• Erbakan Devrimi Devam Ediyor: TARİHİ DEVRAN YAKINDIR!

    Erbakan Devrimi Devam Ediyor: TARİHİ DEVRAN YAKINDIR!

    13 Nisan 2013
    Erbakan Devrimi Devam Ediyor: TARİHİ DEVRAN YAKINDIR! Milli Çözüm Dergisi’nin yazılarından ve Erbakan’la ilgili yayınlarından etkilenen Japonya’nın önemli bir düşünce kuruluşunun İstanbul temsilcisi Dergimizi arayıp görüşmek ve Japonya’da konferans verdirmek istediklerini aktarmışlardı. Daha sonra Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı ve Erbakan’ın dünya siyasetine yön verici atılımlarını dikkatle izleyen ülkelerin başında gelen Japonya’nın günlük 10 Milyon tirajlı YOMİURİ SHIMBUN gazetesi 1997 yılından bu yana yayınladığı ‘’20. Yüzyıla Bakış’’ isimli yorum-Analiz dizisinde Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın görüşlerine, yorumlarına ve bilgilerine yer vermeyi kararlaştırmıştı.

     
    | Devamı


    Erbakan Devrimi Devam Ediyor: TARİHİ DEVRAN YAKINDIR!


    Erbakan herkesi, kendi ayarında ve diyarında idare ediyor, kabiliyet ve kapasitesine göre değerlendiriyordu

    Bazı etkili kanaat önderleriyle ve bürokraside yetkili dost şahsiyetlerle irtibat ve istişareler konusunda, Hoca’nın kardeşi ve güvenilen kişi sıfatıyla önemli ve özel hizmetlerde kendisinden yararlanılan; ama parti teşkilatlarında ve yan kuruluşlarda resmi görev verilmeyip, hususi ve samimi dairede tutulan Muhterem Kemalettin Erbakan, “niçin vitrine çıkarılmadığı ve siyasi-resmi makamlardan uzak bırakıldığı?” sorusuna şöyle ilginç, hatta bazılarını itici ve incitici bir yanıt vermişti:

    Efendim, bugüne kadar en merkezde olmanıza rağmen isminiz hiç ön plana çıkmadı. Sizi birçok Milli Görüşçü dahi simaen bile tanımaz bunun sebebi nedir?

    “Çocukluğumuzda 1943 senesinde Fatih Camii’ne devama başladık. Fatih Camii’nde çok muhterem bir zat var idi, Gümülcineli Mustafa Efendi, çok güzel menkıbeler anlatırdı. O menkıbelerden bir tanesi sorunuza güzel bir cevap olacaktır sanırım.

    “Bir gün Harun Reşid kardeşi (olarak bilinen, ama manevi nasihatçi olarak görevlendirildiği bilinmesin diye mecnun rolü üstlenen Behlül Dana)ya, “sen de insanların içerisine gir ve bir takım vazifeler al”, diye telkinde bulunmuş (manevi) kardeşi ise sürekli oyalayıp duruyormuş. Ancak Harun Reşid fazla sıkıştırınca, kardeşi “peki o zaman, ben bir yerlere danışayım, sana öyle cevap vereyim” buyurmuş. Harun Reşid onu takip ettirmiş, “gidin bakın bakalım kime danışacak” diye meraklanıyormuş. Kısa bir süre sonra kardeşi Harun Reşid’in yanına gelmiş ve “ben danıştım, (resmi ve yetkili görev) kabul etmiyorum” deyince Harun Reşid, takip ettirdiği için, “sen sadece tuvalete gittin geldin, başka yere uğramadın ki, kime danıştın” diye sormuş… Manevi kardeşi (Behlül Dana): “tuvalete dökülenlere sordum ve şu cevabı aldım; insanların içine girmeden çok kıymetli, çok lezzetli şeylerdik, ama insanların içine girip çıktıktan sonra bu hale geldik!?”

    Bu nedenle vicdani ayarı ve ahlaki duyarlılıkları yozlaşmış insanların arasına karışır ve sorumluluk alırsam bozulmaktan korkuyorum. O batakta temiz kalma kabiliyetini de kendimde göremiyorum” yanıtını alan Harun Reşit, ona hak verip derin derin düşünmeye koyulmuş…”[1]

    Ama Erbakan gibi seçkin şahsiyetler; nefsü emmaresinin ve bozuk sistemlerin batağına kapılmış kalabalıkları, bu girdaptan kurtarıp yeniden huzur ve selamete çıkarmak üzere o karanlık dehlizlere atılan, ama üzerine sıçratılan çamurlara rağmen özü tertemiz berrak ve yüzü ak-pak kalan hidayet rehberi kılınmış insanlardır. Peki, milyonları etkileyip hayra yönlendiren Erbakan kendi yakınlarına ve yıllarca yanında kalanlara niye tesir edememiştir? İşte yanıtı Hoca’nın mıknatıs örneğinde gizlidir:

    Erbakan Hocamız, bir gazeteciyle sohbet etmektedir. Konu Milli Görüş’te yaşanan fesatlıklarla ilgilidir. Gazeteci, ayrılıkları savunur tarzda konuşunca şöyle bir diyalog gelişir:

    Erbakan: Sen zeki çocuksun, seni severim biliyorsun.

    Gazeteci: Sağ olun Hocam…

    Erbakan: Ama bakıyorum da Siyonizm’in mıknatısı seni de kendine çekmeye başlamış.

    Gazeteci: Hocam bir şey sorabilir miyim?

    Erbakan: Tabii buyur?

    Gazeteci: Bu Siyonizm’in mıknatısı nasıl bir mıknatıstır ki; taa Amerika’dan, İsrail’den bizi çekiyor da, sizin mıknatıs bu kadar yakından çekemiyor.

    Erbakan: Çünkü bizim mıknatıs tahtaları çekmez!

    Sn. Kemalettin Erbakan Beyefendi, bu röportajına yansıttığı duygu ve saptamalarıyla, Hoca’nın çevresini kuşatan yakın kadroların gerçek fıtratını ve fırsatçılığını, sevdiği ve önemsediği bazı kişileri niye bu tezgâhın dışında tutmaya çalıştığını da ortaya koymaktaydı. Hatta Rahmetli Hocamızın vefatı öncesi hastanede, yoğun bakımda can çekiştiği bir süreçte, sağlığında parti mensuplarını ve sadık dava hizmetkârlarını Erbakan’dan uzak tutmaya çalışan Oğuzhan Asiltürk ve Yasin Hatipoğlu gibi kurmayların(!), doktorların ve yakınlarının bütün uyarılarına rağmen, her gün üç-beş heyeti, güya teşkilat sorunlarını görüştürme bahanesiyle Hoca’nın yanına sokup saatlerce ve aşırı derecede nasıl yorduklarını, sanki bir an evvel ölümünü hızlandırmak istiyor gibi davrandıklarını, Hocamızın da baş-göz işaretiyle bu işkenceye nasıl katlandığını ve usandığını aktaran küçük kardeşi Kemalettin Bey “Bu azaptan ve hıyanet girdabından biran evvel kurtulması niyetiyle, ağabeyinin ölümünü temenni edecek kadar vicdanının daraldığını” itiraf etmekten sakınmamıştı.

    Erbakan, “Gerçek”lerin dili ve selametin (kurtuluş reçetesinin) delili oluyordu!

    Dönemin Sovyetler Birliği Ankara Büyükelçisi Albert Çernişev, Erbakan’dan “Adil Düzen’in” kendilerine anlatılmasını rica ediyor, Hocamız ise Rusya’dan gelen Profesör, diplomat ve üst düzey bürokratlardan oluşan bir heyete, üç ayrı bölüm halinde “Ekonomik, İlmi, Ahlaki ve Siyasi Adil Düzen Esaslarını” aktarıyordu. “İşte dünyayı, ancak bu sistem kurtarır!” diyerek, hayret ve memnuniyetini dile getiren Çernişev Erbakan’a dönüp:

    “Her sosyal ve ekonomik sistemin dayandığı bir kültür kökeni vardır. Bize anlattığınız ve hayran kaldığımız bu ADİL DÜZEN hangi temellerden kaynaklanıp besleniyor?” diye sorunca, Hocamız:

    “Bak Sovyetler dağılıyor, komünizm iflas ediyor. Şimdi siz neyi aramaya koyulmuşsunuz?” deyince Çernişev:

    “Biz hakikati, doğru olanı arıyoruz!” yanıtını veriyordu. Bunun üzerine Hocamız:

    “Yüce Allah, bu muhteşem kâinatla beraber, mükemmel kanun ve nizamlar da yaratmıştır. İşte bu ilahi doğal ve sosyal kuralların hepsi birden Hak’tır, gerçek ve gerekli olandır… Bizim Adil Düzen programlarımız da bu mutlak doğrulara ve doğal kurallara dayanmaktadır” açıklamasını yapıyor, Çernişev ve Rus bilim heyeti saygıyla karşılıyordu.

    Ama bunun yanında Türkiye’de Prof. Dr. Necmettin Erbakan üzerine ilk ve tek doktora tezini hazırlayan Dr. Işıl Arpacı Hanım Hoca’nın Milli pozisyonunu, tarihi vizyonunu, İslami ve insani misyonunu bir tek röportajda çözebiliyordu:

    Dr. Işıl Arpacı, 'Türk Siyasal Yaşamına Etkileri Bakımından İslamcılık ve Necmettin Erbakan' konulu tezini, neden konu olarak Erbakan’ı seçtiğini, Erbakan’ı diğer liderlerden ayıran özellikleri, Erbakan’ı tanıma ve tanışma sürecini, Erbakan’dan neler öğrendiğini, en çok hangi yönünden etkilendiğini, Erbakan’ın vefatını ilk duyduğundaki duygu ve tepkilerini şöyle anlatıyordu:

    Neden Erbakan?

    Esasında Necmettin Erbakan’ı çalışma fikri, başlangıçta aklımda hiç olmayan bir şeydi. 2007 yılında doktora tezi için belirlenen ilk konu, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in karşılaştırmalı incelenmesini kapsıyordu. Okumalar ve literatür araştırmasına yoğunlaşınca, Ecevit ve Demirel hakkında yazılmış çok sayıda teze rağmen, Necmettin Erbakan’ı doğrudan konu alan bir tez olmadığını gördüm. Ek olarak Erbakan’ın Demirel’den farklı olarak oluşturduğu bir dünya görüşünün olması, bu dünya görüşünün Ecevit’in oluşturduğu siyasal duruştan da (ortanın solu örneğinde olduğu gibi) farklı olması ve hala yaşıyor olması tek başına Erbakan’ı çalışmak için nesnel nedenlerim olarak belirdi. Öznel olarak da Necmettin Erbakan, benim hiç tanımadığım bir dünyayı ve dünya görüşünü temsil ediyordu. Necmettin Erbakan’ı benim için ilginç yapan; farklı sosyo-ekonomik-politik çevrelerden çok farklı insanlar için Erbakan’ın; ya akan suları durduracak kadar çok sevilen bir lideri, ya da yağan yağmuru ondan bilecek kadar tepki uyandıran bir siyasetçiyi temsil etmesiydi. Kimle konuşursanız konuşun, herkesin kafasında bir Erbakan profili var fakat hepsi birbirinden farklı. Erbakan’ın kim olduğu, ne yapmak istediği, nereden gelip nereye gittiği, insanların siyasal yelpazede kendini konumlandırdıkları yere göre değişen kocaman bir boşluk. Ancak daha önemlisi ve benim için asıl merak uyandıran Erbakan’ın tüm parti kapatmalara, siyasi yasaklara rağmen inatla siyasette kalabilmesi, kitleleri peşinden götürebilmesi ve elbette bunu nasıl becerebildiğiydi?

    Tezden önce Erbakan hakkında; insanlara İslami bir yaşam biçimi dayatan, bunun için inatla yeni parti kuran, yavaş konuşan bir siyasetçi olduğu gibi öznel yargılarım olduğunu belirtmeliyim. Hatta antipatik bulduğumu bile söyleyebilirim. Tabii bunun en önemli nedeni, 28 Şubat sürecini herhangi bir zarar almadan atlatmış, sistemle en ufak bir sıkıntı yaşamamış biri olmam. Önceki rastgele okumalarımda elime geçen ve özellikle RP’nin yükselişe geçtiği döneme ilişkin çalışmaların da etkisini inkâr edemem. Hatta ilginç gelebilir, Necmettin Erbakan’ı Noel babaya benzeten yabancı bir çalışmaya bile rastlamıştım. İtiraf etmeliyim ki, geçmişe dönük en büyük hatam siyasal ezberlerimi bozmak konusundaki direncim oldu. Erbakan ile ilgili okumaya başladıktan yaklaşık 7-8 ay kadar sonra, acı verici de olsa bu direncimi kırmayı becerdim.

    Aslında Milli Görüş’ün içinde ya da yakınında olmayınca, Necmettin Erbakan’ı ve Milli Görüş’ü anlama şansınız çok az oluyor. Toplumsal siyasette oluşan görünmez kutuplaşmayı çok daha iyi anlıyorsunuz ortada durunca. Önemli boyutta diğerlerini anlamama üzerine kurulu bir kutuplaşma bu. Çok beylik bir cümle olacak ama, toplum olarak siyasal aklımız ne yazık ki takım tutar gibi çalışıyor. Tabii böyle bir aklın yaratılmasında medyanın katkılarını da yadsımamak gerekiyor. Eğer Erbakan’ı sadece basından takip ediyorsanız bile, Erbakan hakkında olumlu bir geribildirim oluşturmanız çok zor. 28 Şubat sürecini bir yana bırakın, çocuklarının düğünü hakkında yazılanlar, kayıp trilyon davası ve hatta yakınlarda Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi’nden ayrılma sürecinde yazıp çizilenler bile insanların kafasında Erbakan ile ilgili negatif etki yaratmak için yeterli. Umuyorum bir gün bir iletişimci çıkar ve basının Erbakan’ı neden ve nasıl manipüle ettiğini inceler.

    Kesin bir yargı olarak sunmak istemem fakat Erbakan ve Milli Görüş hakkında sunulan yaygın düşüncenin siyasal konjonktürle ilgisi olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Özellikle vefatından sonra, Erbakan ile ilgili estirilen pozitif rüzgârın, yine değişen siyasal konjonktürden bağımsız olduğunu düşünmek çok zor.

    Tezinizi hazırlarken teknik olarak tanıdığınız Erbakan hakkındaki düşünceleriniz?

    Necmettin Erbakan’ı çalışmak, hele de benim gibi tamamen konunun dışında biriyseniz, dipsiz bir kuyuya düşmekten farksız hale geliyor. Erbakan’ı anlamak için, Erbakan’ı okumak, dinlemek yetmiyor. Kendi deyimiyle “kuş diliyle” konuşmak durumunda kalan bir lider Erbakan. Siyaset biliminde kullandığımız Batılı literatüre ilişkin kavramlarla anlayamıyorsunuz, tanımlayamıyorsunuz Erbakan’ı. Zira tüm siyasal yapılanmayı, söylemi, verdiği tepkileri, kullandığı kavramları İslam’ı referans alarak oluşturmuş; İslami terminolojiyi siyasal alana büyük bir ustalıkla tercüme etmiş.

    Bu açıdan, kısaca Necmettin Erbakan’ın yaptığına, genel kabul gören tanımlamanın aksine siyasal İslamcılık demek yerine “İslami siyaset” demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bunu iki nedene dayandırmak mümkün. İlk olarak ve teorik bağlamda Necmettin Erbakan’ın siyasal uygulamalarının kökeni, İslam düşüncesinin Sünni kaynaklarından besleniyor. Parti teşkilatlanmasından, yönetim biçimine, aldığı kararlara kadar her konuda referansı Sünni siyasal anlayış. Bu yüzden siyasal tavrı çatışmacılıktan uzak. Burada Gümüşhanevi Dergahının, özellikle Abdülaziz Bekkine ve M. Zahit Kotku’nun etkisini de görmek gerekiyor. İkinci olarak, ben teorik olarak siyasal İslamcılık ya da siyasal İslam’ı, soğuk savaş sonrası Batılı siyaset tarafından üretilmiş yapay bir kavram olarak değerlendiriyorum. Bir ön kabul olarak “modern dünya”nın siyasal gerekliliklerinin dışında kalan fakat içeriği tam olarak belirlenmemiş, İslam’ı referans olan her tür düşünceyi kapsayan ancak yöntemi en baştan şiddet ve terörle eşleştirilmiş, her tür Müslüman siyasal eylemliliğini açıklamak üzere sunulan bir kavram bence siyasal İslamcılık.

    Bir de bence en önemlisi, Erbakan’ın kafasındaki siyasal anlayışın temelini, Hak-Batıl mücadelesinin oluşturması. Bu nedenle Erbakan, siyaset yaptığı alanı sadece Türkiye olarak değil tüm dünya olarak değerlendiriyor. Dünyanın her neresinde hakla batılın mücadelesi varsa, Erbakan kendisini hakkın temsilcisi olarak batıla karşı konumlandırıyor. Dolayısıyla okuduğunuz, izlediğiniz ve sadece Türkiye’de siyaset yapan Erbakan’ın dışında, bir de dünya için kafa yoran bir Erbakan var.

    Erbakan’ın vefatını duyduğunuz anda neler hissettiniz?

    İnanmadım. Kaç yerden teyit ettiğimi hatırlamıyorum. Sonrası kocaman bir boşluk duygusu… . Tezimi teslim edeceğim güne kadar, 27 Şubat 2011’i yazmadım ben. Her ölüm üzücüdür fakat sanıyorum Necmettin Erbakan’ın vefatı, verdiği üzüntü kadar ders verici de oldu. Vefatının üzerinden saatler geçmeden, siyasal mirasını paylaşanlar, yaşarken ardından onca şey söyleyip sonra ona methiyeler dizenler… kızıyorsunuz. Ama yine de 28 Şubat’tan bir gün önce vefat etmiş olması çok anlamlıdır bence ya da bu anlamı ben yüklüyorum, bilemiyorum. Kocaman, mücadele dolu bir yaşama tanıklık ediyorsunuz. Buraya kadar kızıyorsunuz, beğeniyorsunuz fakat en kötüsü o yaşamın bitişine de tanık olmak. Tarifi yok bunun.

    Erbakan’da sizi en çok etkileyen özellik ne oldu?

    Aslında akademik çalışma yaparken çalıştığınız konudan etkilenme lüksünüz yoktur zira bu çalışmaya zarar verir. Fakat sanıyorum şimdi söylemenin bir zararı olmaz: tek kelimeyle mücadeleciliği. Tezi yazarken, sürekli “ben olsam ne yapardım” diye sordum kendime. Çoğu zaman verdiğim yanıt, “bırakırdım” oldu. Bıraksaydı, “Necmettin Erbakan” olur muydu? Sanırım hayır. Mücadeleciliği çok etkileyici, ben bunu sadece kendi adına ve iktidar hırsı için yaptığını düşünmüyorum. Örneğin 12 Eylül’ün siyasi yasaklarının ardından Ecevit’in yanına gidiyor, parti kurup siyasete geri dönmesini istiyor; son dönemlerinde, hastanede yatarken, kendi hazırladığı seçim afişleri vardır. Ülkesine, insanlara ve oluşturduğu ideolojiye karşı hissettiği sorumluluk duygusundan kaynaklanıyor bence mücadeleciliği. “Kenara çekilip sadece akil adam olmak” gibi bir beklentiye karşılık, yapacağı şeylerin olduğuna inanması, çaba harcaması ve bunu son anına kadar hiç bırakmaması…”[2]

    Milli Çözüm Dergisi’nin yazılarından ve Erbakan’la ilgili yayınlarından etkilenen Japonya’nın önemli bir düşünce kuruluşunun İstanbul temsilcisi Dergimizi arayıp görüşmek ve Japonya’da konferans verdirmek istediklerini aktarmışlardı. Daha sonra Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı ve Erbakan’ın dünya siyasetine yön verici atılımlarını dikkatle izleyen ülkelerin başında gelen Japonya’nın günlük 10 Milyon tirajlı YOMİURİ SHIMBUN gazetesi 1997 yılından bu yana yayınladığı ‘’20. Yüzyıla Bakış’’ isimli yorum-Analiz dizisinde Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın görüşlerine, yorumlarına ve bilgilerine yer vermeyi kararlaştırmıştı.

    Bizzat İstanbul Büro şefi Mr. Koji Sakurai tarafından yazılı olarak Erbakan Hocaya ulaştırılan röportaj teklifi Erbakan tarafından kabul edildiğinde YOMİURİ SHIMBUM gazetesi İstanbul büro şefi yapacağı söyleşiden dolayı oldukça mutluydu.

    Koji Sakurai İslâm âleminde ve tüm dünya devletlerinde ilgiyle izlenen bir bilim ve siyaset adamının fikirlerini, görüşlerini, yorum ve eleştirilerini Japon halkına ulaştırabilmenin heyecanıyla 05.09.2000 tarihinde geldi Altınoluk Beldesine, Erbakan Hocanın yazlığına.

    Günlük 10 Milyon tirajlı YUMİURİ SHIMBUM gazetesinin Röportaj teklifinde şu satırlar yer almaktaydı:

    Ekselansları Necmettin Erbakan

    YUMİURİ SIMBUM Gazetesi 1997 yılından beri ‘’20. Yüzyıla Bakış’’ isimli bir yorum / analiz dizisi yayınlıyor. Bu çerçevede sizinle geçtiğimiz 100 yılı tahlil eden, devrimleri, savaşları, endüstriyi, bilimi, felsefeyi ve yaşam sitilini içeren çok geniş ve kapsamlı bir görüşme yapılması istenmektedir.

    20 yüzyılın tarihi olaylarını takip etmek ve gelecek nesillere aydınlatıcı mesajlar vermek için bir program hazırlıyoruz. Zatı âlinizin görüş ve yorumlarını önemsiyoruz ve öğrenmek istiyoruz” diyerek yaptıkları uzun röportajın bir özetini şöyle sunmuşlardı:

    Erbakan’a göre: 20. Asrın Özet Yorumu

    Önce bir defa yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar şu gerçekleri açıkça ortaya koymuştur. 20. asır yeryüzündeki insanların istedikleri manada barış, huzur, saadet ve sükûn asrı olmamıştır. Birçok huzursuzluklar, savaşlar olmuştur. İnsanlar istedikleri saadete kavuşamamışlardır. Yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar gösteriyor ki, insanlar saadet ve huzur aradıkları 20. asırda hüsrana uğratılmışlar, yanılmışlardır. İçinde bulunduğumuz asırda, yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar şu gerçekleri ortaya koyuyor: İnsanlar bu asırda tahakküm ve diktadan hayır gelmeyeceğini görmüşler, baskıdan hayır gelmeyeceğini öğrenmişlerdir. Bütün bunların sonucunda insan hakları, demokrasi ve hürriyete özlem duymuşlardır.

    İkinci olarak; insanlar bu asırda ümit olarak ortaya atılan ve fakat sadece gözyaşı, ıstırap ve kan getiren materyalizmin iflâsını görmüş ve yaşamışlardır. Bundan başka üçüncü olarak; 20. asır boyunca İslâm’ı düşman görüp ortadan kaldırmak isteyenler bunu başaramamış ve bunun mümkün olmadığını anlayarak bir arada yaşamayı öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardır.

    Dördüncü olarak; sömürü yapmak mümkündür bunu görmüşler ancak bu insanlara saadet getirmemiş, milletlerde gerginliği arttırmıştır.

    Beşinci olarak; bu asırda insanlık çifte standarttan fayda gelmeyeceğini, saadet için adaletin gerektiğini ve aynı zamanda tekebbürden faydalar sağlanamayacağını, saadet için eşitlik olması lâzım geldiğini ve çatışma değil, tahakküm değil, diyalogun esas alınması gerektiğini acı tecrübelerle tekrar tekrar yaşayarak görmüşler ve anlamışlardır. Ve nihayet Altıncı olarak; 20. asırda insanlar çevreyi daha iyi tanımış ve bilgilenmişlerdir. Bu asra girerken çevreyi sınırsız, istediği gibi istismar edilebilir olarak düşünüyorlardı. Fakat bu asırda bir yanda endüstri, bir yanda hava kirliliği, diğer yandan ormanların tahribatı ve bunun sonucu doğal dengenin bozulması meydana geldi. Doğal dengenin bozulması karşısında insanların örgütlenerek ‘’Çevreyi düşmanlardan korumak lâzımdır’’ fikrinin oluşması ve gelecek nesillere korunmuş bir çevre bırakılması bilincinin yerleşmesi 20. asrın insanlara kazandırdığı en önemli şuurlanmadır, çevre aşkıdır.

    İşte şimdi bu gerçekler açısından baktığımız zaman sonuç şudur ki, 20 asır tam bir deneme, ders alma asrı olmuştur. Bu asırda insanlık bütün gücünü, menfileri, olmaması lâzım gelenleri, yapılmaması icap edenleri gerçekleştirmek istemiş, elinden gelen her türlü gayreti göstermiş fakat bunların sonunda hüsrana uğramış ve menfilerle bir saadete ulaşılamayacağını açık bir şekilde göstermiştir. Şimdi artık bu denemelerden sonra 21. asra girdiğimizde hiç kimsenin ders almamış durumda olmaması gerekir. Yani bir insan halâ baskı ve Faşizmden sonuç alınır, hayır gelir zannederse çok yanılır ve 20. asırdan ders almamış olur. 20. asır baskı ve faşizmin değil, Demokrasi ve Hürriyetin ancak insanlara saadet getireceğini göstermiştir, Aynı şekilde İslâm’ı ortadan kaldırmak zihniyetinin de insanlara saadet getirmeyeceği, ne İslâm’ı, nede başka bir topluluğu ortadan kaldırmak doğru bir yol değildir. Saadet bir arada yaşamak ve işbirliğindedir. İşte 20. asır baştan sona bu dersle doludur.

    Sözün burasında bir defa daha tekrar ediyorum. 21. asra girdikten sonra hâlâ bu fikirlerin saplantısı içinde olanlar varsa, onlar 20. asırdan ders almalıdırlar ve bu sapık fikirlerden vazgeçmelidirler. Aynı şekilde 20. asır sömürüden saadet ve huzur gelmeyeceğini, ekonomide işbirliği ve adil şekilde münasebetlerin kurulmasından saadet geleceğini açık bir şekilde gösteren sayısız derslerle doludur. 20. asrın bu kadar açık derslerinden sonra 21. asra girildiğinde hâlâ çifte standarttan, tahakkümden ve tekebbürden sonuç alınacağını zannedenler varsa bunlar yanılmaktadırlar. Kendilerini bir an evvel düzeltmeleri lâzım gelir. 20. asır onun için gerekli dersleri fazlasıyla ihtiva etmiştir. Ve nihayet 20. asırdaki bunca acı denemelerden sonra hâlâ 21. asırda insanlar çevreyi sınırsız zannederlerse ve hoyrat bir şekilde bunu kullanmaya kalkarlarsa bunun sadece kendi nesillerine değil, gelecek nesillere de yapacağı en büyük haksızlık olduğunu idrak etmelidirler. Bunu idrak etmeyen insanlar mutlaka 20. asrı yakinen tanımalıdırlar.

    Sonuç olarak 20. asır; insanların saadeti için D-8’lerin bayrağındaki 6 tane yıldızın gösterdiği yolda yürümek gerektiğinin baştan sona kadar delilleriyle ispat edildiği bir asır olmuştur. Bundan dolayıdır ki, 20. asrın 21. asra en önemli hediyesi D-8’ler hareketidir.

    Erbakan Hoca Mısır’daki mazlum müminlerin mahkemelerini bile bizzat takip ediyor ve sahip çıkıyordu

    Bizim liderimiz bizi düşünmüş sizi göndermiş idam etseler de gam yemeyiz.

    “1995 de bir akşam hocamızın özel kalem müdürü telefonla aradı. Hoca sizi bekliyor dedi. Ben de Meclis’ten Genel Merkez’e geldim. Hoca bize özetle “Müslüman Kardeşler teşkilatının üst düzey yöneticilerinin üç yıl Önce Amel (işçi) Partisi’nden seçimlere katılmak istemeleri üzerine tutuklanarak idam talebiyle yargılandıklarını ve bizim de onları mahkemede savunmamamızı” istedi. (Tabi bu arada, Mısır mahkemesinde nasıl savunma yapılması gerektiğinin de öğretmişti) Ertesi günü havaalanında tarifeli uçak beklerken Hocamın Özel Kalem Müdürü bize bu iş için özel bir uçak kiraladığını ve uçağa binmemizi istedi. 6 kişilik bir jet uçağı idi, uçağa bindik bir pilot üç milletvekili Kahire’ye geldik. Çıkışta bizi karşılamak üzere Hasan el Benna’nın oğlu Avukat Seyfülislam el Benna ve El Ezher Üniversitesi’nde okuyan üç Türk öğrenci bekliyordu. Ertesi gün sabah bizi otelden aldılar, duruşmanın yapılacağı Askeri mahkemeye götürdüler. Orada duruşma başlamadan önce tutukluları getirdiler büyük arabaların içinde aslan kafeslerine benzer kafeslerde idiler. Raylı bir bölmenin dışı yine parmaklıklı idi. Tutukluların kafesleri bu raylar üzerinden mahkeme salonuna getirildi. Ben yanlarına gittim aramızda bir metre mesafeden fazla boşluk vardı. Onlara “bizi Türkiye’den Necmettin Erbakan gönderdi, sizi mahkemede savunacağız bizler onun milletvekilleriyiz” dedim. Bu sözlerimi Türk öğrencilerden biri Arapçaya tercüme etti. Birden büyük bir ağlama sesi duyuldu. Hepsi ağlıyordu. Bir şeyler söylüyorlardı. ”Niçin ağlıyorlar ne söylüyorlar?” diye sordum bana dedi ki: “Bunlar sevinçten ağlıyorlar. Diyorlar ki bundan sonra bize idam etseler gam yemeyiz. Bizim liderimiz İslam Davasının rehberi Aziz Erbakan Hocamız bizi düşünmüş bize sizleri göndermiş. Bugün bizim bayram günümüzdür karar ne olursa olsun artık umurumuzda değil” dedi. Onların ağlaması beni de hislendirdi ve onlarla birlikte ağlamaya başladım. Sonra mahkeme heyeti geldi. Bizler dilekçemizi verdik Türkiye’den geldiğimizi baroya kayıtlı avukatlar olduğumuzu sanıkların vekâletlerini bilahare alacağımızı mahkemede savunma avukatları olarak kabulümüzü istedik. Mahkeme heyeti Mısır hukuk fakültelerinden birinden mezun olmadığımızı ve Mısır’da baroya kayıtlı olmadığımızı ayrıca Mısır vatandaşı olmamamızdan dolayı talebimizi red etti. Bu kez ben o günlerde almış olduğum Uluslararası Af Örgütü’nün üye kartını mahkemeye sundum. Duruşmaya gözlemci sıfatıyla kabulümüzü istedim. Tercümanlar tercüme ettiler. Mahkeme üye kartıma baktı sonunda gözlemci olarak bizi mahkemeye kabul ettiler ve duruşma başladı. Sonunda duruşma bitti ve mahkeme heyeti odalarına çekilirken ben yerimden fırladım son üye içeriye girerken yetiştim. Kapıyı kapatırken ayağımı kapının arasına koydum bana “memnu memnu” dedi. Ben de yanıma gelen Türk öğrenciye “Bu hâkime söyle bu yargılama dünyanın hiçbir yerinde olmamaktadır. Siz sivil şahısları sivil suçları askeri mahkemede yargılıyorsunuz ortaya konulan deliler de geçersizdir. Bir binaya giren herkesi idamla yargılıyorsunuz. Ancak binanın önüne bir levha dikmemişsiniz bu kapıdan giren idam edilir diye” söylediklerimi çevirmesini söyledim. Bu arada gürültüye diğer hâkimlerde geldiler. Bende bunları dedikten sonra “eğer bu hususta görüşmezsek önümüzdeki duruşmaya en az on avukatla ve insan haklan örgütleriyle, af örgütüyle katılacağımızı bu konuda Mısır’ın adalet sistemini, adil yargılama haklarını ihlal ettiğini tüm dünyaya duyuracağız” dedim. Sözlerim tercüme edilince mahkeme heyeti başkanı bize “şimdi gidin yarın buraya gelin görüşelim” dedi. Biz de mahkeme binasından ayrıldık. İkinci gün tekrar mahkeme binasına geldik. Mahkeme başkanının odasında oturduk hâkimler gelmişti. Bu konuda daha önce bu şahısların sivil mahkemede yargılanıp beraat ettiklerini bildiğimizi kendilerine anlattık. Onlara yeni teklifimizin bu tutukluların yattıkları süre de göz önünde tutularak kendilerine üç yılı geçmemek üzere ceza verilsin ve tamamı tahliye edilsin teklifine onlar da olumlu baktılar. Bir sonraki duruşmada bu kararı vereceklerini ifade ettiler. Biz de Ankara’ya döndük. Durumu hocamıza anlattık memnun oldu mahkemeyi takip etmemizi istedi. Bir sonraki duruşmada her birine dediğimiz gibi tutukluluk süreleri kadar ceza vererek salıverildiklerini öğrendik.”[3]

    Erbakan’ın Türk Cumhuriyetlerini ziyaret notları:

    Türk Cumhuriyetlerinin yeni yeni bağımsızlıklarını kazandığı bir dönem…

    Yıl; 1992.

    Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Refah Partisi Genel Başkanı olarak kalabalık bir işadamı, milletvekilleri, gazeteciler ve yabancıların bulunduğu bir heyetle Türk Cumhuriyetleri’ne sefere çıktı. Heyette kimler yok ki; O dönem Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan, bugünün Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan tutun da milletvekilleri Zeki Ergezen, Lütfi Esengün, Ömer Ekinci, Şinasi Yavuz’a, genellikle İstanbul çevresindeki iş adamlarından yapancı misafirlere kadar... Erbakan’ın Milli Görüş’ü anlatmak için yola çıktığı Orta Asya seferi esasen ilginç bir yolculuktu.

    Erbakan’ın Azerbaycan’dan sonraki hedefi Kırgızistan’dı.

    Erbakan, dönemin Kırgız Başbakan Yardımcısı Erkibayev’le bir araya geldi. Ve aralarındaki diyalog dinlenmeye değerdi;

    Erbakan: Hayat iman ve cihattır. İslam Birliği kurulacaktır. Komünizm ve kapitalizm insanlara mutluluk getirmekten uzaktır. Onun için gelin Adil Düzen’i kuralım. Yeni Dünya Düzeni Siyonist Plan’ın bir parçasıdır. ABD bütün dünyayı kendisine köle yapmak istiyor. Müslümanlığı yok etmek istiyor.

    Erkibayev: Biz devlet olarak bu meselelerle uğraşmıyoruz. Bir ilmi toplantıda bunları anlatabilirsiniz.

    Erbakan: Bunların konuşulmasından mı korkuyorsunuz?

    Son durak Türkmenistan!

    Erbakan burada da Türkmenistan Meclis Başkanı Muradof Sehatnibeçoviç’le biraraya geldi. Türkmenistan Demokratik Partisi Birinci Sekreteri Oncuk Masayev ile de görüştü. Milli Görüş lideri Prof. Necmettin Erbakan için çıktığı Türk Cumhuriyetleri gezisi bu şekilde geçti. Erbakan’ın tüm görüşmelerde gündeme getirdiği Asya Kalkınma Fonu ile Asya Sosyal Kalkınma Fonu ise tutanaklara girdi. O yıllarda bu ülkelerin ziyaret edilmesi ve birtakım önerilerde bulunulması çok çok önemliydi ve Erbakan da üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdi.

    Erbakan’ın Türk Cumhuriyetleri gezisine İslam ülkelerinden davet edilen bilim ve devlet adamları:

    Eşref Muhammed, Halim Gaffar, Ahmet Fettuh Abdulhadi, Enver Hasan Şahata, Mithat Ahmet El Haddat, A. Muh. Ebul Vefa Abdulgaffar, Amr. Mehdi Salih, Tahir Muhammed Şerkez, Abdullah Ahmet Cubran, Mustafa Tahhan, Sabri Anuşe, Hamidi Rahim Tur, Muhammed Haşim, Ahmet Kemal, Dr. Tevfik El Şawi, Süleyman Nasır Basahel, Kamil Selam Daks, İmam Hasan Baturcu, Dr. Muhammed Jamjum, Mazim Muhammed Baturcu, İsmet Hasan Baturcu, Muhammed Suphi Tatari, Yasin Abdullah Kadi, Usame Muhammed Halvani, Abdurrahman Ba Fadli, Ömer Salih El Amudi, Seyyit Hamit Jameel, Dr. Y. Ahmet Khairy A. Rahman, Dr. Mahmoud Badr Abdel Baset, Zübeyr Muhammed Kadı, Dr. Muhammed Ömer Zübeyr, Mahmut Muhammed Baturcu, Süleyman Racihi, Süleyman Harici, Suud Hafız, Macit Osman, Zeyd El Şebibi, Prof. Dr. Tevfik Kuseyr.[4]

    Rahmetli Rauf Denktaş’ın itirafı: Kıbrıs’ı Erbakan Kurtardı

    “Büyük katliamlar altındaki Kıbrıs’a Barış Harekâtı kararını vererek Kıbrıs’ı kurtaran Erbakan’dır. Barış harekâtının 22. yılında Başbakan olarak Ada’da bulunması bizim için büyük bahtiyarlıktır.”

    İslam Dünyasının Lideri hicretinin ikinci yılında Erbakan’ı anma toplantısında tanıdıkları Hocalarını anlatmışlardı. Konuşmacıların yaptıkları yorumlar, yoğun duygusal atmosferlerin oluşmasına yol açmıştı. Sempozyuma, İran Cumhurbaşkanı Ahmedi Nejat’ta bir mesaj yollamıştı.

    Ahmedinejad “D-8’lerin öncüsü ve mimarıydı”

    Erbakan’ı, “D-8’lerin öncüsü ve mimarı” olarak nitelendiren Ahmed-i Nejat, Erbakan’ın bütün hayatını adalet ve refah üzerine oturtulan, Adil Bir Dünya’nın kurulmasına adadığını hatırlatmıştı. “Kuşkusuz Merhum Erbakan çağdaş Türk tarihinde Türkiye halkının izzeti ve refahı için derin kalıcı izler bırakmış bir şahsiyettir. Kendi siyasi ve itikadi ideallerini izlerken gösterdiği azim ve kararlılığı, çalışkanlığı ve istikrarlı tutumu, Merhum Erbakan’ın geride iyi bir nam bırakmasına, isminin sürekli olarak iyilikle anılmasına neden olmuştur. Merhum Erbakan, gerginlik, ayrımcılık ve çatışmalardan uzakta ve hep ileriye doğru adımlar atan küresel çapta bir adalet toplumuna ulaşmak hedefiyle, ortak çalışma ve dayanışma anlayışı içerisinde uluslar arası düzen üzerinde olumlu etkiler bırakacak bir teşkilatın, yani üyelerini İslam dünyasının önde gelen ülkelerinin oluşturduğu D-8 Grubu’nun öncüsü ve mimarıydı.” Erbakan’ın temelini İslam inancından alan adalet ve insan severliğe olan yaklaşımı, kendisini emperyalist ve Siyonist mihraklarla sürekli bir mücadeleye sevk ettiğini bildiren Ahmedinejad, “merhum Erbakan’ın bölge halklarının sevgi ve sempatisini kazanmasının en önemli nedenini bu düşünce ve yaklaşım oluşturmaktadır” Diyen Ahmedi Nejat, ancak O’nun projeleriyle İslam dünyasının ve insanlığın huzura kavuşacağını vurgulamıştı.

    Kemal Hatip: “Filistin onun en önemli davasıydı”

    Filistin İslami Hareket Başkan Yardımcısı Kemal Hatip: “Filistin davasın onun en önemli davasıydı. O şunu çok iyi biliyordu, ümmetin onuru Kudüs’ten geçiyordu. Kudüs işgal altındayken ümmetin onuru da işgal altındadır. Erbakan, aynı zamanda ümmetin şeyhi idi. ABD Başkanı Barack Obama, İsrail’i ziyaret ederek Mescidi Aksa’ya gelecek. Siyonist İsrail, Obama’dan önemli mesajlar bekliyor. Ancak biz buradan haykırıyoruz; Mescidi Aksa 144 bin metrekarelik alanı ile taşı ile kapıları ile 7 kat semaya kadar Müslümanlarındır. Yahudilerin bir karış bile hakkı yoktur. Ancak bunu rüyalarında görürler. İnşallah yakın bir zamanda Filistin İslam hilafetinin Başkenti olacaktır”

    Kudüs’e iki parti feda etmiş lider konumundaydı!

    Peki; “Filistin davası ve HAMAS’ın mücadelesi, sadece Kudüs’ün kurtarılması mücadelesi değil aynı zamanda Siyonizm’in bütün dünyayı köle yapmasına karşı İslam âlemi ve insanlığın kurtuluşu mücadelesidir” diyerek gizli açık Filistin davasına bir ömür en büyük desteği veren Erbakan’a karşın... “Erbakan çağımızın Abdülhamit’idir. Dünya Müslümanları Siyonizm’i ondan öğrendi. Filistin davasına en çok o sahip çıktı. Hayatı boyunca Siyonist İsrail işgaline karşı insanları uyardı ve İslam dünyasını birleştirmenin, tek çatı altında toplamanın yolunu öğretti. O’nu hiçbir zaman unutmayacağız” diyen HAMAS Lideri Halid Meşal, ‘Liderlerin Hoca’sını “Kudüs’ün Bayraktarı” ilan ederken kalbinde taşıdığı heyecana ne demeli?

    Filistin’in Hamisi Erbakan’dı!

    Hamdavi: “Düşüncelerini ve ideallerini hayata geçirmeye çalışmalıyız”

    Bu oturumda konuşan Fas Tevhid ve Islah Hareketi Genel Başkanı Muhammed Hamdavi, şunları kaydetti; “Necmettin Erbakan, ümmetin bütün dertleriyle dertlenen değerli bir şahsiyetti. Bütün ömrünü ümmetine, insanlığa hizmete adamıştı. Bu yolda çok engellere baskılara hapislere maruz kaldı ama en önemli özelliği asla yılmadı asla vazgeçmedi. En büyük ideali İslam dünyasını birleşmesiydi. Bu yolda da ciddi mesafeler kat etti. D-8 bunun örneğidir. Bundan sonra bize düşen Erbakan’ın düşüncelerini, ideallerini, hayallerini hayata geçirmek için çalışmaktır”

    Masri: “D-8’in fiili babasıydı”

    Lübnan Cemaat-i İslami Başkanı İbrahim Masri, Erbakan’ı şu cümlelerle anlattı: “D-8’in fiili babasıydı. D-8 şuanda ihmal ediliyor. Bunu tekrar canlandırmamız gerekiyor. Müslümanların dertleri ile dertlenen bir insandı. İslam dünyasını daha iyi bir noktaya getirmek için mücadele etti. Bu yolda engellerle karşılaşsa da canlılığını hiçbir zaman kaybetmedi. Almanya’da edindiği bilgi ve tecrübesi ile Türkiye’de ağır sanayide ve harp sanayisinde büyük adımlar attı”

    Ali Çavuş: “Gerçek bir ilim erbabı ve örnek bir devlet adamıydı”

    Sudan Müslüman Kardeşler Başkanı Ali Çavuş, “Erbakan’ı ümmeti ıslah etme çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Ömer Bin Hattab ilk ıslahçıydı. Hasan el-Benna tebliğ ve metotçuydu. Erbakan ise bir devlet adamıydı.

    Devletin önemini biliyordu. Buradaki sıkıntıdan dolayı devlet yapısı üzerine yönelerek parti kurdu ve hükümet liderliği yaptı. İlme ve bilimsel çalışmalara büyük önem verirdi. İnsani yardımları ihmal etmezdi”

    Gulam: “Hudeybiye’yi çağımızda ilk uygulayan lider konumundaydı”

    Moritanya Tawassoul Partisi Genel Başkan Yardımcısı Muhammed Gulam: “Erbakan’ın İslam projesinde karmaşa ve çatışmadan uzak bir metodu görmekteyiz. Allah’ın bu ümmete bir hediyesi olan Erbakan’ın metodunu ben Hz. Yusuf deneyimi diyorum.

    Hudeybiye anlaşmasının fıkhını anlayan değerli bir şahsiyetti. Hudeybiye sadece Erbakan döneminde uygulandı. Modern devletle Hudeybiye anlaşması imzalamıştır. 1970’li yıllarda Erbakan’ın iktidar deneyimi olmasaydı bugün birçok İslam ülkesinde bu ağır laikliğe karşı deneyim kazanamazdık. İslam tarihini çok iyi biliyordu.

    İslam Birliğini oluşturacak çekirdekleri bir araya getirerek bu amaca hizmet etmiştir. Bu hilafetin bir başka anlamıydı. Kişiliği ve vakur duruşu ile ümmete ciddi katkılarda bulundu.”

    Gazze Hükümeti Başbakanı Haniyye’nin temsilcisi olarak sempozyuma katılan Gazze Hükümeti Eski Sağlık Bakanı Dr. Besim Naimi, “Size Esir Mescid-i Aksa’dan selam getiriyorum” diyerek söz aldı. Naimi, “Her Filistinli’nin Erbakan’ı seviyor. Biz Filistinliler Erbakan’a ‘Filistin’in Hamisi’ sıfatını verdik. Eğer Türkiye çok değerli bir insanı kaybettiyse Türkiye’den sonra bu değerli insanı kaybeden ikinci ülke Filistin’dir. Filistin halkı adına konuşmak büyük sorumluluktur. Erbakan’ın ne anlama geldiğini anlatmak çok zor bizim için. Erbakan’ın yaptıkları sıradan değildir. Siyonizme karşı Filistin’i savunmak için yaptıkları bir ekoldür. Erbakan, ümmetin kendi uygarlık rolüne tekrardan kazanmak için geçtiğimiz yüzyılın ortalarında ciddi çalışmalar yaptı. İslam hilafetinin son devletinin yıkılmasından sonra bunu yapmak her yiğidin harcı değildir. Kendisi tek başına bu yükü üstlendi” dedi.

    İslam’ın parlayan yıldızıydı

    Moritanya Alim Yetiştirme Kurumu Başkanı Hasan Deddo ise konuşmasında Erbakan’ın yaptığı icraatların sonsuza kadar yaşayacağının altını çizerek, “1974 yılında tanıdım kendisini. Bu şahsiyet çevremizde tanınmaya başlandı. Kendisinden büyük oranda istifade ettik kendisinin engin görüşlerinden faydalandık ve Moritanya 1990 yılında gelmişti ve Müslümanlara çok katkısı olmuştu. Erbakan, ümmetin kendi kendini değiştirmesi için uğraşıyordu. Ve gençlere önem veriyordu. Ve birçok gencimiz bizim ülkemizde Avrupa’ya gitmeye ve orada iyi bir hayat sahip olmaları ve kendileri ve aileleri için yaşamayı arzulamaktaydı. Bu bizim dönemle bilinen bir durumdu ancak Necmettin Erbakan gibi zatlar sadece kendini ve kendi ailelerini düşünen insanlar değil bu şekilde davranmamakta bütün ömürlerini ümmeti için harcamaktadırlar” dedi. O İslam’ın parlayan ve sönmeyecek olan yıldızıydı!

    İki ABD seyahati, Farrakhan ve Erbakan!

    1991 ve 94’te Refah Partisi Genel Başkanı ve 2000’lerde Türkiye’nin siyasi yasaklı lideri olarak Erbakan, her ırktan toplamda 7 milyon Müslüman’ın yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri’ni tam üz kez ziyaret etti. ICNA ve ISNA diye Kuzey ve Güney Amerika Müslüman birliklerini, özellikle iki partili Amerikan seçimlerinde ortak hareket etmeleri noktasında çeşitli temaslarda bulundu.

    90’lı yıllar, aynı zamanda PKK terör örgütünün Türkiye’nin canını çok acıttığı yıllardı. Çekiç Güç’ün, PKK’ya yardım ettiğini o zaman ki Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş bile açıklamıştı. Aynı 1995’li tarihlerde, Erbakan Hoca’nın, Natifon of İslam (İslam Milleti) diye bilinen siyahî Amerikan Müslümanların Lideri Louis Farrakhan’nı Türkiye’ye davet edip Ankara’da görüşmesi Türk basınında olay olmuştu. Vay efendim, Erbakan Amerika’da sakıncalı ilan edilen bir hareket önderi ile nasıl görüşürdü. Halbuki Batıda ve bütün İslam dünyasında ‘rejim muhalifi’ diye bilinen onlarca hareket ve liderleri o ülkelerin başına getirmek, hile rejimleri ve köle düzenlerinin Adil Düzenlere evrilmesiydi zaten İnananların Önderinin işi.. İşte Mısır, işte Fas, işte Tunus, işte Filistin, işte Pakistan.. Kalanlar da sırasını bekliyor..

    Hoş “Batılı dostların!”, PKK elebaşları ile kırmızı hat kurmaları, hatta eğitim vermeleri sanki diplomatik ilişki gibiydi o yıllarda adeta. Bakmayın şimdi ağız değiştirmelerine. Erbakan Hoca’nın bu görüşmesinden sonra, 16 Ekim 1995 yılında “Million Man March” olarak bilinen 1 milyon Afro-Amerikalının ırk ayrımcılığına karşı Beyaz Saray’ın önündeki ünlü protesto yürüyüşü dünya gündemine bomba gibi düştü. Beyaz Saray’ın önünde canlı yayın yapan Amerikan televizyonları, böyle büyük çaplı bir yürüyüşün Erbakan-Farrakhan görüşmesinden sonra vuku bulmasının tesadüf olmayacağını belirtiyorlardı.

    Sonrasında Refahyol Hükümeti’nin Başbakanı Erbakan, Çekiç Güç’ün süresini uzatmayarak okyanus ötesine gönderiyordu. Zaten Çekiç Güç, Amerika açısından da başarısızdı. Onca desteğe ve diplomatik teamüllere bomba koymalara rağmen Kuzey Irak’ta, İsrail’in Kürt devletini kurmayı başaramamıştı(!) Eh, PKK’da 2000’lerin ortalarına kadar sessizliğe gömülmüştü adeta!

    Erbakan’dan Aliya’nın Bosnası için silah fabrikası

    1992’de Sırp maşasıyla başlayan Bosna’daki Haçlı katliamına karşı, İslam âleminde ilk önce Erbakan’ın Türkiye’si harekete geçti. İslam Âleminin Mücahit Lideri, Bosna için Türkiye’nin ilk insani yardım vakfı olan İHH’yı kurarak bölgeye gönderdi. Bosnalı Müslümanların ihtiyaçlarını gidermek için de Avrupa Milli Görüş teşkilatları, Milli Gençlik Vakfı gibi kurumlarını seferber etti.

    Bosna ordusunun savunma ihtiyacını karşılamak için Saraybosna’daki yağ fabrikasını roket ve silah atölyeleri olarak dönüştürmeyi başardı. Bu yardımlara vefa amacıyla Bosna ordusu tarafından Saraybosna kuşatmasını yarmayı başaran özel birliğe ‘’MGV’’ adı verildi. Birçok Boşnak komutan ise yapılan yardımlar nedeniyle silahlarının üzerine ‘’MGV’’ ismini kazımıştı. Avrupa’daki Milli Görüş teşkilatları, Bosna’dan göç etmek zorunda kalan mültecilere evlerini açarak, gözleri önündeki drama tepkisiz kalan dünyaya inat, örnek bir İslam kardeşliği tablosu sundu. Aliya’nın Partisi SDA’ya (Demokratik Eylem Partisi) siyasi teşkilatlanma, seçim çalışmaları konusunda Erbakan Hoca’nın ekipleri eliyle eğitimler verip yönlendirdiğine bütün Bosna yönetimi şahittir. Zaten, SDA yöneticileri de ülkesinde seçimleri bu çabaların da desteğiyle kazandığını açıklamışlardı.

    “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseriyle gerçekten de bilgeliğini, mücadele dolu yaşantısıyla da ispat etmiş olan rahmetli İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’in lideriydi. Bugün olanca Haçlı kinlerine rağmen Avrupa’nın ortasında Müslüman Boşnak milleti ve bir Müslüman devlet var ise, bunun banisi de Liderlerin Hocası olan Erbakan değil midir? Öyle olmasaydı şayet Aliya, Bosna’yı İslam Âleminin Lideri’ne teslim eder miydi hiç?

    Erbakan’ın talebeleri!

    O ilk kez gördüğümüz Bilge Mücahit; Moro’da Selamet Haşimi’den, Fas’ta, oğluna ‘Necmettin’ adını koyan Saadeddin Osmanî’ye, Kafkaslar’da Şeyh Şamil’in torunu Cevher Dudayev’den, Mısır’da İhvan’ın liderleri Muhammed Mehdi Akif, Muhammed Bedii’ye kadar… İskoçya Norwich’te Abdulkadir Es-Sufi’den (Ian Dallas) Afrika Sudan’da Hasan Turabi, Ömer El Beşir’ine varıncaya dek... Almanya’da doktora arkadaşı iken daha sonra Endonezya’nın cumhurbaşkanı olan Yusuf Habibi’den, Ortadoğu’nun büyük İslam âlimi Yusuf Kardavi’ye ve Tunus İslami Nahda’dan Raşid Gannuşi’ye kadar... Bambaşka bir heyecanın ismiymiş, “Mücahit Erbakan...” Konya’dan Kenya’ya, Nijerya’dan Endonezya’ya uzanan İslam Hilalinin gönüllerde parlayan kutup yıldızıymış Necm’ud-din.. “Dünyanın heyecanı” demekmiş bir nevi… Hani diyordu ya, “Sizden bir tek şey istiyorum: Heyecan, heyecan! diye. Meğerse kendisi, bütün Müslümanların mahşeri vicdanını kuşatan “Dünyanın heyecanı” olmuş…

    Karakış zemherinin iyice bastırdığı karlı bir akşamdı. Mahalleden benim gibi on yedilerinde iki kardeş birden önümü kesti! “Haftaya bizimle Kırklar Camiinde bir sohbete davet ediyoruz!” O kış boyu süren sohbetler sonunda bir tıfıl olarak kendimi Anadolu’nun şirin ilinin en büyük istasyon meydanında bulacağımı nereden bilebilirdim ki! 1989 Mart’ında, şehrin en büyük meydanında o beyaz yüzlü bilgeyi “Mücahit Erbakan” diye karşılarken bu kadar heyecanlanacağımı nasıl tahmin edebilirdim? Meğerse asırlardır İlahi nura susamış gönüllere, İslam’ı bir saadet nizamı olarak sunacak olana duyulan hasretin ortak heyecanıymış…

    Gençliğin heyecanı değilmiş bizimkisi. O ilk kez gördüğümüz bilge mücahit; Moro’da Selamet Haşimi’den, Fas’ta, oğluna ‘Necmettin’ adını koyan Saadeddin Osmanî’ye, Kafkaslar’da Şeyh Şamil’in torunları Cevher Dudayev’den, Mısır’da İhvan’ın liderleri Muhammed Mehdi Akif, Muhammed Bedii’ye kadar… İskoçya Norwich’te Abdulkadir Es-Sufi’den (Ian Dallas) Afrika Sudan’da Hasan Turabi, Ömer El Beşir’e varıncaya dek... Almanya’da doktora arkadaşı iken daha sonra Endonezya’nın Cumhurbaşkanı olan Yusuf Habibi’den, Ortadoğu’nun büyük İslam âlimi Yusuf Kardavi’ye, El Ezher şeyhlerinden (rektör), Tunus İslami Nahda’dan Raşid Gannuşi’ye kadar gönüllerde, ruhlarda bambaşka bir heyecanın ismiymiş Necm’ud-din.. Dünyanın “heyecanı” demekmiş… Hani diyordu ya, “Sizden bir tek heyecan istiyorum” diye…

    Muazzam inkılâbın doğum sancıları

    Maksadımız; dünya çapında yaşanan büyük değişime dair yüreklere, beyinlere bir kıvılcım çakmak. İTܒden mezuniyet arkadaşlarının ifadesiyle “derya Necmettin”, ümmetin inanan liderlerinin arzusuyla “Hoca”, Müslüman gönüllerin şehadetiyle de “Mücahit Erbakan”a dair kimin ne orijinal bilgisi, hatırası, özellikle de bir kısmının ismini zikredebildiğimiz Dünya İslami Hareketlerinin ve Liderlerinin Mücahit Erbakan Hoca’yla olan her türlü ilişkilerinin, Erbakan Hoca’dan gördükleri maddi ve manevi desteklerin, eğitim ve yönlendirmelerin yıl be yıl ortaya çıkmasıdır Hak mücadelenin destanının yazılmasıdır… Gayretlerin artırılması…

    “Hak gelince Batıl zail olur” gerçeğinin zihinlere, gönüllere daha kolay nakşedilmesi… Yeni Bir Dünya’nın nasıl oluştuğunun gerçek tarihinin böylece şekillenmesi... Bu kifayetsiz cümleler, şu ahir zamanda yaşanan Büyük Milli Görüş İnkılâbı’nın mahiyetine dair ufacık bir kapı aralamaya vesile olursa eğer, büyük bir misyona hizmet etmiş olacaktır inşallah. Bütün bu sayılan isim ve olayları yaratan, kuvvet ve kudretin mutlak sahibi yüce Allah’tan temennimiz, bu büyük inkılâba bir satır ile de olsa hizmet edebilmektir...

    Muhyiddini Arabî’den Konya’ya gelen zafer muştuları!

    Çünkü tarihin en kırılgan ve önemli dönüm noktasında, dünyanın en stratejik coğrafyasında, ‘yalana teslim’ olmuş insanlığın geleceği, dünya ve ahiret saadeti için Liderlerin Lideri’nin yaptıklarını ve amaçlarını anlamaya bağlıdır. İsterseniz sözü asırlar öncesine ve hikmet kutbu şahsiyetlere bırakalım: Erbakan Hoca’nın gerçekte neyi temsil ettiğine Selçuklu payitahtı Konya’da zikrettiği şu mealdeki sözleri, “Erbakan kimdir, Milli Görüş nedir” sorusunun zamana bırakılmış yanıtı sayılmalıdır:

    “Milli Görüş, bütün insanlığın kurtuluş hareketidir. Bundan asırlar önce Muhittin İbni Arabi Hazretleri de, insanlığın karanlığa mahkum olduğu bir zamanda İkinci Kurtuluş Hareketi’nin Konya’dan başlayacağını müjdelemiştir.” (Birinci Kurtuluş, Kâinatın Efendisi (S.A.V.) ile başlayan ve 11 asır devam eden İslam’ın Aydınlığı Dönemidir) EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR...



    [1] Bak: takvimhaber.com, Erkan İlyas Helvacı

    [2] 4 Mart 2013, takvimhaber.com

    [3] Fethullah Erbaş, 4 Mart 2013, Milli Gazete

    [4] Adnan Öksüz, Milli Gazete





















    Bu Haber 10712 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS