• ERBAKAN’IN Küresel İlaç ve Aşı Tröstlerinin SÖMÜRÜ ÇARKINA ÇOMAK SOKMASI ve KORONA VİRÜSÜ MUAMMASI

    ERBAKAN’IN Küresel İlaç ve Aşı Tröstlerinin SÖMÜRÜ ÇARKINA ÇOMAK SOKMASI ve KORONA VİRÜSÜ MUAMMASI

    05 Nisan 2020

     
    | Devamı


    ERBAKAN’IN

    Küresel İlaç ve Aşı Tröstlerinin

    SÖMÜRÜ ÇARKINA ÇOMAK SOKMASI

    ve

    KORONA VİRÜSÜ MUAMMASI

            

    Atatürk’ten sonraki CHP+DP+AP ve ANAP hükümetleri döneminde, Türkiye küresel ilaç ve aşı şirketlerinin açık pazarına, zavallı halkımız ise aynı merkezlerin deneme tahtasına çevrilmiş durumdaydı. Bu Siyonist-Küresel tröstler, sağlığı koruma kılıfı altında, aslında hastalık yayma ve ilaçlarına-aşılarına pazar oluşturma çabasındaydı. Örneğin; Türkiye’de, sadece 1985-1995 yılları arasında 20 tanesi doğrudan ilaç sanayini ilgilendiren 21 kanun hükmünde kararname, yönetmelik, tebliğ çıkarılmıştı.

    Peki, tüm bunlara karşı hükümetler ne yapmıştı?

    Özellikle ANAP ile başlatılan neoliberal piyasanın “altyapı inşa” süreci 1993 yılında kurulan DYP-SHP koalisyon hükümeti tarafından “Sağlık Kanunu Tasarısı Taslağı”, “Sağlık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Kanun Tasarı Taslağı”, “Bölge Sağlık İdareleri Kanun Tasarı Taslağı”, “Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarı Taslağı” ile bu küresel sömürü tezgâhına fırsat sağlanmıştı.

    Bu üzücü ve ürkütücü gidişata karşı milli ve cesaretli ilk ve tek adımı Rahmetli Erbakan Hoca’nın Başbakan olduğu Refah-Yol iktidarı atmıştı. RP-DYP koalisyon hükümeti Kasım 1996 tarihinde “Sağlık Finansman Kurumu Kuruluş ve İşleyiş Kanunu”, “Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri”, “Aile Hekimliği Kanunu”, “Hastane ve Sağlık İşletmeleri Temel Kanunu” tasarılarını hazırlamıştı. Yine Başbakan Erbakan, Nisan 1997’de söz konusu taslakları revize edip yeniden uygulamaya başlamıştı. Böylece Türkiye ilaç ve aşı konusunda dışa bağımlılıktan kurtulacaktı.

    Ancak Erbakan’ın bu tarihi ve talihli girişimleri Siyonist sömürü odaklarını oldukça kızdırmış ve kuşkulandırmıştı. Erbakan’ın ilaç ve aşı konusunda ve genel sağlık programlarında, dış güçlerin güdümünden çıkma çabaları ve Siyonist sömürü çarklarına çomak sokmaları, Yahudi firmaları çileden çıkarmıştı. Zaten HAVUZ SİSTEMİ’yle; faiz ve dış borç sarmalını kıran, D-8 girişimiyle son beş asırdır Siyonizm’e karşı Milli ve Evrensel ilk ve tek (İslam Birliği ve tüm mazlumların dirliği) gibi bir paktı kuran Erbakan’ın; sağlık ve ilaç konusundaki bu atılımları, şeytanilerin sabrını taşırmıştı. Ancak bu konuyu kiralık ve masonik medya hiç gündeme taşımamıştı. Çünkü sağlık ve aşı sektörü hususundaki küresel kuşatma ve sömürü çarkının tartışılmasından ve halkın uyanmasından endişe duyulmaktaydı. İşte asıl bu kuşku ve korkularla 28 Şubat darbesi dış güçlerce tezgâhlanmış ve içerideki işbirlikçi kiralık takımlarca uygulanmıştı. Hatta Mesut Yılmaz münafığı, aynen Fetullah Gülen ağzıyla ve dış güçlerin hesabına, Erbakan Hocayı suçlayıp saldıracak kadar şımarmıştı. Oysa aynı Mesut Yılmaz, güya Erbakan’ın devamı yalanıyla iktidara taşınan Tayyip Erdoğan’ın reklamını yapıp Siyonist odaklara pazarlamaktan sakınmamıştı.

    Ardından hükümet olan ANAP-DSP koalisyonu bu üç taslağı bozarak; “Kişisel Sağlık Sigortası Sistemi”, “Sağlık Sigortası İdaresi Başkanlığı Kuruluş ve İşleyiş Kanunu” tasarısını hazırlayıp Siyonist sermaye uşaklığını ispatlamıştı.

    Nisan 1999 seçimleriyle hükümet olan DSP-MHP-ANAP koalisyonu; Marmara Depremi sırasında çıkardıkları Sosyal Güvenlik Yasası'nın hemen ardından, Ekim 1999'da yalnızca isim değişikliği yapıp "Sağlık Sandığı Kurumu Kanunu" tasarı taslağını, önceki işbirlikçi hükümetlerden devraldıkları “kutsal emanet” olarak sahip çıkıp yayınlamıştı. Bu Dünya Bankası sağlık projeleri AKP döneminde de aynen ve bin beter uygulanmıştı. AKP’nin akıl hocası Dünya Bankası, tıpkı 1980 sonrası diğer hükümetlere yaptığı gibi, 59. hükümet için de bir "yol haritası" hazırlayıp; “Türkiye, Yaygınlığı ve Verimliliği İyileştirmek Amacıyla Sağlık Sektöründe Yapılacak Reformlar.” programıyla AKP’nin sağlık aldatmacasına yol açmıştı.

    AKP'nin 2002 seçimleri öncesinde kamuoyuna açıkladığı seçim bildirgesi-acil eylem planı ve 58 ile 59. hükümetleri kurduktan sonra TBMM'ye sunduğu "hükümet programları"; sağlık sistemiyle ilgili tamamı geçmiş hükümetlerce de gündeme getirilmiş olan önerilerin tıpatıp aynısıydı:

    - Devlet, sigorta ve kurum hastanesi ayrımı kaldırılacak; tüm hastaneler özerkleştirilmiş olacak,

    - Sağlık Bakanlığı yeniden yapılandırılacak (ve dolaylı olarak Küresel Sisteme bağlanacak),

    - Güya sağlık sektörüne rekabet getirilmesi için sağlık hizmeti sunumu ile finansmanı birbirinden ayrılacak,

    -Sağlık sigortası uzun vadeli sigorta kollarından çıkarılacak, nüfusun tamamını kapsayan GSS sistemi kurulacak, ödeme gücü bulunmayanların primleri devletçe karşılanacak, aile hekimliği uygulaması başlatılacak;

    -Sağlam hasta sevk zinciri sistemi kurulacak, bilişim teknolojisinden azami yararlanılacak, sağlık bilgi sistemi kurulacaktı…

    ABD'nin dünyaya dayattığı neoliberalizm "reçetesinin" AKP eliyle Türkiye'de de hayata geçirilmesiyle “Sağlıkta Dönüşüm Programı”; hastaneleri ticarethaneye, hastaları da “müşteriye” çevirmiş durumdaydı. Bizzat Recep T. Erdoğan hastalar için “müşteri” demeye başlamıştı. “Müşteri” kapitalist sistemde “parası olan” ve “parası kadar alışveriş yapabilme özelliğine sahip olan” kişi anlamını taşımaktaydı. “Müşteri” demek kâr amaçlıydı… Böylece kârlılığı arttırmak amacıyla kısa sürede çok hasta bakmak, gereksiz tetkikler yaptırmak, ameliyatları çoğaltmak lazımdı.

    Kâr düşünülen yerde sağlığın her yönü maliyet hesabına göre hesaplanırdı. Sağlık çalışanlarının sözleşmeli çalıştırılması ve performanslarına göre ücret alması esas alınmıştı. Tabii ki sağlık çalışanlarının sözleşmeli çalıştırılması, iş güvencesini de ortadan kaldırmıştı. İş güvencesinin, adil bir atama sisteminin bulunmadığı ve emeğin hakkıyla ücretlendirilmediği bu sistemde performansa dayalı ücret; emekçileri birbirine ezdirmenin, onlara boyun eğdirmenin aracı olarak çalışmaktaydı.

    Sonuçta, AKP diğer hükümetlerin yapamadığını gerçekleştirdi; sağlığı tamamen piyasa güçlerine, yani şirketlere bırakmıştı. Üstelik bunun rekabeti ve kaliteyi artıracağını savunmaktaydı. Diğer yandan Dünya Bankası, Türkiye'de sağlık hizmeti üreten iki bakanlığı hedef aldı: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı için yeni bir “görev tanımı” yaparak:

    - "Her iki bakanlıkta da, sağlık hizmetlerinin üretilmesi ve sunulması doğrudan ilgili olmamalıdır!” Bunun yerine Sağlık Bakanlığı, “planlayıcı ve denetleyici olmalıdır”! Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın sağlık sektöründeki temel görevi ise; evrensel sağlık sigortası sisteminin yönetimine ve işlevlerine denetim ve rehberlik sağlamakla sınırlı olmalıdır!

    Özetle, AKP'nin tek başına iktidar olması; uzun zamandır koalisyon hükümetlerinin “başarısızlığından” sıkıntı çeken Dünya Bankası için uygun zemin hazırlamıştı. Yeni kurulan bir parti ve deneyimsiz kadrolar, konuyu bilmeyen üst düzey yetkililer tamamen IMF ve Dünya Bankası’nın hizmetkârı olmuşlardı. Böylece “pusuda bekleyen” küresel güçler, 28 Şubat darbesiyle ve Erdoğan’ın iktidara getirilmesiyle amacına ulaşmışlardı.

    Aynı AKP Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, “Hastaneler işletmeye dönüştürülmeli” ilkesini esas almıştı. “Teşvik” adı altında, değil faizi, ana parasını bile geri ödenmemek üzere karşılıksız krediler dağıtılarak, devlet hastaneleri bile emirlerine sokularak özel hastaneler kurmuşlardı. 1988 yılında 115 olan özel hastaneler, 2000’de 261’e ve 2018’de 565’e ulaşmıştı. Artık toplum Sağlık Ocakları’ndan ve SSK kuruluşlarından değil, lüks hastanelerde büyük paralar karşılığı hizmet almaya başlamıştı, ama çoğunun parası “devlet kasası”ydı. Para kendi cebinden çıkmadığı için bu küresel soygundan vatandaş sevinç duymaktaydı. Ne var ki ülkenin uçuruma sürüklendiğinin farkına varamamaktaydı.

    Turgut Özal’ın 24 Ocak kararlarıyla iktidar olduğu 1980 yılında, Türkiye’de 55 dolar olan kişi başına düşen sağlık harcaması, 2000 yılında 135 dolara ve -AKP iktidarı sürecinde- 2018 yılında 500 dolara ulaşmıştı. Yaşanan iktisadi krizler bile bunu aksatmamıştı. Oysa… 2000-2009 yılları arasında Avrupa ülkelerinde ilaç harcamaları büyüme oranı yıllık sadece yüzde 3,2 iken, bu oran 2008 büyük ekonomik kriz sonrası yüzde 0’a/sıfıra yaklaşarak durma noktasına varmıştı. Maalesef Türkiye’de diğer rakamlar da farksızdı: Toplam sağlık harcamaları, 1980’de 2,5 milyar dolar civarındayken, 2000’de 9 milyar dolara çıkmıştı. Ve -AKP iktidarı sürecinde- 2018 yılında 25 milyar doları aşmıştı. İşte bütün bu paralar sefalet içinde kıvranan milletin kesesinden alınıp küresel şirketlerin kasasına akıtılmaktaydı. AKP’nin övündüğü sağlık politikasıyla Türkiye böyle soyulmaktaydı.[1]

    Siyonistlerin “Erbakan’ın üstüne beton dökme” meselesi ve “ERBAKAN’SIZ MİLLİ GÖRÜŞ” PROJESİ

    11 Şubat 2020 tarihli Milli Gazete’de Fatih Yılmaz; “Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı Anlamak” yazısında:

    “Evvela anlamak, kavramak demektir. Anlamak, çok sevmek, bağlılık göstermek, heyecanlanmak ve duygulanmak değildir. Anlamak demek Erbakan Hoca’nın videolarını izlemek, ona dair sosyal medyada var olan içerikleri paylaşmak değildir. Anlamak demek Erbakan Hoca’ya hayran olmak, “yolunda ölürüm” demek, kitlesel programlarda sloganlar atmak değildir. Erbakan Hoca’yı anlamak, O’nu taklit etmek, O’nun cümlelerini ezberlemek, O’nu anmak, O’nun hayatından örnekler vermek ve hatta O’nunla yaşanılan hatıraları anlatmak da değildir. Erbakan Hoca’yı anlamak, Erbakancı olmak da değildir. Erbakan Hoca’yı anlamak, bütün bunlardan başka bir şeydir. Erbakan Hoca’yı anlamak, O’nun getirdiği prensipleri anlamaktır. Bu prensipleri anlamak, yaşamak ve yaşanılması için mücadele etmektir. Erbakan Hoca’yı anlamak, O’na manevi açıdan Hoca denildiğini düşünürken aslında bir Üniversite Hocası olduğunu, akademik çalışmalar yaptığını ve Almanya Aachen Üniversitesinde ortaya koyduğu başarıları göz ardı etmemek demektir. Erbakan Hoca’yı anlamak, akıl ve hikmet sahibi olmak, bilimsel bilginin ne anlama geldiği üzerine düşünmek, olaylar karşısında akıl yürütmenin, mantığı çalıştırmanın, bilimsel çözüm önerileri ortaya koyabilmenin değerini idrak etmektir. Bilginin yani fen bilimlerinin, sosyal bilimlerin ne kadar önemli olduğunu anlamak Erbakan Hoca’yı anlamaktır. Bilimsel olan ne varsa Müslüman’ın malıdır düşüncesi, “ilim Çin’de de olsa alınız” ve “iki günü bir olan ziyandadır” Hadis-i Şerif’lerini anlamak, Erbakan Hoca’nın ortaya koyduğu prensipleri anlamak demektir.” gibi dışı hoş içi boş laflar sıralamıştı.

    Yahu, Erbakan Hocamızın videolarını, konferanslarını, miting ve TV konuşmalarını dikkatle ve defaatle dinleyip ezberine almadan, üzerinde saatlerce kafa yormadan… Söylediklerini daha iyi kavramak için başta Kur’an’a, Hadis Külliyatına ve bilimsel kaynaklara başvurmadan… Ve yine Erbakan’ın ısrarla vurguladığı Siyonist canavarı ve şeytani kuruluşlarını tanımadan… Bu Siyonist şeytandan kurtuluş yollarını ve harika teknolojik hazırlıklarını ağzına bile almadan ve bütün bunlara bırak aklı yatmayı, hatta inanmadan O’nu nasıl anlayacağız, nasıl beynimize ve kalbimize sindirip kutlu hedeflerine koşturacağız? Zaten bu zavallı; “Erbakan Hoca’yı anlamak, hayatın özünü kavramak, insan ilişkilerine, iletişime had safhada dikkat etmek, sosyal ilişkiler geliştirmek, Müslüman şahsiyetini sosyal hayatın içinde temsil edebilmek demektir. Erbakan Hoca’yı anlamak O’nun hayatının ve yaptıklarının bir kısmını özenle gündemde tutarak, bir kısmını görmezden gelmek değildir.” diyerek, aslında yıllardır, Siyonist merkezlerin “Erbakan’ı öldürmek yeterli değildir. Üzerine beton dökmemiz gerekir!?”; yani, “Erbakan’ı unutturmamız, Milli Görüş’ün içini boşaltmamız, O’nun evrensel plan ve projelerinin sadece slogan yapılmasını sağlamamız lazım gelir” şeklindeki şeytani heves ve hedeflerini gerçekleştirme görevi almış gibi davranan Oğuzhan Asiltürk ve ekibinin safsatalarını tekrarlamaktaydı.

    Oysa;

    1- Adil Düzen İhtiyacı,

    2- Adil Düzen’in Kaynakları,

    3- Hazırlama Metotları,

    4- Adil Düzen’in Genel Esasları,

    5- Adil Ekonomik Düzen Programı,

    6- Adil Siyasi Düzen Programı,

    7- Adil Yargı Düzen Programı,

    8- Adil İlim ve Eğitim Düzen’i Programı,

    9- Adil Ahlâki Düzen Programı,

    10- Adil Düzen’e Geçiş Süreci Programı,

    11- Adil Düzen’de Dış Politika Esasları,

    12- Adil Düzen’de Turizm ve Seyahat Kurumları,

    gibi temel konuların her biri ortalama 10 genel başlıktan oluşmakta; bu 120 başlık ise yine ortalama 10 prensip ve kurala sahip bulunmaktaydı. Yani 1200 kadar temel prensip ortaya çıkmaktaydı. Şimdi Erbakan Hoca’nın en orijinal tarihi ve bilimsel hazırlıklarının başında gelen bu Adil Düzen programlarının onda birini, yani 120 genel başlığını dahi sayamayan ve sorsan anlatamayan insanlar çıkıp Erbakan’ı kavramaktan dem vurmaktan utanmamıştı.

    SP’nin düzenlediği mitinglerde bile, ERBAKAN ismi ağızlara alınmamaktaydı!..

    9 Şubat 2020 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Kudüs Mitinginde Temel Karamollaoğlu dışında diğer parti katılımcıları, bir kere olsun, bu konunun sevdalısı olan Erbakan Hoca’yı rahmetle anmamışlar, Kudüs ve Filistin’in ancak O’nun kutlu projeleriyle kurtulabileceği gerçeğine vurgu yapmamışlardı. İsteyenler 10 Şubat tarihli Milli Gazete’ye baksınlardı, bununla ilgili tek kelime bulamayacaklardı. Bu tavır doğal ve normal bir durum sayılamazdı. Bütün bunlar “Erbakan’ın üzerine beton dökme” planlarının bir parçası olarak okunmalıydı. Oysa Erbakan’ın hakikatli ve haysiyetli programları ve Siyonist canavarı can evinden vuracak teknoloji harikaları olmadan Kudüs ve Filistin asla kurtarılamazdı. Yetmez bu mitinge katılıp konuşanlar yine bir cümle olsun “Erdoğan iktidarının öncelikle ve özellikle İsrail’le imzaladığı Normalleşme Anlaşması’nı askıya alması gerektiğini” bile hatırlatmamışlardı. Yoksa hepsi birden, İsrail’in ve Siyonist Merkezlerin hışmından mı korkmaktaydı? Çünkü ciddi ve netice verici tedbirler ve girişimler dışında böyle kurusıkı palavralar sonuçta sadece İsrail’e yaramaktaydı!.. Çünkü Siyonist kâfirler; sarf edilen ruhsuz sözlere değil, bu kişilerin niyetine ve mahiyetine bakmaktaydı…

    Örneğin 1997 yılının Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Laiklik konusunda Nurcu kesimin yayın organı olan Köprü dergisine çeşitli tarihlerde şu çıkışları yapmıştı.

    “Cumhuriyeti kuran Atatürk değil mi? Atatürk, laik bir cumhuriyet kurmamış. Cumhuriyetin başında Türkiye, dine sarılmıştır. Eğer şimdi Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu yanlışsa o başka. Türkiye Cumhuriyeti devleti, kuruluşunda dini bir devlettir. 1928’de İslam devletidir Türkiye. Bunlara baktığınız zaman, sıkışınca Allah’a sığınmak, işimiz bitince, dinin her şeyini inkâr gibi bir tablo çıkıyor karşınıza. 21 Nisan Tebliği’ni çıkaran kimsenin, aradan iki yahut üç sene geçmeden, dua eden insanı engellemesini anlayamam doğrusu. Eğer ikincisini yapıyorsa, birincisine inanmıyor demektir. Millet inkılâp, vesaire diye dini üzerinde baskı görünce devlete küsmüştür.”

    Demirel bu sözleriyle üstü kapalı olarak hem Atatürk’ü hem üstü açık olarak laikliği ve devrimleri eleştirmekten sakınmamıştı. Ama hakkında hiçbir soruşturma açılmamış, ve Erbakan gibi partisi kapatılmamıştı.

    Devamla Süleyman Demirel şunları aktarmıştı:

    “İrticanın da, laikliğin de sınırlarını açıklığa kavuşturmak lâzım. Bana göre laiklik, din ve vicdan hürriyetini sınırlamaktır. Halbuki, din ve vicdan hürriyetini daraltamazsınız. Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde, din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktadır. Türkiye bunları ortadan kaldırabilmelidir. Türkiye’de zaten organize olmuş din adamları olmadığına göre, laiklik neyi, kimden kurtarmak için gelmiştir? Eğer din bir tehlike kaynağıysa, milletin yüzde 60’ı namaz kılıyor, yüzde 99’u Müslüman. Kendi milletinden korkan devlet olur mu? Din ve dindarlık lafının geçtiği yerde, laiklik ihlal ediliyor sözünden kurtulmak lazımdır.”

    28 Şubat sürecinde çok konuşulan İmam Hatip Okulları konusunda da Süleyman Demirel bakınız neler açıklamıştı:

    “İmam hatip okullarının gayesi, sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dini bilen Türk vatandaşları, doktor, mühendis, hâkim olsa daha iyi olmaz mı? Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na ters düşüyor diye Kur’an Kurslarından vazgeçmek mümkün değil ki. Bu kanun tek başına muta değildir. Eğer din eğitimini dışında bırakan bir Tevhid-i Tedrisat Kanunu varsa orta yerde, doğru olmayan odur. Buna ters düşüyor diye, din eğitiminden vaz mı geçilecek; yanlış olan din eğitimi değil, kanunun kendisidir.”

    3 Mart 1924 tarihinde TBMM’de kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti’ni laikleştiren yasaların en önemlisi olan Tevhid-i Tedrisat (eğitim öğretimin birliği ve tekliği) Yasasını bu denli ağır eleştiren Süleyman Demirel bu sözleri söylediğinde Başbakandı ve bunlardan dolayı hiçbir eleştiri yapılmamış ve saldırıya uğramamıştı. 28 Şubat 1997’de ise Demirel Cumhurbaşkanıydı ve o dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, hemen hemen Demirel’in benzer söylemlerinden ve bazı RP milletvekillerinin buna yakın sözlerinden dolayı ordunun üst kademesi Hükümetin tasfiyesine zorlamıştı. Bu MGK bildirisi yayınlandığında Cumhurbaşkanı olarak altında imzası olan kişi Süleyman Demirel olmaktaydı ve ona kimse dönüp sözlerini anımsatmamıştı ve sorumlu tutmamıştı.  

    28 Şubat sürecinde ordunun üst kademesi İmam Hatiplilerin askeri okullara girmesine olumsuz tavır takınmışlardı. Oysa Süleyman Demirel şunları konuşmuşlardı:

    “Dindar öğrencilerin askeri okullardan atılmasının gerekçesi ortaya konmalı. Bunlar ‘Müslüman, namaz kılıyor, onun için ordudan ihraç ettik’ demezler herhalde. Eğer ‘irtica’ deniliyorsa, böyle bir suç yok kanunlarımızda. Ordudan ihraç edilenlere, yargı yolunun kapalı olması çok kötü. Devletin bütün faaliyetlerine yargı yolu açık da, burada niye yok?”

    24 Şubat 1997’de; Demirel: “Kim ki, dini siyaset malzemesi yapıp, istismar edip, rejimin karakterini değiştirmeye kalkarsa, karşısında Cumhuriyet Savcısını bulur. Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirmek için yola çıkacak hiçbir heyetin ömrü uzun olmaz. Savcılar, hakimler görevlerini yapmaktadırlar, yapacaklardır. Medya görevini yapmaktadır, yapacaktır. Cumhuriyetin kazanımlarını koruyacak kadar Türk vatandaşı vardır.” diyerek Erbakan’ı hedef göstermekten sakınmamıştı.

    25 Şubat 1997’de Oramiral Güven Erkaya: “Aşırı dinci akımlar bugün, PKK tehdidinden daha büyük bir tehlike haline geldi” diyerek Siyonist odaklara uşaklığını açığa vurmuşlardı.

    Bir zamanlar eski Türkçülerden ayrılıp yeni teşkilatlar kuran bazıları, parti kongrelerinde ve mitinglerinde “Anayasamız Kur’an, amacımız Turan” (Türk-İslam Birliği) diye bağırıp slogan atıyorlardı ve bunlara hiçbir soruşturma açılmıyordu. Oysa Rahmetli Erbakan Hoca “Besmele çekerek ve Esselamüaleyküm diyerek söze başladığı gerekçesiyle” partileri kapatılıyordu. Bu durumu hayretle bize soranlara şunları hatırlatmıştık: “İslam’ın sahtesi ve istismarı serbest oluyordu, ama gerçeği ve aslı yasak sayılıyordu!”

    Evet, dış güçler ve işbirlikçi çevreler, siyasilerin söylemlerinden ziyade, onların niyetine ve mahiyetine bakmaktaydı. Şayet bu siyasiler, Sn. Erdoğan ve Sn. Demirel gibi, eylem ve hizmet olarak kendi zulüm ve sömürü sistemlerine, gizli ve kirli hedeflerine yarıyorlarsa, onların halkı oyalayıcı ve bazı odaklara görünüşte sert çıkıcı sözlerine pek takılmıyorlardı, hatta bunu kendileri istiyorlardı.

    Yandaş yazarlar, hâlâ Erbakan’la Erdoğan’ı aynı gösterme sahtekârlığındaydı!

    “28 Şubat oldu. Asker Refah Partisi’ni kapatmak ve Erbakan’ı devirmek için mücadele etti. 28 Şubat’ta Erbakan’a ‘Beceremediniz, çekin gidin’ diye seslenen Fetullah Gülen’in yurtdışına kaçmasına göz yumulurken, Erbakan başbakanlıktan istifaya zorlandı. 28 Şubat’ta Erbakan’ın partisi kapatılıp kendisi yasaklı hale getirildi. AKP kapatılsa Erdoğan ne olacaktı? Erdoğan da yasaklı olacaktı. Asker, Erbakan ve Erdoğan ile mücadele ettiğinin binde biri kadar mücadele etseydi FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunacak gücü bulamazdı” (11 Şubat 2020- Hürriyet) diyen Abdülkadir Selvi gibileri, AKP ve Erdoğan iktidarının, 28 Şubat’ın sayesinde iktidara taşındığını bilmiyor olamazlardı.

    Özetle; Hadis’siz ve Sünnet’siz, yani Hz. Muhammed’siz İSLAM uydurması nasıl bir sapkınlık ve münafıklıksa… Hz. Ali’siz Alevilik nasıl bir safsata ve şarlatanlıksa… Sultan Abdülhamit’siz Osmanlı Siyaseti nasıl bir Siyonist sahtekârlıksa… Bediüzzaman’sız Nurcululuk ve Fetullahcılık nasıl bir şaşkınlık ve saptırmacaysa… Şimdi bunlar gibi Erbakan’sız Milli Görüş gayretleri de öyle bir şapşallık ve şeytanlıktır. Bu sinsi ve şeytani girişimleri ve Siyonist gayeleri hâlâ sezmeyenler ve tepki göstermeyenler ise bu gizli hıyanetin suç ortaklarıdır ve yakında yüzleri kızaracaktır, inşaallah.

    Siyonist odakların Türkiye’ye yönelik sömürücü sağlık politikaları:

    Büyük İsrail hayalinin ve Siyonizm’in dünya hâkimiyetinin en baş ailelerinden Rockefeller’in Kozmik Odasında ve “Kod 805” noda Türkiye’ye ait çok özel bilgilerin kayıtlı olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik Türkiye ile ilgili bazı stratejik kutular ise hâlâ kapalıydı. Açığa vurulan kozmik bilgilerde, Türkiye’ye tıp, sağlık, ilaç ve aşı konusunda Rockefeller’in milyonlarca hatta milyarlarca dolar para aktardığı yazılıydı. Örneğin 1956 yılında İhsan Doğramacı’nın başında bulunduğu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bugünkü parayla 4,5 milyon dolar aktarılmıştı. Aynı Rockefeller Vakfı, 1929-1967 yılları arasında Türkiye’deki 119 kuruma büyük çaplı finansal destek sağlamıştı. Hacettepe Bilim Merkezi’ne “AİLE PLANLAMASI” için milyonlarca dolar yollanmıştı. Hatta İstanbul Üniversitesi’ne “Kur’an okumaları”, yani Kur’an’ın yanlış yorumlanıp İslam’ın yozlaştırılması için büyük paralar yatırılmıştı. Hatta İslamcı bilinen Şerif Mardin’e önemli destekler sağlanmıştı.

    John D. Rockefeller ve aile üyeleri homeopatik bakım altında, doğal ilaçlarla tedavi oldukları halde, bütün yeryüzünde “Endüstriyel Tıbbın” yaygınlaşmasına çalışmışlardı. İzmir’de Atatürk’e düzenlenen suikasta karıştıkları için yurt dışına kaçıveren, Ata’nın ölümünden sonra İsmet Paşa tarafından geri getirilip taltif edilen Halide Edip Adıvar ve kocası (Eski Sağlık Bakanı) Adnan Adıvar, Rockefeller’in Türkiye Temsilcileri gibi davranmış ve bu maksatla Sağlık Bakanı mason Refik Saydam’ı özel ziyaretler için bir sağlık heyetiyle Amerika’ya taşımışlardı; orada özenle ağırlayıp uyarlamışlardı.

    C. Fred Bergsten (d. 1941) adlı Siyonist ise; Amerikalı ekonomist ve politik danışman olarak tanınmaktaydı!

    1967’de -Rockefeller’in kurduğu dünyayı yöneten düşünce kuruluşu- Dış İlişkiler Konseyi’nde çalışmıştı. Ardından, ABD -dış politikasını koordine eden- Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Henry Kissinger’a asistanlık yapmıştı. Sonra -George Soros’un finanse ettiği- Brookings Enstitüsü’nde görev almıştı. Ardından… ABD Hazine Departmanı’nda Uluslararası İlişkiler Sekreter Yardımcısı olarak çalışmıştı. Ve bu ekonomist Bergsten, 1981 yılında Washington DC merkezli kurulan düşünce kuruluşu Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nün (IIE) başına atanmıştı. Zaten enstitüyü de, -küresel meseleler üzerine araştırma ve analizlerle katkıda bulunma amaçlı- Alman Marshall Fonu (GMF) önerisiyle C. Fred Bergsten kurmuşlardı.

    Bu GMS ise; ailesi 1940’ta Almanya’dan kaçan Guido Goldman tarafından Marshall Planı yardımının 25. Yıldönümünde Avrupa ve ABD ilişkilerini destekleme çabası için lobi yapmak maksadıyla 1972’de Washington DC merkezli bir yapıydı. Yani: Alman Marshall Fonu’nun (GMF) destek çıktığı, başkanlığını, Dış İlişkiler Konseyi ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Siyonist Henry Kissinger’a asistanlık yapan bu C. Fred Bergsten; Türkiye’deki Rockefeller bağışlarının ve sağlık politikalarının başındaki adamdı.

    Çin Merkezli Korona Virüsü Salgınında Siyonist Şeytan Parmağı mı Vardı?

    Yerli ve yabancı medyada yer alan ve bir kısmı güvenilir kaynaklara dayandırıldığı savunulan komplo teorileri dolaşmaktaydı:

    “a) Çin derin devleti Korona virüsünün dışarıdan tezgâhlanan bir saldırı olduğunun farkındaydı. Saldıran ülkeyi ve yapıyı da saptamıştı. Çin ABD ile üst düzey bir görüşme yaptı. Büyük pazarlıklar tartışılmıştı. İstediğini alamazsa ABD'yi ateşe atacaktı. Çin duruma göre biyolojik, nükleer ve ekonomik olarak saldırı başlatacaktı. ABD kırmızı alarm vermeye mecbur kaldı.

    b) Çin'in intikam almayacağını sananlar yanılmaktaydı. Çin devletinin bir kanadı virüs belası ile uğraşırken bir kanadı da soğukkanlılıkla yapılacak intikam saldırısını planlamaktaydı. Çin devlet yetkililerinin tavır ve açıklamaları bunu yansıtmaktaydı. Çünkü Çin her konuda ciddi kayba uğramıştı. 15 günde 1,5 trilyon dolar zararı vardı. Üretim ve ticaret durma noktasındaydı. Bu batağın sonu iflastı.

    c) Şayet Çin bu belayı atlatamazsa ve virüs sebebi ile ekonomik, psikolojik, sağlık, teknolojik ve askeri alanda batmaya yaklaşırsa, ölümcül saldırıya geçmekten sakınmayacaktı. Bana bunu yapan yok olsun diyerek; nükleer, biyolojik ve fiziki olarak ABD'ye saldıracak ve tüm dünyayı ateşe atacaktı. Ne tür bir saldırı yapacağını alacağı zarara göre saptayacaktı.

    d) ABD mecburen kırmızı alarm kararı almış, Çin'in yapabileceği muhtemel saldırılara karşı önlemler almıştı. Çin'in yapacağı olası bir virüs saldırısına karşı ilaç ve aşı kurumları bile hazırdı. ABD'de büyük ve telaşlı bir çalışma vardı. Korona tezgâhına karşı dünyanın en pis mikrobunu üretebilen Çin’in ABD’ye yönelik virüs saldırısının ne olacağı bir muammaydı. ABD’de olası bir fiziki saldırıya karşı güvenlik artırılmış ve tüm ABD şirketleri Çin'i terk edip ayrılmıştı.

    e) Korona virüsünü Çin'e yayanlar tedavi için ilaç ve aşı teklifini çoktan yapmışlardı. Bu virüsü yayanlar ilaç satıp karşılığında milyarlarca dolar kazanacak, hem de Çin'e istediklerini yaptıracaklardı. Çin'in ilaç ve anlaşma teklifini kabul edip hayatta kalarak intikam eyleminden vazgeçmesi de olasıydı. 1,5 milyar insana aşı yapılması virüsü icat edenlerin cebine milyarlar katacaktı.”

    Şeklindeki haber ve yorumları; doğrularla yanlışları harmanlayarak dünya kamuoyuna sunan odaklar, asıl gerçekleri saptırarak, Siyonist-Yahudi ilaç ve aşı tröstlerinin ÇİN ve ABD’yi kullanarak insanlığı tehdit eden şeytani planlarını saklama ve halkları yanıltma çabasındaydı. Yani bu tür iddiaların, sadece suni olarak üretilmiş asılsız komplo teorileri olduğu kanaatini oluşturma amacındaydı. Oysa evet, Çin’i de ABD’yi de kendi sömürü ve zulüm saltanatları hesabına kullanan ve kışkırtan aynı Siyonist mihraklardı. Dünyayı bu korkunç tehdit ve tehlikeden kurtaracak tek çare Erbakan projeleri ve Milli Çözüm hedefleri olacaktı.

     

     



    [1] Bak: Kara Kutu Sh: 480-490 – Soner Yalçın


























    Bu Haber 2883 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS