*** BU ILIMLI İSLAM NE DEMEK?
İŞİN PİRİNDEN DİNLEYELİM
*** Özellikle
AKP'liler, FETULLAH'cılar ve ŞUURSUZ MİLLİ GÖRÜŞ KAÇKINLARININ DİKKATİNE!..
*** Tayip, Gül Ne Dedi...
*** Fetullah
Gülen 28 Şubat’ta ne yapmıştı?
· “TSK’nın dönemin Erbakan
Hükümetinden daha demokrat olduğunu” açıklamıştı.
· Refah Partisi’nden farklı ve aykırı
cephede olduğunu vurgulamıştı.
· “Ben Erbakan gibi değilim, çok
hoşgörülüyüm ve düzenle barışık birisiyim” mesajı vermeye çalışmıştı.
· En kritik günlerde Erbakan’a “istifa
et” çağrısı yapmış, Siyonist odakların ve cuntaların ağzıyla konuşmaktaydı.
· 28 Şubat’ın egemenleriyle diyalog
yollarını aramış ve yalakalık yapmıştı.
· Bu arada Refah-Yol hükümeti devrilip
yerine yeni hükümet kurulduğunda Zaman gazetesi 9 sütuna: “Hayırlı
olsun. İşte kardeş kavgasına son verecek hükümet” manşetini
atmıştı.
Ve
şimdi, 28 Şubat üzerinden “TSK’yı karalama kampanyası ve darbe karşıtı
kahramanlığı” yapılırken, neden hiç kimse, o süreçte Fetullah Gülen’in tutarsız
tavrını sorgulamazdı? Ve aynı Fetullah Gülen bugün “Darbe karşıtı ve 28 Şubat
mağduru” rolü oynamaktaydı.
Allah
aşkına söyleyin bakalım; öyle zahiri etiket ve resmi hüviyet olarak değil;
şahsiyet, haysiyet ve insani hassasiyet bakımından Fetulllah Gülen’le Fatih
Altaylı’nın ne farkı vardı?
Ve
yine Zaman yazarı Ali Bulaç, 28 Şubat’ı yorumladığı yazısında, Fetullah
Gülen’in “O süreçte açıkça Erbakan’ın karşısında ve 28 Şubatçıların
yanında yer almasına” tek kelime değinmeyip, Cemaatle tersleşip
restleşmeye giren Recep T. Erdoğan ekibinin, ideallerinden vazgeçip “ilkesiz
pragmatizme, hatta oportünizme kaydığını” ima etmek üzere:
“Erbakan
Hoca, "Adil düzen"i, "İslam kardeşliği"ni, kendi
köklerinden beslenen bir kimlik tanımını, "ahlak ve manevi değerlerin
önemi"ni ve büyük bir bölgesel entegrasyon olup Abdülhamit'ten beri
ölmeyen bir ideal olan "İslam Birliği"ni siyasete soktu.
"Bu
iş Erbakan'ın kafasıyla olmaz" diye eleştirenler, onun "ideal
politiği, reel politiğin önüne koyan" büyük siyasi ve ahlaki tutumunu
anlamadılar, reel politiğe göre siyaset yapmanın ve yönetmenin insanı ilkesiz
pragmatizme ve hatta oportünizme götüreceği gerçeğini göremediler. Erbakan
Hoca, hiçbir zaman İslami referanslarını unutmadı. Onu rahmetle anıyoruz."[2]
Diyerek
AKP’yi eleştirmeye kalkmıştı. Peki, daha önce, AKP’nin bin türlü hıyanet ve
melanetine mazeret fetvası, hatta keramet hırkası giydiren Ali Bulaç, yeni mi “acı
gerçeklerin” farkına varmıştı? Yoksa “Amerika ve CIA, esas Fetullah’ın
arkasındadır. Şimdi Onlara yaranmak zamanıdır” düşüncesiyle mi bu çıkışları
yapmaktaydı?
Sahi
karakter ve kalite olarak Ali Bulaç gibileri Erbakan’a mı yakındı, yoksa Fatih
Altaylı ve Fetullah Gülen ayarında mıydı? Ve keşke bunlar yegane kuvvet ve
kudret sahibi Amerika değil, Allah olduğunu unutmasalardı!..
[2] 01.03.2012 / Zaman
FETULLAH GÜLEN'İN 28
ŞUBATTAKİ TAVRINA DAİR
Zaman Gazetesi Yazarı Hüseyin Gülerce’nin Fetulah Gülen ile
söyleşisindeki “Keşke o insanlar da bizim iyiliğimizi isteyerek
bizler için ‘daha iyi olsalar’ mülahazasıyla ve insafla izanla neyimiz eksik
ise onu söyleseler. Biz de kendimizi Allah karşısında hesaba çekerek kendimizle
yüzleşerek ‘neyimiz eksik bu mevzuda ne yapsak’ desek.” Diyen Fetullah Güleni 28
Şubat sürecinde darbecilerin yanında yer alması ve Erbakan Hükümetini yalnız
bırakması konusundaki yanlış tavrını fena bir dile eleştirirken, AKİT
GAZETESİ Fetullah Gülenin 28 Şubatta darbecilerden yana sözlerini manşetten
verdiğini unutturmaya mı çalışıyordu?
Kaynak:http://www.haber5.com/ah-fethullah-hoca-ahh--haberi-123873.aw
*** Gülen’nin
kitabındaki 28 şubat yorumu ve 28 şubatta tavrını gösteren gazete manşetleri

***
Fetullah Gülen'in Kırık Testi Kitabından. Amerika‘da Bir Ay 28
Şubat ve Türkiye'nin Geleceği Başlığı Altında Aşağıdaki Şu
Yorumu Yapmıştır.

*** FETULLAH GÜLEN DOSYASI
! GÜNCELLEŞTİRİLMİŞTİR - 03 MAYIS 2010 !
Fetullah
Gülen; Risale-i Nur gibi, ilmi ve imani eserleri okuyup anlamak, çevresine ve
cemaatine aktarıp açıklamak üzere giriştiği gayret ve hizmetlerle tanındı ve
öne çıktı. İslami ve insani özelliklerle bezenmiş, milli ve manevi değerleri
benimsemiş, hayırlı ve yararlı bir gençlik yetiştirme yolunda, yurt ve dershane
faaliyetlerini, kurs-burs hizmetlerini giderek yoğunlaştırdı.
1970'lerin
ortalarında, Milli Görüş istikametinde hizmet gören Ak-Evler hareketinden
koparılarak "AKYAZILI" Vakfı kurdurulan Fetullah Gülen, giderek
Bediüzzaman'ın çizgisinden uzaklaşarak masonik merkezlere yaklaştı. Dünya'ya
hükmeden ve çok gizli ve de kirli işler çeviren Siyonist mahfillerle; Pek
karmaşık ve karanlık ilişkiler ağına takıldı.
Böylece,
hiçbir resmi sıfat ve statüsü bulunmayan, yüksek öğrenim bile yapmayan sade ve
samimi bir hoca efendinin değil, bakanların ve başkanların bile erişemediği
uluslar arası bir protokol pozisyonuyla; Papayla programlara ve politikacılarla
pazarlıklara başlamıştı.
İlk
bakışta: Hiçbir resmi etiketi ve dini temsil yetkisi bulunmadan, şahsi gayret
ve marifetiyle (hatta bazılarına göre özel velayet ve kerametiyle) bu denli
yaygın bir organizeye ve saygın bir otoriteye eriştiği sanılsa... Daha doğrusu
malum merkezlerce böyle sunulsa da; aslında O, "küresel çete"nin ve
Siyonist sömürücü sermayenin kullandığı bir maşaydı... Kahraman rolü oynatılan
bir figürandı. Ve O'nun patron değil, piyon olduğu, sonunda zan ve tahminlerle
değil, resmi belgeler ve şahitlerle ortaya çıkmıştı.
İşte
Amerika'daki Siyonist Yahudi stratejisti ve CIA Ortadoğu şefi ve milyonlarca
masum Müslümanın gizli katili Graham E. Fuller, Fetullah Gülen'e bunun için
sahip çıkıyor ve O'nu yere göğe sığdıramıyordu. İşte belgesi:
Graham Fuller kendi kitabında şunları yazıyordu:
“Bu hareket, halen Fethullah Gülen'in liderlik ettiği
en geniş ve en etkili kanadın adına izafeten çoğunlukla Gülen hareketi veya
Fethullahçılar (Fethullah takipçileri) olarak bilinmektedir. Nur hareketi
yetmiş yıldan fazla bir süredir sahnededir, şu anda Türkiye'deki en geniş
organize dini harekettir, dünyada da en genişlerinden biridir. Gülen,
özellikle hareketin enerjisinin büyük bir kısmını, niteliği itibariyle hemen
hemen evrenselci ve geniş manevi öğretilere dayalı olarak, “İslam’a modernist
bir bakışla yaklaşacak okulların açılması ve çalışma gruplarının kurulması” da
dahil, eğitimle ilgili çabalara yöneltmektedir. Eğitim üzerindeki bu odaklanma
hareketin, bilim ve teknoloji dahil bütün alanlarda eğitim ve bilginin dinle
asla çelişmeyeceği, olsa olsa Allah'ın varlığı inancına ve kainatın var ediliş
amacının anlaşılmasına hizmet edeceği inancını göstermektedir. Hareket toplumda
daha yüksek bir manevi bilinç düzeyi oluşturmaya, böylelikle zaman içinde daha
aydınlanmış bir yönetişime önayak olmaya gayret etmektedir. Klasik Şeriat
(İslam’ın muamelat ve adalet esasları), hareketin düşüncesinde merkezi bir rol
oynamaz; esasen Şeriat, geniş anlamda, Allah'ın engin muradının yerine
getirilebilmesi için yürünecek "yol" (Şeriatın kelime anlamı) olarak
anlaşılmaktadır. Nur üyeleri yerçekimi yasasını bile, örneğin, Şeriatın
unsurlarından biri olarak tarif ederler. Hareket İslâmi metinlerde, onların
literal emirleri içinde değil de orijinal uygulamaları çerçevesinde, bugünün
yeni çerçeveleri ışığında yorumlanarak anlaşılmasını sağlamak üzere, ciddi
oranda içtihat (yorum) yoluna başvurur. (Yani İslam’ı çağın şeytani şartlarına
uydurur M.Ç.) Bu anlamda da hareketin görünümü son derece modernisttir. (Yani
Fetullahçılar Adil Düzen, İslam Birliği gibi Siyonizm için tehlikeli
düşüncelere sahip değildir.)
Fetullahçı Nur hareketi görüşlerinde rasyonalisttir ve
çoğulcu bir toplum içinde Allah'ın yarattıklarının görkemli çok yüzlü düzenini
ifade eden bütün öteki dini (hatta dini olmayan) görüşlere karşı hoşgörülü
olmaya büyük önem verir. Fetullahçıların Türkiye'de 236 ilk ve ortaokul,
özellikle eski Sovyet bloğuna dahil ülkelerde olmak üzere dışarıda 280 okul
açmış olduğu, buralarda İngilizce ve Türkçe kaliteli seküler (din dışı) eğitim
verildiği bildirilmektedir. 200 dolayında dini vakıf ve 211 ticari şirket bu
faaliyetleri finansal olarak desteklemektedir.
Her ne kadar Fetullahçı Nurcuların bir siyasal parti
kurma niyetleri yoksa da, hareketin liderleri anahtar meselelerde nasıl oy
kullanmak gerektiği konusunda milyonları bulan takipçilerine bağlayıcı olmayan
tavsiyeler iletmektedir. (Yani Siyonistler, milyonları, ağabeyleri vasıtasıyla
gütmektedir. M.Ç.) Üyeleri birçok farklı geleneksel Türk siyasi partilerinde,
İslamcı partilerde ancak çok hafif olmak üzere temsil edilmişlerdir. Nur
hareketinin bütün apolitik niteliğine rağmen, Türkiye'nin radikal laikçileri,
özellikle askeri liderler, bu hareketi, sahip olduğunu iddia ettikleri “uzun
vadede dini aktivistleri devlete yerleştirmek ve sonunda devleti ele geçirmek”
niyeti açısından yıkıcı ve hatta tehlikeli olarak görmektedir. Tam da
Nurcuların savunduğu şeyden korkuyorlar -insanların kalplerini değiştirmek
suretiyle toplumun aşağıdan yukarıya tedricen İslâmileştirilmesi! (İyi de, TSK
mı ABD’nin güdümünden çıkmıştı, yoksa Fetullahçılar mı Yahudi Lobilerine
kiralanmıştı? Veya Siyonist zalim Graham Fuller mi Müslümanlaşmıştı da,
Türkiye’de İslam’ın gelişmesine böylesine sahip çıkmaktaydı? M.Ç.) Bunun sonucu
olarak, Fetullahçı Nurcular düzenli bir şekilde ordudan ve devlet
kurumlarından tasfiye edilmekte, hareket ve kurumları taciz edilmekte ve
mahkemelere gönderilmektedir”[1]diyerek
Fetullahçıları açıkça savunuyordu.
Katıksız
ve amansız şeriat düşmanı Bülent Ecevit'in bile Fetullah Gülen'e övgüler
dizmesinin ve bazı Fetullahçıları partisinden aday gösterip Milletvekili
seçtirmesinin arkasında, acaba ne gibi hedefler yatmaktaydı?
Milli
Görüşten ve Erbakan gerçeğinden uykuları kaçan Bilderberg'ci Ecevit'lerin ve
Graham Fuller'lerin Fetullah Gülen'i ve O'nun siyasi temsilcisi AKP'yi
böylesine sahiplenmeleri acaba hangi hikmetlere dayanmaktaydı?
"Türkiye demokratikleştikçe (Fetullah Gülen'in ve
AKP'nin benimsediği ve Amerika'nın desteklediği) ılımlı İslam'ın, Türklerin
hayatında daha önemli bir konuma "geri dönmesi" kaçınılmazdı" diyen
Graham Fuller böylece ağzındaki baklayı da, kafasındaki şeytanlığı da açığa
vurmaktaydı.[2] Yani ılımlı İslam afyonuyla uyuşturulan Türk halkı
Amerika’nın gönüllü hizmetkârı yapılacaktı.
CIA
Neden Fethullah Gülen’i Destekliyor?
ABD’li
öğretim üyesi eski FBI danışmanı Paul L. Williams 2010 nisanında Fethullah
Gülen hakkında önemli bir makale kaleme aldı. Siyonizm karşıtı olarak tanınan
ve yanlış politikalar yüzünden ABD’nin başına bela açtığını savunan Williams’ın
makalesinin ardından Fethullah Gülen’in yaşadığı Pennsylvania’da yayın yapan
sağcı gazete Pocono Record, Gülen’in kaldığı çiftliğe giderek çiftliğin
görüntülerini çekip yayınladı. Görüntüler Türk basınında da yansımıştı.
Gülen’in lise diploması bile bulunmuyor
Makaleyi
yazan Williams 29 Nisan’da makalesinin ikinci bölümünü yayınladı. Oldukça sert
bir dili olan makalede Williams “CIA’nın uzun yıllardır Gülen’i desteklediğini”
yazmıştı.
Williams’ın “Evrensel Hilafet
Pennsylvania’dan mı Çıktı? CIA Bir İslamcının İhtiyaçlarını Mı Karşılıyor?” başlıklı yazısına göre: “Dünya üzerindeki en sinsi ve
etkili İslamcı’ olarak adlandırılan Fethullah Gülen, CIA eski ajanı Graham
Fuller ve Birleşik Devletler Dışişleri mensupları sayesinde daimi oturma izni
aldı ve Pennsylvania’daki kalesinde artık ömrünün sonuna kadar rahattı”.
Fetullahçıları CIA finanse ediyor!
Williams
yazısının ilginç suçlamalarda bulunduğu için yayınlayamadığımız bölümünde,
“CIA’nın bir dönem uyuşturucu kaçakçılığından elde ettiği paralarla Fethullah
Gülen’i finansa ettiğini” iddia edecek kadar ağır ifadeler kullanmıştı.
Yazar
CIA’nın neden Gülen’i desteklediği sorusunu ise; “Gülen bu parayla gelişmekte
olan ülkelerin petrol ve doğal gaz rezervlerini kontrol altına alabilmek için
Özbekistan, Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan ve yeni kurulan Rus
cumhuriyetlerinde radikal medreseler ve cemaatler kurdu.” Şeklinde yanıtlamıştı
Hareket Gülen’in Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden
kurmak ve evrensel bir hilafet oluşturma denemelerini destekleyen altı
milyondan fazla müslüman yandaş çekecek kadar etkinlik kazandı.
CIA,
1999’la birlikte, Gülen’in Orta Asya’da yeni kurulan ülkelerin kontrolünü almak
için sağlam bir üs kurmak amacıyla Türkiye’deki laik yönetimi ılımlı İslam’a
dönüştürme çabalarını desteklemeye başladı. Türk yetkililer Gülen’in niyetini
anlayınca halkı kışkırtma suçlamasıyla tutuklamaya çalıştı. Gülen ülkeden kaçtı
ve ‘din görevlisi’ olarak özel bir göçmenlik statüsü edindiği Birleşik
Devletler’e taşındı.”
Williams,
yazısında “Gülen’in yurtdışından siyasi (AKP) iktidarı yönlendirdiğini söyleyip
Gülen’in müridi olduğunu iddia ettiği üst düzey devlet görevlilerinin ismini
açıkladı.
Williams,
Fethullah Gülen Hareketi’ne karşı dünyada artan şüpheyi ve tepkileri ise şöyle
açıkladı: “Bazı ülkeler Gülen tehlikesinin farkına vardılar. Hareketi Rusya ve
Özbekistan’da yasaklandı. Hatta çoğulculuğu ve hoşgörüyü benimsemiş bir ülke
olan Hollanda bile yakın gelecekte toplumsal düzene tehdit oluşturabileceği
gerekçesiyle Gülen medreselerine yardımı kesme kararı aldı.”
CIA neden hala destekliyor?
Williams
yazısında halen CIA’nın neden Gülen’i desteklemeye devam ettiğini ise şöyle
açıkladı: “Ama Gülen’in İslamcı Yeni Dünya Düzeni rüyası Müslüman dünyanın
tamamında destek ve ivme kazanmaya devam ediyor. CIA hâlâ Gülen hareketinin
Orta Asya müslümanlarını birleştirme ve böylelikle bu ülkelerin doğal
kaynaklarının kontrolünü Amerikan halkının sözde ‘iyilik’i için alma konusunda
başarılı olacağı inancını besliyor. Usama Bin Ladin’in evrensel bir hilafet
görüşü artık sadece içi boş bir hayal değil. Bin ladinin hayali Fetullahçılık
eliyle yumuşatılıp hayata geçiriliyor.
CIA
eski ulusal istihbarat konseyi başkan yardımcısı Graham Fuller, Gülen’in daimi
oturma izni başvurusu için tavsiye mektubunu bu işte bu nedenle veriyor. Fuller
şu anda düşünce kuruluşu RAND için danışmanlık yapıyor. Kuruluşun diğer
danışmanları arasında dışişleri eski bakanları Henry Kissinger ve Condoleeza
Rice, savunma eski bakanı Donald Rumsfield, savunma ve enerji eski bakanı James
Scheslinger da bulunuyor. Savunma Bakanlığı için analizler yapan sözde “düşünce
kuruluşu” RAND, bir CIA hareketi damgasını taşıyor. Fuller geçmişte, diğer
radikal İslamcı hareketlere müsaade etmesiyle de tanınıyor. Tebliğ Cemaatini
“halka öğütler veren barışçı ve apolitik bir hareket” olarak değerlendiriyor.
Şeyh Mübarek Gilani, Tebliği Cemaati misyoneri olarak 1969 yılında Birleşik
Devletler’e getiriliyor. On yıl sonra Cemaat ül Fukra’yı kurdu ve islamcı
militer yapılanmaları ülkenin her yerine yayılıyor.
Yahudi ve CIA şefi Abromowitz de yer alıyor
Williams
yazısında Fethullah Gülen’e referans veren diğer ABD’li isimleri de şöyle
eleştiriyor: “Ama Gülen’in başvurusu için sadece Fuller değil dışişleri eski
bakan yardımcısı Marc Grossman ve ABD’nin Türkiye eski büyükelçisi Morton
Abramowitz de tavsiye mektubu yazıyor. Onların tavsiye mektuplarının içeriği
daha şaşırtıcı ve rahatsızlık uyandırıcı görünüyor.”
Williams
yazısının sonuna şöyle de bir not düşüyor: “Yazıları takip etmeye devam edin.
En kötüsü daha gelmedi.”
Cemaatin
Williams’ın iddialarına nasıl cevap vereceği merakla bekleniyor”.[*]
Fetullahçılığı
şu ayetler ışığında yeniden değerlendirmemiz gerekiyordu:
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden
herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre
döndürürler.” (Âl-i İmrân: 100)
“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar
(veliler ve destekçiler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden
onları kim dost edinirse, kuşkusuz (artık o da) onlardandır. Şüphesiz Allah,
zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Mâide: 51)
“Allah'ın kendilerine karşı gazaplandığı bir kavmi
veli (dost ve müttefik) edinenleri görmedin mi? Onlar, ne sizdendirler, ne
onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin
ediyorlar.”
“Allah, onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır.
Doğrusu onların yaptıkları ne kötüdür.”
“Onlar, (biz İslam’a hizmet için Yahudi ve
Hıristiyanları oyalamaktayız diyerek) yeminlerini bir siper edindiler, böylece
(mü’minleri) Allah'ın yolundan alıkoydular. Artık onlar için alçaltıcı bir azap
vardır.”
“Ne malları, ne çocukları onlara Allah'a karşı hiçbir
şeyle yarar sağlamayacaktır. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz
kalacaklardır.”
“Onların tümünü Allah'ın dirilteceği gün, sizlere
yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin (haklı ve
hayırlı) bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten
onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.” (Mücadele: 14-15-16-17-18)
“Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluk
bulamazsın ki; Allah'a ve elçisine başkaldıran (ve Kur’an’ın adalet nizamına
engel olmaya çalışan) kimselerle bir sevgi (dostluk ve dayanışma) bağı kurmuş
olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse
kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, (zalimleri ve kâfirleri bırakıp sadece
Allah’a ve sadık Müslümanlara dayananlar) öyle kimselerdir ki, (Allah)
kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları,
altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak
kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır.
İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın (partisi-hizbi)
fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta
kendileridir.” (Mücadele: 22)
“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir
erkek ve mü'min bir kadın için, artık o işte kendi isteklerine göre seçme ve
tercih hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü’ne isyan ederse (Ayet ve hadislerin
açık hükümlerini çiğner ve kendi keyfince tevil edip tersine çevirirse), artık
gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzâb: 36)
Not: (Bu ayeti kerimeleri, siz kafanıza göre çarpıtıp
asıl anlamından ve ilahi mesajından saptırmışsınız”, dememeniz için, Zaman
yazarı ve Fetullahçı Ali Bulaç’ın mealine de bakılmalıdır.)
Şimdi artık ölçü; kendi mantığımız, saplantımız, ön
yargımız, nefsanî rahatımız ve menfaatimiz değil de;
1- Kur’an-ı Kerimin, yukarıda örneklerini
verdiğimiz muhkem (kesin ve net) ayetleri ve Hz. Peygamberimizin Yahudi ve
Hıristiyanlarla ilgili sahih hadisleri
2- Tarihi gerçekler ve günümüzdeki gelişmeler
ışığında Avrupa ve Amerika’nın ve bunların oluşturduğu kurumların milletimiz ve
İslam ülkeleri aleyhindeki hıyanet ve cinayetleri
3- Aklıselimin ve vicdani kanaatin terazisinde;
AB, ABD ve İsrail’in; imani ve Kur’ani hizmetlere destek verip vermeyecekleri
gerçekleri doğrultusunda, izan ve insaf ile düşünülüp değerlendirilirse,
Fetullah Gülen’e ve AKP’ye Siyonist Yahudilerin ve Hıristiyan emperyalistlerin
yardım ve kolaylık sağlamalarının, İslam Dinine hizmet ve hürmet için mi, yoksa
laytlaştırıp özünü çürütmek ve Müslümanları kendilerine köleleştirmek üzere
hezimet için mi olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haçlı emperyalistlerle
ve Siyonist Yahudilerle sinsi ilişki ve işbirliğini Kur’an nifak alameti saymaktadır.
Öyle ise; kendimizi, çevremizi, mensubu bulunduğumuz
hareket ve şahsiyetleri bu nifak tuzağından korumak için elbette dikkatli
olmamız ve birbirimizi uyarmamız şarttır. Hz. Üstat Bediüzzaman’ın tabiriyle;
“boynumuzda bir akrep olduğunu hatırlatana, kızmak değil teşekkür etmemiz
lazımdır.”
Yok, eğer “Fetullah Gülen ve AKP hükümeti, Haçlı ve
Siyonist merkezleri oyalayıp avutarak, İslam’a ve Müslümanlığa hizmet için,
onlardan görünüyorlar” diyorsanız, o takdirde, biz mükellef olduğumuz gibi
zahire göre hüküm verip, bunların hıyanet girişimlerini tenkit etmemiz, onların
da lehine olacaktır. Çünkü Yahudi ve Hıristiyanları daha rahat kandıracak ve
inandırıcı şekilde kullanma imkanları doğacaktır!.. Öyle ise, bunca
hırçınlığınızın altında ne yatmaktadır?
Fetullah Gülen’in talebeleri ve takipçileri arasında
ve çok büyük oranda, iyi niyetli, istikametli, ibadet ve hizmet ehli
kardeşlerimiz bulunmaktadır. Bizim bir amacımız da propaganda rüzgârlarına
kapılmış bu mü’minlerin gerçeği görmelerine yardımcı olmaktır.
Rusya
Fetullah Gülen okullarını niçin kapatıyor ve kimler açtırıyordu?
Putin
yönetimi, ülke içindeki Fetullah Gülen okullarını kapatmak için harekete
geçiyordu. Gülen'e bağlı çeşitli şirketleri yakın takip altına alan Rus
yönetimi, okulları "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi"
olarak görüyordu. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı
görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyordu.
Rusya
Federasyonu, Fetullah Gülen okullarını “CIA bağlantılı olduğu” gerekçesiyle
kapatmaya başlıyordu. Ulaşan bilgiye göre, Rusya Federasyonu yönetimi
Fetullah Gülen okullarını açan şirketleri yakın takibe alıyor ve söz konusu
operasyon Fetullahçı cemaat okullarına ve şirketlerine karşı yapılan
soruşturmaların en kapsamlısı oluyordu. Öte yandan, Rusya Federasyonu: yerel
yöneticileri arasında, bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son
veriyordu. Rus yetkililer, Fetullah Gülen okullarını açıkça "Amerikan ve
İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak tanımlıyordu. Öte yandan,Türkiye
kamuoyuna "modern okullar" olarak sunulan bu okullardan bazılarında
çok sinsi ve siyasi faaliyetler yapıldığı ve ABD'nin dünya hâkimiyeti için
beyinlerin yıkandığı özellikle vurgulanıyordu. Moskova'da yayımlanan
Nezavisimaya Gazetesi, Haziran 2000'de Fetullah Gülen'in Rusya'daki
taraftarlarının iktidar organlarına sızdığını yazıyordu. Söz konusu okulların
önce Rusya'nın Türkçe konuşan bölgelerinde kurulduğunu bildiren Nezavisimaya,
Tataristan'da 8, Başkırdistan'da 4, Karaçay-Çerkez, Çuvaşya ve Yakut-Saha'da da
birer okul bulunduğunu açıklıyordu. Gazetedeki yazıda, okullarda "Amerikan
hayranlığı ve İsrail propagandası" yapıldığı belirtilerek, bu kuruluşların
denetlenmesini istiyordu.
FSB’ye göre casusluk yapılıyordu:
Rusya
iç Güvenlik Örgütü FSB Başkanı Nikolay Patruşev, 17 Aralık 2002'de Türk
basınında yer an açıklamasında, gerçekleştirdikleri en başarılı etkinlikler
arasında “Türk casusların deşifre edilmesini” de sayıyordu. FSB Başkanı 2002
yılı etkinlik raporunda Fetullah Gülen okullarında çalışan öğretenlerin
casusluk faaliyetlerinin deşifre edildiğini belirtiyordu. FSB Başkanı
açıklamasında: okulların sahibi konumundaki Tolerans, Serhat ve Ufuk
vakıflarının isimlerini veriyordu.
Bunun
üzerine Rusya'nın Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti'nde Fethullah Gülen
okullarındaki 10 öğretmen Haziran 2003'te sınır dışı ediliyordu. Ayrıca
Başkırdistan Milli Eğitim Bakanlığı'nın sınır dışı edilen öğretmenlerin görev
yaptığı okulu kuran "Serhat" vakfı ile tüm anlaşmalarını iptal
ettiği de belirtiliyordu. Bu olaydan sonra, Buryatya Cumhuriyeti'nde de,
Fetullah Gülen okulu hakkında soruşturma başlatılıyordu.
Milliyet
gazetesi Moskova muhabiri Cenk Başlamış, 7 Eylül 2003 tarihli haberinde,
Rusya'da Fetullah Gülen okullarının temsilcisi konumundaki Tolerans Vakfı
Başkanı Mustafa Kemal Şirin'in sınır dışı edildiğini duyurmuştu. Haberde:
"Şirin, hafta içinde Rus havayolları Aeroflot'a ait bir uçakla geldiği
Şeremetyova-2 Havaalanı'ndan giriş yapmak istedi, ancak pasaport kontrolü
sırasında "Rusya'ya girişi yasak olduğu" gerekçesiyle ülkeye
girişine izin verilmedi. Yasaları çiğnediği gerekçesiyle Rusya'ya girişi 5 yıl
yasaklanan Şirin, geceyi havaalanında geçirip, ertesi gün Türkiye'ye
gönderildi. Tolerans Vakfı Başkanı Şirin, Rusya'nın Türk okullarıyla bağlantılı
olarak şimdiye kadar sınır dışı ettiği en üst düzeydeki temsilci"
deniyordu.
Yine
aynı haberde Rusya Federal Güvenlik Servisi FSB'nin Başkanı Nikolay
Patruşev'in yaptığı açıklamanın ardından, Rusya Eğitim Bakanlığı'nın Fetullah
Gülen okullarına karşı kapsamlı bir soruşturma başlattığı belirtiliyordu. Bu
çerçevede Rusya'nın değişik bölgelerinde 10'a yakın okul kapatılırken, 50'den
fazla Türk vatandaşı sınır dışı ediliyordu.
Ancak
ABD, İsrail ve Türkiye’den kimler devreye giriyorsa, Rusya Cemaat okullarına
yönelik operasyonlarına son veriyordu!?
Nerden nereye geliniyordu?
Bediüzzaman'ın
Kur'andan kaynaklanan Risale-i Nur denilen imani ve ahlaki eserlerini okumak,
okutmak ve böylece şuurlu ve huzurlu bir neslin yetişmesine katkıda bulunmak
gibi hayırlı bir amaçla girişilen hizmetler, zamanla çığırından çıkmaya
başlamıştı.
“Bediüzzaman'ın
müjdelediği ve gelişine ön hazırlık hizmetleri verdiği Hz. Mehdi"
havasıyla kendisini merkez alan Fetullahçı yapılanma: "Işık
evleri"nde beyinleri bu doğrultuda yıkanan talebelerden bir çekirdek kadro
oluşturulmaya çalışmaktaydı ve masonik odaklar ve marazlı medya tarafından
"bu gelişmelerden kaygı duyuyorlarmış" görüntüsüyle sürekli gündemde
tutulup reklâmı yapılmaya uğraşılmaktaydı.
Fetullah Gülen'in:
"Bu evlerin eğitim dizgesinden geçmeyenler,
insanlık özünden yoksun bulunmaktadır... Işık evleri, yüreği pek, imanı çelik
insanların yetiştiği kutsal mekânlardır."[3] Şeklinde
tarif ettiği bu evleri Rotary Kulüplerin desteklemesi de anlamlıydı...
Fetullah
Gülen, ışık evlerinde yetişmeyenleri, "insanlık özünden yoksun
saymaktaydı." Yani kendisine tabii olmayanlar değil Müslümanlık, insanlık
onuruna bile ulaşamazdı!?..
Oysa
Nevval Sevindi'nin Amerika'dan yolladığı ve 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl
gazetesinin 5. sayfada yayınladığı "Fetullah Gülen'le New York
sohbeti" yazısına göre:
"Fetullah Gülen Hoca Efendi Cumhuriyet
ideolojisinin yaratmak istediği "Müslüman Avrupalı Türk" tipinin
mimarıydı... O, "Dini bütün ve Batı formasyonlu yeni bir sentez"
ustasıydı?!..
Bu
tespit doğruydu... Evet dış güçlerce Fetullah Gülen'e biçilen misyon: Batı ile
uyumlu ve uyuşuk layt Müslüman tipi oluşturmaktı. Bu tip; Allah'ın istediği
değil, Avrupa ve Amerika'nın benimsediği bir Müslümandı... Ama şu gerçeği de
hatırlatalım ki: Bu türlü girişimler, haliyle bazı tahribatlar yapacaklardı...
Ancak asla amaçlarına ulaşamayacaklar ve başarılı olamayacaklardı. Çünkü
İslam'ı istismar girişimlerinin hepsinden sonunda İslam kârlı çıkacaktı.
Fetullah Gülen'in perde arkasını sezen samimiyet ve istikamet sahibi insanların
da, bu sinsi ve siyonist kuşatmayı kırmaları yakındı...
Şu
sorunun mutlaka sorulması doğru ve doyurucu cevabının bulunması gerekiyordu:
Bir
zamanlar: "Amerika
ve Rusya sistem olarak materyalist felsefeyi benimsemiştir. Aslında ne
Rusya'nın ne de Amerika'nın bize bakış açıları farklı değildir. Hatta hiçbir
fark yoktur, denilebilir. Israrla söylüyoruz ki, ikisi de bizim aman vermez
düşmanımızdır"[4] diyen Fetullah Gülen'e ne oldu ki şimdi:
"Amerika, hala bu dünya gemisinin dümeninde
oturan bir milletin adıdır... Amerika şu anda: Bütün konum ve gücüyle, bütün
dünyaya kumanda edebilir ve buna layıktır"[5] demeye
ve Amerika'yı övmeye başlamıştır?
Fetullah
Gülen'in asıl amacı; İslam'ı yaymak mı, yoksa siyonist Gizli Dünya Devleti'nin
kovboyu olan Amerika'ya uyumlu ve ılımlı vatandaş hazırlamak mıdır?
Prof.
Alpaslan Işıklı'nın tespitiyle, "yurt dışındaki okullarıyla, Türkiye deki
vakıf, dershane, üniversite çalışmalarıyla siyonist emperyalizmin dünya
hâkimiyetine ve küresel bir totalitarizmin kurulma hedefine hizmet mi
yapılmaktadır?[6]
Daha
önceleri: "sebeplere
riayet, bir sorumluluk olsa da; onlara “tesiri hakiki” vermek apaçık bir
dalalet ve inhiraf (sapıklık)tır."
"Köpek, kendisini besleyeni sahibi olduğunu sanır
ve bu yüzden sahibine gösterdiği sadakat görünüşe, yani nedenselliği
dayanır"[7] diyen Fetullah Gülen, şimdi nasıl oluyor da:
"Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika
istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar...
Şimdi (bana bağlı) bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile
entegrasyon adına (yani siyonizmle uyuşarak) gidip dünyanın değişik yerlerinde
okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu
projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz..."[8] diyerek,
herkesi Amerika'ya kayıtsız şartsız teslimiyete çağırmaktadır?
Fetullah
Hoca'ya göre: Kuvvet ve Kudret sahibi, Allah mıdır, yoksa Amerika mıdır?
"Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok
önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı
edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır...
Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse,
işinizi bozacaktır... Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu
da yadırganmamalıdır"[9] diyecek
kadar Amerika'ya tapınan ve siyonizmin yenilmez gücüne(!) sığınan bir Fetullah
Gülen, acaba Kur'an kahramanı mı, yoksa Amerika'nın kuklası mıdır?
Beklenen Mesih mi, yoksa Papalık misyoneri mi?
Vaazlarında
ve kitaplarında:
"Hazreti Mesih (İsa A.S) Ahir zamanda o önemli
misyonu eda etmek üzere mutlaka nüzul edecektir. Nüzul edecektir ama içinizden
şahs-ı manevinin muhtevi bulunduğu mana ve ruha nüzul edecektir” (Yani Hz. İsa
şu anda içinizde bulunan; lideriniz ve temsilciniz olan şahsiyete yani
kendisine inecektir) diyerek, dolaylı biçimde Mesihliğini ve Mehdiliğini
ilan eden ve nicelerini buna inandıran Fetullah Gülen;
"Sizinle
müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatı âlilerinize en derin kalbi
teşekkürlerimizi sunarız." Diye başladığı papa'ya mektubunda:
"Papa
6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Papalık Konseyi
Misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz." Diyor...
Şimdi
aklımıza ve vicdanımıza güvenerek soralım:
Fetullah Gülen beklenen Mesih veya Mehdi Aleyhisselam
mıdır? Yoksa kendi itiraf ve ifadesiyle Papalık Konseyi Misyonunun basit bir
parçası mıdır?
Takiyye
yaptığı ve ikili oynadığı açıktır. Ancak, acaba asıl aldatmak ve kullanmak
istediği Hıristiyanlar ve Museviler midir, yoksa Müslümanlar mıdır?
Doğru
cevap: Siyonist Yahudiler ve Haçlı emperyalistler Fetullah Gülen'i... Fetullah
Gülen ise Müslümanları kullanmaktadır.
Çağ ve Nesil dizisinin 4. kitabının son yazısında ve
lider başlığı altında:
"Ve eskilerin "Kaht-ı rical" dedikleri
seviyeli insan, idareci ve kadro ile lider kıtlığı (yaşanıyor). Yakın geçmişi
ve hâlihazırdaki vaziyeti itibarıyla: Şu karmaşık dünyanın gerçek manada bir
lider tanıyıp tanımadığını bilemeyeceğim; bildiğim tek şey varsa o da, bizim
dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır... O Polat sinelerin ve çelikten
sedaların yerinde, şimdi sinekler uçuşuyor... Evet, ateşböceklerinin
yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu talihsizler diyarında, şimdi aslan
inleri, tilki çalımlarıyla inliyor... Bülbülyuvaları saksağanların elinde
perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor... Hakim güçler,
insafsız ve temettü (sömürme) avında... Hasıla koskoca dünya başı
boşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım
(kıvranıyor)..." diyor ve ardından "nasıl bir lider?" diye
kendisini anlatmaya başlıyor...
Yakın
geçmişteki ve günümüzdeki bütün dini ve siyasi liderleri böylesine küçümseyen
ve kötüleyen Fetullah Gülen'in, şimdi Amerika'ya ve Papalığa karşı perestlik
derecesindeki hürmet ve teslimiyeti nasıl bağdaştırılacaktır?
İşte Hoca Efendinin Papa'ya mektubu:
“Pek Muhterem Papa Cenapları,
Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların,
dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu, tam
manasıyla bilen halkımdan size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizden
bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatıâlilerinize
en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.
Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam
etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir
parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini
görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek
kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için
size geldik.
İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en
çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış
anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası,
İslâm'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog
imkânını bağrına basacaktır.
Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları
gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir.
Bilginin tamamı Allah'a aittir ve din Allah'tandır. O halde bu ikisi nasıl
çelişebilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik dinlerarası
diyaloğa yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.
Kendi memleketimizde şimdiye kadar, çeşitli Hıristiyan
mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa
çıkmadığını âcizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları
arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Bizler bir
araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek
isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi,
isterseniz bariyerler gibi deyin, karşı durabiliriz.
Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının
katıldığı medeniyetler arası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik.
Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrarlamak
istiyoruz. Hali hazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağları
güçlendirmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog konusunda Vatikan'ın da temsil
edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenleme sürecinde bulunuyoruz.
Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine
müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için
üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyanlığın
üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle
Ortadoğu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek
ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz. Bunu Sayın
Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkûr kutsal
mekânları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu
halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve zevkle selamlamayı hararetle
beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs'ü birlikte
ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri
Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi
olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan
etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.
Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile ilki
Washington DC'de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar
serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz... İkinci serinin zamanı için
Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.
Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır.
İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını
artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası
olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim'in doğum yeri olarak bilinen, Urfa
şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu ya Harran
Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle, ya da üç dinin
ihtiyaçlarını da temin edecek şümullü bir müfredata sahip bağımsız bir
üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.
Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi
algılanabilir; ama bunlar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır.
Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma
uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün ilerlemeleri
bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb'e şükürler
olsun.” [10]
Şimdi
soruyoruz:
1- Fetullah Gülen'e, Papayla görüşmek ve işbirliğine
girişmek üzere; Türkiye ve dünya Müslümanları böyle bir yetki verdi mi? Yoksa
malum ve melun merkezler mi o'na böyle bir kılıf geçirdi?
2- Bu tavrı ve telaffuzlarıyla, İslam'ın tebliğcisi ve
temsilcisi mi, yoksa Vatikan'ı da kontrolüne alan siyonizmin hizmetçisi mi?
3- Hz. Peygamber Efendimizin devrinin önemli devlet
liderlerine gönderdikleri ve "Ya, bozuk ve batıl inançlarınızı bırakıp İslamiyet'e
ve benim risaletime iman edersiniz. Ya da tüm tebaanızın da günahını yüklenerek
cehenneme girersiniz." İçerikli mektuplarıyla, Fetullah Gülen'in Papaya
yazdığı mektubunda söyledikleri aynı şeyler midir? Hâlbuki Peygamber
Efendimizin tavrı, izzet ve davet, bununki ise, zillet ve teslimiyettir.
4- F. Gülen, haddini aşarak, “bugüne kadar
İslamiyet'in hep yanlış anlaşıldığını ve bunun Müslümanların suçu olduğunu”
söylüyor ve doğrusunun kendisi tarafından ortaya koyulacağını ima ediyor!..
Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve Onun izlerini
takip ettiği tüm Ehlisünnet uleması; İslam'ın neresini yanlış anlamışlardı ve
hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?
5- Papayı Türkiye'ye davet ve kutsal yerleri ziyaret
teklifini, Süleyman Demirel adına tekrarlama yetkisini ve cesaretini kendisine
kim vermişti? Yoksa mason Demirel'le, özel bir ilişki içindemiydi? Hani bu Hoca
ve ekibi siyasetten uzak kimselerdi?
6- Urfa'da 3 dinin ortak eğitimini verecek ilahiyat
okulunu açma kararı, İsrail'le birlikte mi verilmişti? Çünkü AKP'li
belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa'da
gerçekleştirilmişti.
7- Fetullah Gülen, acaba insanlığı, en azından kendi
taraftarlarını; İslami değerlere göre yeniden düzeltmek ve yeryüzünde adil bir
düzen yerleştirmek isteyen ender ve önder bir şahsiyet miydi? Yoksa Papalık
Konseyinin basit bir parçası, Papa hazretlerinin ve GAP'ta yatırım yapan
İsrail'in bir hizmetçisi miydi?
Şu
ABD’li Prof niye feryat ediyordu?
Chalmers Johnson (University of California'da emeritus
Profesör): “The sorrows of empire, New York, 2004”kitabında, ABD'nin dış
politikasının tümüyle Wolfowitz gibi neo-conların söz sahibi olduğu pentagon'un
elinde olduğunu, Beyaz Saray'ın by-pass edildiğini belirtiyordu. "ABD, ona
buna demokrasi satmak istiyor, Ortadoğu'ya da "demokrasi
yok" gerekçesiyle müdahale ediyor, ama kendisi demokrasinin ilkelerinden
uzaklaşıyor. ABD adeta bir imparatorluk oldu ve militarist bir düzen içinde
yönetiliyor. Ancak, ABD imparatorluğun diğer imparatorluklardan ayıran önemli
bir özellik var: ABD imparatorluğu bir "üsler imparatorluğu"dur.
İngiliz ya da Fransızlar gibi gittiği yerlerde toprak İşgali amacı taşımıyor,
dünyanın değişik bölgelerini "Üs"leri aracılığıyla kontrol altında
tutup, ele geçirmeyi hedefleyen bir imparatorluktur Amerika..." diye
uyarıyor ve ekliyordu:
“ABD, askeri malzemelerini Türkiye üzerinden nakletmek
için 7 liman ve 6 havaalanını kullanma izni aldı. ABD'nin kullanımına verilen
liman ve alanlara ilişkin karar yürürlüğe girdi. Bush'un geçtiğimiz aylarda
açıkladığı "Türkiye cephe ülkesidir;" sözleri ABD'ye verilen liman ve
üslerle daha bir anlam kazandı.
Haber turuma devam ediyorum sevgili okur, nasıl
hoşunuza gidiyor mu? Bambaşka bir dala konuyoruz, ne âlâkası var demeyin, anlayana;
'En büyük Yahudi nişanı Nazarbayev'e verildi. Dünya Yahudileri Konseyi,
Kafkasya'nın enerji merkezlerinden Kazakistan'ın Devlet Başkanı Nursultan
Nazarbavev'e, medeniyetlerarası diyaloğa katkılarından dolayı,
"Uluslararası Maimonides Nişanı-en büyük Yahudi nişanı" verdi.
Avrasya Kuruluşları Birlikleri temsilcileri ve Nazarbayev ödül töreninin
ardından, Kazakistan-Astana'da yeni yapılan Orta Asya'nın en büyük sinagogu
Rachel-Habad Lyubavivch'i törenle açtılar.” [11]
Bu
en büyük Yahudi nişanının Nazarbayav'e verilmesinin diğer önemli sebebi ise;
Fetullah Gülen'in okullarına yaptığı destek olduğu konuşulmaktadır.
Fetullah
Gülen'le MOON ve MASON İlişkileri kafa karıştırıyordu:
Moon
tarikatı ile Fetullah teşkilatı arasındaki örgütlenme modellerindeki Siyonist
ilişkileri yanında en önemli benzerlikse birinin Mesihliğe, diğerinin ise İslam
temsilciliğine ve Mehdiliğe soyunmalarıdır. Her ikisini de organize eden,
Amerika'daki siyonist kuruluş; CSIS'tır.
CSIS
1962'de Georgetown Üniversitesi'nde kurulmuştu. Amerikan devletine ve özellikle
petrol ve silah şirketlerine hizmet veriyordu. Dış ülke yöneticileriyle,
bürokratlarıyla, Amerikan çıkarlarına dolaylı ya da dolaysız hizmet verecek akademisyenlerle
bağlar kuran CSIS, bir devlet kurumuyken, yenidünya düzenine uyum sağlamak
üzere şirkete dönüştürülüyordu. CSIS, Ortadoğu petropolitik araştırmalarıyla da
dikkat çekiyordu. Ortadoğu bölümünün içinde Türkiye'ye de ayrı bir bölüm
açılıyor, CSIS birimlerinin yönetimlerinde istihbarat örgütlerinde ve yabancı
ülkelerdeki diplomatik misyonlarda dünya deneyimi kazanmış eski devlet
memurları bulunuyordu. Üçüncü ülke adamları da bu şeflere raporlar
hazırlıyordu.
CSIS
yabancı devletlerin görevlilerini de gerektiğinde ABD'de konuk edip, ilgili
konularda konferans vermelerini sağlıyordu. Bunların arasında Türkiye
başbakanları da bulunuyordu. Hatta CSIS, Kafkasya petrol boru hatları ile
ilgili toplantılarını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığında gerçekleştiriyordu.
Sonraları Başbakanlık danışmanlığına getirilen, DSP milletvekili ve Ecevit'in
ABD gezilerinde en büyük yardımcısı, 2002 yılında Kıbrıs'dan sorumlu Devlet
Bakanı, Harvard mezunuTayyibe
Gülek komitenin sekreterliğini yürütüyordu. CIA'nın bile bir
üst kurumu gibi çalışan CSIS Fetullah Gülen'inde en büyük destekçisi oluyordu.
Çok
sayıda ülkenin yanı sıra ABD'de de "lobby" oluşturmak gerekçesiyle
okullar kurulması bir gazetede şu ilginç açıklamayla yer alıyordu:
"Gülen'in
şimdiki planı, ABD'de Türklere de, Amerikalılara da eğitim verecek bir
üniversite açmaktır. Virginia eyaletine bağlı küçük bir yerleşim birimi olan
Staunton'da, boşaltılmış bir hastane binasını devralan "Fethullahçı"
grup, burada binden fazla öğrenci kapasiteli bir üniversitenin kurulması
çalışmalarına başlamıştır. Gülen Londra'da kolej açmış, matematik doktoru bir
Fetullahçı: Staunton Belediyesi ile anlaşması halinde, üniversitenin dünyanın
her yanından gelecek öğrencilere "evet" diyeceğini açıklamıştır.[12]
"Fethullah
Gülen'in" adamları tüm dünyada, Tanzanya'dan Çin'e çoğunluğu eski
Sovyetler Birliği Türki cumhuriyetlerinde yer alan 200'den fazla okul
kurmuşlardır. Bu okullar İslam'dan çok güya Türk milliyetçiliğini esas alan
ılımlı İslam felsefesini yaymaktadır. Balkanlar'dan Çin'e, Türkiye'yi model
alan bir seçkinler kadrosu yetiştirmeyi amaçlamıştır. Bu kuruluşlar Müslüman
olmayan öğrencileri alarak belki de İngilizceyi temel eğitim dili olarak
kullanmaları nedeniyle, sadece seçkinlerin çocuklarını okutmaktadır.
Şimdi:
İngilizce dilinde eğitim yapmayı esas alan bu kurumların hangi "Türk
milliyetçiliğini" esas aldığı, ya da nasıl olup Tanzanya veya Çin
yönetimleri, seçkin aile çocuklarının "Türk Milliyetçiliğini esas alan"
bir eğitimden geçirilmesine göz yumdukları, niçin sorulmamaktadır?
Siyonist
Yahudi Graham Fuller:
"The man and his movement" (Bir Adam ve
Hareketi) diye övüyordu!
26-27
Nişan 2001 tarihlerinde, Georgetown Üniversitesi'nde CMCU'nun son konferansının
konusu "F. Gülen: The man and his movement (Bir adam ve onun hareketi)
idi. Bu konferansta F. Gülen'in son elli yılda gelişen İslami hareketler içinde
kurumlaşan tek hareket olduğuna dikkat çekildiğine ve eski CIA şefi Graham
Fuller'in RAND şirketi adına Türkiye Nurculuğunu araştırmaya başlamış olduğuna
dikkat edilirse ABD ile "entegrasyon"un liberal olarak tamamlanmak
üzere olduğu söylenebilirdi.
CMCU
konferansına katılanların kimlikleri ve deneyleri, Georgetovvn Devlet
Üniversitesi'nin yanı sıra ABD yönetiminin ve Yahudi örgütleri ile Alman
Stiftung'larının Türkiye'deki din ve ifade hürriyetine verdikleri değerin açık
bir göstergesiydi(!): Toplantıya katılanların özellikleri işin ne denli ciddiye
alındığını göstermekteydi:
Alan Makowsky: ABD Dışişleri
istihbarat Bürosu eski şefi, Körfez savaşında ordu danışmanı, İsrail destekçisi
WINEP (Washington Institute for Near East Policy) görevlisi.
George Harris: ABD eski
dışişleri görevlisi, eski Ankara B.elçisi, istihbarat uzmanı, Asya, Ortadoğu,
Güneydoğu Asya uzmanı.
Roscoe Suddarth: Mali 1961,
Lübnan 1963-65, Yemen 1967, Ürdün 1974-1990 istihbarat görevlisi, Middle East
Institute başkanı.
Graham Edmund Fuller: Yemen,
Cidde, Uzakdoğu CIA görevlisi, ABD Hava Kuvvetleri ne bağlı RAND şirketi
yöneticisi. Şimdilerde Türkiye'deki Nurcu hareketini ve "Irak, Bahreyn,
Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki çeşitli "Şii
Müslüman Cemaatlerin gelecekteki politik rolleri'ni Rend Francke ile birlikte
araştırıyor. Şii araştırması projesinin amacı, "Şiilerin özgürlüğü,
siyasete ve yönetime katılımlarının geliştirilmesinin yollarını bulmak"
olarak belirtilmektedir.
Bekim Akal: Wolkswagen
Stiftung, Almanya (Yahudi)
Osman Bakkar: Georgetovvn
CMCU Malezya Seksiyonu İslâm Kürsüsü başkanı.
Thomas Mitchel: Vatikan Cizvit
seksiyonu sorumlusu, İstanbul Bediüzzaman ve "medeniyetler arası
diyalog" konferansları katılımcısı.
Mücahit Bilici: Sosyolog,
Boğaziçi Üniversitesi.
Yasin Aktay: Prof. ODTÜ.
Fahri Çakı: Sosyolog;
İstanbul Üniversitesi'nden sonra Temple'da Nurcu Hareketin Sosyo-Ekonomik
gelişmesi tezini hazırlıyor.
Ahmet Kuru: Bilkent
Üniversitesi, Fatih Üniversitesi. Utah Üniversitesi doktora öğrencisi.
Zeki Santoprak: ABD Rumi Forum
Başkanı, Marmara İlahiyat Fakültesi, El-Ezher, Harran Üniversitesi. Şimdi Washington
Katolik Üniversitesi'nde.
Hakan Yavuz: Utah
Üniversitesi.
Elizabeth Özdalga: Prof. ODTÜ, CHP
araştırmacısı, İsveç Enstitüsü müdürü, İslâm Konferansı örgütleyicisi,
"Adsız Kahraman: Fetullah Gülen Cemaatinin kadınları arsında Bireysellik
ve İçselleşmiş Yansıma" tebliği sahibi.
Bayram Balcı: Fransa Milli
İltica Bürosu, Paris Arap Dünyası görevlisi, Fransa Dışişleri Orta Asya
Araştırmaları Enstitüsü'nde kadrolu eleman.
Berna Turam: McGill
Üniversitesi/Kanada
ABD
Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Din Hürriyeti Bürosunca hazırlanan "Din
Hürriyeti-Türkiye Raporu"nda "İslamic Leader" ve
"Moderate İslamic Leader" olarak kayıtlara geçirilen F. Gülen'in
hakları Amerikan devletince resmen savunulduktan sonra, ilginin boyutu
genişletilmekte ve Amerikan devletinin ünlü üniversitesinde akademik bir
düzeye yükselmekte olduğu görülüyordu. Bu "bilimsel" toplantıyı CMCU
ve "The Rumi Forum" düzenlemişti.
Bu
tür "bilimsel" toplantıların sonuçlarının resmi raporlara etkisi
elbette olumlu olacaktı. ABD Dışişleri Bakanlığının raporlarında
"Ilımlı İslami Lider" olarak sıfat kazanan F. Gülen, 2002 yılı Din
Hürriyeti Raporu'nda "İslamic philosopher and leader/İslam Filozofu ve
Lideri" olarak nitelenmeye başlanmıştır.
Aynı
raporun 44. paragrafında "Din Hürriyeti Tacizleri" başlığı altında
"Ahmadi Muslims" cemaati diye Cüppeli Ahmet Hoca'ya da sahip
çıkılmıştır.[13]
ABD'de
son toplantıysa 19-20 Nisan 2004'de Washington'daki John Hopkins
Üniversitesi'nde "Abant in Washington-İslam Laiklik ve Demokrasi: Türk
Deneyimi" adı altında toplanıyordu.
Toplantının
programına göre, "hoş geldiniz" konuşmalarını Francis Fukuyama ve
"Abant Platformu" başlığıyla Bilgi Üniversitesi'nden Mete Tuncay
yaptı. Açılış konuşmalarını ise diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet
Aydın ile ABD Dışişleri Müsteşarı eski Ankara Büyükelçisi Marc Grossman yaptı.
Türkiye Gazeteciler ve yazarlar Vakfı’nca çağrısı yapılan ve ATFA (American
Turkish Friends Association- Fairfax) örgütlenen bu ilginç konferansın
panellerine içinde CIA şefleri yanında Cengiz Çandar'da vardı.
Türkiye'nin
İslam, Laiklik ve Demokrasi Deneyimi ve Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya
İlişkisi Yuvarlak Masa Toplantısı:
Kemal
Derviş (CHP Genel Başkan Yardımcısı-Açılış konuşması), Elisabeth
Özdalga (CHP eski danışmanı, TESEV danışmanı, İsveç Araştırma
Enstitüsü), Cüneyt Ülsever (Liberal Düşünce Topluluğu Derneği,
Hürriyet Gazetesi), Sabri Sayarı (Eski RAND danışmanı, Georgetown Ünv.), Emal
Uşşaklı (TGYV), Hüseyin Gülerce (TGYV), Kenan Gürsoy (Galatasaray Ünv.), Fehmi
Koru (Yeni Şafak Gazt.), Kemal Karpat (Wisconsin Ünv.), Ruşen Çakır (TESEV),
Mithat Melen (İstanbul Ünv.) Şahin Alpay (Bahçeşehir Ünv.), Zeki Sarıtoprak (John
Caroll Ünv.), Adnan Aslan (ISAM-İslami Araştırmalar Merkezi), Ömer Taşpınar
(John Hopkins Ünv. Brookings Inst), Zeyno Baran (Nixon Center, Eski CSIS
elemanı), Cengiz Çandar (Sabah Gazetesi), Seda Çiftçi (CSIS elemanı), Hakan
Yavuz, Henry Barkey, John Lee Esposito David Calleo, Steven A. Cook, Svante
Cornell, James Miller, Charles Fairbanks, Carter Findley, Hussain Haqqani
(Carnegie Endowment), Barry Jacobs ve Anatol Lieven (American Jewish
Committee), Heath Lowry, Zack Messitte (Saint Mary's College), Eric Hooglund
(Filistin Araştırmaları) ve John Hulsman (Heritage Fdn.) Çoğu Yahudi ve Mason
olan bu kişilerle birlikte, toplantıya ABD eski Ankara Büyükelçisi ve Dışişleri
Siyaset Planlama Müsteşarı Marc Grossman'ın yanı sıra Savunma Bakanlığı
Müsteşarı Paul Wolfowitz'in de açılış konuşması yapacağı, eski Büyükelçisi ve
NED yönetim kurulu eski üyesi Abramowitz, WINEP eski direktörü, 1990'da
Ortadoğu'ya ABD askeri saldırısı sırasında danışmanlık yapmış olan, ABD
Temsilciler Meclisi Personel Direktörü Alan Makowski, Temsilcilerden Rober Wexler, John Hopkins, Arap İşleri
uzmanı Fuad Ajami'nin ve Frederick Star'ın da katılacağı açıklanmıştı.
O
sırada, Türkiye'de DGM'nin aradığı kişi, ABD'deki devlet üniversitesinde adına
düzenlenen bilimsel toplantılarla onurlandırılıyor, ABD üst düzey Dışişleri'nin
katıldığı toplantılar düzenleniyordu! Bir kişinin bir mahkeme tarafından aranıp
aranmaması, haklılığı ya da haksızlığı önemli görülmeyebilirdi. Ancak uzun
yıllar devlet yöneticilerince "stratejik ortak" olarak tanıtılan
ABD'nin tutumuna kısa bir soruyla değinmek gerekirdi: ABD'nin ulusal güvenlik
gerekçesiyle aradığı herhangi bir kişi için, örneğin Ankara
Üniversitesi'nde onurlandırıcı bir konferans düzenlenebilir miydi?[14]
Kim
ne derse desin, işin özü, toplulukların dinsel inançlarını kullanılarak oynanan
oyun değişmiyor. Moon hareketi Mesih'e; Fetullahcılık hareketi de Mehdi'ye
özeniyor. Her ikisinin yolu da "Amerika ile entegrasyon" projesine
çıkıyordu.
Moon
misyonerleri örgüte bilimsel bir saygınlık görüntüsü vermek için
üniversitelerden adam seçiyordu. Bu katılımcıların Moon'un kilisesine bağlı
olmadığını, salt ayrı dinlerin ya da üniversitelerin temsilcileri olduğu
izlenimini vermeye çalışıyordu. Örneğin, turcular arasında Moon tarafından
kutsal nikâhla evlendirilmiş en az on yıllık kilise üyelerinin örgüt
bağlarından söz edilmiyordu.
Türkiye'yi temsil edenler arasında, Dünya dinleri
Gençlik Semineri' ne katılan Ahmet Davutoğlu bulunuyordu. Boğaziçi Üniversitesi'nin
öğretim görevlisi Davutoğlu, masumane çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle
açıklıyordu:
"Amerika'da
kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün
önderliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile
"gezici bir üniversite" şeklinde, dinler arasında diyalog ve fikir
alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler
bu sene katıldı. Gerek ABD'de gerekse Kudüs'te gerçekten çok değerli gözlemler
yapma imkânı bulduk”[15] diyen Bay Ahmet Davutoğlu, işte bu marifet ve
meziyetleri nedeniyle AKP iktidarı Dış İşleri Bakanlığına atanıyordu.
Mooncular
"Kitlelerin yoğun ilgisini çeken Futbola da el atmıştı. Seul'de, her
girişimin adında yer aldığı gibi, amaç "barış" olarak açıklamıştı. 10
Temmuz 2003 futbol turnuvasına Fransa'dan Olympique Lyonnais, Güney Afrika'dan
Kaizer Chiefs, Almanya'dan TSV 1860 München, ABD'den Los Angeles Galaxy,
Hollanda'dan PSV Eindhoven, Uruguay'dan Club Nacional de Football ve Güney Kore'den
de Seongnam Ilhwa takımları katılmıştı. Türkiye'den de Beşiktaş Spor Kulübü
Futbol Takımı turnuvada yerini almıştı. Birinciye 2 milyon dolar ve ikincinin
de 500.000 dolar ödül aktarıldı. Bu haber Türkiye'deki bazı gazetelerde kısaca
yer aldı. Ama "Moon tarikatının düzenlediği turnuva" sözleri ve Moon
örgütlenmesiyle ilgili kısa bilgiler aktarıldı. Bu durumda Din-Kilise-Futbol
ilişkisi üzerine akla gelebilecek sorulara yanıt da Zaman gazetesinde çıkmıştı.
Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Ali Murat Yel, kutsallık ile
futbol ve din arasındaki ilişkinin teorik temellerini ortaya koyan ilmi(!) bir
yazı yayınlamıştı.
Öğretim
üyesinin yazısındaki satırlar yeterince aydınlatıcı ve tarikat-futbol
ilişkisini eleştirenlere de ilginç bir yanıttı: İşte Fetullahçı yazarın saptama
ve sapıtmaları:
"(..)
Futbol da, birçok özelliğinden dolayı “yeni bir dini hareket” olarak
görülebilir. "Para-religious-Din gibi" olarak da adlandırılan bu
hareketlerde dini herhangi bir unsur olmamasına rağmen pek çok hususta dine
benzer özelliklere rastlanılmaktadır.” [16]
İşte
Fetullahçıların din anlayışı ve İslam’ı yozlaştırma çabaları!?
1990'lı
yıllarda Moon Hazretleri'nin PWPA örgütünün Türkiye etkinlikleri iyice
yaygınlaşıyordu. Medeniyetler arası Diyalog, Bediüzzaman Said-i Nursi
Konferansları adı altında yapılan toplantılara Amerika'dan gelip konuk olanlar
çoğalıyordu. Bu adamlarla ilgili övgülere Aksiyon dergisinde, Zaman gazetesinde
bolca rastlanıyordu.
AKP'li
ve Fetullah Gülen'ci Belediye Başkanları eliyle, tarihi camiler yıkılarak,
kiliseler açılmaya başlanıyordu:
755
yıllık camiyi yıkıp Moon-Presbiteryen müritlerini karşılamaktan utanılmamıştır.
Özellikle
2000-2002 yılları arasında dünya mirası, dinlerarası diyalog, din-inanç
turizmi denilerek bizzat hükümet tarafından uygulanan projeyle cemaatsiz
kiliseler kurulurken, antik kiliseler de yenilenmiştir. Aynı dönem içinde
sayısız tarihi cami ise ya yıkıma terkedilmiş ya da bilerek ve istenerek
yıkılmıştır. Bunun son örneği Türklerin 1211 yılında kurdukları Denizli
kentinde yaşanmıştır.
"Denizli'de
Türklerin ilk yerleşimde kurdukları ve sayısız depremden sonra onarıp açık
tuttukları, 755 yıllık Ulu Cami ve tarihsel Selçuklu minaresi birbirini izleyen
2 gecede belediye" ekiplerince yıkıldı. Bu yıkımın ardından yedi gün
geçmeden yörede devlet eliyle yenilenen 11 kiliseden biri olan ve yüzlerce
yıldır kullanılmayan antik Pamukkale Kilisesi'nin yıkıntıları arasında ayin
düzenlenmiştir. Ayini düzenleyen birinci grup Amerikan Presbiterian kilisesi
mensuplarıdır. Bu grubun başında Amerikalı papaz Bruce McDovvell ve Papaz
İlhan Kekinöz bulunmuştur, ikinci 25 kişilik grup ise Unification Church
bağlılarıdır.[17]
"Ayinciler
devlet yöneticilerinden vali yardımcısı Musa Uçar'ı ziyaret etmişler ve ondan
hediyeler almışlardır. "Bizans dönemi kalıntılarıyla Amerikalı papazın ya
da Korelilerin ne tür bir dinsel ilişkisi olabilir? Onlar kendi inançlarına
uygun ayin yapacak bir yer bulamamışlar mıdır?" gibi ilginç soruların
yanıtını verecek bir laik rejime sahip çıkacak bir görevli herhalde vardır.
Koreli
misyonerler de deprem yıkımından yararlanarak sözde yardım diye yerleştikten
sonra, dışı ev, içi kilise inanç merkezleri kurmayı başardılar. Örneğin Yalova
yakınlarında, deniz kıyısında ev-kilise kuran misyonerler, üşenmeyip deprem
bölgesini gezip topladıkları çocukları kiliselere ziyarete götürerek
beyinlerini yıkamaktadır
Uluslar
arası örgütlenmeyi gerçekleştiren Moon, Amerika'nın desteği ile dünya
egemenliği ardında koşan devletlerin örtülü operasyon ilkelerini çağrıştıran önemli
bir açıklama yapıyordu:
"Zamanı geldiğinde, dünyayı yönetmek için
otomatik (olarak işleyen) bir teokratik düzene sahip olmalıyız. Siyaseti dinden
ayıramayız. Hülyamda, bir evrensel siyasi parti var; bu parti tüm ülkeleri de
içine almalıdır. Bir kolumuzla dini dünyayı, öteki kolumuzla da siyasi dünyayı
kucaklayabiliriz.” Evet, bu sözler Siyonist sermayenin küresel hâkimiyet
hedefini yansıtıyordu.
Bunları
söyleyen kişinin liderliğini yaptığı cemaat, yüzlerce şirkete, vakıflara.
okullara, üniversiteye, yayın evlerine, gazetelere, dini İlmi örgütlere,
hoşgörü kuruluşlarına, vb. sahipti ve gençliğe büyük önem veriyordu. Onları
örgütlüyor beyinlerindeki tüm inançları silip kendi safsatalarını yerleştiriyor
ve yalnız cemaat içinde ve lideri için kapalı devre yaşamayı öğretiyordu.
Politikacılar, yazarlar, sanatçılar, bilim adamları, cemaatin çevresinde
toplanıyordu. Dünyanın bir çok ülkesinde kuruluşları
olan bu cemaatin, kaynağı merak edilen parasının büyüklüğü hesap edilemiyordu.
Söz konusu cemaatin lideri Amerika'da bulunuyordu. Cemaatin liderine
"hazret-üstad" deniyor, ama o bir "Hoca Efendi" değildi. O
Reverand (Hazret) Sung Myung (Moon) ve cemaatinin adı ise; Dünya
Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti, kısaca Unification
Church (UC, Birleştirme Kilisesi) oluyordu
Moon'un,
Kore istihbarat servisi K-CIA ile başladığı ve Amerika'daki siyonist yahudi
stratejistlerin desteği ile parlayıp şöhret kazandığı bu şeytan tarikatında,
Japonya'nın ilginç iş adamları, ABD politikacıları, ABD başkanları, Yahudiler
Güney Amerikalılar, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunuyordu. Moon'a
göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde "Adem" baba ile "Havva" ananın işledikleri günah
yatıyordu. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden
kirleniyordu. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak, kanının temizlenmesine
bağlı bulunuyordu. Temizleyici kan ise; dönemim gerçek ana-babası yani Moon ve
Moon'un karısının damarlarında akıyordu. Artık asıl olan Adem ile Havva değil,
kendilerini "true-parents" yani "gerçek ana-baba" olarak
ilan eden Moon ve eşi sayılıyordu.
Yeni
ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuluydu. Temiz
ana-babalar ise ancak kutsal nikâh törenlerle birleşebiliyordu.
"True-Parents days (günlerinde) Sung Myung Moon 'Hazretleri' binlerce yeni
çifti kutsuyor ya da evli olanları yeniden nikâhlayarak toplu düğün
düzenliyordu. Nikâhları kutsanan çiftler, Moon'un kanını temsilen birer kadeh
şarap içiyordu. Böylece Adem ve Havva'nın şeytanla işbirliği yaparak
kirlettikleri insan kanı da temizlenmiş oluyordu.
Moon'un
gençlik örgütünün eski yöneticisinin gönderdiği mektuptaki şu bilgi bu işlerin,
yalnızca kilise çevresini geliştirmek üzere, siyasal-bilimsel toplantılar
düzenlenmesini aştığını gösteriyordu. Mektuptan okuyalım:
"... Dünkü New York Post (16 Aralık 1999) Moon'un
13 Şubat kitlesel düğün törenlerine (giriş) ücretinin 100 dolar olduğunu
yazıyordu ama haberde bir eksilik vardı. Gerçekte evlenen çiftlerin binlerle
ifade edilen dolarlar ödeme zorunluluğundan söz edilmiyordu."
Moon'un
Mesihliğinin nedeni ise şöyle belirtiliyordu: Moon'a göre Hz. İsa politik
becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtarmayı başaramıyordu.
Bu nedenle Moon kendini Mesih olarak ilan ediyordu. Sorgusuz bağlanılacak her
şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, eleman devşirilme işi, hem Moonculukta,
hem Fetullaçılıkta beyin yıkama esasına dayanıyordu.
İnsanlığı kurtaracak bir 'Mesih' olarak, ortaya çıkan
Moon'a kimse sahte peygamber diyemiyordu. Bu örgütle Fetullah Gülen'nin
yapılanma modeli oldukça benzeşiyordu. Her ne kadar iki örgütün yükselmeye
başlamaları Amerika'nın başlattığı, 1950'lerin komünizmle mücadele
örgütlenmesine dayanıyorsa da, Moon Hazretleri, Amerika'ya uzaktan
yaslanacağına, kendisini ABD'ye atmış ve kırk yıldan bu yana işin ana
müteahhitliğine soyunmuş bulunuyordu. Fetullah Gülen ise: kırk yılın ardından
farkına varmış ki; "Güç neredeyse orada olunmalıdır" der gibi, o da
Amerika'ya taşınıyordu. ABD federal devlet yönetimiyle içli dışlı olmayı
başaran Moon, her geçen yılın ardından kutsallığının en üst noktasına
ulaşıyordu. Her yıl 10-15 Şubat arasında "Gerçek Ana-Baba"nın doğum
günleri büyük gösterilerle ve ayinlerle kutlanıyordu. Tıpkı Peygamberlerin doğum
günlerinin kutlandığı gibi. Bu arada, onun otellerinde intihar ölümleri de
sıklaşıyordu. İki yıl önce kendi oğlu da aynı otelde intihar ediyordu.
Moon'un,
Amerika'da merkezleşmeyi seçmesinin nedenini anlamak, şimdi daha iyi
anlaşılıyordu. Moon Hazretleri, Yahudi Hahamlarından aldığı talimatları cin
gibi anlayıp uyguluyordu, dünyanın değişik ülkelerine Hristiyanlık Kilisesi
olarak gitmenin olanaksızlığını görmüş ve her dinden, her milliyetten
insanlarla ilişki kurmak üzere entel örgütleri oluşturmuştu. Bilim adamları,
barış kadınları, dinler arası federasyon, dünya üniversiteleri federasyonları
gibi sayısız teşkilat kurmuştu.
İşte
bunlardan, PWPA (Proffesors World Peace Academy /Profesörler Dünya Barış
Akademisi) ile dünyanın dön bucağında toplantılar düzenliyordu. PWPA' nın el
atmadığı konu yoktu. "Sovyetler yıkıldıktan sonra ne
olacak?"tan"Afrika'nın geleceği" ne, "Latin Amerika'nın
borç sorunları"ndan "Ortadoğu'da ticaret ve barış süreci"ne,
"İslam’ın sorunlarından" Ermenistan'ın kalkınma yollarına dek, akla
gelebilecek ne denli konu ya da bölgesel sorun varsa, hemen hemen tümü için
"konferans" ve "sempozyum" adı altında, 1973'den bu yana
400'ü aşkın toplantı düzenleniyordu.
Birleştirme
Kilisesi Türkiye'ye giriyordu!
PWPA'nın
Türkiye'deki ilk başkanı ünlü siyasetçi Kasım Gülek oluyordu. Onun Koreli
Moon'un kilisesince kurulmuş olan bir tarikatı Türkiye'de başkan olarak temsil
etmesinin gerekçelerini anlamak zordu, ama onun yaşamına kısaca göz atmak bize
bazı ipuçları veriyordu.
Kasım
Gülek (Adana 1910- Washington 1996) İttihat ve Terakki üyesi Mustafa Rıfat
Bey'in ve Tayyibe Gülek'in oğluydu. GS Lisesi ve Robert Kolej'de, Paris Ecole
Science Politiques (1924-28), Columbia University (Dr.l928)'de eğitim
görüyordu. ABD'de öğrenciyken Chase Manhattan Bank'da çalışıyor. Harvard
Üniversitesi’nde işletmede "master" yapıyordu. Rockfeller bursuyla
Berlin Üniversitesi'nde, Cambridge Üniversitesi'nde çalışmalar yürütüyordu.
Cambridge rektörünün tavsiyesiyle CHP'ne giriyor, Bilecik Milletvekilliği,
Bayındırlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, CHP Genel Sekreterliği görevlerinde
bulunuyordu.
1958
yılında Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanı (1957-1959) Albay J. J. Fens, Menderes
hükümetinden Türk heyetinin bildirilmesini istiyordu. CHP'den Nüvit Yetkin
seçiliyor, ama harekete geçen CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Colonel (Albay)
Fens'e mektup yazarak Nüvit Yetkin yerine kendisinin çağrılmasını öneriyordu.
Konu Zafer Gazetesi'nde manşet oluyordu. Kasım Gülek, İnönü'ye böyle bir
mektup yazmadığını söylüyor, ama bir gün sonra, gazete mektubun kopyasını
yayınlayınca, İsmet İnönü, Kasım Gülek'e güvenemeyeceğini bildirerek, görevden
ayrılmasını rica ediyordu. İnönü'nün 1950'den 1957'ye, dek görevde tuttuğu
Kasım Gülek ile çalışma arzusu O'nun yabancılarla kurduğu sıkı dostluklarından
ileri geliyordu.
Kasım
Gülek, Kore Birleşmiş Milletler Komisyonu Başkanlığı (1950-1953) Kuzey Atlantik
Asamblesi Başkanlığı (1968-1969), NATO Parlamenterler Konferansı Başkan Yardımcılığı
ve Kontenjan Senatörlüğü de yapıyordu. Kasım Gülek'in yaşamında en ilginç
teklif General McArthur'dan geliyor. Gülek'ten ABD'de kalarak senatör olmasını
istiyordu!?
1980'li
yıllarda Sung Myung Moon'un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Unification
Church'ü güçlendirmek için büyük çaba gösteriyordu. Örgütü, ABD Büyükelçisi
Şükrü Elekdağ'a "empoze" etmeye çalışıyordu. Kasım Gülek bu arada
Fetullah Gülen'le dostluğu ilerletiyor ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz
ile tanıştırıyordu. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki
kuruyordu.
Kasım
Gülek'in baldızı Aylin Radomisli, uzun yıllar ABD'de yaşıyor; Amerikan ordusuna
katılıyor. Asya'da elçilik görevine atanacağı söylenirken, 19 Ocak 1995'de
evinin bahçesinde ölü bulunuyordu. Ölümün nedeni araba kazası olarak
kayıtlara geçiriliyordu. Aylin Radomisli'nin Türkiye'den ilginç konuklan
oluyordu. Yakın arkadaşı Aylin Gönensay (Eski dışişleri ve devlet
bakanlarından Emre Gönensay'ın eşi) bunlardan biriyle tanışmıştı. Bu adam Zaman
gazetesinin ihtiyaçları için Amerika'daydı…
Kasım
Gülek'in kızı Tayyibe Gülek, Teyzesi Aylin Rodomisli ile ABD'de yaşadı.
Harvard'ı bitirdikten sonra, Türkiye iktisadını pek ama pekiyi yönetenlerin
yuvası London School of Economics' te yüksek lisans yaptı. Türkiye'ye dönünce
engin deneyimlerine güven duyularak Ecevit tarafından Başbakanlık
Danışmanlığına atandı. Türkiye'nin Bakû-Ceyhan Boru Hattı Sekreterliğini
yürütürken, Ecevit'lerin kontenjanından Adana Milletvekili (1999) olarak
TBMM'ye taşındı. Ecevit onu ABD gezilerinde hep yanında bulundurmaktaydı.
Tayyibe Gülek Temmuz 2002'de Kıbrıs'tan sorumlu devlet bakanlığı görevine
atanmıştı.
ABD'lilerle 1920'li yıllardan beri içli dışlı olan
Kasım Gülek, moon tarikatı elemanlarının da katıldığı ilk toplantıyı, 1982'de
İstanbul'da yapmıştı. Bu toplantılarda Moon'un Ortadoğu Temsilcisi, Thomas
Cromwell başta olmak üzere Moon'un örgütlerinden ve yerlilerden birçok
yönetici katılmıştı. Toplantıların konuları da kafa karıştırıcıydı: 21 Yüzyıl
Eğitimi ve Türk Yunan İlişkileri! Bu toplantılara katılan Türk büyükleri de
ilginç insanlardı: Emre Gönensay, Sabahattin Zaim, Erkek Akurgal,
İlahiyat Fakültelerinin dekanları, sanatçılar, ünlü Belediye Başkanlarından
Gülay Atığ, Semra Özal, Diğer uluslar arası toplantılara katılanlar arasında,
Deniz Baykal, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir gibi tanınmışlar da vardı.
Moon'un PWPA toplantılarında en sık görülen
İlahiyatçıların başında Salih Tuğ gibi İlahiyat Fakültesi dekanları geliyordu.
İlim Yayma Cemiyeti üyelerinden ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ
1997'de Kanal 7 televizyonunda Fehmi Koru ile programa çıkıyor ve Moon'un
Church hareketini öve öve bitiremiyordu. Bu toplantılara katılmış olan Yaşar
Nuri Öztürk, Moon'un İlahiyatçılara 45 gün süren Amerika gezisi ayarladığını
söylüyordu. Anlaşılıyor ki, (Birleştirme Kilisesi), Hıristiyan ya da Müslüman
ayırt etmiyor, önüne geleni birleştiriyordu. Fetullah Gülen’den, Dolandırıcı
Bayan Belediye Başkanını, Cumhurbaşkanı'nın hanımından Devlet Bakanlarını ve daha
nice etkili ve etiketli adamı yan yana getirebiliyordu. Bu ayrı bir kitap
dolduracak kadar geniş bir konuydu. Moon'un Türkiyeli Masonlar ve tarikatlarla
ilişkileri hep gizli tutuluyordu ve Fetullah Gülen’in Kasım Gülek’in
cenazesindeki üzüntüsü şimdi daha iyi anlaşılıyordu. Şimdilik, Unification
Church'ün yayınlarına göre toplantıları kısa bir listede toparlamak yararlı
olabilirdi:
1982
Roma: Kasım Gülek,
1982
İstanbul Hazırlık Toplantısı: Bu toplantıyı Moon'un sağ kolu Chung Hwan Kwak
vönetivor ve Kasım-Nilüfer Gülek Türkiye düzenlemesini yapıyorlar.
1984
Roma: Hayri Erdoğan ilkin (Konferans Başkanı olarak),Prof. Sabahattin Zaim
1986
İstanbul Hilton "21. Yüzyılda Eğitim" Kasım Gülek, Sabahattin Zaim.
PWPA' nın ABD başkanı Nicholas Kitrie ve Yunanistan'dan Evanghelos
Moutsopoulos da katılıyor.
1986
İstanbul Hilton: "Türk-Yunan İlişkileri" Sabahattin Zaim, Ekrem
Akurgal, Emre Gönensay (Sonra başbakan Danışmanı, T.C Dışişleri Bakanı, Nilüfer
Gülek'in kardeşi Aylin Radomisli'nin Amerika'dan yakın dostu), Kasım Gülek.
1987
Chicago: Kasım Gülek
1988
Londra: Prof. Handan Kepir Sinangil (Robert kolej /Bosphorus. Un)
1991
İstanbul President Oteli.
1994
İstanbul the Marmara Oteli.
1996
İstanbul (1-14 Haziran).
Öteki
katılımcılar: Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (9 Eylül Üniv. İlahiyat
Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi, (18 Kasım 2002 AKP) Abdullah Gül ve
Recep Erdoğan Hükümeti Devlet Bakanı), Sabri Orman, Ali Şafak E. Ruhi Fığlalı,
Gülay Atığ (Aslıtürk), Semra Özal, Nilüfer Narlı, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü
Doğan, Osman Zümrüt, Şerafettin Gölcük, Salih Tuğ, Fehmi Koru, Barış Manço,
Ayseli Gürsoy.
ABD'den
İstanbul toplantılarına katılanlar arasında Moon'un has adamları Richard
Rubinstein, Nicholas Kittrie'nin yanı sıra Yunanistan'dan, Ürdün'den,
Mısır'dan, Kore'den gelenler vardı.
Kasım
Gülek'in, ölümü üzerine, PWPA'nın Türkiye başkanlığını Dr. Hayri Erdoğan Alkin
üstlendi. Hayri Erdoğan Alkin, eski adıyla Robert Kolej devamıyla Bosphorus
University'de profesörlüğünün yanı sıra Türk Ekonomi Bankası (TEB) yönetim
kurulu üyeliği yapmaktaydı. İlkin, aynı zamanda NED'den büyük parasal destek
alan ve Türk Dışişleri politikasını yönlendirmeye çalışan TESEV'in de
danışmanıydı.
Hayri
Erdoğan Alkin, Moon'un kurduğu PWPA'nın yayınlarına yansıyan bilgiye göre,
PWPA'nın Avrupa toplantılarına katılmıştır. Yine Boğaziçi Üniversitesi'nden
Handan Kepir Sinangil de, Avrupa toplantılarına katılmıştır. Anımsanacağı gibi,
Hayri Erdoğan Alkin'in oğlu ARI Derneği kurucuları arasında yer almıştır.
Moon'un
1000'i aşkın kuruluşlarından en ilginci olan Global image Association bir zamanlar
Türkiye'nin "lobi" işlerini yapmıştır. Ve milyonlarca dolar karşılığı
ülkemizi dünya'ya tanıtmıştır.
"Moon"culuk
ve "Mason"lukla Atatürkçülük uyuşur mu?
1919
Haziran'ın da Anadolu'nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan
ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye'nin doğu sınırlarının da güvence altına
alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine,
İstiklal Savaşı'nın Ankara'daki Milli Yönetim'in lehinde sonuçlanacağını hesap
etmiş olmalı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi
içerden fethetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı. ABD,
elbette bu mandacılığın peşini bırakmayacaktı.
Nitekim,
savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için Öksüzler Yurdu
ve örnek çiftlikler kurarak, ABD Anadolu'da yerleşmek istemiş ve bu isteği
Ankara'ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı'na
bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı dikkatle okuyalım:
İşte Atatürk’ün uyarıları:
“Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ülkenin
bayındırlaşmasına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin
düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.
Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte,
bize oldukça pahalıya patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı
açıklama gereği vardır.
Şimdiye kadar ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve
bilimsel çalışma (yapan) kurumlar ve yabancılar özellikle
aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:
1- Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir ekonomik ve
politik kazanç sağlamak. Bizim için en zararlı olanı bunlardır.
2- Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye
(imtiyaza) dayanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak.
Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına
kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız
kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz.
Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)'nı çıkaranlar, bu gibi
amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara alet olan politikacılardır:
3- Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı)
görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik toplulukları
gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem 1. dünya
savaşının hem ülkemizdeki korkunç katliamların düzenleyicileridir.
4- Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile
çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen
Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak,
aralarında azınlıkların da yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma
isteğini propaganda etmek ve kışkırtmak.
Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyiliğine
çalıştıkları(nı ileri sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta
oldukları İslâm çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli
insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen cinayetlerden
sorumlu oldukları ortadadır.
Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına
izin verdiğinde Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır
bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır.
Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye
düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşayacakları
çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek
içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır.
Bunu yasaklamak hükümetin görevidir.
Bundan dolayıdır ki, Amerikalılarca örnek
çiftlik vb kurumlar kurup, buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce
çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygularla
yetişmelerine izin veremeyiz.”[18]
Mustafa
Kemal, muhtırasını, diplomatik bir dille yapmıştır. Amerikalıların
kurmak istedikleri sözde örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların
eğitiminin Türk hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesini, bu gibi
yerlerde çalışacak, öksüzler arasında ırk ve mezhep ayrımı gözetilemeyeceğini
belirterek, bu şeytanlığa fırsat tanımamıştır. Onun duyarlılıkla ve devlet
adamı sorumluluğuyla ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde
söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin ve İttihatçı mason
hükümetlerin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan
konsolosluklarının: Hıristiyan azınlıkları ve özellikle Ermenileri eğiten
misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları
Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline
getirmeleri ve sonunda terör eylemleri ve devlete isyan girişimleri
bulunmaktadır.
Osmanlı'nın
son döneminde İttihat Terakkicilerinde desteği ile yabancıların işlettiği okul
sayısı, 98'dir. Bu işi yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak
göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır. Mustafa Kemal'in Amerikan okullarının
yıkıcı etkisini bilmemesi düşünülemez. Amerikalıların Talaş Koleji'nde 1880
yılı ders programında, Ermenice ve Rumca Gramer, Osmanlıca İncil,
Hıristiyanlara göre tarih derslerinin yanı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki
matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili)
dillerinde, kitap yayınladıkları bilinmektedir.
Mustafa
Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir. Sözde öksüzler
yurdu kurma gibi insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme plânının
yattığını elbette biliyordu. 1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en
zor koşullarda yaşanırken yazılmış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye
"komplo teorisi" diyebilecek bir kişi olabilir mi?
Buna
"komplo uydurması" diyenler, Reagan'ın 1982'de koyduğu adla
"demokrasi projesi" nin Yugoslavya'da, Çekoslovakya'da, Balkanlarda,
Asya'da, Afrika'da, Orta ve Güney Amerika'da, Irak'ta, Venezuela'da yol açtığı
sonuçlarını unutsa da, bunların Türkiye'deki etnik ve dinsel kışkırtmalarını
Lozan'ın yeniden gözden geçirilmesi dayatmalarını yok sayması mümkün değildir.
Mustafa
Kemal'in, 27 Aralık 1919'da yabancılarla yatıp kalkanlara verdiği şu yanıtı
okuyunca; Bugün Atatürkçü geçinen ABD uşaklarına ve AB aşıklarına şaşmamak elde
midir?
Şimdi
bir kez daha Mustafa Kemal'i dinleyelim:
“Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen
değerlendirmeler yanlıştır. Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından
sabittir. Bu hususu, yalnız Batı'ya değil, hatta vatandaşlarımıza da,
ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü ender de olsa,
üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun
kalmış olan bazı kişiler, yabancıların, aleyhimizde ileri sürdükleri
suçlamaları reddetmedikleri gibi, vatanını ve milletini kusurlu göstermekten de
çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde
konferans verdirmek için yabancılara açanlar var.
Bu gibilere lanet olsun!"
Şimdi
bize soruluyor:
“O kadar din düşmanı varken, niçin dindar kişilerle
uğraşıyorsunuz?”
Çünkü din tahribatı iki türlü yapılamaktadır:
1- Açıkça saldırmak, taarruza kalkışmak ve
yasaklamak,
2- İslam’ın özünü boşaltmak, ılımlaştırıp
zalim ve kâfir dünya düzenine uyumlaştırmaktır.
Birincisi inkârcıların, zorbaların ve barbar
batılıların âdetidir. İşte Çanakkale, Irak ve Filistin bunun örnekleridir.
İkincisi dindar ve İslam’a hizmetkâr kılıklı
münafıkların, makam ve menfaat karşılığı dış güçlere kiralık marazlıların
yöntemidir. Ve maalesef münafıkların tahribatı kâfirlerinkinden daha etkili ve
tehlikelidir. Bizim derdimiz, eğer birileri, bilmeden dinimize ve devletimize
karşı hazırlanmış tuzaklara takılmışsa veya bilerek şöhret, servet ve etiket
karşılığı dış güçlere satılmışsa, bunların tahribatlarına dikkat çekmek, milli
birlik ve dirliğimize yönelik hain girişimlere fırsat vermemektir. Yoksa
belgesiz ve bilgisizce kimseyi suçlamak değildir.
Kuran’a göre münafıklar:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri (ve İslam düşmanı
kitap ehlini) veliler (dost ve müttefikler) edinirler. Bu (ahmak ve kaypaklar)
izzeti (şeref ve desteği) onların yanında aramaya yeltenirler” (Nisa: 139)
Münafıklar “Hz. Muhammet’e (A.S.) ve ondan önce
indirilenlere gerçekten inandıklarını öne sürdükleri halde, (İslam’ın adalet
hükümlerinin hâkimiyetini değil) TAĞUTİ GÜÇLERİN (zalim ve hain merkezlerin)
hükmü altına girmeyi istemektedirler” (Bak. Nisa: 60-61)
Ve Kuranı Kerim bizlere sadece saldırgan kâfirlerle
değil, aynı zamanda sinsi ve tahripçi münafıklarla da mücahade ve mücadele
etmemizi emretmektedir:
“Ey Nebiy! Kafirlerle ve münafıklarla cihat et
ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran..” (Tevbe 73)
“Bu nedenle sen ((tebliğle) emrolunduğun şeyi (onları
çatlatırcasına) açığa vur ve müşriklere aldırış etme” Hicr: 94)
“Ki:
Böylece helak olacak kişi (uyarılmadım, anlamadım gibi
bir mazerete sığınmasın diye) apaçık bir bilgi ve delilden sonra helake
uğrasın; (manen ve imanen) diri kalacak kişi de apaçık bir delil ve bilgiyle
hayatta kalsın (dünyada izzete, ahirette cennete ulaşsın)…” (Enfal: 42)
ŞİİR
İbni
Selül biter mi, İbni Sebe yaşıyor
Münafık
tanımaya, ilmü hidayet gerek!
“Ilımlı
İslam” diye, sinsi virüs taşıyor
Gerçeği
konuşmaya, dinü dirayet gerek!
Siyonizmin
zulmüne, fetva veren pirini
Yahudi
Hıristiyan, desteklerse birini
Fırat
yüz sene aksa, temizlemez kirini
Deccalizmi
yıkmaya, avnü inayet gerek!
Doğruyu
arayana, Mevla medet buyurur
Hâşâ
mahrum bırakmaz, Hak nidasın duyurur
Derdi
dünya olanı, “din satarak” doyurur
Gerçeği
gizleyene, ilahi lanet gerek! (Bak. Bakara: 159)
[1] Graham
Fuller / Siyasal İslam'ın geleceği / Sh:220-223 / Timaş Yayınları
[2] Graham
Fuller / Siyasal İslam'ın geleceği / Sh:214 / Timaş Yayınları
[*] (03.05.2010
/ Tansu Akgün / odatv)
[3] Prizma.2 / Sh:12-13
[4] Asrın
Getirdiği Tereddütler / T.O.V yayınları / Sh. 200 ve 4. Sayfa
[5] Nevval
Sevindi / A.g.y - Sh:39
[6] Prof.
Alpaslan Işıklı / Sh:85
[7] Fetullah
Gülen / F.F / C:2 / Sh:212
[8] Nevval
Sevindi / A.g.y. Sh.39
[9] M.
Emin Değer / Bir Cumhuriyet Düşmanı / Sh:283
[10] Fetullah
gülen / Papa'ya Mektup / 09 Şubat 1998
[11] Akşam
/ Güler Kömürcü / 24 Eylül 2004
[12] Milliyet
/ 02 Eylül 1997
[13] Sivil
Örümceğin Ağında / Mustafa yıldırım / 3. Baskı / Sh: 520
[14] Sivil Örümceğin Ağında / Mustafa yıldırım / 3. Baskı /
Sh: 512-523
[15] Yankı
/ Ağustos Sh:30
[16] Zaman
/ 09 07 2003
[17] "Pamukkale'de
sabah ayini" / Gündem (Denizli) / 24 Haziran 2002
[18] Mustafa
Kemal'in el yazması ile Muhtıra/Belge no: 1125 / ADP: Cilt 1, Sh:384; Mustafa
Onar, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II, T.C. Kültür Bakanlığı Atatürk
Dizisi, Ankara 1995
-
Bak: Sivil Örümceğin Ağında / Mustafa Yıldırım / Sh:564-568 / 3. Basım
Kaynak: http://www.millicozum.com/mc/aralik-2004/fetullah-gulen-dosyasi
28 Şubata Milli Bakış
Haberi Oku
ILIMLI İSLAM NE DEMEK? ETKİLERİ, TARAFTARLARI, TARAFTARLARININ OLAYLAR KARŞISINDAKİ TAVIRLARI
Haberi Oku
Batı sözden anlamıyor, onlara caydırıcı güç gerekiyor!
Haberi OkuMedine'de Büyük Elçilere Verdiği Konferanslar
Haberi Oku
Özel Harekat "Sizi Koruyamayız" Dediği Halde Siirt’e Gitti!
Haberi Oku
Bizzat şahid olduğum bir hatıramı, Hoca’mızı sevenlerle paylaşmak istiyorum.
Haberi Oku