• HULUSİ AKAR’IN TARİHİ UYARILARI VE MUSTAFA KEMAL’İN STRATEJİK DEHASII

    HULUSİ AKAR’IN TARİHİ UYARILARI VE MUSTAFA KEMAL’İN STRATEJİK DEHASII

    14 Ocak 2021

     
    | Devamı

    HULUSİ AKAR’IN TARİHİ UYARILARI

    VE

    MUSTAFA KEMAL’İN STRATEJİK DEHASI

            

    Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, batısından doğusuna bütün dünyaya: "Kimsenin hakkında gözümüz olmadığı gibi, kimseye de hakkımızı çiğnetmeyiz. Şehit oluruz, gazi oluruz; ancak hiçbir oldubittiye de izin vermeyiz." çıkışları son 24 yılın en onurlu ve sorumlu açıklamalarıydı. Akar ayrıca, "15 Temmuz 2016'dan itibaren FETÖ bağlantısı nedeniyle TSK’dan toplam 20 bin 571 personel ihraç edilmiştir. 15 Temmuz’dan sonra personel destekleme oranlarında meydana gelen azalma nedeniyle personel temin faaliyetlerine başlanmış, 23 Ekim 2020 itibariyle 95 bin 911 personel temin edilmiştir" diyerek FETÖ tahribatının tamir edildiğini vurgulamıştı.

    TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bakanlığın 2021 bütçe sunumunu yapan Bakan Akar, Suriye'nin kuzeyinde PKK/PYD/YPG ve DEAŞ varlığını sonlandırmak, oluşturulmak istenen terör koridoruna engel olmak ve böylelikle hudutların, halkın huzur ve güvenliğini sağlamak için; Suriye'nin kuzeyinde Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Barış Kalkanı harekâtlarının başarıyla icra edildiğini de anımsatmıştı. Söz konusu harekâtların halen sürdüğüne dikkati çeken Bakan Akar: "Eğer Suriye'de terör örgütü tarafından oluşturulmaya çalışılan terör koridoru icra ettiğimiz başarılı harekâtlarla yok edilip, engellenmeseydi bugün çok daha farklı ama çok farklı tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya olmamız kaçınılmazdı. Bu operasyonların sonucunda yaklaşık 450 bini İdlib'de olmak üzere 1 milyondan fazla Suriyeli kardeşimizin evlerine ve topraklarına gönüllü, güvenli ve saygın bir şekilde dönebilmeleri sağlanmıştır.” ifadelerini kullanmıştı.

    'S-300 Sistemi NATO ittifakı içinde nasıl kullanılıyorsa S-400 sistemi de bizde aynı şekilde kullanılacaktır' uyarıları!

    Sn. Hulusi Akar’ın, Türkiye'nin uzun menzilli bölge hava ve füze savunma sistemi tedarikinin ülkenin egemenliği, bağımsızlığı ve güvenliği için bir tercih değil zorunluluk haline geldiğinin altını çizerek, "Bu amaçla 1990’lı yılların başından itibaren hava ve füze savunma sistemi tedarik çalışmalarımız devam etmiş, tedarik prensiplerimize cevap veren S-400 sisteminin tedarik sözleşmesi 11 Nisan 2017 tarihinde imzalanmıştır. Bazı NATO üyelerinde mevcut olan S-300 sistemi NATO İttifakı içinde nasıl kullanılıyorsa, S-400 sistemi de bizde aynı şekilde kullanılacaktır. Her savunma tedarik programı çerçevesinde deneme ve sistem kontrolleri yer almaktadır. Bu usuller tedarik programının bir parçasıdır ve tamamıyla teknik bir faaliyet olmaktadır. Bu kapsamda tedarik ettiğimiz sistemin kontrol ve hazırlıklarına planlandığı şekilde devam ediyoruz. Türkiye F-35 programının sadece bir müşterisi değil, aynı zamanda ortağıdır. F-35 teknolojisinin güvenliği, ABD için olduğu kadar Türkiye için de önemli sayılmaktadır. ABD hükümetinin F-35 programına ilişkin raporu gösterdi ki Türkiye'nin programdan uzaklaştırılması, F-35 uçağının kritik parçalarının üretim takvimi ve maliyetin düşürülmesine ilişkin birçok riskler doğurmuş bulunmaktadır. ABD’nin teknik anlamda S-400 ve F-35'lerin uyumluluğu konusundaki herhangi bir kaygısını da ele alıp görüşmeye hazırız!..” vurguları ise, soylu bir Milletin ve onurlu bir devletin, yıllardır hasretini çektiği şuurlu beyanlardı!..

    “Provokatif girişimler, gerginliği tırmandırmaktadır!”

    Bakan Akar, Kıbrıs, Ege konularının ve Akdeniz'deki sorunların özünü teşkil eden iki temel sorun olduğuna dikkat çekerek, "Bunlardan birincisi deniz yetki alanlarının belirlenmesi, ikincisi ise Kıbrıs'taki Türk kardeşlerimizin, Türk halkının varlığının ve haklarının kabul edilmesi ile aşılır. Bu sorunların uluslararası hukuka uygun ve iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde siyasi çözüme kavuşturulması lazımdır. Bunun için büyük gayret sarf ediyoruz. Tüm olumlu, yapıcı yaklaşımlarımıza rağmen maalesef uluslararası hukuktan doğan haklarımızın kısıtlanmasına yönelik provokatif girişimler, uygulamalar, yapılan sorumsuz açıklamalar gerginliği tırmandırmaktadır. Bu kapsamda, Yunanistan ve Mısır'ın Doğu Akdeniz'e yönelik ilişkiye girmelerine bigâne kalamazdık, biz de ülkemizin hak, alaka ve menfaatlerini koruyacak şekilde gerekli tedbirleri aldık" sözleriyle ülkemizin kararlılığını ortaya koymuşlardı.

