• İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLAKI

    İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLAKI

    19 Nisan 2017

     
    | Devamı



    İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLAKI


    İslam’da devlet başkanına ve diğer emir ve yetki sahibi makamında bulunanlara itaatin şartları ve sınırları olduğu gibi, gerektiğinde itiraz ve hatta isyanın da elbette adabı ve ahlakı vardı. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin (Kur’an’a uyun), Peygambere (sünnetine tabi olun), ve sizden olan “ulu’l-emre” (inandığınız gibi hak ve hayır üzere sizi yönetenlere, gerçek ilim ve içtihat ehline) de itaat edin. Eğer herhangi bir hususta anlaşamayıp çekişirseniz, onu hemen Allah’a (Kur’an’a) ve Resulûne (sünnete) arz edip (bunlara göre hüküm verin.) Şayet Allah’a ve ahirete inanıyorsanız bu sizin için daha hayırlı ve netice olarak daha güzeldir.”(Nisa: 59) Bu ayette geçen “Sizden olmak” kaydı;

    a- İslam’a inanmak,

    b- İslam’ı yaşamak,

    c- Adalet hükümlerini uygulamak,

    d- Temel insan haklarına saygılı olmak şartlarını koşmaktadır.

    Evet; aklın, vicdanın ve Kur’an’ın ortaklaşa hayırlı ve yararlı bulduğu “DOĞRU”lara ve bunları uygulayanlara itaat; ama yine aklın, vicdanın ve Kur’an’ın ortaklaşa kötü ve zararlı buldukları “YANLIŞ”lara ve bunları dayatanlara itiraz ve isyan, hem İslam’ın hem de insanlığın icabıdır. Bu konuda; Devlet kavramını kutsallaştırmak ve Devlet Başkanınıtanrılaştırmak haramdır ve bu yaklaşım çeşitli baskı ve barbarlığa kılıf olarak kullanılmıştır. Oysa İslam “Kuralları Krallar koyar, herkes de mecburen uyar” kanaatini yıkıp “Kuralları Hak koyar, Krallar da kurallara uyar” esasını kurumlaştırmıştır.

    Hayırlı ve Yararlı İtirazın anlamı ve Amacı

    “İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek olmaktadır. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik yapma, itiraz edip karşı koymaanlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslâmî literatürde “isyan”dır.

    Meşrû (dine ve adalet düzenine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslâmî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî”damgası basılır ve en ağır şekilde cezalandırılır. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “as┠idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelimeden çıkmıştı. Hz. Musa’nın asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavuna karşı O’nun haklı isyanını sembolize eden bir aksesuardı. Allah’a ve O’nun Peygamberine itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a isyan, Hz. Musa’nın mucizesi olmaktaydı. Hz. Musa’nın asâ mucizesi, aynı zamanda, zalim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa gösterip durmayı ve her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa isyanı da anlatırdı.

    Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan bayrağı açmıştı. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmetmeye başlamıştı. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı çıkmış, ona itaate yanaşmamıştı. İşte Hz. Musa’nın elindeki asa, zalim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolü olmaktaydı.

    Şeytan, Allah’ın “Âdem’e hürmeten secde edin” emrine karşı gelerek ilk isyan eden olup azgınlaşmıştı. Yani Allah’a karşı gelmiş, itaatten kaçmıştı. O yüzden olumsuz anlamda isyanın piri/simgesi şeytandır. Hz. Musa’nın isyanı ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem olumlu manada, hem de olumsuz manada kullanılırdı.

    İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. İnkarcılar ve günahkârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun hükümlerine ve Müslüman adil yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlardı. Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler ise, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zalimlere ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya çalışırlardı, onların isyanları ıslah amaçlıydı ve yapıcı bir yaklaşımdı.

    İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlışlık ve haksızlıklara, zalim yönetimlerin uyguladıkları despotluklara karşı çıkmamak, itiraza kalkışmamak korkaklıktır; zillet ve acziyet ahlakıdır. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durduracaktır. Peygamberlerin en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve Onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “LA” ile yani isyanla başlamaktadır. Tevhid tüm sahte ilâhlara ve tâğuta isyan bayrağıdır. Yani, Allah’a isyan hükmüne itaat haramdır. Bütün Peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan özgürlük imamlarıdır.

    Hz. Mûsâ ve asasından ve Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı da hatırlamak lazımdır. Âsiye, “isyan eden kadın” anlamındadır. O, Allah’a iman ve itaate yanaşmayan ve tanrılığa kalkışan birisine, bu kocası da olsa, devlet başkanı da olsa itaat etmeyip isyana kalkışan kahramandır. “(Ve yine) Allah, (küfür ve zulüm ortamında bile) iman edenlere de Firavun'un karısını örnek göstermiştir. Hani o (hanım): "Rabbim bana kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (küfür ve kötülük) amelinden-davranışından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar" (diye dua etmiş ve kabul edilmişti). (Tahrim: 11)Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah'a ve Peygamberi Musa’ya iman getirerek itaat ettiği için, bunun bedelini de göze almıştır. Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence yapılmıştır. Hadislerde de Âsiye övgüyle anılmış ve Hz. Meryem'le birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak tanıtılmıştır.

    İstişare Esası, Diyalog ve Dayanışma ahlakı!

    Toplumların kölelik düşüncesinden kurtulup, özgürlük bilincine ulaşmasında, insani şahsiyetine ve imani haysiyetine kavuşmasında ve yine demokratik olgunlaşmasında“itaat” ve “isyan” kavramlarının çok önemli yeri bulunmaktadır. Burada yanlış bulunan itaatdan kastımız tabi olduğumuz egemen güçten gelen emir, yasak ve talimatlara sorgulama ve değerlendirme ihtiyacı duymadan kayıtsız ve şartsız bir şekilde uymaktır. Yanlış ve yıkıcı olan isyan ise yine içinde yaşadığımız devletin ve yanında yer aldığımız liderin emir ve talimatlarını sorgulama gereği hissetmeden reddedip karşı çıkmaktır. Üzülerek görmekteyiz ki toplumumuz hatta kurumlarımız hep bu iki kavrama mahkûm olmuş insanların boğuşması ve bağnazlaşması ile perişan olmaktadır. İnsanlar doğrunun, iyinin ve güzelin ne olduğunu ortaya koymaktan ziyade tüm enerjisini yer aldığı kültürün egemen olması için   harcamaktadır. Bunun sonucu “Çatışma Kültürü” ortaya çıkmaktadır.

    Allah insanları yaratırken akıl ve irade ile donatmıştır. Kitap ve Peygamber gönderip Hakkı ve güzel ahlakı tanıtmıştır. Aklı ile doğruyu ve yanlışı ayırması, iradesi ile de insanların özgürce davranması sağlanmıştır.  İnsanların diğer canlılardan (hayvanlardan) ayrıldığı en önemli özelliği de budur. Allah Kutsal Kitabında doğruyu ve yanlışı göstermiş ve bunlara uyup uymamada insanları akıl ve iradesi ile baş başa bırakarak özgürce karar alma ve uygulama fırsatı tanımıştır. Gel gör ki Yüce Yaratıcı insanlara bu özgürlüğü bağışlarken maalesef insan ne kendine ne de bir diğerine bu özgürlüğü tanımaya yanaşmamaktadır. Maalesef akıl ve irade ile hareket etme özgürlüğü tanımayan baskıcı ve ceberut bir anlayışla, sorgulamadan, yanlışını doğrusunu araştırmadan her konuda taraftar mantığı ile şartsız itaat ve isyan kültürünü benimsemiş durumdadır.

    Kur’an terazisinde, akıl ve vicdan ölçüleriyle kendi düşüncesini açıklayan, kendi iradesini ortaya koymaya çalışan ve bu doğrultuda davranan kişiler maalesef yadırganmakta hatta dışlanmaktadır. İtaat ya da isyan kültüründen birini benimsemeyen insanlar çoğu zaman öteki konumuna atılmaktadır. Oysa itaat ve isyan dürtülerini ıslah edip, bunları istişare kültürüne dönüştürmemiz lazımdır. İnsanların düşüncelerini açıkladığında hangi sonuçlarla karşılaşacakları korkusu yaşamadan, fikirlerini özgürce ifade ederek gerçek doğruya ve ortak akla ulaşmamız sağlanmalıdır.  İnsanların arasında kalın çizgiler çizerek, yıkılmayacak duvarlar örerek bir diğerini ötekileştirerek doğru bir sonuca varılamayacaktır.[1] Çünkü izansız ve itirazsız itaat, körü körüne bir teslimiyet ve acziyette kişiliklerin çürümesine; her türlü disiplin ve düzene peşinen isyan ise anarşizme yol açacaktır.

    Hz. Peygamberimiz (SAV): “Cihadın en faziletlisi, zalim sultan karşısında Hakkı ve adaleti söylemektir.” buyurmuşlardır. Vazgeçmediği takdirde hukuki yola başvurulacaktır. Bu aşamada mezalim mahkemeleri bulunacaktır. Böylece zulme devam eden Başkanın hukuken azledilmesi sağlanır. Halife mezalim mahkemesinin kararına karşı geldiğinde ümmetin bundan haberdar edilmesi yine ulemanın sorumluluğundadır. Böylece ümmet eliyle Halifenin kuvvet kullanarak azledilmesine çalışılır. İşte bütün bu süreci ümmet ile birlikte başlatacak ve aşama aşama yönetecek olan başlıca ümmetin bağrından çıkan alimler olacaktır. Nitekim zulüm İslam dışı hükümlerin tabiatında vardır. İslam dışı bir nizamla hükmeden yönetici her halükârda isteyerek veya istemeyerek zulümkârdır ve günahkâr bir fasıktır. Kaldı ki Allah Celle Celaluhü: “Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa ateş size dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur…” diye uyarmaktadır. Zalimin zulmüne yardımcı olunması, devamı ve bekası için duada bulunulması da haramdır. Çünkü bekasında zulmünün daimi olmasını istemek söz konusudur. Hadis-i Şerifte: “Zalimin bekası için dua eden kimse, Allah’ın mülkünde O’na asi olunmasını istemiş gibidir” diye buyrulmaktadır.

    Hz Ömer (ra) hilafete geçtiği zaman: “Ey nas! Ben Hakdan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye sormuştu. Ahaliden biri:

    “Ya Ömer! Sen eğrilir, Hakdan inhiraf edersen seni kılıcımızla doğrulturuz!” cevabını verince Hz. Ömer (ra):

    “Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek şükretmiş ve sevincini açığa vurmuşlardı. Bu hadisenin başka bir rivayeti: Hz. Ömer halife iken “benim yanlış yaptığımı görürseniz ne yaparsınız” diye sorunca, Sahabe efendilerimizden bir tanesi kılıcını çekmiş ve “seni bu kılıcımızla düzeltiriz ey Ömer”buyurmuşlardır. Temel hadis kaynaklarında hadis kriterleri açısından sahih denebilecek düzeyde bir bilgi bulunmasa da ikinci derece kaynaklarda bu sözü söyleyen kişinin Muhammed bin Mesleme ve Beşir Bin Sa’d olduğu aktarılmaktadır.

    İslam’da Devlet Başkanının yetkileri çok sınırlıdır!

    İslam’da devlet başkanının yetkileri konusunda oldukça yanlış kanaat ve yaklaşımlar vardır. Bazı kimseler İslam hukukunda devlet başkanının sınırsız yetkilere sahip bir diktatör olduğunu sanmaktadır. Emevilerden itibaren başlayan saltanat yönetiminde devlet başkanının mutlak monarşi çerçevesinde ülkeyi idare etmesi bu gibi spekülatif yaklaşımlara sebep olmaktadır. Halbuki her konuda olduğu gibi bu konuda da asr-ı saadet dönemi referans alınmalı ve hükümler ona göre konulmalıdır. Hz. Peygamber dönemine bakıldığında başta devlet başkanı olmak üzere bütün yöneticilerin yetkilerinin sınırları üzerinde durulduğu ve uygulamanın buna göre şekillenmiş olduğu açıktır. Daha sonra gelen hulefa-i raşidin dönemlerinde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları esas alınarak yönetim sistemi yapılandırılmıştır. Yani Devlet Başkanının yetkilerinin sınırlı olması sadece günümüz yönetimlerine has bir kavram sanılmamalıdır.

    İslam Öncesi Arabistan’da Yönetim Tarzı

    Malum olduğu üzere İslam’dan önce de Arabistan’da kurulmuş küçük devletçikler bulunmaktadır. Bizans himayesindeki Gassaniler, İran himayesindeki Hire Ülkesi ve Mekke Şehir Devleti bunlardandır. Mekke’deki yönetim, bazı araştırmacılar tarafından orta zamanların cumhuriyetine benzetilmiş ve Mekke Cumhuriyeti olarak adlandırılmıştır. Mekke’de Darü’n-Nedve ve Hılfu’l-Fudul gibi meclisler, Mekke’deki yönetimin cumhuriyete benzetilmesine yol açmıştır. Buna karşılık Muhammed Hamidullah’a göre Mekke oligarşik bir yönetim tarzıdır. Bu yönetim babadan oğula geçen on kadar yöneticinin oligarşisi olmaktadır. Bunlar bir tür bakanlar kurulunu teşkil etmekte ve kararları istişare ile almaktadırlar.

    İslam’da Devlet Başkanının yetkileri niye sınırlandırılmıştır?

    Hz. Peygamberimizin (ve bütün Nebilerin) yetkilerinin sınırsız olmadığı Kur’an’da pek çok ayette bildirilmiş durumdadır. O'nun hayatı vahiy ile düzenlenmiş ve sınırlanmıştır. Bununla birlikte Hz. Peygamber ashabı ile çeşitli meselelerde istişare etmekten geri durmamıştır. Her bir sahabe, Hz. Peygambere yaptıklarıyla ilgili sorular yöneltmiş ve hatta Hz. Peygamber’den farklı görüşler de ortaya koymuşlardır. Hz. Ömer gibi bir kısım sahabiler kendi görüşlerini istek üzerine ya da talep edilmeden açıklamışlardır. Bir Peygamber için böyle sınırlamalar olunca, daha sonra gelecek Devlet Başkanları için daha fazla sınırlamaların bulunması elbette doğaldır ve doğru olandır.

    Bu sınırlamanın sebeplerinin başında, ceberut, monark ve diktatör hükümdarlar döneminde insan haklarının çok fazla hesaba katılmamasıdır[2] İslami yönetim şeklinin, bir monarşi ya da diktatörlük olmadığı açıktır. Dini, hukuki, siyasi, sosyal ve ahlaki hiçbir sınır tanımayan Firavun, Nemrut ve Karun gibi hükümdarlar, kendilerini sonsuz bir güç ve yetkiye sahip zannetmeleri sebebiyle Kur’an’da kötülenerek anlatılmaktadır. Bunların karşısında Hz. Süleyman, Hz. Davut, Belkıs gibi Kur’an’da övülerek anlatılan iyi tipteki hükümdarlar da sınırsız yetkiye sahip bulunmamaktadır. Bir devlet başkanının sınırsız bir iktidar davasında bulunması, bir tür ilahlık iddiasıdır ki bu da İslam’a göre en büyük günahlardan birisi sayılmıştır.

    Cenabı Hakk, seçip gönderdiği Peygamberlerini bile, Kendi Kitabı ve ahkâmıyla yükümlü saymış; Tağut’a yani İslam dışı zalim nizamlara ve insanların heva ve arzularına uymaktan şiddetle sakındırmıştır! Elbette Peygamberlere itaat, bizzat Allah’a itaattir. Ama onlar bile ancak ilahi vahye göre davranmış, kendi kafalarından hüküm koymamışlardır. Aşağıdaki ayetler bu durumu açıklamaktadır:

    “Andolsun Biz her ümmete: “Allah’a kulluk yapın ve TAĞUT’tan kaçının!” diye bir elçi gönderdik. Böylelikle onlardan kimine (gerçekleri kabullenip Hakka ve hayra yönelene) Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine (dünya rahatı ve menfaati için Tağut’a tapınan ve şeytani odaklara kapılan kesime) ise dalalet (sapıklık) hak oldu. Nitekim yeryüzünde bir dolaşın da, Peygamberleri yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görün (de ibret alıp toparlanın)." (Nahl: 36)

    “Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen (Rabbim)." (Maide: 116)

    “(Ey Rabbim) "Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahit idim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde (katına yükselttiğinde), üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın." (Maide: 117)

    “(Ey Nebim) Sana Kitap'tan vahyedileni (ayetleri dikkatle) oku (ve uygula, batıla ve başkalarına uyma!)” (Ankebut: 45)

    “Sana Rabbinden vahyedilene uy (Allah’ın ayetlerini eğip bükerek şeytani heves ve hesaplar güdenleri bırak). Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan Haberdardır.” (Ahzab: 2)

    Peygamberler bile böyle olunca, Devlet Başkanlarının elbette ve herhalde, genel hukuk kurallarıyla ve temel insan haklarıyla kayıtlı, yetkilerinin sınırlı ve kararlarının bu kurallarla bağımlı olması kaçınılmazdır. Yeni hazırlanan ve referanduma sunulan anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına verilen yetkiler ise bu sınırları ve sorumlulukları fazlasıyla aşmaktadır, bu da kuşkularımızı ve kaygılarımızı arttırmaktadır.

    Dinimizde ve Milli geleneğimizde: Rabbimizin emirlerine ve hükümlerine, imtihan için takdir ettiği musibetlere itiraz etmek, nefsi hırslar ve siyasi hesaplarla meşru ve adil bir yönetime isyana yeltenmek, nasıl dünyevi ve uhrevi cezası çok büyük günahlar olup şiddetle yasaklanmış bir fesatlık ise; bunun gibi zalim ve hain (düşmanla işbirlikçi) iktidarlara karşı çıkmak, bunların düzeltilip değiştirilmelerine çalışmak da o denli övülmüş bir sevaptır. Hatta bir hadisi şerifte, neme lazımcı davranıp, böylesi “Haksızlıklar karşısında susanlar, dilsiz Şeytan” sayılmıştır.

    Bu konuda Hz. Peygamberimizi (SAV) muhatap alan şu ayetler dikkatle okunmalıdır:

    “(Ey Resulûm) Onlar (müşrikler) neredeyse, Sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman (ve Kur’an’ı onların keyfine göre yorumlaman) için Seni fitneye düşüreceklerdi. (Sen onların isteğine uyarsan) o zaman Seni de dost edineceklerdi.” (İsra: 73)

    “(Ey Nebim) Eğer Biz Seni sağlamlaştırmasaydık (Hakk’ta sabit tutarak sahip çıkmasaydık), andolsun, (çeşitli hileler ve cazip tekliflerle gelen müşrik takımına) onlara az bir şey (de olsa) meyledip eğilim gösterecektin.” (İsra: 74)

    “Bu durumda Biz Sana, (dünya) hayatında da kat kat, ölümünden (sonra da) kat kat(acısını) tattırırdık; sonra Bize karşı bir yardımcı bulamazdın. (Ama Allah’ın hidayet ve himayesiyle onlara meyletmedin.)” (İsra: 75)

    Devlet Başkanının yasama yetkisinin kısıtlanması

    İslam hukukunun meydana getirilmesinde devlet başkanlarının fonksiyonu çok sınırlıdır. Bir Devlet Başkanı ancak alim ise içtihad (hukuki kurallar hazırlama) faaliyetine katılacaktır. Bu da ilk dört halife döneminde görülen bir uygulama olmuş daha sonraki halifeler idari ve siyasi alanların dışında hukuka müdahaleye kalkışmamıştır. Zira müdahale etmek için gerekli olan içtihad bilgisine sahip olunmalıdır. Devlet Başkanları sadece İslam hukukunun düzenlememiş olduğu siyasi ve idari yapı, miri arazi, vergiler, tazir cezaları gibi alanlarda yine İslam hukukunun genel yapısına ters düşmeyecek şekilde sınırlı bir yasama faaliyetinde bulunmuşlardır. Bunu yaparken de yine yetkili hukukçulardan faydalanmışlardır. Bunun dışında Devlet Başkanlarının yapmış oldukları kanunlaştırma faaliyetleri gerçek anlamda bir yasama (teşri’, legislation) değil, sadece resmi bir tedvin (codification) konumundadır. Mecelle, Fetava-yı Hindiyye veya el-Alemgiriyye bunlardandır.[3] Bu durumda devlet başkanlarının yasama yetkilerinin oldukça sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.

    Devlet Başkanının yasama yetkisinin Kur’an tarafından sınırlanması

    Yasama yetkisi esas itibariyle kanun koyucu olan Allah ve Resulü’ne ait olduğundan İslam’da Devlet Başkanının yasama yetkisi çok sınırlı kalmıştır. Hz. Peygamberden sonra ise yasama yetkisi, sınırlı bir şekilde müçtehidlere ve Devlet Başkanına bırakılmıştır. Müçtehid hukukçular, bir mesele hakkında içtihadda bulunurken ilk önce Kur’an ve Sünnette bununla ilgili bir “düzenleme” olup olmadığına bakacaktır. Varsa ayrıca bir içtihada gerek kalmayacaktır. Bir düzenleme yoksa yani konuyla ilgili muhkem ayet veya hadis bulunmuyorsa, İslam hukukunun diğer kaynaklarıyla beraber bu iki kaynağı da kullanarak içtihadda bulunulacaktır. Yasama yetkisindeki bu hiyerarşik yapıyı, itaat ile ilgili ayetlerde de görmek mümkündür: “Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan ulülemre itaat edin.” buyrulmaktadır. Bu ayette ulülemre yani yöneticilere itaat Allah’a ve Resulüne itaatten sonra zikredilmiş durumdadır. Demek ki Devlet Başkanının Kur’an’a ve sünnete aykırı düzenlemelerine itaat edilmesi yanlıştır ve yasaktır.[4] Devlet Başkanının ve ilgili kurumların yasama faaliyetleri Kur’an ve sünnet ile sınırlanmıştır.

    Yine “Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allaha karşı gelmekten sakının.”[5] ayetinde de genel manada hukuka uygun işlere yardım etmek, hukuka aykırı olanlara destek olmamak anlatılmaktadır. Özel manada ise devlet başkanının hukuka aykırı düzenlemelerine destek olmamak gerektiği hatırlatılmaktadır. Kur’an’da“Allaha karşı gelmekten sakının” ayetiyle Kur’an’a ve sünnete aykırı kanuni düzenlemeler yapmak da yasaklanmış olmaktadır. Ayrıca “… Sakın günaha ve küfre dadananlara itaat etme”[6] ayetinden de hukuka aykırı şeyler olan günah ve küfür ile ilgili kanuni düzenlemelere uyulmaması gerektiği anlaşılmaktadır.

     


    [1] Hüseyin Tuztaş

    [2] Muhammed Faruk en-Nebhan, Nizamü’l-Hükm fi’l-İslam, Beyrut h. 1408 m. 1988, s. 63

    [3] M. Akif Aydın, “Anayasa” md, DİA, İstanbul 1991, c. III, s. 153-164; Nebhan, s. 237 vd

    [4] Seyyid Kutup, Fi Zılali’l-Kur’an, çev. Salih Uçan, Vahdettin İnce, Mehmet Yolcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul 1991, c. 2, s. 523Ü; Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı, İstanbul 1972, c. 2, s. 189 vd.

    [5] Maide: 2

    [6] İnsan: 24
















    Bu Haber 263 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS