Konuya Işık Tutacak Makale:
AKP, MİLLİ HEDEFLERİN DEĞİL,DIŞ GÜÇLERİN GÜDÜMÜNDEDİR
Milli bir duyarlılık
ve onurla, insani ve vicdani bir sorumlulukla, çeşitli görüşten aydınlar ve
siyaset adamlarımızdan seçkin bir heyetin Suriye ziyaretine, davetli olunmamıza
rağmen AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep T. Erdoğan’ın aleyhimize açtığı
mahkeme sorunlarıyla uğraşmak zorunda kaldığımızdan, maalesef katılamamıştık.
Bizler, kardeş Suriye halkının:
Çağdaş yaşam standartlarına, inancına ve ihtiyacına uyarlı
Temel insan haklarına ve demokratik kurallara saygılı
Toplumun huzur, özgürlük ve refahına duyarlı bir sistemin ve
yönetimin oluşturulmasını, bu yöndeki reform girişimlerinin inandırıcı ve
yatıştırıcı olacak şekilde hızlandırılmasını istiyoruz.
Suriye halkının haklı taleplerinin çok katı ve kan akıtıcı
yöntemlerle bastırılmasını asla tasvip etmiyoruz.
Ancak, dış güçler tarafından toplumun kışkırtılmasının, bir
isyan ve iç savaş çıkartılarak, Suriye’nin işgaline ve BOP çerçevesinde
bölünmesine bahane oluşturulmasının da, emperyalist bir tezgah olduğunu
düşünüyor ve AKP iktidarını bu şeytani oyunlara alet olmaması için uyarıyoruz.
Bizler Kur’anın:
“Bir kişiyi haksız yere öldüren veya öldürülmesine izin ve destek veren
kimse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi zalim ve hain sayılır” hükmünü
hatırlatıyoruz. Suriye’nin de bir Irak ve Libya gibi olmaması için, halkımıza
ve özellikle AKP iktidarına sesleniyoruz.
Haydi diyelim, sizin de desteğinizle: iki milyon masum insanın
katledildiği, on binlerce kadının ırzına geçildiği, yüz binlerce çocuğun yetim
kalmasına sebebiyet verildiği, ABD’nin Irak vahşetine, resmen ve uluslararası
hukuken engel olamazdınız; Ama ey Recep T. Erdoğan ve AKP kurmayları, siz
Türkiye olarak izin ve onay vermeseydiniz, NATO Libya’ya saldıramayacaktı.
Batılı kaynaklara göre tam 27 bin masum insan katliama uğramayacaktı. Amerika
isteseydi, Bin Ladin gibi, Kaddafi’yi de birkaç saat içinde saklandığı yerden
çıkaracak ve Libya’dan uzaklaştıracaktı. Ama öyle yapmadı. El altından hem
isyancıları, hem Kaddafi yanlılarını silahlandırıp kışkırttı. Yoğun hava
saldırıları sonucu Libya’nın tüm savunma mekanizmaları, Hava alanları,
Limanları gemileri, uçakları bombalanıp hurdaya çıkarıldı. Tüm sanayi tesisleri
ve fabrikalarına hücum edilip yakıldı. Önemli kentler viraneye çevrildi ve
binalar yıkıldı. Çünkü Amerikalı ve Avrupalı, çoğu Yahudi sermayeleri silah
şirketleri, Yeni Libya’ya 30 yıl boyunca yeni silahlarını satacaklardı. Büyük
siyonist firmalar, Libya’nın yıllar sürecek yeniden imarı için inşaat ihaleleri
kapacak ve malzemelerini pazarlayacaklardı.
Ve zaten ajansların bildirdiğine göre, Libya’nın petrol ve doğalgaz
yataklarını korumak üzere, bu ülkeye “Batılı Barış Gücü” göndermek üzere
hazırlıklar yapılmaktaydı. Hatta Fransa Libya petrolünün yüzde otuzunun
kendilerine verilmesi konusunda anlaştıklarını açıklamıştı.
İşte bütün bu barbarlıkların ve yağmacılıkların kılıfı demokratikleşme
konulmaktaydı. Rahmetli Erbakan Hoca’nın: “Arap Baharı dedikleri, iyice
yıpranan ve nefret duyulan eskimiş kadrolarını değiştirmek üzere, siyonizmin
BOP çerçevesindeki yeni bir operasyonudur” tespitleri ne kadar
haklıydı..
Ey Türkiye’miz dahil, 27 İslam ülkesinin resmen olmasa da
fiilen parçalanmasını hedefleyen BOP projesinin kahyaları ve boşbakanları! Bir
yıl önce kucaklaşıp ellerinden madalya alırken Kaddafi ve Beşşar Esad halim
selimdi de, birdenbire mi hain olmuşlardı? O gün alim saydıklarınıza şimdi
zalim muamelesi yapmak nasıl bir karakter ve kafa yapısıydı?
Ey halkım, uyanın artık; bunların ülkemizde de, sivilleşme
dedikleri sadece silikleşme; demokratikleşme dedikleri sadece bütün
değerlerimizin dejenere edilmesi olmaktaydı.
Şimdi bütün bu gerçeklere ve gelişmelere rağmen hala kalkıp,
AKP’nin Milli Görüşün devamı olduğunu, Recep Erdoğan’ın Erbakan’ın adamı
olduğunu ve AKP iktidarının “Milli Güçlerin hizmet ve hedefinde bulunduğunu”
iddia etmek, akla ziyandır, vicdana aykırıdır. Bu tür isnatlar, AKP’nin ve
Batılı güçlerin zulümlerini Erbakan’ın sırtına yıkmak; Erdoğan’ı aklamak
pahasına kendi imanını karartmaktır. Bu iddialar Muhterem Hocamızın 2007
Ağustos’unda Altınoluk’taki Cuma sohbetinde söylediği:
“Bu AKP’liler Milli Görüş gömleğini çıkarıp şahsiyetsiz duruma dönüştüler
ve siyonizmin işbirlikçisi haline geldiler” sözünü yalanlamaktır.
Bu nedenle, kendi kuruntu ve kurgularıyla Kur’ani kuralları
harmanlayarak, buğdayla samanı karıştırarak, doğrularla yanlışları yamayarak
yapılan yorumlar ve AKP’yi Erbakan’ın devamı gösteren yaklaşımlar, sadece kuru
bir zandır ve Erbakan’a iftiradır.
Aşağıdaki yazı da, işte böyle kaleme alınmış ve kendi tahmin
ve tahayyülleri hakikatmiş gibi anlatılmıştır. Elbette, AKP’nin sinsi ve
tehlikeli tahribat girişimlerine stratejik bir sabırla fırsat verip, son bir
manipüle ve manevra ile bunları Milli hedeflere yönlendirecek DERİN BİR YAPI
mutlaka vardır, her şey kontrol altındadır; ama işbirlikçilerin hidayetleri
çoktan kararmıştır.
“Genelkurmay Başkanının 3 kuvvet komutanı ile birlikte
hükümete karşı tavır koyarak emekliliklerini istemeleri üzerine yaşanan bilek
güreşinin kısa zamanda krize dönüşmeden çözüme kavuşturulup Başbakan Erdoğan’ın
Yüksek Askeri Şura toplantısında verdiği görüntü ile sivil iktidarın gücünü ve
hâkim konumunu etkili şekilde kamuoyuna yansıtması muhalefet partilerince de
olumlu karşılandı.
Hükümet komutanların istifa restini görürken ve sorunu krize
dönüşmeden çözerken hiçbir şekilde zafer havasına girip kendi ordusuna karşı
galip gelmiş havası vermedi. Aksine yeni Genelkurmay Başkanının da işini
kolaylaştıracak şekilde tutuklu generalleri emekliye sevk etmeyip bir yıl daha
beklemede tutulmaları kararlaştırıldı. Böylece siyasi iktidar taviz koparırken
bir miktar taviz vermiş oldu.
Açıkçası krizin çözümünden bir kahramanlık hikâyesi
çıkartarak siyasi ranta dönüştürme çabası sergilemeyen iktidara karşı başta
muhalefet lideri CHP olmak üzere MHP ve BDP de hassasiyetleri kaşıyarak siyasi
rant elde etme çabası içerisine girmeden olabilecek en büyük desteği verdiler.
Milletimizin hasret kaldığı bu manzara Türkiye siyasi
tarihinde bugüne kadar benzeri çokça görülen bir durum değildir. İktidarı ve
muhalefeti ile bütün partilerin aynı doğrultuda hareket ettiği, medya ve sivil
toplum örgütlerinin, kanaat önderlerinin adeta ittifak kurduğu ve millî
çıkarlarımıza kesinlikle uygun olan bu yaklaşımın kendiliğinden ve kolayca
gerçekleştiğini zannetmek son derece sığ bir anlayış olur.
Düşünün; bu makul, mantıklı ve olması gereken yaklaşımı
Türkiye neden 28 Şubat 1997 sürecinde de gösteremedi?
O zamanki 54. Hükümetin Başbakanı Erbakan çok daha olgun
davrandı. İthamlardan, tehditlerden korkmayan, paniklemeyen, teenni ile görevini
sürdüren, muhalefete destek isteme ziyaretlerinde bulunan, ortağı DYP’den
tehditle, çeşitli vaatlerle 50 milletvekili istifa ettirilerek iktidar
çoğunluğu kalmayınca daseçime gitme kararı alıp koalisyon protokolü gereği
dönüşümlü başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek üzere 282 milletvekili imzasını
Cumhurbaşkanına teslim eden Erbakan’a rağmen gösteremedi!
Demirel Gül’den daha engin siyasi tecrübesi olan, askeri
darbelere şerbetli bir Cumhurbaşkanı iken, Ecevit ile Mesut Yılmaz ise Kemal
Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’den deneyimli, birikimli ve devlet umuru görmüş
liderler olmalarına rağmen; neden Türkiye 28 Şubat krizini çözemedi?
Oysa hiç yoktan yapay şekilde çıkartılan 28 Şubat 1997
krizi, Genelkurmay Başkanı ve 4 kuvvet komutanın istifasından daha basit bir
krizdi. Üstelik ne Ergenekon gibi davalar vardı, ne muvazzaf, emekli onlarca
general tutukluydu. Ülke ise güllük gülistanlıktı. Bir koalisyon olmasına
rağmen kısa sürede çok büyük başarılara imza atan 54. Hükümet istatistiklere
göre de en başarı hükümetti.
28 Şubat post modern darbesinin hedefindeki ve gelişmelerin
merkezindeki Erbakan iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra Avrupa Millî Görüş
Teşkilatının daveti üzerine gittiği Almanya’da yaptığı konuşmada yaşananları
tarihe ışık tutan şu sözlerle özetliyordu:
Türkiye 28 Şubat sürecine menfi sermaye, menfi medya, menfi
siyaset yüzünden girdi. Bu süreçten ancak müspet sermaye, müspet medya ve müspet
siyaset sayesinde çıkabilir.
Erbakan’ın sermaye, medya, siyaset sıralamasını yaparak
ülkenin yaşadığı tüm sorunların nedeni ve de yegâne çıkış vesilesi olarak ifade
etmesi sadece bir tespitten ibaret değildi. Erbakan gereğini de yapabilecek bir
konumdaydı.
Çünkü Erbakan daha önce kurduğu, 12 Mart 1971 Muhtırası ve
12 Eylül 1980 darbe süreçlerini kontrolüne alırken dayanak yaptığı millî derin
devlet oluşumunun başındaydı. Erbakan 28 Şubat post modern darbe sürecini de
yine bu millî derin devlet aracılığıyla tersyüz edip bu dışarıdan destekli
muarızlarını bertaraf edeceği imasında bulunuyordu.
Söz konusu sermaye elbette ki dış güdümlüydü. Medyayı da bu
sermaye kontrol ediyordu. Siyaseti de medya dizayn ediyordu. Bankalarında
emekli askerlerin yönetim kurulu üyesi olduğu sermaye hiç kuşkusuz ki orduyu da
etkiliyordu.
Erbakan bu durumlarla daha önce de 12 Mart ve 12 Eylül
süreçlerinde yüz yüze geldiği için nelerin yapılması gerektiğini çok iyi
biliyordu. Zaten bu süreç işliyordu. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın AKP
iktidarında muhatap olduğu medya saldırılarının daha şiddetlisine Başbakan Özal
da ANAP iktidarı boyunca hedef oldu. Başbakan Erbakan’ın 54. Hükümeti de bu
medya saldırılarının hedefi oldu.
Bu yabancı sermaye kontrolündeki medya Başbakan Demirel’e de
Adalet Partisi iktidarlarında hep şiddetli muhalefet yapmıştı. Dış güdümlü
sermaye ve onun kontrolündeki medya en çok Türkiye’nin kalkınmasına,
sanayileşmesine, kendi ayakları üzerinde durabilmesine, çıkarlarını esas alan
özgün iç ve dış politikalar izleyebilecek bağımsız bir konuma gelmesine
karşıdır.
Bu yüzden Başbakan Demirel AP iktidarında Boğaz Köprüsü’nü
yapmaya kalkışınca istemezükçü muhalefeti medya örgütledi. Başbakan Özal ise
ANAP iktidarında, dediği gibi gerçekten ülkeye çağ atlattığı için medyanın
örgütlediği eşi benzeri görülmemiş karalama kampanyalarına hedef yapıldı.
Başbakan Özal ANAP iktidarında daha modern, daha çok şeritli
ikinci boğaz köprüsünü daha kısa bir sürede gerçekleştirdi. Ayrıca Türkiye’yi
otobanlarla tanıştırdı. Karakaya ve Atatürk barajları gibi büyükleri başta
olmak üzere bir düzine barajı kısa sürede inşa edip hizmete koydu. Ayrıca
modern teknoloji ürünü büyük termik santraller de inşa edip devreye soktu.
Başbakan Özal ANAP iktidarında enerji sahasında bu dev
adımları atarken telekomünikasyonda da bir devrim gerçekleştirdi. Türkiye günde
sadece 4 saat siyah beyaz yayın yapabilen tek kanallı resmi TRT tekelinden, 24
saat renkli yayın yapan çok kanallı TRT ve sayısız özel televizyona geçti;
naklen yayınlar, telekonferans yöntemleri ile tanıştı.
Şimdilerde şu burun kıvırdığımız Suriye bile Türkiye’den
önce renkli televizyon izleyen bir ülke idi. İstemezükçüler renkli yayına
geçilmesine de ABD filmi izletmek için bunca israf yapılıyor diye karşı
çıktılar.
Türkiye 12 Eylül 1980’e kadar bölgesinin en geri kalmış, en
ilkel ülkesiydi. Müslümanlara özgürlük bugünkü Suriye’deki kadar bile yoktu.
Suriye’de Alevi azınlığı gibi, Türkiye’de de Sabetayist Yahudi azınlık bir
oligarşik düzen kurmuştu, dehşet bir İslam düşmanlığı yapıyor, inananlara nefes
bile aldırmıyordu.
Özal, belli aileler kontrolündeki kotaya bağlı ithalatı,
ihracatı alabildiğine serbest bırakıp ekonomiyi dışa açtı; döviz bulundurma
yasağına son verdi. 1923’ten 1983 yılına kadar tam 60 yıl boyunca 2-3 milyar $
bandında sürünen Türkiye’nin ihracatı patlamalarla katlanarak büyüdü, bugün 120
milyara dayandı.
Sahiller bir baştan bir başa turistik tesislerle donatıldı.
Turizmde esamisi bile okunmayan Türkiye hızla dünyanın en önde gelen ülkeleri
arasına girdi.
ANAP iktidarı boyunca ülkeye çağ atlatılırken dışarıdan
güdümlü sermayenin kontrolündeki medya da alabildiğine hırçınlaşıyor, Başbakan
Turgut Özal’ı aile boyu yaylım ateşine tutuyordu. En başta kızı Zeynep ile
damadı -medyanın tabiriyle- Davulcu Asım, Eşi Semra ve Papatyaları, kardeşleri,
oğulları, gelinleri ve hatta dünürleri bu acımasız karalama kampanyaları
karşısında çok zor günler yaşadılar. Ayrıca birlikte ülkeyi kalkındırmak için
çalıştığı bürokratlarına da Özal’ın prensleri diye aşağılayıcı imalar,
göndermeler yapıyorlardı.
En sonunda da -kardeşi Korkut Özal’ın bir televizyon canlı
yayınında açıkladığı üzere- Hürriyet’in eski patronu Erol Simavi, ANAP Büyük
Kongresinde Başbakan Turgut Özal’a yönelik hain suikast girişimini planlayarak
işini bitirmeye kalkıştı.
Dış güdümlü sermaye, medya, siyaset şeytan üçgeni 12 Eylül
1980 öncesi sağ-sol anarşisini de çıkartıp körükleyerek Türkiye’yi bölmeye
çalıştı. Amaç Sevr Planını raftan indirip hayata geçirmek, doğuda SSCB uydusu
Marksist-Leninist bir Kürt devleti, batıda ise ABD’ye bağlı faşist bir dikta
yönetimi kurmaktı.
Türkiye’nin sağ-sol anarşisi ile bölünüp ABD ve SSCB
arasında paylaşılması planı, Vladivostok Zirvesindeki anlaşmada
kararlaştırıldı. 23-24 Kasım 1974 günleri Kuzey Sibirya’daki Vladivostok
kasabasında yapılan, ABD Başkanı Gerald Ford ile SSCB Lideri Leonid Brejnev’in
katıldığı zirvenin sonrasında dünyada yaşanan şu gelişmeler anlaşma konularının
neler olduğunu gözler önüne seriyordu:
1-ABD Vietnam’dan çekilerek bu ülkeyi SSCB’ye terk etti.
2-SSCB ise Mısır’dan çekilerek bu ülkeyi ABD’ye terk etti. 3-Pakistan ise
Zülfikar Ali Butto ile Mucibburrahman arasındaki anarşiye dönüşen sağ-sol
kavgası ve liderlik yarışı ile ikiye bölündü. Böylece doğuda Bangladeş diye bir
yeni devlet kuruldu. 4- Türkiye de Ecevit-Demirel arasındaki sağ-sol kavgası ve
liderlik yarışının yol açtığı anarşik olaylarla bölünmek istendi ama
başarılamadı.
ABD’nin Türkiye’yi bölme sürecini hızlandırmak için
planlayıp oluşturduğu 12 Eylül 1980 askeri darbe yönetimi Erbakan’ın başında
bulunduğu millî derin devlet kontrolüne geçince sağ-sol anarşinin üzerinden
silindir gibi geçti, kısa sürede kökünü kazıdı. Anarşiye kaynaklık eden sağ-sol
siyaset bataklığı da alınan bir dizi tedbirle kurutuldu.
İşte bu yüzden 12 Mart sürecinin CHP’li olan Başbakanı Prof.
Dr. Nihat Erim 4 resmi koruması ile birlikte bir sol anarşi örgütü tarafından
katledildiğinde vakayı adiye gibi geçiştirilirken; buna karşın, tirajı
itibariyle 4. sıradaki Milliyet Gazetesinin Başyazarı Abdi İpekçi bir anarşik
saldırı sonucu öldürüldüğünde adeta yer yerinden oynadı, aylarca gündemin
başında yer aldı, yıllarca olay hiç unutturulmadı.
Abdi İpekçi, Türkiye’yi Siyonizm adına yöneten Ergenekon
Derin Devleti başındaki kişi olmalıydı. Bu nedenledir ki öldürülmesi
Türkiye’nin millî derin devlet kontrolüne geçmesine yol açmış olmalı.
Millî derin devlet desteği ile Başbakan Özal ANAP
iktidarında 12 Eylül 1980 darbe yönetiminin de desteğine sahip oldu.Türk
Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinden pek fazla etkilenmedi. Bu sayede Necdet
Öztorun ile Necdet Torumtay olaylarını Cumhurbaşkanı Kenan Evren desteği ile
halledip atlattı.
Konuya ilişkin internetten şu açıklayıcı bilgiyi aktaralım:
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Üruğ ile Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Necdet Öztorun, 30 Ağustos 1987 tarihinde normal şartlarda aynı anda
emekli olmak zorundaydılar. Teamüllere göre Orgeneral Necip Torumtay bu göreve
getirilecekti. Üruğ, bir an önce yerini Öztorun’a bırakmak için haziran ayının
ilk haftası emekli olmak istediğini bildirdi. Bakanlar Kurulu kararı olmadan ve
askerî şûraya götürülmeden yapılan bu girişim üzerine dönemin Başbakanı Turgut
Özal, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in de olurunu alarak iki generali de
görevden aldı.
Şunu da ilave edelim ki; yıllık iznine ayrılan Genelkurmay
Başkanı Necdet Üruğ koltuğunu vekil olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet
Öztorun’a teslim ettiği halde fiilen işgal ettiği makamdan emekli edilerek
uzaklaştırıldı! Yerine getirilen Necdet Torumtay Başbakan Özal’a uyum
sağlamadı, o da istifa etmek zorunda kaldı.
Ergenekoncuların 27 Mayıs’ı sahiplenip 12 Mart ve 12 Eylül’ü
tu kaka etmelerinin nedeni de her iki sürecin millî derin devlet kontrolünde
yönetilmiş olmasıdır.
Aslında 12 Eylül 1980 Darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası ile
millî derin devlet kontrolüne giren Türkiye’nin yeniden Ergenekon derin devleti
kontrolüne girmesini sağlamak amacıyla planlandı. Ecevit’in Kontrgerilla diye
nitelediği ve NATO’ya şikâyet ettiği ordu içerisindeki oluşum aslında sözünü
ettiğimiz millî derin devletten başka bir şey değildir. Sonradan NATO ve Gladyo
ile ilintilendirilerek gayrimillî gösterilmek istendi. Oysa Kontrgerilla eğer
NATO tarafından oluşturulsa idi Ecevit ne diye karşı çıksın? Ecevit’in NATO ile
ne alıp veremeyeceği olabilirdi ki…
İşte Erbakan 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi
sürecinden beri menfi nitelemesi ile ifade ettiği Siyonist sermaye, işbirlikçi
medya ve etkisindeki siyaset ile zaten şiddetli mücadele içerisindeydi; millî
derin devlet desteğine sahip olduğu için de Millî Görüş’ün kökü kazınamıyordu.
Önce Türkiye’nin gelmiş geçmiş en zorlu basın baronu Erol
Simavi “hürriyetim” dediği Hürriyet Gazetesini satıp ülkeyi terk etmek zorunda
bırakıldı. Bunun için Turgut Özal İngiltere’den getirttiği Kıbrıslı iş adamı Asil
Nadir’e bir düzine gazete aldırttı ama o bu işi beceremedi, hepsini batırdı.
Bunun için tek çare çiviyi çivi ile sökme yöntemiydi.
İzmir’de bölgesel Yeni Asır Gazetesini çıkartan ve Erol Simavi gibi Selanikli
bir Sabetayist göçmen ailenin çocuğu olan Dinç Bilgin İstanbul’a getirildi
emrine astronomik miktarda paralar verilerek Sabah Gazetesi ve ATV grubu
kurduruldu. Ondan önce de bir ara Güneri Civaoğlu’na Güneş Gazetesi kurdurulup
birinci gazete yapıldı. Ama sahibi konumundaki Çavuşoğlu ailesi ile davalık
olunca o iş yürümedi.
Başbakan Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Türkiye’nin ilk
özel televizyonu Star’ı kuran Uzan Grubu da kısa sürede bir medya ve ekonomi
imparatorluğuna dönüştü. Böylece Haldun ve Erol Simavi kardeşlere tahsis edilen
basın tekeli başka Sabetayist aileler tarafından da paylaşıldı. Bu yüzden daha
önce aralarında yaşanan kırgınlık ve gücenikliklerin yerini hırçın bir rekabet
aldı.
Dinç Bilgin Erol Simavi’den boşalan medya baronu tahtına
oturmak istiyor, bunun için de kendisini desteklemiş olan millî derin devlet
gölgesinden çıkmaya çalışıyordu. Bu yüzden 28 Şubat süreci tam bir fırsat
oluşturdu.
Dinç Bilgin ile Erol Simavi’nin Hürriyet’ini satın alan
Aydın Doğan birlikte 28 Şubat post modern darbe sürecini hararetle
desteklediler. Yine ABD’den yapılan bu darbe planına göre henüz göverip
palazlanmaya başlayan yeşil sermaye batırılacak, Millî Görüş’ün bu kez iyice
kökü kazınacaktı. Böylece milli sermaye, milli medya, milli siyaset gün ışığına
çıkmadan boğulacak ve gömülecekti.
Ancak böyle olmadı. Tıpkı 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül
Darbesi gibi 28 Şubat post modern darbe süreci de çok geçmeden millî derin
devlet kontrolüne girdi ve de kısa sürede tersyüz edildi.
Millî derin devlet tarafından oluşturulup desteklenen yeşil
sermaye aslında yem olarak kullanıldı. Asıl, Ecevit Başbakanlığında oluşturulan
DSP-MHP-ANAP iktidarında çıkartılan ekonomik krizle dış güdümlü menfi sermayeye
ait 22 Banka batırıldı. Dinç Bilgin’in de bankası batırılarak medya grubu
elinden alındı ve üstelik de hortumcu diye içeri tıkıldı. Sonunda kendi ifadesi
ile geçiminden aciz kaldığı için kızının evine sığınmak zorunda bırakıldı.
Bu kriz sürecinde Erbakan Başbakanlığında kurulan 54.
Hükümetin ekonomik başarıları fark edilip Millî Görüş’ün borsası yeniden
yükselmeye başladı. Ancak bu kez Millî Görüş içerisinde operasyon başlatıldı.
Talat Halman’ın Milliyet Gazetesindeki köşesinde bildirdiği gibi Millî Görüş
bölünecekti…
Erbakan bölünmenin kaçınılmaz olduğunu, başında kavak
yelleri esen Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşlarının söz dinlemeyeceğini
görüyordu. Bu yüzden süreci millî derin devlet desteğinde yürüttü. Millî
Görüş’ün tam ortasından bölünüp ANAP ve DYP gibi iki düşman kardeş parti
halinde Meclis’e girmelerini ve vuruşarak tükenmelerini istemiyordu.
Bunun için de Saadet Partisi’nin başına Recai Kutan gibi
siyasi bakımdan adamakıllı bön, ak saçlı birini getirip olabildiğince küçük
tutarak; yalnızca AKP’nin Meclis’e girmesini, mümkünse tek başına iktidar
olmasını temin edecek önlemleri aldı.
Hatta Erbakan’a “Saadet Partisi Genel Başkanlığına beni
getirirsen AKP’ye gitmem” diyen Bülent Arınç gözleri yaşlı arkasına bakarak
ayrılıp gitti!
AKP dış güçlerden ve onların içerideki uzantılarından destek
alarak Millî Görüş borsasının yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde kuruldu ve
tek başına iktidar oldu. Bu ilk kez Erbakan’ın karşılaştığı bir durum değildi.
Daha önce de Turgut ve Korkut Özal kardeşler yine bir askeri darbe sürecinde
Millî Görüş tabanı ve kadrolarını sermaye yaparak 4 eğilimi birleştirme projesi
ile ANAP’ı kurarak tek başına iktidar olmuşlar ve Refah Partisi oylarını % 3’e
düşürmüşlerdi.
Erbakan millî derin devlet aracılığıyla 12 Eylül darbe
yönetimini kontrolüne alarak ANAP iktidarına ülkeye büyük hizmetler
yaptırmıştı. AKP iktidarını da bu şekilde ülkeye hizmet ettirecekti. Nitekim de
öyle oldu.
Tayip Erdoğan’ın milletvekilliğine izin verilmedi; AKP tek
başına iktidar olmuştu ama genel başkanı milletvekili değildi. Bu yüzden
hükümeti Abdullah Gül kurdu. Bu arada Tayip Erdoğan Avrupa Birliği başkentlerinde
ve Washington’da devlet başkanları protokolü ile kırmızı halılar üzerinde
karşılanıp uğurlanıyordu. Uzun süre bu ülkeler arasında mekik dokuyan Tayip
Erdoğan’ın giderek umutları tükenmeye, yıldızı sönmeye başlarken, Başbakan
olarak karizma yapan Abdullah Gül’ün yıldızı parlamaya başlamıştı.
Recep Tayip Erdoğan dış güçlerden ve onların içerideki
uzantılarından ümidini tamamen kesince millî derin devlet kendisine sahip çıktı
ve Siirt formülü ile milletvekili seçtirip Başbakanlığa getirdi.
Ondan sonra durumu bir süre izleyen dış güçler ve içerideki
uzantıları artık adamakıllı millî derin devlet kontrolüne girdiğini tespit
edince bu kez Turgut Özal ve ANAP iktidarına karşı yürütülen karalama
kampanyalarını ve suikast girişimlerini Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı
karşısında başlattılar.
Ancak bu süreçte millî derin devlet AKP iktidarı üzerinden
Merkez Bankası’nı, Çankaya Köşkü’nü, YÖK’ü, üniversiteleri, askeri ve sivil
bürokrasiyi, yargıyı ele geçirerek sistemi bütünüyle kontrolüne geçirdi. Böylece
dış güdümden kurtarılan ve millileştirilen menfi sermaye, medya, siyaset müspet
hale getirildi.
Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının birlikte
iktidara rest çekip istifa etmeleri Cumhuriyet tarihinin en büyük krizi olmaya
adayken birkaç saat içerisinde çok kolay çözülüp halledilebildiyse eğer; bu
müspet sermaye, müspet medya, müspet siyaset üçlüsü sayesinde mümkün oldu.
CHP’nin bu kriz karşısındaki tutumu tamamen müspet ve ülke
yararına olmuştur. MHP keza krizin çözümünde asla olumsuz bir yaklaşım
sergilemeyerek olabildiğince müspet davranmıştır. Hatta BDP de Abdullah Öcalan
ile birlikte müspet bir siyaset izlemeye çalışırken dış güdümlü Kandil yönetimi
tarafından etkisizleştirilmek isteniyor.
Ancak bu da terörün toplumsal bir tabandan mahrum kalıp
bölücü faktör olmaktan çıkmasına yol açacaktır. Çünkü terör toplumsal taban
bulamadan asla Türkiye’yi bölemez. Toplumsal desteği olan ise İmralı ve BDP’dir,
Kandil’in hiçbir tabanı yok.
Türkiye bu duruma kendiliğinden gelmediği gibi yalnız AKP
iktidarı döneminde de gelmiş değildir. Bu, Erbakan’ın 40 yıl yürüttüğü Millî
Görüş mücadele süreci sonunda gelinen bir durumdur. Millî Görüş mücadelesi
Erbakan’ın kurduğu sadece 5 tane siyasi parti ile yürütülmedi. Aynı zamanda
Erbakan’ın kurup yönettiği millî derin devlet yapılanması ile de bu mücadele
çeşitli şekillerde ve değişik yöntemlerle desteklendi.
Erbakan son döneminde millî derin devlet mekanizmasını
kendisi olmadan da işleyebilir duruma getirerek Türkiye’yi Millî Görüş
hedefleri doğrultusunda geri dönülmez noktada bırakıp öyle hayata veda etti.
Ancak Erbakan millî derin devlet aracılığıyla kontrol edip
yönettiği ANAP ve AKP iktidarlarına asla resmen sahip çıkmadı; Millî Görüş’ün
tek temsilcisi dediği Saadet Partisi Genel başkanı olarak son nefesini verdi.
Hiç şüphesiz ki bunun çok büyük bir anlamı vardır.
Bunun anlamı şudur: Dün ANAP iktidarı ülkeye büyük hizmetler
yaptı. Bugün ise AKP iktidarı yine büyük hizmetler yapıyor. Ancak bir ülkeye
hizmet sürgit göz kararı ve el yordamı ile yapılamaz. Bir sistemin kurulması ve
öyle hizmetlerin yürütülmesi gerekir. Oysa ne ANAP ve ne de AKP böyle bir
sisteme sahip oldu. ANAP bu yüzden dağıldığı gibi AKP de bu nedenle önünde
sonunda dağılır.
Çünkü kurumsal oluşumu ve yapılanması bir sistem partisi
olmaya ya da bir sistem kurmaya uygun değildir. Turgut Özal sonrası ANAP gibi
Tayip Erdoğan sonrası AKP de ister istemez dağılacaktır.
Ancak Millî Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi Adil
Düzen sistemini kurup iktidar yapmaya aday parti olarak büyük bir gelecek vaat
etmektedir.
Erbakan sağlığında Saadet Partisi’nin başına Numan
Kurtulmuş’un getirilmesine fırsat verip sonra ebedi olarak Millî Görüş’ten
tasfiye etti. Böylece büyük ve kesin bir tehlikeden kurtardı.
Şu anda Saadet Partisi’nin başında Millî Görüş’ten pek
anlamayan Prof. Dr. Mustafa Kamalak var. Oğuzhan Asiltürk ise onun üzerinden
Başta Saadet Partisi, Millî Görüş kuruluşlarını kontrolü altına alıp başına
karanlık odanın hazırladığı bir yönetimi getirmeye çalışıyor. Bu asla mümkün
değildir, başaramaz.
Kaldı ki Erbakan’ın ülke yönetimini teslim ettiği millî
derin devlet mekanizması Saadet Partisi’nin başka ellere geçmesine asla izin
vermez. Nitekim Numan Kurtulmuş da Saadet Partisi teşkilatı desteği ile değil,
yargı sayesinde tasfiye edilebildi. Yargıya o kararları, millî derin devlet
mekanizması olmasa kim aldırabilirdi?
Ey Millî Görüşçüler; istikbal sizindir, Saadet Partisi’ne
sahip çıkın. Nasıl ki Hz. Muhammed (SAS) sonrası çıkan ihtilaflar İslam’ın
önünü kesmek yerine aksine parlayarak hızla yayılmasına yol açtı ise; Millî
Görüş de Erbakan’dan sonra içeride ve dışarıda kurduğu mekanizmalar sayesinde
çok kısa sürede Türkiye ve dünyaya hâkim olacaktır.
Bu Allah’ın vaadidir, Allah vaadinden caymaz!
İnanıyorsanız en üstün sizsiniz… Zafer inananlarındır ve
zafer yakındır.”[1]
Şimdi burada yanlışlığı açıkça sırıtan şu üç noktaya dikkat çekelim:
1- Zan ve iddia
edildiği gibi Erbakan sonrası kongrede, SP sadık ve sağlam kadroların değil,
tamamen Oğuzhan Asiltürk’ün kuklası insanların eline geçmiş durumdaydı.
2- Meşhur iki Necdet
Paşayı devre dışı bırakıp Necip Torumtay’ın Genel Kurmay Başkanlığı yolunu açan
da Turgut Özal’dı. Rahmetli Torumtay emekli olduktan sonra yazdığı kitapta
istifa nedenini açıklarken:
“Türk ordusunu Kuzey
Irak bataklığına sokmaya çalışanlar, Milli çıkarlarımızın değil dış odakların
(yani Amerika’nın) hesaplarına hizmet edildiğinin farkında olmalıydı”
ifadelerini kullanmıştı.
Burada şu tarihi gerçeğin hatırlanması lazımdı.
Mustafa Kemal, çözümü siyonist Yahudi güdümlü Cemiyeti
Akvam’a (Birleşmiş Milletlere) havale edilen ve Türkiye’den koparılması hedeflenen
Musul ve Kerkük’te fiili bir durum oluşturmak ve elimizi güçlü kılmak için,
Kazım Karabekir Paşa’ya yeterli bir askeri harekatla bu bölgeye girmesini
emretmiş, ancak hala anlaşılamayan bahanelerle, Kazı Karabekir bu emri yerine
getirmekten kaçınıp, ordudan istifa ederek Meclise kapağı atmış ve Atatürk’e
muhalefet başlatmıştı.
Şimdi soruyoruz:
Musul ve Kerkük’e (yani Kuzey Irak’a) girip kontrol altına
almak Milli ve anti siyonist bir hedefse, niye Atatürk’e hain ve Süfyan
muamelesi yapılmaktadır?
Yok, eğer bu girişim emperyalizme hizmet ise, niye Turgut
Özal kahraman sayılmaktadır? Kaldı ki sadece dönemin GKB. Necip Torumtay değil,
Özal’ın kendi eliyle partinin başına getirip Başbakan yaptığı Yıldırım Akbulut
ve Bakanları da bu harekata karşıydı.
3- Erbakan Hoca’nın
da defalarca vurguladığı gibi, Türkiye’nin Irak işgaline ve batının vahşetine
ortak olması, sadece emperyalizmin (Yahudi ve Hıristiyan zalimlerin) işine
yarayacaktı.
4- Bütün İslam alimleri ve Kur’an müfessirleri aşağıdaki ayetten şu
hükümleri çıkarmaktadır:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve yönetici tutmayın
(onların velayet ve himayesine sığınmayın)! Zira, onlar, biribirinin
dostudurlar. Sizden her kim onları dost ittihaz ederse, o kimse de onların
(sınıfında ve safında sayılır). Şüphesiz Allahu Teala, (Yahudi ve
Hıristiyanları dost edinen) zalimleri asla hidayete ulaştırmayacaktır.”[2]
Yani: “Ey müminler! Yahudi ve Hıristiyanları:
a- Din ve inanç
noktasında onları dost tutmayın; makbul ve meşru oldukları yönündeki yalanlara
kanmayın.
b- Savaşlarda onlara
yardımcı olmayın ve onlara arka çıkmayın. Zulüm ve tahribatlarına taşeronluk
etmeye kalkışmayın.
c- Onların batıl
kural ve kurumlarına, bozuk örf, adet ve ahlaklarına uymayın.
d- Onları veliyyü’l
umûr, yönetici ve karar verici yapmayın, onların şeytani plan ve projelerinde
görev almayın.
e- Onlara ta’zimde
ve medhu senada bulunmayın.
f- Onları kalben
sevmeyin ve asla güven duymayın.
g- Dünyevi ve uhrevi
muamelatta onları sırdaş ve yoldaş saymayın diyalog kılıfıyla siyonist
Yahudileri ve Hıristiyan emperyalistleri meşrulaştırmayın muhterem ve muteber
konuma taşımayın..
h- Onları cizye
vasıtasıyla devamlı zillet içerisinde bırakın; size karşı şevket ve kuvvet
sahibi olmalarına fırsat tanımayın.
Irak işgalini ve Barbar Batılıların BOP çerçevesinde diğer İslam
ülkelerine müdahalesini “21. Haçlı seferi ve siyonizmin dünyaya hakimiyet
hedefi” olarak niteleyen Erbakan Hoca’yı böyle bir vebalin perde arkası
müsebbibi ve işbirlikçisi göstermek, şeytanı bile şaşırtan bir iddiadır.
Kendi ülkelerini hedef haline getireceği ve büyük risklere
iteceği için Belçika gibi batılı devletlerin bile kabul etmediği “Füze savunma
sistemlerinin” Türkiye’ye konuşlanacağını Dışişleri yetkilileri artık resmen
açıklamış bulunmaktaydı. Bu sistem aslında İsrail’i korumak amaçlı bir ABD-NATO
planıydı. Son zamanlarda İsrail’e karşı horozlanmaların da, aslında halkımızın
havasını almaya ve İran’ı hedef alan bu füze savunma sistemine karşı tepkileri
bastırmaya yönelik bir tiyatro olduğu sırıtmaktaydı.
[1] www.elaziz.com / İŞTE “MÜSPET” SİYASET / 10 Ağustos 2011
[2] Maide: 51
28 Şubata Milli Bakış
Haberi Oku
ILIMLI İSLAM NE DEMEK? ETKİLERİ, TARAFTARLARI, TARAFTARLARININ OLAYLAR KARŞISINDAKİ TAVIRLARI
Haberi Oku
Batı sözden anlamıyor, onlara caydırıcı güç gerekiyor!
Haberi OkuMedine'de Büyük Elçilere Verdiği Konferanslar
Haberi Oku
Özel Harekat "Sizi Koruyamayız" Dediği Halde Siirt’e Gitti!
Haberi Oku
Bizzat şahid olduğum bir hatıramı, Hoca’mızı sevenlerle paylaşmak istiyorum.
Haberi Oku