    “Kendimize ait haklarımızdan ve çıkarlarımızdan taviz vereceğimizi sananlar aldanmaktadır!”

    Sn. Akar, bu süreçte Fransa'nın da binlerce kilometreden gelerek provokatif, gerilimi tırmandıran, Doğu Akdeniz'i istikrarsızlık ve çatışma alanına dönüştürmeye yönelik, BM ve NATO üyeliği ile AB değerleriyle bağdaşmayan art niyetli bir strateji izlediğine vurgu yaparak; "Kısacası Fransa gücünü ve boyunu aşan roller peşinde koşmaktadır. Tırmandırılan gerilime karşın Türkiye'nin haklı davasında kararlı duruşu ve sahada göstermiş olduğu askeri gücü neticesinde sorunun diplomatik yollardan çözümü için NATO nezdinde heyetler arasında görüşmelere başlanmıştır. Ön koşulsuz her türlü görüşmeye hazırız, güçlüyüz ve kararlıyız. Uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız çerçevesinde, Türkiye'yi Ege Denizi'nde kara sularına ve Doğu Akdeniz'de Antalya körfezine hapsetme çabalarına karşı durmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Dolayısıyla deniz yetki alanlarının belirlenmesi bölgedeki sorunların özünü teşkil eden birinci sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimsenin hakkında gözümüz olmadığı gibi kimseye de hakkımızı çiğnetmeyiz. Şehit oluruz, gazi oluruz; ancak hiçbir oldubittiye de izin vermeyiz. Biz nasıl kimsenin toprağına, egemenliğine, çıkarına göz dikmiyorsak, kendimize ait olanlardan da asla taviz vermeyeceğiz. Kıbrıs dahil bölgedeki hak, alaka ve menfaatlerimizi korumakta azimli, kararlı ve buna muktediriz" çıkışlarıyla Milli vicdana tercümanlık yapmışlardı…

    Kıbrıs konusunda: “1974'ten bu yana Maraş için kullanılan 'Kapalı' ifadesi artık kalkmıştır. Maraş'ın açılması, uluslararası hukuka uygundur, meşrudur, tasarruf da KKTC'ye ait bulunmaktadır. Barış Harekâtı ile adada sağlanan huzur ve istikrarın sürmesi için Türkiye uluslararası antlaşmaların verdiği garantörlük görevini en iyi şekilde yapmaya kararlıdır. Türkiye, KKTC ve Kıbrıs Türkü'nün daima yanındadır. 1974'teki duruşumuz o gün ne ise bugün de aynıdır" değerlendirmesinde bulunan Sn. Hulusi Akar: “Libya halkının haklı davasını da destekleyeceğiz” hatırlatması yapmıştı.

    "Amacımız 'Libya Libyalılarındır' anlayışıyla toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini sağlamış, barış, huzur ve istikrar içerisinde yaşayan bir Libya'nın oluşumuna katkıda bulunmaktır. Libya'nın BM tarafından tanınan meşru hükümetinin, saldırılar karşısında yaptığı yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmaktadır. Libya nizami ordusunun teşkili ve birliklerinin uluslararası standartlara ulaştırılması maksadıyla sağlanan eğitim desteği kapsamında 5 eğitim merkezinde verilen eğitimler sürüyor" sözleriyle hem kararlı hem de barışçıl bir tavır takınmıştı...

    “Türkiye, Karabağ’daki ortak barış gücünde yer alacaktır!”

    Bakan Akar’ın, Azerbaycan'ın kararlılıkla sürdürdüğü haklı mücadelesini zaferle sonlandırdığına da dikkat çekerek, "10 Kasım gece yarısından itibaren imzalanan ateşkes anlaşması ile Ermenistan işgaline son verilmiş ve Azerbaycan'ın öz toprağı olan Karabağ özgürlüğüne kavuşturulmuş durumdadır. Sayın Cumhurbaşkanımız da Sayın Putin ile ateşkesin şartları ve kalıcı olması konusunda görüşmeler yapmış ve çerçeveyi çizmiş bulunmaktadır. Bu çerçevede 11 Kasım'da, bölgedeki ateşkesin kontrolü ve denetimi için oluşturulacak Türk-Rus Ortak Gözetleme Merkezi'ne ilişkin mutabakat zaptı tarafımızca Sayın Şoygu ile birlikte imzalanmıştır. Böylece Türkiye, anlaşmanın uygulanmasını gözetmek ve denetlemek üzere ortak barış gücünde yer alacaktır. Azerbaycanlı kardeşlerimizle tek yürek olmaya devam edeceğimiz açıktır. Adaleti savunan tüm ülkeleri bu süreçte Azerbaycan'a destek olmaya davet ediyoruz" beyanları umutlarımızı artırmıştır.

    “NATO makamlarına uyumlu çalışma hatırlatması!”

    Hulusi Akar, NATO'nun 68 yıllık üyesi ve ikinci büyük ordusu olan Türkiye'nin, NATO güvenliğinin merkezinde yer aldığını belirterek şunları hatırlatmıştı:

    "Son zamanlarda bazı NATO üyeleri tarafından münferiden, ülkemize karşı müttefiklik ruhuyla bağdaşmayan tutum ve davranışlar sergilenmiş olsa da NATO makamları ile uyumlu ve ahenkli bir şekilde çalışmaya devam ediyoruz. NATO müttefikliğine önem veriyor ve eğitim, tatbikat, harekât ve terörle mücadelede sorumluluklarımızı layıkıyla yerine getiriyoruz. Asil milletimizin bağrından çıkan; mazisi şan ve şerefle dolu TSK, sadece ülkemizin ve asil milletimizin değil aynı zamanda dost ve kardeş ülkelerin huzuru ve güvenliği için de mücadele etmektedir. TSK BM, NATO, AGİT ve ikili antlaşmalar kapsamında Libya'dan Kosova'ya, Afganistan'dan Bosna Hersek'e, Katar'dan Somali'ye ve Sudan'a kadar birçok coğrafyada dünya ve bölge barışına katkı sunmak için üstün bir gayretle çalışmaktadır."

    “15 Temmuz'dan itibaren TSK'dan 20 bin 571 personel ayıklanmıştı!”

    Bakan Akar, TSK'da FETÖ ile mücadeleye kararlılıkla devam edildiğini söyleyerek; "15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren FETÖ/PDY bağlantısı nedeniyle TSK'dan toplam 20 bin 571 personel ihraç edilmiş durumdadır. Kahraman ordumuzun, bu hain örgütten temizlendikçe güçlendiğinin en açık göstergesi, hain darbe girişiminden çok kısa bir süre sonra başarıyla icra edilen operasyonlar ve sayısı giderek artan büyük çaplı başarılı tatbikatlardır. TSK'nın şanlı üniformasını bir tek hainin dahi taşımaması için FETÖ ile mücadele Cumhuriyet Başsavcılıkları, MİT Başkanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde, yeni bilgi ve belgeler ışığında sıralı amirlerin takip ve kontrolünde aksatılmadan sürdürülmektedir. FETÖ bağlantılı son personel de MSB bünyesinden temizleninceye kadar mücadelemiz kararlılıkla devam edecektir. Hain darbe girişiminin ardından süratle personel temin faaliyetlerine başlandı. 23 Ekim 2020 itibarıyla toplam 95 bin 911 personel temin edilmiştir. Şu anda Milli Savunma Bakanlığında toplam 487 bin 368 personel görev yapmaktadır. Milli Savunma Üniversitesinde misafir askeri öğrenciler dahil toplam 17 bin 637 öğrenci öğrenim görmektedir" açıklamasını yaparak dış destekli hain FETÖ kalkışmasını boşa çıkardıklarını vurgulamıştı.

    Projelerini Rahmetli Erbakan’ın hazırladığı “İHA”lar ve “SİHA”lar Azerbaycan saflarında destanlar yazmış ve Türkiye’ye Kafkasya’nın ve Orta Asya’nın kapılarını açmıştı!..

    Erbakan Hocamız; “Siyonist güdümlü Haçlı güçlerin ve zalim merkezlerin, Müslümanlara ve diğer mazlumlara karşı kurdukları askeri ve ekonomik sultanın, çok ucuza mal olan ve düşman silahlarını ve planlarını boşa çıkaran teknoloji harikalarıyla yıkılacağını” söylediğinde, aklı kiralık, vicdanı karanlık çevreler, bunları dikkate değer bulmamış, hatta alay etmeye kalkışmışlardı. Ama işte bugün, o harika teknoloji eseri İHA’lar ve SİHA’lar, Kafkas cephesinde destanlar yazmış, 30 yıldır Ermenistan işgalindeki Karabağ kurtarılarak Azerbaycan büyük bir zafer kazanmıştı. Hükümetin gaflet, acziyet ve teslimiyet politikalarına ve şahsi çıkar ve makam ihtiraslarına rağmen, Devletin duyarlı ve tutarlı adımları ve kararlılığı, Türkiye'mizin ağırlığını ve saygınlığını arttırmaya başlamıştı.

    İngiliz basınının: “Azerbaycan-Ermenistan savaşının en büyük galibi Türkiye’dir” itirafı!

    İngiliz basınında, Azerbaycan ve Ermenistan arasında varılan anlaşmaya ilişkin haberlerde: Savaşı asıl kazananın Türkiye olduğu ve Ankara'nın bölgedeki belirleyici rolünün kalıcı hale sokulduğu, Batı'nın ise köşeye itilip masadan kovulduğu” değerlendirmesi yapılmıştı.

    İngiliz basınında, bu anlaşmaya geniş yer ayrılmış; sadece haber değil, aynı zamanda köşe yazısı olarak da öne çıkan konuda, Türkiye'nin rolü de vurgulanmıştı. Bu kapsamda Telegraph gazetesinde "Azerbaycan-Ermenistan savaşının en büyük galibi Türkiye" başlıklı analiz yayınlanmıştı. Ermenistan'ın "aşağılayıcı" barış anlaşmasını kabul etmekten başka çaresi kalmadığı yorumu yapılan analizde, "Kremlin, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ'daki 6 haftalık çatışmayı sona erdiren anlaşmayla Güney Kafkasya'da barışı sağlamış olabilir ancak savaşı Türkiye kazandı." ifadesi kullanılmıştı.

    "Aradaki farkı Türkiye yarattı ve şimdi de siyasi mükâfatını alacaktır" itirafı!

    Daha önce, 1994'teki ateşkesin ardından taraflar arasında çatışmaların ara sıra alevlendiği, Bakü'nün bu çatışmalarda çok az başarı elde ettiği belirtilen metinde, “Güçlü Türk siyasi desteği ve kararlılığı son teknoloji insansız hava araçları ve deneyimli Türk askeri dehası dengeyi Azerbaycan lehine değiştirdiği” yorumları yapılan analizde: “Aradaki farkı Türkiye yarattı ve şimdi siyasi mükâfatını alacaktır. Ermenistan ve Başbakan Nikol Paşinyan, en büyük mağluplardır” ifadeleri kullanılmıştı.

    Bölgede "Rusya, Türkiye'nin desteğine ihtiyaç duymaya başlamıştır!" saptaması…

    “Savaşın; Rusya'nın Güney Kafkasya'da manevra alanının sınırlı olduğunu da ortaya koyduğu, bölgede istikrarı sağlamak için Türkiye'nin desteğine ihtiyaç duyduğu” kaydedilen analizde, daha önceki iki ateşkes girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığı vurgulanmıştı. Daha önce ABD'nin aracılık ettiği ateşkesin daha mürekkebi kurumadan bozulduğu anımsatılan metinde, "Korona virüs, terörist saldırılar ve ABD'deki Başkanlık seçiminin dikkatini dağıttığı Batı, bu eski Sovyet bölgesindeki savaşın önemini gözden kaçırdı." ağıtları, Haçlı Batı'nın mağlubiyet gözyaşlarıydı.

    "Türkiye, gelecek yıllar boyunca bölgedeki belirleyici rolünü kalıcı hale getirmiş durumdadır!”

    Times gazetesinin baş köşe yazısında da, “Dağlık Karabağ'daki savaşın sona ermesinin barışçıl olmadığı, Ermeni göstericilerin bir ‘teslimiyet’ anlamına gelen barış anlaşması haberini protesto etmek için hükümet binalarını bastığı” aktarılmıştı. “Bölge siyasetinde belirleyici rol oynama niyetinin sinyalini veren Türkiye'nin Azerbaycan lehine kuvvetli müdahalesinin ardından bu sonuç kaçınılmazdı." ifadesine yer verilen yazıda, anlaşmanın, "Güney Kafkasya haritasının kalıcı ve kapsamlı şekilde yeniden çizilmesine giden bir yolu açtığı” değerlendirmesi yapılmıştı. Metinde, “Rusya'nın Ermeniler için her şeyi ortaya koymama kararının, Türkiye'nin gelecek yıllarda bölgedeki belirleyici rolünü sabit kıldığı” yorumları ise dikkatlerden kaçmamıştı.

    Peki; "Giderek kendine daha fazla güvenen bir Türk varlığından niye rahatsızlık duyulmaktaydı?"

    Gazetedeki başka bir yazıda da: "Rusya, Dağlık Karabağ'ı geleneksel etki alanının parçası olarak görse de 'yakın çevre' olarak adlandırdığı yerde, giderek kendine daha fazla güvenen bir Türk varlığıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Türkiye, Azerbaycan'ı hem savaş alanında hem de savaş alanı dışında destekleme kararı aldı ve arka çıktı. Moskova, Türkiye destekli Azerbaycan ile askeri bir çatışmayı pek göze alamadı." ifadesi kullanılmıştı.

    "Şimdi hem Moskova hem de Ankara bölgede otoriteyi belirleyen iki güç konumundaydı!"

    Guardian gazetesinde ise konuya ilişkin, "Dağlık Karabağ barış anlaşması, bölgesel jeopolitiği yeniden şekillendiriyor" başlıklı haber yer almıştı.

    “Rusya ve Türkiye'nin nüfuzunu artırırken Batılı güçlerin bir kenara itildiği” değerlendirmesi yapılan haberde, "Analistler, Rusya'nın Dağlık Karabağ'daki ateşkes anlaşması, hem Moskova'yı hem de Ankara'yı Güney Kafkasya'da otoriteyi belirleyen ülkeler olarak güçlendirdiğini belirtiyor." ifadeleri öne çıkarılmıştı. "Kremlin'e yakın etkili bir siyasi uzman" olarak nitelenen Fyodor Lukyanov'un da Türkiye'yi "denklemin önemli bir parçası" olarak değerlendirerek "Minsk Grubu artık yok." dediği de aktarılmıştı.

    Bu arada; “Azerbaycan ile Türkiye sınırındaki Nahçıvan arasında doğrudan koridor açılmasının da Türkiye'yi Azerbaycan'a bağlayacağı” kuşkuları gündeme taşınmıştı!

    Atatürk’ün stratejik dehasıyla “Nahçıvan Özerk Bölgesiyle Türkiye arasında bir sınır ortaklığı oluşması ve ilerleyen süreçte Nahçıvan’dan Azerbaycan’a bir yol açılması ve böylece Türk-İslam dünyasıyla irtibat kurulması” amacıyla, “İran Şah’ı Rıza Pehlevi’yi ikna edip, Ağrı Dağı’nın arkasındaki topraklarımızla, Nahçıvan Aras Nehri arasındaki İran topraklarının takasını sağladığını”, bundan 30 sene önce yazıp konuştuğumuzda, Kemalizm istismarcısı yazar ve yorumcular dahil, pek çok kesim şaşkınlığa uğramış ve inanmakta zorlanmışlardı.

    Atatürk’ün Nahçıvan Politikası!

    Çok kişinin bilmediği bir husus vardı. O da Türk dünyasına açılan tek kapımız olan Nahçıvan sınırının zamanında Mustafa Kemal Atatürk tarafından ‘bizzat kendi parasıyla’ İran'dan satın aldığı topraklardan oluşmasıydı. Bu topraklar şu an bize ait ve Nahçıvan sınırımızı oluşturmaktaydı. 

    Mustafa Kemal strateji dehasıyla, şimdi Iğdır ilimizle Nahçıvan arasında Aras nehrinin sınır çizdiği Aralık ilçemizin burun gibi uzandığı bölgeyi İran Şahıyla anlaşıp yurdumuza katmış, ama İran Şahını kendi halkına karşı zor durumda bırakmamak için de Küçük Ağrı'nın eteklerindeki bir araziyi onlara bırakmıştı. Böylece Azerbaycan’a ve Türk diyarına bir kapı aralamıştı. Oysa hatırlayınız; İran’la Irak, Basra Körfezi’nde Abadan karşısındaki bu bölgenin yüzde biri küçüklüğündeki bir adacık için 8 yıl savaşmış, iki milyon insanın kaybına yol açmışlardı. Atatürk ise, Türkiye’yi ziyarete gelen İran Şahına Ağrı Dağı’nın arka tarafındaki sulak yaylaları verip bu stratejik bölgeyi ülkemize katmış ve bu anlaşmayı imzalamaya giden Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü'ye ise, işte bu yöndeki gayretleri nedeniyle "Aras" soyadını yine Atatürk takmıştı.

    Atatürk bir kez daha dehasını ve ileri görüşlülüğünü ortaya koymuş ve bu bölgeden toprak satın alarak halihazırda Türk dünyası ile doğrudan sınırımızın olmasını sağlamıştı.

    Daha önce 1921 Kars Anlaşması ile Nahçıvan Azerbaycan tarafında kalmış ve Türkiye de bir garantör ülke konumuna taşınmıştı. Onun öncesinde müzakereler için Moskova’ya giden Türk heyeti ile Atatürk arasında geçen şu diyalog yaşanmıştı.

    Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türk Kapısı", Kazım Karabekir Paşa’nın “Şark Kapısı” olarak nitelediği Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti (NÖC), Türk Cumhuriyetleri arasında Türkiye’yle fiziki bağlantısı bulunan tek toprağa sahip olması nedeniyle ülkemiz için özel bir anlam ve önem taşımaktaydı. Nahçıvan şehir merkezi ile Türkiye'nin Iğdır şehri arasındaki uzaklık 160 km olup Türkiye ve Nahçıvan arasında 28 Mayıs 1992’de açılan Umut Köprüsü’yle bağlanan 17 km.lik bir sınır bulunmaktaydı. Moskova Anlaşması öncesinde müzakereler için Rusya’ya giden heyette yer alan Yusuf Kemal Bey, Ankara’dan ayrılmadan bir gün önce (13 Aralık) Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş ve “Paşam Ruslar Nahçıvan üzerinde ısrar ederlerse ne yapalım?” diye sorunca; “Nahçıvan Türk Kapısıdır. Bu hususu nazar-ı itibara alarak elinizden geleni yapınız” cevabını almıştı. Anlaşmayla, Nahçıvan’ın Azerbaycan’a bağlanması Mustafa Kemal Paşa tarafından olumlu karşılanmış ve Ankara’ya dönen Yusuf Kemal Bey: “Muhterem Paşam! Nahçıvan üzerinde elden geleni yaptık” deyince Paşa, “Yusuf Kemal Bey! Kapımız mevcudiyetini muhafaza ediyor, bizim için mühim olan budur.” cevabını almıştı.[1]

    Atatürk, Türkiye ile Türki Cumhuriyetler arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştı:

    Dönemin şartlarına yakından bakarsak; bölgenin yukarısında Sovyet Rusya ve Ermeniler, aşağısında ise İran bulunmaktaydı. Olası bir durumda ilişkiler bozulursa, Türk devletleri ve Orta Asya arasında bir bağlantımızın olması hayati önem taşımaktaydı. Ermenistan ile İran arasında yer alan Nahçıvan, oldukça stratejik bir konumdaydı. Türkiye ile Türki Cumhuriyetler arasında bir bağlantı olmasını isteyen Mustafa Kemal Atatürk, İran ile toprak mübadelesi yapma yollarını aramış ve başarmıştı. Ayrıca, Ağrı isyanları sırasında, isyancılar bizim tarafta sıkışınca İran’a kaçıyorlar, durumu uygun görünce de tekrar geliyorlardı. Bu durumu İranlılara defalarca iletmemize karşın, isyancılarla yeterli ölçüde mücadeleyi bir türlü veremiyorlardı. Büyük Ağrı bizde Küçük Ağrı onlardaydı, zaten asıl sorun da buradan kaynaklanmaktaydı.

    İlk yaklaşım 18 Ocak 1932’de Tevfik Rüştü Bey’in Tahran’ı resmî ziyareti ile başladı. 23 Ocak’ta Küçük Ağrı Bölgesi sınır düzeltmesi konusunda nihayet bir antlaşma yapıldı. İran, Ermenilere karşı stratejik önemi olan ve Türkiye’nin çok şiddetle arzuladığı Küçük Ağrı Dağı’nı, Türkiye’ye vermeye razı olmuşlardı. Fakat İran da bunun karşılığında oldukça güney’deki arazi parçasını almıştı. Bir de Hakemlik Uzlaşma konularında bir antlaşma yapılmıştı. Türkiye Van’ın doğusundaki Katur sahasını İran’a bırakmıştı. Bu küçük arazi parçası, Büyük Ağrı Dağı’nın 150 km güneyinde bulunmakta ve yıllardan beri uyuşmazlık konularından birini oluşturmaktaydı. 5 Kasım 1932 yılında Ankara’da imza edilen bu antlaşma, 15 Haziran 1928’de yapılan antlaşma ve protokolü ismen değil, fakat içeriği bakımından yenilenmiş olmaktaydı. Bu antlaşma tarafsızlık, politik ve ekonomik işbirliğini içeriyordu. Üstelik, karşılıklı nota verilmesi ve suçluların iadesi antlaşması da aynı zamanda yürürlüğe sokulmuşlardı. Ayrıca, yapılan hudut antlaşmasının karşılıklı onayları ve Hakemlik antlaşması da dahil olmak üzere hepsi birden imzalanmıştı.

    Kremlin, Karabağ Anlaşmasının Tam Metnini Açıklamıştı (10.11.2020):

    Dağlık Karabağ'daki çatışmaların sona erdirilmesine ilişkin Azerbaycan ile Ermenistan arasında yapılan anlaşmanın metni Kremlin'in internet sitesinde yayınlanmıştı. Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya, Dağlık Karabağ'da bir aydan uzun süredir devam eden çatışmaları sona erdirmek için anlaşma imzalamıştı. Anlaşmanın tam metnine ilişkin Rusya'dan açıklama yapılmış, Kremlin anlaşma metnine ilişkin maddeleri internet sitesinde yayınlamıştı. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmaların durmasını ve Dağlık Karabağ'da yıllardır süren belirsizliğin çözümünü öngören anlaşmanın maddeleri şunlardı:

    Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan Cumhuriyeti Başbakanı Nikol Paşinyan ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin'in aşağıdaki hususlara ilişkin açıklamasıdır:

    "1. 10 Kasım 2020 Moskova saatiyle 00.00'da Dağlık Karabağ çatışma bölgesinde tam ateşkes sağlandığı ve tüm askeri faaliyetlerin durdurulduğu ilan edilir. Bundan sonra Taraflar olarak anılacak olan Azerbaycan Cumhuriyeti ve Ermenistan Cumhuriyeti, bulundukları pozisyonlarda kalır.

    2. Agdam ilçesi, 20 Kasım 2020 tarihine kadar Azerbaycan Cumhuriyeti'ne iade edilir.

    3. Dağlık Karabağ'daki cephe hattı boyunca ve Laçin koridoru boyunca, hafif silahlı 1.960 asker, 90 zırhlı personel taşıyıcı, 380 otomobil ve özel araçtan oluşan Rusya Federasyonu barış gücü konuşlandırılır.

    4. Rusya Federasyonu barış gücü, Ermenistan silahlı kuvvetlerinin çekilmesine paralel olarak konuşlandırılır. Rusya Federasyonu barış gücünün görev süresi 5 yıl olup Taraflardan hiçbirinin bu hükmün yürürlüğünün sona ermesinden 6 ay önce beyanda bulunmaması halinde, sonraki 5 yıllık dönemler için kendiliğinden uzayacaktır.

    5. Çatışan Tarafların mutabakatlara uyup uymadığını izleme verimliliğinin artırılması amacıyla, barış gücü ateşkes kontrol merkezi konuşlandırılır.

    6. Ermenistan Cumhuriyeti, Kelbecer ilçesini 15 Kasım 2020'ye, Laçin ilçesini 1 Aralık 2020'ye kadar Azerbaycan Cumhuriyeti'ne iade eder. Dağlık Karabağ ile Ermenistan'ın bağlantısını sağlayacak ve aynı zamanda Şuşa şehrini etkilemeyecek olan Laçin koridoru (5 km genişliğinde) Rusya Federasyonu barış gücünün kontrolünde kalacaktır. Tarafların mutabakatı ile Dağlık Karabağ ve Ermenistan arasındaki bağlantıyı sağlayacak Laçin koridorunun yeni güzergâhı için önümüzdeki üç yıl içinde inşaat planı oluşturulacak ve daha sonra bu güzergâhın korunması için Rus barış gücü konuşlandırılacaktır.

    7. Azerbaycan Cumhuriyeti insanların, araçların ve kargoların Laçin koridoru boyunca her iki yönde seyahat güvenliğini garanti eder. Yerelde yerinden edilmiş kişiler ve sığınmacılar, Dağlık Karabağ topraklarına ve çevredeki ilçelere BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin kontrolü altında döner.

    8. Savaş esirleri, rehineler ve diğer tutukluların yanı sıra cenazelerin değişimi gerçekleştirilir.

    9. Bölgedeki tüm ekonomi ve ulaşım bağlantıları üzerindeki blokaj kaldırılır. Ermenistan Cumhuriyeti insanların, araçların ve kargoların her iki yönde sorunsuz şekilde seyahat etmesinin organizasyonu amacıyla Azerbaycan Cumhuriyeti'nin batı bölgeleri ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasındaki ulaşımın güvenliğini garanti eder. Ulaşımın kontrolü, Rusya Federal Güvenlik Servisi'nin (FSB) Sınır Birimi organları tarafından gerçekleştirilir.

    Tarafların mutabakatı ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'ni Azerbaycan'ın batı bölgelerine bağlayan yeni ulaşım yollarının inşası sağlanacaktır."

    Ermenistan’ı sahada hezimete uğrattıklarını belirten Melahat İbrahimqızı; “Ermenistan ve onu destekleyenler Dağlık Karabağ’a özerk bölge diyorlar. Buna ne Azerbaycan hükümeti ne de Azerbaycan halkı razı olmayacaktır” açıklamasını yapmıştı.

    Azerbaycan, yaklaşık 30 yıl aradan sonra Ermenistan işgalindeki topraklarını geri kazanmıştı. 44 gün devam eden operasyonlar, Rusya’nın arabuluculuğu ile son bulmuş durumdaydı. Ermenistan yenilgiyi kabul ederek, ateşkes imzalamıştı. Azerbaycan uzun yıllar sonra gelen özgürlük haberiyle sevinç gözyaşlarına boğulurken bölgeden sürgün edilen Azeri Türkleri de öz vatanlarına dönmek için gün saymaya başlamıştı. Yeni Azerbaycan Partisi Milletvekili Melahat İbrahimqızı, yaşanan gelişmeleri şöyle anlatmıştı: “Ermenistan sivilleri, çocukları katletti. Hukuka göre Ermenistan işgalci konumda ama bunun için yapılan hiçbir çalışma sonuç vermedi. Fakat artık Azerbaycan iktisatta, hukukta, askeri anlamda güçlendi. Bu gücümüzü seferber ettik ve kazandık. Azerbaycan’ın hakkı tanındı. Azerbaycan’ın gücüyle Ermenistan sahada hezimete uğradı. Ordumuzun kaliteli askerlerden oluşması, son teknoloji kullanılması ve özellikle, Türkiye’nin bizim yanımızda olması bu vatan muharebesini bize kazandırdı.”

    Dağlık Karabağ da diğer bölgeler gibi Azerbaycan’ın parçasıdır!

    İbrahimqızı, “Ermenistan ve onu destekleyenler Dağlık Karabağ’a özerk bölge diyorlar. Buna ne Azerbaycan hükümeti ne de Azerbaycan halkı razı olmayacak. Dağlık Karabağ diğer bölgeler gibi bir bölge olacak. Nahçıvan’ın Azerbaycan’ın geçeceği bir yol yoktu. Bu da anlaşmayla sağlandı. Azerbaycan’ın Karabağ ile karayolu birleşmiş olacaktır. Turistik ve ticari anlamda da önemli bir yol olacaktır. Hem Türkiye hem de Türk dünyası için bu önemli bir koridordur.” ifadelerini kullanmıştı.

    Küresel odakların bir aparat olarak kullanmak istedikleri Ermenistan’ın Tovuz saldırısı ile başlayan sürecin sonunda, Karabağ anlaşmasını içi acıyarak imzalamak zorunda kaldığını belirten Paşinyan’ın kızı Meriam Paşinyan, “hayallerinin daha fazla Azerbaycan toprağı işgal etmek olduğunu ve ordunun başarısızlığı yüzünden bu hayallerinin yıkıldığını” açıklamıştı. Bu sırada İngiltere’nin Genelkurmay Başkanı Nick Carter“Salgının neden olduğu ekonomik kriz ve dünyadaki mevcut belirsizlik ve kargaşa ortamının 3. Dünya Savaşı’nın çıkma riskini artırdığını” vurgulaması enteresandı. 

     Belarus Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Anatoliy Glaz, iki İngiliz diplomatın, muhalefeti körükleyerek ülkelerinde kargaşa çıkartmaya çalıştıkları için istenmeyen kişi ilan ettiklerini duyurmuşlardı. ABD Başkanlığını devralması beklenen Joe Biden’in, dış politika hedefleri ile bunları gerçekleştirme araçları arasındaki dengesizliği düzeltmeyi hedeflediğini belirtmesi de Haçlı Batı’nın bir çıkmaza saplandığının kanıtı sayılmalıydı. 

    Çatışmaların başladığı günden beri aparat Ermenistan’ın, Türkiye ile Rusya’yı sahada karşı karşıya getirme hedefini başaramaması birilerinin hayal ettiği 3. Dünya savaşının ilk kıvılcımını yakma girişimlerini şimdilik boşa çıkarmıştı. Karabağ savaşı başladıktan 3 gün sonra Ermenilerin; beceriksizlikten dağa çakılan 2 uçağı, Türk F-16’larının düşürdüğünü, Rusya’nın Türkiye’ye haddini bildirmesi gerektiğini ısrarla tekrarlamaları da işe yaramamıştı. Ermenilerin defalarca sivil katliamlarına rağmen Azerbaycan’ın karşılık vermemesi de bu amaca hizmet etmemek kasıtlıydı. Ermeniler işin içine sadece Rusya’yı değil İran’ı da çekmek için her şeyi yapmışlar ama sonuç alamamışlardı. İran ise sözüm ona Ermeni sınırını korumak için binlerce topu sınıra yığmışlardı.

    Karabağ’daki düğümü Şuşa zaferi çözmüş, Şuşa’nın düşmesi ile Hankendi’nin yolu Azerbaycan ordusuna açılmıştı. Savaş boyunca bir günde 71 yerleşim yeri işgalden kurtarılarak Ermeni direnci kırılmıştı. Dağlık Karabağ’ın sözde Cumhurbaşkanı Arayik Harutyan, “Çatışmaların Hankendi’ne 2 kilometre uzaklıkta yoğunlaştığını, İHA’lar karşısında çaresiz kaldıklarını, eğer anlaşmaya razı olmazlarsa birkaç gün içinde tüm Karabağ’ı elden çıkaracaklarını” hatırlatmıştı. Ruslar bir taraftan Azerbaycan, Ermenistan anlaşmasını imzalatırken öbür yandan Hazar’ın doğusunda da Türkmenistan ile askeri işbirliği anlaşması imzalamıştı. İşin özeti Ruslar muhtemel bir dünya savaşında arka bahçelerini tahkim ediyorlardı” tespitleri yapılmıştı.

    Düşürülen Rus helikopteri bahanesi ile Ruslar 30 yıl sonra yeniden Azerbaycan topraklarına 5 yıllığına yerleşiyorlardı. Belki de Hankendi, Hocali, Ağdere ve Hocavent’e Azerbaycan birliklerinin girmesinin önüne geçiyorlardı. İmzalanan anlaşma ile Ağdam, Kelbecer ve Laçin’den Ermeni birlikleri çekilmiş olacaktı. Laçin’den Dağlık Karabağ’a 5 km’lik bir koridor açılacaktı. Bu anlaşma Azerbaycan ordusunun zaferi ile şehitlerin kanları ile mühürlenmiş durumdaydı. Keşke, Hocalı başta olmak üzere diğer kentlerde de Azerbaycan’ın tam hâkimiyeti sağlanmış olsaydı. Çünkü bu anlaşmanın en sıkıntılı tarafı; Ermenilerin yeni bir oyun bozanlık yapması durumunda Azerbaycan ordusu sadece Ermenilerle, getirdikleri teröristlerle değil Rus birlikleri ile de mücadele etmek durumunda kalacak olmasıydı. Anlaşmanın 9. Maddesi Türk İslam dünyası açısından hayati önem taşımaktaydı. Nahçıvan-Zengilan arasında koridorun açılması Türkiye için bölgedeki Berlin Duvarı’nın yıkılarak Turan’a kapı açılması olarak okunmalıydı. Ruslar yüzyılın başında ördükleri bu duvardan kendi kontrollerinde gedikler açılmasına izin vererek, İran ve Gürcistan’a hâlâ her şeyin kendi kontrolünde olduğunu gösterme çabasındaydı. Ancak Turan’ın önüne kurulan bu duvarda gedik açılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında Almanya’yı Avrupa’nın lideri haline getirdiği gibi, Türkiye’nin ekonomik olarak bölge liderliğini tescilleyecek, Türk dünyasının emperyalizme ekonomik bağımlılığını bitirecek olan tarihi ve talihli bir aşamaydı. 

    “Anlaşmanın 5. Maddesi gereği ise çatışma bölgelerindeki Barış Kontrol Merkezlerinde Türk birlikleri bulunacaktı. Bu da bize Ruslarla, Libya ve Suriye’de yeni ittifakların kurulabileceğini hatırlatmıştı. Sözün özü, Karabağ anlaşması büyük kargaşa öncesi mevzi tutma sözleşmesi konumundaydı. Globalcilere karşı Rusya da, Türkiye de mevzilerini tahkim etmeyi başarmıştı. Bundan sonrasını, Soros’un çocukları Biden ve Macron düşünüp taşınsınlardı.”[2] yorumları haklıydı.

    Rusya’nın bu maddelerle elde ettiği: “Altı yıla kadar belirlenen bölgede kalmasını ve bu sürenin tarafların çatışması veya bir tarafın Rusya’ya çağrıda bulunması durumunda bir 6 yıl daha uzatılmasını” sağlayan muğlak pozisyonu kalıcı kılmaya yönelik risklere karşı anlaşmada hiçbir tedbir şartı koşulmamıştı. Ve yine Türkiye’nin barış gücüne katılıp sahada olması durumunda, muhtemel suistimal ve istismarlara, yani Ermenistan’ın ve Rusya’nın kışkırtıcı sataşmalarına yönelik açık ve bağlayıcı kuralların anlaşmaya konulmaması da kafa karıştırıcıydı ve ileride başımıza tehlikeli gaileler açacaktı.

    Bu nedenlerle bizim asıl endişemiz ise; 1974 Kıbrıs Barış Harekâtımızda, zaten hakkımız olan daha ileri bölgeleri almamız gerektiğini savunan Rahmetli Erbakan Hocamızın bu teklifine karşı çıkan, Amerika ve Avrupa’nın baskısıyla hemen ateşkes çağrısına uyup Milli çıkarlarımızı riske atan Başbakan Ecevit’in bu ürkek tavırlarının Kıbrıs’ta yaklaşık 47 yıldır süregelen ve aleyhimize işleyen sözde barış görüşmelerine benzer sorunların Azerbaycan için de başlatılıp yaşanmasıydı.

    Bakan Akar'dan Peygambere hakarette bulunan Charlie Hebdo dergisine tepki yanıtı!

    Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) 2020-2021 Eğitim ve Öğretim Yılı ve Harp Enstitüleri açılış töreninde öğrenci subaylara bir konuşma yapmıştı.

    Törene Bakan Akar’ın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal, Millî Savunma Bakan Yardımcısı Yunus Emre Karaosmanoğlu ve Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu katılmıştı. Bakan Akar, öğrencilerin ellerindeki fırsatlardan istifade ederek kendilerini afetlere, operasyonlara, harekâtlara ve bunların yönetimine hazırlaması gerektiğini hatırlatmıştı.

    Öğrencilerin mezun olduktan sonra karşılaşacaklarına ilişkin bilgi veren Bakan Akar, şunları anlatmıştı:

    “Arkadaşlar, gittiğiniz yerlerde terörle mücadele var, terörle mücadelenin çatışmaya dönmüş şekli var. Mülteci sorunları var. Bunların normalleşmesi, hayatın normalleşmesi çerçevesinde insani yardım faaliyetleri, oradaki mültecilere yardım var. Yurt içinde, sınır ötesinde çalışmalar var ve tüm bunları yaparken birtakım siyasi krizlerin içinde kendimizi buluyoruz, siyasi krizler var, bunların yönetimi var. Bu ortamda savunma sanayiyle alakalı diğer konular dahil bunların hepsinin içinde bir anda kendinizi bulacaksınız ve bunları işte siz yöneteceksiniz!”

    Konuşmasının devamında Bakan Akar şunları vurgulamıştır: "Bunların yanında; Balkanlar'da, Ukrayna'da, Afganistan'da, Yemen'de, Körfez'de, Akdeniz havzasında, Doğu Akdeniz'de, Libya'da, Suriye'de ve Azerbaycan'da birtakım olumsuz faaliyetler yaşanmaktadır. Bu arada maalesef dünyanın belli yerlerinde, Avrupa'nın belli ülkeleri başta olmak üzere bir Türk ve İslam, Müslüman düşmanlığı da yayılmaktadır. Dolayısıyla bütün bunların içinde arkadaşlarım sizin varlığınızın, karargâhınızın önemi daha da artmaktaydı. Burada Charlie Hebdo denilen bir dergi var, o dergide yapılan bazı uygunsuz çalışmalar var. Bunların fikir özgürlüğüyle, yayın özgürlüğüyle alakası olmadığını, yapanlar da biliyor, bizler de biliyoruz, üçüncü taraflar da biliyor, herkes biliyor. Bunlar aslında bir tahriktir, bir provokasyondur, bu gerçekten terbiyesizliktir, ahlâksızlıktır. Biz başından beri her zaman söylediğimiz gibi bunları şiddetle kınıyoruz. Burada bizim ülkemizde, hiçbir yayın kuruluşunun ya da hiçbir resmi ya da özel kişinin veya kişilerin, grupların böyle bir şey yaptığına asla rastlanmamıştır. Bizim kimsenin kutsalıyla uğraştığımız ne tarihte ne günümüzde asla söz konusu olmamıştır. Bu gerçekten ahlâksızlıktır, düşüklüktür, zafiyettir."

     

     


      [1] İbrahim Ethem Atnur, Osmanlı Yönetiminden Sovyet Yönetimine Kadar Nahçıvan: 1918-1921; Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2001; sf. 439-441

      [2] Bak: Milat

























    Bu Haber 3022 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS