• Erbakan’ın Dikkat Çektiği: İSTANBUL’DA 2. VATİKAN’A DOĞRU VAKIFLAR YASASI VE EKÜMENİK SAFSATASI____

    Erbakan’ın Dikkat Çektiği: İSTANBUL’DA 2. VATİKAN’A DOĞRU VAKIFLAR YASASI VE EKÜMENİK SAFSATASI____

    05 Ekim 2018

     
    | Devamı



    Erbakan’ın Dikkat Çektiği: İSTANBUL’DA 2. VATİKAN’A DOĞRU VAKIFLAR YASASI VE EKÜMENİK SAFSATASI


    Cami Tamiratına Karşı Ekümenik'liğe Rıza mıydı?

    Başbakan Erdoğan, 2010 yılında ekonomik krizde çırpınan Yunanistan’a yaptığı ziyarette büyük ilgi gördü. “Savunma sanayiine yapılan yatırımları eğitime, sağlığa yapalım” çağrısında bulunmuşlardı. Atina Venizelos Havalimanı’na gelen Başbakan Erdoğan’ı, Abdullah Öcalan’ın Yunanistan’a saklandığı dönemde Dışişleri Bakanı olan ve ilişkilerin gerginleşmesi üzerine istifa etmek zorunda kalan Başbakan Yardımcısı Theodoros Pangalos karşılamıştı. Erdoğan ilk olarak Cumhurbaşkanı Papulyas tarafından kabul edilmiş; Erdoğan-Papulyas görüşmesi sırasında dışarıda sis bombaları patlatılmıştı. Erdoğan görüşmeden ayrılırken, Türk korumalar yumurtalı bir saldırıya karşı şemsiyeler ile önlem almıştı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan Başbakanlığa yürüyerek giden Erdoğan’ı Başbakan Papandreu kapıda samimi şekilde karşılayıp uğurlamıştı.

    Erdoğan bakanların 22 anlaşma ile ilgili görüşmeleri tamamladığını söylemesi üzerine Papandreu “Bu bile bu ziyareti tarihi kılmaya yeter. Eminim daha büyük adımlar atarız”buyurmuşlardı. Erdoğan ise bu sözleri “Tabi ki atacağız” diye yanıtlamıştı. İki başbakanın görüşmesinden sonra Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Toplantısı yapılmıştı. Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında Erdoğan şunları açıklamıştı:

    Denizi ve ekmeği paylaşmaktayız: “Bugün yaklaşık 320 kişi ile buradayız. Bu gerçekten tarihi bir an. Bugün yapılan anlaşmalarla -ki Yüksek Düzeyli İş Konseyi oluşturuldu ve 22 anlaşmayı imzaladık- birlikte geleceğe çok daha farklı bir adımı atmış oluyoruz. Kadim dostluğumuz var. Ekmeği, denizi paylaşan iki toplumuz. Kıyıdan bağırsanız Yunan adalarından duyulur. İyi tanıyoruz birbirimizi. Geçmişte bazı sıkıntılar yaşadık ama yeni bir sayfa açıyoruz.”

    Yeşil pasaporta vize kalkmıştır: “Bakınız şu anda bir adım atıldı, hususi pasaportlarla (yeşil) ilgili vize kalktı. En kısa zamanda mavi pasaportlar için de vizenin kalkmasını temenni ediyorum. İnşaallah bu da olacak, buna inanıyorum. Yani şu anda Schengen olayı içerisinde Sırbistan’a uygulananın Türkiye’ye uygulanmasını ben burada AB üyesi ülkelere duyuruyorum.”

    Uçaklar bombasız uçmalıdır: “Ege’de uçakların adeta bir bombardıman uçağı olarak bombaları muhafaza şeklinde uçmasını biz artık istemiyoruz. Eğer tatbikat yapılacaksa bunlarsız uçsunlar diyoruz. Bunlar barışın simgesi olsun. Zaman içerisinde uçmasın. Bu hale geliyoruz.”

    Hava ihlalleri son bulmalıdır: “Şu anda Türk uçakları bomba bağlayarak uçmuyor. Ama Yunan uçakları bomba bağlayarak uçuyor. Zaman zaman karşılıklı hava ihlalleri ne yazık ki yapılıyor. Biz bunları tasvip etmiyoruz.”

    Savunma yatırımları eğitime harcanmalıdır: “Savunma sanayine yönelik karşılıklı olarak atılan bu adımların hepsi bizi farklı alanlarda yapacağımız yatırımlardan alıkoyuyor. Yani birimiz yapalım, birimiz yapmayalım diye bir şey olmuyor. Oralara yapılan bu yatırımlar eğitime, sağlığa yapılabilir. Bu yatırımlar ülkede kişi başına milli gelir olarak yoksul insanlara aktarılabilir.”

    Seçilmiş müftüler olmalıdır: “Batı Trakya’da da seçilmiş müftü yok. Atanmış müftü var. Seçilmiş müftü olması lazım. Seçilmiş müftüyü Yunanistan hükümeti onasın. Biz nasıl ki patriği seçme hakkını kendimizde bulmuyorsak, Müslümanların dini liderlerini Yunan hükümeti seçmemeli. Bu ciddi bir yanlıştır ve bunun da giderilmesi gerekir diye inanıyoruz.”

    Heybeliada Ruhban Okulu açılacaktır: “Çözüme yönelik çalışmalarda bir netice alacağımızı umut ediyorum. Olumlu bir yaklaşım içindeyiz. Üzerinde çalışıyoruz. Temenni ederim ki kısa zamanda neticeye bağlarız. Ama ben de Sayın Papandreu’dan Atina’da Fethiye Camii’nin restorasyonu için müsaade istedim.”

    Kıbrıs’ta müzakereler aksatılmayacaktır: “Kıbrıs’ta BM müzakere süreci kaldığı yerden devam edecektir. Yani ’Yeni bir Cumhurbaşkanı seçildi, acaba ne olacak?’ Bu ifadelerin hepsi bir kenara, süreç aynı kararlılıkta devam edecektir.”

    AB verdiği sözü tutmamıştır: (Yunanlı gazetecinin sorusu üzerine.) “Silahlı Kuvvetler’in Kıbrıs’a işgali” konusuna gelince, bakın biz bir Annan Planı olayı geçirdik. Referandumda Kuzey Kıbrıs %65 ’evet’ dedi. Güney Kıbrıs %75 Annan Planı’na ’hayır’ dedi. Hâlbuki Türk askerinin sayısı 650’ye kadar inecekti. Netice Güney Kıbrıs AB’ye alındı. Sözler tutulmadı.”

    “Ekümenik’ten rahatsızlık duyulmamalıdır!” (“Patrik Bartholomeos’nun ekümenik olarak nitelenmesi sizi rahatsız ediyor mu ve neden yanınızda getirmediniz?” sorusu üzerine) “Diyanet İşleri Başkanımın meşguliyeti olmasaydı Bartholomeos’la ikisini beraber getirmeyi düşünüyordum. Zamanlama örtüşmediği için gerçekleştiremedik. ’Ekümenik’ sorusuna gelince”, “Beni rahatsız etmez. Ecdadımı rahatsız etmediğine göre beni de rahatsız etmez. Ama benim ülkemde bazılarını rahatsız edebilir.” buyurmuşlardı.

    “Alışılagelmiş değil tarihi bir ziyaret” yapan Erdoğan’ı “inisiyatif sahibi cesur bir lider” olarak tanımlayan Papandreu da şunları aktarmıştı:

    Silah konusunda görüş birliğine varıldı: “Görüşmemizde silahların karşılıklı olarak azaltılması noktasına gelinmesinde ve bu alanda yapılan harcamaların diğer konulardaki alt yapılara harcanması konusunda görüş birliğine varıldı.”(Toplumsalhaber.com)

    Fener Rum Patrikhanesi Ekümeniklik İddiası

    Fener Rum Patrikhanesi’nin kuruluşu Bizans dönemine kadar uzanmaktadır. Siyasi faaliyetleri ise 1453’ten sonra Fatih’in, Rum-Ortodoks cemaatini teşkilatlandırıp başlarına patrik seçtirerek, “millet başkanı” statüsüyle hem ruhani hem de sosyal alanda yetkiler vermesiyle başlamıştır. Patrikhane, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında bile böylesine geniş imtiyazlara sahip olmamasına karşın; özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme devirlerinde kendisine sağlanan bu imtiyazları devlete karşı bir silah olarak kullanmıştır. Kilise cemaatinin milli duygularını sürekli körükleyerek, Yunan-Rum milliyetçiliğinin temsil odağı yapılmıştır. “Megalo İdea” fikri temel dünya görüşü olarak aşılanmıştır.

    Fener Rum Patrikhanesi, tek başına bir kurum olarak Lozan Antlaşması’nda yer almamıştır. Yani Lozan Antlaşması’nda, patrikhaneyi ilgilendiren özel bir madde bulunmamaktadır. Kısaca, patrikhanenin tek hukuki ve sosyal dayanağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin müsamahasıdır.

    Lozan Antlaşması’nın 39. maddesi: “Bütün Türk halkının din ayrımı yapılmaksızın kanun nazarında eşit olacağı”nı vurgulamaktadır. Bu madde genel hukuk kuralları içinde hak-yükümlülük işlemini geçerli kılmaktadır. Daha açık ifade ile, Türk Devleti’ni oluşturan tüm kurum ve kişiler uluslararası anlaşmalarla kendisini kabul ettirmiş olan TC devletinin yasalarına uymak durumundadır. Patrikhane de -TC’nin bir kurumu olarak- bu devletin kurallarına uymak zorundadır. Kendisini ulusal yasalarımızın üstünde görmek gibi bir lüksü bulunmamaktadır. Nitekim bu değerlendirmelerle yapılan idari tasarruflarla, Patriğin TC vatandaşı olması, Türkiye’de ikamet etmesi gibi bağlayıcı şartlar, rahmetli Atatürk zamanında belirlenmiş ve kesinlik kazanmıştır. Bu uygulamayı zorlamak isteyen güçler tarafından 1925 yılında seçilen yabancı uyruklu patrik Konstantin Araboğlu 29 Ocak 1925’te sınır dışı edilerek yeni patrik seçimi yapılmıştır. Öte yandan dikkati çeken bir diğer husus ise 1930’a kadar başpapaz olarak anılan patrikhane başkanının bu tarihten itibaren patrik olarak anılmaya başlamasıdır.

    İkinci Dünya Savaşı’nın çalkantılı zaman ve zemininde hareketlilik gösteren Patrikhanenin bu tutumundan, ABD rahatsız olmuştur. 21 Şubat 1946’da patrik seçilen Maksimos‘un Sovyet yanlısı olduğu iddiaları üzerine, ABD’nin de etkisi ile yeni aday aranmaya başlanmış ve sonunda Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenagoras üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Patrik Maksimos, 1948’de istifa ettirilerek yerine Athenagoras atanmıştır. Bu olay patrikhane tarihinde bir ilk uygulamadır. TC vatandaşı olmayan birinin                    -usulüne uydurularak Türk vatandaşı yapılması yoluyla- atanmasının yanı sıra, Athenagoras ile beraber patrikhane, “uluslararası” bir görünüm almıştır.

    Athenagoras, 1972’deki ölümüne kadar süren patrikliği döneminde Hristiyan dünyası ile ilişkileri sıklaştırmıştır. Yerine seçilen Gökçeada ve Bozcaada Metropolidi Dimitrios‘un patrikliği döneminde, patrikhanenin Hristiyan dünyası ile ilişkileri daha da artmıştır. Bu dönemde Papa II. Jean Paul İstanbul’a gelmiş, bu arada patrik; Moskova’yı ve ABD’yi ziyarete çıkmıştır. Dimitros’un ABD ziyareti, patrikhane açısından bir dönüm noktasıdır. Bu ziyarette patriğe, -hiçbir hukuki dayanağı olmamasına karşın- “Cihan patriği” unvanı takılmıştır. Bu unvanla Fener Rum Patrikhanesi Kurumu, evrensel bir boyuta taşınmış; uzun yıllardır ikili ilişkilerde TC’ye karşı dayatılan -ancak kabul ettirilemeyen- ekümenizm tezinin uluslararası platformda tartışılmasına yol açmıştır.

    Ekümenizm ise Fener Rum Patrikhanesi’nin tüm dünya Ortodoks Hristiyanlarının merkezi olması, TC kanunlarının üstüne çıkarak uluslararası hüviyetle sonuçta özerk bir hüviyete kavuşmasıdır. Dimitrios’un, 1991’de ölümü ile patrik seçilen TC uyruklu Kadıköy Metropolidi Bartholomeos (Vartholomeos) sayesinde patrikhanenin hızla dışa açıldığı çok hareketli bir dönem yaşanmıştır. Öncekilerine göre, oldukça genç yaşta patrik seçilen Bartholomeos, uluslararası konjonktürün de yarattığı koşullarla popülaritesini gittikçe artırmaktadır.

    Diyalogcuların desteklediği “Patrikhane Ekümenliği” şarlatanlığı

    Yunancada “Oecumenicus” kelimesinden Türkçemize geçmiş Ekümenik kavramı, "evrensel, dünya genelinde" anlamına gelmektedir. Günümüzde ise Protestan ve Doğu Ortodoks Kiliselerinin kurdukları ve mez­hepler arası farklılıkları göz ardı ederek Hristiyan dininin yayılma­sını amaçlayan ve merkezi İs­viçre'nin Cenevre kentinde bulunan "Kiliseler arası Birlik" adlı Ekümenik hareketini ifade eder. Fener Rum Patrikhanesi bu hareketin öncülerindendir. Ekümenik ise Hristiyan dini­nin yayılması için izlenen stra­teji anlamına gelmektedir. Bu hareketin içinde fiilen yer alan ve bu stratejiyi hayata geçir­mek için çalışan kişilere Ekümenist denir. İzlenen ideoloji iseEkümenikalizm olarak tanımlanır. Fener Pat­rikhanesi bu ideolojik dogmanın Ortodoks temsilcisi olarak kar­şımıza çıkmaktadır. Hiç şüphe­siz patrikhane bu ideolojide etken bir taraf olmakla dini bir merkez olmaktan çıkmış ve siyasi strateji üreten bir merkez haline gelmiştir. Bu konumu ile İstanbul Fener Rum Patrikha­nesi'nin ruhani lideri I. Bartholomeous'un, kendisini Ekümenik Patrik sıfatı ile tanıt­ma çabaları ve bu sıfatın Avru­pa Birliği Parlamentosu tarafın­dan da kabul görmesi ile bölü­cü terör örgütü PKK üyelerinin, her gün Avrupa'nın bir başken­tinde AB üyeleri ile görüşmeler yapmaları arasında öz olarak fark yoktur. Her ikisi de siyasi faaliyettir. Diğer yandan, Avru­pa Birliği ile ilişkileri oldukça uzun bir geçmişe dayanan Tür­kiye'nin izlediği yol haritası, diğerleriyle karşılaştırıldığında bu sürecin, AB'nin yazılı olan kurallarının ötesinde, onları tamamlayan ancak açıkça söy­lenmeyen, yazılı olmayan ku­rallarının öne çıktığı bir süreç olduğu görülür. Türkiye kendi­sine dikte edilen, yazılı olan ve olmayan kuralların hepsini ye­rine getirdiğinde, hiç kuşkusuz Avrupa Birliği'ne üye olacaktır. Avrupa Birliği’nin genişleme esaslarını bilen herkes için, bu bilinen bir olgudur.

    Hiçbir siyasal iktidarın, ül­kesinin geleceğini riske atmak gibi bir düşüncesi olamaz. Bu nedenle Türkiye'nin de amacına giden yolda atacağı adımları, çok dikkatli atması gerekir. Bu adımlardan birisi de Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması ve patrikhanenin ekümenlik iddiasıdır. AB, kapanan Ruhban Okulu'nun tekrar açılmasını Patrik Bartolomeous'un ise aynı Bizans’ta olduğu gibi -ancak bu kez bir farkla İstan­bul'da- Ortodoksların dini lideri olarak tanınmasını istemekte­dir. Ayrıca kilise açma yetkisi, yabancılara toprak satışı, sözde Ermeni Soykırımı iddialarının kabul edilmesi gibi bir dizi istek de AB sürecinde gündeme ge­tirilmektedir. Bu çalışmada; Fener Rum Patrikhanesi'nin tarihin birçok döneminde arka­sına uluslararası sistemin önde gelen aktörlerini alarak, asırlar öncesinde saptanan hedefler doğrultusunda nasıl ilerlediği anlatılmaya çalışılmıştır.

    Tarihsel Çerçeve

    Bilindiği gibi İstanbul; Ro­ma, Kudüs, Antakya ve İsken­deriye ile birlikte, Hristiyanlık tarafından kutsal olarak kabul edilen bir merkezdir. IV. Yüzyılın ortalarına doğru Hz. İsa'nın özellikleri konusunda farklı görüşlerin ortaya çıkması, Hristiyan dünyasının bölünmesi­ne neden olmuştur. İskenderi­yeli bir din adamı olan Arius'un, "İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu, fakat Allah'ın tüm niteliklerini taşımadığını" ileri sürerek başlattığı tartışma, bir anda tüm Hristiyan dünyası içinde yayıl­maya başlamış ve İskenderiye Başpiskoposu İskender’in, Arius'u sapkın fikirler taşımak ve bunları yaymak istemekle suçlaması ve aforoz etmesiyle tırmanışa geçmiştir. Gelişmele­rin giderek kiliseyi bölecek boyutlara ulaşması üzerine Roma Kralı Konstantin, sorunu araştırmak üzere bir başpisko­posu görevlendirmiştir. Başpis­kopos tarafından hazırlanan raporu inceleyen İmparator, MS 325'te İznik'te bir Konsülün toplanmasına ve bu tartışmanın sonuçlandırılmasına karar verir. Konsül, Arius tarafından ileri sürülen fikirleri kabul edilemez bularak, İsa'nın Allah'ın oğlu ve babası ile aynı cevherden oldu­ğuna karar verir. Böylece Hristiyan dünyasında etkileri ve neden olduğu sonuçları günü­müze kadar devam eden bir mücadele başlar.

    MS 381'de İmparator Teodos önderliğinde İstan­bul'da yeni bir konsül daha toplanır ve burada çok önemli iki karar alınır. Bu kararlardan ilkine göre, Mukaddes ruh, baba ve oğlun birbirine eşit ve aynı cevherden olduklarını ka­bul eden dini hükümler sağlam temeller üzerine oturtulurken, ikincisiyle de İstanbul Patrikliği Roma'dan sonra gelen Patriklik mertebesine yükseltilmiştir. "İstanbul Piskoposu, Roma Piskoposu'ndan sonra bi­rinci olsun; çünkü İstanbul Yeni Roma'dır." Bütünüyle siyasi olan bu karardan sonra İstanbul Patrikliği hızla Ro­ma'dan uzaklaşmaya başlamış­tır. Roma İmparatorluğu’nun Batı ve Doğu Roma olarak ikiye ayrılmasından sonra, iki Roma'yı bir arada tutan en önemli bağ olan kilise de artık ikiye ayrılmıştır. Ancak İsa'nın özel­likleriyle ilgili tartışmalar hala devam etmektedir. Kilise son bir gayretle kendi içindeki par­çalanmaya engel olmak ama­cıyla, MS 431'de Efes'te yeni bir konsül toplanmasına karar verir. Burada; İsa'nın biri ruha­ni, biri beşeri olmak üzere iki özelliği bulunduğu, bu nedenle de İsa'nın hem tanrı hem de insan olduğu kararına varılır. Ancak alınan karar çelişkileri sona erdirmek yerine, çelişkile­rin daha da keskinleşmesine neden olur. Efes Konsülünde de sorunları çözmekte başarısız kalan Kilise, MS 451'de Kalhedon'da (Kadıköy) tüm tarafların katılımına açık bir konsül daha toplar. Burada Papa'yı kardinaller temsil et­mektedir. Ancak sonuç değiş­memiş, Papa'nın, İsa'nın hem tanrı hem de insan olduğu şeklindeki görüşü bir kez daha kabul görmüştür. Bu sonuç, İsa'nın tanrı olduğuna inanan ve bu konu hakkında tartışma­ya bile girmeyen Ortodoks Hristiyanlar (tutucu) tarafından kabul edilmez ve İstanbul Pat­rikliği, Roma'dan bütünüyle kopar. Konsül'ün 28. maddesi ile de, İstanbul Roma seviyesi­ne yükseltilir.[1] Böylece Bizans, kendisini Roma'ya bağlayan bütün bağlardan kurtulmuş ve bağımsız bir aktör olarak sistem içinde yerini alır. Ancak anlaşı­lan o ki, gerçekte kimse Hristiyan dininin uhrevi yönü ile ilgilenmemekte, sadece kendi siyasi hedefleri doğrultusunda, Hz. İsa'yı ve öğretisini kullan­mak istemektedir. X. yüzyılın sonunda Doğu ve Batı Hristiyanlık merkezleri, açıkça olma­sa bile fiilen birbirinden ayrıl­mıştır. İstanbul, Ortodoks dün­yasının, Roma ise Katolik dün­yasının merkezidir. Pax-Romana'nın giderek gücünü yitirerek, yerini Pax-Bizantiona'ya bıraktığı bir dönemde toprak arzusu ile yanıp tutuşan Rusların, güçlünün yanında yer alması çok da şa­şırtıcı değildir. Bütünüyle Bi­zans'a ait motiflerle dolu Orto­doks Hristiyanlığın kabulü ile Rusya statik Bizans medeniyeti çevresine girer. İşte bu nokta Rusya'nın, Roma Katolik ya da bir başka ifadeyle Batı Avru­pa'dan ilk ve kesin ayrılışının başlangıcını oluşturmuştur. Bu gelişme Rus tarihinin bütün evrelerine damgasını vurmuş ve Rusya'nın tarih boyunca kendisini sürekli Avrupa ile onun oluşturduğu medeniyet ve kültür çevresinden farklı hissetmesine neden olmuştur. Bu farklılık Rusya'nın da Avrupa tarafından daima "öteki" olarak tanımlanmasını beraberinde getirmiştir. Vladimir'in 988'de Ortodoks Hristiyanlığını kabul etmesiyle birlikte Rus kilisesi, Ruhani sınıfı İstanbul'dan gelen Rumların oluşturduğu ve İstan­bul patrikliğine bağlı bir metropolitlik olur. Patrikhane ile Kiyef Rusya’sı arasında ilk yakınlaşma böyle kurulur.

    Ortodoks Hristiyanları ta­rafından 1100 sene boyunca gerçek Hristiyan imanının tek temsilcisi olarak kabul edilen İstanbul'un Türkler tarafından ele geçirilmesi, özellikle Rusları çok rahatsız eder. Onlara göre; Floranca Konsülünü kabul ederek, Roma ile birleşmeye razı olan ve Latinlerin önünde diz çöken Bizans Kilisesi, Allah tarafından cezalandırılmıştır. Bu durumda Moskova, gerçek imanın tek muhafızı olarak kalıyordu. Bu gerçeği rahip Philotheus şöyle dile getirmiş­tir:[2]

    Yeni bir Roma, III. Ro­ma kuzeyden yükseliyor ve kâinatı aydınlatıyor. Bu III. Roma sonsuza dek sürecek ve IV. Roma asla olmaya­cak. Bu nedenle Moskova kutsal bir yer haline gele­rek, Roma'nın mirasçısı olma hakkını devralmıştır. Onun amacı dünya impa­ratorluğu haline gelmektir.

    Konuyu biraz daha açalım; Osmanlıların Anadolu'da önemli bir kuvvet merkezi konumuna geldiği dönemler, Bizans İmparatorluğu'nun çöküş dönem­lerine rastlar. Patrikhane'nin, Roma Katolik Kilisesi'nden farklı olarak, Bizans İmparatorluğu ile özdeşleşmiş olması, devlete karşı olan her tepkinin aynı zamanda Patrikhane'ye dönme­sine neden olmaktadır. Uhrevi manada Patrikhane'nin en ciddi dış düşmanı ise hiç şüphesiz Roma Kilisesiydi. Bizans'ın tanrı adına yeryüzünü yönetmek için kurulduğuna inanan Rum Papazlara göre Bizans, dünyadaki tek gerçek Hristiyan devleti idi. Bizans İmparatorları da bu görüşe siyasi amaçlarla sıkı sıkıya sarılmışlardı, zira kendi­lerine yönelik her başkaldırı, tanrıya başkaldırı anlamına geliyordu, bu durumda Bi­zans'ın zavallı halkına, siyasi otoriteye ve onun emrinde olan kilise otoritesine koşulsuz itaat etmekten başka seçenek kal­mıyordu. Bizans, kendisi dışın­da hiçbir siyasal gücü meşru saymıyordu. Rum halkı için de, Frenk dedikleri Katolik Avrupalılar din sapkınlarıydı. Bu dö­nemde Bizans için diğer bir tehlike de Anadolu'da başlayan sonra Balkanlara sıçrayan Heresi düşünce sistemiydi. Heresilik, Hermescilik adı ile anılan MS 2. ve 3. yüzyıllarda Mısır'da ortaya çıkan gizemci mistik bir inanışın devamıydı. Kökü çok daha eskilere dayan­makla birlikte Stoacılık ve Platoculuğun damgasını taşıyan bu akım, üyelerini inisiyasyon yo­luyla seçiyor ve bireysel ermiş­liğe ulaşmayı amaçlıyordu. Bütün Anadolu'yu etkisi altına alan Hermetik hareket, Bizans sınırları içinde merkez-çevre çatışması halini almıştı, öyle ki Anadolu Hristiyanlığı için Bi­zans Kilisesi bir anlam ifade etmiyordu. Osmanlı'nın bir güç olarak Anadolu'da ortaya çıktığı dönemlerde, Ortodoks Hristi­yanlığı İstanbul dışında pek güçlü değildi. Balkanlar'da da du­rum hemen hemen aynıydı. Bu topraklarda yaşayanlar, Roma Kilisesi ile Bizans Kilisesi ara­sında kalmışlar ve her iki tarafa da güven ve bağlılıkları zayıf­lamıştı. Öyle ki, Müslümanlarla bir arada yaşamayı ve Müslüman olmayı tercih eder hale gelmiş­lerdi.[3]

    İstanbul'un Türkler tarafın­dan ele geçirilmesi işte böyle bir ortamda gerçekleşti ve sanıldığının aksine Bizans Kilisesi'nin sonunu getirmedi. Tam tersi, Osmanlıların temsil ettiği ve devletçe çok dinliliği kabul eden Türk geleneği Ortodoks dinini ve kilisesini tarihe karış­maktan kurtardı. Üstelik Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Kilisesi'ni bütün Ortodoks Kiliseleri­nin üstüne çıkararak, ona dev­letten ayrı bir otonomi verdi. O zamana kadar İstanbul Kilisesi'nin böyle bir üstünlüğü yok­tu. Bizans yönetim biçiminde hayatın her alanında devlet kudretinin temsilcisi imparator­du. Oysa Vatikan ya da Roma Kilisesi, Katolik dünyasının tar­tışılmaz en üstün ruhani mer­keziydi. İstanbul Patrikliği, Or­todoks dünyası içinde yer alan çok sayıda patrikliklerden biri olarak kalmıştı. Oysa şimdi İstanbul Patriği, bizzat Fatih Sultan tarafından Ekümenik, yani evrensel patriklik mertebesine yükseltilmişti. Ancak Osmanlı yönetiminin en büyük tarihi yanılgısı, Osmanlı hükmü altındaki Ortodoks Hristiyanları, ulusal kimliklerine bakılmak­sızın, Rum Milleti adı altında tek bir kategori sayıp hepsini ekümenik patrikliğin ruhani idaresi altına sokmaları ve Or­todoks cemaatlerinin pisko­poslarına Milletbaşı (Etnarklık) vasfını vermesiydi. Zira za­manla bunlar birer teokrasi idaresi haline gelmeye başladı ve Yunan milliyetçiliği bu te­okrasilerden doğdu ve beslen­di.[4] 1924 yılında Adamantios Polyzodies adındaki bir Rum yazarın Amerika'da çıkmış olan bir kitabın içindeki Türkiye hak­kındaki yorumları oldukça önemlidir:

    "İstanbul'un zap­tından sonra, Rumlar hayli din özgürlüğüne kavuştu­lar. Bu özgürlüğü, hem eğitsel, hem milliyetçi amaçlar için kullanma açıkgözlülüğünü gösterdiler. Her Rum Kilisesi gizli bir okul, her papaz gizli bir öğretmen oldu... Herkesin bildiği olay şudur ki, Rum kilisesi olmasaydı bir Yunan İhtilali ve Yunan İstiklali olmazdı. Bu olay bize Rum milletinin neden kiliselerine bu kadar bağlı olduğunun nedenini gösterir. Bu kilise salt bir dini kurum olmak­tan fazla bir şeydir; çünkü o, her zaman Yunan ırkının gelenekleriyle, hayalleriyle ve özleyişleriyle görül­müştür."

    Buraya kadar anlatılanlar­dan da anlaşılacağı gibi, bugün Fener Rum Patrikhanesi'nin ruhani lideri I. Bartholomeos makamını Osmanlı rejimine borçludur. Eğer Osmanlı'nın koruyucu kalkanı olmasaydı, Ortodoksluk; Katoliklik, daha sonraki Protestanlık ve çeşitli Heretik hareketler karşısında direnemeyecek ve belki de sıra­dan bir Heretik hareket olarak kalacaktı.

    Megola İdea'nın Doğuşu'nda Kilisenin Rolü

    Osmanlı İmparatorluğu’nun zaman içinde eski güç ve ko­numunu kaybetmesine karşılık, Rum kilisesi ve halkı kendi ru­hani ve maddi çıkarları doğrul­tusunda hareket ederek güç­lendiler. Bunun sonucunda, On sekizinci yüzyılda Yunan deniz­ciliği canlandı ve zengin bir merkantil sınıf ortaya çıktı. Şehirli Rum iş adamları Odesa'dan Marsilya'ya, İz­mir'den Londra'ya kadar uza­nan görünmez bir deniz ticareti imparatorluğu kurdular. Patrik­hane ile bu yeni zengin sınıfın el ele vermesi ile Yunan milliyetçi­liği doğdu. On sekizinci yüzyılda Uluslararası sistemde Rusya bir güç olarak etkisini hissettirmeye başladı. Bilindiği gibi Ruslar da Ortodoks Hristiyanlığı be­nimsemişlerdi ve bu nedenle kendilerini Yunanlılara yakın hissediyorlardı.[5] 1656 senesinin Paskalya gününde Çar Aleksi Mikayloviç, görüştüğü Yunanlı tüccarlara; "bir gün kendile­rinin tutsaklıklarına son vereceklerini" söylemişti.[6] Diğer yandan Avrupalı bazı devletlerin de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı cephe almalarıyla, İmparatorluk sınırları içinde yaşayan Rumlara, Hristiyan dünyasından politik ve ekonomik destek gelmeye başladı. Patrikhane diplomasi­sinin Büyük Amaç (Megola İdea)'ya doğru yeni bir safhası, on sekizinci yüzyılın ikinci yarı­sında başladı. Bu noktada bir parantez açarak, Türk-Rus, Türk-Yunan, Rus-Yunan ilişki­lerinde çok önemli bir temel taşı olan Küçük Kaynarca Anlaşması'nı konu edelim. 1771'de Kırım'ın Ruslar tarafın­dan işgal edilmesi üzerine çıkan savaş, Osmanlı'nın tüm cephelerde yenilmesiyle sonuçlandı. Bu nedenle 10/21 Temmuz 1774'te Tuna Nehri'nin güney kıyısında bulunan Küçük Kay­narca Köyünde, adını imzalan­dığı köyden alan anlaşma im­zalandı. Anlaşmanın en önemli maddeleri 7. ve 14. maddele­riydi. Konunun önemi açısından ilgili maddelere göz atılmasında yarar vardır.[7]

    Madde 7: Devlet-i aliyyemiz taahüd eder ki, Hristiyan diyaneti­nin hakkına ve kinişlerine (kilise) kavviyen siyanet ede. Ve Rusya devletinin elçile­rine ruhsat vere ki her ihtiyaçta gerek 14. maddede zikrolunup, Mahruse-î Konstantiniye'de beyan olunan kilise-i mezkure ve ge­rek hademesinin siyanetine ibraz-ı tefhimat-ı mütenevvie eyleye ve elçi-i mumaileyhin bir güna uruzu Devleti allîyemin dost-u safi ve hem civarı olan devlete müteallik adam-ı mu­temedi tarafından arz ve tebliğ olunmakla Devlet-i aliyemin tara­fından kabul eylemlerini devlet-i alliyemiz taahhüd eder.

    Madde 14: Düvel-i saireye kıyasen kilise-i mahsusenden maada Galat tarafında Beyoğlu nam mahallenin yolun­da tarik-i amde Rusya Devleti bir kilise bina ettirmek caiz ola. İş bu kilise kilise-i avam olup dosdoğru kilisesi tabir ve teslimiye ve ilelebet Rusya devletinin elçisi­nin sıyaneti olup her türlü taarruz ve müda­haleden emin ve beri hiraset ola.

    Bu maddelerin Rusya'ya, Osmanlı İmparatorluğu sınırla­rında yaşayan Ortodoks-Hristiyan tebaa üzerinde hi­maye hakkı tanıdığı ve dolayı­sıyla Türkiye'nin iç işlerine ka­rışma hakkı verdiği şeklinde yorumlanmıştır. Oysa ilgili maddelerden de anlaşılacağı gibi, Ruslara böyle bir hak ve­rilmiş değildir. Verilen sadece Galata'da Rusların himayesinde yeni bir kilisenin inşası iznidir. Ancak, Devlet-i Aliye ile Hristiyan devletler arasında yapılan anlaşmalarda o güne kadar, Küçük Kaynarca Anlaşmasının 7 ve 14. maddelerine benzer hükümler olmadığından, söz konusu maddeler uluslara­rası alanda Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ortodoks Hristiyan tebaanın himayesinin Rusya'ya verildiği şeklinde al­gılanmış ve bu tarihten sonra Rusya da söz konusu anlaşma­nın muğlâk ifadesini sürekli olarak kendi çıkarları doğrultu­sunda kullanmıştır. Çariçe II. Katherina'nın, Türkiye ile barı­şın akdi nedeniyle 19/31 Mart 1775'te yayınladığı bildiride bu maddelerin üzerinde özellikle durulmuş ve Rusya'nın bundan böyle Türkiye'deki Ortodoksla­rın hamisi olacağını şu sözlerle belirtmişti. "Bundan böyle Ortodoksluk, doğduğu yer­lerde bizim emperyal korumamız altındadır.[8] 1789'da Çariçe II. Katherina ile Avusturya-Macaristan İmpa­ratoru II. Joseph, Kırım’da bir araya gelerek "Grek Projesi" adı ile tanınan ünlü anlaşmayı imzalamışlardır. Projeye göre, Osmanlı Türkleri, Avrupa'dan çıkarılacak, İstanbul yeniden Ortodoksluğun dini merkezi olarak, Yunanlılara geri verilecek, ancak İmparator, Katherina'nın torunu Konstantin olacaktı. İkinci Katherina'dan sonra tahta geçen oğlu I. Pavel zamanında da Rumlar ve Ruslar arasındaki ilişkiler devam etti. Özellikle Ege adalarının Rus egemenliğine geçmesi için Ruslar çok çabaladıysalar da bu gerçekleşmedi, ancak stratejik önemi çok fazla olan Malta Adası, Malta Şövalyeleri'nin de istemeleriyle Rusların himayesi altına girdi.

    II. Katherina'nın dışında Napolyon Bonapart da Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalan­masından çıkar sağlamak ama­cıyla kendi projesini hayata sokmak amacındaydı. İki proje birbiriyle uyuşamaz zıt çıkarlara ve amaçlara dayanıyordu. Biri­nin amacı Rusya'nın peyki ola­cak bir Bizans İmparatorluğu kurmak, diğerinin amacı Fran­sa'nın peyki olacak bir Helen İmparatorluğu kurmaktı.

    Napolyon'un projesine göre, bu imparatorluk kurulunca Müslü­manlar da halifelerini Bağdat'a taşıyacaklardı. Ancak İngilte­re'ye göre her iki proje de fazla bir anlam taşımıyordu. İngilte­re, başında Avrupalı bir kral olan bağımsız Yunan Devleti’nin kendi etki alanına çok daha kolay gireceğini düşünüyordu. Nitekim öyle de oldu.

    Osmanlı Sultanı II. Mah­mut, Rusya ile Patrikhane ara­sındaki ilişkilerden şüpheleni­yor, ancak Atalarının Patrikhane'ye ve Patriklik makamına verdiği sözlerden dolayı kesin delil olmaksızın harekete geçmek istemiyordu. Bu arada Çar'ın Yaveri General Alexandr İpsilandis beraberindeki bir avuç Rum ile Rus sınırını geçerek Bükreş ve Yaş'a baskınlar düzenledi. General İpsiladis'in bu girişimi II. Mahmut'u çok kızdırdı ve olayların arkasında Patrikhane'nin olduğu düşünce­sini daha da pekiştirdi. Patrik­hane'nin ihanetini belgeleyen belgeler bir süre sonra Kırımlı Yunus Bey tarafından Osmanlı Sadrazamı'na verildi. Buna göre Mora isyanının arkasında Rusya ve Patrik Grigoryus vardı. Ha­rekete geçen II. Mahmut Patrikhane'ye baskın düzenleye­rek, Rusya ile Patrikhane ara­sındaki işbirliğinin tüm yazılı belgelerini ele geçirdi. Ele ge­çenler arasında şunlar bulunu­yordu.[9]

    1) Moralı asilere yazılı mektuplar,

    2) İstanbul'daki isyan ha­zırlığının hangi durum­da olduğunu gösteren raporlar,

    3) Dış İşleri Bakanlığı'nda çalışan Fenerli Rumla­rın devletin gizli bilgilerine ait verdikleri raporlar,

    4) İngiliz ve Fransız elçiliklerinin patrikhaneye verdikleri gizli bilgiler,

    5) Rusya’nın isyana destek verdiğini belirten bilgiler,

    6) Odesa’daki Etnik-i Eterya Cemiyetinden gönderilen silahlara ait dökümler,

    7) Dünya Ortodokslarına yazılmış mektuplar,

    8) Yardım ve makbuz paraları.

    Bulunan deliller karşısında patrik suçunu kabul etti ve suçu sabit görülerek, Vatana İhanet suçuyla Patrikhane'nin orta kapısında idam edilerek, cesedi Haliç’in çamurlu sularına atıldı.[10] Ancak tesadüf eseri ceset, Rusya'ya giden bir gemi tarafından bulundu. Patrik'i üzerindeki giysilerden tanıyan bir mültecinin ikazı ile ceset gemiye alındı. Rusya'ya varıldı­ğında da Patrik Gregorius'a din uğruna canını verenlere yapılan cenaze töreni düzenlendi.[11] Rumların bunu tanrının bir işareti olarak kabul etmeleri üzerine Ruslar, Patrik Gregorius'un kemiklerini ana­vatanı olarak kabul ettikleri Yunanistan'a gönderdi.

    1864'te İstanbul'a Rus Bü­yükelçisi olarak gönderilen Kont Ignatyef zamanında, Rus elçili­ği Ortodoksluk ve Panislavizmin propaganda ve ca­susluk merkezi haline geldi. Ignatyef Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecine girdi­ğini ve kısa bir süre içinde bu sürecin sonuçlanacağını, bu nedenle Rusya'nın onun mira­sına sahip çıkmak için hazır olması gerektiğini düşünüyor­du. Ignatyef'in Patrik Yermanos ile patrikhanede yaptığı ve anılarını en ince de­tayına kadar naklettiği görüş­me, günümüz Türkiye’sinin gündemini sürekli meşgul eden bazı sorunlarının altında yatan nedenlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu nedenle Ignatyef'in anılarında yer alan bu görüşmeyi aynen nakletmenin doğru olacağı düşünülmektedir.[12]

    “Mahmut Nedim Paşa sad­razamlıktan istifa ettiği gün patrikhaneye gitmiştim. Patrik Yermanos, sohbetimiz sırasında patrikhanedeki inşaat esnasın­da çıkan bir sandık içinden Sultan Mahmut zamanında Yunan istikbaline yardım su­çuyla asılan selefi Grigoryus'un o zamanki Çar’ımız Aleksandr'a gönderdiği bir mektubun müs­veddesini bana okudu. Ele geç­tiği zaman, Yermanos'un fela­ketine neden olabilecek bu mektup, ölen patriğin Türkleri dünya siyasi ve askeri hayatın­dan korkulacak bir varlık ol­maktan çıkaracak, hatta ba­ğımsız bir millet olmaktan mahrum edecek çok dikkate değer tavsiyelerde bulunuyor­du. Görevim süresince edindi­ğim tecrübeler ve tanık oldu­ğum olayların doğruluğunu tasdik ettiğimi, maalesef iş işten geçtikten sonra anladığım tavsiyeler şunlardı:

    Türkleri maddeten ezmek ve yık­mak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlar­dır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidir. Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden ananele­rinin kuvvetinden, padi­şahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaatlerin­den gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip ol­dukları müddetçe de çalış­kandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahra­manlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlı­lıklarından, ahlaklarının salâbetinden gelmektedir. Bu nedenle;

    Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve ma­nevi bağlarını yok etmek, dini metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uyma­yan harici fikirler ve davra­nışlara onları alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri zafere götü­ren asıl kudretleri sarsıla­cak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak müm­kün olabilecektir. Bu se­beple Osmanlı Devleti'ni tasfiye için mücerret olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir ve hatta sade­ce bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vaka­rını tahrik edeceğinden hakikatlere nüfuz edebil­melerine sebep olabilir. Yapılacak olan Türklere hissettirilmeden bünyele­rindeki bu tahribi tamam­lamaktır."

    Avrupa'da "Philhellenism" olarak tanımlanan "eski" Yu­nanlılara beslenen aşırı sevginin tesiriyle Batı'nın önde gelen devletleri, Yunan İsyanı'na sempati ile bakıyorlardı. İngil­tere'nin Osmanlı askerlerine karşı dağlarda çete savaşı ya­pan Yunanlı asilere, kahra­man “ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇI­LARI” adını vermesi, bu ta­nımlamanın Fransa ve Rusya tarafından da hemen kabul edilmesiyle bu üç devlet ile Babıâli'nin arası açılmış, her üç devletin elçileri İstanbul'dan ayrılmıştı. Bu gelişmeler üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya'ya ait savaş gemileri Yunanlı çete­cilere moral desteği vermek üzere Mora açıklarına gönderil­di. Ortada ilan edilmiş bir savaş olmamasına rağmen, üçlü ar­mada Navarin'de demirlemiş Osmanlı donanmasına baskın yaparak, tüm donanmayı yok etti. Bu gelişme Yunanlıların bağımsızlıklarını kazanmaları açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Nitekim daha sonra Rusya Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etti. Türk donanmasının Navarin'de ya­kılmasıyla Karadeniz'de büyük bir hareket serbestliğine kavu­şan Rusya, kısa süre içinde İstanbul'u ele geçireceğini dü­şünüyordu. Özellikle Kafkas cephesinde üst üste elde edilen başarılar Rusların moralini yük­seltirken, Osmanlı devlet adamlarını çöküntüye götürü­yordu. Oysa sonradan da anla­şılacağı gibi Rusların Trakya'da bulunan birliklerinin durumu iyi değildi, ancak Rusların gücünü Kafkas cephesindeki sonuçlara göre değerlendiren Osmanlı devlet adamları barış istediler. 1829'da Edirne'de yapılan barış ile Yunanlılar bağımsızlıklarını kazandılar. Bu yaşananların en ilginç tarafı, Çar Nikola'nın Os­manlı Sultanı II. Mahmut'a İslam dinini bırakıp, Ortodoks Hristiyan dinini kabul etmesini önermesiydi. Eğer teklif Rus Çarı Nikola'dan gelmemiş ol­saydı, gülünüp geçilebilirdi, zira 200 milyon Müslüman'ın halife­si ve İslami esaslar üzerine kurulmasa bile, İslam'ın bay­raktarlığını yapmış bir devletin padişahına böyle bir teklifin yapılmasının makul bir nedeni olamazdı. Ancak Çar Nikola teklifinde samimiydi. Bir süre sonra Boğazlara gönderilen Rus askerlerinin komutanı General Muravyev'e, Nikola tarafından verilen emirler arasında "Os­manlı padişahının Ortodoksluğa kazandırılması" maddesi de bulunmaktaydı.[13]

     


    [1] Konsül'ün 28. maddesi şöyleydi: Yeni Roma'nın (İstanbul) çok mukaddes tahtına imparatorluk hükümetinin ve senatonun huzuru ile şerefyap olan ve eski Roma'nın haiz olduğu aynı imti­yazlardan istifade eden bir şehrin, kili­se hususlarında dahi yükseltilmesi ve hemen Roma'dan sonra gelen bir mevki işgal etmesi lazım geldiği müla­hazası ile müsavi hukuk bahşetti. Bkz: A.A. Vasiliev, Bizans imparatorluğu Tarihi, Cilt 1,s.1O1.

    [2] Warren Barlett Walsh, Russia and the Soviet Union, The Unıversity of Michigan Pres, 1958, s.58–59

    [3] Rum Ortodoksluğu yalnız bir kere Protestanlık içinde erime tehlikesi ge­çirdi. On yedinci yüzyılda Patrikliğe gelen Lukaris, Ortodoks Kilisesi'ne Kalvinist doktrini sokmaya kalktı. Buna karşı Rum cemaatinin isyanı, hem bunların, hem Katoliklerin tahrikleri, hem de Rusya'nın desteği ile Osmanlı Devleti bu teşebbüsü önledi, bu girişim patriğin hayatına mâl oldu. Bu olay, Patrikhane diplomasinin başlangıcını teşkil etmesi açısından önemlidir. On­dan sonra bu diplomasinin şaşmaz si­yaseti Katolik ve Protestan rekabetine ve Rumlar arasına sızma gayretine karşı tedbirler almak ve bu üçüne kar­şıt olarak kilisenin Bizans geleneğini yürütmek olmuştur.

    [4] Kıbrıs’taki Makarios teokrasisi bu usulün bir mirasıdır.

    [5] Çok sayıda Rum Çarlık saraylarında görevlendirilmiş, St. Petersburg'ta Rum gençleri için askeri okul açılmıştı. Burada özel olarak yetiştirilen subay­lar, kurulması hedeflenen Grek devle­tinin subayları olacaklardı. Türklere karşı verilecek savaş, "kutsal savaş" halini almıştı. Bu okuldan mezun olan subaylar daha sonraki süreçte Bal­kanlarda ve Yunan ayaklanmalarında çok önemli görevler üstlenmişlerdi. Şöyle ki, Rus ordusunda Yüzbaşı rüt­besinde olan Yorgi Papazoğlu 1769'da Yanya, Misologni ve Mora'da çalışmalarda bulunmuş ve Birinci Mo­ra ayaklanmasını başlatmıştır. Gene aynı okuldan mezun olan Lambros Kaçonis, 1787 Rus-Türk Savaşı'nda Mora'da ikinci Mora ayaklanmasını hazırlamıştır. Ancak bu okuldan me­zun olan en önemli kişi, Çar l. Alexander'ın Dış işleri Bakanı olan Capo d' İstirya'dır. İstirya 1827'de Yunanistan bağımsızlığını kazandığında Yunanistan Guvernitisi (Genel valisi) adı ile ülkesinin ilk devlet başkanı olmuştur.

    [6] Nurettin Tursan, Yunan Sorunu. Ankara: 1987, III. Baskı, s.27.

    [7] Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınla­rı/1194, Kültür Eserleri Dizisi/150,1990. s.28–30.

    [8] Alan Palmer, Osmanlı imparatorluğu, Bir Çöküşün Tarihi (Son Üç yüz Yıl) İstanbul: Çev. Belkıs Çorakçı Dişbu­dak, Sabah Kitapları, Yeni Yüz Yıl Ta­rih Dizisi, 1993, s.77.

    [9] Sami Emirhan / Fener Rum Patrikhanesi'nin Dünü-Bugünü-Yarını / İstanbul: Harp Akademileri Komutanlığı Yayınlan, Şubat 1995, s.14–15

    [10] Bu olaydan sonra o kapı asla açılma­mıştır. Günümüzde de kullanılmamaktadır. Ettikleri intikam yeminine göre patrik ile aynı seviyede bir din adamı yahut devlet adamını aynı yerde asacakları güne kadar da o kapı asla açılmayacaktır.   Bugün Fener Rum Patrikhanesine giriş çıkışlar hizmet­kârların kullandığı kapıdan yapılmak­tadır. Ana kapı kullanılmamaktadır. O kapı KİN KAPISI'dır.

    [11] Alan Parmer, A.g.e. s.14O.

    [12] Sami Emirhan, A.g.e. s.15-16.

    [13] Akdes Nimet Kurat, A.g.e., s.59.














    Bu Haber 897 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS