• KATAR KARTI VE MİLLİ TÜRKİYE'NİN DEVRİM STARTI

    KATAR KARTI VE MİLLİ TÜRKİYE'NİN DEVRİM STARTI

    04 Ağustos 2017

     
    | Devamı



    KATAR KARTI VE MİLLİ TÜRKİYE'NİN DEVRİM STARTI


    Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin Katar'a karşı başlattığı abluka devam ederken Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) 23 Türk askerinin 5 zırhlı araçla Katar'a girdiğini açıklaması, tarihi ve talihli bir adımdı.

    Katar’da hâlihazırda 88 Türk askeri bulunmaktaydı. İlk kafilenin gitmesiyle Katar’daki Türk asker sayısı 113’e çıkmıştı. Katar’a gidecek araçların hafif zırhlı ve değişik tip tekerlekli araçlar olacağı, bunlar içinde tank bulunmayacağı daha önce açıklanmıştı. İleri aşamada Katar’a gidecek asker sayısının bini aşacağı konuşulmaktaydı. Aynı şekilde hava unsurlarının da Katar’a konuşlanması planlanmıştı. Türkiye ve Katar silahlı kuvvetlerinin Ramazan Bayramı'ndan sonra ortak tatbikat yapması kararı da anlamlıydı. TSK'dan yapılan açıklamada"Türkiye ile Katar arasında askeri eğitim, işbirliği ve birlik konuşlandırılması kapsamında yapılan hukuki düzenlemeler çerçevesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Katar’da birlik konuşlandırması sürecinin bir parçası olarak, 22 Haziran 2017 günü saat 08.00’de 5 zırhlı araç ve 23 personelin Doha’ya intikali tamamlanmıştır. Bundan sonra da faaliyetler planlandığı şekilde uygulanmaya devam edilecektir." bilgileri aktarılmıştı. Bütün bu gelişmeler göğsümüzü kabartmakta, tarihi ve talihli bir süreç yaşanmaktaydı. Çünkü Basra Körfezi'ndeki Katar oldukça stratejik bir konumdaydı ve Türkiye'nin kesinlikle orada bulunması ve söz sahibi olması lazımdı.

    Dünya Katar krizini konuşmaktaydı. Özellikle İngiliz basınında Türkiye'nin Katar krizine müdahalesinin işi ciddileştirdiği ve söz konusu müdahalesinin NATO'yu bölgesel bir kavgaya sürükleyebileceği yorumları yapılmaktaydı.

    ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson Katar'a gönderilen 13 maddelik listede yer alan bazı maddelerin yerine getirilmesinin çok zor olduğunu açık bir dille anlatmıştı. İngiliz basını iseTürkiye'nin Katar krizine müdahalesinin 'işi ciddileştirdiğini' belirtirken, söz konusu müdahalenin NATO'yu bölgesel bir kavgaya sürükleyebileceği vurgulanmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Katar'ın, Bahreyn, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin taleplerini incelemeye aldığını, ancak “Bazı maddelerin Katar'ın yerine getirmesi için çok zor olacağını" belirterek tarafların çözüm için diyalog içerisinde olması gerektiğini hatırlatmıştı. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise İran'ın hava, kara ve deniz sahasının dost ve komşu diye tanımladığı Katar'a daima açık olduğunu vurgulamıştı.

    İngiliz basını Türkiye'nin rolünü yazarken telaşlıydı!

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Suudi Arabistan öncülüğündeki dört Arap ülkesinin Katar'la ilişkileri normalleştirmek için öne sürdüğü 13 şarttan birinin Türk askerinin Katar'dan çekilmesi olmasına verdiği tepki Guardian ve Times'ta yorumlanmıştı. "Erdoğan Suudiler'in Türk birliklerinin Katar'dan çekilmesi çağrısına gücendi" başlığını atan The Guardian Erdoğan'ın "Türkiye'nin asker çekmesini talep etmek, bir defa Türkiye'ye karşı da maalesef saygısızlıktır. Biz herhangi bir ülkeyle savunma işbirliği anlaşmasını yaparken birilerinden izin mi alacağız?" dediğini aktarmıştı. Guardian; Katar'ın talepleri reddettiğini söylediğini, Erdoğan'ın bu pozisyonu desteklemesinin de "Doha'nın tutumunu sağlamlaştırdığını" vurgulamıştı. Gazetenin açıklamalarına yer verdiği Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Enver Gargash ise "Bölgede büyük çıkarları ve Türkiye'nin önceliğinin ideoloji değil çıkarları olacağını umuyoruz. Ancak bin ila iki bin Türk askerinin varlığı Katar hükümetinin istikrarına güvensizliğini gösteriyor. İstikrar bölgeyle entegrasyondan gelecektir" diye sızlanmaktaydı. Times da "Körfez Krizi büyürken, Türkiye aceleyle asker yolluyor" başlıklı haberde takviye asker yollanmasının gerilimi arttıracağını yazmıştı. Suudi Arabistan ve Katar arasındaki krizde Türkiye'nin tutumunu başyazılarından birinde de ele alan Times ise"Türkiye'nin Katar'a desteği NATO'yu bir bölgesel kavganın içine sürükleyebilir"küstahlığında bulunmuşlardı. Times Erdoğan'ın Katar konusundaki tutumuyla Batı için bir ikilem yarattığını hatırlatıp ve "Erdoğan yanlış nedenlerle doğru bir iş yapıp, bir ülkenin zorbalara karşı kendi egemenliğini savunmasına yardım ediyor" yorumunu yapmıştı. Oysa bu ciddi ve cesaretli tavır Milli Türkiye'nin kararlılığıydı.

    Katar hamlesi tarihi bir aşamaydı!

    Yaşanan Körfez krizinde Türkiye'nin, tarafını Katar'dan yana seçmesi çok önemli bir adımdı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) öncülüğünde, Katar'a uygulanan abluka krizinin başından beri Türkiye zaten tarafını ortaya koymuşlardı. Katar'a yönelik uygulanan bu politikaların bölgedeki istikrara hizmet etmediği ve haksız olduğu yönünde diplomatik mesajlar veren Türkiye bununla kalmayarak, Katar'la önceden yapmış olduğu askerî anlaşmaya bağlı davranacağını da açığa vurmuşlardı. Suudi-BAE koalisyonunun Katar'a 10 gün süre tanıması ve 13 maddelik bir talep listesi sunması Katar'ı geri adım atmaya zorlama amaçlıydı.

    Katar'dan istenilen taleplerden biri de Türkiye'nin geçtiğimiz yıllarda imza attığı askerî iş birliği anlaşmaları gereği Doha'da kurduğu askerî üssün kapatılması ve Türkiye'nin sağladığı askerî ve güvenlik desteğini reddetmesi yolundaydı. Bu konuda Milli Türkiye'nin tavrını gösteren ilk açıklamayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yapmıştı. "Bir defa konuyla ilgili şu anda Katar'ın 13 maddeye yönelik reddetme tavrını, Türkiye olarak biz hem takdir ediyoruz hem benimsiyoruz. Takdir ediyoruz, bir defa bu 13 maddeyle ilgili yaklaşımı biz uluslararası hukuka aykırı buluyoruz. Zira devletlerarası hukukta ülkelerin egemenlik haklarına bu denli bir saldırı olamaz. Burada âdeta bir devletin egemenlik haklarına saldırı söz konusu ve bir devletin kendi tasarruf alanına girecek kadar bir ileri gidiş söz konusu. Böyle bir şeye kalkıp da onların diliyle bakmak, yaklaşmak bana göre çok çok yanlış. Hele hele Türkiye'nin 2014 itibarıyla savunma iş birliği yapmış olduğu Katar'la attığı bu adıma müdahil olmak çok çok çirkin bir yaklaşım" diyen Cumhurbaşkanı artık bu konunun Katar'ı aşan ve Türkiye'yi hedef alan bir hâle geldiğini şu sözlerle açıklamıştı: “Türkiye'nin asker çekmesini talep etmek, bir defa Türkiye'ye karşı da maalesef saygısızlıktır. Biz herhangi bir ülkeyle savunma iş birliği anlaşmasını yaparken birilerinden izin mi alacağız?"

    Milli Türkiye'nin, bu krizde aldığı tavır sadece ekonomik nedenlerden kaynaklanıyor olamazdı. Katar'ın Türkiye'de ciddi bir ekonomik yatırımı olduğu muhakkaktı, ama Suudi Arabistan'ın da Türkiye'de hatırı sayılır bir yatırımı vardı. Türkiye'nin Katar politikası ekonomik nedenlerden ziyade, bir müttefiklik hukukundan kaynaklandığı ve Milli Türkiye'nin bölgede fiilen inisiyatif aldığı şeklinde okunmalıydı.

    "Türkiye ve Katar bir şekilde, Orta Doğu'da ortak bir kader arkadaşlığını paylaşmışlardı. İki ülke de 2000'lerden itibaren daha önce izledikleri dış politikayı değiştiren bir yola kaymıştı. Türkiye, hem Batı ile hem de bölge ile olan ilişkilerini yeniden kurarken, Katar da daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. İki ülkenin dış politikasında izlediği paradigma değişiminin ortak noktaları vardı. Daha bağımsız, pragmatik ve aktif bir politika izlemeye başlayan Türkiye ve Katar, belli konularda Batı blokundan ve Körfez'deki statükodan farklı davranmaya mecburlardı." yorumları haklıydı. Yani bu caydırıcı ve umutlandırıcı tavır, hükümetin değil devletin kararıydı. Bu arada, Sn. Erdoğan'ın Batı hesabına, Katar'ın İHVAN ve HAMAS gibi İsrail'in baş ağrısı örgüt Liderlerini sınır dışı etmesini ve bunlardan her türlü desteği kesmesini sağlayacak, kahramanlık kılıflı arabuluculuk hesapları varsa, bu da sonuçsuz bırakılacak ve işe yaramayacaktı.

    Hamas krize dahil edilemez uyarısı!

    Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Halil el-Hayye, Gazze kentinde düzenlediği basın toplantısında, Körfez bölgesinde yaşanan krize işaret ederek, "Hamas, hiçbir Arap devleti için sorun teşkil etmiyor. Hamas'ın Körfez krizine dahil edilmesi bizi üzüyor." açıklamasını yapmıştı. Körfez krizindeki tarafların ivedilikle çözüm yollarını görüşmesi gerektiğini belirten Hayye, bu anlaşmazlıktan İsrail dışında faydalanacak kimsenin olmadığını vurgulamıştı. Hayye, herkesle dengeli ilişkiler tesis etmeye çalıştıklarını kaydederek, "Gerçekten bu krizin bir parçası değiliz, ancak biz krizin içine çekildik. Katar'la ilişkilerimiz hala güçlü. Katar'da ikamet eden ve harekete mensup liderler ülkeden ayrılmadı." diye konuşmuşlardı.

    Milli Devlet, oynanan oyunun farkındaydı. Katar’a abluka kararının alınması üzerine Sn. Erdoğan eliyle iki önemli hamle yapmıştı:

    1- Böylece Katar Emiri El Sani’nin, Körfez destekli darbeyle devrilmesi önlenmiş olmaktaydı. Bu tehlike tam olarak atlatılmış sayılmasa da, ilk adımı boşa çıkarılmıştı.

    2- Siyonist ve emperyalist odakların planladığı bu ablukanın Katar’dan sonraki uzantısının Türkiye olduğunun farkına varılmıştı. Artık Katar'daki Türk üssünü sembolik olmaktan çıkarıp, muharip birliklerle takviye etmesi lazımdı. Çünkü sadece Körfez’de değil, bölgemizde, ülkemizde ve yeryüzünde Yeni Bir Düzen kurmadan, ayakta kalma şansımız azalmıştı.

    Türkiye'nin Suriye operasyonu kapsamında El Bab'ta bulunan Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşanın, bayram namazını bölgede görev yapan askerlerle birlikte kılması ve minbere çıkıp kahraman askerlerimizle konuşması aslında çok şey anlatmaktaydı.

    15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinde büyük görevler üstlenen Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşanın, Ramazan Bayramı'nı El Bab'ta geçirmesi anlamlıydı. Aksakallı Paşa bayram namazında, camideki kürsüye çıkmış, askerlerin bayramını kutlamıştı. Sosyal medyada paylaşılan bir kare binlerce beğeni kazanmış, Operasyonların aralıksız sürdüğü El Bab'ta, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşa askerlerini yalnız bırakmadığı gibi, halkımız da kendisine sahip çıkmıştı.

    Katar'a yönelik ambargonun ardından Türkiye'nin dünyanın en büyük hava taşıma operasyonunu iki haftada gerçekleştirmesi dış güçleri ve iş birlikçileri şaşkınlığa uğratmıştı!

    Ekonomi Bakanı Katar'a bugüne kadar 121 kargo uçağıyla gıda malzemesi taşındığını açıklamıştı. Dünyanın bugüne kadar en büyük hava taşıma operasyonunun iki haftada gerçekleştirilmesi, dostlarda hayranlığa, düşmanlarda şaşkınlığa yol açmıştı. Katar'a yapılan bu sevkiyatın sürdüğü ve ülkenin normalleşmeye başladığı anlaşılmıştı. Arabiya TV, Mekke'ye düzenlenecek bir terör saldırısının Suudi polislerce engellendiğini açıklamıştı. İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Mansur El Turki, güvenlik güçlerinin düzenlediği operasyonlarla etkisiz hale getirildiğini vurgulamıştı. Bu girişimin provokasyon amacı taşıdığı ve suçun Katar'a yüklenmeye çalışılacağı sırıtmaktaydı. Reuters haber ajansı, son dakika olarak duyurduğu haberde Mekke’deki Mescid-i Haram’da düzenlenecek bir terörist saldırısının engellendiğini duyurmuşlardı. Arabiya TV’ye dayandırılan haberde Suudi güvenlik güçlerinin Mekke’deki saldırıyı önceden haber alıp engellediği vurgulanmıştı.

    Suudiler İsrail ile dirsek temasındaydı!

    Katar’a abluka başlatan Suudi Arabistan ile Siyonist İsrail’in ikili ilişkileri kurmak ve özellikle ekonomik alanda işbirliği yapmak için görüştüğü anlaşılmıştı. Katar krizine sevinen Siyonist yönetim, bunu fırsata çevirebileceklerini duyurmuşlardı, ama Türkiye’yi hesaba katmamış ve aldanmışlardı. Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden başlayacağı ortaya çıkmıştı. İki ülkenin ilk olarak ekonomik bağların kurulmasını müzakere ettiği ve küçük adımlarla ilişkileri geliştireceği anlaşılmıştı. Bölgede İran’dan tehdit algılayan iki ülke son dönemde ikili ilişki kurma yönünde görüşmeler yapmaktaydı. Buna göre Suudi Arabistan, İsrail’e ait işletmelerin Körfez’de çalışmasına ve İsrail havayolu şirketlerinin Suudi Arabistan hava sahasını kullanmasına imkân sağlayacaktı. Daha önce de ABD Başkanı Donald Trump’ın ziyaretinde İsrail-Filistin arasındaki görüşmelerin ele alındığı kulislere yansımıştı. Trump, S. Arabistan’dan Tel Aviv’e doğrudan uçan ilk Başkan olmuşlardı. Katar krizinin ardından İsrail, “Katar krizi bizim için bir fırsat olabilir” açıklamasını yapmıştı.

    Katar’ın “suçu” bile henüz saptanmamıştı.

    Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed Abdurrahman Al Sani, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ile Katar arasındaki anlaşmazlığın, asılsız haberler üzerine kurulu olduğunu ve bu ülkelerin iletecekleri talepleri olmadığını açıklamıştı. Al Sani, özellikle Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah’ın, Katar’a karşı haksız tedbirler alan söz konusu ülkelerin taleplerinin ne olduğuyla ilgili yoğun bir mesai harcadığını belirtti. Al Sani, “Şu ana kadar Kuveyt’e ne talep ne de suçlama listesi ulaştırılmıştır. Bu ülkelerin yetkililerinin yaptığı açıklamalar doğrusu bizi şaşırtmıştır. Al Sani, “Bu tedbirler, iddia ettikleri gibi, Katar’ın yanlış bir şeye yönelik politikasını değiştirmek ya da onu vesayet altına almak için alındıysa bunu kabul etmeyeceğimizi defalarca söyledik” diye çıkışmıştı.

    AKP'nin kahramanlık kılıflı tavırlarından kuşkulanmakta haklıydık; İsrail ile geçen yıl yapılan anlaşmanın yıldönümünde bu sefer de ikinci bir anlaşmanın alt yapı hazırlıklarının yapıldığı ortaya çıkmıştı!

    Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı olarak İsrail ile varılan normalleşme anlaşmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden bu sefer yeni bir anlaşmanın (protokol) alt yapı hazırlıklarının yapıldığı ortaya çıkmıştı. Eğitim, Kültür ve Spor alanında bir protokol hazırlığının alt yapısının her iki ülkede sürdürüldüğü anlaşılmıştı. Mavi Marmara saldırısı sonucu 10 vatandaşımızı katleden Siyonist İsrail’le varılan anlaşmanın üzerinden henüz bir yıl geçmişken ikinci bir anlaşmanın ön çalışmaları başlatılmıştı. Varılan ikili anlaşmadan sonra iki ülke ilişkilerinin normalleşme seyri çok hızlı ilerlerken, yeni bir anlaşma kafaları karıştırmıştı. Eğitim, Kültür ve Spor alanında olduğu öğrenilen yeni anlaşmaya ilişkin her iki devletin ilgili bakanlıklarında yoğun bir mesai harcandığı ortaya çıkmıştı.

    Neden gizli tutulmaktaydı?

    İsrail ile yürütülen yeni işbirliği protokolünden kimsenin haberi dahi olmamıştı. Dış İşleri Bakanlığı yetkilileri ile söz konusu protokolü içeren alanları ilgilendiren bakanlıkların bazı birimlerinin söz konusu protokol alt yapı çalışmasından haberi olduğu saptanmıştı. Ankara’da bu işbirliği için harıl harıl diplomatik çalışmaların yapıldığı, çalışmanın ise derinden derine yürütüldüğü anlaşılmıştı. Geçen yıl imza altına alınan anlaşmadan sonra hızlı başlayan ilişki seyri sırasında Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Şubat ayında Tel-Aviv’i ziyaret etmiş, ilişkilerin gelişmesi noktasında beyanatlarda bulunmuşlardı. Bakanın ziyaretinin üzerinden çok geçmeden yeni bir işbirliğine zemin hazırlanması, söz konusu ziyaretin meyvesi olarak yorumlanmıştı. Adı: Eğitim, Bilim, Kültür, Gençlik ve Spor İşbirliğiolacaktı. Geçen yıl büyük tepkilere rağmen varılan anlaşmanın üzerinden bir yıl geçmeden böyle bir işbirliğine zemin hazırlanması toplumdan saklanmıştı. Türkiye ile İsrail arasında sürdürülen yeni işbirliği metninin adının ‘2017–2019 Yılları İçin Eğitim, Bilim, Kültür, Gençlik ve Spor İşbirliği Protokolü’ olduğu ortaya çıkmıştı.

    Katar, Türkiye’ye ders olmalıydı!

    Katar’ın Arap ülkeleri tarafından dışlanmasıyla yaşadığı sıkıntılar aslında bize ders niteliğinde olmalıydı. Türkiye kendine yeten on ülkeden biriyken; AKP iktidarının gafleti sayesinde bugün hemen hemen her şeyi dışarıdan alır noktaya taşınmıştı. Katar’ın yaşadığı sıkıntıyı Türkiye yaşamış olsaydı, Türkiye’ye hiçbir ülkenin yardım yapmayacağı çok net bir biçimde ortadaydı. Sahip olduğu petrol ve dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ihracatçısı olan Katar, bir şekilde parasıyla bu krizi atlatırdı. Katar; ABD, Çin, (BAE) Birleşik Arap Emirlikleri, Japonya ve Almanya olmak üzere dünyadan makine ekipman, ulaşım araçları, tekstil, gıda ve kimyasal madde satın almaktaydı.

    Peki, Türkiye’nin yaşayacağı herhangi bir krizi atlatabilmesi için elinde ne vardı? İşte tarım alanında kendine yetmesi ve sanayisinin gelişmesi bu bağlamda önemli sayılmaktaydı. On beş yıldır yol, köprü, hastane yapan hükümetin 5 yıllık kalkınma planlarını, kamuoyuna deklare etmeli ki, bizler de bunun takipçisi olalım. AKP iktidara geldiği günden beri sadece AB’nin ev ödevlerini yapmakla meşgul olmaktaydı. Yine de AB’yi memnun edememiş durumdaydı.

    Emperyalist devletleriyle yola çıkmak ve onlardan medet ummak ülkenin bekası için en büyük hataydı. Katar’dan ders alarak tarım alanında dışarıdan ürün getiren değil, tam aksine dışarıya ürün satan bir ülke haline gelmemiz şarttı. Rusya ile aramız bozulduktan sonra Rusya ders çıkararak; domates ve sebze üretiminin arttırılmasına çalışmaktaydı. Emperyalistlerin gözleri Ortadoğu’da olduğu kadar bizim topraklarımızdaydı. Birçok ülkenin bizim topraklarımızla alakalı hayalleri vardı. Bir ülkeye saldırmak için bahane üretmek kolaydır. Irak’ta “kimyasal silah var” deyip işgal eden ABD, Katar’ı suçlamak için mutlaka bir bahane bulacaktır. Peki, Katar neyle suçlanmaktaydı? Suriye’de terör örgütlerini desteklemek, El Cezire gibi yayın organlarıyla terör örgütlerinin propagandasını yapmak, Yemen’de İran yanlısı Husileri desteklemek gibi suçlamalardı. Eğer bunlar suç teşkil ediyorsa, İŞİD’i kuran İngiltere, yıllardır PKK/PYD’ye ve benzeri terör örgütlerine yardım eden ABD’ye ne olmaktaydı?[1]

    "Eskiden Türkiye’deki siyasi akımların ve Irak’ta yaşananların uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktaydı. Ancak bir noktadan sonra, Türkiye’deki kutuplaşma, Irak’ı andırmaya başlamıştı. Karşımızda bir muhafazakâr Sünni partisi (AKP) yanında, şehirli modern/laik ve Alevilerin kümeleştiği bir başka parti (CHP ve bir Kürt partisi vardı. Ortadoğu’daki kimlik ayrışmasına sürükleniyorduk. Merkez sağ ve merkez sol yok olmuştu. 2015 yılı, bunu kırmak, kimlikleri aşmak için bir fırsattı. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi, merkez sağa açılabilirdi, yapamadı. Merkez sağ ve liberal eğilimleri dışladı. Muhafazakâr Sünni partisi gibi davranmayı seçti. Keza ana muhalefet partisi, geniş bir sol ve merkez kimliğe değil daha dar bir laik/modern/ Alevi konsorsiyumuna doğru evrildi. Kürt meselesi ve geniş sağ sınıfa hitap eden anlamlı bir duruş geliştiremedi. Ve tabii bir başka hayal kırıklığı da HDP’de yaşandı. 2015 Haziran’ında ‘HDP projesi’ ya da ‘HDP fikri’ denilen Kürt siyasetinin ötesinde geniş ve çoksesli bir sol koalisyon kurma fikri, Türkiye’de kimlik siyasetinin aşılması için bir şanstı. Ancak, içeride çatışmalı sürecin yeniden başlaması, HDP’yi ister istemez Kürt kimliğine ve Kürt siyasetine itti. Parti kaldı, hatta oy oranı da değişmedi; ancak geniş sol parti düşüncesi zaman içinde Kürt partisi gerçeğine yaklaşmak zorunda kaldı. Böylece merkez sağ ve merkez solun olmadığı, özgürlükçü liberal bir akımın esamisi okunmayan bir ülkede, diğer kimliklere hapsolduk. İçinde olduğumuz ahval ve şerait, budur. Ortadoğu’daki kimlik siyaseti ve ideolojik çalkalanma durulmadığı sürece, bizde de taşlar yerine oturmayacaktır. Soğuk Savaş sonrası dünyadaki liberal demokrasinin yükselişiyle çok yol almıştık. Şimdi ise bambaşka bir senaryoya mahkûmuz. Bazen geçmişe dönmek, geleceği kurmak için tek yoldur." diyen Aslı Aydıntaşbaş gibileri AKP'nin tezvirat ve tahribatları bahanesiyle, dışarıdan telefon talimatıyla yönetildiğimiz Demirel dönemlerini arzulamaktaydı. Oysa ABD ve AB istemese de Yeni Bir Türkiye doğmaktaydı. Ve yeni bir dünya kurulacaktı.

    Katar Krizinin Perde Arkası!

    ABD'nin ve Yahudi Lobilerinin talimatıyla Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn Katar’a uyguladıkları ablukadan vazgeçmek için, akıl dışı isteklerde bulunmuşlardı. Bunun üzerine savaşlarla ilgili dünya verilerini incelemeye alan bir yazar ilginç ve çarpıcı sonuçlar sıralamıştı. Onları düzelterek aktarmakta fayda vardı:[2]

    a) Ortalama bir yaklaşımla, herhangi bir çılgınlık durumunda dünyanın üçte biri savaşla veya her an savaşa neden olabilecek İran, Katar, Kuzey Kore veya Filistin gibi anlaşmazlıklarla boğuşmaktaydı.

    b) Bağımsızlık isteği savaşların önemli bir bahanesi yapılmaktaydı. Ancak, bir tarafın bağımsızlık savaşçıları diğer tarafça teröristlikle yaftalanmaktaydı. Terör ve terör mücadelesi ise, Siyonist ve emperyalist odakların saldırı ve işgal kılıfıydı.

    c) İnsanlık tarihi hep savaşlardan bahsetse de, dünya tarihinin en çok kan dökülen asrı, yirminci yüzyıldı. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nda 30 milyon ve İkinci Dünya Savaşı’nda 60 milyon kişi kırdırılmıştı.

    d) Woodrow Wilson Birinci Dünya Savaşı’nı savunurken “bu savaş bütün savaşları sona erdirecek bir savaştır” iddiası boşa çıkmıştı. Irak savaşı, Başkan Bush tarafından “şeytanı yeryüzünden silmek” amaçlı olarak başlatılmış, ama yanlış bilgilendirmeye inanılarak, çıkarıldığı anlaşılmıştı.

    e) Körfez Savaşı petrol kaynaklarının kimler tarafından kontrol edileceği yüzünden çıkmıştı. İşte Katar ablukası da, bu nedenle yapılmıştı.

    f) Birleşmiş Milletler’in 185 üyesinden sadece yüzde 20’sinde etnik problemler bulunmamaktaydı. Etnik problem ise, savaşların önemli bir sebebi olarak kışkırtılmaktaydı. Bu nedenle, başka ülkelerin huzurunu bozmak isteyen ülkeler de amaçlarını gerçekleştirmek için planlarını sık sık etnik problemler üzerine kuruyorlardı. Kürt sorunu safsatasını da böyle okumak lazımdı.

    g) Bugünkü savaşların yüzde 80’i fakir ülkeler arasında olmakta, fakir ülkeler zenginlere göre 3 kat daha fazla savaş riski taşımaktaydı. Artık; “kefen parası bulmak, ilaç parası bulmaktan kolaydır”.

    h) Verilere göre; demokratik kapitalist ülkeler birbirleriyle sıcak savaşa girişmiyorlardı. Bu nedenle, "artan demokrasi, azalan savaş olasılığı anlamına geliyor" tespiti yanıltıcıydı.

    i) Dünyanın en büyük silah satıcısı ABD yılda 160 milyar dolarlık resmi (400 milyar dolarlık gayrı resmi) silah satmaktaydı. Diğer satıcı ülkelerin toplam satışı bile bu miktarın altındaydı.

    j) Geçtiğimiz yüzyılda ve hali hazırda dünyanın en sorunlu bölgesi Orta Doğu olmaktaydı. Bu sürede, Orta Doğu ülkelerinin ortalama olarak yüzde 43’ü sürekli savaş durumunda olması Büyük İsrail hedefiyle alakalıydı. Bunları bir tesadüf sanmak yanlıştı.

    k) Son 70 yılın en çok savaşan ülkesi Amerika'ydı. Kore, Vietnam, Soğuk Savaş, Irak ve Afganistan savaşlarını ABD başlatmıştı. Logos, Kamboçya ve Libya’ya saldırmıştı. Dominik, Lübnan (2 kez), Körfez, Somali ve Kosova’daki barışı sağlama operasyonlarına katılmıştı. Mayaguez ve İran’da kurtarma operasyonu yapmış. Panama’da statükoyu güç kullanarak korumaya almıştı.

    ABD bir dünya devi ve süper güç olarak anılmaktaydı. Bu yüzden savaşların çoğunu o çıkarmaktaydı. Son 60 yılın ABD’den sonra ikinci en çok savaşan ülkesi, İsrail olmaktaydı. İsrail bu dönemde 7 büyük savaş yapmıştı. Hala daha savaşmaktaydı. Galiba, bu dünyada savaşsız yapamayan birileri vardı. Küfür ve zulüm cephesinin ortak düşmanı İslam'dı.

    Körfez’de yeni dönemin hazırlıkları

    "Körfez’de, Katar ile ilgili kritik gelişmeler yaşanırken, Suudi Arabistan Kralı Salman’ın, “petrol ve savunma” politikalarını yürütmekte olan oğlu Muhammed bin Salman’ı veliaht olarak ilan etmesi ve petrol devi Aramco’daki devlet hisselerini satmaya karar vermesi dikkat çekici bir gelişme sayılmıştı. Suudi Arabistan, büyük ekonomik krizle boğuştuğu bir dönemde Donald Trump’ın Suudi ziyareti sırasında ABD ile silah anlaşması yapması ve Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın Beyaz Saray’da Başkan Trump tarafından kabul edilmesinden sonra Aramco’daki devlet hisselerini satışa çıkarma kararı alması, Ortadoğu ve Körfez’in geleceği açısından önemli ipuçlarını ortaya koymaktaydı. Suudi Arabistan, Aramco’daki hisse satışlarından sonra Ortadoğu ve Körfez bölgesine veliaht Muhammed bin Salman öncülüğünde, Mısır, Körfez ülkeleri, ABD ve İsrail ile birlikte büyük ağırlık vermeye çalışacağı ve İran’a karşı ‘blok politikası’ uygulaması içerisinde olacağı gayet aşikârdı... ABD Başkanı Donald Trump'ın, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman ile Washington’da yaptığı görüşmenin akabinde, Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile de görüşme yapması İsrail ile birlikte yeni dönemde atılacak adımların işaret fişeği olarak okunmalıydı...

    Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, İsrail ile sağlam temele dayalı yeni bir ilişkinin ana çerçevesini oluşturmaya çalışmaktaydı. Konuyla ilgili olarak The Wall Street Journal’da çıkan geniş haberi hiçbir tarafın tekzip etmemesi bunun en bariz ispatıydı. İsrail ile atılacak yeni adımların başında özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin, İsrailli işadamlarının Körfez ülkelerinde şubeler açmalarının sağlanması, İsrail havayollarına bağlı uçakların BAE hava sahasını kullanması ve söz konusu ülkeler ve İsrail arasında doğrudan telefon ve haberleşme sisteminin oluşturulması kararlaştırılmıştı. Daha önceden, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri tarafından öne sürülen, ‘İsrail’in Batı Şeria’dan tamamen çekilmesi’ politikalarında ısrarcı olmayacakları, buna mukabil, İsrail’in işgal altında tuttuğu bölgelerde yeni yerleşim yerleri inşaatlarını dondurması hususunda bir yol haritasının belirlenmesi üzerinde yeni politikalar geliştirmekte oldukları konuşulmaktaydı."[3] İşte bu sinsi ve Siyonist azınlıklara karşı çıkıyor rolüyle "dolaylı taşeronluk yapmak" hususundaki kaygılarımız yukarıdaki nedenlerden kaynaklıydı..

    İsrail'in Suriye hesapları!

    İsrail'in Suriye'den atıldığı ileri sürülen roketlere karşılık bu ülkeye hava saldırısı düzenlediği anlaşılmıştı. İsrail ordusundan yapılan yazılı duyuruda, Suriye tarafından atılan ondan fazla rokete karşılık, bu roketlerin atıldığı mevzinin vurulduğu açıklanmıştı. Golan Tepeleri'nin kuzeyinde Suriye rejimine ait iki tankın da vurulduğu belirtilen açıklamada,"İsrail'in egemenliğinin kabul edilemez bir şekilde ihlal edilmesinden dolayı Birleşmiş Milletler Barış Gücü'ne resmi bir protesto gönderildi" ifadeleri yer almıştı. Aslında "Arap Baharı" palavrasıyla Suriye'yi karıştıran ve çıkarılan iç savaşla Suriye'nin boşaltılmasına, Türkiye'nin başının ağrıtılmasına ve Büyük İsrail'e zemin hazırlanmasına yol açan Siyonist odaklardı. AKP iktidarı da büyük bir gafletle bu yangına benzin taşımıştı.

    AKP Suriye politikasında çark etmeye mi başlamıştı?

    "Türkiye haklı olarak Suriye’nin kuzeyinde kurulan PYD kantonlarının birleşmesine karşı çıktı ve şu an itibariyle bunu engellemeyi başardı. Ancak PKK yanlısı muhtemel bir siyasi ve özerk oluşumun ortaya çıkması, halen Türkiye’nin Suriye stratejisinin ilk sırasında yer almakta ve bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Bugüne dek hükümet tarafından verilen mesajlar böyle bir gelişmeye hiçbir şekilde müsamaha edilmeyeceğini ortaya koymaktaydı. Ama ne var ki Türkiye bu ilkeyi korumakla birlikte, artık tutum değiştirmeye ve Suriye gerçekliğini daha fazla dikkate almaya başlamıştı. Bu değişimin temelinde ABD’nin Rakka operasyonunu Türkiye yanlısı muhalefetle değil, PYD uzantısı Suriye Demokratik Güçleri ile gerçekleştirme tercihi yatmaktaydı. Hükümet uzun süre ABD’yi ikna edebileceğini sanmış ama yanılmıştı. Çünkü ABD, Türkiye yanlısı muhalefetin askeri açıdan PYD kadar güçlü ve güvenilir olmadığı kanaatini taşımaktaydı. Sahadaki verileri dikkate aldığınızda haksız olduklarını söylemek imkânsızdı" diyen Etyen Mahçupyan ABD ağzıyla konuşmaktaydı. Haziran başında muhtarlarla yaptığı toplantıda Erdoğan“Bizden sınırlarımız boyunca, gözümüz göre göre bir terör devleti kurulmasına sessiz kalmamızı bekleyenler kusura bakmasınlar, bizi hiç tanımamışlar demektir... Bundan sonra da topraklarımıza Suriye tarafından en ufak bir saldırı olursa sağa sola bakmadan gereğini yaparız, kimse endişe etmesin” buyurmuşlardı.

    Birinci cümle geçmişten bu yana gelen kırmızı çizginin bir kez daha vurgulanmasıydı. Yani bir PKK/PYD devletine hiçbir şekilde izin verilmeyeceği açıklanmaktaydı. Ancak sonraki cümlekarşı taraftan bir saldırı olduğu takdirde müsamaha gösterilmeyeceğine işaret etmekle sınırlıydı. İyi de eğer birinci cümle geçerli ise, ikinci cümleye ne gerek vardı? PYD devletinin varlığına bile karşı isek, oradan gelecek saldırıya razı olmayacağımız niye hatırlatılırdı. Diğer taraftan eğer sadece ‘saldırı’ durumunda karşı koyacaksak, saldırıyı yapanın ‘varlığına’ karşı değiliz anlamı çıkmaz mıydı? Velhasıl soru şuydu: Acaba Türkiye’nin yeni pozisyonu; muhtemel bir PYD devletine razı olmak, ancak aradaki sınırı kimseye bağlı ve bağımlı olmadan korumak şeklinde değişmeye mi başlamıştı?  

    Irak'a yağdırılan bombaların 4 bin 990'ı Türkiye'den taşınmıştı.

    Tarihe kara bir leke olarak geçen 1 Mart tezkeresi, her ne kadar TBMM’den geçmese de, sonrasında yaşananlarla etkisini uzun yıllar sürdürmüş olacaktı. İncirlik, ABD’nin 2003’ten sonra Suriye ve Irak operasyonlarının altyapısını hazırlama ve lojistik üssü görevi yapmıştı. Amerika’nın 2003 Mart’ında Irak’ı işgalinde İncirlik hayati destek sağlamıştı. 1 Mart’ta Gazi Meclis’ten Amerika’nın Irak işgaline izin veren ünlü Tezkereyi geçiremeyen dönemin iktidarı, ne acıdır ki sonrasında ABD’nin Irak’ı işgalinde İncirlik'in kullanılmasına fırsat tanımıştı. Dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, “Irak savaşında ABD, İncirlik’i kullandı ve buradan 4 bin 990 sorti gerçekleştirdi” demekten sakınmamıştı. Irak’ta 2 milyon kişi hayatını kaybederken, milyonlarca kişi ise evsiz, yurtsuz bırakılmıştı.

     


    [1] ishakbeyazay@milligazete.com.tr

    [2] yaman.toruner@milliyet.com.tr

    [3] doganbekin@milligazete.com.tr



























    Bu Haber 231 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS