• FET֒DEN KURTULALIM DERKEN KÜRDİSTAN KURULMAKTAYDI!

    FET֒DEN KURTULALIM DERKEN KÜRDİSTAN KURULMAKTAYDI!

    21 Ağustos 2017

     
    | Devamı



    FET֒DEN KURTULALIM DERKEN KÜRDİSTAN KURULMAKTAYDI!


    FET֒cü piyonların yuları, ABD patronlarınızın avucundadır!

    Sadece FET֒nün değil, bölgemizde faaliyet gösteren tüm terör örgütlerinin arkasında ABD, AB ve Siyonistlerin olduğunu görmeyen ve bilmeyen kalmamıştı. Böyle olunca piyonların belinin kırılması, halk tarafından hesabının sorulmuş olması yeterli olmamaktaydı. Asıl perde arkası patronların ve dış odakların ortaya çıkarılması ve tavır takınılması lazımdı. Oysa AKP iktidarı hâlâ Amerika, Avrupa ve İsrail’le yan yanaydı. Oysa bölgemizdeki tüm terör örgütlerinin sahneden tamamen sökülüp atılması yolu, artık açıkça görüldüğü gibi bunları kullananlarla bağlarının koparılmasına, bir başka ifadeyle terör örgütlerine destek verenlerden hesap sorulmasına bağlıdır. Diyebiliriz ki, özellikle FETÖ konusunda halkımız gerekeni yapmış, ilk hamlelerini başarısız kılmıştır. Sırada bunları kullananlardan yani ABD ve AB ülkelerinden hesap sorulması, bir başka ifadeyle piyonların suratında patlatılan Osmanlı tokadının ağa babalarının ensesinde patlatılması vardır. Ama ne yazık ki, AKP iktidarının ve kurusıkı kahramanlıklarının bunu yapamayacağını, AKP’liler bile anlamıştır.

    15 Temmuz darbe girişimine rağmen FETÖ tabanında akıl almaz bir hipnoz hali hâlâ sürüp durmaktadır. Oysa binlerce mahrem imam itirafçılığa başlamış, Emniyet, yargı ve TSK’dakilerden itirafçılar çıkmış… Mahkeme salonlarında videolar, fotoğraflar gösterilmeye başlanmış… ByLock kullananların mesajları günü, saati, metni ile deşifre edilip açıklanmış… 15 Temmuz darbe girişiminin büyük bir gizlilikle, uzun bir hazırlık dönemi sonunda (CIA tertibi ve teşviki sonucu) Pensilvanya’daki hainin organizasyonu ile gerçekleştiği artık kesinlik kazanmıştır. Normal insanların ve FET֒nün tabandaki taraftarların çok pişmanlık duymaları ve neye alet edildiklerini düşünerek, “biz ne yaptık arkadaş?” diye dizlerine vurmaları beklenirken, tam aksine hâlâ Fetullah’ın masum ve muhterem olduğuna inanmaları tehlikenin asıl kaynağıdır ve beyni yıkanan ve din adına hipnozlanan kalabalıkların nasıl bir tehdit unsuruna dönüştüklerinin ispatıdır. Tabandaki büyük ekseriyet hâlâ (yüzde 95-98 civarında) “biz yapmadık, bunlar hükümetin senaryosudur. Adil Öksüz’ü darbenin karargâhına MİT sokmuştur, sonra da oradan MİT kaçırmıştır. Zaten Adil Öksüz ‘Hocaefendi’nin yanına MİT tarafından yerleştirilmiş bir insandır. Bu, kontrollü bir darbe girişimiydi, cemaati bitirmek üzere kurgulandı” inancı ve iddiasındadır.

    İyi de A. Öksüz’ü daha en başta öğrencilik yıllarında F. Gülen’in yanına yerleştirdiyse, onun dizi dibinde 5 yıl molla olarak eğitilmesini sağladıysa, “beklenen kurtarıcı” olarak Gülen, bunun nasıl farkına varmamıştı? Ayrıca dikkat ediniz F. Gülen bu A. Öksüz hakkında hiç konuşmamıştı… Tabandakiler insan aklıyla alay eden yalanlara öylesine sarılıyor ki, bayramlaşmalarda Fetullahçılarla karşılaşanların dediği şu: “Bunlar asla akıllanmayacaklardı… Üstelik F. Gülen bunlara hâlâ talimat yollamakta ve umut zehri aşılamaktadır. “Erdoğan bitti bitiyor, siz yeniden geliyorsunuz” diyor. Tabandaki Gülenciler buna öylesine inanıyorlar ki, sağda solda konuşmaktan çekinmiyorlardı” diyen Hüseyin Gülerce’ye hatırlatmak lazımdı: Bu Fetullahçılar, Fetullah’tan ziyade Amerika’ya inanıp tapınmaktaydı. AKP iktidarının ve Cumhurbaşkanının ABD’den hesap soramadığını gördükçe de, bu batıl inançları daha da artmaktaydı...

    15 Temmuz Darbesinin “Harici Boyutu”na kahramanlarımız niye hiç el atmazdı?

    Her operasyon beraberinde birçok soruyu da gündeme getiriyordu. Darbeyi gerçekleştiren akıl/küresel irade ile onun sahadaki taşeronlarının sahip olduğu matruşkalı yapı, hiç kuşkusuz bu sonuçta oldukça etkili bir yere sahip bulunuyordu. Net olan durum, tehlikenin halen devam ettiği. Zira son bir yılda yaşanılan gelişmelere, özellikle de dış politika boyutuyla bakıldığında, tehlikenin tamamıyla geçtiğini söylemek pek mümkün görünmüyordu. Nitekim devam eden operasyonlar ve OHAL durumu bunun açık birer göstergesini oluşturuyordu. Her ne kadar ülke; darbe ve sonrası bir ayda yaşanan yüksek alarm durumunda olmasa da, temkinlilik hassas geçiş sürecine damgasını vurmuş durumda. Zira 15 Temmuz’a giden süreçte rol oynayan faktörler ile birlikte bu darbenin arka plan aktörlerinin “durum”, “tutum”, “hedef” ve “beklentilerinde” çok fazla bir değişiklik gözlenmiyordu. 

    Örnek mi? Bir değil, birkaç tanesini birden sıralayalım: 

    1) 15 Temmuz’a giden süreçte etkili olan Rusya dengesi halen gündemdeki yerini koruyor. Bunu değiştiremediler. Bilakis, ilişkiler Suriye merkezli, İran’ın da içine dâhil olduğu bir“defacto ittifak”a dönüşmüş vaziyette. Dolayısıyla Türkiye’nin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerinde gündeme kriz hâkim olurken, Rusya ve diğer Asya/Avrasyalı güçler ile çok kutupluğu esas alan derin bir işbirliği süreci söz konusu. ABD bırakın müttefik olmayı, artık bir tehdit olarak algılanıyor ve bu algı 15 Temmuz gecesinden itibaren zirve yapmış durumda.

    2)  Türkiye 15 Temmuz gecesinden bu yana NATO, dolayısıyla Batı ittifakı açısından halen riskli bir ülke. Türkiye açısından ise NATO, neredeyse dünün Varşova Paktı ile eşdeğer. Türkiye’nin NATO’daki yerini güçlendirmek isterlerken; “Avrasya Bloku”na daha da itmiş durumdalar. Bunu kabul etmeleri mümkün değil.

    3) Aynı şekilde Türkiye-AB ilişkileri de topal ördek konumunda. Koptu kopacak gibi. Uzatmaları oynuyorlar. AB’nin Türkiye üzerinde bir yaptırım gücü artık söz konusu değil.Örneğin, 6 Temmuz tarihli Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren Avrupa Parlamentosu (AP) raporunda Akkuyu Nükleer Enerji Santrali projesinden vazgeçilmesi de talep ediliyor. Türkiye buna, söz konusu raporu aynen Brüksel’e iade ederek cevap veriyor ve tercihini ortaya koyuyor.

    4) Türkiye üzerinden İran’ı hedef alan, mezhep temelli bir “İslam İç Savaşı”nı başlatamadılar. Türkiye, “İslam İç Savaşı”nı reddettiği gibi, bir taraftan İran ve Irak ile olan ilişkilerini güçlendiriyor, diğer taraftan Suriye politikasında daha farklı bir sürece girdiğiyle de ilgili güçlü mesajlar veriyor.

    5) Mısır’daki askeri darbe sonrası coğrafyadan süpürülmesi hedeflenen Türkiye, buna “İslam NATO’su” (O bir Amerikan oyunuydu. Sünni İslam’la Şii İran’ı kapıştırma senaryosuydu…), Körfez’de askeri üsler vb. projelerle cevap vermek suretiyle meydan okumasını devam ettiriyor.

    6) Türkiye, ABD/Batı’ya rağmen Suriye’ye girebiliyor, Fırat Kalkanı operasyonunu gerçekleştirebiliyor ve bunu Suriye-Irak merkezli olarak daha da geliştirebileceği-derinleştirebileceğiyle ilgili mesajlarını veriyor.

     Dolayısıyla, Türkiye’nin bu adımlarından rahatsızlık duyan darbeci cenahta 15 Temmuz öncesini anımsatan benzer gelişmelere hep birlikte şahit oluyoruz. Örneğin, iç politikadaher an yeni “Geziler” için fırsat kollanırken, dış politikada Türkiye’yi müttefikleri ile karşı karşıya getirmeye yönelik yeni krizler çıkartılmaya çalışılıyor. Katar-Suudi Arabistan gerginliği ve burada Müslüman Kardeşler Örgütü’nün bir kez daha gündeme getirilmesi, Türk-Rus ilişkilerinde ikinci bir 24 Kasım’ı hedefleyen Karlov suikastı, Musul-Kerkük merkezli son gelişmeler ve Türkiye-İran ilişkilerindeki ince çizgi gibi... Aynı şekilde, emperyalist güçlerin ve onun taşeronlarının 15 Temmuz’da ülkeyi bölmeyi hedefleyen “iç savaş” noktasında da benzer bir tutum içerisinde oldukları dikkatlerden kaçmıyor. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak merkezli “BOP Kürdistanı”kapsamında eş zamanlı olarak atılan adımlar bunun birer somut göstergesi”[1] önemli saptamalardı. Ancak “Devlet ile Hükümeti” ayırarak bunları okumak ve anlamak lazımdı. Aksi halde AKP yalakalığından başka sonuca varılmazdı.

    “Dinlerarası diyalog FETÖ suçu” ise AKP iktidarı hâlâ bu suçun ortağıydı!

    Hatırlayacaksınız Yunanistan'la aramızda Ayasofya krizi yaşanmıştı. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Diyanet İşleri Başkanlığı'nca Ayasofya'da Kadir Gecesi programı hazırlaması, ardından sabah ezanı okunması üzerine Yunanistan Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaparak, Türkiye'yi kınamış ve bunun “Kabul edilemez bir provokasyon” olduğunu açıklamıştı. Yunanistan açıklamasında, Ayasofya'yı camiye çevirme girişimlerinin uluslararası toplumu rencide ettiği belirtilip, buna tepki gösterilmesi çağrısında bulunulurken, “Dünyadaki bütün Hıristiyanların dini duygularına ve bu kültürel mirası yücelten odaklara yönelik açık, kabul edilemez bir meydan okuma söz konusudur. Böyle bir dönemde dinlerarası diyaloğun zayıflatılmak yerine teşvik edilmesi gerekir” çağrısı yapılmıştı. Yıllardır Batı Trakya Türklerinin kimliğini dahi tanımayan, din özgürlüğü başta olmak üzere her türlü insan hakkından mahrum bırakan Yunanistan, ülkemizde nerede ve nasıl ibadet yapılacağına, özetle egemenlik hakkımıza karışacak kadar küstahlaşmıştı. Oysa Başbakan Binali Yıldırım bundan 4 gün önce Atina'daydı. Çipras'la ne kadar da güzel, samimi “kazan-kazan” mesajları yayınlamış, iftar için gittiği Gümülcine'de de 15 yıldır tüm “üst düzey diyaloglara” rağmen sorunlarında milim düzelme olmayan Batı Trakya Türklerine, “Her zaman yanınızdayız” dedikten sonra “AB vatandaşlığı ayrıcalığını en iyi şekilde kullanıp, AB üyesi bir ülkenin nimetlerinden yararlanmalarını” tavsiye buyurmuşlardı. 

    Yunanistan'ın Ege'deki işgallerine sesini çıkarmayan Dışişleri Bakanlığımız, Ayasofya konusunda hemen tepki koymuşlardı. Yunanistan'ı kınayıp, “çağdaş, bütün dinlere saygılı ve demokratik bir ülke olmaya” davet eden Bakanlığımız, bu ülkenin dini özgürlükler konusundaki karnesini şu iki örnekle vurgulamıştı: “Yunan makamlarının, Yunanistan'daki Müslüman Türk azınlığı dini özgürlükler konusunda gittikçe artan baskıya maruz bıraktığını, olağan görevlerini yerine getirdiği için seçilmiş Müftüler hakkında davalar açtığını, ibadete açık bir caminin bulunmadığı Selanik’te Müslümanların Ramazan Bayramında, tarihi camilerden birinde namaz kılma taleplerinin bu yıl da olumsuz karşılandığını” hatırlatmıştı.

    Yunanistan’ın açıklamasında, “dinlerarası diyalog” ifadesi vardı ya, Dışişleri Bakanlığımız bunu da şöyle yanıtlamıştı: “Başkentinde henüz ibadete açık bir cami bulunmayan Yunanistan’ın açıklamasında belirttiği dinlerarası diyalogdan ne anladığı, soru işaretine sebep olmaktadır.” Yunanistan “dinlerarası diyalogdan ne anlıyor?” bilmiyoruz, ama acaba Dışişleri Bakanlığımız ne söylediğinin farkında mıydı? diye soran Müyesser Yıldız şu çarpıcı çelişkiyi ortaya koymuşlardı.

    Niye mi? Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 15 Temmuz'dan önce hazırlanan ve “FET֔ davalarının ilki olan çatı iddianamesinin “Fetullahçı Terör Örgütünün Faaliyetleri ve İşlediği Suçlar” başlıklı   11'inci bölümünün ilk sırasında: “(Syncretic) Yeni Bir Din İnşa Etmek: Dinlerarası Diyalog” suçu yer almaktaydı. Üç sayfa ayrılan bu suçla ilgili olarak da özetle şunlar anlatılmıştı:

    “Hıristiyanlar, birçok ülkede misyonerlik faaliyetleri yürütmektedir. Diyalog ve Hoşgörü Projesi, misyonerlik faaliyetlerine destek vermek amacıyla ilk defa 1962 yılında Vatikan XIII. Konsülü tarafından telaffuz edilmiş, 06 Ağustos 1964 tarihinde Papa VI. Paul tarafından 'Ecclesiam Suam' ismi ile yayınlanan bildiride diyalogdan bahsedilmiştir... Papa II. Jean Paul’un 1991 yılında ilan ettiği 'Redemptoris Missio' (Kurtarıcı Mesih) isimli genelgesinde; 'Dinlerarası diyalog, Kilise'nin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçası yerindedir... Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir' demektedir. Papa II. John Paul 24 Aralık 1999 milenyum mesajında ise; 'Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda hedef Asya'dır' diyerek, asıl hedefin ne olduğunu açıkça belirtmiştir. Bilinen ve açıkça beyan edilen bu gerçeklere rağmen Fetullah Gülen, dinlerarası diyaloğun dünyadaki sahibi Vatikan’a, Papanın ayağına gitmekten vazgeçmemiştir. Türkiye’de bu işi üslenen, ülke gündemine getiren ve kurumsallaştıran kişi Fetullah Gülen’dir.”

    İddianamede, “FET֔nün bu kapsamda yaptığı faaliyetlerin tek tek sıralandığını, ayrıca tutuklu sanıklardan Zaman Gazetesi'nin ilk sahibi Alaaddin Kaya hakkında bazı tanıkların, “Fetullah Gülen Alaattin Kaya vasıtası ve Kasım Gülek aracılığı ile Vatikan'la temas başladı. Alaaddin Kaya, Fetullah Gülen ve Fener Rum Patriği Bartholomeos ile irtibatı sağladı, Fetullah Gülen’in Papa II. John Paul ile görüşmesinde yanında bulunmuşlardı” şeklindeki ifadelerine yer verildiğini de hatırlatıp, soralım: Dışişleri Bakanlığımızın bu gelişmelerden hiç haberleri olmamış mıydı?

    Yoksa Dinlerarası Diyalog işini FETÖ'nün kurumsallaştırdığına ve suç olduğuna hâlâ inanmamışlar mı ki, buna rağmen “dinlerarası diyaloğa” dikkat çekip duruyorlardı? Haydi bir soruda biz soralım: Yoksa BOP eşbaşkanlığı gibi Dinlerarası Diyalog tahribatı da, perde arkasından ve AKP iktidarınca hâlâ yürütülüyordu da toplum FETÖ mücadelesiyle mi avutulup oyalanmaktaydı?

    Oysa 2005 yılı Mayıs ayında, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olan Doç. Dr. Mehmet Görmez, Diyanet dergisinde, "Hiçbir dinin temel iddiaları bir tarafa bırakılamaz" diyerek, "Bir arada yaşamanın en büyük risklerinden biri, hâkim gücün farklılıkları aza indirgemesi, hatta tamamen ortadan kaldırmasıdır. Farklılıkları yok etmeyi, onlara şekil vermeyi, onları belli bir forma sokmayı diyalog biçimi olarak görmüyoruz" ifadelerini kullanmıştı! Yani Vatikan'ın projesi olan dinlerarası diyaloğun savunuculuğunu yapmıştı. "Hâkim güç" derken de üstü kapalı siyasi mesaj vermiş olmaktaydı! 2008 yılında Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hadisler üzerinde yaptığı kapsamlı çalışmayı, İngiltere'de bir basın toplantısı ile açıklamıştı! The Guardian gazetesi, "Türkiye, İslâm'a 21. yüzyıl yorumu getirmek için çalışıyor" başlığıyla verdiği haberde, "İslâm inancının Batı değerleriyle bağdaştırılması da hedefler arasında" gibi ifadeler kullanmıştı.

    İslâm dünyası, ABD'nin silahlı girişimleriyle ve Türkiye'yi yöneten siyasi iktidarın gayretiyle dönüştürülüyor ama Diyanet İşleri Başkanı, "Bölgede barışın ve huzurun teminatıyız" diyordu. Oysa iktidarın uyguladığı politikalar İslâm dünyasına kan ve gözyaşı getirirken, Batı dünyasının barış ve huzur içinde yaşamasını sağlamış oluyordu… İşte Rum basınında, "Türkiye'nin Kıbrıs'ta yüzde 80 asker azaltmaya hazır olduğu" bildiriliyordu. Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım"Katar'a Türk askeri gönderilirken, Kıbrıs'tan neden Türk askeri çekiliyor? Hem de Rum yönetimi asker sayısını artırır ve İsrail ile ortak askeri tatbikat yaparken" sorusu hâlâ yanıtını bekliyordu. "Irak, İran, Suriye ve Türkiye'nin parçalanarak kurulması istenen dört parçalı Kürdistan'a doğru hızla gidiliyor! Ege'de dünyaya açılan kapımız olan adaların işgaline göz yumuldu. Elimizde dünyaya açılan tek kapı olarak kalan Kıbrıs'ta da durum vahim. Gelin BOP'tan vazgeçelim, Kıbrıs'tan vazgeçmeyelim" uyarılarına neden kulak tıkanıyordu?

    FETÖ'nün Hava Kuvvetleri imamı olduğu iddia edilen Adil Öksüz'ün serbest bırakılmasıyla ilgili asker, emniyet personeli ve 1 Başbakanlık müşavirinin de aralarında bulunduğu 28 kişi hakkında iddianame hazırlanmıştı.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca, FETÖ'nün darbe girişiminin kilit isimlerinden firari Adil Öksüz'ün serbest bırakılmasıyla ilgili 13'ü asker, 14'ü Emniyet Genel Müdürlüğü personeli ve biri Başbakanlık müşaviri 28 şüpheli hakkında hazırlanan iddianame tamamlanarak mahkemeye göndermiş bulunmaktaydı. FETÖ'nün sözde "Hava Kuvvetleri Komutanlığı imamı" olduğu belirlenen şüpheli Adil Öksüz'ün, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin soruşturma sırasında gözaltına alınmasının ardından Ankara Batı Sulh Ceza Hakimliği'nce adli kontrol kararıyla serbest bırakılmasıyla ilgili soruşturma tamamlanmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianame, Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yollanmıştı.

    Soruşturma kapsamında 13'ü asker, 14'ü Emniyet Genel Müdürlüğü personeli ve biri Başbakanlık müşaviri 28 şüpheli hakkında yurt dışına çıkış yasağı adli kontrol tedbirinin uygulandığı açıklanmıştı. İddianamede, 4 şüpheli hakkında "silahlı örgüt üyesi olmamakla birlikte silahlı örgüt adına suç işleme, görevi kötüye kullanma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, suçluyu kayırma", 21 şüpheli hakkında "görevi kötüye kullanma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, suçluyu kayırma", 2 şüpheli hakkında "silahlı terör örgütüne üye olma, görevi kötüye kullanma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, suçluyu kayırma" ve bir şüpheli hakkında ise "örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme ve suçluyu kayırma" suçlarından hapis cezası istendiği ortaya çıkmıştı.

    Hürriyet'in haberine göre, iddianamede, Başbakanlık Müşaviri olarak görev yapan Ali İhsan Sarıkoca’nın Adil Öksüz’ü gözaltındayken ziyaret ettiği saptanmıştı:

    Ali İhsan Sarıcakoca ifadesinde Adil Öksüz ile yaptığı görüşmeye ilişkin olarak şunları anlatmıştı:

    "Karakola saat 17:30-18:00 sıralarında vardım. Karakol bahçesine geçtiğimde orada karakol binasının önünde darbeciler sıraya dizilmiş vaziyette bulunuyordu. Karakolun bahçesinde Serter KOÇAK ile konuşmaya başladık, konuşmamızda Serter KOÇAK bana darbecilerden birisinin yardımcı doçent olduğunu ve FETÖ'nün imamı olduğunu söyledi. Ben sabaha kadar darbecilerle uğraştım ve darbecilerin şehit ettiği insanlarımız ve onların yakınlarıyla ilgilendiğimden dolayı çok etkilendim, bu etkilenmemden dolayı Serter KOÇAK'ın bana söylemiş olduğu FETÖ'nün imamı olduğunu söylediği yardımcı doçent ile görüşmek istedim ve kendisiyle görüşmeye başladığım bu kişinin daha sonradan Adil ÖKSÜZ olduğunu öğrendik. Adil ÖKSÜZ ile ben görüşmeye başladım. Adil ÖKSÜZ bana kendisinin ilahiyatçı olduğunu söylemesi üzerine ben de hem imam hatip lisesi mezunu hem de hafız olduğum için kendisine "bu kadar sivil vatandaşı İslamiyet’teki hangi kritere dayanak öldürdünüz, diye sordum. Adil ÖKSÜZ bana cevaben 'biz bunları tasvip etmiyoruz' dedi. Akabinde bana “masum insanların öldürülemeyeceğine” ilişkin bir ayet okudu, ben de kendisine cevaben “niçin söylediğiniz şeyleri yapmazsınız” mealindeki ayeti okudum ve kendisinin Müslüman olmadığına inandığımı kendisine söyledim. Yanılıyorsam ve kendisinin de Müslüman olduğunu kabul ediyorsa kendisinin ailesinin ve tüm Müslümanlar için bildiği her şeyi anlatması gerektiğini kendisine söyledim. Bu sayede belki de ahiretini kurtarabileceğini kendisine söyledim. Başını eğip sessiz kaldı. Bunun üzerinden ben de yanından ayrıldım, kendisiyle başka türlü bir irtibatım olmadı."

    15 Temmuz Kalkışmasını asıl önleyen TSK ve duyarlı Halkımızdır.

    “Sevdiğim bir meslektaşımın söylediği “Kalkışmayı önleyen TSK’nın kendisidir”sözleri beni adeta silkelemişti. Kafama bir çivi çakılmış gibi hissettim kendimi.” diyen Milli Gazete yazarı, hiç üşenmeden Türk Silahlı Kuvvetlerinin 14 Temmuz 2016 günkü, yani kalkışmadan bir gün evvelki envanterini çıkarmıştı.

    İşte Tank envanteri: 1361 adet M60, 170 adet Sabre3, 171 adet Leopar, 339 adet Leopar 2, 1000 adet Altay (alınan ve yapılmakta olan), 350 adet Fırtına T155, 362 adet M S2, 219 adet M110A ve 400 adet Panter. Toplam tank sayısı: 4372 kadardı.

    Zırhlı Araç envanteri: 336 adet Atak, 1000 adet FNSS, 900 adet MSS, 650 adet FNS, 500 adet Atak2, 156 adet M13, 70 adet Allta, 48 adet ZTA, 900 adet Kobra, 3161 adet M113A ve 400 adet BMC. Toplam Zırhlı araç sayısı: 8121 olmaktaydı.

    Helikopter envanteri: 109 adet Skorsky, 28 adet Cougar, 114 adet Iroquoil, 18 adet M17, 10 adet Chonook, 7 adet Süper, 3 adet Viper, 32 adet Cobra ve 100 adet Atak (mevcut ve sipariş). Toplam Helikopter sayısı: 421’e ulaşmaktaydı.

    Savaş uçağı envanteri: 240 adet F16, 54 adet Terminator, 30 adet Blok50 F16, 116 adet F35. Toplam savaş uçağı sayısı: 440’ı bulmaktaydı.

    14 Temmuz 2016 günkü Askeri personel sayısı: Toplam 561 bin 496 (Er, erbaş, astsubay, subay ve general)

    Kalkışmayı planlayan ve uygulamada fiilen yer alan araç ve personel sayısı: 74 adet tank, 246 adet Zırhlı Araç, 37 adet helikopter, 35 adet savaş uçağı, 3 bin 992 adet hafif silah ve 8 bin 651 askeri personel (Er, Erbaş, Astsubay, Subay ve General)

    Kalkışmaya fiilen katılanları, TSK’nın bütünü ile kıyasladığımızda, bu grubun, mazisi şan ve şerefle dolu, gücünü her zaman ve her koşulda yüce Türk milletinden alan TSK içerisinde çok küçük bir sayıda olduğu anlaşılmaktadır.

    Kalkışmacıların, TSK’nın tümüne oranı: Personel %1,5, savaş uçağı %7 (35 uçak bunun 24’ü muharip uçak), helikopterlerde %8 (37 Helikopter bunun 8’i taarruz helikopteri), tank ve zırhlı araçlarda %2,7 (246 zırhlı araç, bunun 74’ü tank), gemilerde %1, (3 gemi) hafif silahlarda %0,7 (3992 adet hafif silah) Kalkışmaya katılan personel, araç, gereç ve silahın TSK’nın bütününe oranı: %1,5 oranında kalmıştır. Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, TSK’nın yüzde 98 buçuğu kalkışmaya katılmamış ve katılmadığı gibi de bozulması mümkün olmayan emir-komuta disiplininin dışına çıkarak darbeyi önlemeye çalışmıştır.[2] Ve tabi cesur ve duyarlı halkımız da, canları pahasına kahraman ordumuza yardımcı olmuşlardır.

    AKP iktidarının Yeni Kabile değişikliğinde eski hızlı FET֒cüler Bakan yapılmıştı!

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına atanan Jülide Sarıeroğlu, 12 Mayıs 2013’te Twitter hesabından: “Antalya’da halk AKP’ye karşı yürüyor… Binler “Tayyip istifa” diye haykırıyor…” diye yazmıştı. 8 Eylül 2013’te ise Fetullah Gülen’in: “Gıybet ve dedikodu kadar bir toplumu fesada sürükleyen ikinci bir virüs gösterilemez” sözünü paylaşıp, AKP’lileri FET֒cülere karşı iftira atmak ve dedikodu yapmakla suçlamıştı.

    16 Mayıs 2013’te ise Jülide Hanım: “Güya IMF’ye borcunu ödeyen AKP Türkiyesi’nde, aslında her bebek 4500 dolar borçla doğuyor.” hatırlatmasını yapmıştı.

    Şimdi bu kafaların bakanlığa taşınması Fetullahçılarla mücadele mi sayılmaktaydı?

    AKP iktidarının Fetullahçılara ilk kıyağı: Nil Yayınları Resmen Tescillemişti;

    “Fetullah Gülen markalı” prezervatif ve şarap çeşitleri üretilecekti!

    Antalya kökenli bir girişimci Fetullah Gülen marka prezervatif ve bira üretmek için patent aldığı belirlenmişti. Türk Patent Enstitüsü'ne başvuran girişimci, “Fetullah Gülen marka ürünlerin üretimini” tescil ettirmişti. 24 Mayıs 2002 tarihinde tescil edilen markanın kullanımı 10 yıl süreyle Nil Basım Yayın AŞ'ye aitti. 42 farklı emtia sınıfı için alınan patentte birbirinden ilginç ürünler görülmekteydi. Bunlardan en ilginci 10 numaralı sınıftakilerdi. 10 numaralı sınıfta Fetullah Gülen isimli ürün üretme hakkını elinde tutan Nil AŞ, buna göre; masaj aletleri, cinsel amaçlı aletler ve malzemeler, biberonlar, kulak tıkaçları, idrarını tutamayanlar için çarşaf üretebilecek. Bu grupta doğum kontrol aletlerine ve prezervatiflere de yer verilmişti. 05 numaralı sınıftan alınan marka tescili de doğum kontrol hapından gebelik testi ürünlerine, hayvan spermlerinden hijyenik külotlara, zayıflama çaylarından deodoranta kadar onlarca üründe Fetullah Gülen ismini kullanma hakkını vermekteydi. Buna göre Nil AŞ, Fetullah Gülen adıyla deodorant üretebilir ve aynı isimle ürettiği doğum kontrol haplarını piyasaya sürebilirdi.

    Fetullah Gülen adıyla üretilebilecek bir başka ürün grubu da çeşitli oyunlara aitti. Bu grupta tavladan dominoya, okeyden kızma biradere, damadan yılbaşı süslerine kadar onlarca ürün üretilecekti. 32 numaralı ürün grubunu da kapsayan marka tescil belgesi Nil AŞ'ye; bira, bira yapımında kullanılan preparatlar, bira mayaları gibi ürünleri piyasaya sürme olanağı vermekteydi. Firma, Fetullah Gülen ismiyle gazoz, kola, sahlep, domates suyu, şurup, soda, tonik gibi içecekler de üretebilir. İçecekler bununla da sınırlı değil. 33. sınıfta ise şarap, likör, alkollü içeceklerin hazırlanması için alkollü bileşimler, süt karışımlı alkollü içecekler, konyak, viski, rakı, kokteyller ve aperatifler. Hatta firma bu isimle Japon içkisi "sake" bile üretebilirdi. Dünyanın birçok ülkesinde örgütlenen Fetullah Gülen cemaatinin bu özelliklerini bilenler, sake üretim hakkının Japonya'daki çalışmalar için önemli bir araç olacağı şeklinde espri konusu edinmeleriydi.

    Nil AŞ'nin Fetullah Gülen ismiyle aldığı mal ve hizmet listesinde tütün grubu da görülmekteydi. 34. grup malları da tescil ettiren firma, buna göre işlenmiş veya işlenmemiş tütün, sigara, puro, enfiye, sigarillos, çiğneme tütünleri, pipo, ağızlık, küllük, tütün kutuları, sigara kesicileri, pipo temizleyiciler, puro ve sigara tabakaları, nargile, çakmaktaşı ve çakmak üretme hakkını elde edecekti. Marka tesciline göre Fetullah Gülen TV isimli bir televizyon kanalı kurma, Fetullah Gülen FM açma, cep telefonu ve uydu ile iletişim hizmetleri verme, haber ajansı çalıştırma hakkı da Nil AŞ'nindi. Şirket isterse aynı isimle diskotek de işletebilirdi.Çünkü marka tescilinde eğlence hizmetleri de tarif edilmişti. Buna göre, eğlendirme ve eğlence parkı hizmetleri, lunapark çalıştırma, balo düzenleme, tatil kampı açma hakları da tescil edilmiş vaziyetteydi. Bir başka olanak da Fetullah Gülen isimli kafeteryalar dikkat çekmekteydi. Nil AŞ isterse Fetullah Gülen ismiyle bir kafeterya zinciri kurabilirdi. 42. ürün ve hizmet grubunda kantin, catering, kokteyl hizmetleri, snack-bar hizmetleri gibi başlıklara da yer verilmişti. Bu durumda Türkiye'nin her yerinde Fetullah Gülen adıyla snack-barlar açılabilirdi.

    İzmir Gaziemir'de faaliyet gösteren firmanın Antalya kökenli ortağı, Fetullah Gülen'in isim hakkını aklına gelen bütün sektörlerde tescil ettirmişti. Firma bu isimle deterjandan çamaşır suyuna, arap sabunundan şampuana, mazottan oduna, motor yağından fitile, bebek mamasından diyet gıdalarına, gebelik testinden yara bandına, dikiş makinasından çöp öğütme makinasına, mutfak robotundan çatal bıçağa, idrarmetreden su sayacına, can yeleğinden elektrikli battaniyeye, korseden varis çorabına, kat kaloriferinden fön makinasına, sanayi tipi fırından nükleer reaktöre, çöp kamyonundan arazöze, cenaze yıkama aracından bisiklete, yattan kotraya, sandalda feribota, av tüfeğinden havai fişeğe, kravat iğnesinden saat kordonuna, kronometreden şarap kadehine, müzik aletlerinden hortuma, çantadan valize, cüzdandan güneş şemsiyesine, asfalttan beton direklere, koltuktan kanepeye, pudra ponponlarından tuvalet kutularına kadar aklınıza gelebilecek her şeyi üretebilirdi.

    Fakat Fetullah Gülen markasının tescilinde suni bir sorun gözlenmişti.Aynı marka için 25 Mayıs 2002 yılında İstanbul firması Çağlayan Basım Yayın AŞ’de 12898 nolu bir başvuru yapmış görünmekteydi. Bu başvuru 1 Eylül 2004'te tescil edilmişti. Nil AŞ'nin marka başvurusu 23 Mart 2001'de koruma altına alınmış, ama marka hakkı artık Çağlayan AŞ’ye aitti. Çünkü firma 3 Ekim 2001'de başvurusunu geri çekmişti. Fetullah Gülen markalı mamuller üretme hakkı artık Çağlayan AŞ'nindi. İstanbul Bulgurlu'daki şirketin marka tescil belgesi 8 Eylül 2004'te hazırlanıp firmaya gönderilmişti. 97 bülten nolu tescil 9 Mayıs 2005'te gazetede yayınlanıvermişti. Gazete numarası ise 372. Fetullah Gülen markasının logosu da 30 Nisan 2003'te tescil edilmişti. Fakat Türk Patent Enstitüsü'nün kayıtlarında Nil A.Ş. hem İstanbul Altunizade'de, hem de İzmir Gaziemir'de görülmekteydi. İstanbul Bulgurlu'da kayıtlı Çağlayan AŞ'nin de ikinci adresi İzmir Gaziemir’di. Üstelik Nil A.Ş. ile tamamen aynı adresteydi: Sarnıç Yolu No: 5 Gaziemir... Her iki şirketin de Fetullah Gülen cemaatine ait olduğu iddiaları marka tescili başvurusunun ayrı bir gizemiydi.[3]

    Cezaevinden yazılan iki mektup oldukça anlamlıydı!

    ESKİ Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) üyesi Orgeneral Akın Öztürk 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 18 Temmuz 2016’da tutuklanmıştı. Öztürk, Yurtta Sulh Konseyi üyesi ve FETÖ/PDY yöneticisi olarak darbenin yönetim merkezi olan Akıncı Üssü’ndeki eylemleri koordine etmekle suçlanmıştı.

    Akar ve Güler’e yazmıştı

    Öztürk’ün cezaevine konulduktan sonra 25 Temmuz 2016’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’e birer mektup gönderdiği ortaya çıkmıştı. Öztürk’ün mektupları Orgeneral Güler imzasıyla, suç delili olduğu gerekçesiyle savcılığa teslim edilmiş bulunmaktaydı. Öztürk, Akar’a hitaben yazdığı mektubuna “Sayın Komutanım” diye başlayarak, şunları aktarmıştı:

    “15 Temmuz günü birlikte yaşadığımız olayları, 2 günlük gözetim süresinden sonra sayın savcı Serdar Coşkun’a detaylarıyla anlattım. Doğal olarak zat-ı alinizi, 2. Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı ile diğer kurtardığımız generalleri şahit olarak gösterdim. Sayın savcının iddianamesini hazırlarken sizlerin ifadelerinin de içinde bulunması hayati önem taşımaktadır. Bu konuda gereğini yapacağınıza gönülden inanıyor, saygı sunuyorum. Not: Konuyla ilgili hiçbir bilgim olmayıp Abidin Paşa’nın ricasıyla 4. Üs Komutanlığı’na gittiğimi arz ederim.”

    Akın Öztürk’ün, Org. Yaşar Güler’e yazdığı mektupta ise savcıya verdiği ifadenin ana hatlarını anlattıktan sonra ‘bir an önce müdahale edilmesi’ talebinde bulunarak şunları hatırlatmıştı: “Sayın savcının iddianameyi hazırlarken sizin şahitliğinizi çok önemli görüyorum. Onun için bir an önce müdahale etmenizde yarar vardır diye düşünüyorum. Gelişen olaylarla ilgili hiçbir bilgim yoktur. Bizi birileri bir yerlere monte etmişler. Gereğini saygılarımla arz ederim.”[4]

    Rumlar asker sayısını sürekli artırmaktaydı

    Bir taraftan görüşmeler devam ederken, Rumlar diğer taraftan Milli Muhafız Ordusu’nun sayısını artırmak için paralı asker kiralamayı sürdürüyordu. Rum Savunma Bakanı Fotiou, bu yıl içinde 4 bin paralı asker daha alınacağını açıklamış bulunuyordu. Yeni alınacak 4 bin paralı askerler ile Rum Milli Muhafız Ordusu (Ethniki Fruro) içindeki paralı asker sayısı 27 bine çıkıyordu. Bu bilgileri toplamak için de son 6 yılın Rumca gazetelerini okumak yeterli, başka bir araştırma gerekmiyordu. Paralı askerlerin tümü Yunanistan’dan geliyordu. Ekonomik iflas nedeni ile işsiz olan Yunanlı gençler, kendi ülkelerinde zorunlu askerlik görevlerini yaptıktan sonra doğru Güney Kıbrıs’a gelip paralı asker oluyorlar. Hem paralı askerlikten iyi maaş alıyorlar hem de Kıbrıs (Rum) vatandaşı oluyorlardı.

    Yunanistan’da Kıbrıs (Rum) vatandaşı olmanın büyük ayrıcalıkları vardı. İş kurmak, gayrimenkul almak, devlete vergi ödemek ve benzeri konularda Kıbrıs (Rum) vatandaşlarına ayrıcalık uygulanıyordu. Daha az vergi, sıfır emlak vergisi, sıfır tapu harcı ve benzerleri gibi. Rum Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen “Milli Muhafız Ordusu Kuruluş Yasası” içinde, Yunanistan’dan gelip (Rum) Milli Muhafız Ordusu’nda görev yapan Yunanistan vatandaşlarının otomatikman Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlığını kazanacaklarına dair bir de madde yer alıyordu. Türkiye’den gidip Kıbrıs’a yerleşen, iş kuran, evlenen, çoluk çocuğa karışan kardeşlerimize vatandaşlık verilmesine şiddetle karşı çıkan bazı “nesebi karışık”tan herhangi birinden ben daha bugüne değin, Rum tarafında askerlik yaptı diye vatandaşlık verilen Yunanlılara karşı ağzını açıp tek bir eleştiri yapanını veya da protesto edenini de görmedim ve duymadım.” diyen Ata Atun önemli bir yaraya parmak basıyordu. 

    Özetleyecek olursak; Rum tarafında yayınlanan gazeteler, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’nin resmi nüfusunun 850 bin olduğunu, bunların 550 bininin Kıbrıslı Rum, geri kalanın da sonradan vatandaş yapılan Rum olmayan kişilerden oluştuğunu yazıyordu. Bu 300 bin sonradan yapılma vatandaşların sayısı, bu yıl alınmış ve alınacak paralı askerlerle birlikte 357 bine ulaşıyordu. Bir taraftan Anastasiadis “Sıfır güvenlik, sıfır garanti, sıfır asker” derken diğer taraftan da “paralı asker” alıyordu. Herhalde bu talepleri asırlardır olduğu gibi Avrupa sayesinde gerçekleşirse, ilk fırsatta Kıbrıslı Türkleri adadan temizlemek düşüncesine dayanıyordu.

    Oysa ATV / A HABER “Cumhurbaşkanı ile Gündem Özel”de (30.07.2016) konuşan Sn. Erdoğan: “Tabii bir diğer önemli adım da bana göre, yavaş yavaş ordunun da küçültülmesi sürecine girmiş oluyoruz.” diyerek TSK’nın küçültüleceğini iftiharla açıklıyordu.

    Rum basınında, Kıbrıs Konferansı öncesinde "Türk askeri yüzde 80 adadan çekilecek"haberleri yer alıyordu. Aynı, Ege'de olduğu gibi iktidardan ses seda çıkmıyordu!.. Ancaak!.. Rumlar kartlarını gayet açık oynuyordu. GKRY Savunma Bakanı Christoforos Fokaides basına yaptığı açıklamada, "Rum Milli Muhafız Ordusu'na Ekim 2016'da 3 bin sözleşmeli asker alındı. Bu yıl alınacak askerler için 4 binin üzerinde başvuru yapıldı" diyordu. Nasıl oluyorsa bu gelişme Türkiye'de itina ile saklanıyordu!..

    Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım,"Erdoğan'ın bu yıl içinde yaptığı açıklamalara bakıldığında, hâlihazırda sürdürülen Kıbrıs müzakerelerinde, Annan Planı'ndan daha da ağır tavizler verileceği anlaşılıyor. Annan Planı'nda, Rum-Yunan tezlerini destekleyen ve teslimiyetçi politikalar izleyen Erdoğan aynı tutumunu sürdürüyor" endişelerini paylaşmıştı. Ümit Yalım, "Erdoğan'ın 'Kıbrıs'ta 950 Rum askeri/650 Türk askeri bulunsun' önerisi akıl ve mantıkla bağdaşmıyor. Erdoğan'ın kendi güvenliği için binlerce polis görevlendirilirken, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan 350 bin soydaşımız için 650 asker görevlendirilmesi kabul edilemez" diye çıkışmıştı. Ümit Yalım’ın;

    "Erdoğan'ın, 'Erenköy ile Güzelyurt arasındaki bölgenin Kuzey Kıbrıs'a verilmesine karşılık olarak Kapalı Maraş ile birlikte Açık Maraş da Güney Kıbrıs Rum kesimine bırakılır' önerisi de tam bir akıl tutulmasıdır. Rum tarafı sadece Kapalı Maraş'ı isterken son derece dar bir alan karşılığında Açık Maraş'ın da verilmesi kabul edilemez. Ayrıca Kapalı ve Açık Maraş bölgeleri Osmanlı vakıf arazisi olup devir konusu yapılamaz. Erdoğan kimin malını kime veriyor? Ege Denizi'nde 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını alenen Yunan askerine teslim eden Erdoğan, şimdi de şehit kanlarıyla sulanmış Kıbrıs topraklarını ve ecdat yadigârı Osmanlı vakıf arazilerini Rum-Yunan ikilisine teslim etmeye çalışıyor. Erdoğan kimin tarafında ve kimi temsil ediyor?

    Kıbrıs Girit mi olacaktı?

    GKRY Meclisi, Ocak 1950 Plebisiti'nin (Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı) (ENOSİS) tüm Rum okullarında kutlanması kararı aldı. 10 Şubat 2017'de alınan bu kararın daha sonra askıya alındığı iddia edilse de gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü GKRY lideri Anastasiadis 1 Nisan 2017'de Yunan Savunma Bakanı Kammenos ve Yunan Genelkurmay Başkanı Apostolakis ile birlikte ENOSİS'i anma törenlerine katıldı. Anma töreninde, EOKA terör örgütünün militanlarının hâlâ görevde olduğu ve EOKA terör örgütünün varlığını sürdürdüğü açıkça görülüyor. Hâl böyleyken Kıbrıs'taki Türk askerinin sayısını 650'ye indirmek, Kıbrıs'ta yaşayan Türk soydaşlarımızı EOKA terör örgütüne teslim etmek demektir.

    Rum-İsrail askeri tatbikatı

    Güney Kıbrıs'ın Trodos Dağları bölgesinde 11-14 Haziran 2017 tarihleri arasında icra edilen GKRY-İsrail Köy Kurtarma Tatbikatı'na 400 İsrail Komandosu ile taarruz helikopterleri ve savaş jetleri katıldı. Tatbikata konu olan ve kurtarılması hedeflenen köyler KKTC bölgesindeki Türk köyleri. Ayrıca Rum basınında, 'Türkiye'nin Kıbrıs'ta yüzde 80 asker azaltmaya hazır olduğu' haberi verildi. Katar'a Türk askeri gönderilirken, Kıbrıs'tan neden Türk askeri çekiliyor? Hem de GKRY asker sayısını artırırken ve GKRY-İsrail ortak askeri tatbikatı yapılırken." tepkileri haklıydı ve çok şükür bu müzakereler de sonuçsuz kalmıştı.

    Barzani: “100 yıl önce bize söz vermişlerdi. Kürdistan’ı kurmanın tam zamanıdır!”

    IKBY Başkanı Barzani yaklaşan referandum öncesi açıklamalarda bulunarak “100 yıl önce, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kürtlere bağımsız devlet olmaları için söz verildiğini” hatırlatmıştı.

    Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani, 25 Eylül’de gerçekleştirilecek referandum yaklaşırken Amerikan Washington Post gazetesine bir makale yazmıştı. ABD medyasında yer alan makalesinde Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesinin zamanının geldiğini söyleyen Barzani, kararlarına saygı duyulması çağrısını yapmıştı. Rudaw’ın haberine göre Kürt halkının bağımsızlığının hiç kimseye tehdit olmayacağına, aksine bölgede daha fazla istikrarı sağlayacağına işaret eden Barzani, “100 yıl önce, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kürtlere bağımsız devlet olmaları için söz verilmiştir. Fakat Kürtlerin taleplerinin aksine Kürdistan; Türkiye, İran, Suriye ve Irak üzerinde bölüştürüldü” ifadelerini kullanmıştı.

    Kürdistan’ın Bağımsızlığı ve Erdoğan’ın ilginç yaklaşımı

    “Devletin derin dehlizlerinde son günlerde konuşulan konuların başında Irak Kürt Bölge Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani ve 25 Eylül’de yapılacağını açıkladığı “Kürdistan’ın bağımsızlığı için referandum kararı” vardı. Konuyu devletin üst kademelerinde tartışanlar iki think tank kuruluşuna sipariş edilen ve gelecek planlarına yönelik projeksiyon çalışması üzerine bol bol beyin fırtınası yapıyorlardı. Think tank kuruluşlarının gönderdiği raporlara uzun uzadıya girmeye gerek yok ama tartışılan iki konu var bu çerçevede:

    1-25 Eylül’deki referandum sonucunda “Evet” oylarıyla bağımsızlık ilan edilirse ABD bunu nasıl karşılayacaktı. Kürdistan’ın bağımsızlığını kabullenir ve ülkeyi diplomatik olarak tanır mıydı?

    2-Eğer tanırsa Türkiye ne yapmalıydı?”

    Nasıl, beğendiniz mi bu giriş cümlelerini. Çok fiyakalı değil mi? Oysa bu tamamen kurgudan ibarettir. Ne böyle bir çalışma var, ne de toplantılar. Keşke olsa ve biz de göğsümüzü gere gere yazsak.” diyen Fuat Uğur iktidarın bu konudaki duyarsızlığına ve tutarsızlığına istemeden dikkat çekmiş olmalıydı.

    Malum, Barzani ve referandum kararına eski klişelerle tepki verilmesi kolaycılıktı ve ucuz bir kahramanlıktı. 

    Oysa ABD ne yapıyordu? “Biz Kürt halkının meşru olarak devlet kurma hakkını tanıyoruz, ancak şu anda zamanı değil. Hele şu DEAŞ ile mücadele tamamlansın ondan sonra. Yoksa şimdiden yapılırsa bazı problemler ortaya çıkar” diyordu.

    Batı’nın ve ABD’nin kıvrak, esnek ve her manaya gelebilecek açıklamalarla sürdürdüğü, geri planda bölgeye yönelik hazırladıkları 20 yıllık planlar temelinde ufak tefek oynamalarla hareket ettiği dikkate alınırsa kısa zaman sonra olacakları kestirebilmek için en azından şimdiden yoğun tempolu bir çalışmaya ihtiyaç olduğu ortaya çıkıyordu. Yıllardır karşımıza çıkan her Batı sürprizi karşısında bunu “Batı’nın arızaları” olarak niteleyip karşılaştığımız sorunları rasyonalize etmeyi alışkanlık hâline getirmekle bir yere varılmıyordu. Ve bu alışkanlıktan kurtulmak gerekiyordu.

    Sabah yazarı Haşmet Babaoğlu’nun dediği gibi tedbirli olmanın ve gerektiğinde karşı hamleler yapabilmenin başka yolu yoktu.

    Gözümüzün önünde PYD-YPG’ye devlet kurduruluyordu. Öte yandan yine gözümüzün önünde Irak Kürdistanı bağımsızlığını ilan etmek için düğmeye basıyordu. Üstelik bunu Irak İçişleri Bakanı bile “Bağımsızlık Kürtlerin hakkı” diye karşılıyordu. Ve maalesef Sn. Erdoğan’ın konuya ilişkin açıklamasındaki cümlelerin arasına sıkıştırdığı “En azından bunu istişare ederek yapsalardı” sözleri asıl niyetini ve marifetini deşifre ediyordu. Üstelik Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlarından, özellikle bölgeye hâkimiyetiyle tanıdığımız İlnur Çevik, SETA’da yaptığı bir konuşmada sorulu yanıtlı bölümlere geçilince bir soru üzerine şöyle diyordu: “Türkiye referandum yapılmasına karşı, bölgede istikrarsızlığın artacağını düşünüyor. Ama eğer bir Kürt Devleti kurulursa Türkiye, boykot uygulamazİşin ilginç yanı İlnur Çevik’in katıldığı toplantının konuklarından biri Irak Merkezî Hükûmeti Ankara Büyükelçisi Hisham Al-Alawi, diğeri de IKBY Başdanışmanı Hemin Hawrami oluyordu. Yani sözde FETÖ ile savaşılırken, özde Barzani Kürdistanı’na zemin hazırlanıyordu!

    Bu arada stratejik ortağımız ABD YPG’ye silah Türkiye’ye ise bilgi aktarmaktaydı!

    Türkiye’nin ısrarlı karşı çıkışına rağmen terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı YPG’ye silah yardımı yapmaya devam eden ABD, bize ise küstahça verdiği silahların envanterini yollamıştı.Hiçbir kural tanımadan İslam coğrafyasındaki iç savaşları tetikleyen ABD, her ay düzenli olarak terör örgütüne verdiği silahların envanterini mektupla Savunma Bakanı Işık’a yollayacaktı. İlk mektubu gönderen ABD Savunma Bakanı Mattis, mektupta düzenli olarak her ay verdikleri silahların bilgilendirilmesini paylaşacaklarını açıklamıştı. Milli Savunma Bakanlığı kaynaklarından alınan bilgiye göre, ABD Savunma Bakanı James Mattis, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’a hitaben bir mektup yollamıştı. Mektupta Mattis, YPG’ye verilen malzeme ve teçhizata ilişkin bilgiler aktarmıştı. Bakan Işık’ın daha önce Türkiye’nin güvenliğine ilişkin dile getirdiği endişelere yönelik tedbirler aldıklarını anlatan Mattis, YPG’ye verilen malzemelerin listelerinin her ay düzenli olarak Türkiye’yle paylaşılacağını vurgulamıştı. ABD PKK-YPG’ye en son olarak yüz tır dolusu ağır silah yollamıştı.

    Kudüs Vakıflar İdaresi: Mescid-i Aksa kontrolümüzden çıkmıştı!

    AKP iktidarının normalleşme anlaşması imzaladığı Siyonist İsrail tarafından Mukaddesatımız işgal altındaydı!

    Ürdün Vakıflar Bakanlığına bağlı Kudüs’teki “İslami Vakıflar İdaresi”, Mescid-i Aksa’da yaşanan olayların ardından kutsal mabet üzerinde artık herhangi bir kontrollerinin olmadığını açıklamıştı. Vakıf yetkilileri, “Mescid-i Aksa’da önemli tarihi eser ve belgeler var. İsrail hükümeti bütün bunların güvenliğinden sorumludur.” ifadelerini kullanmıştı. Kudüs Yüksek Vakıf Konseyi Başkanı Şeyh Selheb: “İsrail polisi Mescid-i Aksa’daki görevlilerin çoğunu gözaltına aldı ve sadece bazılarını bıraktı. İslami Vakıflar İdaresi’nin Mescid-i Aksa’da hiçbir şekilde kontrolü yok. “Mukaddesat polis tarafından ihlal ediliyor, içerideki eşyalar kırılıyor ve birbirine katılıyor” diyerek İslam ümmetini uyarmıştı.

    Siyonistler tehdit yağdırmaktaydı

    İsrail İç Güvenlik Bakanı Gilad Erdan, “Mescid-i Aksa, İsrail’in egemenliği altındadır”diyerek tehditler savurmaktaydı. Erdan, “Mekânın efendisi İsrail’dir. Hiçbir kimsenin tavsiyesine ihtiyacımız yok. Ürdün’ün veya diğer ülkelerin görüşlerine bakmayız ve zorunlu gördüğümüz şeyleri yaparız.” diye küstahlaşmıştı. İsrail İç Güvenlik Bakanı Gilad Erdan, Mescid-i Aksa, İsrail’in egemenliği altında diyerek küstahlaşmıştı. İsrail ordu radyosuna açıklamalarda bulunan Erdan, “(Mescid-i Aksa ve çevresini de kapsayan) Tepenin egemenliği İsrail’e aittir. Diğer ülkelerin (buraya yönelik) tutumu önemli değildir. Herhangi bir adımın atılmasının belli bir önemi olduğu görülürse gereği yerine getirilecektir.” açıklamasını yapmıştı.

    İsrail tarihte ilk defa Mescid-i Aksa’da Cuma namazını kıldırmamıştı. Bu durum Müslümanların zillet ve sefalet aynası ve ayıbıydı. Ve hele Van Münit kahramanlarının suskunluğu tam bir muammaydı!

    Artık, Batılı barbarlarla tarihi hesaplaşma kaçınılmazdı ve oldukça yakındı!

    Bu azgın ve sapkın İsrail’in arkasındaki Amerika ve Avrupa ile, vaad edilen ve beklenen kapışma yaşanmadan ve süper Şeytani güçlerin burnu kırılıp hizaya sokulmadan, ne ülkemizde ve bölgemizde, ne de İslam aleminde hatta bütün yeryüzünde, huzur ve refaha ulaşmak imkânsızdı. Bu nedenle şu anda Akdeniz’e yığılan ve asıl Türkiye’ye gözdağı sayılan 53 ülkenin savaş gemilerini denizin dibine batıracak ve son model silah sistemlerini devre dışı bırakacak bir hesaplaşma dışında hiçbir çare kalmamıştı.

    Milli Çözüm Dergisi Edirne Temsilcimiz İlker Darıcı’nın Rüyası - (16.07.2017) oldukça anlamlıydı.

    Rüyamda kendi köyümde oluyorum. Köyün başında dev bir TV ekranından Erbakan Hocamız konuşuyorlar. Hararet ve heyecanla yeni geliştirilmiş olan teknoloji harikası silahları anlatıyorlar. Hangi silahın Armegeddon savaşında ve hangi hedeflere karşı nasıl kullanılacağını gösteriyorlar. TV ekranı bana uzak mesafede ama ses bana kadar geliyor. Sonra amcamın evine gidiyorum. İki televizyonu var, ama yengem amcama izin vermiyor. Ardından eve gidiyorum, bütün kanalları arıyorum, ama o yayını bir türlü bulamıyorum. Kudüs TV’ye bakıyorum, orada da yok, müzik yayını yapılıyor. Sonra bir yerden birisi geliyor ve yayın Türksat’tan değil başka bir frekanstan ve uydudan veriliyor ve Bursa TV diye bir kanaldan yayın yapıyor diye uyarıyor. Ben o kanalı ararken uyanıyorum.

     

     


    [1] mehmetseyfettinerol@milligazete.com.tr

    [2] 17 07 2017 / ataatun@milligazete.com.tr

    [3] (Nokta Dergisinden alıntı. 30.03.2011 - odatv.)

    [4] Mesut Hasan Benli / Ankara / 04 Temmuz 2017 / Hürriyet


























    Bu Haber 184 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS