahalli seçimler için, hem de ekonomik krizin ağırlığını biraz olsun hafifletmek için “fazla açılmaya” devam kararı alınmıştı. İşte, ilk dört aylık bütçe açığı; geçen yıl 23,2 milyar liraydı, bu yıl 54,5 milyar liraya fırlamıştı. Bu sırada Merkez Bankası piyasa aktörlerinin tahmini yayınlanmıştı. Yılsonu dolar tahmini 6,20'den 6,43'e, enflasyon beklentisi ise yüzde 16,23'ten yüzde 16,68'e çıkmıştı. Reel sektör daha da endişeli durumdaydı. Döviz ve dış kaynak deyince ABD ve AB son derece önemli konumlardaydı. Zaten devlet adamlarımız finansman ve yatırım aramak için sürekli Londra ve Washington’a koşmaktaydılar.

    İş dünyasının uyarıları

    İş dünyası; uzun zamandan beri ekonominin böyle bir sıkışıklığa doğru gittiğini söyleyip durmakta ve uyarılar yapmaktaydı. Ama o zaman moral bozucu olmaklasuçlanmışlardı, şimdi bari kulak verilmesi lazımdı. TÜSİAD’ın iki gün önceki toplantısında Tuncay Özilhan, seçimler yüzünden ertelenen yapısal reformların artık hayati hale geldiğini hatırlatmıştı. Öyle ya, artık Merkez Bankası kaynaklarını kullanmaya başladığımıza göre, dışarıdan kaynak bulmak, bunun için de ekonomi dünyasında güven yaratmak lazımdı.”[8] diyen Taha Akyol, böylece Sn. Erdoğan’a ve iktidarına, “Rantiyeci sermaye baronlarına ve küresel sömürü odaklarına tam teslim olun ki, kurtulasınız!” çağrısı mı yapmaktaydı?

     

     


    [1] https://www.internethaber.com/ekrem-imamogluna-hayirli-olsun-2019757y.htm

    [2] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cukurambarda-yapilan-kozmik-toplanti-51972yy.htm

    [3] Bakara: 278-279

    [4] Maide: 51-52

    [5] Maide: 90-91

    [6] Bakara: 166-167

    [7] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/turkiye-artik-yuzde-99u-musluman-olan-ulke-degil-41220410

    [8] https://www.karar.com/yazarlar/taha-akyol/turkiye-sikisiyor-10182





























    Bu Haber 397 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS