• ERBAKAN’IN TAMİRATI, ERDOĞAN’IN TAHRİBATI

    ERBAKAN’IN TAMİRATI, ERDOĞAN’IN TAHRİBATI

    27 Mart 2020

     
    | Devamı

    ERBAKAN’IN TAMİRATI, ERDOĞAN’IN TAHRİBATI

            

    Erbakan ve yüzde yüz yerli Gümüş Motor fabrikası

    Bütün okulları birincilikle bitiren, üstün yetenek ve birikimi nedeniyle 2. sınıftan başladığı Teknik Üniversite’de doktora yaptıktan sonra gittiği Almanya'daki araştırmalarından ve tarihi başarılarından sonra askerlik görevini de tamamlayan Erbakan, İstanbul Teknik Üniversitesi motorlar laboratuvarında yüzde yüz yerli ilk motoru yaptı ve ardından 1956 yılında Türkiye'de ilk yerli motoru seri halde imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor AŞ’yi kurup işletmeye açtı.

    Erbakan Hoca, Gümüş Motor AŞ'yi kurmaya yönelten düşünceyi kendisi şöyle aktarmıştır:

    “Biz İkinci Dünya Harbi’nden sonra Almanya'da Leopard tank motorlarında araştırma başmühendisi olarak çalışırken, Türkiye'de kullanılan en basit küçük sulama motorlarının bile yurtdışından getirildiğini bilmek bizi fevkalade üzüyordu. Biz burada Almanya'nın en ileri motorunu yaparken, kendi ülkemizin tarlasını sulayacak motorların Almanya'da imal edilmesi zorumuza gidiyordu. Bu olmaz… Biz vatanımıza, milletimize hizmet edecek isek, kendi motorumuzu kendimiz yapmalıyız kanaatine o zaman vardık. Ancak motor imalatı sadece bilgiyle olmaz, sermaye lazımdı. Biz bu sermayeyi 200'e yakın inançlı insandan topladık. Fabrika hakikaten milli görüşlü bir fabrika oldu. O tarihte topladığımız bu sermaye, bugüne göre astronomik bir rakamdır. Böylece Türkiye'nin en büyük makine fabrikasını 4 yıl gibi kısa süre içinde kurup işletmeye açmıştık.”

    Gümüş Sanayi ve Türk Ticaret Anonim Şirketi, Erbakan Hoca’nın ifade ettiği gibi, 23 Ocak 1956 tarih 29-8737 no'lu sicili Ticaret Gazetesi ve Piyasa Cedveli’ne göre, 9 Ocak 1956 tarihinde tescil olunarak (sicil no: 5817) resmen kurulmuş olmaktaydı. Şirketin adresi Galata semti, Fermeneciler Caddesi Deniz Hanı'nın 3. Katı, sermayesi 500 bin TL olarak saptanmıştı. Kurucuları arasında: Adil Saraçoğlu, Zeki Aytaç, Süleyman İshakoğlu, Yüksek Mühendis Feyyaz Nemlioğlu, Mustafa Gülek, Osman Divrengi, Mehmet Aykıl, Enver Abdik, Behzat Özman, Mustafa Doğanbey, Fahri ve Avni Kiğılı, Kol. Şirk., Yüksek Mühendis Rıdvan Dedeoğlu, Ömer Lütfi Çulha, Selim Çulha, Fehmi Bilge, Ali Sünnetçioğlu gibi isimler yer almaktaydı.

    Gümüş Motor AŞ'nin açılışını ise 20 Mart 1960'ta dönemin Maliye Vekili Hasan Polatkan yapmıştı. Gümüş Motor; İstanbul Rami'de 30.000 metrekarelik arazi üzerine kurulmuş modern bir motor fabrikasıydı. Takriben 12.000 metrekarelik bir kapalı saha içerisinde büyük bir makine hali, büyük bir dökümhane, ayrıca çelik işleri atölyesi, piston dökümhanesi, modelhane ve tecrübe stantları bulunmaktaydı. Kısacası tesis komple bir makine fabrikası olarak kurulmuş durumdaydı. Makine hali, piston, segman, gömlek, ağır tezgâhlar, çarkhane, tertibat ve kalıp imali, takım bileme, dişli tezgâhları ve montaj bandı kısımlarından oluşmaktaydı. Fabrika, modern bir plana göre hazırlanmıştı. Hammadde, sonra komple motor haline gelinceye kadar muntazam bir akış takip etmekte ve parçaları işlenirken oraya buraya mükerrer olarak ve lüzumsuz bir şekilde taşınmamaktaydı. Fabrikada bulunan yüzlerce tezgâh 1.300.000 dolarlık bir lisansla Avrupa'dan satın alınmıştı. 8 saatlik 3 vardiya çalıştığı takdirde fabrika 3.000 ile 5.000 adet dizel motoru üretecek kapasitesi vardı. 9 ve 15 PS’lik dizel motorlar seri halinde imal olunmaktaydı. 32 PS’lik iki silindirli motorların imalatına da başlanmıştı. 1961 yılında 60 PS’lik dört silindirli dizel motorlarının ve ayrıca 6-9 PS’lik küçük benzin motorlarının imalatı planlanmıştı. Fabrika tezgâhlarının kapasiteleri, silindir bloğu uzunluğu 160 cm’ye kadar olan motorları imal edebilecek durumdaydı. Gümüş Motor Fabrikası tam kapasiteyle çalıştığında memleketimizin takriben 200 PS’ye kadar bilumum motor, piston, segman, yatak ve gömlek gibi önemli motor yedek parçalarına olan ihtiyacını karşılayabilecek şekilde tasarlanmıştı.

    Gümüş Motor, Erbakan'ın fabrikanın başında olduğu dönemlerde, birtakım kasıtlı uygulamalarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Çünkü o dönemde tamamen dışarıya bağımlı olan Türk sanayisi, Türkiye içinde dahi yabancıların elinde bulunmaktaydı. 67’si İstanbul'da bulunan 137 motor ithalatçısının sadece 3 tanesi Türk ismi taşımaktaydı. O dönemde tanesi 6700 liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş Motor tarafından 5000 liraya piyasaya çıkarılmıştı. Bunun üzerine dış destekli gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 liraya indirmeye başlamıştı. Gümüş Motor kendi fiyatlarını 4000 liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 lira yapmışlardı. Gümüş Motor, çaresiz 3500 liraya satmak zorunda kalınca, onlar bu sefer 2800 liraya düşürmekten sakınmamışlardı. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürüklemek ve kapattırmaktı. Gümüş Motor devreye girmeden önce 6700 lira olan motor fiyatlarının 2800 liraya kadar indirilmesi üzerine Gümüş Motor iflasa mecbur bırakılmış ve Erbakan kendi kurduğu fabrikadan ayrılmak zorunda kalmıştı.

    Erbakan; siyasetten önceki yaşamında göstermiş olduğu özveriyle, yüksek cesaret ve girişim gayretiyle Türkiye'de ilk yerli motor üretimini gerçekleştirmek amacıyla iki yüz ortaklı “Gümüş Motor”u kurmayı başarmıştı. Bu oluşumu faizsiz bir şekilde kurup yürütmesi de kendisine karşı daha siyasete girmeden ülkemizde ve İslam âleminde ilgiyi ve güvenilirliği artırmıştı.

    Erbakan Hoca; Türkiye'nin yerli otomotiv üretimine geçişiyle alâkalı birçok proje hazırlamış ve 1960 yılında İTÜ Motor Kürsüsü öğretim üyeliğine devam ederken Ankara'da yapılan Sanayi Kongresi’ne katılarak, muhteşem bir sunum yapmıştı. Kürsüde Gümüş Motor tecrübesini anlatan Erbakan, dinleyiciler arasındaki ihtilalci generalleri bile heyecanlandırmış ve hemen konuşma sonrasında bu otomobillerin yapımı ile görevli kılınmıştı. Erbakan’ın yüksek bilgisi ve tecrübesi, milletine olan güveni ve dirayeti Milli Birlik Komitesi üyelerinin dikkatinden kaçmamış, hatta bir ara MBK tarafından oluşturulacak Bakanlar Kurulunda Sanayi Bakanı olarak adı anılmaya başlamıştı. Sanayi Kongresi’nde, Türkiye'nin otomotiv üretimi yapabileceğine dair ikna edici deliller ve somut fikirler ortaya atan Erbakan, bu kongreden yaklaşık bir yıl kadar sonra toplanacak olan Otomotiv Kongresi’ne de önayak olmuşlardı.

    15-17 Mayıs 1961'de gerçekleşen Otomotiv Kongresi’nde Erbakan, yerli otomobil yapılması hususundaki fikirlerini aktarmıştı. Toplantıyı izleyenler arasında işadamları, bürokratlar, mühendisler ve gazeteciler vardı. Yüzde yüz yerli otomobil yapılabileceği fikrinin heyecanlandırdığı insanların yanında, böyle bir şeyin mümkün olmadığı hususunda ısrarlı olanlar da vardı. Türkiye'nin kesinlikle kendi otomobilini yapamayacağı ve bunun neticesiz bir macera olacağını düşünenlerden birisi de Koç Otomotiv Grubu’nu temsilen toplantıya katılan Bernar Nahum olmaktaydı. Toplantıda ‘şeftali üretmek, otomobil üretmekten hem daha kolay hem daha kazançlıdır’ mealinde bir konuşma yapan Yahudi Nahum’u dinleyenlerden bir mühendis, kendisini tutamayarak, ayağındaki ayakkabıyı çıkartıp kendisine fırlatmış ve ‘Bize otomobili siz ürettirmiyorsunuz, sizler bizi Batı’ya mahkûm ediyorsunuz!’ şeklinde bağırmıştı.

    Gümüş Motor’un kasıtlı olarak iflasa zorlanmasının ardından, Erbakan Hoca, sanayi teşviklerinde ve kredi tazmininde önemli yetkileri bulunan Odalar Birliği'nde söz sahibi olmak gereğini anlamıştı. Erbakan, Anadolu'nun ikinci plana atılan işadamları ile beraber Odalar Birliği Başkanlığı’nı ele geçirme planları yaptı. Sonunda Erbakan, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) mevcut Odalar Birliği yönetimini desteklemesine karşın, delegenin yüzde 75'inin oyunu alarak TOB Genel Başkanı seçilmeyi başarmıştı. İstanbul ve İzmir sermayedarlarının desteklediği Sırrı Enver Batum karşısında seçimi kazanan Erbakan, sonucu şu şekilde yorumlamıştı:

    “Odalar Birliği’ne verilen 20 milyon yatırım kotasının 19 milyon doları İstanbul, İzmir tüccarına gidiyordu. Sadece bir milyon doları Anadolu'ya dağıtılıyordu. Bunu değiştirmek için Mason Sırrı Enver Batum'un gitmesi gerekiyordu. Sonuçta Anadolu sermayesi kazanıyor, başkanlık bize geçiyordu. Ancak bu defa karşımıza kanunsuz kuvvetler çıkarılıyordu. Artık herkes şunu anlıyordu: Odalar Birliği komprador-Mason bir azınlığın vasıtası gibi çalışıyordu. Bunlar Anadolu sermayesinin gelişmesine tahammül edemiyor, dizginleri hep ellerinde tutmak istiyordu.”

    Seçim neticesinin Ticaret Bakanlığı tarafından tanınmaması, Danıştay’ın Erbakan aleyhindeki kararı ve neticesinde kolluk marifetiyle Erbakan'ın görevden zorla uzaklaştırılması, krizi siyasete taşıyordu. Erbakan'ın AP listelerinden adaylık başvurusu Masonlarca reddediliyor, bunun üzerine önce bağımsız olarak katıldığı siyasete, daha sonra MNP'yi kurarak devam ediyor ve Milli Görüş hareketini siyaset sahnesine ve hatta merkezine yerleştiriyordu.

    Milli Nizam Partisi'nin kuruluşu ve kurucuları

    Necmettin Erbakan'ın büyük bir başarı elde ederek Konya'dan bağımsız milletvekili olarak TBMM'ye girmesi öncesinde oluşturulan bir şûra meclisi ile Türk siyasetine yeni bir partinin kazandırılması kararı alınmıştı. 26 Ocak 1970 tarihine gelindiğinde Erbakan ve ekibi, günümüze kadar etkisini sürdürecek ve Türk siyasi tarihinde önemli bir yer edinecek olan Milli Görüş partilerinin ilki olan Milli Nizam Partisi'ni kurduğunu tüm Türkiye'ye duyurmuşlardı. Partinin amblemi olarak ise, işaret parmağı havada sıkılmış bir sağ yumruk olmaktaydı.

    Milli Nizam Partisi'nin kurucuları şunlardan oluşmaktaydı:

    1- Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Yük. Mak. Müh., Konya Milletvekili.

    2- Ahmed Tevfik Paksu, Tüccar, eski Maraş Senatörü.

    3- Süleyman Arif Emre, Avukat, eski Adıyaman Milletvekili.

    4- Ali Haydar Aksay, Avukat, Haruniye Adana.

    5- H. Tahsin Armutçuoğlu, Avukat, Ankara.

    6- Ömer Çoktosun, Tüccar, Konya.

    7- Ekrem Ocaklı, Çiftçi, eski Gümüşhane Milletvekili.

    8- Ömer Faruk Ergin, Emekli Memur, Yozgat.

    9- Prof. Dr. Saffet Solak, Akademisyen, Sarayönü İzmir.

    10- Hasan Aksay, İlahiyatçı, eski Adana Milletvekili.

    11- Ali Oğuz, Avukat, Kayseri.

    12- İsmail Müftüoğlu, Avukat, Trabzon.

    13- Nail Sürel, Tüccar, Tekirdağ.

    14- İ. Fehmi Cumalıoğlu, Doktor, eski Kayseri Milletvekili.

    15- Hüsameddin Fadıloğlu, Yük. İnş. Müh. Gaziantep.

    16- Bahaddin Çarhoğlu, Tüccar, Şanlıurfa.

    17- Mehmed Satoğlu, Harita Müh. Kayseri.

    18- Rıfat Boynukalın, Mak. Yük. Müh., Karaman.

    Dikkatinizden kaçmamıştır; ne Milli Nizam’ı kuranlar ve görev alanlar arasında, ne de aşağıda belirteceğimiz gibi Milli Selamet Partisi’nin oluşması ve kurmayları arasında Oğuzhan Asiltürk ve Şevket Kazan gibi isimler bulunmamaktadır. Ve tabi bu kişiler, Erbakan Hocamızın tarihi Gümüş Motor girişiminde, Odalar Birliği mücadelesinde ve Bağımsızlar Hareketi’nde de yer almamışlardır. Oysa bütün Milli Görüş camiasında, bunların en başından itibaren Erbakan Hoca’nın yanında oldukları sanılmaktadır ve zaten bizzat kendileri de böyle bir hava oluşturmaktadır. Oysa sadece 1973 Genel Seçimleri’nde Oğuzhan Asiltürk Ankara’dan, Şevket Kazan Kocaeli’den ve kazanacakları sıradan milletvekili adayı yapılmış ve ilk koalisyon ortaklığında biri İçişleri, diğeri Adalet Bakanlığına atanmışlardır. Bu muammayı çözmek ve işin sırrını sezmek için; olayın yarısını “Siyasette 35 Yıl” kitabında aktaran, ama her nedense diğer yarısını, daha önce partinin sohbet ve seminerlerinde anlattığı halde, kitabına almayan Süleyman Arif Emre’nin şu ilginç hatıraları üzerinde yoğunlaşmak lazımdır!

    Amerika’da yaşayan, Yahudi asıllı iş adamı Saffet Bayramaşık’ın Erbakan Hoca’ya yollanması:

    Necmettin Erbakan’ın Batı karşıtı Siyonizm ve emperyalizm karşıtı tavrı, Siyonist çevreleri rahatsız etmiş olacak ki, Milli Nizam Partisi’ne müthiş bir saldırı ve baskı metotlu yıldırma hareketleri başlamıştı. Buna Süleyman Arif Emre’nin maalesef eksik aktarmış olduğu şu hatıra oldukça çarpıcıydı:

    “Musa Saffet Bayramaşık isminde birisi bana geldi. Kendisi Yahudi iken Müslüman olmuş birisiydi, mühim konularda söyleyecekleri varmış, bundan dolayı Necmettin Erbakan Bey ile görüşmek istedi. Israr edince görüştürmek zorunda kaldım. Söze başladı; Sn. (Erbakan) Hoca, beni Amerika’nın Washington’daki dünya Yahudi liderleri vazifelendirdi. Partinizin gelişmelerini takip ediyorlar. Türkiye’de sizin gibi millet ile kaynaşıp birleşebilecek bir siyasi iktidarı, İsrail ile Rusya arasında set oluşturması sebebiyle müspet karşılıyorlar... Ancak siz her konferansınızda dünya Siyonizm’ine, Masonluğa ve yan kuruluşlarına çatıyorsunuz. Bu aleyhtar konuşmalarınızdan vazgeçmenizi istiyorlar, aksi durumda ise partinizin siyasi hayatına son vermek zorunda kalacaklar...”

    Erbakan Hoca ise, Siyonist odakların elçisi Musa Saffet Bayramaşık’ı:

    “Mademki bizim iktidar olmamız onların da arzu ettiği bir şey, o halde hissi sebeplere kapılmayıp, bizim konuşmalarımızı müsamaha ile karşılamaları daha uygundur. Böyle bir şeye katlanmaları, sizin belirttiğinize göre, sonunda temin edecekleri yarar karşısında, önemsiz bir fedakârlık olur.” buyurmuşlardı. Ancak dünya Yahudi liderleri tarafından görevlendirilmiş olan Musa Saffet Bayramaşık, “Hayır kesinlikle bu şekilde konuşmaları istemiyorlar, hatta önceki konuşmalarınızı tekzip etmenizi bekliyorlar!”[1] şeklinde yanıtlamıştı.

    Süleyman Arif Emre Bey, Teşkilatın eğitim seminerlerinde ve Vakfın üniversiteliler sohbetinde ise, Amerikan Yahudi çevrelerince Ankara’ya gönderilen bu Saffet Bayramaşık’ın Erbakan Hoca’ya: “Partisinin kapatılmaması ve siyasi faaliyetlerine fırsat tanınması için, kendilerince seçilip belirlenecek, ama toplumda ve teşkilatlarda muhterem ve mücahit bilinecek bazı kimselerin de partiye sokulmalarını, bunların sürekli en etkili ve yetkili pozisyonda tutulmalarını” da şart koştuklarını, buna uyulmaması durumunda yine partilerinin kapatılacağını da aktarmışlardı. Bu konuşmalarına şahit olan onlarca insan hâlâ hayattaydı. Ama bu kısım ne hikmetse, “Siyasette 35 Yıl” kitabında yer almamıştı.

    Türk Siyasetine kimi çevre tarafından iyi, kimi çevre tarafından kötü bir iz bırakan Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına giden yol işte burada başlamaktaydı. Erbakan ve ekibi açık açık, dünya Yahudi liderleri tarafından tehdit edilmiş ve nitekim 12 Mart Muhtırası ile beraber Milli Görüş çizgisinin ilk siyasi partisi olan MNP 1,5 yıla yakın hayatına devam ettikten sonra kapatılmıştır.

    Milli Nizam Partisi'ne ilk kapatma davası 12 Mart Muhtırası öncesinde 4 Mart'ta açılmıştı. Hazırlanan iddianamede ise davanın olay konusu şu şekilde açıklanmıştı:

    “26 Ocak 1970 tarihinde, merkezi Ankara olmak üzere kurulan Milli Nizam Partisi'nin çeşitli il ve ilçelerdeki kuruluş ve açılış toplantılarında yapılan konuşmalarda, Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasına ve laikliğe aykırı beyanlarına rastlanmıştır.”

    Parti teşkilatını kurmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da bir geziye çıkan MNP Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, ilk teşkilatı Malazgirt Meydan Muharebesi'nin yapıldığı, Malazgirt ilçesinde kurmuşlardı. İlk teşkilatının Malazgirt ilçesinde kurulması dışında partinin ilk üyesi ise yine Malazgirt ilçesi cami imamı olarak yazılmıştı. Erbakan bu süreci şöyle aktarmıştı: “Milli Nizam Partisi'nin kurulmasına karar verdik ve Parti’nin bir numaralı üyesi olması için bir isme karar verdik. Sultan Alparslan ve Malazgirt anısına Parti’nin bir numaralı üyesi olarak Malazgirt Camisi imamını kayıt ettik. Malazgirt cami imamını üye yapmak için havaalanında uçak beklerken, Odalar Birliği Başkanlığı’ndan tanıdığım İzmirli büyük bir Tüccar beni görüp yanıma geldi, ne yaptığımı ve nereye gittiğimi sorunca ben de yeni kurulan Parti'ye üye yapmak için Malazgirt’e gittiğimizi söyledim. Adam bana üç kitap dolusu manalı bir bakış fırlattı ve bir zamanların Odalar Birliği Başkanlığı yapan önemli bir şahsiyetin, partiye üye yapmak için bir imamın ayağına Malazgirt’e gitmemi anlayamadığını” ifade etti. Çünkü bunlar Hak davanın manasından ve maksadından habersizlerdi.

    Milli Nizam Partisi'nin öne çıkan faaliyetlerinden ilki, 8 Şubat 1970 günü Ankara'da Büyük Sinema’yı dolduran Parti mensuplarının gerçekleştirmiş olduğu Birinci Büyük Kongresi olacaktır. Bu kongre içerisinde Necmettin Erbakan'ın yapmış olduğu konuşma, ilerleyen dönemlerde MNP’nin kapatılma davasının en önemli bahanesi yapılacaktı.

    TBMM içerisinde çalışmalarını ciddiyetle ve cesaretle yürüten Erbakan, Adalet Partisi hükümetinin yapılacak yeni yatırımlar konusunda, tercihini yerli müteşebbislerin aleyhine kullanması konusunu Meclis gündemine taşımış ve bu hususla ilgili iddialarını ispatlamıştır. Hatta zamanın Adalet Partisi Sanayi Bakanı Ahmet Türkel TBMM huzuruna çıkarak:

    “Erbakan Bey’in söyledikleri doğrudur. Maalesef hükümetimiz verilen her misalde, tercihini yabancılar veya onlarla ortak olanlar lehinde kullanmıştır.” demek zorunda kalmıştır.

    Milli Nizam’ın kapatılmasından sonra 11 Ekim 1972’de kurulan Milli Selamet Partisi’nin kurucuları ise şunlardır:

    1- Süleyman Arif Emre, Avukat

    2- Abdülkerim Doğru, Yüksek Mühendis.

    3- Rasim Hancıoğlu, Yüksek Mühendis.

    4- Hüseyin Kamil Büyüközer, Yüksek Mühendis.

    5- Abdullah Tomba, Armatör.

    6- Sabri Özpala, Tüccar.

    7- M. Turhan Akyol, İktisatçı.

    8- M. Gündüz Sevilgen, Yüksek Mühendis.

    9- Zühtü Öğün, Avukat.

    10- Hüseyin Erdal, Mimar-Mühendis.

    11- Hasan Özkeçeci, Tüccar.

    12- Hüseyin Koçak, İmalatçı.

    13- Osman Nuri Önügören, Tüccar.

    14- Mazhar Gürgen Bayatlı, Tüccar.

    15- M. Emin Ayak, Müteahhit.

    16- Mustafa Arafatoğlu, Tüccar.

    17- Mustafa Mamati, Tüccar.

    18- Abdurrahim Bezci, Serbest Muhasip.

    19- Sami Baysal, Mühendis.

    Refah-Yol iktidarı ve Erbakan'ın Başbakan olması

    28 Haziran 1996 tarihinde, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Doğru Yol Partisi ile “dönüşümlü Başbakanlık” önerisi temelinde bir koalisyon hükümeti kurulması konusunda anlaşma sağlandı. Bu anlaşma birer yıllık dönüşümlü Başbakanlık ile Refah Partisi lideri Erbakan'ın bir yıllık Başbakanlığı başlamış ve böylece Hoca’nın “her bahar bir çiçekle başlar” sözü amacına ulaşmıştır.

    Bu koalisyonun gerçekleşmesinden sonra dünya basınında büyük ölçüde Necmettin Erbakan’a karşı olan kin ve nefret tutumu gazetelerin manşetlerine açık bir şekilde yansımıştır:

    Reuters Ajansı, ismini vermediği Çiller’in bir yardımcısına atfen bir kabine listesi ile “İslamcılarla Anlaşmaya Varıldığı”nı duyurmuştur. (İngiltere)

    Washington Post, “İslâmcılar Yeni Türk Hükümeti ile İktidara Geldi.” (Amerika)

    Financial Times, “İslamcılar Türkiye’de Hükümet Kuruyor.” (İngiltere)

    Morganpost, “Türkiye’de Yeni Hükümet Kuruldu Yeni Hükümete Önyargı ile Yaklaşılmaması Gerek”. (Almanya)

    The Guardian, “Türkiye’yi İslâmcı Parti Yönetecek". (İngiltere)

    Elefteros Tipos, “Çiller Erbakan’ı Başbakan Yaptı.” (Yunanistan)

    Le Soir, “Atatürk’ün Ülkesinde Deprem; İslamcılar İktidarda.” (Belçika)

    Frankfurter Allgemeine, “Çiller Erbakan Hoca’nın Hizmetinde.” (Almanya)

    Washington Post, “Laik Türkiye, Muhafazakâr İslamcı Başbakanı’nı Belirledi.” (Amerika)

    The Daily Telegraph, “Koalisyon Protokolü Türkiye’ye Bir İslami Lider Bahşediyor.” (İngiltere)

    Le Figaro, “73 Yıllık Cumhuriyette, İslamcılar Başa Geçti.” (Fransa)

    AFP Haber Ajansı, “Avrupa Birliği’ni Hristiyan Kulübüne Benzeten Necmettin Erbakan; Kazakistan’dan Fas’a Kadar Bir İslam Birliği Kurmak İstiyoruz.” (Fransa)

    Corriera Della Sera, “Laik Türkiye’ye Dinci Başbakan.” (İtalya)

    Reuters, “NATO üyesi olan Türkiye’nin Tarihinde İlk İslamcı Başbakan.” (İngiltere)

    Oysa Erbakan Hoca, kendisine karşın bu tür engellemelerin yapılacağının zaten farkındaydı. İsrail Cumhurbaşkanı Weizman da İstanbul'da yaptığı konuşmasında şöyle küstahlaşmıştı:

    “Cumhurbaşkanı Demirel benim çok yakın dostumdur. Onu iyi tanırım ve eminim ki Refah’ın iktidar olmasını engellemek için elinden geleni yapıyordur. Ayrıca Ordu’nun da bu konuda elinden geleni yapacağını sanıyorum.”[2]

    Tüm bu engellemelere rağmen, tarihi icraatlarına girişen, yani bir restorasyon faaliyeti yürüten Erbakan; “Biz rantiyenin hükümeti değil, halkın hükümeti olacağız. Hiçbir ürüne zam yapmayacağız, vergi koymayacağız.” demiş ve dediklerini de tek tek yapmıştı. İlk iş olarak ANAYOL hükümetinin vermiş olduğu yüzde yirmi memur zammını yüzde elli oranına çıkardı. Ocak 1997'de bu zam oranına yüzde otuzluk bir zam daha eklenerek; “100 verilene 230 verme” başarısını sağlamıştı.

    Bu hükümet döneminde Türk ekonomi ve siyasi tarihinde çok önemli bir yerde bulunan “Havuz Sistemi” uygulandı. Türkiye'de 1990'lı yıllarda iç borç ödemeleri bütçe gelirlerinin çok büyük bir kısmını oluşturmaya başlamıştı. Öyle ki iç borç ödemelerinin bütçe gelirlerine oranı 1994'te yüzde 110'a, 1995'de yüzde 120'ye, 1996'da da yüzde 175’e çıkmıştı. Sadece faiz ödemelerinin bütçe gelirlerine oranı dahi bu süreçte inanılmaz düzeylere çıkarak 1994-1996 arasında yüzde 60’lar düzeyini aşmıştı. Buna göre, milletten toplanan vergilerin yarısından fazlası, az sayıdaki büyük sermaye sahibine faiz ödemesi olarak aktarılmıştı. İşte Erbakan Hoca, bu yapıyı geliştirdiği “Havuz Sistemi” ile ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Öyle ki bu sistemin uygulanmaya koyulmasıyla birlikte, tahvil ve bono faiz oranları 1997'de hızla düşmeye başlamış, devletin faiz ödemeleri de önemli düzeyde azalmıştır. 1996'da yüzde 175 olan iç borç ödemelerinin bütçe gelirlerine oranı 1997'de yüzde 89’a, 1996'da yüzde 65 olan faiz ödemelerinin bütçe gelirlerine oranı da 1997'de yüzde 46'ya kadar gerilemeye başlamıştır.

    Refah-Yol hükümetinin en önemli bir diğer başarısı ise “Denk Bütçe” idi. Denk Bütçe, ilk defa Osmanlı Devleti döneminde Tarhuncu Ahmet Paşa tarafından gerçekleştirilmiş olan gelir ve gider dağılımının eşit olması anlamını taşımaktaydı. İşte Refah-Yol hükümeti bu başarıyı sağlamıştı.

    Refah-Yol iktidarında ve Erbakan'ın Efsane Başbakanlığında, diğer bütün iktidarların beceriksizliklerine birer bahane olarak sığındıkları şu 10 şeye asla başvurulmamıştı.

    1- İşe, “enkaz devraldık!” edebiyatıyla başlanmamıştı.

    2- Asla yeni vergiler koyulmamıştı.

    3- Kesinlikle hiçbir ürüne zam yapılmamıştı.

    4- Karşılıksız ve açıktan para basılmamıştı.

    5- Siyonist sermayenin kefalet (garantör) kurumu olan IMF'den borç alınmamıştı. Ayrıca IMF aracılığı ile dış borç yapılmamıştı.

    6- Demokrasiye ve halkın iradesine sahip çıkılmıştı.

    7- Temel insan haklarına sahip çıkılmış; din, mezhep ve kavmiyet ayrımı yapılmamıştı.

    8- İç ve dış borçlanma yerine meşhur “Havuz Sistemi” uygulanmıştı.

    9- Rantiyecilere asla fırsat tanınmamıştı.

    10- Masonik ve kiralık medyanın vurgun ve soygun dönemi kapanmış, borç erteleme taleplerine kulak asılmamıştı.

    Erdoğan iktidarları döneminde ise, yerli ve milli üretim; Siyonist sermayenin bir şubesi, işverenler de çok uluslu şirketlerin işçisi konumuna dönüştürülmüş durumdaydı!

    Irkçı emperyalistler, dünyadaki birçok devletin gelirlerinden daha fazla olan maddi varlıkları ve kurdukları küresel sömürü çarkları ile ülke ekonomilerini kendi Siyonist hedefleri doğrultusunda yeniden yapılandırmak için stratejik planlar uygulamaktaydı. Siyonist hedeflere hizmet edecek siyasi işbirlikçilerin seçilip iktidara taşınması için; ekonomik olarak başarı sağlamış odaklar ve medya kuruluşlarıyla irtibat kurulmakta, seçilen Mason adaylarına Masonluğun sağlayacağı ekonomik imtiyazlar anlatılmakta, Mason olmayı kabul eden adaylar hakkında tahkikat yapılmakta, Masonluğa kabul edilip edilmeyeceği konusunda karar alınmaktaydı. Milli ve yerli üretimi Siyonist sermayenin bir şubesi haline dönüştürme stratejisi kapsamında; hammaddeden başlayan ve kullanıcıya teslim edilmesine kadar dağıtım ve pazarlama sonrası hizmetler de dahil tüm malzeme ve bilgi akışlarını kontrol edip koordinasyonunu sağlayacak bir tedarik zincirini kurmaya çalışırlardı. Malların ve hizmetlerin serbest dolaşımıyla birlikte, ekonomik alanda bireylerin ya da toplumların yararları değil, Siyonist sermayenin çıkarları doğrultusunda tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de üretim, satış ve pazarlama faaliyetlerini yürütmek için küresel şebekeler oluşturmuşlardı. Böylece ülkemizin piyasaları ele geçirilmeye başlanmış, Siyonist sermayenin sömürü sistemine karşı çıkabilecek tüm sosyal, toplumsal ve kültürel direnç noktaları zayıflatılıp, Siyonist sömürü sistemine bağımlı hale getirilmeye uğraşılmaktaydı. Mali kaynakları ve küresel bağlantıları güçlü olan, profesyonel reklam kampanyaları yürüten ve belirli bir kesim yerine, değişik ürün ve farklı hizmet talep eden tüm müşterilere ve piyasaya hizmet vermeyi tercih eden Siyonist sermayeli zincir marketler, perakende sektöründe çok güçlü rakipler haline gelmiş, geleneksel perakendecilerin sayısını azaltarak ortadan kaldırmaya başlamıştı.

    Çok uluslu marketler, güya maliyeti azaltma, mal ve hizmetlerin kalitesini artırma, müşteri tercih ve önceliklerini sağlama gibi gerekçelerle, yerli ve milli taşeron tedarikçilerin ürettikleri ürünlerin üretimine başlamış, pazar payı küçük olan ya da pazara yeni girmeye çalışan üreticiler yok edilmiştir. Siyonist sermaye, rekabet avantajı sağlamak ve pazar paylarını artırmak için üretici tedarikçi firmaları da ele geçirmiş, pazarda kalmak isteyen yerli ve milli firmaları iflas ettirmeye girişmiştir. Zincir marketlerin kendi market markalarını ortaya çıkarması, markalaşmaya çalışan üreticiler için bir tehdit oluşturmuş, küçük üreticilerin ya da yeni çıkan markaların sektöre girişlerini engellemiştir. Ülkemizdeki yerli ve milli işletmeler, Siyonist sermayenin rekabet gücü karşısında ayakta kalabilmek için, Siyonist sermayenin dayattığı mal ve hizmetlerin üretim miktarı, kalite ayarı, dağıtımı, fiyatı, gibi konularındaki şartlarını kabul etmek mecburiyetine mahkûm edilmişlerdir. Kamu girişimlerinin Siyonist sermayeye satılması sayesinde, devletin kontrolündeki üretim alanları ele geçirilmiş, devletin bütün imkân ve kaynaklarını da kullanarak bir sömürü sistemi yerleştirmişlerdir. Siyonist sermayenin lehine değişen piyasa koşulları ve ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenemeyen yerli ve milli firmalar, gerek konumlarını, gerek kazançlarını sürekli kaybettiklerinden varlıklarını sürdürememiş, işverenlerimiz bile maalesef çok uluslu şirketlerin işçisi konumuna düşürülmüş vaziyettedir.

    Erdoğan iktidarı sayesinde ülkemizde, gıda üretim ve tüketim sürecinde devletin rolü azaltılmış, buna karşın çok uluslu şirketlerin rolü artırılmıştır.

    Gelişen bilgi teknolojilerini kullanarak tarımda, üretim kontrollerinden süreç kontrollerine geçilmiş, tarım üretim süreçlerinin dünyanın farklı bölgelerine dağıtılabilmesi ve tedarik zincirlerinde asimetrik güç ilişkileri kullanılarak dünya gıda sanayisinin ve tarımsal ürün pazarlarının ele geçirilmesi başarılmıştır. Dünya gıda piyasalarında perakende dağıtım zincirlerinin rolü oldukça artmış, gıda ürünlerinin dağıtımında üretici firmaların üstlendiği rolü Siyonist sermaye güdümlü büyük perakende zincirleri almaya başlamıştır. Dünyada gıda ağırlıklı firmaların ürettikleri ürünlerin önemli bir bölümü Siyonist sermayeli birkaç perakende zinciri tarafından dağıtılmaktadır. Ülkemizde çiftçilerin ürettikleri ürünler ise doğrudan yok pahasına ellerinden alınmakta, ambalajlanıp çok yüksek fiyatlarla satılmakta, böylece çiftçilerimizin üretimden aldığı pay azaltılmaktadır.

    Türkiye’de çok uluslu şirketler, Erdoğan iktidarlarının gaflet ve teslimiyeti sayesinde; et ve süt ürünleri, gıda paketlemesi, işlenmesi ve dondurulmuş sebze ve meyve, gıda pazarlaması ve perakendeciliği gibi alanlarda etkinlik göstermeye başlamış, süreç içerisinde Siyonist sermayeli şirketler dağıtımcıları, tedarikçileri, müşterileri ve markasıyla birlikte Türkiye’nin itibarlı birçok firmasını satın almışlardır. Giderek artan ve kuşatan bir güce sahip olmaya başlayan çok uluslu şirketler, piyasayı neredeyse tümüyle kontrollerine almış, ülkemizi çok uluslu şirketlerin tüketim ürünlerinin satıldığı ticari pazar haline sokmuşlardır.

    Siyonist sermayeli çokuluslu şirketler ne yiyeceğimizi, neyi giyeceğimizi, neyi seyredeceğimizi, nerede ve nasıl çalışacağımızı ve ne yapacağımızı da kendileri belirleyerek hayatımızı yönetmeye başlamışlardır. Bu çok uluslu şirketlerin çoğunun devletten daha büyük bir ekonomiye sahip konuma taşınmaları, ulusal devletlerin egemenlik alanlarını da daraltacak bir global düzenleme için kendilerine imkân ve fırsat sağlamıştır.

    Hayatın gerekli unsurları olan gıda, su ve ilaç üzerinde tahakküm kurmaya başlayan çok uluslu şirketler, tohumdan, tarladan, süper/hipermarketlere kadar gıdaya tekel ve tahakküm zinciri oluşturmuşlar, ulusal düzeyde faaliyet yürüten yerli şirketleri de bu süreçte satın alarak, kendi faaliyet alanlarının bir şubesi haline sokmuşlardır. Ülkemizde, çok uluslu gıda şirketlerinin hegemonyasının iyice belirginleşmeye başlamasıyla birlikte, köylü merkezli tarımdan doğrudan doğruya piyasa mekanizmasına yönelik olarak işleyen şirket tarımına geçiş başlamıştır. Çiftçinin çok uluslu şirketlere sözleşmeyle bağlandığı şirket tarımı sisteminin yaygınlaşması ile sosyolojik bir kategori olarak köylülük ve köylüler tasfiye edilmeye başlanmıştır. Kimyasal girdilerin yoğun olarak kullanıldığı, GDO tohumlarının ekiminin yapıldığı, ürün çeşitliliği yerine tek çeşit ama fazla ürün anlayışlı şirket tarımı anlayışı geleceğimizi ve güvenliğimizi tehlikeye sokmaktadır.

    Bu süreçte köylünün mülkiyetinde olan tohumun genetik yapısı değiştirilerek, özel mülkiyetler şirket mülkiyetine dahil edilmeye mecbur bırakılmış, gıda tahakkümü daha da artırılmış, genetiği değiştirilmiş tohum üzerinden yapılan ticaretin genişlemesi ve GDO’lu tüketimin yaygınlaşması ciddi bir biyogüvenlik sorununu da ortaya çıkarmıştır. Fabrikasyon gıda üretim mekanizması; küçük köylülüğün ve geleneksel çiftçiliğin yerini almaya başlamış, köylülerimiz, gıda üretim zincirine tamamen hâkim olmaya çalışan çok uluslu şirketlerin sözleşmeli çiftçileri haline dönüştürmeye başlamıştır. Maalesef işbirlikçi AKP iktidarları döneminde ülkemiz, dünya hâkimiyetini tesis etmeyi ve kendileri dışındaki bütün halkları köleleştirmeyi hedefleyen Siyonist sermaye güdümündeki kuruluşlardan yardım alan, küresel şirketler karşısında güçsüz konuma taşınan, sınırlarında ve ülke içi alanlarda kontrol yeteneği kalmayan, bağımsız politika geliştirebilme fırsatı elinden alınan, edilgen bir yapıya dönüştürülmüş durumdadır.

    AKP’nin şeker fabrikasındaki hileli satışı, kendi elleriyle belgelenmiş durumdaydı!

    Şeker fabrikalarının özelleştirme ihalelerinde Milli Gazete’nin ortaya çıkardığı hileli satış resmen belgelenmiş durumdaydı. Özelleştirme ihalesinde Bor Şeker Fabrikası’nı 336 milyon liraya alan Doğuş Gıda’nın, fabrikayı bir gün dahi işletmeden, ihale şartnamesine aykırı bir şekilde Dişli ailesiyle kurduğu 50 bin liralık şirkete devrederken, bu şirketten de üç ay sonra sessiz sedasız ayrıldığı ortaya çıkmıştı. Doğuş Gıda’nın gizemli ayrılışı şeker özelleştirmesinde paravan şirket iddialarını kuvvetlendirirken, Özelleştirme İdaresi’nin bu olup bitenler karşısında üç maymunu oynaması dikkatlerden kaçmamıştı. Şeker fabrikalarının 2018 yılında yapılan özelleştirme ihalelerinde yeni bir skandal ortaya çıkmıştı. Şeker özelleştirmesinde paravan şirket iddiaları haklılık kazanmıştı. 2018 yılında yapılan özelleştirme ihalesinde Bor Şeker Fabrikası, 336 milyon liraya alan Doğuş Gıda’ya satılmasına rağmen, fabrika Doğuş Gıda ile Dişli ailesinin 50 bin lira gibi komik bir sermaye ile kurulan Bor Şeker Anonim Şirketi’ne hileli bir şekilde devredildiği anlaşılmıştı. Hileli devirden 3 ay sonra Doğuş Gıda, Bor Şeker Anonim Şirketi’nden sessiz sedasız ayrılmıştı. Bu durum hileli satışı belgelerken, paravan şirket iddialarını da kanıtlamıştı.

    ‘Bor Şeker Anonim Şirketi’nin Yönetim Kurulu Başkanı Davut Dişli yapılmıştı.

    Bor Şeker Anonim Şirketi’nin yönetim kurulu, kuruluşundan üç ay sonra tamamen değişikliğe uğramıştı. Şirketin kuruluşunda yönetimde bulunmayan Sırma Grup Yönetim Kurulu Başkanı Davut Dişli, şirketin Yönetim Kurulu Başkanı yapılmıştı. Emir Haktan Dişli ise Bor Şeker Anonim Şirketi’nin yönetiminden çıkarılmıştı. Bor Şeker Fabrikası’nı, özelleştirme ihalesinde alan Doğuş Gıda’nın Bor Şeker Anonim Şirketi’nden sessiz sedasız ayrılmasından sonra AKP Başakşehir eski İlçe Başkanı Ayhan Özgürel’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptığı Arz Gayrimenkul ve Girişim Sermayesi Portföy Yönetimi Şirketi, Bor Şeker’in yüzde 50 ortağı olup çıkmıştı.

    50 bin liralık sermaye 150 milyon liraya çıkarılmıştı!

    Doğuş Gıda’nın Bor Şeker Anonim Şirketi’nden sessiz sedasız ayrılmasından sonra, şirketin tamamen Dişli ailesinin sahibi olduğu DSL İnşaat’a geçmesi kafa karıştırıcıydı. 50 bin lira sermaye ile kurulan Bor Şeker Anonim Şirketi’nin sermayesi de bir anda 150 milyon liraya çıkarılmıştı. (Sadettin İnan, Millî Gazete)

    Erdoğan iktidarının maddi ve manevi tahribatları:

    Erdoğan’ın dindar halkın oyunu alması için istismar amaçlı İslamcılık rolü oynaması ve zaman zaman Erbakan’ın devamı tavrı takınması tamamen oy devşirme hesaplıydı. Bu rol gereği; başörtüsü yasağını kısmen kaldırması, dini vakıf ve tarikatlara kolaylık sağlaması gibi bazı hayırlı adımları da, zinayı suç olmaktan çıkarması ve eşcinselliğe serbestlik kazandırması yanında hiç kalırdı. Üstelik avcıların keklik avlamak için serptikleri yemler bir ikram sayılmazdı.

     

     


    [1] Süleyman Arif Emre, Siyasette 35 Yıl, s. 216-217

    [2] M. Mustafa Uzun, Baharın İlk Çiçeği Erbakan, İstanbul, 2017, s. 128





















    Bu Haber 2311 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS