• ERBAKAN GERÇEĞİ VE MANEVİ VASİYETİ   (Kitap)

    ERBAKAN GERÇEĞİ VE MANEVİ VASİYETİ (Kitap)

    11 Mart 2015

     
    | Devamı

     

     Aziz Hocamız’ın 4. Vuslat Yıldönümü Hediyesidir!

     

     ERBAKAN GERÇEĞİ

    VE

    MANEVİ VASİYETİ

     


    İÇİNDEKİLER

     

     1-        Aziz Hocam’a Sesleniş! (Şiir)3

    2-        Önsöz: Görevimiz Erbakan’ı Anmak Değil, Anlamak ve Gereğini Yapmaktır!. 4

    3-        Erbakan’ın Özgeçmişi . 8

    4-        Erbakan’ın Kitap Eserleri. 12

    5-        Erbakan Hocanın Dilinden Yaratılış ve İnsan Gerçeği 14

    6-        Adil Düzen Projeleri20

    7-        Erbakan Hocamız’dan Altın Sözler ve Hikmetleri28

    8-        Bahar Geldi, Erbakan Geçti (Şiir) 37

    9-        Milli Görüş’ün Genel ve Tarihi Hizmetleri 39

    10-    Erbakan’dan AKP Tahlilleri43

    11-   Erbakan’ı “Yaban”lar Sezmiş, Ama “Şaban”lar Hala Fark Etmemişti! 46

    12-    Erbakan Hocaya Göre Dünyayı Yöneten Güçler ve Siyonist Merkezler 52

    13-    Erbakan’ın Dilinden Sonsöz Yerine 64


    AZİZ HOCAM’A SESLENİŞ!

     
    Hakikat mesajına son tercüman gibiydin
    Bu garip ruhumuza, taze güman gibiydin
    Münafıklara maraz, bize derman gibiydin
    Gönüllerin duası, gözlerin yaşı mıydın?
    Ey şerefli şahsiyet, Sen sabır taşı mıydın?

     
    Kesin olgunlaşmadan çıbanları deşmezdin.
    Teşhis, tesbit olmadan, tedaviye geçmezdin
    Hainlerin kurduğu, tuzaklara düşmezdin
    Zalimlerin kâbusu, bilginler başı mıydın?
    Bu ne soylu tavırdır, sen sabır taşı mıydın?

      
    Sen Hakka sevdalıydın, haksızı kayırmazdın
    Ucuz kahramanlığa, tenezzül buyurmazdın
    Uzun, ince hesaplar, şeytana duyurmazdın
    Himmeti huzur veren, veliler şahı mıydın?
    Yorulmaz ve yılmazdın, Sen sabır taşı mıydın?

     
    Hiç bileğin bükülmez, devamlı dipdirisin
    Sevgi bağın sökülmez, sadıkların pirisin
    Sırrına akıl ermez, ulaşılmaz birisin
    Dokunan cezbe alır, hikmet kumaşı mıydın?
    Hiç acele etmezsin, Sen sabır taşı mıydın?

     
    Siyonist canavarı, can evinden vuracak
    Zulüm ve sömürüye, son verip durduracak
    Türkiye eserinle, fermanlar buyuracak
    Nebi, sıddıkların, salih yoldaşı mıydın?
    Bu ne onurlu sebat, Sen sabır taşı mıydın?

     
    Dünya değiştirmeye, soyunan adam Sendin
    Bıkmadan mazlumları, savunan adam Sendin
    Has gönülde sevilip, sayılan adam Sendin
    Ters görene sormalı: Ya hu, sen şaşı mıydın?
    Ey korkusuz kahraman, sen sabır taşı mıydın?

     
    Zuhurat bekliyoruz, gayrı bitsin bu sancı
    Nasibsiz nankörlerin, yüze vursun utancı
    Sen Aziz Hocamızsın, başlarımızın tacı
    Sohbetlerin sağaltır, ruhlara aşı mıydın?
    O ne bitmez bereket, Sen sabır taşı mıydın?

     
    Soruna ürkek değil, tam da bir erce bakardın
    Saadet ikliminde, şimdi yüce Hakandın
    Ey mutluluk müjdesi, çünkü sen Erbakan’dın
    Sen Süleyman mührünün, o sırlı kaşı mıydın?
    Bu ne büyük dirayet, Sen sabır taşı mıydın?

     
    Göklere mi çekildin, gaybubet mi başladı
    Bu ne acı haberdir, beyin yürek haşladı
    Gafiller ölüm sanır, hayat yeni taçlandı
    Mübarek vücudunla, nur beden naşı mıydın?
    Aziz Asil Hocamız; Sen Sabır taşı mıydın?

     Ahmet Akgül

     

    ÖNSÖZ

    GÖREVİMİZ ERBAKAN’I ANMAK DEĞİL,

    ANLAMAK VE GEREĞİNİ YAPMAKTIR!

     

    Erbakan, sadece saygı ve şükranla anılacak bir ufuk şahsiyet değil, asıl O; ilmi ve insani projelerine ve İslami hedeflerine sahip çıkılacak, kendisine tabii ve talebe olunacak bir Kutlu Liderdir.  Aziz Hocamız’ın siyasi mirasını ve manevi hatırasını hala istismar aracı görenler ise, O’na açıkça hıyanet ve alçakça hakaret edenlerden, belki daha basit ve bayağı kimselerdir. Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın ekonomik, siyasi, ahlaki ve ilmi(eğitim) Adil Düzenini, Milli Görüş prensiplerini ve İslam Birliği için mutlaka gerekli temel dinamiklerini, bütün detayları ve derinlikleriyle ve sadece “Hakka hürmet, halka hizmet” düşüncesiyle öğrenmek, içine sindirmek ve bunları hayata geçirecek imkân ve iktidarı gerçekleştirmek üzere; seviyeli, düzenli ve disiplinli bir gayret içine girmeyenler, lütfen vicdanlarına danışsın ve insaflı yanıtını bulsunlar: Acaba kendileri ne derecede samimiyetlidir? Milli Görüş davasından ve Erbakan’ın hatırasından “ne kazanırım?”  değil “Ben ne katarım?” diyenler; fırsatçılık ve fesatçılık yapanlar değil; feragat ve fedakârlık ehli olanlar seçkin ve şereflidir.

    Evet, bu nedenle, Erbakan Hocamız’ı tanımamıza ve Hak yoluna tabi olmamıza yardımcı olacak, onun istismarcılarını, fırsat avcılarını ve hıyanet odaklarını açığa çıkaracak böyle değerli bir kitapçığı hazırlayan ve nasibi olanların istifadesine sunan Konya Milli Çözüm Ekibimize tebrik ve takdirlerimi peşinen arz etmem bir vecibedir.

    Bir zamanlar Milli Görüş saflarında yani safiyet ve samimiyet sırasında ve Yörünge Dergisi’ni çıkardığında tanışıp birlikte bazı hizmetler verdiğimiz; bilgisini, birikimini, dini hassasiyet ve gayretini takdir ve hayırla yâd ettiğimiz Sn. Resul TOSUN’un şimdi Yandaş Gazete ve televizyonlarda, TRT Arapça programlarında:

    · 12 yıllık iktidarı boyunca faizsiz düzen için hiçbir adım atmayan, hatta “faizi dünya gerçeği” sayıp meşrulaştıran ve yaygınlaştıran,

    · Kur’an’ın, Resulüllah’ın, tarihi ve tabii hakikatlerin bize “sinsi ve tehlikeli düşman olduklarını sıkça hatırlatıp onları evliya edinmekten ve güdümlerine girmekten ısrarla sakındıran ve yasaklayan” Haçlı Avrupa Birliğine kuyruk olma gafletini hayatının stratejik gayesi sayan,

    · AB talimatıyla Kur’an’ın “hayat ve huzur garantisi” olarak emrettiği idam cezasını çağdışı görüp askıya alan,

    · Evli çiftlerin zina cezasını kaldıran,

    · Eşcinsellik ahlaksızlığına meşruiyet kazandıran,

    · Irak, Suriye ve Libya işgaline taşeronluk yapıp on binlerce masum Müslüman katline ortak olan

    Türkiye’nin milli ve yerli gerçek kalkınmasına engel olup, sanayi yatırımlarını ve fabrikalarını satıp kapatan, ülkeyi Siyonist sermayenin sıcak para esaretine sokup halkımızı faiz ve rantiye şehvetiyle yozlaştıran AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın bu korkunç tahribatlarına mazeret, hatta keramet uydurmasına şahit olunca hayretler içinde kalmamıza ve imani bir duyarlılıkla tepki koymamıza niçin bu denli karşı çıkılıp hücum edilmektedir? Gerçek dost, bütün bu vebal ve rezaletlere ve yaklaşan çok acı ve alçaltıcı akıbetlere karşı uyaran ve hakkı haykıran kimseler midir, yoksa yandaşlık ve yalakalık dürtüsüyle bunlara övgüler dizip makam ve menfaat devşirenler midir?

    Tokat Turhal’dan ikimizin de yakinen tanıdığı M.A. Bey Kardeşim Gebze’de bizi ziyarete gelmiş ve şu ibretlik olayı aktarmıştı:

    Refah Partisi kapatılmış, Merhum Erbakan hocamız yasaklanmış ve henüz Fazilet Partisi de kurulmamıştı. Milli Gazeteyle ilgili bir toplantı için Resul Tosun Turhal’a uğramıştı. Ramazan ayıydı ve iftar benim evimde yapıldı. Akşam namazı edasından sonra ben kendilerine “partimiz kapatıldığı için yukarda hangi çalışmaların yapıldığı sorumuzu: “Henüz Hocamız hayattadır. Elbette o ne derse öyle olacaktır.”Şeklinde yanıtlamıştı.

    Yine o sırada İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’a Siirt’te yaptığı bir konuşmadan dolayı da dava açılmış ve henüz sonuçlanmamıştı. O sohbetinde Sn. Resul Tosun Bey çok çarpıcı ve bugünlere de ışık tutacak bir itirafta bulunmuşlardı. Anlattığına göre, İstanbul’da çok özel ve gizli bir toplantı yapılmış, o toplantıya kendisi de katılmıştı. Şimdi emekli olan General V.K ve H.T gelip Recep Tayyip Erdoğan’a “Anayasa Mahkemesi’nden senin lehinde karar çıkarttıracağız. Ama sen de Erbakan’dan ayrılıp yeni bir parti kurarak başında olacaksın” teklifini yapmışlardı. Ama Resul Tosun böyle bir teklifi kabul etmenin hem Erbakan Hoca’ya hem Hak davasına ihanet sayılacağından,  şiddetle karşı çıktığını anlatmıştı. İşte bana bu itiraflarda bulunan Resul Tosun 2002 milletvekili seçimlerinde AKP’den aday adaylığı esnasında görüşmek üzere Turhal’a gelip bizi aramışlardı. AKP’de ön yoklama olacağını ve teşkilat mensuplarına tavsiyelerde bulunmamı arzulamıştı. Ben de “AKP’ye katılmadığımı, kendisine yardımcı da olamayacağımı” iletince bozulup kalmıştı. Kendilerine 14 yıl önce evimde geçen konuşmalarını hatırlatınca da şaşırıp kızarmıştı. O günden sonra bizimle alakalarını koparmış ve bir daha semtimize uğramışlardı.

    Şimdi bu zevata sormak lazımdı:

    · Haşa, Cenabı Allah mı dinini bırakmış ve Kur’ani hükümleri askıya almıştı.

    · Hz. Peygamber Aleyhisselam mı sünnetini ve sistemini bırakmıştı?

    · Muhterem Mezhep İmamlarının ve Müçtehit Ulemanın içtihatları mı artık boşa çıkmıştı?

    · Yoksa AKP iktidarı, kurmay ve yandaş takımı mı sapıtmış ve hak yoldan ayrılmıştı?

    Sonradan Yeni Şafak Gazetesi yazarı olan, yandaşlara katılıp niye yolsuzluk ve yozlaşmalara sessiz kalan Ali Murat Güven, eski Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile İran'ın Başkenti Tahran'da geçen bir hatırasını (6 Mart 2011’de) köşesine taşımıştı:

    1996 yılı Ağustos ayıydı Tahran'daki İstiklâl Oteli'nin lobisinde oturmaktaydık. Olay, Sabahın çok erken bir saatinde, tamamı muhafazakâr medyadan bir meslektaş grubuyla birlikte,Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın İran Cumhurbaşkanı Haşimî Rafsancani ile görüşmeye gitmek üzere otelden ayrılmasını bekliyorken yaşanmıştı. Orada bulunma amacımız, Refah-Yol Hükümeti'ni kurarak başbakanlık koltuğunu devralan Erbakan Hoca'nın İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya duraklarından oluşan ilk dış gezisini çalıştığımız medya kuruluşları adına takip edip yazmaktı. Ki ben de o tarihlerde Millî Gazete'nin dış haberler servisi şefi olarak çalışmaktaydım. Devrim öncesinde Amerikan Hilton oteller zincirinin Tahran halkasını oluşturan İstiklâl, devrimden sonra adı değiştirilip millileştirilmiş ve devlet tarafından işletilmeye başlanmış bir tesis olarak, Türk heyetinin konaklama ihtiyacına ayrılmıştı. Lobideki bekleyişimiz sırasında yanımda bulunan kişiler arasında o dönemde Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüten, şimdilerde AKP Bursa Milletvekili olan Mehmet Ocaktan, Akit'ten köşe yazarı Abdülkadir Özkan, Kanal 7'den Zahit Akman, Milli Gazete Ankara Bürosu'ndan Ferhat Koç, Mustafa Kurdaş ve Millî Gazete Yazı İşleri Müdürü Ekrem Kızıltaşda vardı. Beş ülkeyi kapsayacak olan bu gezinin henüz ilk ülkesindeydik ve aynı zamanda o ülkedeki ilk günümüz olması sebebiyle, gün içinde yaşanacak gelişmelere ilişkin olarak ciddi bir heyecan yaşanmaktaydı. Çünkü başta doğalgaz alım antlaşması olmak üzere, heyetimizin İran programının oldukça yüklü olduğunun herkes farkındaydı.

    Ekrem Kızıltaş ağabey ile aramızda durum değerlendirmesi yaptığımız bir sırada, gözümün ucuyla, Erbakan Hoca'nın basın müşavirliğini üstlenen zâtın bize yaklaşıp: "Muhterem Hocamız yarım saat kadar önce beni yanına çağırdı, kafasına takılan bir meseleyi yol yakınken çözüme kavuşturmamı arzuladı. Kendisi, bu geziye özellikle muhafazakâr cenahtaki medya kuruluşlarından katılan gazeteci arkadaşlara, çalıştıkları o kurumlardan yeterli yol harcırahı verilmediği kanaatini taşımaktaydı. Hattâ, 'Ben bizim gazeteleri ve televizyonları iyi tanırım, bu arkadaşları en fazla 100'er dolarla göndermişlerdir” dediğini aktardı. Hepimiz, şaşkınlık içinde kalmıştık çünkü, cebimde gerçekten de gazetemden harcırah olarak verilmiş sadece 100 dolar vardı.

    Konuşmasını sürdüren bürokrat dostumuz “bu süre zarfında size verilen sınırlı harcırahlarla perişan olmanıza Hocamızın gönlü razı olmadı. Dönerken çoluk çocuğunuza ufak tefek bazı hatıra eşyaları götürebilmeniz için, tamamen kendi inisiyatifiyle ve kişisel hesabından olmak üzere, sizlere 500'er dolar harçlık yolladı” diyerek cebinden bir kâğıt para tomarı çıkardı ve çevrenin dikkatini çekmemeye çalışarak hepimize 500'er dolar dağıttı. Erbakan Hoca, iki haftaya yayılan o yorucu gezinin sonunda, benzer bir jesti, THY'den kiralanan Airbus 340 uçağının uçuş ekibine de tekrarladı. Bir yardımcısını Endonezya-Jakarta'nın en büyük alışveriş merkezine göndererek, kaptan pilot, yardımcıları ve kabin ekibi için ayrı ayrı olmak üzere kendi kesesinden birbirinden zarif hediyeler aldırdı. Sonra da bunları dönüş sırasında havada kendilerine tek tek takdim ederek, onlarla toplu hatıra fotoğrafları çektirdi. İnişe yakın ayaküstü sohbet ettiğim hosteslerden birinin, "Uzun yıllardır THY'de görevliyim ve gerek yurt içinde, gerekse yurtdışında sayısız politikacıya eşlik ettim. Uçuş ekibine karşı bu kadar sevecen ve içten bir politikacıyı ilk kez görmekteyim" dediğini daha dün gibi hatırlamaktayım.”

    Ama aynı Erbakan’ın yine bir yurt dışı seyahati sonrasında, bazı gözü açık gazetecilerin gizliden ve kimse çakmaz zannıyla bir takım özel ve pahalı malzemeler alıp bunları devlete fatura etmeye kalkıştıklarını sezip onları çağırtarak, münasip bir üslupla: “ Yetim hakkı bulunan devlet parasını, şahsi amaç ve araçlar için kullanmanın ağır vebalini hatırlatmış” geri alınmasını sağlamış ve kendilerini hayranlıkla karışık bir şaşkınlığa uğratmıştı. İşte böyle bir Erbakan’a “Davaya hizmet için toplanan cihat paralarını, (güya devlet el koymasın diye) mala çevirip kendi şahsına tapuladığı ve evlatlarına miras bıraktığı” iddiasında bulunan, sonra gidip savcılık ifadesinde bunları yalanlayan ve hala camiamızdan ve Hocamızın ruhani makamından özür dilemeye yanaşmayan iftiracılarda, bırakın iman olgunluğundan, hatta insanlıktan bile nasipleri kalmış mıydı? İşte bu kitapçık böylesine önemli ve gizemli sorulara yanıt bulmak üzere hazırlanmıştı. Emeği bulunanlara ve değerli okurlara sevgi ve saygılarımla.

    Ahmet AKGÜL

     

    MEVLA’DAN GAYRIYA MİNNET EYLEMEM! 

     

    Tevekkül ve teslimle, tam sığındım Rabbime

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

    İnşallah bu imanla, hem girerim kabrime

    Hakkı bırakıp Batıl, yola minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Yalnız Allah Kerimdir, yalvarıp çağırdığım

    Hak rızası içindir, kızdığım kayırdığım

    Hidayetle Şeytandan, kıblemi ayırdığım

    Günden beri ne sağa, sola minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Çıkar için kimseye, boyun eğmezmert metin

    Niyet gayretin kadar, haysiyetin kıymetin

    İman ihlas cihattır, tek kuvvetin servetin

    Makama menfaata, çula minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Hoca’ya Kıtmir olup, cihat etmek farz oldu

    Erbakan’a hainler, Ümmete maraz oldu

    Boşalan iman aküm, zikrullahla şarj oldu

    Ne saraya paraya, pula minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Dünyadaki cennetim, kırk sadık dostla ülfet

    Davaya hizmet etmek, hiç sayılır mı külfet

    Ya Rab nolur bizlere, sabru sebatı lütfet

    Bülbül şeyda olsam da, güle minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Adil Düzen bilmeyen, adi sisteme mahkûm

    Faizi mübah gören, fevzü necattan mahrum

    Kurtuluş bekliyorken, tam yedi milyar mazlum

    Ne şöhrete servete, mala minnet etmedim

    Feth-i Mübin gözledim, kula minnet etmedim!

     

    Öveni ve söveni, imtihan diye gördüm.

    Zafere giden yolu, hep inayetle ördüm

    O’nun rıza rıdvanı, bütün emelim derdim

    Ne genç kıza geline, dula minnet etmedim                       

    Vuslata odaklandım, kula minnet etmedim!

     

    “Essebebü kefailih”; sebep olan yapan gibi

    Faiz fuhuş yıktı; kaç, milyon yuva garibi

    “Kök çürür, yaprak boyar”; kanser sanıyor gribi

    Dedikodu ve “gıylü, gal’a” minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Hak dili hayra delil, Milli Çözüm Dergimiz

    Mahşerde yüz akımız, yüz kırk iki sergimiz

    Manevi Zülfikar’dır, Asay Musa vergimiz

    Kalemle dilimle vurdum, kola minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!

     

    Ahmet Hoca doğruysan, hayra düşman olmazsın

    Kur’an’ı rehber tutsan, asla pişman olmazsın

    Âlemde tek kalsan da, per perişan olmazsın

    Gölge edecek diye, dala minnet etmedim

    Hazreti Mevla varken, kula minnet etmedim!


    ERBAKAN’IN ÖZGEÇMİŞİ

     

    29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğlularından, Mehmet Sabri Erbakan’dır.

    Ağır ceza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen Erbakan’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır. Erbakan Hocanın anne tarafından ninesi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle, Hz. Peygamber Efendimiz (SAV)ile akrabalığı da belirtilmiştir. Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan göz hastalıkları profesörüdür.

    Küçük kardeşleri Kemalettin Bey diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.

    Necmettin Erbakan ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulu’nda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.

    Erbakan Hoca’nın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camii’nde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camide kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.

    Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hazretleri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük zatların terbiyesinde yetişecektir.

    1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “Derya Necmettin” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci Erbakan’dır.

    Orta ve lisede bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin Erbakan, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin Erbakan, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ikinci sınıfından yükseköğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman Demirel’dir.

    Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağanüstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca, üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.

    1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan Erbakan, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı.1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, o zaman doktora tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.

    Sınıflarda ders vermek sadece Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen Erbakan, Alman Ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL Araştırma Merkezinde, Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

    Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1,5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan, Alman üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “Doktor” unvanını aldı.

    Alman Ekonomi Bakanlığı için ‘motorların daha az yakıt yakmaları’ konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan Erbakan’ın ‘Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?’ matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının Genel Müdürü, Prof. Dr. Flats tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.

    Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle Erbakan'ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.

    2. Dünya Harbi’nden sonra Alman üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan Erbakan, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda, 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin Erbakan, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman Ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

    1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen Erbakan, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kâğıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm Bakım Bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinelerin bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

    Bu görev esnasında her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref Özdilek’e bildirmiştir. Özdilek Paşa bu Albay’ı alıp Erbakan’ın yanına getirmiş ve Albay, “Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece ‘gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.’ gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinelerinin tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız?” tarzında konuşunca, Erbakan Amerikan Ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak, “Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, bizde niçin olmasın?” diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.

    Askerlik görevinden sonra, tekrar üniversiteye dönen Necmettin Erbakan, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.

    Erbakan’da böyle bir fabrika kurma fikri Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.

    Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor Fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.

    Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken, “Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye’de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümerbank’ın birçok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye’de ağır sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. Menderes ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.

    1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde, Gümüş Motor’un ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan Erbakan, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “Devrim Otomobili” adıyla ilk yerli otomobilimiz Erbakan Hocanın fikirleri ve girişimleri sonucu, yerli mühendislerimiz tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor Fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın general ve üst rütbeli subaya Erbakan tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir.

    Bu olayı ise Erbakan Hoca şu şekilde anlatmıştır.

    “1960 ihtilali gerçekleştikten sonra ise, Mehdi Sungur Paşa, Millî Birlik Komitesi üyelerini fabrikaya getirdi. Türkiye'nin toplu iğne üretemediği bir dönemde bizim motor üretmeye başladığımızı görünce, hepsi etkilendiler. "Biz ihtilali bu kabil fabrikalar kurulsun diye yaptık. Burası bizim millî iftiharımızdır, ne gerekiyorsa, ne istiyorsanız hepsini yerine getirmeye hazırız." dediler. Para istiyorsanız para, döviz istiyorsanız döviz. O zaman döviz bulmak çok zor. Ben dedim ki; "Hayır, biz para da, döviz de istemiyoruz. Tek isteğimiz, generallere bir konferans vermektir." Bunu duyunca şaşırdılar. "İsteye isteye bunu mu buldunuz. Bundan kolay ne var" dediler.

    Bu sayede bu konferansı yaptık. Yaklaşık 200 tane general geldi, Millî Savunma Bakanlığı'nın altındaki salonda toplandı. Önce Gümüş Motor Fabrikasını tanıtan bir film gösterdik. Sonra Türkiye'de neler yapılabilir sinevizyon eşliğinde tam iki saat boyunca anlattık. Bilirsiniz film ya da sinevizyon gösterilirken, ekran daha iyi görünsün diye salondaki elektrikler söndürülür. Biz de konferansın yapıldığı salonda ışıkları kapatmıştık. Konferans bitip elektrikler açıldığında bir de baktım ki generallerin hepsi ağlıyor. Gözleri yaşlı... Biz ordunun özünde böylesine yüksek millî hissiyata sahip insanlar olduğunu orada gözümüzle gördük.”

    Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını’ dikkatle dinleyen generaller, oldukça etkilenmişlerdir.

    1965 yılında Profesör olan Erbakan, Şubat 1966’da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığı’nı üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak Erbakan’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.

    Necmettin Erbakan bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve milletvekili adayı olmak için Adalet Partisi’ne müracaat etmiştir. Buradan veto edilen Erbakan, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup; 3 milletvekiline yetecek kadar oy almış ve Meclis’e girmiştir.

    Hoca Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen, ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.

    1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep ve 1974 Ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.

    Hoca Odalar Birliği’nde bulunduğu dönemde, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 numaralı evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar ‘Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi’ konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir. 

    24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni kuran Erbakan, 1971 Nisanında ihtilal yönetiminin de baskısıyla Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre’ye gitmiştir.

    Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hoca’nın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, %12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile Meclis’e girip, grup kurdu.

    1974 yılında kurulan MSP - CHP Koalisyonunda Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin Erbakan, böylece Türkiye'nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu.

    9 aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP Koalisyonu’ nun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.

    5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu. Bu dönemde Kıbrıs Barış Harekâtı yapılmış. Ağır sanayi hamlesi ile 200 ağır sanayi fabrikasının temelini atmış 70 tanesini ise hizmete açmıştır.

    1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin Erbakan, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.

    Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen Erbakan, daha sonra belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol Hükümeti’nde Başbakanlığı üstlenmiş ve 1 yılda çok önemli hizmetler görmüştür.

    Refah yol hükümeti çok kısa sürmesine rağmen dış politikada bir devrim gerçekleşmiş Yeni Bir Dünya projesi olan D8’ler Türkiye başkanlığında kurulmuştur. D8 ülkeleri şunlardır: Türkiye. İran. Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya. D8 bir çekirdek olup Türkiye önderliğinde D60’lar ve D160’lar olarak bir dünya projesine dönüşmesi planlanmıştır. Bu dönemin sonunda Siyonist merkezler ve yerli uzantılarının hile ve hıyanetleri ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanaksız gerekçelerle partisi kapatılmıştır.

    Bu arada belirtmek gerekir ki: Erbakan Hoca’nın 60’ın üzerinde kitabı bulunmaktadır.

    Ve tüm tarihi deneyimlere ve ülkemizdeki gelişim ve değişimlere bakılırsa, Erbakan Hoca’nın yarım asır boyunca alt yapısını hazırladığı, büyük proje ve organizelerini tamamladığı Saadet Devrimi yakındır ve bunun manevi zafer tacı da elbette Onun hakkıdır ve Ona layıktır. Örnek bir sorumluluk bilinci ve yüksek bir kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihattır!” gayreti üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılmışlar ve iki milyon insanın katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka uğurlanmışlardır. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle dirilterek harekete geçirmişlerdir!*

     

     

     


    ERBAKAN’IN KİTAP ESERLERİ

     

    Milli-Evrensel lider Prof. Dr. Erbakan Hoca’nın bizatihi kendi adına yayınlanan 60’ın üzerinde eseri vardır. Türkçe veya yabancı dilde yazdığı kitaplar kadar, yaptığı çeviri kitaplar da oldukça fazla bir yekûn tutmaktadır. O yüzden eğer bir “Erbakan Kitaplığı” ndan bahsediyorsak, bunu; Türkçe yazdığı kitaplar, yabancı dilde yazdığı kitaplar ve Türkçe’ ye çevirdiği kitaplar olmak üzere üç bölüme ayırmak lazımdır. Tabi buna bir de birbirinden değerli konferanslarının metinlerinden oluşturulan kitapları da eklediğimiz zaman, tahminimizin çok ötesinde bir kitap serisi ortaya çıkmaktadır.

    · Mukaddesatçı Türk’e Beyanname

    · Diesel Motorlarında Tutuşma Gecikmesi Hakkında Yeni Araştırmalar

    · Motorlarda Tutuşma

    · Müsbet İlim ve İslam

    · İslam ve İlim

    · Mecliste Ortak Pazar

    · Türkiye ve Ortak Pazar

    · Milli Görüş ve Anayasa Değişikliği

    · Muhammedin İzinde

    · Doğuda, Batıda ve İslam’da Kadın

    · Stratejik Hedef

    · Gizli Dünya Devleti (70 sayfalık giriş kısmı)

    · Adil Düzen 21 Soru 21 Cevap

    · Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen

    · Adil Ekonomik Düzen

    · Adil Siyasi Düzen

    · Adil İlmi Düzen

    · Adil Ahlaki Düzen

    · Sanayi Davamız

    · Milli Görüş Temel Görüş

    · Milli Görüş

    · Materyalizm ve Maneviyatçılık, Türkiye’nin Sanayileşmesi

    · Erbakan Diyor ki

    · Ağır Sanayi

    · Başbakanlık Bütçesi Üzerine Tenkitlere Cevaplar

    · Körfez Krizi Emperyalizm ve İslam

    · Türkiye’nin Meseleleri ve Çözümleri

    · Kenan Evren’in Anılarındaki Yanılgılar

    · Refah Partisi Savunması

    · Türkiye ve Ekonomi

    · Milli Çözüm ve 40 Proje

    · Türkiye’nin Kurtuluş Yolu

    · The Just Economic System (Sadece Ekonomik Sistem)

    · Heavy Industry In Turkey   (Türkiye’de Ağır Sanayi)

    · Büyük Gemi Motorlarında Yeni Gelişeler

    · Demiryolu Arabalarında Kullanılan Disesel Motorlarının İnkişaf İstikametleri

    · Segmanların Teknolojisi

    · Teknik Konstrüksiyonun Küçük Felsefesi

    · Motorun Doğduğu Yer

    · Havayla Soğutmalı Diesel Motorları Konstrüksiyonunun Özel Problemleri

    · Motorlar Yapı ve Hesabı

    · Bir Sıkıştırma Aparatında Yakıtların Kendi Kendine Tutuşma Özelliklerinin Araştırılması

    · Benzin Motorunda Detonasyon Esnasındaki Kendi Kendine Tutuşma Olayı Hakkında Araştırmalar

    · Hava İle Soğutmalı İki Zamanlı Diesel Motorunun İnkişaf Çalışmaları*

     

    NOT: Erbakan Hoca’nın farklı müstear isimlerle kaleme aldığı pek çok sayıda eserleri de ayrıca ehlince bilinmektedir.

     

     


    ERBAKAN HOCA’NIN DİLİNDEN YARATILIŞ VE

    İNSAN GERÇEĞİ

     

    Nefsini tanıyan, Rabb'ini tanır. Akıl ve vicdan sahibi kimseler için bitki, hayvan ve insan olarak dünyadaki milyarlarca harika mahlûka ve şu muazzam kâinata ibretle bakıp bütün bunların Yüce Yaratıcısını hatırlayıp hayran olmamak imkânsızdır.

    Allah insanları kendisini bilsinler diye yaratmıştır. Ancak, biz Cenabı Allah'ı göremiyoruz, gücümüz Cenabı Allah'ı görmeye yetmiyor. Musa (a.s.) Cenabı Allah'ı görmek istedi. Cenabı Allah dağa tecelli edince dağ O'na dayanamadı. Çünkü bizim yapımız zayıf olduğundan dünyada iken Cenabı Allah'ı görmeye gücümüz yetmiyor. İnşallah cennette göreceğiz.

    Öyle ise Allah'ı bilmek için ne yapacağız? Allah, insanlara "eserden müessire intikal etme kabiliyeti" vermiştir. İnsan bir esere bakarak o eseri yapanı tanıyabilir. Bir resme bakarsanız, o resmi çizen ressamın nasıl bir ruh yapısına sahip olduğunu anlayabilirsiniz.

    Başımızı gökyüzüne çevirip baktığımız zaman ne görüyoruz? Sonsuz bir kâinat, sonsuz bir güzellik, sonsuz bir sanat ve sonsuz bir nizam! O kadar büyük bir kâinat ki içerisindeki bir yıldızın ışığı diğer bir yıldıza 100 milyon senede bile gidemiyor. Oysa ışık bir saniyede 300 bin kilometre yol almaktadır.

    Cenabı Allah yedi kat gök yaratmıştır. Her bir gök, bir üsttekinin yanında, Sahra Çölü içindeki bir yüzük kadar kalmaktadır. Onun üzerinde Arş vardır. Arş'ın üzerinde Kürsü bulunmaktadır. Bu ne büyük azamettir Ya Rabbi!

    Bu ilahi düzenin varlığının en önemli delillerinden biri de suyun hiç bilinmeyen bir özelliğidir. Dünyada mevcut olan, bütün katı, sıvı ve gaz ısınan her cisim genişler ve yoğunluğu azalır. Soğuyan her cisim ise daralır ve yoğunluğu artar. Bunun tek bir istisnası vardır, o da sudur. Bir tek su bu kurala uymaz. 100 dereceden +4 dereceye kadar su soğudukça hacim olarak küçülür. En ağır su +4 derecede olan sudur. Bundan dolayı nehirlerin, göllerin, denizlerin dibinde +4 dereceden daha soğuk su bulunmaz. +4 derecedeki su soğumaya devam ederek +3 dereceye, +2 dereceye +1 dereceye kadar ısısı düşmeye devam ederse hacmi genişlemeye başlar. Böylece birim hacminin ağırlığı azaldığından yukarı tabakalara çıkar. Sıfır dereceye geldiğinde en büyük hacme ulaşır ve su tabakasının en üstüne çıkmış olur. Böylece ırmakların, göllerin, denizlerin donması alttan değil, üstten başlar. Bu sıradan gibi görünen ve dikkat çekmeyen kural, ilahi bir rahmet olarak sularda yaşayan canlıların yaşamalarını ve üremelerini mümkün hâle getirir.

    Acaba su, diğer cisimlerin tamamının uyduğu bir kurala neden uymuyor? Tesadüfen mi? Yoksa suyun; 'Benim canım o kurala uymak istemiyor.' diyerek kendi kendine verdiği bir kararla mı oluyor? Bunda akıl sahipleri için büyük ibretler, deliller vardır. Bu İlahî bir mucizedir ve tesadüfen olmasını akıl kabul edemez.

    Kâinat şaheserine dikkat ve ibretle baktığımız zaman en ufak bir kusur, en ufak bir aksaklık, en ufak bir uyumsuzluk ve en ufak bir noksanlık asla görülemeyecektir. Bu kâinatın Yaratıcısı da elbette her türlü kusurdan münezzeh olan Sonsuz Kemal Sahibi Rabbimizdir.

    Rabbimiz her türlü hatadan ve noksanlıktan münezzehtir. Sonsuz kudret ve rahmet sahibidir. "Subhanallah; Ya Rabbi, sen her türlü hatadan ve eksikliklerden münezzehsin!" demektir.

    Sıradan kimseler gökyüzüne baktığında Cenabı Allah'ın sadece birkaç sıfatını sezebilir. Ama âlimler gökyüzüne baktığında ise Cenabı Allah'ın 99 esmasını görebilmektedir.

    İnsan nasıl bir varlıktır? Bizler, eşrefi mahlûk, yani yaratılmışların içinde en şerefli olmanın sorumluluğunu taşıyoruz. Ahsen-i takvîm'e, yani meleklerden bile üstün bir mertebeye, Allah'ın yeryüzünde halifesi olabilecek yetenek ve meziyetlere sahibiz. Unutmayalım; insanı hayvanlardan ayıran ve faziletli kılan bazı özellikler vardır. Bunlar:

    Doğru ile yanlışı ayırma; bu meziyetten "ilimler" doğmuştur.

    Faydalı ile zararlıyı ayırma; bu meziyetten "ekonomi" doğmuştur.

    Adalet ile zulmü ayırma; bu meziyetten "siyaset ve hukuk" doğmuştur.

    Güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü ayırma; bu meziyettense "ahlak ve sanat" doğmuştur.

    Mesela milyonlarca senedir bir kedinin parkta yürürken aniden durup bir çiçeği kokladığına ve "ne güzel bir çiçek, ne kadar şaheser bir güzellik" diye baktığına şahit olunmamıştır. Neden? Kedi; güzellik nedir, sanat nedir bilmez de ondan. Bu dört şeyi idrak edip ayıramayan, yanlıştan, kötüden, zararlıdan ve zulümden yana olan, gerçekte değil görünüşte insandır. Materyalist görüş, kâinat ve insanın tesadüfler sonucu var olduğunu iddia eder. Bu görüş manevî değerleri yok sayar, her şeyin maddeden ibaret olduğunu kabul eder. Bunun sonucu olarak da toplumda huzuru sağlayamaz. Maneviyatçı görüş ise kâinatın ve insanın bir Yaratıcısının olduğuna inanan görüştür. Madde ile manayı ahenkli bir biçimde değerlendirir. Mükemmel bir toplumun oluşmasında maddî ve manevî değerler ahenkli bir şekilde iç içe olur.

    ***

    Bilindiği gibi kâinatta bulunan canlılar üç kısma ayrılmaktadır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. En küçük canlı organizma hücredir. Son biyolojik araştırmalar gösteriyor ki canlıların hücre yapısı birbirlerinden farklıdır. Bu farklılık da temelde Darwin Teorisi'ni yok etmektedir. Buna göre canlılar; bitkiler, hayvanlar ve insanlar olmak üzere üç ayrı hücre yapısında yaratılmıştır. Bitkilerin hücre yapısı, tek boğumlu kromozomdur.

    Hayvanların hücre yapısı, iki boğumlu kromozomdur; sadece insanın hücre yapısı, üç boğumlu kromozomdan oluşmaktadır.

    Görüldüğü gibi tek boğumlu kromozoma sahip bitkilerin hücre yapısından, çift boğumlu kromozomu olan hücre yapısına sahip hayvanların oluşması; çift boğumlu hücre yapısına sahip hayvanlardan da üç boğumlu hücre yapısına sahip insanın oluşması mümkün değildir. Allah her canlıyı kendi hücre yapısında yaratmıştır ve hücreleri çoğaltarak aynı canlıyı meydana getirmiştir. Bütün canlıların tesadüfen meydana gelen bir hücreden evrimleşerek oluştuğu, maymundan geldiği iddiası, sadece ateizmi desteklemeye yöneliktir. Gerçekle hiçbir ilgisi yoktur.

    Yine, bakınca görüyoruz ki; gökyüzü sayılamayacak kadar çok cisimle dolu olduğu hâlde hepsi boşlukta ahenk içerisinde yüzüyor. Bunlar arasındaki muazzam dengenin kendi kendine oluşması mümkün değildir. Her biri bir yörüngede dönerek hareket etmektedir. Bu düzeni, ancak sonsuz kemal sahibi ve sonsuz kudret sahibi bir Rab yaratabilir.

    İnsana verilen en önemli meziyetlerden biri de irade-i cüz'iyedir. İşte bu imtihanı gerekli kılar. Bu yüzden Cenabı Hakk dünya hayatını, Hak ile Batılın mücadele meydanı olarak yaratmıştır. "İrade-i Cüz'iye" ile insanı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırmada serbest bırakmıştır. "Seçimini kendin yap." diye böyle takdir buyurmuştur. Bizler melekler gibi emredilen şeyleri yapacak şekilde yaratılsaydık, robottan farkımız ve tabi faziletimiz bulunmayacaktı. Cenabı Hak, cüz'i iradeyi, insanı şereflendirmek için vermiştir. Kendi iradesiyle isterse hayra çalışır, isterse şerre çalışır. Hayra çalıştığı zaman bunun mükâfatını alır.

    Peki, Hak ve bâtıl ne demektir? Bir insanın yağmur yağarken şemsiyesini alıp dışarı çıkması doğru bir harekettir. Ama yağmur yağmadığı hâlde şemsiyesini açarak dışarı çıkması yanlış bir harekettir. Dolayısıyla, Türkçemizde kullanılan doğru ve yanlış kelimeleri, şarta bağlı olarak isabetli olan şey veya olmayan şey manasındadır. Hâlbuki iki kere iki dört eder. Yağmur yağsa da dört eder, güneş açsa da dört eder, bir hafta önce de dört eder, bin yıl sonra da dört eder. İşte şarta bağlı olmaksızın, mutlak olarak her şart altında doğru olan şeye "Hak" denir. Bunun tersi olarak bir insan iki kere iki üç eder dese bu yağmur yağsa da yanlıştır, güneş açsa da yanlıştır, bir hafta önce de yanlıştır, bin sene önce de yanlıştır. Her şart altında yanlış olan şeye ise "bâtıl" denir.

    Bütün Müslümanların ilk ve temel vazifesi, Hak-bâtıl mücadelesinde cihat etmektir. Cihat, Hakk'ın hâkim olması ve tüm insanlığın huzur ve hürriyete kavuşması için bütün gücümüzle ve hiçbir dünyevi karşılık gözetmeden çalışmaktır. Aziz milletimize, İslam ümmetine ve tüm insanlık âlemine karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır. Yeryüzünde bâtıla karşı Hak ve adaleti hâkim kılmak için cihatla görevliyiz.

    Cihat ibadeti farz olduğu ve ecri en büyük ibadet olduğu için sorumluluk yüklenmeli ve tüm insanlığın hayrını ve huzurunu hedeflemeliyiz. Nefsî ve siyasi cihadı birlikte yürüterek, olgun insan ve huzurlu toplum oluşturmak mesuliyetindeyiz.

    Bütün ibadetler için bir zaman tayin edilmiştir; mesela sabah namazının vakti girmeden, sabah namazını kılamazsın. Cihat ibadeti ise her zaman yapılması gereken bir ibadettir.

    Bütün ibadetler bir miktarla sınırlıdır. Mesela oruç, senede bir ay; zekât, kırkta birdir. Cihat ibadeti ise takatinin sonuna kadar yapılması gereken bir ibadettir. Çoğu ibadet tek başına yapılabilir. Ancak, cihat ibadeti, disiplinli ve organizeli bir şekilde teşkilatlanarak yapılması gereken bir ibadettir. Cihat ilk önce eda edilmesi gereken ibadettir. Mesela bizler uzayda yaratılmış olsak ve dünyaya gönderilmiş bulunsak, ilk yapacağımız şey nedir? Müslümanların bir cihat ordusu, bir teşkilatı varsa ona tâbi olmak, yoksa da ilk önce onu kurmaktır.

    İslam, Yüce Yaratıcı'ya tazim ve hürmet, bütün mahlûkata şefkat ve merhamet dinidir. Kendimizi ıslah edip olgunlaştırmak ve başka insanlara yararlı olmak için yapılacak tüm gayretlere "cihat" denir.

    Sahabeler sordu: "Ya Resulellah”! Namaz dinin direği, cihat zirvesidir, buyuruyorsunuz. Cihat gibi ecri büyük başka bir ibadet var mı?"

    Efendimiz buyurdu ki: "Ömrünüz boyunca gece gündüz ibadet etmeye gücünüz yeter mi?" Cevap olarak "Hayır ya Resulellah!" dediler.

    Efendimiz tekrar buyurdu ki: "Eğer ömür boyu gece gündüz ibadet etseydiniz yine cihat sevabı alamazdınız." Yani bir insan ömür boyu, hiç ara vermeden sürekli namaz kılıp oruç tutsa yine de cihat sevabı kazanamıyor.

    Bir Müslüman evine ekmek götüremediği zaman, "Onları açlığa ben mahkûm etmedim ki, bana ne?" diyemez. Hak yolu ve davası bu tavrı, kati suretle meneder. Tam tersine, şunu aklımızdan hiçbir zaman çıkarmayacağız: "Ben Müslümanım. Ben cihat edeceğim. Herkesin karnını doyuracak bir düzenin kurulması için elimden gelen gayreti göstereceğim. Yoksa o acı çeken, evine ekmek götüremediği için açlık çeken insanların hesabını Cenabı Allah benden sorar. Cihat edeceğim, cihat edeceğim, cihat edeceğim..." İnsan olmak demek, bu demektir. İyi insan olmak demek, bu demektir. Siyaset de bu büyük gaye için, cihat için yapılır. Siyaset beni ilgilendirmiyor demek, Kur'an'ın yarısı beni ilgilendirmiyor demektir. Çünkü cihat; Kur'an-ı Kerim'de en fazla sayıda ayetle emredilen bir ibadettir. Bu sebeple biz siyaset yapmıyoruz, cihat ediyoruz. Cihat etmeyen insan, dünya imtihanını kazanamaz.

    Kim söylüyor bunu? Bir hadisi şerifte buyruluyor: Bir bedevi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna geldi. "Ya Resulellah, ben Müslüman olmak istiyorum. Ne yapacağım?" dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) iki şey buyurdular: "Bir, Kelime-i Şehadet getireceksin; iki, bana biat edeceksin."

    "Kelime-i Şehadeti nasıl getireceğim?" dedi bedevi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarif etti. Bedevi şehadet getirdi ve Müslüman oldu. "Şimdi bir de bana biat edeceksin." diye buyurdu Efendimiz. "Ne üzerine biat edeceğim Ya Resulellah?" diye sordu bedevi. "Kelime-i Şehadet, namaz, oruç, zekât, hac ve cihat." diye 6 şey saydı Efendimiz.

    Bedevi bunları duyduğu zaman dedi ki: "Ya Resulellah, ben kalabalık bir kabileden geliyorum. 3 tane devemiz var. Bunların sütleri ancak bize yetiyor. Müsaade buyurun biz zekât vermeyelim. Siz beni yeni görüyorsunuz. Oysa ben kendimi küçüklüğümden beri herkesten daha iyi tanırım. Ben çok korkak bir adamım. Müsaade buyurun cihat için de biat etmeyeyim. Çünkü size, yeryüzünde hakkın ve adaletin tesis edilmesi için bütün gücümle çalışacağıma dair söz verirsem, yarın bu yolda çalışırken bir zorlukla karşılaştığım vakit korkaklığımdan dolayı döneklik yaparsam, söz verip de döneklik yaptığım için cezam daha ağır olur. Onun için en iyisi baştan söz vermeyeyim. Ben cihat ve zekât için söz vermeyeyim. Ama söylediğiniz diğer şartlar olan Kelime-i Şehadet, namaz, oruç, hac ibadetlerinin hepsini gereği gibi, hatta fazlasıyla yerine getireyim." dedi.

    Efendimiz (s.a.v.) bedeviyi ikaz için buyurdular ki: "Peki ama cennete ne ile gideceksin?" İmanı var, Kelime-i Şehadet getirmiş. Gidersin ama sonunda gidersin. Namaz kılıyor. Evet, namazdan hesabını verirsin. Oruç tutuyor. Oruçtan hesabını verirsin. Hacca gidersin veya gitmezsin hesabını verirsin. Ama cihat farzının hesabını nasıl vereceksin? Bundan dolayıdır ki cihat farzını yerine getirmeyen dünya imtihanını kazanamayacaktır.

    "Gerçek iman sahibi kişi, kendisi için sevip istediğini mümin kardeşi için de isteyendir." Çünkü; "İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır." Ancak, iyilik kendi kendine olmaz. İyilik çalışmakla olur, cihat etmekle olur.

    Şimdi desem ki, "Şu karşımızda bir komşumuz var. Bazen penceresi açık kalıyor. İçeriye bakıyorum, 90 yaşında bir zat, alnı hep secdede. Ya tespih çekiyor, ya namaz kılıyor. 'Ne muhterem bir insan" desem, çoğu kişi büyük bir hevesle o adama özenerek, "Keşke ben de öyle bir adam olsam" der. Fakat hiç düşünmez ve demez ki, "Bu adam hiç cihat ediyor mu?" Yok, cihat etmiyor. Öyleyse dünya imtihanını kazanamaz.

    Bir yerde bir koltukta oturduğumuzu düşünelim. Koltuğumuzun bir kenarında, elektrik taşıyan çıplak bir kabloya bağlanmış bir kumanda düğmesi olsun. Masamızın önüne doğru döşenen bu çıplak kabloda da 10 bin voltluk elektrik olsun. Bir de baksak ki dışarıdan elindeki bastonunu tık tık yere vurarak bir âmâ geliyor. Âmâ olan bu insan, habersiz bir şekilde çıplak kabloya doğru yavaş yavaş ilerliyor. Bizler de işimizle gücümüzle meşgulüz. Âmâ kabloya yaklaşıp ona değince biliyoruz ki kömür olacak.

    Ne yapmamız lazım? Elimizin altındaki düğmeye basarak derhal elektriği kesmemiz gerekmez mi? Hatta bizim o düğmeye basmamıza engel olanlar varsa, kolumuz bir yere takılmışsa, bütün gücümüzü kullanarak, kolumuzu kurtarıp o düğmeye basmak zorundayız. Aksi hâlde bize demezler mi; "Arkadaş sen insan mısın, taş mısın? Nasıl oluyor da, tehlikeden habersiz bu insanın böyle feci şekilde can vermesine seyirci kalabiliyorsun? O başına gelecek olan akıbeti bilmiyor ama sen biliyorsun. Nasıl vicdanın böyle hiçbir şey yapmadan durmana izin veriyor?" "Ben işimle gücümle meşguldüm. Hatta bu kabloyu da buraya ben döşemedim. Elektriği de kabloya ben vermedim. Benim hiçbir kusurum yok." dese, acaba bu savunma o koltukta oturan insan için geçerli mazeret midir? Hayır. Çünkü insan, çevresinde ve ülkesinde olup bitenlerle ilgilenmek ve kötü gidişi düzeltmeye çalışmakla görevlidir.

    İşte bunun gibi milletimizin büyük bir bölümü gazete, medya ve sömürücü sermayenin yalan yanlış iftiralarıyla aldatılırken, şuurlu bir Müslüman isem, ben koltuğumda oturup rahat rahat işime gücüme bakamam. Nasıl ki o âmâyı kurtarmak için bütün gücümle düğmeye basıp çıplak kabloya giden cereyanı kesmek zorundaysam, aynı şekilde milletimizin mutluluğu için de bütün gücümle çalışmaya mecburum. İşte ancak böylece iyi insan olabilirim.

    İnsanlığın saadete erebilmesi için; yeryüzünde yanlışın değil doğrunun, çirkinin değil güzelin, kötülüğün değil iyiliğin, zararlının değil faydalının, zulmün değil adaletin hâkim olması için bütün gücümüzle ve teşkilatlı olarak çalışmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde, sömürücü sermayenin ve rantiyecilerin her ay millete hizmet için toplanan vergileri, fakir fukaranın hakkını alıp götürmelerine seyirci kalmış oluruz. Yapılan zulme ve sömürüye farkında olmadan imkân vermiş, dolaylı olarak desteklemiş oluruz. Bu yüzden diyoruz ki: "Hakk'ın hâkimiyeti için çalışmamakla, bâtılın hâkimiyeti için çalışmak arasında fark yoktur."

    Siyonizm, diğer ibadetlere karışmıyor, ancak sıra cihada gelince mani olmak için her şeyi yapıyor. Bütün gücünü seferber ediyor. İstediğin kadar namaz kıl, oruç tut, ona karışmıyor. Ama devlet nizamına, devlet yönetimine gelince İslam'ı sokmuyor. Bunun için 200 yıldır irtica kampanyası yapıyor. Müslümanları sadece namaz kılan birer köle hâline getirmeye çalışıyor. O hâlde biz ne yapacağız? Hukukta bir kural vardır: "En kuvvetli delil düşmanın şehadetidir." diye. Mademki düşman en çok cihattan korkuyor, o zaman biz de en çok cihada sarılacağız. Aksi hâlde dünyada zaten ezildiğimiz yetmezmiş gibi bir de ahiretimizi de kaybederiz. Bu durumda cihattan başka hiçbir çare de yoktur.

     Cihat ibadetini en iyi şekilde nasıl yerine getirebiliriz? Bunun için 9 tane "İ"yi çok iyi bileceğiz. Nedir bunlar:

    İnanç sahibi olmalıyız; güçlü bir imana sahip olmayan, zorluklar karşısında mücadelesini sürdüremez.

    İhlas sahibi olmalıyız; mevki, makam, şan, şöhret peşinde koşmamalıyız. Riyadan uzak bir şekilde Allah rızası için çalışmalıyız.

    İttika sahibi olmalıyız; Allah'tan başkasından korkmamalı, fikrimiz sorulduğunda çekinmeden doğruyu söylemeliyiz.

    İttifak içinde olmalıyız; birlikte olduğumuz arkadaşlarla ihtilafa düşmemeli ve çekişmemeliyiz. Çünkü hoşgörülü olmak kemalattandır.

    İyi ahlak sahibi olmalıyız; gıybet, dedikodu, haset, kibir, kin, iftira gibi hasletlerden uzak durmalı ve kulis yapmamalıyız. Bu, nefse esir olmakla değil, nefsi terbiye etmekle mümkündür.

    İhsan sahibi olmalıyız; bize verilen görevi en güzel şekilde titizlikle yapmalıyız.

    İstişare ile çalışmalıyız; benim dediğim olacak diye tutturmamalıyız. İstişarede fikrimizi söylemeli, irfan sahibi olmalıyız. İrfan, "Benim düşüncem de yanlış olabilir." demekle başlar.

    İtaat etmeliyiz; alınan kararları yerine getirme konusunda başkana itaat etmeli, aksaklık göstermemeliyiz.

    İstikamet sahibi olmalı, cihat ederken İslam'ın diğer emir ve ibadetlerinin tamamına riayet edip ibadetlerimizi terk etmemeliyiz.

    Bunlara ilaveten bir de "sadakat" vardır.Sadakat ise zoru görünce kaçmamak, cazip makam ve menfaatlere kanmamaktır.

    Bütün bu mücadeleyi yaparken üç temel gerçeği asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Biz bunları "üç çivi" olarak tanımlıyoruz.

    Birinci çivi; İslamsız saadet olmaz. Buna "İslam çivisi" diyoruz. Kur'an-ı Kerim'de en son inen Mâide Suresi'nin 3. ayeti kerimesinde bu açıkça ifade edilmiştir: "İşte bugün dininizi kemale erdirdim, böylece üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'a razı oldum."

    İkinci çivi; şuursuz Müslüman olmaz. Buna "şuur çivisi" diyoruz. Şuur: Hayrı ve şerri birbirinden ayırmak, bâtıldan kaçınıp Hakka tâbi ve taraf olmaktır. Namazda okuduklarıyla dışarıda yaptıkları aynı olmayanlar, şuursuz ve sorumsuz insanlardır.

    Her gün 40 rekât namazın her rekâtında Fâtiha-i Şerif okuyoruz. Çünkü Fâtiha'sız namaz olmaz. Fâtiha'da ne diyoruz? "Gayri'l-mağdubi aleyhim vele'd-dallîn." Cenabı Allah bize neden günde 40 defa bu sözü söyletiyor? Nedir bunun manası? "Ya Rabbi sakın bizi sırat-ı müstakimden ayırma. Bizi gazap ettiklerinin yoluna saptırma. Dalalete düşenlerin yoluna kaydırma!" Gazap ettikleri kim? Yahudiler, Siyonistler... Dalalete düşenler kim? Hristiyanlar, Haçlı emperyalistler... Kim söylüyor bunu? İslam âlimleri.

    Sen namazda 40 defa "Ya Rabbi beni sakın Yahudilerin ve Hristiyanların yoluna saptırma!" diyeceksin, ardından selam verdikten sonra gidip "Ben Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokacağım." diyeceksin. ABD ve İsrail ile stratejik ortak olacaksın. 11 asır boyunca yeryüzünden hakkı ve adaleti temsil etmiş bir medeniyeti bırakıp Batı'nın peşinden koşacaksın. Yahu sen namazda Allah'a ne söz veriyorsun, selam verdikten sonra ne yapıyorsun?

    Sen ne dediğinin farkında mısın Ey Müslüman!

    Üçüncü çivi; cihatsız İslam olmaz. Buna "cihat çivisi" diyoruz. Cihat; "emri bil ma'ruf, nehyi anil münker" yapmaktır. Hayrı emretmek ve yürütmek, şerri yasaklamak ve ortadan kaldırmak için gerekli şartları, imkân ve iktidarı hazırlamaktır. Bu konuda başarıya ulaşmanın en önemli unsuru teşkilatlı ve organize bir şekilde çalışmaktır.

    Teşkilat vücuttaki sinir gibidir. Ortalama 70 kiloluk bir insandaki sinirlerin ağırlığı, sadece 70 gramdır. Ancak, bu 70 kiloluk vücudu ayakta tutan, o 70 gramlık sinirdir. Teşkilat, bir cemiyetin sinir uçlarıdır. Organize olmuş çok küçük toplulukların, birbirinden habersiz milyonlarca kitleden daha güçlü olduğu aşikârdır.

    Bir insanın tek başına bütün bu hizmetleri yapması mümkün olmadığına göre, hep birlikte ve teşkilatlı çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için disiplin ve ciddiyet şarttır. Teşkilatın her kademesindeki çalışmalarda tertip, düzen ve disiplini sağlamak zorundayız. Tertipsiz, düzensiz ve disiplinsiz bir çalışma asla sonuç getirmez.

    Niçin çalıştığını gerçekten kavrayan bir dava adamı, işinde ciddi olur. Hizmetle ilgili kendisine verilen görevi canla başla yerine getirmek için bütün gücüyle gayret eder ve mutlaka zafere ulaşır. Cenabı Hakk'ın en sevdiği insan, sorumluluğunu bilen ve kendi görevini en iyi şekilde yerine getiren insandır. Biz, başkalarının değil, kendi muhasebemizi yapmak ve hesabımızı sağlam tutmakla mükellefiz. Davası olan bir Müslüman için teşkilatı veya bulunduğu yerdeki görevini ciddiyet ve titizlikle yapmak "İhsan" makamıdır.Allah'ın rızası, cihat teşkilatı içindeki zahirî rütbe ve rağbete göre değil, üstlendiği görevi üstün bir gayret ve samimiyetle yapmaya bağlıdır.

    Teşkilatlar, insanların sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda organize olmasını sağlar. Bu nedenle insan aileden devlete kadar, çeşitli sosyal ve siyasi kurumların üyesidir. Teşkilatlarımızın temel amacı, başta bu ülkede yaşayan insanlar olmak üzere tüm insanlığın saadetini temin etmektir. Bu nedenle Millî Görüşçülerin en önemli görevi; saadetin beş temel şartı olan barış ve kardeşlik, hak ve özgürlükler, adalet, refah ve saygınlıkalanında vatanımızı yaşanılabilir örnek bir ülke hâline getirmektir. Tabii ki bu sonuca kendiliğinden ulaşılamaz. Siyasette hiçbir şey tesadüfi değildir. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Başarılı olmak ise birlikte, planlı ve disiplinli bir çalışmayla mümkündür. Teşkilat ise bunun olmazsa olmaz koşuludur. Teşkilat faaliyetlerinde gayemize ulaşmak için belirlediğimiz gündem çerçevesinde çalışılır.

    Bir işi başarmanın aşamaları vardır; İnanç, bilgi, plan, program, kadro, takip ve intaç, yani sonuçlandırma. Önce bir işin yapılıp başarılacağına kesin olarak inanmak gerekir. Sonra o iş için gerekli olan bilgiye sahip olunur. İşin genel planı yapılır. Nerede nasıl uygulanacağı programlanır. Bu programı yürütecek uygun nitelikte vasıflı kadrolar belirlenir. İşi başından sonuna kadar takip etmezseniz, işin kontrolünü sağlayamazsınız. Ve intaç. Yani işi tam olarak sonuçlandırmak, bundan emin olmaktır.

    Bir teşkilat faaliyetinde önce problemi bilmek, teşhis etmek, çözümü ortaya koymak gerekir. Planlama, koordinasyon, kontrol ve üretim aşamalarında başarılı olmanın şartı da başkanın isabetli ve etkili karar vermesine bağlıdır. Karar verme, alternatifler arasından en verimli olanı seçmektir. İhmal edilen ve zamansız verilen karar, teşkilatın başarısını azaltır.

    Güneş doğduğunda nasıl karanlıklar yok oluyorsa dünyamızdaki her türlü baskı, zulüm ve haksızlık da inananların çalışmalarıyla yok olacaktır. İnanıyorsanız en üstünsünüz. Zafer ise elbette inananlarındır ve zafer yakındır. İşte bizim davamız budur. Ne mutlu bu hak davada canla başla koşanlara.*

     

     

     

     

     

     


    ADİL DÜZEN PROJELERİ

     

    Dünya hayatı ve yaşam standartları, insanlık tarihi boyunca sürekli gelişmekte ve değişmektedir. İlim adamlarının ve araştırmacıların görevi: Değişmeyen doğruları esas alarak, değişen dünya şartlarına ve insanlığın sorunlarına uygun çözüm ve çareler üretmektir.

    Adil Düzen: her dinden her kavimden, her görüşten, her sınıf ve seviyeden bütün insanların, birlikte barış ve bereket içinde yaşama düzeni ve herkesin temel insan haklarıyla kişisel hürriyetlerini, başkalarına zarar vermeden kullanma disiplinidir.

    İslam hem Hak ve ilahi dinlerin ortak ismidir; hem de her asırda kâmil ve Adil bir Düzen öngörmektedir. Hem de birbirine zıt ve karşıt gibi görünen durumlar arasında, gerçek bir denge ve yüksek bir ahenk oluşturan ve her türlü dışlamayı ve düşmanlığı barıştıran bir mutluluk ve sonsuzluk müjdesidir. Bu bakımdan Adil Düzen:

    1-     Maneviyatçılıkla akılcılık arasında,

    2-     Sabitlikle değişkenlik arasında,

    3-     Madde ile mana arasında,

    4-     Fert ile cemiyet arasında,

    5-     Adalet ile hürriyet arasında bir “Denge Düzeni” dir.

    Adil Düzen Kavramı

    Adil Düzen; “Silm”, yani evrensel barış ve bereket medeniyetinin yeni bir taktimi ve orijinal bir tanıtımıdır. Erbakan Hoca’nın önderliğinde ve gözetiminde kendi sahalarında uzman seviyesindeki yüksek ilim erbabınca hazırlanan, sonra bu konulara vakıf otoritelerce daha geniş bir çerçevede madde madde görüşülerek olgunlaştırılan ve nihayet bütün kamuoyunun ve yerli – yabancı araştırmacıların bilgisine sunulan ve tartışmaya açılan gayet ciddi ve ilmi programlar ve projeler bütünüdür. Adil Düzen: Toplumdaki “Sosyal Denge”yi tabiattaki “Doğal Denge” ye benzeterek, İslamla insanlığı bütünleştirerek hazırlanmıştır.

    Zulüm ve sömürü üzerine kurulan ve halen ülkemizde ve yeryüzünde uygulanan emperyalist ve kapitalist sömürü sistemine karşı, yeterli ve tutarlı yegâne alternatif program olarak sunulan ve kuvvetin değil Hakkın üstün olduğunu savunan ve “Mutlak Doğrular” esas alınıp “Mutlak Yanlışlardan” sakınılarak hazırlanan, ilmi, ahlaki, siyasi ve ekonomik Adil Düzen programları şimdilik çok gerekli ve gerçekçi bir proje durumundadır ve asıl fiilen uygulama safhasında önemi ve özelliği daha da anlaşılacak ve olgunlaşacaktır.

    Bir insan vücudundaki ruhi ve vicdani değerlerle, akli düşünceler nasıl uyum içinde bulunuyor, sinir sistemi ile sindirim sistemi, boşaltım sistemi ile dolaşım sistemi nasıl ki birbirine karışmıyor ve müdahale etmiyor; (Aksi halde kangren ve kanserleşme olur) bilakis her birisi ayrı bir sistem olarak kendi görevini yapıyor; ama bütün bu sistem ve organlar bir beynin güdümünde aynı vücudun sağlık ve selametine hizmet ediyorsa; Adil Düzen içinde de devletin genel bünyesinde, biri biriyle uyumlu ve irtibatlı ama bağımsız 4 ayrı düzen olacaktır.

    1-     Adil Ekonomik Düzen.

    2-     Adil Siyasi Düzen.

    3-     Adil İlmi Düzen.

    4-     Adil Ahlaki Düzen

    Bunlardan hiçbirisi diğerine hâkim veya mahkûm olmayacak, baskı ve müdahalede bulunmayacak. Adil Düzen’ in genel amaçları ve temel esasları çerçevesinde irtibat, intizam ve istişare halinde çalışılacaktır.

    Adil Düzen, “Mutlak doğrulara”dayanılarak ve “Kesin yanlışlardan”sakınılarak hazırlanmıştır.

    Doğru ve yanlışların tespitinde ise şu değer ölçüleri esas alınmıştır.

    A-     Aklıselimin gerekleri

    B-     Müspet ilimin verileri

    C-     Vicdani kanaat neticeleri

    D-     Tarihi tecrübe ve birikimleri

    E-      Evrensel hukuk kaideleri

    F-      İlahi dinlerin öğretileri.

    Bu altı değer ölçüsünün, ittifakla “Hayırlı ve Yararlı” gördüğü şeyler “Doğru”, yine bunların ittifakla “Kötü ve Zararlı” gördüğü şeyler de “Yanlış” kabul edilmiştir.

    “Değişmeyen Doğru”ları ve adaleti esas alan düşünce ve düzenler HAK,“Devamlı Yanlışlar” üzerine kurulan, haksızlık ve ahlaksızlığa yol açan düşünce ve düzenler ise BATIL sayılmıştır.

    Bunun içindir ki Adil Düzen;

    1-     Hakkı üstün tutan bir düzendir

    2-     Hürriyeti esas alan bir düzendir

    3-     Huzuru ve güveni sağlayan bir düzendir.

    Çünkü;

    A-     Hem kafayı

    B-     Hem kalbi

    C-     Hem de karnı doyuran bir sistemdir.

    Bu arada, farklı köken ve kültürden ama herkesin hayrına ve huzuruna yarayan, çağdaş bilimin verileriyle ve evrensel hukuk prensipleriyle de uyuşan “ Gerçeklere ve güzelliklere “ , sadece, bunlar “ din “ den kaynaklanıyor diye karşı çıkanların; asla olumlu ve onurlu bir tavır sergilemedikleri, demokrasi ve laikliği özümsemedikleri ve içlerine sindiremedikleri de acı bir gerçektir.

    Adil Düzende Hak Anlayışı

    Adil Düzen’e Göre Şu Dört Şey Hak Sebebidir:

    1-    Doğuştan bütün insanlara Eşit olarak verilen haklar. (Temel İnsan Hakları)

    A-     Yaşama hakkı (can emniyeti)

    B-     Nesil garantisi (namus emniyeti)

    C-     Akıl emniyeti (düşünce serbestisi)

    D-     İnanç ve vicdan hürriyeti

    E-      Mülkiyet hakkı ve meşru yollarla çalışıp kazanma fırsatı.

    2-    Emek ve hizmet karşılığı elde edilen haklar.

    3-    Karşılıklı ticari, siyasi veya sosyal anlaşmalar sonucunda doğan haklar.

    4-    Eşit işe eşit ücret, aynı şartlardaki suça aynı ceza, yaralama ve cana kıyma neticesinde ödenecek tazminat gibi “Adalet gereği doğan haklar”dır.

    ZALİM Sistemlere ve BATIL Düşüncelere Göre İse Şu 4 Şey Hak sebebidir:

    1-  Kuvvet: Yani ekonomik ve askeri yönden güçlü olan zayıf ve korumasız olanı ezebilir, sömürebilir.

    2-  Çoğunluk: Bir ülkede çoğunluğu ele geçirenlerin azınlıkta kalanlara üstünlük kurmaları ve onları 2. ve 3. sınıf vatandaş saymaları batılılara göre gayet tabiidir.

    3-  İmtiyaz: Zalim ve batıl kafalılara göre Yahudi olmak, Avrupalı veya Amerikalı olmak beyaz ırka mensup olmak, maddi servet veya dini bir etiket sahibi olmak… Başkalarını aşağılamak ve temel haklarına tecavüze kalkışmak için bir hak sebebidir.

    4-  Çıkar: Bir yerde ekonomik, siyasi veya stratejik menfaatleri söz konusu olursa oraya zorla müdahale etmeyi ve sadece çıkarlarını düşünmeyi batılı ve batıl kafalar maalesef bir şeytani prensip edinerek hak sebebi saymıştır.

    Ekonomik Adil Düzen Prensipleri

    Özel mülkiyeti ve özgür girişimi yasaklayan, devlet için fertleri feda edip insani yetenekleri kısırlaştıran, temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan, ahlak ve maneviyatı yozlaştıran komünist sistem, henüz bir insan ömrünü bile doldurmadan çürüdü ve Sovyetler Birliği çöktü.

    Ardından, faiz ve fırsatçılık yoluyla sömürü sermayesini tekelleştiren; devletin dizginlerini ele geçirip fertleri demokrat robotlar haline getiren; küreselleşme palavrasıyla insanlığı köleleştiren ve bu zulüm saltanatını sürdürmek için savaş, işgal, anarşi, uyuşturucu, fuhuş, mafya gibi her türlü ahlaksızlığı ve zorbalığı mübah gören kapitalist sistem de sonunda iflas edip çözüldü.

    Komünizmin, faizi kaldırması ve sosyal adaleti savunması doğru, ama hür teşebbüsü ve mülkiyet hakkını yasaklaması ve hürriyetleri kısıtlaması yanlıştı.

    Kapitalizmin; özgür girişimi ve özel mülkiyeti serbest bırakması doğru, ama faizcilik ve tekelcilikle sömürü çarkını kurması yanlıştı.

    İnsan ve toplum fıtratına, doğal ve sosyal yasalara aykırı olan bu yanlışlar yüzünden, her ikisi de zulüm yapmıştı ve yıkılmıştı.

    Şimdi komünizmin ve kapitalizmin yararlı yönlerini özünde barındıran, ama zararlı yönlerini bırakan ve de;

    1-  Aklıselimin

    2-  Müspet bilimin

    3-  Vicdani kanaat ve tatminin

    4-  Tarihi birikim ve tecrübelerin

    5-  İlahi dinin prensiplerinin

    Ortaklaşa “doğru” bulduklarını esas alıp, “yanlış” bulduklarından sakınılarak hazırlanan bir ADİL DÜZEN’e ihtiyaç vardır ve kaçınılmazdır.

    Adil Ekonomik Düzen, Adil Siyasi Düzen, Adil Dini ve Ahlaki Düzen ve Adil İlmi Düzen gibi dört ana sistemden oluşan “Adil Düzen” ile ilgili bu kitapçığımızda sadece Adil Ekonomik Düzen üzerinde çok genel ve özet olarak durulacaktır. Diğer sistemler ve Ekonomik Adil Düzenle ilgili makale sonunda belirtilen kaynaklardan yararlanılabilir!

    Adil Ekonomik Düzenin Temel Esasları Şunlardır:

    Adil Ekonomide;

    A - DEVLET:

    1- Makro planda ve ülke çapında genel kalkınma planları hazırlayan,

    2- Ülke ihtiyaçlarına ve dünya standartlarına uygun ve verimli yatırım projeleri ortaya koyan,

    3- Destek, yönlendirme, teşvik ve altyapı hizmetleri yapan,

    Ortak konsensüsle oluşmuş (Anayasal) Milli kurum ve kurallara dayalı; Din düşmanlığı şeklinde değil, anayasada tarifi yapılmış; devletin tüm din mensuplarına insan hakları noktasında eşit mesafede olduğu, gerçek din ve vicdan hürriyetinin sağlandığı örnek bir laikliği esas alan; demokratik ve sosyal bir hukuk yapılanmasıdır.

    B - PARA:

    1- Faizin her türlüsü kaldırılmıştır.

    2- Para, üretilen mal karşılığıdır.

    3- Karşılıksız para basılmayacaktır. 

    4- Para:

    a. Ya arsa ve tarlanın

    b. Ya tesis ve fabrikanın

    c.  Ya üretilen standart bir malın

    d. Ya da altın ve döviz karşılığı olacaktır.

    5- İstenildiği anda mal paraya, para mala çevrilebilir durumdadır.

    6- Ekonomik ve ticari hizmet ve girişimlerde herkese adil muamele yapılacak ve tam bir fırsat eşitliği sağlanacaktır.

    7- Fiyatlar arz ve talebe dayalı kriterlere göre, serbest piyasa ekonomisi içinde tabii olarak ayarlanacaktır.

    Görüldüğü gibi Adil Düzen'de para; sadece üretilen bir malın "değeri"dir ve değişim (alışveriş) için gereklidir. Kalkınma için önce para lazım değildir. Örneğin bir ekmek üretmek için "buğday, un, su, tuz, maya, odun (pişirici) ve insan emeği" yeterlidir. Para ise; ancak ekmek üretildikten sonra, onu üretenlere "ürettiği kadar tüketme hakkı tanıyan" bir devlet belgesidir.

    Bazı insanların "iyi güzel amma, bu Adil Düzen projelerini uygulayacak parayı nereden bulacaksınız?"sorusu, doğal ekonomiyi bilmemelerindendir.

    Bakınız 2. dünya harbi sonunda Almanya'da bir çorap, yüzlerce marka alınacak şekilde paranın değeri düşmeye başladı. Almanya, elindeki bu kâğıt parçalarıyla kalkınmadı. Yeraltı ve yer üstü kaynaklarını kullanarak, kalifiye ve kaliteli insan gücünü devreye sokarak, çalışma ve üretme şartlarını hazırlayarak ancak, yeniden ekonomisini düzeltmeyi başarmıştır.

    Siyonist ve kapitalist sömürü sistemlerinde ise: "Kalkınma için önce sermaye (para) lazımdır" şartı koşulmaktadır. Çünkü "Para"yı Siyonist sermayedarlar basıyor ve bu kâğıtları bankada bloke ederek bunları "faizli kredi" olarak girişimcilere dağıtıyor ve böylece insanlığın alın terini ve emeğini sömürüyor. Bugün "Dolar"diye Siyonist merkezlerin bastırdığı trilyonlarca liralık karşılıksız paranın (daha doğrusu yeşil boyalı kâğıtların) insanlığın kanını nasıl emdiğini herkes biliyor.

    Adil Düzende Kredi Kurumları

    Adil Düzende krediler aşağıdaki şekillerde sağlanacaktır:

    1- Kâr Ortaklığı anlaşmalarına verilecektir. Şöyle ki:

    a.  Sermaye sahipleri tesisleri ve fabrikaları kurarak,

    b.Yöneticiler, işletmecilik ve organizecilik hakkını alarak,

    c.  İşçi ve ustalar emekleriyle katılarak,

    d.Hammadde teminini üstlenen şirket, kooperatif veya onlara kredi veren banka da bir ortak sayılarak,

    e.  Devlet ise kanalizasyon su, elektrik, telefon gibi altyapı, bilgi bankası ve proje ve teşvik yardımı gibi genel hizmetleriyle katkıda bulunarak, kurulacak Kar Ortaklığı yatırımlarına yeteri kadar faizsiz kredi sağlanacaktır.

    Mesela, eşit katılımlarla kurulan beş ortaklı bir şeker fabrikası her gün 100 torba şeker üretiyorsa, her ortak beşte bir payı olan 20 torba şekeri veya değerini hak etmiş ve almış olacaktır. Bu durumda işçi - usta - yönetici - işletmeci hepsi birden daha çok çalışmaya ve daha çok üretip kazanmaya gayret edecektir. Çünkü üretim arttıkça, kendi payları ve kazançları da haliyle artmış olacaktır.

    Hatta mesela aynı fabrikada çalışan 40 kişi gelip işletmecilere "biz aynı işi 30 arkadaşla da yürütebiliriz... 10 arkadaşımızı ihtiyaç duyulan başka birimlere kaydırabilirsiniz"diyebileceklerdir. Zira aynı üretimden 40 kişiye bölüşülecek emek payı, bu sefer 30 kişiye dağıtılacak ve daha kazançlı çıkacaklardır.

    Yani Adil Düzen, "çıkar çatışması yerine, menfaat ortaklaşması" sistemini hazırlamıştır.

    2- Mükteseb Hak Kredisi:

    Elinde birikmiş ihtiyaç fazlası parası olan kimseler bunu, başkaları faizsiz kredi olarak kullanabilsin diye bankaya yatırırsa, "bu paranın miktarıyla, bankada kaldığı zaman oranında"bir parayı kredi olarak alıp kullanma hakkı doğacaktır.

    3- Emek Kredisi:

    Özel ve tüzel kuruluşlar atölye ve fabrikalarında çalıştıracakları işçi sayısına göre, ek bir kredi alıp kullanacaktır.

    4- Rehin Kredisi:

    Elinde ürettiği ama satmak istemediği "dayanıklı tüketim malları" bulunanlar, bunları devlete rehin göstermek suretiyle kredi alacaktır.

    5- Vergi Kredisi:

    Zamanında ve fazla vergi ödeyenlerin, bu dürüstlük ve başarılarını ve milli ekonomiye katkılarını ödüllendirmeye yönelik "Vergi Kredisi" uygulanacaktır.

    6- Yatırım Projesi Kredisi:

    Uygun ve yeterli projeleri ve gerekli teminat ve tezkiye belgeleriyle başvuranlara "Yatırım projesi kredileri" sağlanacaktır.

    7- Selem Senedi Kredisi:Genellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler ve mevsimlik üretimler için tatbik edilen "para peşin, mal veresiye, ama normal değerinden daha ucuza yapılan alışveriş" anlaşmasıdır.

    Bu durumda tüketici ihtiyaç duyduğu malı ucuza almış, üretici ise hazır ve faizsiz kredi bulmuş olacak ve bu uygulama üretimi arttıracak, ekonomiyi canlandıracak ve fiyatları ucuzlatmış olacaktır.

    Selem Nedir?

    Selem konusunun anlaşılması için, günümüzde pek çok insanın kafasına takılan ve sıkça karşımıza çıkan: "Faizsiz bir düzende ihtiyaç duyulan krediler nasıl ve nereden sağlanacaktır?" sorusunu yanıtlayalım.

    Öncelikle şu üç hususu belirtmemiz gerekiyor:

    1- Adil Düzen’de diğer ekonomik hizmetler yanında, kredi işlevini de yürütecek olan faizsiz bankalar genellikle devlete ait hizmet kuruluşları olacaktır. Ve tabi isteyenler özel banka da kuracaktır.

    2- Bu bankalarda, lüks ve gereksiz eşya ithal etmek veya “çeşitli malları bolluk mevsiminde ucuza kapatıp ihtiyaç duyulduğunda pahalıya piyasaya sürmek” gibi yatırım ve üretime dönük olmayan, sadece kâr amaçlı ticari krediler son bulacaktır. Krediler, sadece yatırım ve üretim amaçlı girişimlere sağlanacaktır. Böylece “istihkarcılık-karaborsacılık” hortumlamacılık devri kapanacaktır.

    3- Adil Düzen'de devlet elektrik, su, ulaştırma, savunma gibi temel hizmetleri yapmak ve makro planda ve ülke çapında genel kalkınma planları ve organize projeleri hazırlamak dışında, hemen her türlü yatırım ve üretim işlerinin "Özel sektör" tarafından yürütülmesi esas alınacaktır.

    Bu nedenle kredi müessesesi daha bir önem ve özellik kazanır.

    Ortaklık Ekonomisi

    Tarih boyunca ekonomik güçlükleri aşmak ve büyük işler başarmak için genelde iki yöntem kullanılmıştır:

    a - Bunlardan birisi Peygamberlerin getirdiği ve İslam’ın geliştirdiği "ortaklık" sistemi,

    b - İkincisi de Firavunların uyguladığı ve bugünkü batının kurumlaştırdığı kölelik ve işçilik sistemidir.

    Çağdaş kölelik rejimi olan bugünkü işçilik sisteminde ve vahşî kapitalizm düzeninde ise, servet ve sermaye belirli ellerde birikir. Uluslararası büyük şirketler, dev tröstler, karteller, her şeye hâkimdir ve mal sahibidir. Nüfusun çok büyük çoğunluğunu oluşturan memurlar ve işçiler ise bu sistemde patronların demokrat ve çağdaş köleleridir. Sözde işçi ve memurların haklarını savunan ve koruyan sendika ve dernekler ise, emeği sömürülen ve ezilen kesimin havasını almak ve oyalamak için bir emniyet supabı gibidir ve perde arkasında yine patronların emrinde ve düzenin güdümündedir.

    Adil Düzenin öngördüğü ortaklık sisteminde ise herkes mal sahibidir, kimse kimsenin sırtından geçinememekte ve emeğini sömürmemektedir. Zira herkes fabrika ve işletmelerin ortağıdır. Ve üretime katkısı nispetinde kazancı olacaktır.

    Bu "ortaklık ekonomisi"nin beş temel girdisi vardır. Bu beş unsur birleşerek işletmeyi oluştur:

    1-  İşletmeci (Yönetici - Organizatör)

    2-Tesis (Bina, makine, arazi ve arsa)

    3- Emek (Çalışan - memur, sanatkâr)

    4- Hammadde (Fabrikada işlenecek madenler, pamuk, yün, şekerpancarı vb gibi şeyler)

    5- Genel hizmet (Kanalizasyon, elektrik, su gibi alt yapı hizmetleri, ulaştırma ve haberleşme hizmetleri, imar, plan ve proje hizmetleri, hukuk ve noterlik hizmetleri, güvenlik ve koruma hizmetleri, bilgi, belge ve mal depolama hizmetleri, denetleme, dayanışma ve hakemlik hizmetleri)

    Bu çeşit ortaklık işletmelerinde tesis sahiplerinin üretimden belirli bir yüzde oranında aldığı pay "Kira"dır ve zarara katılmayacaktır.

    Emeğiyle bu işletmeye ortak olan işçi, memur ve sanatkârların yine belirli bir yüzde olarak alacakları "Ücret" payı da zarara katılmaz.

    Ne var ki üretimin artması için daha fazla gayret ve hizmet gösterilirse, haliyle ücret payı da artacaktır. Yani Adil ekonomik düzenin ortaklık sisteminde işçi ile işverenin çıkarları ortaktır. Adil Düzende işçi ile işverenin menfaatleri de hedefleri de barışmakta ve uyuşmaktadır. Hâlbuki şimdiki kapitalist sistemlerde menfaatler çatışmakta, birisi karını, ötekinin zararında aramaktadır.

    Bu ortaklık işletmesine hammadde sağlayanlar ise yine o nispette üretimden yüzde payı alırlar.

    Devlet ise yukarıda sayılan "genel hizmetleriyle" bu ortaklığa katıldığı ve üretimi kolaylaştırdığı için belirli bir yüzde payı alır. Bu "Katılım payı" bir nevi "vergi" sayılır, ama bu vergi devletin verdiği hizmetin karşılığıdır.

    Evet başka çaresi yok, ya kapitalist kölelik düzeni yıkılarak, ortaklık sistemi kurulacak veya insanlığın başı beladan kurtulamayacaktır.

    Adil Düzende Vergi

    Adil Düzen'de Vergi Sistemi şöyle olacaktır:

    1- Tek cins vergi konulacaktır. Oda "Servet ve üretim vergisi" olacaktır.

    2- Gelirden ve ücretten vergi alınmayacaktır.

    3- Para yerine "üretimin mal cinsinden" de vergi toplanacaktır.

    4- Vergide vatandaşın beyanı esas alınacak, ama ancak o beyan edilen miktarı kadar sigortalı yapılacak veya istimlak durumunda o beyan geçerli sayılacaktır.

    5- (Maden işletmelerinden beşte bir, tabii sulanan ve az emek harcanan zirai gelirden onda bir, masraflı ve modern ziraattan yirmide bir, servetten ve sınai mamullerden kırkta bir) gibi üretimden alınan vergi payı anayasa ile belirlenmiş olacaktır.

    6- Devlet kar ortaklığı yatırımlarından ise ayrıca vergi istemeyip sadece katılım payını alacaktır.

    Bu konuyu biraz daha açmamız gerekiyor;

    Şöyle ki; Bir toplumda ekonomik dengenin sağlanması ve korunması için “üretilen toplam malın, tüketilen toplam maldan fazla olması gerektiğini” biliyoruz...

    Bir ülkede hem herkesin yararlanacağı ve ihtiyaç duyacağı yol, su elektrik, eğitim sağlık haberleşme ve savunma gibi ortak hizmetlerin yürütülmesi... Hem de çocuk, hasta, sakat, ihtiyar, işsiz ve yoksullar gibi hiç üretmeden devamlı tüketmek durumunda bulunan kimselerin... Ve asker, polis, işçi, memur ve diğer hizmetlilerin ihtiyaç ve ücretlerini karşılamak üzere devlet " vergi" almak zorundadır.

    "Vergi toplamanın gereği" üzerinde devletler ve sistemler arasında ittifak vardır. Asıl fark, bu verginin nereden ve nasıl alınacağı konusundadır. Bu hususta genelde iki temel görüş ve uygulama vardır.

    1 - Batıl ve kapitalist sistemlerde olduğu gibi, vergiyi gelirden ve nakit (para) olarak almak,

    2 - Vergiyi servetten ve üretimden, "mal" olarak almak.

    Bizim inandığımız ve savunduğumuz "Adil Düzen"de vergi "servetten ve üretimden" alınacaktır. Mükellefin hazır parası yoksa ve istiyorsa "ürettiği maldan borcu kadar vergi ödeyebilme" kolaylığı da sağlanacaktır. Çünkü maldan alınacak vergiler piyasada mal ve para darlığı oluşturmaz. Sermaye ve emek sonucu üretilen mallardan, herkes tarafından bilinen kırkta bir gibi sabit oranda ve mal olarak alınacak vergi, piyasadan aynı ölçüde para ve malın hazineye çekilmesi demektir ki bu durum piyasadaki fiyat dengesini bozmaz.

    Ancak, bugün olduğu gibi, verginin "gelirden ve ille de para olarak" alınması ve çok çeşitli vergi türlerinin bulunması durumunda ise, piyasadan bir anda büyük miktarda para çekilecek demektir. Bu ise otomatikman fiyatları artıracağından ve geliri az olanlar ihtiyaç duydukları malları yeterince alamayacaklarından yaşam koşulları güvence altında olmayacaktır.

    Verginin gelirden alınması ve faizlerin masrafa yazılması, zamanla servetin belli ellerde toplanmasını ve tekelleşmeyi doğuracak, giderek "zengin daha zengin, fakir ise daha fakir" olacak, bu zulüm ve dengesizlik çeşitli anarşi, ahlaksızlık ve ayaklanmalara zemin hazırlayacaktır.

    Hâlbuki verginin servetten ve üretimden, hem de mal olarak alınması, servetin üst sınırını belirler. FazIa servete fazla bakım ve onarım ve o nispette fazla vergi bineceğinden, bu durum servetin belli ellerde birikmesini ve tekelleşmeyi önler. Sermaye ve üretim vergisi demek olan bu uygulama toplumda zenginle fakir arasındaki “Adil Denge“ yi kuran ve koruyan tek sistemdir ve bu suretle:

     "(Adil vergi olarak zekât emredildi) Ta ki (mal ve servet) içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir nesne olmasın...(Haşr 7)  ayetinin hikmet ve hedefi de gerçekleşmiş olacaktır.

    Adil düzende;

    1- Verginin servetten alınması,

    2- İcabında üretilen mal cinsinden de toplanması,

    3- Vergi cinsinin, miktarının (%’de oranının) ve ödeme zamanının belirli olması,

    4- Yüzlerce değil, tek çeşit vergi bulunması...

    Hem bugünkü vergi kargaşasını, hem vergi kaçakçılığını, hem de bir türlü başa çıkılamayan istismar ve suistimallerin önlenmesi bakımından da ideal bir uygulamadır.

    Vergi servetten ve üretimden alındığı için bunları saklamak ve gizlemek imkânı da yoktur. Ayrıca Adil Düzende, "ödenen vergi nispetinde faizsiz kredi alma" durumu söz konusu olacağından herkes vergisini fazlasıyla ödemeye özenecektir.

    Ama vergi gelirden alındığında, çeşitli hilelerle geliri az göstermek, hatta zarar ve iflas göstermek mümkündür. Hem zaten zenginler vergisini tamamen ödeseler bile, bunu, sonunda malı alan tüketicinin sırtına yükleyeceklerinden yine ezilen fakir halk olmaktadır.

    Üstelik Adil Düzende kişiler ödedikleri vergilerin en hayırlı hizmetlere gideceğinden emin olduklarından, bunu ibadet bilerek ve uhrevi yatırım kabul ederek seve seve verecekler, vergi kaçakçılığına tenezzül ve tevessül etmeyeceklerdir.

    Adil ekonomide, üretilen ve ticareti yapılan her maldan, mükellef isterse kendi cinsinden vergi alınma imkânı vardır. Koyundan koyun, buğdaydan buğday, gömlekten gömlek, ayakkabıdan ayakkabı, buzdolabından buzdolabı, motordan motor alınması gibi... Vergilerin böyle her maldan ayrı ayrı alınabilir olması, mallar arasındaki fiyat dengesini koruyacak ve o ülkede her cins maldan eşit miktarda eksilmiş olacaktır. Böylece piyasadan sadece bazı cins malların veya paranın çekilmesi ve azalması söz konusu olmayacaktır.

    Her cinsten "maI" olarak alınan bu vergiler, ya muhtaç ve müstehak olanlara - ihtiyaçları varsa aynen verilir. Veya malın para ettiği bir mevsimde satışa arz edilerek bütçeye gelir sağlanır ve elde edilen para gerekli yerlere harcanır. Bu durum aşırı fiyat dalgalanmalarını önlediği gibi, piyasayı da canlandırmış ve üretimi teşvik etmiş olur. Ve tabi isteyene vergisini nakit para olarak da ödeyebilme kapısı açıktır.

    Adil Düzende verginin beyana göre olması ile birlikte mallar sigorta kapsamında kabul edilir. Meydana gelecek bir zarar, ziyan (hırsızlık, tabii afet, kayıp vb.) durumunda beyan edilen nispette sigorta ödeme yapar. Bu düzenleme ile de vergi kaçakçılığı önlenmiştir.

    Adil Düzende Sosyal Güvenlik

    Adil Düzen’de Sosyal Güvenlik ile ilgili temel esasları aşağıdaki ana hatları ile özetlenmektedir.

    1-     Herkes sigortalı.

    2-     Sigorta ve emeklilik için para (pirim) ödenmez.

    3-     İşsizlik ve emeklilikte herkesin (yaş, tahsil, hizmet, ehliyet) esasına göre ne alacağı “katsayı“ile belirlenir.

    4-     İşsizlik ve emeklilik karşılığı bütçeden ödenir. Milli gelirin artışı ile orantılı olarak bu pay artar.

    5-    İşsizlik ve emeklilik: Talebe ve beyana göre isteyen istediği zaman emekli olur, isterse şartları elverişli ise emekli olmaktan vazgeçer işe başlar.

    6-     Emekli olan kredi hakkını kaybeder.

    7-    Emeklilik maaşı: Emekliliğin maaşı, emekliye ayrıldığı zamanki mesleki derece, yaş ve tahsiline göre belirlenir.

    Adil Düzen’de herkes ekonomik bakımdan bir “Dayanışma Grubu”na mensuptur. Bu dayanışma grupları, loncalar, sendikalar şeklinde organize olmuşlardır ve Adil Düzen’in temel esaslarına göre“Teminatlı Ehliyet” prensiplerine uygun şekilde hizmetlerini ifa ederler. Herkesin yaş, tahsil, hizmet yılı ve ehliyetine göre çalıştığı zaman ne ücret alacağı, işsiz kaldığı zaman ne ücret ve emekli olduğu zaman ne ücret alacağı adil ölçülere ve kriterlere göre belirlenmiştir. Buna göre bir insan çalıştığı zaman hakkı olan bu ücretini alır. İşsiz kaldığı zaman o takdirde işsizlik ücretini alır. Emekli olmak istediği zaman da emeklilik ücretini alır. Diyelim ki bir işçi çalıştığı zaman ayda iki bin lira, işsiz kaldığı zaman bin lira, emekli olduğu zaman da bin beş yüz lira almaktadır. Bu kimsenin emekli olması ve emekli aylığı alması için belli yaşa kadar beklemek mecburiyeti yoktur. Dilerse emekli olur ve emekli aylığına kanaat eder. Sonra tekrar çalışmak isterse, yeniden faal çalışma hayatına döner.

    Adil Düzen’de devletin en önemli temel görevlerinden birisi hangi şart altında olursa olsun vatandaşlardan hiç birinin aç, açık kalmamasını, herkese insan onuruna yaraşır şekilde yaşama imkânlarının teminidir.

    Faal çalışırken alınan ücret, işsizlik ücreti ve emeklilik ücreti öyle tanzim olunmuştur ki çalışabilecek insan uyuşukluk, tembellik yapıp emekli olmaya özen göstermesin. Daha çok kazanmak için çalışmayı tercih etsin. Fakat buna mukabil bir kimse hasta olmuş, çalışamıyor ise, isterse emekli olur. Ama sonra tedavi olmuş, sıhhat bulmuş ise, tekrar çalışabilecek sıhhate kavuşmuş ise, o zaman da tekrar faal çalışma hayatına dönme imkânına sahiptir.

    Yukarıda açıklandığı gibi Adil Düzen’de madenler, ormanlar, topraklar, meralar ve suların gerçekte sahibi devlettir. Bunlar adilane ölçülerle, kullananlara tahsis edilir. Ayrıca devlet üretim sürecine genel hizmetleriyle katkıda bulunulur, herkesin güvenliğini sağlar. Bu hizmetler karşılığında kendi hakkı olan payını alır, ekonomi hızla gelişir. Bütün bunların neticesi olarak devlet bugünküne nazaran kat kat daha zengindir. O yüzden sosyal güvenliği sağlama imkânına maliktir. Adil Düzen’de sosyal güvenliğin sağlanması birinci derecede önem taşır.*

     


    ERBAKAN HOCAMIZ’DAN ALTIN SÖZLER VE HİKMETLERİ

     

    Aziz Hocamızdan dinleyip öğrendiğimiz ilmî ve imani gerçeklerin bir kısmını, anladığımız ve hatırladığımız şekliyle, başkalarının da istifadesine sunmayı düşündük. Her birisi ayrı ayrı levhalar halinde yazılıp asılması gereken bu “vecize”ler birçok meselenin çözümünde anahtar vazifesi görecektir.

    Sözlerimize ve yazılarımıza güzellik katan ve özellik kazandıran bu hikmet ve ibret derslerini anlamak ve onların sahibini de daha iyi tanımaya yardımcı olacağı ümidiyle arz ediyoruz:

    Akıl Nedir, Akıllı Kimdir?

    ·                        “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir.”

    ·                        “Akıl; ‘şunlar şunlar doğru ise, şunlar da doğrudur’ şeklinde bir muhakeme ve mukayese kabiliyetidir. Bir temyiz-ayırt etme yeteneğidir. İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilmeye, hayır ve şerri tayin etmeye yeterli değildir. İslamsız bütün nimetler eksiktir ve gerçek saadete eriştirmeyecektir. Bu nedenle “Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım” ayeti en son indirilmiştir.”

    ·                        “Akıl; imanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, ama nefsin ve şeytanın elinde ise felaket sebebidir.”

    ·                         "Düşmanlar ve canavarlarla dolu ıssız ve karanlık bir ormandan kurtulmak için, nasıl ki;

    1- Tehlike tuzaklarını ve güvenli çıkış yollarını gösteren bir haritaya,

    2- Doğru yön tayinine yarayan bir pusulaya,

    3- Ve de çevremizi aydınlatan bir ışığa ihtiyaç vardır. İşte bunun gibi: zulüm ve zulmetlerle kaplı bir dünyada selameti bulmak için de; Kur'an bir harita, akıl bir pusula, iman ise önümüzü aydınlatan bir ışık kaynağı konumundadır. Bunlar biri birinin tamamlayıcısıdır. Biri olmadan diğeri de işe yaramayacak ve kurtuluşa ulaştıramayacaktır.”

    İslam; Hayat ve Hakikat Prensipleridir:

    ·                        “İslam'ın dışında, hiçbir Hak ve hakikat kaynağı mevcut değildir. Fen ve hikmet, sanat ve sanayi dahi İslam’ın içindedir ve onun bir şubesidir. İlhamını Kur’an’dan almayan ve insani amaçlar taşımayan hiçbir ilim ve teknik asla katıksız hayra ve huzura eriştiremeyecektir. Şerden ve zarardan arınmış gösterilemeyecektir. Mutlaka yeterli ve yararlı olduğu söylenemeyecektir.”

    ·                        “Felsefelerin ve filozofların birbirini inkârı, ideolojilerin devamlı çatışması, beşeri kanun ve nazariyelerin sürekli yıpranıp çağdışı kalması, hatta yapılan ilaçların bile bir müddet sonra yan tesirlerinin anlaşılması hep bu yüzdendir.”

    ·                        “70 öncesi yıllarda Hoca’mın Erzurum'daki “İlim ve İslam” konulu konferansını dinleyen bir müftü efendi, daha sonra özel sohbeti sırasında Hocamıza dönerek:

    — Sizi canu gönülden tebrik ederim. Çok güzel ve önemli konulara temas ettiniz. Bendeniz de yıllardır vaazlarımda: “Dini ve ahlâki ilimleri bilmenin yetmeyeceğini, Avrupa'nın fennini ve tekniğini de öğrenmek gerektiğini hep söylerim” deyince, Hocamız ona:

    — Aman Müftü Efendi! Herhalde sürçü lisan ederek yanlış bir ifade kullandınız. Çünkü "İslami ilimler yetmez, Avrupa'nın fen ve tekniğini de almamız lazımdır" sözü bilerek söylense tecdidi iman gerektiren bir küfür lafzıdır. Zira bu söz Kur'an’daki en son indirilen "Artık dininizi kemale erdirdim. Hiçbir eksik bırakmadım (maddi ve manevi) nimetlerimi tamamladım" mealindeki ayete ters düşmektedir. Bu ifadelerden "İslam'da fen, teknik ve müspet ilimler bulunmamaktadır. Bunları Avrupa'dan almaya ve öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla bu yönüyle İslam noksandır" manası anlaşılır ki bu, farkında olmadan "Bugün dininizi ikmal ettim, maddi ve manevi hiçbir eksiklik ve kusur bırakmadım" buyuran Cenab-ı Hakkı yalanlamak demek olur ve elbette yanlıştır.

    Doğrusu ise, maddi ve müspet ilimlerin de temel kaynağı ve doğru dayanağı yine Kur'an’dır ve bugün batılıların elindeki bütün ilimlerin temel esaslarını da İslam âlimleri ortaya koymuşlardır" diyerek düzeltip uyarır.”

    Elbette "Hikmet (fen ve sanat) Müslüman’ın yitik malı gibidir. Nerede bulsa alır ve kullanır" Ancak İslam’ın müspet ilimlerle ilgisi ve bilgisi yok diye düşünmek tamamen yanlıştır ve yanıltıcıdır. “

    ·                        “İslam beş temel üzerine bina edilmiş bir hakikat sarayıdır ve hayat programıdır. Yoksa ‘sadece bu beş şeyden ibaret’ zannedilmesi hatadır. Zira sadece bir kısmına inanmak ve yaşamak; İslam değildir.”

    Bakış Açısı Çok Önemlidir:

    ·                        “Dünyadan Ay'a gönderilen bir füze, nasıl ki hedef bakımından ve çıkış açısından bir milimlik bir sapma bile gösterirse, bu açı giderek büyüyecek ve neticede o füze Ay'a değil başka bir gezegene çarpıp parçalanacaktır.

    Aynen bunun gibi, imani ve itikadi konularda başlayacak çok az bir şüphe ve sapma bile, insanı giderek İslam'dan uzaklaştıracak ve bu sapıklık, sonunda sahibini cennete değil, cehenneme taşıyacaktır.”

    ·                        “İslam’ı, ‘ırkçılık’ gibi batıl ve beşeri şeylerle karıştırmak esasına dayanan sentezcilik düşüncesi de itikadi bir sapıklıktır. Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam sentezi gibi iddialar yanlıştır.”

    ·                         “Mezheplerin birleştirilmesi fikri de, ırkçılık gibi, bir Yahudi şırıngasıdır.”

    ·                        “Yanlışın en tehlikelisi doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü doğruyla karıştırılması ve insanların daha kolay aldatılması ihtimali taşımaktadır.”

    ·                        “Bu konuda görülen diğer bir gaflet ve cehalet örneği de: sadece Kur'an’la hüküm ve amel etmeyi yeterli zannedip, sünnete (hadislere ve diğer İslami delillere) itibar etmemektir.

     Hâlbuki Allah'ın tayin ve tespit buyurduğu Kur'ani hükümleri, Resulü Ekrem (sav) bizzat yaparak yaşayarak bizlere tarif ve talim etmişlerdir. Efendimiz (sav) öğretmeseydi ve örnek teşkil etmeseydi nasıl abdest alınacağını ve ne şekilde namaz kılınacağını dahi bilemezdik.”

    ·                        “Bütün batı hukuku toplam on bin meseleden ibarettir. Ama sadece imamı Azam Hz.lerinin çözümlediği ve hüküm verdiği mesele yüz binin üzerindedir.”

    ·                        “İslâm bize ve zamana uymaya mecbur değildir. Ama herkes ve her zaman İslâm’a uymak mecburiyetindedir.”

    Yaradılış Gayemiz ve İnsanlık Görevimiz:

    ·                        “Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır:

     1- Her şeyden önce İslami temel kaynaklarından, doğru ve doyurucu biçimde öğrenmek, İslamin her konudaki emrini bilmek,

    2- Öğrendiğimiz İslami esaslara göre yaşamak, Kur'an’ın hükmünü hayatımıza tatbik etmek,

    3- Her yerde, her halde ve her meselede mutlaka İslâm’a göre yani İslam’ca düşünmek."

    Yani, itikat ve ilmihal konularını öğrendiği ve bildiği bir kısım ibadetleri yerine getirdiği halde; ticaret, siyaset ve devlet hayatında müşrikler gibi düşünen, olayları batılı ve cahili ölçülerle değerlendiren bir kimse, hakikat nazarında mü'min sayılamaz.

    Örneğin, beş vakit namazı imamın arkasında ve tadili er-kanıyla kılan bir insan, içinden "Camiden çıktıktan sonra, sattığım tarlanın parasını acaba hangi bankaya yatırsam?" diye geçiriyor ve rahatlıkla faiz yiyorsa, bu kişi İslam’ca düşünmüyor demektir.”

    Müslüman’ca düşünmenin üç temel esası vardır:

    1- Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Ahiret ise, dünya hayatının hesabı ve imtihandaki artı ve eksi puanların karşılığıdır. Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır. Çünkü ölüm bize, çok yakındır.

    2- İslâm dini, Allah yapısıdır. Bunun için mükemmeldir ve tastamamdır. Hâşâ, zerre kadar noksanı, fazlası ve hatası bulunmamaktadır.

    3- İslâm dini, bir bütündür. Ona bir şey katılamaz ve ondan bir şey çıkarılamaz. Baştan sona Hak'tır, hayırdır ve hepsi, herkes için ve her yerde lazımdır. Çünkü İslam, dünya ve ahiret saadetinin tek ilacıdır.

    Niyet ve Gayretimiz, Kıymetimizi Belirleyecektir

    ·                        "Ameller, niyetlerle tartılır." Yani niyetlere göre değerlendirilir.

    ·                        “Bir insan kendi kusur ve kabahatlerini düşündüğünde, utancından başkasının yüzüne bakmaya mecali kalmayacaktır. Kendi hatalarını düzeltmekle uğraşmaktan, artık başkalarıyla vakit bulamayan insan, bahtiyar insandır.”

    ·                        “Herhangi bir durumun oluşmasında ve gelişmesinde Müslümanların üç ayrı safhada, takınacağı, üç ayrı tavır vardır:

    1- Önce emredilen ve yapılması gereken bir konuda, takatimizin sonuna kadar ceht, gayret ve her türlü esbaba tevessül,

    2- Hadisenin vukuu anında korku ve telâşa kapılmadan Allah'a teslimiyet ve tevekkül,

    3- Sonunda ise takdire rıza ve ortaya çıkan neticenin hakkımızdaki en hayırlı durum olduğunu kabul etmek gereklidir.”

    ·                        "Biz bütün sebeplere tevessül etsek ve her türlü gayreti göstersek bile Allah istediğimiz neticeyi vermeye mecbur değildir."

     Ancak sebeplere tevessül edilerek ve sünnetullaha uygun hareket edilerek yapılacak işlerin genellikle başarıya ulaştırılması da adetullahın gereğidir.

    ·                        Kader konusunda, Allah'ın külli iradesi kapsamında kulların cüzi iradelerinin yerini ve mes'uliyetini belirten çok doyurucu ve çarpıcı bir misal olarak Hocam şöyle anlatmıştı:

    "Emir ve yasakları içeren, tehlike bölgelerini gösteren trafik levhalarıyla donatılmış, inişli, yokuşlu, virajlı bir anayol düşününüz. Siz, ‘araba kullanabilir’ belgesi olan ehliyetinizi almış olarak kendinize verilen bir vasıta ile bu yol üzerinde hareket ediyorsunuz... Trafik kurallarına ve işaret levhalarına aykırı hareketlerden dolayı bir kaza yaparsanız elbette bunun sorumlusu ve suçlusu siz olacaksınız ve cezalandırılacaksınız. Ancak üzerinde seyrettiğiniz yolun çok büyük ve güçlü, ama görülmeyen muazzam bir lokomotifin üzerinde olduğunu farzediniz.

    O takdirde siz kendi arzu ettiğiniz yere değil, yolu taşıyan o güçlü lokomotif nereye götürürse oraya gitmek zorundasınız ve bu neticeden sorumlu da değilsiniz...

    İşte ehliyet alıp, yol üzerinde araba kullanmak irade-i cüziyeye, o görülmeyen ve her şeyi üzerinde götüren güçlü lokomotif de irade-i külliyeye örnektir."

    Davet ve Ahiret:

    ·                        "Kelime-i şahadet getirip iman etmekle her işimiz bitmiyor, tam aksine, kulluk imtihanımız yeni başlıyor. Yani kelime-i şahadet, bir nev'i, Kur'an programıyla yapılan kulluk imtihanına giriş belgesidir. “

    ·                        "İslâmi tebligata muhatap istisnasız bütün insanlardır. Kimin bu gerçekleri kavrayıp hidayet bulacağı, Allah’ın takdirinde bulunmaktadır.”

    ·                        "Cennete girmek için mutlaka Müslüman olmak gereklidir. Ancak bu dünyada ve Adil bir düzen himayesinde huzur ve emniyet içinde yaşamak için sadece "insan" olmak yeterlidir.”

    ·                        "Kabir suali bir nev'i kimlik tespitidir. Rabbin Dinin ve Peygamberin sorulacak, böylece safın ve tarafın belirlenecektir. Çünkü iman, Hakk’a tarafgirliktir.”

    ·                        "Cenab-ı Hakk'ın en sevdiği insan mes'uliyetini bilen ve kendi vazifesini en iyi şekilde yerine getiren insandır."

    ·                        "Biz başkalarının değil, kendi muhasebemizi yapmak ve hesabımızı sağlam tutmakla mükellefiz.”

    Cihat Mesuliyetimiz:

    ·                        “Namaz dinin direği, cihat ise zirvesidir.”

    Cihat, huzur ve hürriyet içinde yaşanacak, temel insan haklarına saygı duyulacak bir ortamı hazırlama gayretidir. Ülke içerisinde yapılan ilmi, ahlaki ve siyasi hizmetlerdir. Askeri ve silahlı cihad ise, ancak dışarıdan saldıracak düşmanlar için gerekli ve geçerlidir.

    ·                        “Cihad izzet ve aydınlık, gevşeklik ise zillet ve karanlıktır.”

    ·                        “Cihadın önemini şuradan anlayınız ki, meselâ namaz kılarken ateşe düşmekte olan bir çocuğu korumak, kendisine yaklaşan yılan ve canavardan sakınmak veya malını çalınmak ve telef olmaktan kurtarmak için, sonra iade etmek üzere namaz terk ve tehir edilir. Yani can ve mal ile namaz arasında bir tercih yapmak gerekirse, mal ile can namaza tercih edilir.

    ·                        Ancak mal ile canı feda etmek gerekse de; mutlaka cihada devam edilecek, hiçbir bahane ile hizmet cephesi terk edilmeyecektir."

    Her iki halde de sadece İslam’ın emrine uymuş oluyoruz demektir.

    ·                        “Şeytan Allah'ın bildiği gibi, Yahudi de İslam’ın canının cihat olduğunu bildiği için, bütün gücüyle Müslümanların cihat ruhunu söndürmeye çalışmaktadır.”

    ·                        “İslâm, ancak kendi orijinal kavramlarıyla anlaşılır ve anlatılır. Cihat; Hakk'ı hâkim kılmak, temel insan hak ve hürriyetlerini sağlamak ve korumak ve her türlü zulüm ve sömürü düzenlerini ortadan kaldırmak için yapılacak hizmet ve faaliyetlerin tamamıdır. Batılıların kullandığı manada "harp" ve "savaş" gibi kelimeler cihadı ifade etmekten uzaktır.

    Nasıl ki "Allah" lafza-i Celâlinin hiçbir dilde karşılığı yoktur, "Tanrı-ilah" yerine kullanılan kelimelerin de cem'i (çoğulu) vardır. Çünkü batılılar hâlâ teslis (Üçleme=Baba-Oğul-Ruhul Kudüs) seviyesinden tevhid akidesine ulaşamamışlardır.

    Ve yine nasıl ki "Bereket" mefhumunu artma, çoğalma gibi kelimelerle ifade etmek imkânsızdır.

    Bunun gibi "Allah" (cc) "Fisebilillah" (Allah yolunda, Allah için) gibi "cihat" kelimesi de İslâmi bir kavramdır ve cihadı başka kelimelerle izah etmek yanlıştır.”

    ·                        “İslâmi cihat ise yine İslâma göre olmak ve bir ordu düzeniyle yapılmak zorundadır. Bu da, bir karargâha bağlılık ve itaati gerekli kılmaktadır.

    Ordu demek, yapılacak işlerin belirlendiği, her işe göre münasip görevlilerin tayin edildiği ve eğitildiği, emir-komuta disiplini ve sorumluluk düşüncesi içerisinde, herkesin görevini en iyi şekilde yerine getirdiği cemaat ve teşkilât demektir.”

    ·                        “Acaba bu manevi ve siyasi cihadın adresi hangisidir? Elbette ki Milli Görüş Hareketidir!..

    Bu konuda bize itimat etmiyorsanız, Jimmy Carter’dan, Moşe Dayan'dan (Bush'tan, İshak Şamir'den ve Clinton'dan) sorunuz. Onlar bu ordunun kim olduğunu size söyleyeceklerdir. ”

    ·                        “Allah'ın rızası, ordu içindeki zahiri rütbe ve rağbete göre değil, üstlendiği görevi Üstün bir gayret ve samimiyetle, canla-başla yapmakla ilgilidir.”

    Yukarıda değindiğimiz gibi, buradaki ‘Ordu’dan maksat, silahlı ve askeri birlik değil, disiplinli teşkilat demektir.

    ·                        “Batıl tarafına ve düşmanlarımıza bizden çok imkân ve fırsat verilmesi ve çok çeşitli cephelerden bize hücuma geçilmesi, Müslümanlar için bir rahmet ve sebeb-i fazilettir.”

    ·                        “Cüneydi Bağdadi Hazretleri ibadet ve hizmet yolunda çeşitli zahmet ve zorluklarla karşılaştığında seviniyor ve Allah'a şükrediyordu.”

    - "Rabbimin, işlerimi zorlaştırmasını; daha çok gayret ve metanet göstererek, mükâfatımın kat kat artmasını murad ettiğine işaret sayıyor ve teselli buluyorum" diyordu.

    ·                        “Asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır.”

    ·                        “İslami cihatta aslolan şekil değil, mana ve maksattır. Zira Bedir Harbi de müşriklerin usul ve metotlarıyla yapılmıştır. Ama mü’minlerle müşriklerin amaçları tamamen farklıdır.”

    "Şimdi ‘oy ve seçim’ meselesi de inananlar için, haklı davasını en uzak köylere ve en ücra köşelere kadar ulaştırmak, devlet imkânlarını Hakk’ın ve halkın hizmetinde kullanmak için bir vasıta ve fırsattır ve değerlendirilmesi gereken bir ruhsattır."

    ·                        “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek için mahlûkatı yarattım” mealindeki Hadis-i Kutsi'de bile, cihadın temeli olan tebliğ ve tanıtma esasına işaret edilmektedir.”

    ·                        “Ancak İslâm’ı, bütünüyle (tüm kurum ve kurallarıyla) tebliğe memur ve mecburuz. Zira, İslam’ın bir kısmı İslâm değildir. İslam ‘silm’ kökünden bütün insanlık için barış dini ve bereket düzeni demektir.”

    ·                        “İmanla küfür bir kalpte birleşmez ve barışmaz. Her gece en son kıldığımız vitir namazındaki kunut duasını okurken, Allah'a şu sözü vermeden başımızı yastığa koymuyoruz:

    “Ya Rabbi, fâcir ve fasık kimselerle bütün bağlarımızı kestik ve Senin dinini yıkmak isteyenleri terk ettik.” diyoruz...

    Facir; itikadı bozuk, görüşü batıl olan kişilerdir,

    Fasık ise, ameli bozuk, ahlâkı berbat kimseler demektir.

    Acaba biz Müslümanlar, Allah’a verdiğimiz bu sözü tutuyor muyuz? Fatiha’da ve Kunut’ta Rabbımıza verdiğimiz sözü tutarak, zalim ve hainleri desteklemekten sakınmıyor musunuz?“

    Tarafımız ve Safımız, Ayarımızı Gösteriyor:

    ·                        “Faraza, bir zaman tünelinden geçirilip Asrısaadet dönemine ve Bedir tepesine bırakılan kimse, bir tarafta Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz, arkasında iman ordusu, karşı tarafta ise Ebu Cehil lain ve küfür ordusu olduğu halde Bedir harbinin yapıldığını görse;

    1- Hangi bahane ile olursa olsun; Ebu Cehil'in safına katılsa, ona arka çıksa ve alkışlasa; küfrünü ve kötülüğünü açığa vurmuş demektir.

    2- Veya “Allah, Hakka yardım etsin” deyip hiçbir tarafa tabi ve taraf olmadan oturup beklese o zaman da münafıklığını ispat etmiş sayılır. Zira bu söz “Hangi taraf haklı, pek bilemiyorum, Hz. Muhammed’in haklılığından da şüphe ediyorum” anlamına gelir.

    3- Şayet bu manzara karşısında "Ya Rabbi, Resulüne ve ashabına yardım et" şeklinde dua etmekle yetiniyor ve yerinde duruyorsa, bu halde de fasık (günahkâr ve gayretsiz) bir Müslüman olduğu belirginleşir.

    4- Yok eğer, bu durumu görür görmez “Resulüllah’ın ayağına diken batacağına benim gözüme ok saplansın” diyerek yerinden fırlıyor ve bağırsakları çalılara takılsa bile İslam’ın safına katılmak ve Allah yolunda vuruşmak üzere koşuyorsa, o takdirde gerçek bir mümin olduğunu kanıtlamış birisidir.”

    ·                        “Hak bir olduğu gibi küfür de görünüşte dağınık ve çeşitli olsa da gerçekte o da tek bir karargâha, yani Siyonizm’e bağlıdır." Bizde ‘Baş başa, baş Allah'a’ bağlı Siyonizm’de ise ‘baş başa, baş şeytana bağlı’ prensibi geçerli olmaktadır.“

    Siyonizm, Tağut- Şeytan Düzenidir ve “Deccalizm”dir:

    ·                        “Bazı sapık Yahudilerin dünyaya hâkim olma plan ve politikasına Siyonizm denir.”

    ·                        “Siyonizm’i bir timsaha benzetirsek bu timsahın üst çenesi komünizm, alt çenesi kapitalizmdir. (Bütün hayvanların alt çenesi hareket ettiği halde, timsahın üst çenesi hareketli olduğu için onu misal veriyorum). Bu iki çenenin (Komünizm ve kapitalizmin) çarpışır görünmeleri düşmanlıklarından değil, aralarına giren avlarını ezmek ve gövdeyi (Siyonizm’i) beslemek içindir.”

    ·                        “Bugün artık komünizm tamamen iflas etmiş ve çökmüş, kapitalizm de içinden çürümüş ve yakında çökmeye ve çözülmeye mahkûm hale gelmiştir. Hoca bu konuyu şimdi şöyle izah etmektedir: Siyonizm’i bir timsaha benzetirsek, bunun üst çenesi ABD, alt çenesi AB, gövdesi İsrail, kuyruğu ise işbirlikçi hükümetlerdir.”

    ·                        "NATO ve Varşova Paktları İslam’a karşı yeni bir Haçlı orduları şeklinde birleşmiştir."

    ·                        "Dünyayı ezen sömürü canavarının kalbi Siyonizm, beyni Haçlı Avrupa, sağ kolu Amerika, sol kolu Rusya'dır." (Komünizmin iflas etmesi ve Sovyetlerin çökmesi üzerine, Putin Rusya’sı Siyonizm’in güdümünden çıkmaya ve mazlumlarla işbirliği yapmaya yönelmiştir.)“

    ·                        "Asrımızdaki zulümlerin baş sorumlusu olan Kabbalist Yahudi şebekesi ve küfür cephesi de gelişmiş ve güçlenmiştir.

    Çünkü Allah-u Teâla yalnız müminlerin değil, cümle âlemin ve bütün insanların Rabbidir. Cenab-ı Hak, penisilinin bulunmasıyla mikropların kabuğunu kalınlaştırdığı gibi, yaptıkları zulüm ve melanetlere karşılık haklı olarak bütün insanlığın nefretini kazanan, toplu katliamlara maruz kalan ve her yerden kovulan mel'un Yahudi ırkının sapkın kısmına da, binlerce yıllık sabır, gayret ve azimlerinin karşılığını vermiş ve geçici bile olsa dünyada gizli Yahudi imparatorluğunu kurmalarına müsaade etmiştir."

    ·                        "Mikroplara karşı, antibiyotik olarak ilk bulunduğu dönemde 5–10 ünite yazılan penisilin, bu mikropları öldürmeye yetiyordu. Ancak mikroplar da belli maksatları icra etmek için vazifeli yaratıldıklarından, insanoğlu penisilini bulunca, bu sefer Cenab-ı Hak mikropların kabuğunu kalınlaştırdı ve penisiline karşı direncini artırdı. Bunun üzerine penisilinin dozu giderek artırılarak yüz, bin, on bin... Derken bugün milyonlarca üniteye ulaşmıştır. Yani penisilinin bulunmasından sonra, mikropların kabuğu öylesine kalınlaşmış ve direnci öylesine artmıştır ki, 60–70 yıl önce 10 vuruşla ölen bir mikrobu bugün öldürmek için; bir milyon kere vurmak gerekmektedir.

    İşte dünya Siyonizm’i ve küfür dahi geçen zaman içinde öylesine gelişmiş ve güçlenmiştir ki bu iman ve insanlık mikroplarını tesirsiz hale getirmek için de o nispette gayret, ciddiyet ve kuvvet gerekmektedir."

    Peki, neden şu anda Yahudi hâkim, biz mahkûmuz?

    1- Siyonistlerin batıl da olsa, kendi davalarına inancı bizim Allah’ın dinine ve vaadine inancımızdan fazla olduğu için!..

    2- Onların şeytani gayeleri uğrundaki gayret ve fedakârlığı bizlerin cihadından üstün olduğu için!..

    Siyonist emeller taşımayan, ülkemiz aleyhindeki faaliyetlere karışmayan, başkalarını ezmeyi ve sömürmeyi amaçlamayan, dürüst ve sade Yahudilere karşı hiçbir düşmanlığımız söz konusu değildir. Biz, temel insan haklarına saygı çerçevesinde, herkesle birlikte ve barış içerisinde yaşamaya hazırız ve razıyız.

    ·                        “Hayat; İman ve cihattan ibarettir. Yani Hakka ve hayra inanmayan ve bu uğurda bütün gücüyle çalışmayan; “canlı cenaze” hükmündedir. “

    “Evet, hayat; iman ve cihattır.” Bu iki değer ve dinamizme, kim sahip olursa, zaferi onlar kazanacak ve hâkimiyet kuracaktır.

    ·                        "İstanbul'un fethini müjdeleyen Sultan Fatih'i ve askerini öven Hadis-i Şerif, bize cihatla ilgili şu esasları ders vermektedir.

    1- İstanbul'un mutlaka ve kesinlikle fethedileceğini haber vererek, hedefe varmak ve zafere ulaşmak için tam bir iman, azim ve ümit sahibi olmamız hususuna,

    2- Fetih ve zafer için mutlaka ehil bir komutanın lüzumuna,

    3- O komutanın da askersiz olamayacağına, ordu düzeni ve disiplinine girmeyen kalabalıkların zafere ulaşamayacağına işaret etmektedir.

    Sonuç: “Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin filleri, sahiplerini ezdiği gibi, bugünkü zalim devletlerin uçak, gemi ve tank filoları da birbirini ezecek ve sahiplerini yiyecektir."

    Ve artık vakit tamamdır.

    “İstanbul’da, İslam ülkelerinin çok değerli devlet erkânı ve ilim erbabıyla yaptığımız bu D-8’ler toplantısı, Siyonist ve emperyalist güçlerin, dünyayı sömürme ve sindirme hâkimiyetlerine aldıkları Yalta anlaşmasının rövanşıdır.

    ·                        “Ey yürekleri dağlar kadar büyük ve azimleri kayalar kadar sağlam Millî Görüşçüler! Ne olursa olsun, gelecekten asla ümit kesilmeyecektir. Tarihe bakın, inancınıza sarılın. Zulüm ebedî olmaz. Kötülük mutlaka hüsrana uğrayacaktır. “

    ·                        “Suriye’ye gelecekler, hududumuza gelecekler. Manevi işgali maddi işgalle tamamlayacaklar ve böylece tarihin en şerefli milletini yok edecekler. Yok olma tehlikesi dediğimiz budur, Allah muhafaza buyursun.“

    ·                        “Eğer sen Milli Görüş gömleğini çıkarır, yahudi çuvalını kafana geçirirsen; hayrı şerri ayırt edemezsin... Hidayetin, ferasetin ve dirayetin kararır ve Hakka hizmet ediyorum diyerek Batıla hizmet edersin, haberin bile olmaz!“

    ·                        “Yollarımıza dikenler döşeyenler, hayallerimize ve bitmek tükenmek bilmeyen inancımıza da prangalar vuracak değillerdi ya; ELBETTE Kİ YOLUN SAHİBİ BİZİM YARDIMCIMIZDIR!“

    ·                        “Üretim ne demek? Çalışıp kazanmak. Rantiye ne demek? Çalışmadan kazanmak, faizden kazanmak demek. Birisi helalzade, birisi haramzade aradaki fark bu…”

    ·                        Adam çıkmış: “Efendim bizim Irak Petrollerinde menfaatimiz var“ diyor. Ne yapalım?

    Bizim de Teksas Petrollerinde menfaatimiz var; biz de gelip Teksas’ı mı işgal edeceğiz?  

    Her şuurlu Müslüman kendisini: Hz. Peygamber Efendimizin Uhud’da diktiği nöbetçi yerinde görmeli, dünyalık heves ve hesaplarla görev yerini terk etmenin, nelere mal olacağını devamlı düşünmelidir.

    ·                        “Sen namazda 40 defa ‘Ya Rabbi beni sakın Yahudilerin ve Hıristiyanların yoluna saptırma‘ diyeceksin ve ardından selam verdikten sonra gidip: ‘Ben BOP (Büyük Ortadoğu projesi) eş başkanıyım, İsrail’le stratejik ortağım, Türkiye'yi Avrupa Birliğine sokacağım’ diyeceksin, ABD ve İsrail ile stratejik ortak olacaksın.

    Yahu sen namazda Allah'a ne söz veriyorsun, selam verdikten sonra ne yapıyorsun? Sen ne dediğinin farkında mısın? "

    ·                        “Milli Görüş bu ülkenin tabii çözümüdür, tabii iktidarıdır, kendisidir, aslıdır; bunun dışında hiçbir şey tutunamaaaz! Boşuna uğraşıyorsunuz; boşuna, boşunaa! Hiç başka çare yok, mesele çok basit. Bak açıkça söylüyorum; getireceksiniz, anahtarları teslim edeceksiniz, hiç çaresi yok, yapamazsınız…“

    ·                        “Bir İsraillinin inancı, Büyük İsrail’e ne kadar inanıyorsa bununla ölçülür!“

    ·                        “Müslümanın ve sorumluluk sahibi inançlı bir insanın vazifesi: “Şu farzdır, şu haramdır. Şunlar günahtır, şunlar sevaptır!...” diye konuşmak ve edebiyat yapmak değildir.. Asıl görevimiz: İyilikleri yürütecek, kötülükleri önleyecek bir adalet düzenini kurup yerleştirmektir. Yani Cenabı Hak bize: “Faiz haramdır, alan da veren de günahkârdır” diye konuşmamızı değil, faiz sistemini değiştirmemizi emretmektedir.“

    ·                        Bakınız, “Faiz, haramdır, günahtır” şeklinde papağan gibi milyonlarca kere tekrarlanan sözler, vaizler, nasihatler, faiz oranını ve tahribatını artırmaktan başka bir netice vermemiştir. Hâlbuki, “Faiz kaldırılmıştır” kararnamesinin mürekkebi 1 mg. bile tutacak değildir... Ancak bunun gerçekleşebilmesi için ilmi, siyasi ve disiplinli, ciddi bir gayret gerekmektedir.“

    ·                        “Siyaset bizi ilgilendirmiyor” demek; “Kur’an’ın yarısı ve insanlığın sorunları bizi alakadar etmiyor” demekle aynı anlama gelir. Kur’an’ın prensipleri, Müslümanların ve insanlığın problemleri, kendilerini ilgilendirmeyen kimselerin: şefkat, merhamet, huzur ve hoş görüyle alakalı sözleri sahtedir. Böyleleri ya İslam’ı tam bilmeyen ve Kur’an’ı incelemeyen gafil ve cahil kesimlerdir. Veya bile bile gerçekleri ve kulluk görevlerini görmezlikten gelen kötü niyetli kimselerdir.”

    ·                        “Cenabı Hakkın, şer cephesine ve şeytan ekibine, bizden daha çok maddi imkân ve eleman vermesi, inananlar için bir nevi rahmettir. Çünkü böylece, daha dikkatli olmamız, daha çok çalışmamız ve neticede daha büyük şeref ve sevap kazanmamız murat edilmiştir.”

    ·                        “Biz bütün esbaba tevessül etsek ve her türlü gayreti göstersek bile, Cenabı Hak istediğimiz neticeyi vermeye mecbur değildir. Beş mi çok, bin mi çok? Bu akılla ve matematikle tespit edilir. Ama bazı durumlarda bizim hakkımızda beş mi hayırlı, bin mi hayırlı, işte bu ancak imanla, İslamiyet’le ve kadere teslimiyetle bilinir.”

    ·                        “Bir Hak davaya makam ve menfaat düşüncesiyle girenlerin veya nefsi ve dünyevi hesaplarla yan çizenlerin; cehenneme atılmak için kendilerine başka günah aramaları gereksizdir.“

    ·                        “Cenabı Hakkın en sevdiği insan, kendi görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekte ve şahsi hatalarını ve noksanlarını düzeltmekten, başkalarıyla uğraşmaya vakit bulamayan müminlerdir.”

    ·                        “Biz 40 bin kişilik sultan Alparslan komutasıyla 240 bin kişilik Romen Diyojen ordusunu yenerken silahımızla yenmedik maddi gücümüz fazla olduğu için yenmedik iman ile milli görüş ile şehidi şehit yapan mana ile yendik!"

    ·                        "Terörün asıl muharik sebebi dış güçlerdir, Sevr’i önümüze harita olarak koyan kimlerse terörü yönetenler de bunlardır."

    ·                        “Nerede bir terör varsa bilin ki orada Siyonizm vardır."

    ·                        “Eğer Amerika, İsrail’e yardım etmek istiyorsa, bu kadar çok sevdiği İsrail’e Güney Amerika’da bir ülke versin. Müslüman topraklarında İsrail’in yeri olamaz.“

    İlah kelimesinin manaları:

    1- Ancak kendisine ibadet edilen

    2- Ancak kendisinden yardım istenilen

    3- Ancak kendi rızası gözetilen

    4- Kanun koyma yetkisi ancak kendisinde olan…

    Haim Nahum Doktrini;

    1- Türkiye’yi işsiz bırakacaksınız

    2- Türkiye’yi aç bırakacaksınız

    3- Türkiye’yi borca esir edeceksiniz

    4- Türkiye’yi Dininden uzaklaştıracaksınız

    5- Türkiye’yi (sağ – sol, Alevi – Sünni, Türk – Kürt gibi) böleceksiniz

    6- Biri birileriyle çarpıştıracaksınız

    7- Yumuşak lokma haline getirip Büyük İsrail’e vilayet yapacaksınız!

    Bakın huzurlarınızda inanarak söylüyorum; Dünyanın bu gidişatı karşısında hiç kimse İSLAM Birliğinin kurulmasına mani olamayacaktır. Bu kaçınılmaz bir zarurettir. İSLAM birliği mutlaka ama mutlaka kurulacaktır!..

    D8 lerin yıldızının manası:

    1.  Yıldız; Savaş değil barış. Önce bir defa insanlar her şeyini barışla yapmalı.

    2.  Yıldız; Çatışma değil, diyalog.

    3.  Yıldız; Çifte standart değil adalet.

    4.  Yıldız; Tekebbür değil, eşitlik.

    5.  Yıldız; Sömürü değil, işbirliği. Yani ticari ilişkilerde karşılıklı menfaat dengesini düzeltmek.

    6.  Yıldız; İnsan hakları, özgürlük ve demokrasidir.

    ·                        “Ey milletim: Allah aşkına ne olursun bir defa benim ne demek istediğimi şu Siyonizm’den önce siz anlayın!“

    ·                        "Yeryüzünde huzur ve barışın gelişmesi yerine katliamların, zulümlerin, çifte standartların arttığını gördüğümüz zaman bir gerçeği kabul etmek mecburiyetindeyiz. O da; yeryüzünde yaşayan 6 milyar insanın huzuru, barışı, saadeti batının eline ve insafına bırakılamaz."                      

    ·                        “Bakınız; hiç aklı başında bir adam bizim büyük medeniyetimizi, İslam nuruyla nurlanmış olan medeniyetimizi bırakır da gider papazların medeniyetine “İlle buraya gireceğim!” diye kapıları zorlar mı?“

    ·                        “Manevi huzur olmadan maddi huzuru bulmak mümkün değildir. Peygamber Efendimiz sadece İslam âlemi için değil bütün insanlık için bir kurtuluş müjdesidir.“

    ·                        “Siyonizm şeytanın en büyük şaheseridir.“

    ·                        “Amerika’ya biat edilerek İsrail’le cihad edilemez.“

    ·                        “Ne demek Avrupa bizi layık görürse? Ancak biz Avrupa’yı bir şeye layık görürüz ya da görmeyiz.“

    ·                        “Müslüman, Hakkın hâkimiyeti için motor, şerrin yok olması için fren olma görevlisidir.”

    ·                        “Milli Görüş, bu milletin inancıdır, tarihidir, kimliğidir, ruh köküdür.“

    ·                        “Bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar.“

    ·                        “Biz mantar zihniyetli değiliz, biz çınar ağacıyız.“

    ·                        “Hakkın tesisi için çalışmamakla, Batılın hâkimiyeti için çalışmak arasında fark yoktur.”

    ·                        “Milli Görüşçüleri ayakta tutan; maruz kaldıkları her türlü haksızlığa rağmen mücadele gücünden alıkoymayan, hesap gününe olan imanları ve İlahi Adalete olan güvenleridir.“

    ·                        “Siyonizm öyle ustadır ki “Ben mi, ben hiç Siyonizme hizmet eder miyim?“ dedirte dedirte sana kendi ordusunda askeri talim yaptırır.“

    ·                        “Ey inançlı kardeşlerim: Müslümanlık dini savunma dini değildir, bütün insanlığın saadet için koşmak, cihat ve hücum etmek dinidir. Efendim ben napıyorum, kimseye bir kötülüğüm yok diyenler; bütün insanlığın saadeti için çalışmadığın için suçlusun; Hakkın hâkimiyeti için cihat vazifeni yapacaksın. Bunu yapmazsan şuurlu Müslüman olamazsın. Bizim inancımızın gereği budur. Şuurlu Müslümanlık nedir öğrenmek istiyorsan Eba Eyyüp El Ensari Hazretlerine ve Sultan Fatihe bak: Atının üzerinde düşmana şecaat ve cesaretle saldırıyor. Niçin? İstanbul’daki insanlara ve yeryüzüne saadet götürmek için. Allah’ın bütün kullarına dünya ve ahiret saadeti götürmek için…“

    ·                        “Allah (CC) bir kulunu severse onu davasına hizmet ettirir, hayırla meşgul eder. Allah rızası öncelikli işler yapın ki Allah’ın yardımı gelsin. Allah’ın yardımı geldi mi kimse size galip gelemez. Siz galip gelirsiniz. Dünya’nın düzelmesi Milli Görüşçülerin çalışmalarına bağlıdır…“

    ·                        "Herhangi bir kimse;

    Malazgirt'te inanışının şahlanışını yaşamadan,

    Kosova'da, Niğbolu'da bir kılıç olup parlamadan,

    Ulubatlı Hasan olup İstanbul'u fethetmeden,

    Sultan Fatih olup atını denize sürmeden,

    Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa'nın içlerine yürümeden,

    Seyit çavuş olup 250 kiloluk mermiyi 'YA ALLAH' deyip namluya sürmeden,

    Bir insan; Sakarya'nın siperlerine girmeden

    Ve Kıbrıs'ta düşman tahkimatının arasından geçmeden

    MİLLÎ GÖRÜŞ'ün ne olduğunu anlayamaz!"

    ·                        “Müslümanlık Dini savunma dini değildir, bütün insanlığın saadeti için koşmak, cihat etmek, hücum etmek dinidir.“

    ·                        Erbakan Hocaya bir televizyon programında “Nasıl anılmak istersiniz?“ diye sorulduğunda: “Malıyla, canıyla cihat eden bir müslüman olarak anılmak isterim!“ buyurmuşlardır.*

     

     

     


    BAHAR GELDİ, ERBAKAN GEÇTİ!

     

    Karakış gibi

    Kara bir devir, dondurdu yüreklerimizi…

    Tufana tutulmuştuk

    Gözlerimiz dondu, kulaklarımız dondu

    Ve kara kapkara yeller esti

    Dondurdu, kavurdu belleklerimizi

    Gayrı göremez, duyamaz, bilemez olmuştuk

    Kendi gerçeklerimizi

    Neylersin, başımıza baykuşlar konmuştu

     

    Karakış gibi

    Kara bir devir geçti üzerimizden…

    Dalındaki gül dondu

    Yuvada bülbül dondu

    Damarlarımızdaki kan dondu

    Ruhlarımızdaki can dondu

    Yaş dondu gözlerimizde…

    Ve derken, dayanamamıştı,

    Bu karakışın karayellerine.

    Şuur donmuştu, iz’an donmuştu

    Ve iman donmuştu gönüllerimizde…

    Ve artık şeytanlar,

    Saltanat kurmuştu yeryüzünde.

    Hainler kurtarıcı,

    Zalimler baş tacı,

    Çağdaş münafıklar Mehdi olmuştu,

    Dengesizlik düzeninde…

    Metreler kısalmıştı,

    Teraziler bozulmuştu

     

    Ama bir gün,,,

    Bir yiğit çıktı karşımıza…

    Avuçlarıyla ısıttı,

    Buz bağlamış bağırlarımızı.

    Ve bir türkü başladı,

    Karanlık devirleri ışık gibi delecek:

    “Aldırma bu küfrün karakışına

    Yakındır, Zeynebim, bahar gelecek”

    Yine bülbüller şenlendirecek

    Viran olmuş bağlarımızı.

    Ve özlenen yiğit,

    Can çekişen vicdanlara yöneldi;

    Nefesiyle eritti, donmuş yüreklerimizi

    Sesiyle, sohbetiyle diriltti,

    Bir bir beyinlerimizi…

    Yeniden can geldi Anadolu’ya, kan geldi

    Kırklar, üçler, yediler geldi.

    Bu çağı dirilten çağrıya,

    Melekler, şehitler geldi.

    Her mekân dinledi,

    Her makam geldi…

    Sen hala uyur musun?

    Yoksa gâvur musun, ey nefis!

    Haydi, uyansana,

    Ve uyandırsana artık…

    Bak bahar geldi.

    Ve selam dursana

    ERBAKAN geldi...!

    ERBAKAN geçti!

     

    Ahmet Akgül

     

     


    MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN GENEL VE TARİHİ HİZMETLERİ

     

    Ülkemizin gündeminde 1969 Bağımsızlar Hareketiyle gelen Milli Görüş Hareketi, siyasi tarihimizde önemli değişim ve gelişmelere ortam hazırlamış ve büyük hizmetlerde bulunmuştur. Ülkemizin sorunlarını milletimizin dünya görüşü ve değer ölçülerini esas alarak çözüm üretmeyi amaçlayan Milli Görüş hareketi doğrudan ve dolaylı olarak ülkemize büyük hizmetler yapmış ve taklitçi – iş birlikçi zihniyetin çelişki ve tutarsızlıklarını ortaya koymuştur. Ülkemizde ve bütün İslam âleminde adeta bir zihniyet devrimi gerçekleştirmiştir.

    70’li yıllardaki koalisyon hükümetleri döneminde ve T.C. 54. Erbakan Hükümeti süresince yapılan hizmetleri insaflı tarihçiler doğru olarak yazacaklar ve gelecek nesil bu uygulamaları örnek alarak mutlaka Türkiye’yi “Yeniden Büyük Türkiye” haline getirecektir. Kendi dünya görüşünden zorla ve hile ile uzaklaştırılan bir millet mutlaka kendi özüne dönecek ve kendi tarihiyle barışacaktır. Mecrasından uzaklaştıran bu büyük nehir yine kendi mecrasına dönüp geleceğe akacak yeni bir medeniyetin kuruluşuna ortam hazırlayacaktır.

    Milli Görüş Hareketi’nin doğrudan ve dolaylı olarak yaptığı hizmetlerin bir bölümüne burada sadece işaret edilecektir. Bu hizmetler Milli Görüş’ün ürettiği çözümlerin tutarlı ve geçerli olduğunu delilleri olarak kabul edilebilir.

    MİLLİ GÖRÜŞ HAREKETİNİN HÜKÜMET ORTAĞI DÖNEMLERİ

    Milli Görüş Hareketi, 1970’li yıllarda koalisyon hükümetlerinde görev aldı. Türkiye Cumhuriyeti 54. Hükümeti’ni kurma görevi Milli Görüş Hareketi liderine verildi. Bu iki dönemde birçok hizmetler yapıldı

    A.  Hazırlık Dönemi

    1970’li yıllarda Milli Görüş Hareketi, hükümetlere koalisyon ortağı olmakla ülke yönetimini tanıdı. Başlattığı “ağır sanayi” ve “ileri teknoloji” hamlesiyle milletimizin sanayileşme ve kalkınma ufkunu açtı bu dönemde anlatılanlar, üretilen projeler ve tamamlanarak üretime başlayan tesisler Anadolu’nun sanayileşmesine ortam hazırladı. “Bir toplu iğne bile üretemeyen” bu ülkenin insanları fabrika kurmanın mümkün olacağını ve fabrika yapan fabrikalarının kurulabileceğini gördü ve öğrendi. Anadolu bozkırlarında Gaziantep, Kahramanmaraş, Çorum, Eskişehir ve Denizli gibi sanayi şehirleri doğdu. Organize sanayinin yayılmasına öncülük yapan Milli Görüş Hareketi, dolaylı olarak insanımızın sanayici ve dünya piyasasına mal üreten üretici-tüccar olmasına ortam hazırladı.

    B.  54. Hükümet’in Başarıları Adil Düzen Rüzgârının Esintileridir

    Nasıl Mimar Sinan; “Şehzadebaşı Camii çıraklık eserim, Süleymaniye Camii kalfalık eserim, Selimiye Camii ustalık eserim” dediyse; Milli Görüş açısından da ilk 1974 Hükümetleri çıraklık dönemi, 54. Hükümet kalfalık dönemi ve inşallah önümüzdeki dönem ise ustalık dönemi olacaktır. Milli Görüş, siyasi gündemimizde yer aldığı 40 yıl boyunca muazzam ve çığır açan hizmetler yapmıştır.

    MİLLİ GÖRÜŞ HÜKÜMETİNİN MUAZZAM VE ÇIĞIR AÇAN HİZMETLERİ

    Milli Görüş hareketi, koalisyon ortağı ve 54. Erbakan hükümeti döneminde yaptığı hizmetlere sadece işaret edilmekle yetinilecektir.

    · Hocamız’ın Beş Temel Hizmeti

    Milli Görüş, aşağıda belirtilen 5 muazzam hizmeti yerine getirmekle ülkemizde büyük değişmelerin meydana gelmesine ortam hazırlamıştır.

    ü Milletimizi Temsil Adresi!

    Milli Görüş milletimizin dünya görüşünü ve değer ölçülerini temsil etmektir. Milli Görüş milletimizi millet yapan, bu toprakları kendine yurt edinmesine sebep olan kendi görüşü ve düşüncesidir. Bundan dolayı Milli Görüş Hareketi milletimizi temsil etmekte ve milletimizin kendi düşünce ve görüşüdür. Kendisidir.

    ü Milletimizin Kurtuluş İlacı “Milli Görüş” Gerçeği

    Milletimiz kendi Dünya görüşü ve değer ölçülerini içeren “Milli Görüş” ile millet olmuştur. Bu dünya görüşü ile Malazgirt Zafer’ini kazanmıştır. Milli görüş ile İstanbul’u fethetmiştir. Milli Görüş ile İstiklâl Savaşı’nı kazanmıştır. Milli Görüş ile Türkiye’nin mevcut sorunları çözümlenecek ve Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye olacaktır.

    ü  Uygulamadaki Gayri Milli Tahribatın Engellenmesi

    Milli görüş hareketi, ülkemizde milletin kendi tarihi ile barışmasını sağladı. Gayri milli tahribatlarını önledi. Türkiye’nin bölünmesi ve yarı sömürge haline gelmesini Milli Görüş engelleyecektir. Milli Görüş Türkiye’nin gündemine geldiği son 40 yıl içinde gayri milli tahribatları engellemede aktif rol oynamıştır.

    ü Haim Nahum Doktrini ile Türkiye’nin İsrail’e Vilayet Yapılması Planlarının Engellenmesi

    Milli Görüş Hareketi, Siyonizm’in küresel sömürü planlarını ortaya çıkardı. Ülkemize yönelik sinsi planlarının akamete uğratılması amacıyla Türkiye’yi maddi ve manevi değerlerinden ayrılmasını, devletin borçlandırılmasını, millet fertlerinin işsiz ve aç bırakılmasını, Türkiye’nin parçalanarak İsrail’e vilayet haline getirmesini hedefleyen Haim Nahum Doktrini’ni gündeme getirdi. Milletin uyanması için her platformda millete gerçekler anlatıldı. Bu doktrinle paralel uygulamaların ve yanlış politikaların engellenmesi için her platformda gayret etti.

    ü  Bir Römorkör gibi Türkiye’yi Aslına Çekerek “Her Şey Aslına Rücu Eder” İlkesi

    Milli Görüş adeta iyiliklere motor, kötülüklere ise fren işlevini yerine getirmiştir. Milli Görüş, kendi dünya görüşü ve değer ölçülerinden zorla ve hile ile uzaklaştırılan bir milletin kendi özüne ve kendine dönme hareketidir.

    Eğer bugün başörtülü bir hanımefendinin beyi Cumhurbaşkanı olabiliyor ise, bu Milli Görüş’ün milleti bilinçlendirmesinin bir neticesi olarak meydana gelmiş bir gelişmedir.

    MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN ÇIĞIR AÇAN (FETİH) GİRİŞİMLERİ

    Milli Görüş’ün çığır açan hizmetlerinin bir kısmı, bu hususlar ile ilgili daha fazla bilgiler, dönem Beş Yıllık Planlarında ve Sanayi Bakanlığı yayınlarından elde edilebilir.

    · Büyük Kıbrıs Zaferi

    1974 yılında kurulan MSP- CHP koalisyon hükümetinin kurulduğu Aynı dönemde Kıbrıs barış harekâtı yapılmıştır. Her şeyden önce bilinmesi ve kabul edilmesi gereken gerçek şudur ki, 74 Kıbrıs Harekâtı’nın asıl mimarı ve kahramanı Erbakan'dır. Sadece mu­hale­fet­teki Demirel’in Adalet Partisi değil, koalisyon ortağı Ecevit’in Halk Partisi de böyle bir harekâta kar­şıydı. Çünkü korkuyorlardı ve Amerika ve Avrupa'nın bas­kısı nedeniyle çıkarma yapmaya cesaret edemiyor­lardı. Hükümetin CHP kanadının bu harekâta razı edilmesi için, Erbakan'ın ilk mücadelesini koalisyon içerisinde ve Büyük Millet Meclisi’nde kazandığını belirtmemiz lazımdır. Umuyorum ki pek yakın bir gelecekte, bütün bu gerçekler, belgeleriyle ortaya konulacak ve milletimiz olup bitenleri o zaman daha iyi anlayacaktır. 

    Bilindiği gibi 15 Temmuz 1974’te Samson adlı EOKA’cı, Kıbrıs’ta Makaryos’u devirip darbe yapmış ve adayı Yunanistan’a katacağını ilan etmişti. Artık Kıbrıs’a müdahale etmemiz kaçınılamaz hale gelmişti. Ama hem Ecevit, hem de başta Demirel olmak üzere bütün muhalefet, askeri çıkarmayı çılgınlık olarak nitelemekte ve karşı gelmekteydi. 

    Sonunda İngiliz Başkanı Callahan’la konuyu görüşmek üzere Ecevit, Oğuzhan Asiltürk’le birlikte Londra’ya gönderildi. 

    Böylece Erbakan, artık tam yetkili başbakan vekiliydi.

    Havaalanında Ecevit uğurlandıktan hemen sonra, Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve Kuvvet Komutanları Erbakan’la birlikte özel bir odaya geçiyor ve bu uzun ve tarihi toplantıda, Kıbrıs’a derhal çıkarma kararı üzerinde anlaşıyorlar, Kuvvet Komutanları “Yıllardır böylesine onurlu ve olumlu bir karara hasret çektiklerini... Düşmanların dikkatini çekmesin diye, dağıtılarak Dörtyol, İskenderun ve Mersin’de konuşlandırılan birliklerimizin çıkarmaya hazır hale gelmesi için 2–3 gün gerekeceğini” bildiriyorlar. Bu arada daha önce İnönü ve Demirel’in yaptığı gibi verilen karardan geri dönülmemesi için, Erbakan’dan özellikle ricada bulunuyorlar. 

    Ve artık Ecevit, Türkiye’ye döndüğünde alınan bu karar gereği, hazırlıkları tamamlanan ve Kıbrıs’a doğru yola çıkan kahraman Ordu’muza mani olamıyordu.

    Harekât başlamış ve başarıyla devam etmekteydi. Erbakan Hoca’nın asıl hedefi tüm Kıbrıs’ı almak iken Batılı güçlerin baskısıyla dönemin başbakanı Ecevit akşam saatlerini bile beklemeden saat 11’de bir basın toplantısı düzenleyerek harekâtın bittiğini söylemiştir. Harekâta karşı olmasına rağmen dış güçler bu durumdan istifade etmek için medya aracılığı ile Ecevit’i Kıbrıs Fatihi ilan etmiştir. Oysaki harekâtın asıl mimarı ve fatihi Erbakan Hocadır. Kıbrıs’ta kazanılan topraklarımız 1672 Bucaş Anlaşmasından sonra kazanılan ilk toprak olma özelliğini de taşımaktadır.

    · Manevi kalkınmanın plana bağlanması,

    · İ.H.O. Yeniden Açılışı ve sayılarının 600’e çıkartılması, Talebe adedi: 600.000,

    · 5000 Kur’an Kursu’nun açılması. Talebe adedi: 1.000.000,

    · Bütün okullarda din ve ahlâk derslerinin konması,

    · Müslüman ülkelerde okuyarak diploma alan evlatlarımızın diplomalarının muadiliyetinin tanınması,

    · Türkiye’nin İslam konferansına tam üye yapılması,

    · İslam bankasına kurucu ortak olunması,

    · Faizsiz bankacılığın başlaması için gereken kararnamenin çıkartılması,

    · Ağır sanayi hamlesinin başlatılması

    Ülkemizi geri kalmışlıktan, sömürülmekten ve dilencilikten kurtar­mak, insa­nımıza helal ve huzurlu iş sahaları açmak için mutlaka Ağır Sanayi Hamlesi başlat­ılmalı ve Milli Harp Sanayisi kurulmalıydı. Bu nedenle milli, güçlü, süratli ve yaygın kalkınmayı sağlamak üzere, MSP bir yandan dış güçler ve yerli sömürü ve ser­maye çevreleri ile savaşırken, bir yandan da za­manla yarışıyordu. “Montaj değil, her yö­nüyle milli ve yerli üretim”, “Fabrika yapan fabrika” diyerek yola çıkıldı ve ülke ça­pında 200 büyük fabrikanın plan ve projeleri hazırlandı, temelleri atıldı ve bu dev tesisle­rin 70 kadarı fiilen işlet­meye açıldı ve üretime başlandı. Böylece yüz binlerce vatanda­şımıza iş imkânı sağlandı. Geri kalan 130 fabrikanın çoğunun da kaba inşaatları ve hizmet binaları bitirildi, hatta bazılarının makineleri getirildi. Bu fabrikaların bazıları şunlardır:

    13 tane şeker fabrikası, 18 tane çimento fabrikası, 12 tane gübre fabrikası, 6 tane kâğıt fabrikası, 28 tane Sümerbank fabrikası, 2 tane nebati yağ fabrikası, 27 tane et kombinası, 7 tane filtresiz sigara fabrikası, Tank fabrikası, Top fabrikası, Roket fabrikası, Harp gemisi fabrikası

    Testaş, Telesan, Tümosan, Aselsan, Taksan, Temsan, Tüsaş, Demir çelik fabrikası, M.K.E.K. Fabrikaları

    · Yeniden Büyük Türkiye Hedefler

    · Adil Düzen Projeler

    · Türkiye-İran arasındaki ticarette doların kullanılmasına son verilmesi

    54. HÜKÜMETİN EFSANE GAYRETLERİ

    54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti “Herkese Refah” ilkesi ile paylaşımda adaleti sağlamak amacıyla önemli adımlar atmıştır.

    · 100 ALAN MEMURA 216 VERİLMESİ

    · 100 ALAN İŞÇİYE 221 VERİLMESİ

    · 100 ALAN KÖYLÜYE 312 VERİLMESİ

    · 100 ALAN BAĞKUR EMEKLİSİNE MAAŞI DÜŞÜKSE 1000 VERİLMESİ

    · DENK BÜTÇE

    · HAVUZ SİSTEMİ

    · KAYNAK PAKETLERİ (56 milyar dolarlık bütçeye vergi koymadan, zam yapmadan, borç almadan sırf milli kaynaklara dayanarak 6 ayda 35 milyar dolar, yani yılda 70 milyar dolar ilave kaynak bulunması hedeflenmiş ve bu alanda önemli başarılar sağlanmıştır.)

    · ÇEKİÇ GÜCÜN HUDUT DIŞINA ÇIKARILMASI

    · IMF’NİN GÖNDERİLMESİ

    · Irak petrol boru hattının yeniden açılması

    · D-8’ler (Refah yol hükümeti çok kısa sürmesine rağmen dış politikada bir devrim gerçekleşmiş yeni bir dünya projesi olan D8’ler Türkiye başkanlığında kurulmuştur. D8 ülkeleri şunlardır: Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya. D8 bir çekirdek olup Türkiye önderliğinde D60’lar ve D160’lar olarak bir dünya projesine dönüşmesi planlanmıştır. Aynı kısa dönemde havuz sistemi kurulmuştur. Havuz sistemi kısaca şu şekildedir: Devletin bütün kurumlarının paralarının aynı hesapta toplanmasıdır. Örneğin karayollarının parası varken DSİ’nin özel bankalardan borçlanması önlenmiş ve faiz sisteminin beli kırılmıştır. 10 milyar dolar faiz ödemesinin önüne geçilmiştir. Sadece bu yöntemle ilave tek bir vergi bile konulmadan havuzda 35 milyar dolar olduğu görülmüştür. Aynı şekilde Cumhuriyet tarihinin ilk ve tek denk bütçesi yine Erbakan tarafından yapılmıştır. Ne yazık ki sonraki hükümetler bu faydalı sistemi kaldırmış ve faiz sistemini yeniden getirmiştir.)

    · Yeni bir dünya’nın kurulmaya başlaması*

    Erbakan Öncülüğünde Gerçekleşen Tarihi Değişimler

    Milli-Evrensel lider Prof. Dr. Erbakan’ın öncülüğünde gerçekleşen tarihi değişimleri çok özet olarak şu ana başlıklar halinde sıralayabiliriz:

    1-Siyonist Haham Haim Nahum doktrini çerçevesinde yozlaştırılma ve dininden uzaklaştırılma tahribatına tabi tutulan Müslüman Türk toplumunda, yeniden İslamlaşma ve aslına dönme sürecini başlatması,

    2-İttihat ve Terakki’den itibaren devleti ele geçirmeye başlayan ve Atatürk’ün şüpheli ölümünden sonra yeniden palazlanan sabataist cuntanın, masonik kadroların ve bunların kâhyalığını yapanların dışında kalan ve sürekli horlanıp hırpalanan ve her yönden çaresiz ve etkisiz bırakılan Anadolu insanına, yeniden özgüven ve girişimcilik ruhunu aşılaması; ticaretten siyasete, eğitimden yönetime, her sahada ezilen halkın söz sahibi yapılması,

    3-Ülkemizdeki, zaman zaman kanlı kapışmalara vardırılan kısır sağ-sol kamplaşmasını, Milli-işbirlikçi (Hak-batıl) hesaplaşmasına kaydırmayı başarması,

    4-Neredeyse rejim ve resmiyet kılıfı geçirilen İslam düşmanlığını ve dindar halkı dışlamayı meslek edinen seçkinler zümresinin, Milli Görüş’ü dizginlemek ve engellemek için, bu sefer, Müslümanlara hoş görünmek gayretiyle din istismarına ve ılımlı İslamcılığa sığınmaları ve bu mecburi müsamaha dolayısıyla İslami hizmetlerin daha rahat bir ortama kavuşturulması,

    5-Halkımıza projektör tutarak, ABD ve AB gibi güçlerin kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerin perde arkasındaki Siyonist Yahudi gerçeğini ve İsrail’in şeytani projelerini ve bunlardan kurtulma çarelerini anlatıp uyarması.. Böylece dış güçlere ve siyonizme karşı bilinçli ve bilenmiş bir cephenin oluşturulması

    6-Siyonist Yahudilerin güdümündeki BM, NATO, IMF gibi emperyalist kuruluşlara karşı; İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, Müşterek Savunma Paktı, İslam Dinarı gibi; ilmi, insani ve İslami oluşumları ortaya atması ve D-8’leri kurması,

    7-Barbar batı emperyalizmine ve tek süper güç ABD’ye karşı, tüm Afrika, Asya ve Güney Amerika ülkelerini içine alan, Yeni ve Adil Bir Dünya çağrısının ve çalışmalarının yankı ve yanıt bulması ve mazlumlar dünyasının uyanması,

    8- ABD, İngiltere ve İsrail gibi sayılı ülkelerin sahip olduğu nükleer silahları ve dünyayı cehenneme çevirecek tahribat mekanizmalarını boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak teknolojik keşif ve gelişmelere ön ayak olması, gizli açık yürütülen girişim ve gayretler sonucu, şimdi caydırıcılık gücüne ve güvencesine ulaşılması,

    9- Her türlü inkârcılığın ve sapıklığın fikri temellerini yıkacak ilmi ve ahlaki kitapların, tüm dünyada yaygınlaştırılması. Son derece bilimsel yöntemlerle doğru ve doyurucu şekilde hazırlanmış yayınların her kesime ulaştırılması,

    10- Ve bütün bu hazırlıkların artık son aşamaya gelmiş bulunması ve artık kendisi başta bulunmasa da prensip ve projelerinin, stratejik ekip ve takipçilerinin programlarını iktidara taşıyıp icraata koyacak olması.


    ERBAKAN’DAN AKP TAHLİLLERİ

     

    · Irak’ta ölen tek bir çocuğun vebalini, yedi sülaleniz alnını secdeden kaldırmasa da ödeyemeyecektir!

    · Komşuda yangın varken eli kolu bağlı oturamayız diyen ey AKP yöneticileri; şimdi en büyük katliam, en büyük yangın varken nasıl eliniz, kolunuz, diliniz bağlı oturup duruyorsunuz? Yazıklar olsun size, yazıklar olsun size, yazıklar olsun size!

    · Irak’ta, Amerikalılar camilerdeki çocukları öldürüyorlar ya, ‘Ben tüm tabiatın sahibiyim‘ düşüncesiyle öldürüyor. Hristiyanlık neyi telkin ediyor? ‘Sen çevrenin sahibisin, yakarsın, yıkarsın, öldürürsün ne istersen yaparsın‘ İşte bu inançla öldürüyor. Bu nedir? Bu vahşettir! Böyle bir zihniyetten hayır gelmez. Mübarek İslam dininin güzel medeniyeti bırakılır da gidip Papa’nın heykeli altında ‘İlle biz sizin dininize gireceğiz, sizin medeniyetinize gireceğiz, sizden olacağız‘ diye imza atılır mı? Başka şeye bakmaya gerek var mı?

    · Bakınız; hiç aklı başında bir adam bizim büyük medeniyetimizi, İslam nuruyla nurlanmış olan medeniyetimizi bırakır da gider papazların medeniyetine ‘İlle buraya gireceğim!‘ diye kapıları zorlar mı?

    · Ne dedi AKP? ‘Efendim biz de Milli Görüşçüyüz‘ Millet de bunları Milli Görüşçü zannetti, böylece geldiler bu milletin oylarını aldılar. AKP’nin ne söylediklerini biliyorsunuz: ‘Biz Erbakan’ı Cumhurbaşkanı yapmak istiyoruz, bizi O kurdu, O’nun emrindeyiz, O’nun zekâsıyla ikili oynuyoruz‘ gibi demediklerini bırakmadılar. Şimdi hala bunu söyleyenleri duyuyorum. Bana bakın yav işte biz buradayız. Burası neresi? Milli Görüş. ALLAH MUHAFAZA BUYURSUN BÖYLE SÖYLEYEREK BENİ AKP NİN GÜNAHLARINA NİYE ORTAK YAPIYORSUNUZ? Milli Görüş, şu bardağın içindeki süttür, AKP ise Irkçı Emperyalizmin yapmış olduğu kireçli sudur. Bu millet süte gitmesin diye bir bardağın içine kireçli su koymuş. Milyon kere mi söyleyeceğiz; Süt başkaa, kireç suyu başka.

    · Avrupa’nın gözüne girmek için: “Efendim, Avrupa bizden Kürt meselesi diye bir mesele üzerinde çalışmamızı istiyor“ diyemediği için akıllılık zannediyor, başlıyor şimdi: “Ahh millet siz ana acısını bilmezsiniz, ey millet bu meseleyi tarihe gömeceğiz“ falan diyor. Bunlar çocuk aklı. Bana bak ya, sen ağzındaki baklayı çıkarsana. İlla Kürt Meselesi diye, Türkiye’nin bölünmesini istiyorlar. Bunu anaların acısıyla, babaların bilmem zoruyla karıştırıp Milleti aldatacağını mı zannediyorsun? Bunlar Dış Güçlerin meseleleri, Haim Nahum planı, Türkiye’yi bölmek için oynanan oyunlar. Bunlarda yeterli Devlet tecrübesi yok.

    · Sen namazda 40 defa yarabbi beni sakın Yahudilerin ve Hıristiyanların yoluna saptırma diyeceksin ardından selam verdikten sonra gidip: Ben Türkiye'yi Avrupa Birliğine sokacağım diyeceksin, ABD ve İsrail ile stratejik ortak olacaksın. Yahu sen namazda Allah'a ne söz veriyorsun, selam verdikten sonra ne yapıyorsun?

    · Bunlar memura yüzde 3 oranında zammı veremem diyor. 2 miyar dolarlık parayı veremem diyor. Bak biz sana trilyondan bahsediyoruz. Senin ırkçı emperyalistlere verdiğin para var ya. Şu parayı çıkar bakalım bir ortaya. Millet için kullanılacak o para. Bu para ile her köye asfalt yol yapılır. 22 tane GAP yapılır. 35 Telekom, 40 TÜPRAŞ, 80 tane ERDEMİR, mükemmel bir savunma sanayi sistemi yapılır. Her eve aylık 2 bin dolar ek kaynak sağlanır.

    · Eğer sen Milli Görüş gömleğini çıkarır, yahudi çuvalını kafana geçirirsen; hayrı şerri ayırt edemezsin... Hidayetin, ferasetin ve dirayetin kararır ve Hakka hizmet ediyorum diyerek Batıla hizmet edersin, haberin bile olmaz!

    · “Bak, sen bu AKP’ye hizmet ediyorsun, AKP de Dünya Siyonizm’ine hizmet ediyor. İşte apaçık ortadadır. Ediyor da ne oluyor? Onun bütün insanlığa yapmış olduğu zararlardan bir misli defterine pay olarak yazılıyor. Bu zararın altından kalkamazsın, kendine gel arkadaş!

    · Bre gafiller, işbirlikçiler. Bu aziz milleti Avrupa’ya ve İsrail’e uşak yapacaksınız da elinize ne geçecek? Ortak Pazar kuracaksanız işte Bir buçuk milyarlık İslam âlemi var. Milli Görüşün Ağır Sanayii Fabrikalarını tamamlayın. Bütün Müslüman Ülkelerin makinasını, tankını siz yapın, ZENGİN OLUN, EFENDİ OLUN, UŞAK OLMAYIN. Aziz Milletimizin kıymetli evlatları; ŞAHİT OLUN, BU GERÇEKLERİ SİZE DUYURUYORUM. Duymayanlara duyurun.

    · Bak şu sözüm kulağında çınlasın: ‘Üç değil ikidir, üç değil ikidir bir daha söylüyorum üç değil ikidir. Yani, Efendim ne ben Irkçı Emperyalizme hizmet ederim ne de Milli Görüşçüyüm, ben kendi görüşüme hizmet ederim!‘ diyorsan bil ki sen Irkçı Emperyalizm’ in hizmetkârısın, işbirlikçisin. Sen öyle söyle. Binmişsin merkebin üzerine, o şarkıyı söyleyerek gidiyorsun. Ama nereye gidiyorsun? Irkçı Emperyalizmin emrettiği yere, ona hizmet etmeye gidiyorsun. Aklını başına al. Ee ne olacak? Irkçı Emperyalizmin karşısında tek ilaç Milli Görüştür! Milli Görüşe dört elle sarılmak suretiyle insanlığın kurtuluşunu temin etmeye mecburuz ve insanlığın bütün çekmiş olduğu ıstırapları durdurmaya mecburuz!

    · Erbakan Hocaya AKP Yöneticileri sorulunca;

    Evet, benim öğrenimdir, evladımdır. Ancak, Türkiye, dünya ve insanlık meseleleri söz konusu olduğu zaman elbette bütün insanlığa karşı vazifemizi ifa etmemiz lazım. Gerçekleri dile getirmemiz lazım. O gün söylediğiniz Tayyip, Milli Görüşçü bir Tayyip’ti. Bugün bizim tenkit ettiğimiz Tayyip ise şu sözleri söyleyen Tayyip’tir. Bakınız 31 Mart 2003’te Wall Street Gazetesinde Recep Tayyip Erdoğan: ‘ABD nin Irak’ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerinin mümkün olan en az zaiyatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri temennisi ile duacısıyız!‘ diyor. Amerika’ya dua ediyor. Milyonlarca Müslüman Iraklı kardeşimiz tamamen hainane bir şekilde öldürülürken. Bu nasıl Milli Görüşçülüktür? Böyle bir zihniyeti tasvip etmek mümkün mü? İkinci bir sözü, 11 Haziran 2005 Hürriyet Gazetesi; ‘ABD liderliği dünya için bir fırsattır. ABD’nin, küresel barış ve hürriyetin güçlendirilmesiyle tehlikelerin önlenmesi için ortaya koyduğu stratejik hedeflerin Türkiye’nin hedefleriyle örtüşmesi paylaşılan ortak değerlerin bir tezahürüdür!‘ Bu ne sözlerdir Allah aşkına?*

    AKP, ASLA ERBAKAN MİSYONUNUN VE MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN TEMSİLCİSİ DEĞİLDİR!

    · Erbakan demek, Siyonizm’i (Batıl ve barbar dünya düzenini) deşifre edip etkisiz kılmak için çalışarak; (70’li yıllarda Hükümet ortaklıkları, Refahyol icraatları, D8 hamleleri… vb.) Hakk ve adaleti esas alan, Değişmeyen doğrulara dayalı bir Adil Düzen hazırlayarak İslam Birliği’ne öncülük yapmak ve Tüm İnsanlığın Saadeti için çalışmak demektir! 

    Oysaki AKP hükümetleri AB kapısında beklemeye oldukça azimlidir. Hem AB bakanlığı kurarak hem de AB için uyum yasaları kapsamında pek çok icraatla bunu ispat etmiştir. Ayrıca büyük İsrail demek olan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) un eşbaşkanlığını ise gururla yapmaktadırlar.

    · Erbakan demek faizsiz ekonomi, Havuz Sistemi, denk bütçe demektir. Bunu hükümet ortağı olduğu dönemlerle beraber Refahyol hükümeti döneminde de ispat etmiştir. İlave borçlanma ve vergi koymadan denk bütçe sağlanmış sadece on bir ayda 35 milyar dolar borç faizinden bu ülkeyi kurtarmıştır. Havuz Sistemi ile rantiyenin beli kırılmış, aynı zamanda 45 milyar dolarlık borç stokunu 22 milyara düşürmüştür.

    AKP ise cumhuriyet tarihinin en fazla borçlanan hükümetleri rekorunu kırmıştır. Cumhuriyet tarihi 90 milyar iç borç yaparken, AKP hükümeti 200 milyar dolar borçlanmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca 56 hükümet 130 milyar dolar dış borç yaparken AKP, 350 milyar dolar borçlanmıştır. Milletimizi ise sadece İMF’ye borçluymuşuz ve ödemişiz gibi kandırmakta ve uyutmaktadır.

    · Erbakan demek sanayileşme sevdası, Ağır Sanayi demektir. Sadece MSP döneminde 74-78 yılları arasında hem de hükümetin küçük ortağıyken 200 dev fabrika temeli atmış 70 tanesini bitirmiştir. Bu büyüme hızı bugün bile aşılamaz bir rekordur.

    AKP döneminde ise bırakın sanayileşmeyi bu tesislerin çoğunluğu satılmıştır. Geçmiş 56 hükümet 8 milyar dolarlık özelleştirme yapmışken, AKP Hükümetleri ise 50 milyar doların üzerinde özelleştirme yapmıştır.

    · Erbakan demek ilave vergi koymadan kalkınma demektir. Zira Refahyol hükümeti döneminde daha çok üreten ve büyüyen bir ekonomiyle ülkenin vergi geliri artmıştır.

    AKP döneminde ise suni gündemler arkasına saklanan vergi uygulamaları ile 56 hükümetin 542 milyar dolar vergi gelirine karşın, 12 yıldır 1,2 trilyon dolar vergi alınmıştır. Özelleştirme rekor seviyelere ulaşmış, borçlanma şaha kalkmışken bu rakamı sorgulamak gerekir.

    · Erbakan demek ahlak ve maneviyat bayrağını üstlenmek ve bunu yaşamaktır. Tüm hükümet programlarına manevi kalkınmayı koyan ve hayata geçiren tek liderdir. Sadece MSP döneminde 4 yılda 350 İmam Hatip Okulu, 10 yüksek İslam Enstitüsü, 3000 kuran kursu açılmıştır.

    Ancak AKP döneminde zina suç olmaktan çıkarılmış, eşcinsel derneklerinin önü açılmış, domuz eti kasaplık et sınıfına alınarak kredi desteği verilmiş, AB sevdasıyla ülkedeki bütün kiliseler bir bir restore edilerek hortlatılmıştır.

    · Erbakan demek Kıbrıs barış harekâtını yapmak ve dünyaya karşı zafer kazanmaktır.

    Oysaki AKP “çözümsüzlük çözüm değildir” sloganıyla yola çıkmış, referandumla az kalsın Kıbrıs’ı kaybetme eşiğine gelmiş ve bunu başarı olarak sunmuştur. Allah’ın rahmeti sayesinde Rum’ların oylarıyla tasarı kabul edilmemiş ve Kıbrıs kurtulmuştur.

    · Erbakan demek işçiye, memura sahip çıkmak demektir. Refahyol hükümeti döneminde sadece asgari ücret %100 den fazla, Bağkur maaşları %300 den fazla artmıştır.

    AKP hükümetleri döneminde ise aylarca süren müzakereler sonucu %2, %3 zamlarla milletimiz kandırılmaktadır.

    · Erbakan demek Papa’yı muhatap almamak, misyonerliğe geçit vermemek, ekümenlik sevdasına dur demektir. Erbakan, milyonluk Papa gelmesin mitingleri yaparken;

    AKP zihniyeti ise; Hz. Peygambere saygısızlık yapan, Türkiye’yi Ermeni Soykırımı iftirasıyla karalayan bu Papa’yı “Kutsiyetpenah” ifadeleriyle -ki bu ifade kutsiyetine sığınılacak zat, medet umulan kutsal makam demektir- sarayın başkonuğu olarak ağırlamıştır. Sevgiyle gelen Papa ise raporlarını almış Ortodoks lideriyle bir araya gelip amacına devlet korumasıyla devam etmiştir. Bugün ülkemizde hızla artan gençlik yapılanmaları misyonerlik merkezleri olarak çalışmakta, gençliğimizi aslından uzaklaştırmakta ve bunu yapanlar hiçbir engelle karşılaşmamaktadırlar.

    · Erbakan demek tüm mazlum coğrafyalara ve Filistin’e sahip çıkmak demektir. Bosna’nın – Çeçenya’nın kurtuluş mücadelesinin fatihi Erbakan’dır. Refahyol döneminde Türkiye Erbil Kentine Türk askerlerini yerleştirmiş ve İsrail tek bir operasyona cesaret edememiştir. İlaveten o günkü kan ağlayan coğrafya olan Çeçenya, Bosna ve Kosova’da bir müslümana kurşun sıktırmamıştır.

    AKP ise tezkere ile Irak işgaline destek veremeyince, 4.000 sortiye izin verdik diyerek özür dilemiş tüm askeri liman ve hava üslerimizi ABD hizmetine sunmuştur. Bizzat Tayyip Erdoğan kahraman ABD askerlerinin en az zayiatla ülkelerine dönmeleri için dua ettiğini söylemiştir. Theodor Herzl’in mezarında saygı duruşuna durmuş ve Eli kanlı Peres’i mecliste ağırlamış ve alkışlatmıştır.

    · Erbakan demek Hz. Peygamberin 18 bin âlemin varlık sebebi, baş tacı, rehberi bilmektir.

    AKP zihniyeti ise HÂŞÂ! Bakara’yı makaraya çevirmeyi, Peygamber’e kibirli demeyi, Peygamber’e hakareti özgürlük sayanlara sahip çıkmayı tercih etmektir.

    · Erbakan demek beyefendilik, terbiye, yüksek ahlak, tevazu, seçerek konuşmak, vefa, devlet adamlığı demektir. Erbakan demek iman, istikrar, cesaret, aşk demektir. Ve Erbakan demek örneklerle, kelimelerle anlatılamayacak kadar müstesna, sadece yine “ERBAKAN” demektir.*

     

     


    ERBAKAN'I “YABAN”LAR SEZMİŞ, AMA “ŞABAN”LAR HALA FARK ETMEMİŞTİ!

     

    Cevat Gündoğdu’nun anlattığı bir hatıra:

    “2006 yılının Ağustos ayında Hocamı Altınoluk’ta ziyarete gittiğimizde, Almanya’dan 27 kişilik Milli Görüş Gençlik Kulübü ziyarete gelmişti. Yakışıklı uzun saçlı bir delikanlı, Hocamıza okulu bitirdikten sonra tezini hazırlamak için ABD’ye gittiğini söyledi. Tezinin konusunun siyasi içerikli olduğundan bahsetti ve şunları ekledi:

    -“Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine kadar, padişahları, Mustafa Kemal’i ve diğer cumhurbaşkanı ve başbakanları inceleyip tezimi jüri kuruluna teslim etmiştim. Birkaç gün sonra danışmanım olan bilgin Profesör beni çağırdı ve “tezinde çok önemli bir kişiden, başbakanlık yapmış çok ilginç bir şahsiyetten bahsetmemişsin” diyerek Sizi çok farklı yönlerinizle ve takdirle nakletti. Gerçekten hayretler içerisinde kalmış idim” diyerek Hocamın Avrupa ve Amerika’daki bilim adamlarının nasıl anladığını bir kez daha itiraf etmişti.

    Aziz Hocamız Samsun il yönetimine şunları anlatmıştı:

    -“Arkadaşlar vaktiyle biz Hanefi Mezhebi’ nin en önemli fıkıh kitaplarından biri olan Mülteka’yı okurken, av ve avcılık bahsinde şunları öğrendik. Avcı avını gördüğü zaman, besmeleyi çeker ve tetiğe basar. Avı vurduğunu hissederse, köpeğine tüyo verir, köpek gider avı yakalayıp getirir. Avcının köpeğin avı nasıl getirdiğine bakması farzdır. Dudakları ile mi götürdü yoksa dişleri ile mi götürdü? Eğer dudakları ile götürdü ise, onu sahibi için getirmiştir. Eğer dişledi ise, ona salyasını akıttı, kendi nefsi için tutuvermiştir. Eğer ısırdığı için hala ölmemişse, hemen orada besmele ile yeniden kesilir ve o zaman helaldir, sadece o ısırdığı yer kesilir köpeğe verilir. Ama eğer ısırdığı için öldü ise, o zaman o murdardır yenmez” dedikten sonra sözü eğitime getirdi:

    “Şimdi ben size ne anlatıyorum? Bulunduğumuz ve imtihan olunduğumuz makamlar ve imkânlar emanettir, bunları ısırarak salyamızı bunlara akıtıp murdar etmeyelim. Makamlar emanettir, bunlar gelip geçicidir. Bizim sahibimiz Rabbimiz ve davamız için kullanmamız gereken şeylerdir. Bunları ısırarak, bunlara salyamızı karıştırarak, hem kendimizi helak ederiz, hem de peşimizden gelenleri, arkamızdakileri helak ederiz” derken Hoca’nın gözlerinin yaşardığını hatırlıyorum.

    1986 yılının sonlarıydı. Erbakan Hocamızla beraber Mekke-i Mükerreme’ye gitmiştik. Kâbe’nin imamları ve Ümmül Kura Üniversitesi’nin önemli profesörleri ki, bunların içerisinde Prof. Muhammed Ali Sabuni ve Prof. Muhammed Kutup da bulunmaktaydı. Bir evde toplandık, takribi 250-300 kişi vardı. Hocamız orada bir konuşma yaptı ve: “(Hak ve adaleti hâkim kılmak için yapılan fikri ve siyasi) Cihad farzının edasının şartları nelerdir?” diye bir soruyla başladı. Sonra Müslümanların cihadı unuttuklarını, cihadın edasını, cihadın farzlarının şartlarına göre yapmadıklarını, zan ve heyecanla oyalandıklarını beyan edip ardından da üç saat cihadı anlattı. Biz daha sonra 1990’da Prof. Muhammed Kutup’u Mekke’deki evinde ziyaret ettik. Yanında Dursun Ali Düzenli de vardı. Bana dedi ki:

    -“Biz cihadın edasının farzlarını Erbakan’dan öğrendik ve ilk defa duyduk. Biz o zamana kadar cihadın merhalelerini ve gereğini sadece biliyorduk. Ama bir usule göre düşünüp de, cihadın da edasının farzları olabileceğini ve cihadın ilmihalini tasavvur edemiyorduk. Ama Erbakan Hoca bize cihadın tarifini, cihadın özelliklerini ve cihadın edasının farzlarını anlatınca hayretler içinde hayran olduk.” *

    D-8 sadece Antiemperyalist değil; ilmi, insani ve İslami bir girişimdir!

    Erbakan Hoca'nın, son birkaç asırdır Emperyalizmin, yani ırkçı Siyonizm’in ve her yönden

    dünyaya hâkim olan şeytani güçlerin, kontrolü dışında ve onlara rağmen başlatıp başardığı D-8[1]

     

     

     

     oluşumunun güya “antiemperyalist bir yapılanma olmadığını ima etmek için” “D8 antiemperyalist bir oluşum mu?” şeklindeki soruyu soran kimse:

     

    a)  Ya çok cahildir… Dünyada olup bitenlerden habersiz ve ilgisiz birisidir.

    b)  Ya çok gafildir… Kimin ne yaptığını, neyi amaçladığını ve bunların karşısına kimlerin ve hangi maksatla çıktığını araştırmaktan ve anlamaktan acizdir.

    c)   Veya bu soruyu soran kimse, acınacak derecede akıl fakiridir. Çünkü sorulan sorular aynı zamanda “akıl ve anlayış seviyesinin göstergesidir”.

    d)  Yahut, bir gerçeği bile bile gizlemek, hakikati ters yüz etmek ve başka türlü göstermek isteyen bir kötü niyetlidir ve haset (kıskançlık) ehlidir.

    e)  Yahut; “D-8'ler antiemperyalist bir oluşum mu?” sorusu, bu tarihi ve talihli girişimi küçümsemek, önemsiz göstermek, söz konusu etmeye değer bulmuyoruz havası vermek için sorulmuş olabilir ki, bu “ulaşamadığı üzüme “daha koruk” diyen tilki” çaresizliğidir. Ve bütün bunlar, ilim erbabına yakışmayan, sorumluluk duygusuyla bağdaşmayan, Vatan sevdasıyla ve dava adamlığıyla uyuşmayan, vicdani dürüstlük ve olgunluğa sığmayan talihsiz tepkilerdir

    Beyler “Antitez” sadece bir reaksiyondur; bize aksiyon gerektir… “sentez” ise kolaycılık ve kopyacılıktır; milli şuur sahipleri “tez” üretmelidir. İşte Milli Görüş, Adil Düzen, teorik olarak birer orijinal tez'dir. Tamamen Milli, yerli, ilmi, insani ve de İslami yeni bir medeniyet projesidir. Ve bunlar D-8'ler ile bizzat pratiğe dökülmüş gerçeklerdir.

    Ancak Erbakan gibi dahi bir liderin, çok yüksek bir feraset ve örnek bir cesaretle başarabileceği, öyle hayali ve hamasi değil, fiili, resmi ve hakiki bir oluşum olan, bütün alt yapısı, teşkilat çatısı ve iş bölümü programları hazırlanan; üç yüz senedir emperyalizme rağmen kurulan ilk, tek ve gerçek oluşum sayılan D-8'lerin, antiemperyalist olup olmadığını;

    1- Gidip İsrail'den sorup anlayın.. Sabataist Çevik Bir'leri, bu girişimin mimarına karşı nasıl kullandıklarını öğrenmeye bakın… Bize inanmıyorsanız Yalçın Küçük'ün “Gizli Tarih”inin 281. sayfasını karıştırın.

    2- D-8'lerin antiemperyalist olup olmadığını, siz ABD ve Yahudi lobilerinden öğrenmeye çalışın… Çünkü “rakip düşmanların itirafı en sağlam kanıttır”, unutmayın… Hiç değilse TESEV'in hazırlattığı Türkiye-İsrail ilişkileri kitabında Erbakan'la ilgili bölümleri araştırın.

    3- D-8'lerin ve Erbakan Hareketi'nin antiemperyalist olup olmadığını, Haçlı emperyalizminin kalesi ve Siyonizm’in kuklası olan AB yetkililerinden sorup öğrenin ve aklınızı başınıza alın…

    Bazı saptırıcı Ulusalcıların ve istismarcı İslamcıların “D-8'ler hareketi antiemperyalist bir girişim midir?” sorusu:

    “1974 Kıbrıs çıkarması, antiemperyalist bir girişim miydi?”, “Filistin intifadası, antiemperyalist bir hareket midir?”, “Mazlum Irak halkının, işgal ordularına karşı mücadelesi, antiemperyalist bir direniş midir?” sorularından çok daha şaşırtıcı ve yürek yaralayıcı gelmektedir.

    Tekrar ve açıkça soruyoruz, uyarıyoruz ve herkesi sorumluluğa çağırıyoruz:

    Öyle sadece ülkemizin ve insanlık âleminin mevcut sorunlarını ve sıkıntılarını, malum ve mel'un güçlerin saldırılarını papağan gibi tekrarlayıp durmak ve slogandan öteye geçmeyen boş teklif ve temennileri sıralamakla asla ilim erbabı ve dava adamı olunmaz… Erbakan Hoca'nın ilmi ve insani program ve oluşumları dışında, kimin ne türlü projesi varsa, ortaya koysun ki, bunları karşılaştırma ve doğru karara varma imkânı bulalım… Siyonist güçlerin ve içimizdeki sağcı-solcu hain işbirlikçilerin asıl korkuları, başından beri Erbakan'dır ve Onun onurlu amaçları ve olumlu programlarıdır. Bu masonik ve münafık çevreler Erbakan'ın kontrolü dışında; İslamcı hatta şeriatçı bir MSP’ye bile hazırdı ve razıydı. O tarihlerde Hürriyet Gazetesi, şöyle bir manşet atıyordu: “Ya Erbakan, Ya MSP” Yani bu: “Erbakan'ı dışlayın, MSP'yi kurtarın” mesajıydı! MSP’nin 1977 Genel Kongresi öncesinde Türkiye'nin tirajı yükseltilmiş, bununla orantılı olarak malum sermaye çevrelerinin sözcülüğünü ve dahi gözcülüğünü üzerine yüklenmiş olmakla tanınan gazetesi Hürriyet şöyle bir manşet çekmişti: “Ya Erbakan, ya MSP..” İşte korkut Özal gibi marazlıları bu manşetler ayaklandırmıştı.

    Bir manşet haberdi bu, ama öyle bir manşet haberiydi ki, adeta manda pisliği iriliğinde harfler kullanılarak verilmişti. Sadece sermaye çevrelerinin değil, batı dünyasının da muteber gazetesi, manşetinin altında “Cumhuriyet Başsavcılığı'nın MSP lideri Erbakan'ın yaptığı bazı konuşmalar hakkında soruşturma yürüttüklerini, dosyayı Yargıtay Ceza Dairesi'ne gönderdiklerini, eğer Yargıtay dosyayı yerinde görür ve MSP ile Erbakan'ın savunmasını da reddederse, Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne gidileceğini” yazıyordu. Peki “Saptanılan” neymiş? Cumhuriyet Başsavcısı'nın iddiasına ve gazetenin yazdığına göre, MSP ya Erbakan'ı partiden ihraç edecek veya kapatılmayı göze alacaktı. Başsavcı Akdoğan bu iddianın muhteviyatını aynı gazeteye verdiği bir demeçte şöyle özetliyordu:

    “MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan hakkında 11 Aralık seçimlerinden önce Urfa'da ve TRT'de yaptığı konuşmalar açısından harekete geçilmiştir. Bu konuşmada Erbakan, bizim saptadığımıza göre laikliğe ve Siyasal Partiler Kanunu'na aykırı sözler etmiştir!.”

    Rahmetli Erbakan ise bunlara şöyle cevap veriyordu:

    Buna mukabil haberlerin ertesi günü, MSP lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan TBMM'de bir basın toplantısı yaparak: “Allah demeyi suç saymak ve inançlı insanlarımıza sataşmak artık asla mümkün değildir” diyordu. Erbakan, basın toplantısında özetle şunları söylüyordu:

    Laiklik nedir?

    “Savcılığın bu girişimi Türkiye'de temel insan hakları ve özgürlükleri ve demokratik rejimin mevcudiyeti hususunda dünya kamuoyunu derin şüphe ve tereddüde sevk edecek mahiyettedir. Bu münasebetle, bütün vatan sathındaki teşkilat mensuplarımızın ve Milli Görüşe bağlı gönüldaşlarımızın hadiseyi sükûnetle takip etmelerini ve tahriklere kapılmamalarını önemle rica ederim''

    MSP lideri daha sonra basın mensuplarının suallerini cevaplandırırken, kanunlarda icap eden değişikliklerin yapılarak, laikliğin yanlış yorumlardan kurtarılması gerektiğini, temel hak ve hürriyetleri teminat alan kesin sınırların çizilmesinin icap ettiğini belirtiyor ve “Atatürk ilkelerini dinsizlik manasında kullanmak kimsenin hakkı değildir. Ve yine Laikliği dinsizlik manasında kullanmak kimsenin haddi değildir” uyarısını yapıyordu.

    Erbakan konuşmasını şöyle bitiriyordu:

    “Laiklik; bir insanın kendi inancının gereğini rahatlıkla yapması ve yaşamasıdır. Gerçek laiklik inanç ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Laikliğin matematik tarifi budur. Yani inancınızı açıklarsınız, gereğini yaparsınız; ancak bu inancınızı başkasına zorla dayatamazsınız.. Bu sebepten dolayıdır ki bir insan Allah dediği zaman, İslam’ın gereklerini yerine getirdiği zaman, kalkıp da “niye Allah dedin?” diye sorgulamak ve bu konuda baskı yapmak, asıl laikliğe aykırıdır. Herkes inancını rahatlıkla konuşmalı ve yaşamalıdır. “Aksi halde biz, inandığımız yolda yıldırım olmasını da biliriz. Bu aziz vatanda 50 milyon şehit verdik, bu vatan üzerinde yaşayan insanlar rahat Allah desinler diye! Bunu teminat altına almak ölünceye kadar vazifemizdir, hiç kimse önümüze çıkamaz.”*[2]

    Emperyalistlerin karakolu mason localarının AP için hazırlattığı rapora göre:

    “MSP parçalanır, MHP'nin desteği de alınırsa, AP 236 milletvekili çıkartır” denilerek, tek korkularının Erbakan olduğu vurgulanmıştı. AP Genel Başkan Yardımcılığınca hazırlatılan, “1977 milletvekili genel seçimi sonuçları değerlendirilmesi” başlıklı raporda, “AP'nin, MHP'nin desteğini sağlaması halinde milletvekili sayısını 209'a, MSP'nin tamamen parçalanması ve MHP'nin bazı illerde desteğinin sağlanması halinde 236'ya çıkartacağı”görüşü savunulmaktaydı. Yani hedef Erbakan'dı. O tarihlerde AP Sakarya milletvekili Nuri Bayar'ın başkanlığında bulunduğu propaganda ve haber alma işleriyle görevli Genel Başkan Yardımcılığınca Mehmet Sokulu adında bir uzmana hazırlatılmıştı. “Hemen hemen bütün illerde MSP'nin parçalanmasının önerildiği raporda, bazı iller için yapılan değerlendirmelerin ve getirilen önerilerin özetleri yer almaktaydı.”[3]*1

     Ama daha sonraları şeytanı bile utandıran yalanlar ve gerçeği çarpıtan kitaplar yazılacaktı:

    “Necmettin Erbakan'ın Milli Nizam Partisi komünizme de Siyonizm’e de karşıyız diye ortaya çıkmış ve komünizmin odağı olarak Sovyetler'i, Siyonizm’in odağı olarak Avrupa Topluluğu'nu tanıtmıştır. Sovyetler'i komünist olarak damgalamak doğaldır, çünkü onlar kendilerini komünist olarak nitelendirmektedirler zaten. Ancak Avrupa Topluluğu'na özellikle de 1969-1970'lerde Siyonist demek gerçekten büyük bir çarpıtmacadır. Çünkü 1967'de patlak veren Arap-İsrail Savaşı Avrupa ülkeleri İsrail'e karşıt Araplardan yana bir tutum takınmışlardır. Ayrıca, çok değil MNP'yi kurmadan 1 yıl kadar önce Erbakan Odalar Birliği Başkanıydı ve hazırlayıp bastırdığı raporda, Avrupa Topluluğu'nu överek, ateşli bir söylemle Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesini savunmuşlardır.”*2[4] Evet böylesi asılsız isnat ve iftiralarla; “çamur atılsın, tutmazsa izi kalsın”metodu uygulanmış, Cengiz Özakıncı da Erbakan’ı karalama kampanyasına katılmıştı. Oysa Erbakan’ın AB’yi savunduğuna ve Avrupalıların İsrail’e karşı Arapları savunduğuna kargalar bile inanmayacaktı.

    Ve nihayet ESAM'ın tarihi toplantısında çağın Fatihi, dönüşüm projelerini açıklamıştı.

    27 Mayıs 2006’da İstanbul Ali Sami Yen stadında muhteşem bir katılım ve coşkuyla kutlanan İstanbul'un Fetih yıldönümü şöleninden bir gün sonra: Grand Cevahir Kongre Sarayında ESAM tarafından düzenlenen ve İslam dünyasından yüzlerce devlet adamı ve ilim erbabının katılımı ile gerçekleşen “Müslüman Toplulukları ve Sorumlulukları” konulu ilmi konferansta Çağımızın Fatihi;

    •İslam dünyasının ve insanlığın temel problemlerini ve sebeplerini,

    •Kurtuluş çarelerini ve çözüm projelerini,

    •Bunlarla ilgili yeni fikir önerilerini, fiili tatbikat örneklerini ve başarılı pratiklerini, çok akıcı bir dille ve çarpıcı misallerle anlatmıştı ve bunlar Milli Çözüm Dergimizde yazılmıştı:

    Pilotsuz uçaklar:

    Baykar Makine Sanayi ve Teknoloji Araştırma Şirketinin ürettiği pilotsuz uçaklar uzaktan kumanda ile uçurulmuş ve istenilen hedefe ulaştırılmıştır. Simülatör sistemiyle, bu uçakların kendisine zarar vermeden çok çeşitli denemeler rahatlıkla yapılmıştır. Bütün bunlarda seri imalat safhasına gelinmiş durumdadır. Her türlü silah ve teknolojik araç ve gereçler üretilip savunma ihtiyaçlarımız için hazırlanmıştır. Bütün bu özgün başarı ve birikimler, şanlı ordumuzun hizmetine sunulmuş bulunmaktadır.

    a- Pilotsuz uçakların ve her türlü bilgisayarlı araç gereçlerin,

    b- Duvardan, kapıdan, mayınlı ortamdan, tel örgülü ve elektrikli manialardan aşan ve hedefine ulaşıp görevini yapan yürüyen teknolojik böceklerin,

    c- Ulusal ve uluslararası her türlü stratejik konuşma ve yazışmaları dinleyecek ve değerlendirecek, ama kendisi asla çözülmeyecek son sistem iletişim aletlerinin,

    d- Bilgisayar sistemlerini, teknolojik projeleri, hıyanet ve saldırı girişimlerini, çok özel ve gizli casusluk şebekelerini takip ve tahrip edici, sentetik ilaç kapsülleri benzeri, uzaktan kumandalı ve fark edilmesi imkansız; bir nevi “suni cin” modellerinin:

    e- Tasarım ve proje başlangıçlarını, f- Model ve deneme safhalarını, g- Seri üretim ve geliştirme aşamalarını gerçek ve örnek video çekimleriyle gösteren tanıtım filmi, hayret ve hayranlık uyandırmış ve:

    “Ahir zamanda ve Hz. Mehdi'nin Deccal'e karşı kutlu savaşında “barut ateş almayacak, silahlar patlamayacak” mealinde müjdelenen haberlerin nasıl hakikat olacağı böylece ispatlanmıştır.

    Elbette bu kutlu gerçeklerin ve mutlu gelişmelerin, İsrail de farkındaydı ve telaşındaydı. O dönemde Hizbullah'ın kullandığı ve İsrail savaş gemilerini batırdığı ve Siyonistlerin paniğe kapıldığı pilotsuz uçakların nereden geldiğini ve asıl sahibini tanımaktaydı.. Ama maalesef bizim yazarlarımız bile bunlara inanmakta zorlanmakta ve şunları yazmaktaydı:

    Müslümanlar bu teknolojiye sahipse! (Onların sonu yaklaşmıştı)

    Hizbullah direnişi karşısında hem şaşırıp hem de apışıp kalan sadece İsrail sanılmamalıydı! İsrail'e destek veren tüm ülkeler allak bullak olmuşlardı! Bir türlü frenleyemedikleri İsrail yönetimi yüzünden dünya kamuoyunun giderek Müslümanlara hak verir hale gelmesinin önüne geçebilmek için hemen bir kuyruklu yalan daha uydurmaya başlamışlardı. İsrail vahşetini ancak böylesine kuyruklu bir yalan ile örtbas edebileceklerini düşünen İsrail dostları “Müslümanların İngiliz uçaklarını havada infilak ettirerek binlerce kişinin ölümüne sebep olacak hazırlıklar içinde oldukları” haberini yaymışlardı. Bu kuyruklu yalan yüzünden elbette Müslümanlar sıkıntıya uğrayacaktı. Şimdiden dünyanın dört bir yanında yine Müslümanlar aleyhine kararlar alınmaya başlanmıştı! Ama bu yalanların en büyük sıkıntısını yine yalanı çıkaran kesimler çekecekti, çünkü yukarı mahallede bir yalan söylüyor aşağı mahallede kendileri de buna inanıyorlardı. Son yalanlarını gerçek olarak kabul edecek olursak yalanı çıkaranlar mücadeleyi zaten baştan kaybetmiş sayılacaktı. Zira ürettikleri yalanda müthiş bir teknolojiden dem vurulmaktaydı. Bu müthiş teknoloji onların düşman kabul ettikleri Müslümanların elinde ise onların sonu zaten yaklaşmıştı. Keşke Müslümanlar böyle bir teknolojiye gerçekten sahip olsalardı! Müslümanların böyle bir teknolojiye sahip olmaları demek Amerika'nın ve İsrail'in hegemonyasının fiilen sona ermiş olması anlamını taşırdı. Adamlar öylesine kuyruklu yalanlar söylüyorlar ki, bilim kurgu romanlarında anlatılanlara fark atardı!

    “Bilgisayarlar içine gizlenen sistemlerle sıvı patlayıcıları patlattırıp uçakları havada imha ettiriyorlar ve binlerce kişiyi ölüme sürüklüyorlar!(mış?..)” Ah, keşke Müslümanlar bu teknolojiye sahip olsalardı! İşte o zaman dünya gerçek barış ve huzur ile tanışacaktı. İşte o zaman fitne ve fesadın kökü kazınacaktı. Bu nedenle diyoruz ki İsrail dostlarının uydurduğu kuyruklu yalanlar doğruysa, yani gerçekleri dile getiriyorsa; o zaman, bu arkadaşların sonları yakındı!”*[5] diyen Sn. Milli Gazete yazarı, bazı gavurların da Erbakan Hoca’nın anlattıklarının farkında olduklarını, ama kendilerinin bunlara inanmadıklarını ortaya koymaktaydı.

    Araştırmacı gazeteciliğin duayeni sayılan Uğur Dündar Kasım 2002 seçimlerinden bir süre Sonra Profesör Doktor Necmettin Erbakan'ı 'İşte Hayatımız' programına konuk ediyor ve şunları söylüyordu:

    Uğur Dündar: Sayın Erbakan, ben programı hazırlarken dikkat ettim, girdiğiniz okulları hep birincilikle bitirmişsiniz. Hatta Teknik Üniversiteye sınavla ikinci sınıftan başlayan tek kişisiniz. Beden eğitimi sınavını yazılı yaptırabilecek kadar zekâ pırıltılarıyla dolu, deha düzeyinde bir beynin sahibisiniz. Bunu daha sonra Almanya'da günün teknolojisine hâkim olan ülkede, Aachen gibi çok önemli bir teknik üniversitede, Leopar tanklarında kullanılan motorların hem dizelle, hem de benzinle çalışabilecek hale dönüştürülmesine ilişkin bir projeye imza atmış birisiniz. Bütün bu başarılardan sonra Türkiye'ye geliyorsunuz 'Gümüş Motor' şimdiki adıyla Pancar Motor fabrikasını hayata geçiriyorsunuz. Bütün parçaları ülkemizde üretilen ilk motor fabrikası ki, halen o motorlar aynı patentle imal ediliyor. Şimdi insan bu geçmişe bakınca, acaba diyorum Sayın Erbakan bilim” adamı olarak kalmış olsaydı, ülkesine ve insanlığa siyasetçi Erbakan'dan daha mı fazla hizmeti dokunurdu?

    Erbakan: Cenabı Hakka şükretmişimdir ki, Onun lütfuyla memleketime hizmet için çok daha hayırlı bir yolu seçmiş olarak çalışmaktayım. Çünkü bir üniversitede profesör olabilirsiniz, Nobel ödülleri alabilirsiniz; ama ülkenizin insanı bugün olduğu gibi açlık ve sefalet içindeyse, müşkülat içerisinde, sıkıntı çekmekteyse, sizin bu Nobel ödülleriniz ne işe yarar? Bu sebepten dolayıdır ki, asıl lazım olan ülkesinde yaşayan milyonlarca insana fayda sağlamaktır. Allah'a şükürler olsun, biz bu yolu seçtik, Milli Görüş çığırını açtık ve ne zaman Milli Görüş işbaşına geldiyse, Türkiye’mizin hep yüzü güldü. Ama ne zaman bu ikinci plana atılıp, bizim taklitçi zihniyetler dediğimiz hükümetler geldiyse, maalesef bugünkü sıkıntılara benzer güçlüklerle karşılaştı. Dolayısıyla, çok hayırlı bir yol seçmişiz ve pek yararlı hizmetler yapmışız. Bizim partimizin kapatılması meselesinin, ayrı bir programda ele alınmasında çok yarar görürüm. Bu partiler başarılarından dolayı kapatılmıştır. İlk Milli Nizam Partimiz kısa zamanda Türkiye'nin en büyük partisi olma istidadını gösterince rakipler tarafından ve dış güçlerin kışkırtmasıyla çeşitli entrikalar ve mekanizmalar kullanılarak saf dışı bırakılmıştır. Ancak bütün bunlara rağmen arkasından yeni bir parti kurulmuş. O partiyle Türkiye'ye büyük hizmetler yapılmıştı. Milli Nizam Partisi'nden sonra kurmuş olduğumuz Milli Selamet Partisi, Türkiye'de Büyük Ağır Sanayi hamlesini başlattı. Türkiye'de Kıbrıs Barış Harekatının yapılmasında en büyük rolü oynadı. Aynı zamanda Türkiye'nin İslam Konferansı'na üye olmasını sağladı. Ve Türkiye'de bugün hasretini çektiğimiz reel ekonomiye dönüşün en büyük adımlarını attı. Biz 1974-78 yıllarındaki hükümetteyken, Tarım Bakanlığı bizdeydi. Türkiye'de buğday üretimini 10 milyon tondan elimize almışken bunu 20 milyon tona çıkardık. Et üretimini 125 bin tondan aldık, 625 bin tona çıkardık. Üretim ki, asıl bu ülkenin zenginlik kaynağıdır, bu hususlarda hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek başarılı hizmetler yapılmıştır. Ancak bu hizmetler artıp da bizim demokratik yoldan engellenemeyeceğimiz görüldükçe, çeşitli ve hileli yollara başvurulmuştur. Bütün bunlar bizim başarılarımızın birer delilidir. Dış mihrakların ve hıyanet odaklarının hep bizimle uğraşması; haklılığımızın ve hayırlı işler yaptığımızın ispatıdır.

     


    ERBAKAN HOCAYA GÖRE DÜNYAYI YÖNETEN GÜÇLER

    VE

    SİYONİST MERKEZLER

     

    Millî Görüş, mevcut herhangi bir düşünce veya hareketin reaksiyonu değildir. Doğrudan doğruya bir ilim ve fikir aksiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Millî Görüş Hareketi’ni ortaya çıkaran sebepleri ve mücadelemizi anlamak için, nasıl bir dünyada yaşadığımızı, bugünkü mevcut dünya düzeninin nasıl ortaya çıkıp işlediğini bilmemiz gerekir.

    Bu dünyayı emperyalistler kurdu. 1945'te Roosevelt, Churchill ve Stalin, Rusya'nın Kırım bölgesinde Yalta Limanı'nda bir araya gelip "Yeni Bir Dünya" tasarladılar. Sözde insanlık artık huzur, barış ve saadete kavuşacaktı. Bu süreçle başlayan soğuk savaş, 1989'da komünizmin iflası ve Sovyetlerin dağılmasına kadar neredeyse yarım asır devam etti. Fakir ülkeler daha fakir, zengin ülkeler daha zengin oldu. Gelir dağılımı adaleti gittikçe bozuldu. Açların, işsizlerin sayısı arttı. Milyonlarca insan ıstırap çekti.

    Siyasi bakımdan Filistin, Keşmir, Kore, Vietnam başta olmak üzere sürekli savaşlar ve silahlı çatışmalar devam etti. İnsanlığın üzerine bir kâbus gibi çöken bu devir esnasında Batıklar hep "Biz insanlığa saadet getireceğiz ama ne yazık ki komünizm var, Sovyetler var, soğuk harp var, bundan dolayı hizmetimizi yapamıyoruz." dediler durdular. Nihayet 1989'da Komünizm iflas etti ve Sovyetler dağıldı. O günden bugüne uzun yıllar geçti.

    Bu son dönemde bir yandan ekonomik alanda geri kalmış ülkelerin dış borçları ve bunun için ödedikleri faizler korkunç seviyelere ulaştı. Diğer yandan ise başta bazı Müslüman Körfez ülkeleri olmak üzere savaşlar yoluyla birçok ülkenin ekonomileri büsbütün bozuldu.

    Yeryüzüne barış geleceğine, tam tersine çatışmalar gittikçe arttı ve yeryüzünün her yanına yayıldı. İran-Irak Savaşı çıkartıldı, Körfez Savaşı körüklendi, Somali'de yerli halkı ezmek için Somali işgal edildi. Bosna, Çeçenistan ve Azerbaycan'da tarihin görmediği katliamlar yapıldı ve birçok Müslüman ülkeye haksız ambargolar konuldu. Adım adım bütün dünya sömürüldü ve küresel egemenlere itaat etmeye mecbur hâle getirildi. Böylece "Yeni Dünya Düzeni" adı altındaki tek kutuplu bir tahakküm ve sömürü düzeni gerçekleştirilmeye çalışıldı. İşte olaylar bütün açıklığıyla gözler önünde cereyan ediyor ve insanlığa bir türlü barış, huzur, saadet gelmiyor.

    Bugünkü dünyanın küresel kuruluşları olan BM, Dünya Bankası, IMF, AB, NATO gibi teşkilatların hepsi, insanlığın ifsadı için çalışmaktadır. Bunların yerine, hakkı ve hakkaniyeti üstün tutan, ifsada değil ıslaha çalışan kuruluşlar ikame edilmedikçe dünya huzur bulamaz. Dünya, Hak çerçevesinde bâtılın egemenliğinden kurtarılıp yeniden tanzim edilmedikten ve "Yeni Bir Dünya" olarak gerçekleştirilmedikten sonra insanlık kurtulamaz.

    Tarihteki olayların sebeplerini anlayabilmek için, yeryüzünde olayların tesadüfen cereyan etmediğini idrak etmek gerekir. Yeryüzünde kendi hâkimiyetini kurmak, bütün insanları köle yapmak, kendine tâbi kılmak ve sömürmek isteyen bir gücün varlığını görmek gerekir. Bu gücün gayelerini, metotlarını, nasıl çalıştığını, bütün dünyayı nasıl avucunun içine almak istediğini ve bunun için asırlardan beri gelişerek bugün artık nasıl organize bir güç hâline geldiğini bilmek gerekir. Bu gücün asırlardan beri olayları kendi gayeleri doğrultusunda planlayan ve bu planları uygulayan bir güç olduğunu idrak etmek gerekir.

    Bunları görebilmek için de bugünkü dünyanın anatomisini tanımak mecburiyetindeyiz. Bundan kasıt şudur: Malum olduğu üzere, insanların hastalıklarını teşhis ve tedavi edebilmek için doktor olmak gerekir. Doktor olabilmek için de anatomiyi, yani insan vücut yapısı ilmini bilmek gerekir.

    İnsan vücudu dışarıdan bakıldığı zaman bir deriyle kaplanmıştır. Ancak, bu deriyi kaldırıp altına baktığımız zaman kemik, adale, damar, sinir sistemi başta olmak üzere vücudun içinde organların, çeşitli sistemlerin, çeşitli fonksiyonların bulunduğunu görürüz. Alttaki bu yapıyı bilmeden, ne teşhis ne de tedavi olur. Tıpkı bunun gibi, bugünkü dünya olaylarının doğru bir teşhisini ve buna dayanarak da doğru bir tedavisini yapabilmek için, aynı şekilde bugünkü dünyanın anatomisini bilmek zorunludur.

    Bugün yeryüzünde herhangi bir kimsenin bir yerden bir yere gidebilmek için alacağı uçak bileti IATA adlı uluslararası bir kuruluşun kontrolündedir. Dünyanın her yerinde, havayolu şirketleri bilet ücretinin takriben yüzde 9'unu IATA'ya vermek zorundadır. Yoksa bir yerden bir yere gidilemez. Uçağın herhangi bir havaalanına inmesi dahi mümkün olamaz. IATA ise her ne kadar zahiren uluslararası bir kuruluş gibi görünse de, genellikle bütün uluslararası kuruluşlarda olduğu gibi, dünyayı kontrol eden küresel gücün kontrolündedir ve bu yüzde 9'luk pay, karmaşık yollarla onlara gider.

    Yine bugün bir kimse dünyanın bir yerinden diğer bir yerine bir para göndermek isterse bu paranın oraya gidebilmesi için önce ABD'de American Express Bank, Chase Manhattan Bank veya herhangi benzer bir banka üzerinden gitmesi mecburiyeti vardır. Bu bankalar ise küresel güçlerin bankalarıdır. Her gönderilen paranın yüzde 1'i ile 5'i arasında komisyon alınır. Bu komisyon da aynı yollarla yine onların kasasına gider. Böylece dünyayı yöneten gizli dünya devletine, böyle bir pay ödenmeden, dünyanın bir yerinden diğer bir yerine para göndermek asla mümkün değildir.

    Hayır, ben bu güçlere haraç ödemek istemiyorum. O yüzden uçak yerine gemiyle gitmek istiyorum deseniz yine kurtuluşunuz yok. Bir geminin denizlerde sefere çıkabilmesi için, Lloyd's adlı kuruluştan belge almak zorundadır. Bu belgeyi almazsa hiçbir denize açılamaz.

    Lloyd's da Gizli Dünya yöneticilerinin kontrolü altındaki bir kuruluştur.

    Dünya ekonomisine yön veren Dünya Bankası ve IMF, ülkelerin kredi alabilme kabiliyetlerini test eden ve derecelendirme yaparak not veren kuruluşların tamamı dünya ekonomisini kontrol etmek için aynı güçler tarafından kurulmuşlardır.

    Bu örnekleri ciltlerce kitapla anlatmak mümkündür. Sonuçta, spordan tiyatroya, sanattan sanayiye, hukuktan ticarete kadar pek çok şey, Gizli Dünya Devleti'nin kontrolü altındadır. İşte dünya olaylarını kavrayabilmek için önce bugünkü dünyanın anatomisini bilmek, her şeyin önünde gelmektedir. Peki, dünya bugünkü hâle asırlar boyunca hangi değişikliklerle, nasıl geldi? Bunun için meseleye temelinden bir bakış yapmak her şeyden daha mühimdir.

    ***

    Tevrat ya da diğer bir ifadeyle Eski Ahit, bütün dünya Yahudilerinin emirlerine sıkı sıkıya bağlı oldukları bir din kitabıdır. Tevrat, asırlardır Yahudilerin hayatlarını, dünyaya bakış açılarını, diğer insanlara karşı düşünce ve tavırlarını düzenlemiştir.

    Elimizdeki Tevrat, gerçekten Allah tarafından indirilmiş orijinaliyle aynı mıdır? Yoksa Tevrat, içeriğiyle oynanmış dolayısıyla İlahî niteliği kaybolmuş bir kitap mıdır? Bu sorunun cevabı, bizzat Tevrat'ın kendisi araştırılarak rahatlıkla bulunabilir.

    Tevrat 39 kitaptan meydana gelmiştir. Ve bu 39 kitabın yalnızca ilk 5 tanesi Hz. Musa'ya verilen bölümlerdir. Beşinci bölüm olan Teşriiye'de Hz. Musa'nın ölümünün anlatılması, başka bölümlerin Hz. Musa Aleyhisselâmın ölümünden sonra Yahudilerin başına geçen kişilerin hayatlarını ve verdikleri emirleri kapsaması söz konusudur. Bundan dolayı Tevrat, yüzlerce yıl boyunca değişik kişiler tarafından yazılmış ve ilahı niteliğini yitirmiş bir kitaptır.

    900 sayfalık Tevrat yukarıdan aşağı incelendiği zaman gerçek Tevrat'ın baştan aşağı değiştirildiğini görmek mümkündür. Siyonizm ve üstün ırk inancını öne çıkarması, Allah'ın peygamberlerine yakıştırılması asla mümkün olmayan, haşa cinsel sapıklık ve gayriahlaki durumların izafe edilmesi gibi nedenler bunu anlamak için yeterlidir.

    Bütün Yahudi ibadetleri, sembolleri, Yahudi ırkının üstünlüğü ve Yahudi geleneklerinin korunması mantığına bağlıdır. İbadetlerde yüceltilen Allah değil, Yahudilerin kendileridir. Dolayısıyla Yahudilik, gerçekte kitabı hahamlar tarafından yazılmış bir ideolojidir, ideolojisini ırkçı kibre dayandıran bir yapının ise Allah'la bağlantı içinde olması mümkün değildir.

    "İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar." ifadesi, Yahudi hahamların Allah'a ne derece inandıklarını göstermektedir. Hahamların gözünde Yahudi âdetleri, Allah inancından daha önemlidir. Bu yüzden Yahudilerin çoğu, gerçeği görseler dahi asla dinlerinden vazgeçmezler. Yahudilik, Allah inancı üzerine kurulmadığı gibi tam tersine Yahudileri ilahlaştırmıştır.

    Yahudilerin üstün ırk öğretileri, Allah'ı dahi kendileri karşısında boyun eğebilecek bir varlık olarak düşünmelerine neden olmuştur. Tekvin bölümündeki "Ve dedi; Artık sana Yakup değil, İsrail denilecek; çünkü Allah ile uğraşıp yendin." ifadesi bunun delilidir.

    İnsanlara yenilen bir varlık, tabii ki Allah olamaz. Bu, hahamların kendi ateizmlerini Tevrat'a sokmak için uydurdukları bir kıssadır. Tevrat ayetlerinde görünen bu gerçek, Yahudilerin kendilerini, hem diğer kavimlerden hem de Allah'tan bile üstün gördükleridir. Yahudilere insanüstü vasıflar veren hahamlar, Allah'a insani acizlikler atfetmişlerdir. Sonuçta hahamlar, "İsrail" kelimesini, Allah ile uğraşıp yenen manasına getirmişlerdir.

    Hahamlar, Tevrat'ı kendi inançları doğrultusunda bozarken statülerini de korumayı unutmamışlardır. Tevrat'ta hahamlara kayıtsız şartsız itaat edilmesine dair pek çok ayet vardır. Tevrat'ın çoğu yerinde kâhin olarak geçen hahamlar, şu şekilde anlatılmaktadır:

    "Levi oğulları, kâhinler yaklaşacaklar, çünkü Allah'ın Rab kendisine hizmet etmek için ve Rabbin ismini mübarek kılmak için onları seçti ve her davada ve her döğüşte onların sözüne göre olacaktır."

    Bugün hâlâ İsrail Devleti'nde her iş hahamların sözüne göre yapılmaktadır. Dolayısıyla bugünkü Yahudilik, hahamların tutucu ve ırkçı düşünceleriyle meydana gelmiş bir ideolojidir. Fanatik hahamlar, eski dinlerdeki sapkın inançları Tevrat'a ustaca ve sinsice yerleştirip bu ideolojiye din süsü vermişlerdir.

    Kabbala, Tevrat inmeden çok daha önceleri ruhban sınıfının geliştirdiği bir öğretidir. Kabbala büyü ve gizli güçlerle bağlantı sanatıdır. Masonluk tamamen Kabbalist öğretinin bir ürünüdür. "Gelenek" veya "ağızdan kulağa" anlamına gelen Kabbala, "sır" esasına dayalıdır. Bu sırların tamamı, Kudüs Locası'nın üç Kabbalisti tarafından ezberde tutulur. Kabbalistlerden biri öldüğünde İsrail'in, Sanhedrin denen 70'ler Meclisi'nden seçilen bir aday aynı bilgileri devralır.

    Kabbala, Masonik öğretinin temelini oluşturur. Bu nedenle Kabbalanın teorik ve pratik uygulamalarıyla ilgili bilgiler 33 kademeye ayrılmıştır. Kabbalist eğitimle yetiştirilecek adaylar, Mason Üstad-ı Azamlar tarafından dikkatle seçilir ve aday, ancak bir kademenin bilgilerini tam anlamıyla hazmedince diğer bir kademeye geçebilir. Bu taktiğe, Masonik dilde "uykulu gözlere ışığın yavaş yavaş verilmesi" denir.

    Hahamlar, sadece Tevrat'ı bozup değiştirmekle yetinmemişlerdir. Tevrat'ta bulunan bütün hükümler hahamlarca bir araya getirilmiş, detaylandırılmış ve çeşitli eklemelerle açıklanmıştır. Talmud, Tevrat yorumunun ya da başka bir deyişle tefsirinin ismidir. Tevrat üzerinde yapılan bu yorum ve açıklamalar, asırlarca nesilden nesile aktarılmıştır.

    Bu yorum ve açıklamaları Yahudi Haham Yehuda Ha Nasi, Milattan soma 2. Yüzyılda yazılı hâle getirerek Talmut’u oluşturmuştur. Bu Talmud iki kısımdan oluşur. Bunlar asıl kısmı oluşturan Mişna ile yorum kısmını oluşturan Gemara'dır. Talmud, Yahudi dininde büyük önem taşımaktadır. Okullarda Tevrat ile birlikte okutulan Talmud, bir yasa niteliğindedir.

    Hahamlar, Tevrat'taki dünya hâkimiyetiyle ilgili hükümleri Talmut'ta genişletmişler, Mesih inancını da Talmut’ta detaylı olarak anlatmışlardır. Bunun yanı sıra, Yahudi ırkının üstünlüğü inancı, Talmut’ta çok ayrıntılı olarak işlenmiştir. Yahudilerin üstünlüğü ahiret için de geçerlidir. Talmut'a göre cehennem ateşi Benî İsrail günahkârları ve hahamların talebeleri üzerinde etkili olmayacaktır. Talmud, Yahudilerin dünyanın sahibi olduğunu ilan eder. Talmut’a göre, Yahudi olmayan birisinin malı, onu ilk bulan Yahudi'nindir. Şimdi Tevrat'tan aktardığımız şu bölümü dikkatlice okuyalım:

    "O zaman Rab bütün milletleri önünden kovacak ve sizden çok daha güçlü ve kalabalık milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'a, Fırat ırmağından batıdaki denize kadar uzanacak. Önünüzde kimse duramayacak, Allah'ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."

    Gördüğünüz gibi, Hahamlar Tevrat'a üstün ırk inançlarını eklerken, bu ırkın yaşayacağı toprakların sınırlarım çizmeyi de unutmamışlardır. Tevrat'a göre Allah, Yahudilere Kenan diyarını vaat etmiştir. Yahudi dünya hâkimiyeti gerçekleşmeden önce, bu topraklarda sadece Yahudilerin yaşadığı bir devlet kuracaktır. Bu devlet, büyük dünya krallığının merkezi ve idare yeri olacaktır.

    Yahudiler, asırlardır Mesih'in gelip kutsal toprakları tamamen ele geçireceğine ve Yahudi dünya hâkimiyetini tamamen kuracağına inanmaktadırlar. 1948'de İsrail Devleti'nin kuruluşunun Yahudilerce "Mesih'in ayak sesleri" olarak değerlendirilmesi bu inancın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu bâtıl inanışlara Yahudiler sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yahudi liderleri defalarca kutsal topraklardan bahsetmiş, asıl hedeflerinin bu toprakları ele geçirmek olduğunu belirtmişlerdir.

    Siyonizmin teorisyenlerinden Theodor Herzl şöyle diyor: "Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na. Sloganımız, David ve Solomon'un Filistin'i olacaktır."

    İsrail Devleti'nin kurucusu David Ben Gurion 1948 yılında benzer şeyleri söylüyor: "Filistin'in bugünkü haritası, İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir başka haritası vardır. Bu harita Nil'den Fırat'a kadardır."

    Görüldüğü gibi Türkiye'nin de bir bölümünü içine alan kutsal toprakları ele geçirmek, Yahudilerin bugün önem verdikleri kutsal amaçlarından birisidir. İsrail Ordusu bu amaç için savaşmaktadır.

    Fanatik hahamlar, Tevrat'ı değiştirirken diğer bütün milletlere karşı kin, nefret ve intikam hislerini de Yahudi dinine sokmuşlardır. Bu kine dayalı sapkın ideoloji, tarih boyunca, sayısız katliam ve vahşet eyleminin yapılmasına sebep olmuştur. Tahrif edilmiş Tevrat'ta yer alan şu ifadeler bunun apaçık delilleridir.

    "İste benden, miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın."

    "Ve Allah'ın Rabbin sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin; gözün onlara acımayacak."

    Daha fazla örnekler vermeye lüzum görmüyorum. Sonuç olarak şunu iyi anlamalıyız ki, bu bilgilerden açık bir şekilde görülmektedir ki nefsine uyan ve sapkın öğretilere inanan insanların bütün dünyaya hâkim olma hırs, arzuları asırlardan beri mevcuttur ve zamanla bir inanç hâlini almıştır. Yani "Dünyaya hâkim olma" onların dini hâline gelmiştir. Ve işte tarihin derinliklerinden gelen bu çalışmalar iki bin yıllık bir gelişme göstererek bugünkü hâlini almıştır.

    İşte iki bin yıl önce, nefislerine esir olarak ve şeytana uyarak önce Cenabı Hakk'ın, Musa Aleyhisselâma gönderdiği hak kitap Tevrat'ı sonra, yine Cenabı Hakk'ın, İsa Aleyhisselâma gönderdiği hak kitap İncil'i arzularına uygun şekilde değiştirenler o günden beri babadan oğula ve nesilden nesile kendi üstün ırk fikirlerini ve bunun esas gayesi olan "Dünya Hâkimiyeti"ni gerçekleştirebilmek için bu iki bin yıllık sürede büyük bir gelişme gösterdiler. Bilhassa son dört yüz yılda, Amerika, Asya ve Afrika'nın zenginliklerini sömürmeye başladılar. Faizin yayılması ve kapitalist nizamın geliştirilmesi suretiyle "çok büyük paralar" elde ettiler. Zamanla bunlar büyük bankalar hâline geldiler. Ve bütün dünya ekonomisini kontrolleri altına almaya başladılar.

    Astronomik ölçülerde zenginleşen bu kimseler, sadece ekonomik hayatı değil, zamanla bütün dünya ülkelerinin siyasi yönetimlerini de kontrolleri altına almaya başladılar. Medyayı ve en büyük dünya haber ajanslarını, stratejik araştırma enstitülerini aynı şekilde kontrolleri altına almaya başladılar. Nihayet yavaş, yavaş bütün dünyayı yöneten "Gizli Dünya Devleti"ni (GDD) kurdular. Bu GDD vasıtasıyla bugün bütün dünyayı yönetecek bir noktaya geldiler.

    ***

    Siyonist idealler doğrultusunda, yeşil bir kâğıt olan doları dünya parası yapıp istedikleri kadar para basmak suretiyle elde ettikleri astronomik zenginlikleri daha da arttırdılar. Gizli Dünya Devleti'nin ne olduğunu anlamak için bugün küresel bir para hâline getirilen Amerikan Dolarını incelemek bile yeterlidir.

    ABD Dolarının üzerine 1933 yılında Roosevelt tarafından ehram resmi, yani Mısır piramidi yerleştirilmiştir. Bu ehram, Siyonist güçlerin dünyayı nasıl kontrol ettiğini gösteren karakteristik bir şemadır. Yukarıda da belirtildiği gibi Siyonizm, "üstün ırk" esasına dayanmakta ve bütün dünyaya hâkim olmayı ana gaye olarak benimsemiş bulunmaktadır. Bunun gerçekleşmesi için Siyonizmin temel kitabı olan Kabbala, dünya hâkimiyetinde temel esas alınmıştır. Kabbala’nın ise 3 önemli uyarısı vardır. Bunlar; gizlilik, itaat ve hahamlar tarafından konulan kurallara tam bağlılıktır.

    Gizlilik kuralı; köle yapılmak ve sömürülmek istenen diğer insanlar tarafından, kurdukları tezgâhlar, çevirdikleri dümenler, karanlık ve gizli yöntem ve faaliyetleri fark edilecek olursa büyük reaksiyonlar doğabileceğinden, temel esas olarak alınmıştır. Bunun sonucu olarak da gerek kitapları, gerek konuşmaları, gerekse muamelelerinde mesajlarını, direktiflerini, hedef ve yöntemlerini açıkça değil sembollerle ve manalarını kendilerinin bildikleri işaretlerle aktarmaktadırlar. Bu sembol ve işaretlerin manasını ancak derece derece gelişerek, kontrol ederek en üst dereceye ulaşmış kimseler tam olarak bilebilmektedirler. İşte bu sembolik çalışma esasının bir sonucu olarak dolardaki ehramın üzerinde "AnnuitCoeptis" sözü yazılmıştır. Bunun manası "Zafere ulaşıldı" demektir. Gizli Dünya Devleti, yeşil kâğıt doları dünya parası yapmakla ve piramidini bu paranın üzerine yerleştirmekle kendisini büyük zafere ulaşmış saymaktadır. Piramidin altındaki "NovusOrdoSeclorum" sözünün manası ise "Yeni Dünya Düzeni" demektir. Yani Siyonizmin hâkim olduğu dünya düzeninin kurulduğu ilan edilmektedir.

    Yeni Dünya Düzeni sloganı Siyon mürşitlerinden Adam Weishaupt tarafından 1 Mayıs 1776'da İlluminati Locası kurulduğu zaman, bu locanın amblemi olarak kabul edilmiştir. Piramidin alt kısmına, Latin harfleriyle yazılmış olan 1776 tarihi, bilmeyenlerin zannettikleri gibi, ABD'nin bağımsızlığını kazandığı yıl münasebetiyle değil, İlk Mürşitler Locası'nın 1 Mayıs 1776'da kurulmuş olması dolayısıyla buraya konulmuştur.

    Bu piramidin en altındaki birinci basamak bütün insanlığı ifade etmektedir. Böylece bu piramit Siyonizmin bütün insanlığı, yani yeryüzündeki 6 milyar insanı nasıl kontrol ettiğini belirtmektedir. İnsanlığı kontrol için kurulan sistem en tepedeki yöneticilerin arzularının yerine getirilmesi, plan ve programlarının uygulanabilmesi için böyle bir piramit sistemi esas alınmıştır.

    En alttaki insanlıkla beraber piramitteki bu kademeler 13 kademeyi oluşturmaktadır. 13 sayısı Siyonizmde, Hristiyanların aksine, uğurlu sayılan bir sayıdır.

    Bu dünya teşkilatı, inanç itibarıyla Siyonizme dayanmaktadır. Siyonizmin temel esasları ise -daha önce belirttiğimiz gibi- tahrif edilmiş Tevrat'a ve Kabbala'ya dayanmaktadır. Bu sistemin en büyük özelliği, bir kere daha belirtirsek gizlilik ve itaattir. Bundan dolayı her biri yalnızca kendisine verilen emirleri yerine getirir. Kurulan "Hücre Sistemi" sayesinde her birinin yalnızca en üst derecesindekiler bir üst örgütle bağlantı içine girebilirler. Sistemin tümünü bütün sırlarıyla bilenler ise yalnızca en üstteki Kabbalist hahamlardır.

    Piramidin en üstündeki üçgen içindeki göz, Mason ilahının gözüdür. Bu sembol nihai gayeyi temsil etmektedir. Bu göz, "Cenabı Hak her şeyi görür." gerçeğinin karşısında; "Bizim ilahımız da her şeyi görür, hatta her şeyi daha iyi görür." iddiasını temsil etmektedir. Eğik bakmaktadır ve şaşıdır. Masonlar birbirleriyle tanışmak için bu parolayı kullanmaktadırlar. Karşılaştıklarında el sıkışırken sağ ellerinin başparmağını diğerinin eline özel şekilde bastırmakta ve gözlerini de eğik tutarak aşağıya doğru bakmaktadırlar. Siyonizm inancına göre Şeytan cennetten kovulduktan soma şimdi yeryüzünde "Benî İsrail’e mensup insanlar vasıtasıyla hâşâ Cenabı Hak'tan intikam alacakmış. Siyonizmin temelinde "Şeytana kulluk etmek" yatmaktadır.

    En üst kademe, Kabbalist sırlarının tamamını bilen bir baş hahamla, diğer kademelerde temayüz ederek en üst makama ulaşmış iki yardımcı Kabbalist hahamdan teşekkül etmektedir. Bu en üst kademenin altında bir de görünmeyen en üst yönetim meclisi Sanhedrin kademeleri bulunmaktadır. Üç Kabbalist ve Sanhedrin, İsrail Devleti dâhil bütün Siyonist organizasyonların bağlı oldukları hahamlar topluluğudur.

    Verdiğimiz bu ayrıntılı bilgiler, size karmaşık ve akıl karıştırıcı gelebilir. Ancak Gizli Dünya Devleti'nin hareket noktalarını ve dünyaya nüfuz ediş yöntemlerini kavrayabilmemiz için bu yapılanmaları bilmek zorundayız ki karşımıza çıkacak olan ve bizi bertaraf etmeye çalışacak olan bu karanlık ve sinsi gücü iyi tanıyalım. Bunları kavramadan Siyonizmin iç yüzünü ve sistemlerini tam olarak çözemeyiz.

    Sanhedrin üyeleri, Kabbala eğitimi almış olan hahamların arasından seçilirler. Bu gizli yönetim meclisi kadrosunun içinde genel yönetimi gözeten "70 Kabbalist Haham", "Genel Gözetim Meclisi" olarak İsrail'de toplanır. Bu ruhani mecliste, herhangi bir eksilme olursa yerine yeni üyeleri seçme yetkisiyle görevli 4 haham bulunmaktadır.

    Sanhedrin'deki Kabbalist hahamlara bağlı olarak çalışan "Yeminli 70'ler Grubu" vardır ki bunlar Siyonizm adına bütün GDD yapılanmasını yönetmektedirler. Siyonizm ve GDD'nin bütün kademeleri bunlara itaat etmeye mecburdurlar. ABD'de Rockefeller, İngiltere'de Rotschild, İtalya'da Agnelli ailesi gibi aileler, Yeminli 70'ler Grubu'na dâhildirler. Bu grubun ayrıca Avrupa'da ve Japonya'da da ayakları vardır. Bu yeminliler grubu bütün dünya ülkelerinde teşkilatlanmışlardır.

    Bu Gizli Dünya Devleti'ni teşkil etmek üzere, Yeminli 70'ler Grubu'na bağlı birçok alt organizasyon söz konusudur.

    Bütün bu yapılanmanın amacı, Siyonizmin dünya çapındaki menfaatlerini gözetmektir. Bu teşkilat bugünkü Birleşmiş Milletler’in de beynini teşkil etmektedir. Birleşmiş Milletler Teşkilatının bütün kilit noktalarındaki üyeleri vasıtasıyla uluslararası kararları istediği şekilde yönlendirmektedirler. Esasen Birleşmiş Milletler Teşkilatı, gizli ve derin güçler tarafından bunun için kurulmuştur. B'naiB'rith, yani Ahidin Çocukları, Masonluk ve Bilderberg gibi geniş Siyonist teşkilatlardan birisidir.

    B'nai B'rith,1938'de dört önemli Siyonist organizasyonunun taktiklerini ve planlarını hazırlayan "Genel Yahudi Kurultayı"nı oluşturmuştur. B'naiB'rith kendisine bağlı "AlephZadikAleph" adlı teşkilat vasıtasıyla bütün dünyadaki 13-21 yaş grubuna mensup gençlere Siyonizm düşüncesini aşılamak üzere faaliyette bulunmaktadır.

    Bilderberg Grup, 1954 Mayıs'ında Hollanda'nın Osterbeek kentindeki Bilderberg Oteli'nde toplanan bir grup Yahudi tarafından kuruldu. Grubu tasarlayıp oluşturan asıl kurucu İsveç Farmasonluğunda Üstad-ı Azam olan Yahudi din adamı JozefRetinger'dir (1888- 1960). Bu gizli grubun finansmanının önemli bir kısmını Amerika'daki Yahudi Rockefeller Vakfı karşılamaktadır. Diğer finansör ise ünlü Yahudi Banker Rotschild ailesidir. Bilderberg çok uluslu bir hükümet gibidir.

    Gizli yönetim merkezi, diğer Yahudi örgütlerinde olduğu gibi İsrail'dedir. Bilderberg'i yönlendirenler, hahamlar ve 33. dereceden Masonlar arasından seçilir. Grubun Yahudilerden oluşan 25 yönetici kadrosu, dünya hâkimiyetini gerçekleştirmeye yönelik emirleri hahamlardan alır. Bu emirler, dünyanın pek çok yerinde önemli kariyerlere sahip üyeler sayesinde kolaylıkla uygulamaya geçirilir.

    Bilderberg birçok kaynakta "Dünyanın Efendileri" şeklinde tanımlanır. Bilderberg Grubu'nun geçmişine ilişkin çok fazla kaynak bulma imkân yoktur. Başvuru kaynaklarında, kurulduğu yer, tarih ve toplantılara katılan bazı önemli şahısların isminin dışında bir bilgi bulmak mümkün değildir. Kurulduğundan bu yana Bilderberg toplantılarının tamamı basına ve kamuoyuna gizli yapılmış, burada konuşulanlar hakkında hiç kimse bilgi sahibi olamamıştır. Bu toplantılara katılanlar, burada konuşulanları ne pahasına olursa olsun bildirmeyeceklerine yemin ederler. Ünlü bir Türk siyaset adamının dediği; "Görevimden istifa etmemi isteseler bile burada konuşulanları kimseye söylemem." sözü, bu gizliliğin ne kadar titizlikle ve sıkı uygulandığını ortaya koymaktadır.

    Örgüt, siyaset, medya, gizli örgütler ve iş dünyasının ünlülerini bir araya getirir. Her yıl üç gün toplanır.

    Toplantılar sırasında konuların gizli kalacağına söz verilir. Görüşmelerden sonra yalnızca katılanlara özel bir rapor dağıtılır. Bu örgütle ilgili en detaylı bilgi İspanyol İstihbarat Örgütü'nün üst düzey yöneticisi LuisGon- zalesMata'nın kitabıdır. Dünyanın Gerçek Efendileri isimli kitap 1975 yılında Paris'te Bernard Grassed Yayınevi tarafından yayımlanmış fakat piyasadan toptan satın alınmış ve okuyucuya ulaşması engellenmiştir.

    Bilderberg, Gizli Dünya Devleti'ni kurabilmek amacıyla ihtilaller düzenlemek, devletler kurmak veya yıkmak gibi çok önemli roller üstlenmiştir. İrlanda'nın Dublin şehrinde yayımlanan NewaNation isimli dergi, Ocak 1964 tarihli sayısında Bilderberg Grup hakkında şu bilgileri vermektedir: "Bilderberg teşkilatı, Dünya Devleti kurmak için B'naiB'rith tarikatı ve diğer gizli Siyonist teşkilatlarıyla gayet sıkı iş birliği yapmaktadır." Bilderberg'in dünya çapında, her büyük olayda etkisi vardır. Amacı dünya ekonomisini ve siyasetini Siyonizmin çıkarları doğrultusunda planlamaktır. Pek çok zengin ülke, Mason liderler önderliğinde başlatılan sözde bağımsızlık hareketleriyle sömürgecilikten kurtarılmış gibi gösterilmiştir. Daha sonra başa geçirilen Mason devlet başkanları aracılığıyla, bu ülkelerin servetlerinin sömürülmesi daha da artmıştır. Siyonizmin en büyük amacı olan Yahudi egemenliğinde birleşmiş bir dünyanın ilk basamağı olarak Avrupa Birliği'nin temelini oluşturan Roma Antlaşması da Bilderberg toplantılarında kararlaştırılmıştır.

    Bilderberg'in en önemli faaliyeti "Trilateral Komisyonu"nu kurmasıdır. Bu komisyon, "Bilderberg'in Çocuğu" olarak bilinir. Amerikalı finansör ünlü Yahudi Rockefeller, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya'yı kapsayan, özel kişilerden oluşan etkili bir ekonomik grubun kurulması konusunu ilk olarak Bilderberg toplantısında ortaya atmıştır. Grup, en ünlü ve güçlü isimleri üye olarak seçmektedir. Bilderberg'in her seneki düzenli toplantılarında burada alınan kararları iletmek ve uygulamak amacıyla mutlaka üst düzeyde bir NATO yetkilisi bulunur. Çünkü NATO, küresel emperyalizmin silahlı gücüdür.

    Washington'daki Dışişleri Bakanlığı göstermelik bir kurumdur. Amerika'nın gerçek "Dışişleri Bakanlığı", Gizli Dünya Devleti yöneticilerinin kontrolündeki CFR'dir.Dış İlişkiler Konseyi isimli bu oluşum, ABD'nin son 50 yılındaki dışişleri bakanlarının eğitim ve çıkış yeri olmuştur. Konsey birçok ünlü politik lideri, fikir adamını ve sanayiciyi bir araya getirmektedir. Grup düzenli seminerlerden ve haftalık toplantılardan ayrı olarak yemekler verip Yahudi dünyasının ünlü isimlerini bir araya getirir. Bu kuruluşun bütün maddî giderleri, Wall Street bankerleri tarafından karşılanır. Bu çevrelerin yoğun destekleriyle kuruluşundan çok kısa bir süre sonra dış politikada etkin rol oynamaya başlamıştır. 37 daimi üyesinin 10 tanesi Yahudi, diğerleri ise yüksek dereceli Masondur.

    İkinci Dünya Savaşı'nda yüz binlerce insanın ölümüne yol açan atom bombası da bu Amerikan Siyonist Lobisi tarafından planlanmıştı. Konsey, İkinci Dünya Savaşı sırasında yüz binlerce insanın ölümüne neden olan atom bombasının kullanımı konusunda kilit rolü oynadı. 1945 yılında bomba hakkında kararları alan komite CFR üyelerinden oluşmaktaydı.

    Amerika'daki büyük basın kuruluşları da bu konseyle bağlantılıdır. Bu yüzden Amerika'da İsrail'in aleyhine haber ve yayına rastlamak neredeyse imkânsızdır. Amerikan Haberalma Teşkilatı (CIA), Siyonizmin kontrolündedir. İsrail ve MOSSAD ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunan CIA, dünyada kargaşa, kaos ve ihtilaller çıkararak, Siyonist çıkarlara hizmet vermektedir. CIA'nın hemen hemen bütün başkanları da CFR teşkilatına üyedirler. Birbirinden bağımsız görünen dünyanın en büyük şirket ve kuruluşları da bu organizasyona bağımlı olarak faaliyet gösterir. Dünya ekonomisini az sayıda uluslararası şirket kontrol etmektedir. 1970'lerde Siyonist ve Mason sermayeli şirketlerin iş adamları Amerika'nın dünya ekonomisindeki egemenliğini sağlamak için Business RoundTable isimli oluşumda bir araya gelmiş ve kısa sürede Amerika'nın en önde gelen, politik güce sahip şirketler topluluğu hâlini almıştır. Ülkenin en büyük 200 kadar şirketini bünyesinde toplamıştır. Amerika’nın tüm iş sahasının sesini oluşturan bu Masonik kuruluş, ülkenin ekonomik ve siyasi politikalarında önemli bir yere sahiptir.

    Amerikan seçimlerinde hiçbir aday Siyonist lobisinin oylarını kendi saflarına almadan seçimi kazanamaz. Bunun farkında olan adaylar, seçim kampanyaları boyunca İsrail'in çıkarları doğrultusunda vaatlerde bulunurlar. Beyaz Saray'a seçilen Başkan'a düşen ise kendisini seçtiren bu topluluğa karşı verdiği sözleri yerine getirmektir. Yuvarlak Masa'ya mensup iş adamlarının kısa sürede zenginleşmesinin önemli sebeplerinden biri ülkenin en çok kazanan fakat en az vergi ödeyen şirketlerine sahip olmalarıdır. Dünyadaki hemen hemen tüm Siyonist petrol şirketleri de bu oluşuma üyedir. ABD Merkez Bankası'nın rakamları Siyonist soygunun iç yüzünü anlamamıza yeter. Aynı soygun dünya ülkelerinde de yıllardır uygulanmaktadır.

    Özel borçlar hariç, ABD'nin devlet borçları 1980 yılında 980 milyar dolar idi. Sadece 8 yıl sonra, 1988 yılına gelindiğinde 5 trilyon dolar oldu. Bu 4 trilyon dolarlık borç kimden alındı? Gizli Dünya Devleti yöneticilerinden Rockefeller ailesinin bankalarından. Amerikan Devleti'nin, aldığı borçlar için ödediği faiz 1989'da 500 milyar doları bulmuştur. Bu faiz, Gizli Dünya Devleti'nin kasalarına gitmektedir. Sadece ABD'nin değil hemen hemen bütün dünya ülkelerinin Merkez Bankaları bu güçlerin kontrolü altındadır. Bu acımasız sömürü düzeni yine faiz yoluyla bizim ülkemizde de uygulanmaktadır. Zira 1995'te Türkiye'nin dış borcu 75 milyar dolar iken bugün bu borç 480 milyar dolara ulaşmıştır. Üstelik bu borç freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı inmesi gibi, kontrolsüz bir şekilde yükselmeye devam etmektedir. Küresel güçlerin uluslararası bankerleri, zamanla özel kurumlar olarak çeşitli Avrupa Merkez Bankalarını ele geçirdiler. İngiltere Merkez Bankası, Fransa Merkez Bankası ve Almanya Merkez Bankası zannedildiğinin aksine o hükümetlerin özel mülkiyeti değil, devlet tarafından ödünç verilen kişisel monopollerdir. Bu sistemin hizmetçilerinden İngiltere Middle Bankası'nın Başkanı Reginald McKenna şöyle söylemektedir: "Paraları ve kredileri çıkaranlar ve dağıtanlar, hükümetlerin tedbirlerini yönlendirmekte ve halkların kaderlerini ellerinde tutmaktadırlar."

    İşte bütün bu merkez bankalarının Dünya Bankasından ve IMF'den aldıkları borçlar, aslında Gizli Dünya Devleti'nin bankerlerinden ve bankalarından ödünç alınan ve onlara faizleriyle birlikte geri ödenen paralardır. Bu sistemde, borçlu ülkeler faiz yoluyla her yıl GDD'ye milyarlarca dolar ödemektedir. Nasıl ki ABD bu küresel sömürü sistemine yılda 500 milyar dolar faiz ödüyorsa diğer ülkelerin dış borçlarıyla beraber ödenen bütün haraç dikkate alındığında bu rakamın 1 trilyon doları bulduğu görülecektir.

    SİYONİZM’İN SÖMÜRÜ DÜZENİ

    Bu düzen üçkâğıt düzenidir. Küresel güçler, dünya ülkelerini sadece borçlandırarak sömürüp kontrol etmiyor. Başka soygun ve köleleştirme araçları da geliştirmişlerdir. Bunların başında da "yeşil kâğıt" dediğimiz dolar gelmektedir. Amerikan doları bir sömürü vasıtasıdır. 1988'den itibaren doların altınla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Federal Rezerv istediği kadar yeşil kâğıt, yani dolar basmaktadır. Bugün ABD dışında takriben 1 trilyon dolara tekabül edecek kadar yeşil kâğıt bulunmaktadır. Bu kâğıtlar verilmiş ve karşılığında da mal alınmıştır, alın teri alınmıştır, petrol alınmıştır. Yani yeryüzündeki 6 milyar insan böylece sömürülmüştür. Kaldı ki bu sömürü sadece dolarla, yani yeşil kâğıtla yapılmamaktadır.

    Yine uluslararası finans kuruluşları ve bankalar vasıtasıyla GDD, dünyanın her yerine sarı kâğıt dediğimiz tahviller satmaktadır. Bu tahviller vasıtasıyla yeşil dolarlar toplanıyor, yerine sarı kâğıt veriliyor. Dünya piyasalarında takriben 1 trilyon dolarlık tahvil tedavülde bulunmaktadır. Yine bütün dünya ülkeleri, dolar dünya parası yapıldığı için merkez bankaları ve özel bankalar dolar rezervi tutmaktadır. Mesela Türkiye Merkez Bankası 80-90 milyar dolar rezerv tuttuğunu ilan etmektedir. Bu rezerv dolarlar aslında mevcutlu olarak bu merkez bankalarının kasalarında muhafaza edilmemektedir. Esasen paralar yine GDD'nin uluslararası bankalarında tutulmakta, bu paraların karşılığında, ülkelerin merkez bankalarına sadece, "Bizdeki hesabınızda şu kadar dolar bulunmaktadır." ifadesini taşıyan beyaz bir kâğıt verilmektedir. Ve ellerinde tuttukları yeşil dolarları, kendi hesaplarına, bir kere daha dünya piyasalarına sürerek mal ve üretim satın almaktadırlar. Böylece GDD, bütün dünyayı yeşil kâğıt (dolar), sarı kâğıt (tahvil) ve beyaz kâğıtlar (rezerv) ile gaddarca sömürmektedir. Esasen dünyanın gizli patronları, ABD Merkez Bankası vasıtasıyla istediği zaman, istediği kadar dolar basıp istedikleri yere verebilecek kontrol ve mekanizmayı ellerinde bulundurmaktadır. İşte bu yüzden Kabbala'ya bağlı Siyonistler, sömürü ve ekonomik egemenlik vasıtası olan dolara "$" işaretini bu gayeyle vermişlerdir.

    Bu sembolün üzerindeki iki çizgi (II) Siyonist sembollere göre "dünya hâkimiyeti"ni ifade etmektedir. (S) harfi ise yine Siyonist inançlara göre "kuyruğunu ısıran yılanı" temsil etmektedir. Siyonizme göre yılan kuyruğunu ısırdığı zaman zafere ulaşılacaktır. Sömürünün bir başka tezgâhı da ekonomik krizler çıkartmak ve borsayı dalgalandırmaktır. Bu güçler, küresel ya da bölgesel ekonomik krizler çıkartmakta böylece bütün insanlığı astronomik ölçüde sömürmektedir. Gizli Dünya Yöneticileri, istediği zaman borsaları düşürüp hisse senetlerini toplamakta, sonra borsaları yükseltip bunları satmaktadır. Böylece borsa dalgalanmalarının hepsi GDD'ye milyarlarca dolar pompalayan bir emme basma tulumba gibi çalışmaktadır. Dünya borsalarındaki planlı manipülasyon sayesinde bu güçler, her yıl yine takriben 1 trilyon dolara yakın parayı hortumlamaktadır. Uluslararası sanayi kuruluşları, petrol ve ticaret şirketleri de küresel sömürgeciliğin vasıtaları arasında bulunmaktadır. Dünyanın silah sanayisini de aynı güçler elinde tutmaktadır. Peki, Siyonistler silah sanayisini kontrol etmeye neden bu kadar çok önem veriyorlar? Çünkü Kabbala'ya bağlı Siyonistler için diğer milletleri bölüp parçalamak bir inançtır. Bunun için savaşları körüklerler, ülkeleri birbirine düşürürler. Böylece hem hedeflerine ilerler hem de kasalarını parayla doldurmaya devam ederler.

    Gizli Dünya Devleti yöneticilerinin, bütün bu mekanizmalar vasıtasıyla yapmış olduğu yıllık sömürüyü kesin rakamlarla hesaplamanın imkânı yoktur. Buradaki bir trilyon rakamı, bu sömürünün 100 milyarlarca doların çok çok üstünde olduğunu belirtmek için kullanılmış ifadelerdir. Bu sömürü çarklarına göre yeryüzündeki herkes yıllık gelirinden daha fazlasını farkında olmadan bu küresel güçlere ödemek mecburiyetinde kalmaktadır. Hem devletler hem de fertler, gelirini dünyanın gizli patronlarına ödeyince, geçimi için yeniden borçlanmaktadır. Her aldığı borç için ödemek zorunda kaldığı faizlerle bir kısır dairenin içinde gittikçe perişan hâle gelmektedir. İşte bu gerçekler karşısında Rockefeller'ın şahsi servetinin 100 milyar dolar veya 1 trilyon dolar olmasının ne önemi var? Onlar bütün insanlığı sömüren bir mekanizmayı işleterek bütün dünya ekonomisini ve siyasetini kontrol ediyorlar.

    İSLAM’IN MERHAMET VE ADALET SİSTEMİ

    İslam, bütün insanlığı eşit haklara sahip görür, hakkı üstün tutar, sömürüyü reddeder, kimsenin kimseye kul ve köle olmasını kabul etmez. Bu yüzden Siyonizm tarihi boyunca, hep hakkı üstün tutan İslam'ı hedef almıştır. Hadisi şerifte, "el-Küfrü milletun vahide" (Küfür tek millettir) buyurulmaktadır. Her ne kadar haritaya baktığımızda çeşit çeşit, renk renk birçok soylar, soplar, ülkeler görsek de bunun manası küfür tek bir merkezden idare edilir, demektir. Bu merkez dünya Siyonizm’idir. İsterseniz Tevrat'a, isterseniz Kabbala'ya bakın Siyonizmin amentüsünün şunlar olduğunu görürsünüz: Bunların birincisi Benî İsrail üstün ırktır. İkincisi Benî İsrail dünyanın efendisi, diğerleri kölesi olacaktır. Diğer ırklar maymun olarak yaratılmış, sonradan insana dönmüştür. Çünkü diğer insanlar, Benî İsrail'e hizmetkâr olsun diye yaratılmıştır. Nihai hedef Siyonizmin dünya hâkimiyetini kurmaktır. Bunun için birinci adım olarak Sürgündeki Yahudiler Filistin'de toplanacaktır. İkinci adımda, Fırat'la Nil arasındaki vaat edilmiş topraklarda Büyük İsrail kurulacaktır. İsrail Devleti'nin emniyetini sağlamak için Fas'tan Endonezya'ya kadar 28 ülkenin yönetimi elde tutulacak, bölünüp parçalanacaktır. İsrail'in güvenliği için Anadolu'da on dokuz Haçlı Seferini püskürten Selçuklu ve Osmanlı'nın mirasçısı, bağımsız bir devlet olmayacaktır.

    Mescid-i Aksâ'nın yerine Süleyman Mabedi yeniden inşa edilecek ve bütün bunlar gerçekleştiği zaman, Mesih yeryüzüne inecek, Davut Aleyhisselâmın tahtına bir Yahudi Kralı olarak oturacak. Bu kral dünya hâkimiyetimizi tesis edecek ve İsrail oğullarının dünya hâkimiyetini ebediyen perçinleyecek. Siyonizmin inancı bu. Bunlar İsrail'in dinidir. Dinlerini de değiştirmezler. Nitekim bu gayeler çerçevesinde, 20. Asır başlarında, Theodor Herzl vasıtasıyla İsrail'i kurmak için Sultan Abdülhamit'ten Filistin'de toprak almaya teşebbüs etti. Sultan Abdülhamit Han bu teklifi reddedince, 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde Birinci Siyonist Kongresi toplandı ve burada 3 önemli karar alındı: a) Sultan Abdülhamit tahttan indirilecek. b) Osmanlı yıkılacak. c) 100 sene içinde İslamiyet'in velev ki reformlar yoluyla da olsa ortadan kaldırılması sağlanacak.

    Bu kararların uygulanması, Siyonizmin mürşitleri tarafından İtalyan Hahambaşısı Emanuel Karaso'ya tevdi edildi. Emanuel Karaso, bu planı uygulamak için önce hazırlığını yaptı sonra uygulamaya geçti. Bunun için İtalya'dan gelerek, Osmanlı topraklarındaki Selanik'e yerleşti. Burada "İttihat ve Terakki"yi önce dernek olarak kurdu. Mason localarını açtı. Böylece etrafında insan gücü oluşturmaya başladı. Bu bölgedeki bazı askerî bürokratları etkileyerek bunları tahrik edip Padişah'a karşı İstanbul'a yürümelerini sağladı. Barışçı bir sultan olan Abdülhamit Han bunları telef edebileceği hâlde şefkatli bir insan olduğu için, kan dökülmesini istemedi. Ve bunların baskısıyla 1878'de kapattığı Meclis-i Mebusan'ı otuz sene sonra 1908'de yeniden açtı.

    Emanuel Karaso, bu meclise Selanik Milletvekili olarak girdi. O, çoğunluğu gayrimüslimlerden oluşan ve kendisinin kontrolündeki bu Meclis'ten bir yılda Sultan Abdülhamit'in halli için karar çıkarttı. Bu kararı tebliğ eden heyetin başında saraya bizzat kendisi gitti. 1909'da Sultan Abdülhamit'i Selanik'e sürgüne gönderdiler. Bunun sonrasında İttihat ve Terakki parti hâline getirildi. Ve Meclis'e hâkim olundu. Birçok askerî bürokrat etki altına alındı. Böylece Emanuel Karaso, Basel Konferansı'nın kararlarının birinci adımım gerçekleştirmiş oldu.

    Sıra ikinci adıma gelmişti. Önce Libya, İtalyanlara verildi. Sonra Balkan Harbi çıkartıldı. Sonra hiç lüzum yokken Osmanlı Birinci Cihan Harbi'ne sokuldu. Birinci Cihan Harbi esnasında 1914'ten 1918'e kadar 4 yıl boyunca Galiçya'dan Yemen'e kadar 30 ayrı cephede çarpışan Osmanlı, bütün cephelerde Çanakkale Destanı gibi büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen bütün dünyaya karşı savaşmaktan bitap düştü. Sevr'i imzalamak mecburiyetinde kaldı.

    Sevr, temelde Büyük İsrail projesidir. İngilizler, Filistin'e bu toprakların kendilerinin olması için değil "Arz-ı Mev'ud"a dâhil olduğu için burayı alıp İsrail'e vermek amacıyla geldiler. Siyonizm, Büyük İsrail'i kurmak amacıyla Sevr'i uygulayabilmek için 5 yıl uğraştı. Fakat daha 1919'da Kahramanmaraş'ta Sütçü İmam ve Rıdvan Hoca gibi millî kahramanlar öne çıktı. Ve deyim yerindeyse halk, kazma kürekle Fransızları kovdu. Yunanlılar 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktılar ancak orada da Balıkesirli Haşan Basri Çantay ve Vehbi Çıkrıkçı gibi millî kahramanların öncülük ettiği, büyük bir millî direnişle karşılaştılar. Bu büyük kahramanların oluşturduğu Milis teşkilatları sayesinde bu haçlı güçleri istedikleri hedefe bir türlü ulaşamadılar.

    Bunları takiben 23 Nisan 1920'de TBMM'nin kurulması ve Anadolu'da işgalcilerin kovulması için topyekûn Millî Kurtuluş Savaşı'nın başlaması üzerine Sevr uygulanamadı. Bunun üzerine ırkçı emperyalizm dediğimiz Siyonizm, 5 yıllık Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Savaşı'na rağmen bir türlü hedefine ulaşamayınca stratejisini değiştirdi. Savaşarak işgal yerine, Haim Nahum Doktrini ile Anadolu'yu yumuşak lokma yapıp Büyük İsrail'i kurma stratejisine döndü.

    Nitekim Mısır hahamı olan Siyonist Haim Nahum'un İnönü'nün danışmanı sıfatıyla katıldığı, 1923 yılında Lozan Antlaşması öncesinde Avrupalı dostlarına ve Mason loca şeflerine söylediği sözler bu stratejinin sonucudur. Nahum, Avrupalı dostlarına şöyle diyordu: "Yanlış yapıyorsunuz; Anadolu'yu işgal etmekle Müslüman Türkleri sindireceğinizi mi sanıyorsunuz? Hayır, Türkleri savaşla yıkamazsınız. Birkaç yıl içinde bu milletin yeniden dirileceğini, toparlanıp derleneceğini hesaba katmıyorsunuz! Öyleyse yapılacak şey, Lozan Antlaşması'yla bunlara bir fırsat tanıyıp bu zaman içinde İslamiyet'ten uzaklaştıracak, din ve tarih şuurunu unutturacaksınız. Müslüman Türkler, bir iman ve ahlak tahribatı süreci geçirmelidirler. Ekonomileri çökertilmeli, siyasi partilerden gazetelere, hepsi ele geçirilmelidir. Yumuşak ve kolay lokma yapıldıktan soma, Türkiye parçalanıp Büyük İsrail'e katılmalıdır. Bu şartları yerine getirmeden Türk milletini tarih sahnesinden silmek mümkün değildir. Bu şartlar tekâmül etmeden savaşırsanız, kazanamaz yenilirsiniz."

    Böylece Lozan bir mola olarak imzalanmıştır. Siyonizm bir yandan Haim Nahum doktrinini uygularken öbür yandan da hedefini gerçekleştirmek için şu planı adım adım yürütmektedir. İşbirlikçiler vasıtasıyla Türkiye, AB'ye girme teşebbüsleriyle yıpratılmakta, itibarı yok edilmektedir. Uygun zaman geldiğinde Türkiye özel statüyle AB'ye alınacak, hemen arkasından İsrail'in de AB'ye girmesi suretiyle Türkiye İsrail ile aynı birliğin parçası olacaktır. Bunun ardından "AB çok büyüdü. Ortadoğu'yu ayrı bir kısım yapalım." denecek, Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölge İsrail ile birlikte ayrı bir birlik, ayrı bir devlet olarak tanınacaktır.

    ***

    Siyonizm bir timsaha benzer. Bu timsahın üst çenesi Amerika ise alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Beyni Siyonizm, gövdesi ise işbirlikçilerdir. Türkiye üzerinde oynanan oyunları bilmek için milletimizin iki asırdır sürüklendiği Batılılaşma macerasını ve Avrupa Birliği'ni iyi bilmek gerekir. 1980'li yıllardan itibaren Millî Görüş olarak bütün Anadolu'yu dolaşıp Ortak Pazar'la ilgili konferanslar vererek, bu birliğin gerçek mahiyeti noktasında Türkiye'mizi ve insanımızı uyarma görevini yapmış idik. Türkiye'nin de körü körüne dâhil edilmek istendiği bu birlik nedir? Nasıl oluşmuştur Avrupa Ortak Pazarı? Bugünkü ifadesiyle Avrupa Birliği, geleceği olan bir kuruluş mudur?

    Ortak Pazar kelimesi içinde "Pazar" diye bir söz ifade ediliyor. Yapılan propagandalarla da bunun sanki bir iktisadi iş birliği hareketiymiş gibi anlaşılmasına özen gösteriliyor. En baştan belirtmek gerekir ki aslında Ortak Pazar denen hadise, bir iktisadi iş birliği hadisesi değildir. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne sokulması demek 400 milyonluk bir Hıristiyan âleminin içerisine, 75 milyonluk Türkiye'yi götürüp bir vilayet olarak bağlamak, onların emrine sokmak, onlarla birlikte tek bir devlet hâline getirmek hadisesidir. Hadise ekonomik değil, siyasidir ve ideolojiktir. Bundan dolayıdır ki iktisadi meselelerin ötesinde çok büyük mana ve ehemmiyet taşıyan bir konudur. Haçlı Seferleri ile elde edilemeyen sonuçları, bu isimler altında elde etmenin bir oyunudur. Avrupa Birliği'ne Türkiye'nin vilayet yapılmasıyla önce bağımsızlık ortadan kalkacak, çünkü onlar ne karar alırsa Türkiye bir vilayet gibi "Baş üstüne" diyecek. Kalkınma değil, en büyük tesislerimiz onların olacak, bize ise sadece garsonluk ve çıraklık kalacak. İşte bundan dolayı bu memleketin inanmış milyonlarca insanı Allah'ın izniyle ne yapıp edip taklitçi zihniyetlerin millete sormadan bir gürültüye getirip bu milleti Avrupa'ya vilayet yapma hareketine mani olacaktır.

    Almanya'da da, Fransa'da da çok fazla Katolik Hıristiyan vardır. İkinci Cihan Harbi'nde bu iki Katolik toplum birbirini kıyasıya ezdi, biçti, doğradı. Harpten sonra Papa, bu ülkelerin yöneticilerini çağırarak, "Gelin bakalım buraya evlatlarım!" dedi. "Bak bin yıldan beri hep birbirinizle harp ediyorsunuz. Katolikler olarak aranızda birbirinizi kesmeyi, öldürmeyi ortadan kaldırın. Nasıl olacak bunun çaresi? Bakınız nasıl ki Amerika ayrı ayrı devletlerdi, birbiriyle harp ediyordu, bir araya geldi tek devlet oldu, artık birbiriyle kavga etmez oldu. Siz de tek bir devlet olacaksınız ve artık birbirinizle kavga etmeyeceksiniz." dedi. Bugünkü Avrupa Birliği'nin kararı ilk defa 1954 senesinde Roma'da yapılan Katolik toplantısında, Papa'nın tavsiyesiyle alınmıştır. Bu Katolik toplantısına Almanya Başbakanı ve bir Katolik olan Konrad Adenauer, Fransız Başbakanı Katolik olan Robert Schumann ve İtalyan Başbakanı yine bir Katolik olan De Gasperi üç ülkenin başbakanları olarak iştirak ettiler. Bu üç başbakan üç yıl çalışarak, 25 Mart 1957'de Roma Antlaşması'nı imzaladılar. Yani, Avrupa Birliği'nin temeli Hıristiyan medeniyetine dayanmaktadır. Bizim medeniyetimiz ise İslam'ın asırlar boyu insanlığa saadet getiren ve hakkı üstün tutan ulvi prensiplerine dayanmaktadır.Tarih boyunca insanlığa saadet getiren bizim medeniyetimizi bırakıp da Hıristiyan medeniyetini benimsemeye kalkışmak en büyük şuursuzluktur ve asla kabul edilemez. Böyle bir vahim hata, ancak bizim medeniyetimizin ne olduğunun idrak edilememesine dayanır.

    Biz bin yıl insanlığa ışık tutmuş bir milletiz. Bize yaraşan, insanlık ve ahlak çöküntüsü bakımından bir felakete giden Batı'nın arabasına atlamak değildir. Bize yaraşan Müslüman ülkelerle adil, Hakk'a dayalı bir birlik kurmak, Batı'ya da Doğu'ya da örnek olmaktır. Bizim milletimizin vazifesi budur. "Türkiye'yi götürüp illa Avrupa Birliği'ne sokacağız." demek, sadece Türkiye'ye değil, bütün insanlığa kötülük yapmaktır. Çünkü kurtuluşun kapısını kapatıyor.

    Bugünkü nüfusumuz kadar, cephelerde şehit verdi bu millet. Biz Çanakkale Harbi'ni neden yaptık? Bu memleket götürülüp Avrupa'ya vilayet yapılacak idiyse Çanakkale Harbi'nde onca şehidi niye verdik? Çanakkale Harbi'ni kaybetmiş olsaydık İngilizler gelip bütün ülkeyi işgal edecekti, sonra istediği yeri satın alacak ve bizi garson, çırak olarak kullanacaktı. Şimdi Avrupa Birliği yoluyla aynı şeyi yapıyor. Haçlı Seferleri ile elde edemediklerini şimdi Roma Antlaşması ile gelip aldatarak tatbik etmek istiyorlar. Hadise bu kadar mühimdir.

    Yarım asır Avrupa Birliği hayaliyle boşu boşuna geçirildi. Hiçbir sanayi kurulmadı. Bizim başladığımız ağır sanayi fabrikalarının üzerine tek bir taş koymadılar. ,

    Ama bir an için aksini düşünün. Biz Müslüman ülkelerle beraber bir Ortak Pazar kurduk. O zaman ne olacak? 1, 5 milyarlık büyük bir İslam âlemi var. Müslüman ülkeler Avrupa gibi doymuş değildir. Her türlü ihtiyaca açtır. Çünkü bugüne kadar sömürülmüş, hep geri bırakılmıştır. Bu ülkelerin içerisinde teknolojik bakımdan en fazla ilerlemiş ülke de Türkiye'dir. Türkiye öyle bir noktadadır ki bugün birazcık gayret etse uçağını, tankını kendi yapar, fabrikalarını kendi kurar.

    Bugün Suudi Arabistan'ın ABD'ye bir defada verdiği uçak siparişinin miktarı 5 milyar dolardır. Şu an Amerika'da uçak sanayisinde 700 bin kişi çalışıyor. Bu 700 bin kişinin 300 bini Amerikan Ordusu'na, 400 bini dışarıdaki siparişlere, yani Müslüman ülkelerden gelen uçak taleplerine çalışıyor. Bu siparişler bize gelse ne oluruz? Biz birden bire dev bir ülke hâline geliriz. Dünyanın siparişi, dünyanın parası, dünyanın işi. Kimse peşimizden yetişemez. Bu kadar büyük bir tarihî fırsat önümüzdedir. Türkiye'nin menfaati, Avrupa kapısında beklemek değil, Müslüman ülkelerle ortak bir birlik ve ortak bir pazar kurmaktır. Biz onlar gibi, kardeş Müslüman ülkeleri sömürecek değiliz. El birliğiyle bin yıllık tarihimizde olduğu gibi, hem onların kalkınmasına yardım edeceğiz hem de kendimiz güçleneceğiz. Asırların meydana getirdiği bu gecikme, Türkiye'nin öncülüğünde İslam âleminin büyük bir kalkınma hamlesinin sebebi olabilir. Bizimle rekabet edemezler. Bu gerçekleri dünya Siyonizmi de biliyor. Hatta biz bilmiyoruz, onlar biliyor. Bildikleri için de senelerdir bizimle uğraşıyorlar. Biliyorlar ki Türkiye azıcık fırsat bulsa birden bire güçlenecek. Bunu istemiyorlar. İstemedikleri için de hep Türkiye ile uğraşıyorlar. Yıllarca elhamdülillah, kar kış demeden Anadolu yollarına düştük. Ortak Pazar nedir, Avrupa Birliği nedir diye İlmî konferanslar verdik. 75 milyon insanımıza bu gerçekleri anlattık. Zaten insanımız bunu biliyor. Bu inançla bir kez daha söylüyorum; İslam Birliği muhakkak kurulacak. Hiç başka yolu yok. Biz bunu bugünden söylüyor ve ilan ediyoruz. İçimizde bu gerçeğe ters düşenler, yarın İslam Birliği kurulduğunda mahcup olacaklardır.*

    Stratejik Üstünlük - Armagedon ve Siyonizm’in Son Demleri

    Siyonizm-emperyalizm belasından insanlığın kurtuluşu konusunda Milli ve Evrensel Lider Erbakan Hocamız sohbet ve konferanslarında:

    ·      Haksızlık ve ahlaksızlık üzerine kurulan Siyonist ve emperyalist zulüm düzeninin, öyle barış ve adalete çağırmakla veya hoşgörü edebiyatıyla düzeltilemeyeceğini…

    ·      Bunların, tahribi çok büyük ve ürkütücü nükleer füzelerine ve etkili silah sistemlerine güvenip, dünyayı tehdit ederek barbarlıklarını yürüttüklerini…

    ·      Öyle ise, Batılıların bu Şeytani güçlerini etkisiz bırakacak, yeni ve yüksek teknolojilere sahip olmak gerektiğini ve Allah’ın izniyle bunları başarıp ilgili ve yetkili makamlara teslim ettiklerini defalarca anlatmışlardır.

    Bütün zalim ve Batıl güçlerin elinde bulunan: a) Nükleer başlıklı füzelerini, b) Uçak gemilerini, c) İnsansız hava araçlarını (İHA), d) Savaş kontrol merkezlerini

    1- Çalışmaz hale getirecek ve çok ucuza mal edilecek teknolojik böcekleri,

    2- Silah mekanizmaları çürütecek metalik virüsleri,

    Fırlatılan füzeleri havada yakalayıp tersine çevirecek elektromanyetik sistemleri: A) Planlayıp yaptıklarını, B) Bunları seri üretime hazırladıklarını, C) Proje aşamasından deneme safhasında kadar, hangi aşamalardan geçtiğini gösteren video kayıtlarını, D) Ve bunların Kahraman Ordumuzun özel yetkili birimlerine aktarıldığını özellikle vurgulamışlardır. Bu müjdeler, aynı zamanda; ülke ve bölge şartlarının olgunlaşması durumunda, süper şeytani güçlerin burnunun kırılacağı tarihi hesaplaşmanın yaşanacağının da ihbarı ve ihtarıdır.

    Ve “Hayrül Makirin” olan, yani zalim hilekârların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit müminlere zafer kapısını açan Yüce Allah; Siyonist ve Emperyalist güçler ile gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır. “Deki (Ey zalimler ve işbirlikçi hainler) Siz (tedirginlikle) gözleyip bekleyin; Çünkü Biz de kesinlikle (acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!” (En’am-157. Ayet sonu)ayeti, ümit ve teselli kaynağımızdır, dikkatle ve defaetle okuyup huzur bulmalıdır.

    ABD, AB ülkelerinin ve NATO birliklerinin desteklediği İsrail ve Türkiye arasında tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Batılıların Armagedon dediği, İslam kaynaklarının Hatay Amik Ovasında yaşanacağını haber verdiği savaş oldukça yakındır. İslam’ı ılımlaştırmak, Müslümanı protestanlaştırmak, böylece halkımızı Haçlı-Siyonist emperyalizmiyle uyumlu hale sokmak üzere tertiplenen “Dinler arası Diyalog” merkezi olarak Hatay’ımızın seçilmesi de oldukça anlamlıdır ve Armagedon’a hazırlıkla alakalıdır. Ancak paniğe kapılmamalı, Allah’ın vaadine ve Hz. Resulüllah’ın müjdesine iman ve itimat duyulmalı ve sadece düşmanı ve tezgâhını iyi tanımalıdır.

     

     

     

     

     Unutmayınız; tarihi her zaman kötüler ve kâfirler değil, bu sefer kahraman askeriyle beraber Türkiye’nin mü’minleri yazacaktır.

     “Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (acı ve alçaltıcı bir karşılık) vardır.” (İbrahim 46.)*

     


    ERBAKAN’IN DİLİNDEN – (SON SÖZ YERİNE)

     

    Yeryüzünde huzur ve barışın yerleşmesi yerine; katliamların, zulüm ve ahlaksızlıkların ve çifte standartların arttığını gördüğümüzde, bunun asıl ve gizli sebepleri olarak şunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. O da; yeryüzünde yaşayan 7 milyar insanın huzur ve barışının, asla Batının ve Siyonist odakların eline bırakılamayacağı gerçeğidir. Bugün yeni bir dönüşüme ve yeni bir fethe acilen ihtiyaç duyulduğu kesindir. İnsanlığın hasretle beklediği bu “Yeni Dünya” ya, inşallah yine bu Aziz Millet öncülük edecektir.

      Müslümanlık dini “Savunma ve zalimlerin himayesine sığınma” dini değildir; bütün insanlığın saadet ve selameti için, cesaret ve metanetle yürümek, cihadı sürdürmek ve zulme karşı “Hücum etmek” dinidir. “Ben daha ne yapabilirim, kimseye bir kötülüğüm yok” diyenler, bütün insanlığın saadeti için çalışmadıklarından dolayı, Allah katında suçlu ve sorumlu vaziyettedir.

    Bizim davamız İslam'dır. Gayemiz Allah'ın rızasını kazanmaktır. Hedefimiz Hak nizamı hâkim kılmaktır. Arzumuz tüm insanlığa saadet ulaştırmaktır. Yolumuz cihattır; Yöntemimiz ikna metodudur. İnsanlığın kurtuluşu ancak İslam ile mümkün olacaktır. Çünkü İslam Allah yapısıdır. Dolayı­sıyla mükemmel ve tastamamdır, eksiklik ve fazlalık bulunmamaktadır. Bu dava için çalışmak herkese nasip olmaz. İster gecenizi gündüzünüze katıp bu hak dava için çalışın, ister yan gelip yatın; bu hak davanın başarısını ne bir gün öne almak, ne de bir gün geciktirip aksatmak imkânsızdır. Bütün mesele bu şerefli davada nasıl bir imtihan vereceğimizdir ve kazanacağımız puandır.

    Dolayısıyla Allah bir kulunu severse onu davasına hizmet ettirip hayırla meşgul kılacaktır. Allah rızasını esas alan işler yapınca Allah'ın yardımı ulaşacaktır. Allah'ın yardımı geldi mi o zaman kimse size galip gelemez, siz galip gelirsiniz. Dünyanın düzelmesi Millî Görüşçülerin çalışmalarına bağlıdır. Birlik ve beraberliğinizi bozmayın.

    Ey Millî Görüşçüler!

    Şu söyleyeceklerime dikkat buyurun; tarih içerisin­de, yaşadığımız şu kısa anların kıymeti belki hemen anlaşılmayacaktır. Ama gün gelecek ne kadar mühim bir vazife ifa ettiğinizi, gelecek nesiller sizi hayır ve hayranlıkla anarak or­taya koyacaktır. Bütün bu çalışmalar esnasında her zaman şu duayı yapmalıyız: "Ya Rabbi! Sen bize her zaman Hakk'ı Hak olarak göster; bâtılı bâtıl olarak göster. Hakkı tutmayı nasip et. Bâtıldan muhafaza buyur."

    Sizlerin bu çalışmaları ve dünyanın bugünkü gidi­şatı karşısında hiç kimse İslam Birliği'nin kurulması­na mani olamayacaktır. Bu, kaçınılmaz bir zarurettir, takdir olunan bir hakikattir. İslam Birliği, mutlaka ama mutlaka kurulacaktır. İster Batı ister Doğu, hangi sistem olursa olsun ahir ömrünü yaşamaktadır. Ne yaparlarsa yapsınlar, hangi oyunları oynarlarsa oynasınlar, hepsi yok olup gidecektir ve zulüm saltanatları yıkılacaktır.

    Herkes bilsin ki Allah nurunu tamamlayacaktır.

    Bütün bu önemli konuları tarih karşısında ve milleti­mizin yüksek huzurlarında böylece ifade ettikten sonra size şunları söylemek istiyorum:

    Ben bu mücadeleyi; asla ikbal, makam, şöhret veya seçim­lerde bana oy versinler diye başlatmadım. Her ne yaptıysam Allah rızası için yaptım. En büyük emelim “malıyla ve canıyla cihat eden bir mü’min” olarak anılmaktır!*

     

    Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN

     


    ARKA KAPAK YAZISI

     

     

     

    Yeryüzünde huzur ve barışın yerleşmesi yerine; katliamların, zulüm ve ahlaksızlıkların ve çifte standartların arttığını gördüğümüzde, bunun asıl ve gizli sebepleri olarak şunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. O da; yeryüzünde yaşayan 7 milyar insanın huzur ve barışının, asla Batının ve Siyonist odakların eline bırakılamayacağı gerçeğidir. Bugün yeni bir dönüşüme ve yeni bir fethe acilen ihtiyaç duyulduğu kesindir. İnsanlığın hasretle beklediği bu “Yeni Dünya” ya, inşallah yine bu Aziz Millet öncülük edecektir.

      Müslümanlık dini “Savunma ve zalimlerin himayesine sığınma” dini değildir; bütün insanlığın saadet ve selameti için, cesaret ve metanetle yürümek, cihadı sürdürmek ve zulme karşı “Hücum etmek” dinidir. “Ben daha ne yapabilirim, kimseye bir kötülüğüm yok” diyenler, bütün insanlığın saadeti için çalışmadıklarından dolayı, Allah katında suçlu ve sorumlu vaziyettedir.

     

    Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN

     

     



    * Bu bölüm Araştırmacı Düşünür Sn. Ahmet Akgül ‘ün “Erbakan Devrimi” isimli kitabından alınmıştır.

    * Bu bölümün hazırlanmasında Araştırmacı-Düşünür  Sn. Ahmet AKGÜL’ un “Erbakan Devrimi” isimli eserinden yararlanılmıştır!

    * Bu bölüm Prof. Dr. Necmeddin ERBAKAN Hocamızın “DAVAM” isimli eserinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

    * Bu kısım Sn. Ahmet Akgül’ ün “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitabından alınmıştır.

    * Bu bölüm Araştırmacı Düşünür Sn. Ahmet AKGÜL ’ün “Erbakan Devrimi“isimli kitabından, www.necmettinerbakan.net ve www.millicozum.com sitelerinden özet çıkarılmıştır.

    * Bu bölümün hazırlamasındaProf. Dr. N. Erbakan Hocamızın  “Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen” kitabı ve Araştırmacı Düşünür Sn. Ahmet Akgül’ ün“Tek Milli Çözüm Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” isimli kitabından hazırlanmıştır..

    * Bu bölümün oluşturulmasında Milli Çözüm Dergisi makalelerinden faydalanılmıştır!

    * Bu bölümün oluşturulmasında Milli Çözüm dergisinin çeşitli sayı ve makalelerinden faydalanılmıştır!

    * Allah dostu Erbakan / Ekrem Şama, Muhittin Yıldırım’dan (Sh:135-137)

    * 26 Ocak 1974 Şura Dergisi

    *1 (23.Şubat.1978. Şura Dergisi)

    *2 Cengiz Özakıncı. İblisin Kıblesi 4. Baskı Sh: 310

    * 15.08.2006 / Zeki Ceyhan / Milli Gazete

    * Bu bölüm Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızınfarklı konferans ve seminerlerinden derlenip yazılmıştır.

    * Bu bölüm Araştırmacı-Düşünür Sn. Ahmet AKGÜL ‘ ün“Çevresine Patriot Yerleştirilen Amik Ovası ve Yaklaşan Armegedon Savaşı” isimli eserinden derlenmiştir. Konuyla ilgili videolara www.necmettinerbakan.net ve www.millicozum.com adreslerinden ulaşabilirsiniz.

    * Not: Bu kitapçık Konya Milli Çözüm Ekibince hazırlanmıştır!















    Kaynak :
    Bu Haber 7489 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS