• ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI

    ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI

    26 Şubat 2015

     
    | Devamı


    ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI


    Cevat Gündoğdu’nun anlattığı bir hatıra:

    “2006 yılının Ağustos ayında Hocamı Altınoluk’ta ziyarete gittiğimizde, Almanya’dan 27 kişilik Milli Görüş Gençlik Kulübü ziyarete gelmişti. Yakışıklı uzun saçlı bir delikanlı, Hocamıza okulu bitirdikten sonra tezini hazırlamak için ABD’ye gittiğini söyledi. Tezinin konusunun siyasi içerikli olduğundan bahsetti ve şunları ekledi:

    -“Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine kadar, padişahları, Mustafa Kemal’i ve diğer cumhurbaşkanı ve başbakanları inceleyip tezimi jüri kuruluna teslim etmiştim. Birkaç gün sonra danışmanım olan bilgin Profesör beni çağırdı ve “tezinde çok önemli bir kişiden, başbakanlık yapmış çok ilginç bir şahsiyetten bahsetmemişsin” diyerek Sizi çok farklı yönlerinizle ve takdirle nakletti. Gerçekten hayretler içerisinde kalmış idim” diyerek Hocamın Avrupa ve Amerika’daki bilim adamlarının nasıl anladığını bir kez daha itiraf etmişti.

    Aziz Hocamız Samsun il yönetimine şunları anlatmıştı:

    -“Arkadaşlar vaktiyle biz Hanefi Mezhebi’nin en önemli fıkıh kitaplarından biri olan Mülteka’yı okurken, av ve avcılık bahsinde şunları öğrendik. Avcı avını gördüğü zaman, besmeleyi çeker ve tetiğe basar. Avı vurduğunu hissederse, köpeğine tiyo verir, köpek gider avı yakalayıp getirir. Avcının köpeğin avı nasıl getirdiğine bakması farzdır. Dudakları ile mi götürdü yoksa dişleri ile mi götürdü? Eğer dudakları ile götürdü ise, onu sahibi için getirmiştir. Eğer dişledi ise, ona salyasını akıttı, kendi nefsi için tutuvermiştir. Eğer ısırdığı için hala ölmemişse, hemen orada besmele ile yeniden kesilir ve o zaman helaldir, sadece o ısırdığı yer kesilir köpeğe verilir. Ama eğer ısırdığı için öldü ise, o zaman o murdardır yenmez” dedikten sonra sözü eğitime getirdi:

    “Şimdi ben size ne anlatıyorum? Bulunduğumuz ve imtihan olunduğumuz makamlar ve imkânlar emanettir, bunları ısırarak salyamızı bunlara akıtıp murdar etmeyelim. Makamlar emanettir, bunlar gelip geçicidir. Bizim sahibimiz Rabbimiz ve davamız için kullanmamız gereken şeylerdir. Bunları ısırarak, bunlara salyamızı karıştırarak, hem kendimizi helak ederiz, hem de peşimizden gelenleri, arkamızdakileri helak ederiz” derken Hoca’nın gözlerinin yaşardığını hatırlıyorum.

    1986 yılının sonlarıydı. Erbakan Hocamızla beraber Mekke-i Mükerreme’ye gitmiştik. Kâbe’nin imamları ve Ümmül Kura Üniversitesi’nin önemli profesörleri ki, bunların içerisinde Prof. Muhammed Ali Sabuni ve Prof. Muhammed Kutup da bulunmaktaydı. Bir evde toplandık, takribi 250-300 kişi vardı. Hocamız orada bir konuşma yaptı ve: “(Hak ve adaleti hâkim kılmak için yapılan fikri ve siyasi) Cihad farzının edasının şartları nelerdir?” diye bir soruyla başladı. Sonra Müslümanların cihadı unuttuklarını, cihadın edasını, cihadın farzlarının şartlarına göre yapmadıklarını, zan ve heyecanla oyalandıklarını beyan edip ardından da üç saat cihadı anlattı. Biz daha sonra 1990’da Prof. Muhammed Kutup’u Mekke’deki evinde ziyaret ettik. Yanında Dursun Ali Düzenli de vardı. Bana dedi ki:

    -“Biz cihadın edasının farzlarını Erbakan’dan öğrendik ve ilk defa duyduk. Biz o zamana kadar cihadın merhalelerini ve gereğini sadece biliyorduk. Ama bir usule göre düşünüp de, cihadın da edasının farzları olabileceğini ve cihadın ilmihalini tasavvur edemiyorduk. Ama Erbakan Hoca bize cihadın tarifini, cihadın özelliklerini ve cihadın edasının farzlarını anlatınca hayretler içinde hayran olduk.”[1]

    D-8 sadece Antiemperyalist değil; ilmi, insani ve İslami bir girişimdir!

    Erbakan Hoca'nın, son birkaç asırdır Emperyalizmin, yani ırkçı Siyonizm’in ve her yönden dünyaya hâkim olan şeytani güçlerin, kontrolü dışında ve onlara rağmen başlatıp başardığı D-8 oluşumunun güya “antiemperyalist bir yapılanma olmadığını ima etmek için” bu soruyu soran kimse:

    a) Ya çok cahildir… Dünyada olup bitenlerden habersiz ve ilgisiz birisidir.

    b) Ya çok gafildir… Kimin ne yaptığını, neyi amaçladığını ve bunların karşısına kimlerin ve hangi maksatla çıktığını araştırmaktan ve anlamaktan acizdir.

    c) Veya bu soruyu soran kimse, acınacak derecede akıl fakiridir. Çünkü sorulan sorular aynı zamanda “akıl ve anlayış seviyesinin göstergesidir”.

    d) Yahut, bir gerçeği bile bile gizlemek, hakikati ters yüz etmek ve başka türlü göstermek isteyen bir kötü niyetlidir ve haset (kıskançlık) ehlidir.

    e) Yahut; “D-8'ler antiemperyalist bir oluşum mu?” sorusu, bu tarihi ve talihli girişimi küçümsemek, önemsiz göstermek, söz konusu etmeye değer bulmuyoruz havası vermek için sorulmuş olabilir ki, bu “ulaşamadığı üzüme “daha koruk” diyen tilki” çaresizliğidir. Ve bütün bunlar, ilim erbabına yakışmayan, sorumluluk duygusuyla bağdaşmayan, Vatan sevdasıyla ve dava adamlığıyla uyuşmayan, vicdani dürüstlük ve olgunluğa sığmayan talihsiz tepkilerdir

    Beyler “Antitez” sadece bir reaksiyondur; bize aksiyon gerektir… “sentez” ise kolaycılık ve kopyacılıktır; milli şuur sahipleri “tez” üretmelidir. İşte Milli Görüş, Adil Düzen, teorik olarak birer orijinal tez'dir. Tamamen Milli, yerli, ilmi, insani ve de İslami yeni bir medeniyet projesidir. Ve bunlar D-8'ler ile bizzat pratiğe dökülmüş gerçeklerdir.

    Ancak Erbakan gibi dahi bir liderin, çok yüksek bir feraset ve örnek bir cesaretle başarabileceği, öyle hayali ve hamasi değil, fiili, resmi ve hakiki bir oluşum olan, bütün alt yapısı, teşkilat çatısı ve iş bölümü programları hazırlanan; üç yüz senedir emperyalizme rağmen kurulan ilk, tek ve gerçek oluşum sayılan D-8'lerin, antiemperyalist olup olmadığını;

    1- Gidip İsrail'den sorup anlayın.. Sabataist Çevik Bir'leri, bu girişimin mimarına karşı nasıl kullandıklarını öğrenmeye bakın… Bize inanmıyorsanız Yalçın Küçük'ün “Gizli Tarih”inin 281. sayfasını karıştırın.

    2- D-8'lerin antiemperyalist olup olmadığını, siz ABD ve Yahudi lobilerinden öğrenmeye çalışın… Çünkü “rakip düşmanların itirafı en sağlam kanıttır”, unutmayın… Hiç değilse TESEV'in hazırlattığı Türkiye-İsrail ilişkileri kitabında Erbakan'la ilgili bölümleri araştırın.

    3- D-8'lerin ve Erbakan Hareketi'nin antiemperyalist olup olmadığını, Haçlı emperyalizminin kalesi ve Siyonizm’in kuklası olan AB yetkililerinden sorup öğrenin ve aklınızı başınıza alın…

    Bazı saptırıcı Ulusalcıların ve istismarcı İslamcıların “D-8'ler hareketi antiemperyalist bir girişim midir?” sorusu:

    “1974 Kıbrıs çıkarması, antiemperyalist bir girişim miydi?”, “Filistin intifadası, antiemperyalist bir hareket midir?”, “Mazlum Irak halkının, işgal ordularına karşı mücadelesi, antiemperyalist bir direniş midir?” sorularından çok daha şaşırtıcı ve yürek yaralayıcı gelmektedir.

    Tekrar ve açıkça soruyoruz, uyarıyoruz ve herkesi sorumluluğa çağırıyoruz:

    Öyle sadece ülkemizin ve insanlık âleminin mevcut sorunlarını ve sıkıntılarını, malum ve mel'un güçlerin saldırılarını papağan gibi tekrarlayıp durmak ve slogandan öteye geçmeyen boş teklif ve temennileri sıralamakla asla ilim erbabı ve dava adamı olunmaz… Erbakan Hoca'nın ilimi ve insani program ve oluşumları dışında, kimin ne türlü projesi varsa, ortaya koysun ki, bunları karşılaştırma ve doğru karara varma imkânı bulalım… Siyonist güçlerin ve içimizdeki sağcı-solcu hain işbirlikçilerin asıl korkuları, başından beri Erbakan'dır ve Onun onurlu amaçları ve olumlu programlarıdır. Bu masonik ve münafık çevreler Erbakan'ın kontrolü dışında; İslamcı hatta şeriatçı bir MSP’ye bile hazırdı ve razıydı. O tarihlerde Hürriyet Gazetesi, şöyle bir manşet atıyordu: “Ya Erbakan, Ya MSP” Yani bu: “Erbakan'ı dışlayın, MSP'yi kurtarın” mesajıydı! MSP’nin 1977 Genel Kongresi öncesinde Türkiye'nin tirajı yükseltilmiş, bununla orantılı olarak malum sermaye çevrelerinin sözcülüğünü ve dahi gözcülüğünü üzerine yüklenmiş olmakla tanınan gazetesi Hürriyet şöyle bir manşet çekmişti: “Ya Erbakan, ya MSP..” İşte korkut Özal gibi marazlıları bu manşetler ayaklandırmıştı.

    Bir manşet haberdi bu, ama öyle bir manşet haberiydi ki, adeta manda pisliği iriliğinde harfler kullanılarak verilmişti. Sadece sermaye çevrelerinin değil, batı dünyasının da muteber gazetesi, manşetinin altında “Cumhuriyet Başsavcılığı'nın MSP lideri Erbakan'ın yaptığı bazı konuşmalar hakkında soruşturma yürüttüklerini, dosyayı Yargıtay Ceza Dairesi'ne gönderdiklerini, eğer Yargıtay dosyayı yerinde görür ve MSP ile Erbakan'ın savunmasını da reddederse, Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne gidileceğini” yazıyordu. Peki “Saptanılan” neymiş? Cumhuriyet Başsavcısı'nın iddiasına ve gazetenin yazdığına göre, MSP ya Erbakan'ı partiden ihraç edecek veya kapatılmayı göze alacaktı. Başsavcı Akdoğan bu iddianın muhteviyatını aynı gazeteye verdiği bir demeçte şöyle özetliyordu:

    “MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan hakkında 11 Aralık seçimlerinden önce Urfa'da ve TRT'de yaptığı konuşmalar açısından harekete geçilmiştir. Bu konuşmada Erbakan, bizim saptadığımıza göre laikliğe ve Siyasal Partiler Kanunu'na aykırı sözler etmiştir!.”

    Rahmetli Erbakan ise bunlara şöyle cevap veriyordu:

    Buna mukabil haberlerin ertesi günü, MSP lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan TBMM'de bir basın toplantısı yaparak: “Allah demeyi suç saymak ve inançlı insanlarımıza sataşmak artık asla mümkün değildir” diyordu. Erbakan, basın toplantısında özetle şunları söylüyordu:

    Laiklik nedir?

    “Savcılığın bu girişimi Türkiye'de temel insan hakları ve özgürlükleri ve demokratik rejimin mevcudiyeti hususunda dünya kamuoyunu derin şüphe ve tereddüde sevk edecek mahiyettedir. Bu münasebetle, bütün vatan sathındaki teşkilat mensuplarımızın ve Milli Görüşe bağlı gönüldaşlarımızın hadiseyi sükûnetle takip etmelerini ve tahriklere kapılmamalarını önemle rica ederim''

    MSP lideri daha sonra basın mensuplarının suallerini cevaplandırırken, kanunlarda icap eden değişikliklerin yapılarak, laikliğin yanlış yorumlardan kurtarılması gerektiğini, temel hak ve hürriyetleri teminat alan kesin sınırların çizilmesinin icap ettiğini belirtiyor ve “Atatürk ilkelerinidinsizlik manasında kullanmak kimsenin hakkı değildir. Ve yine Laikliği dinsizlik manasında kullanmak kimsenin haddi değildir” uyarısını yapıyordu.

    Erbakan konuşmasını şöyle bitiriyordu:

    “Laiklik; bir insanın kendi inancının gereğini rahatlıkla yapması ve yaşamasıdır. Gerçek laiklik inanç ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Laikliğin matematik tarifi budur. Yani inancınızı açıklarsınız, gereğini yaparsınız; ancak bu inancınızı başkasına zorla dayatamazsınız.. Bu sebepten dolayıdır ki bir insan Allah dediği zaman, İslam’ın gereklerini yerine getirdiği zaman, kalkıp da “niye Allah dedin?” diye sorgulamak ve bu konuda baskı yapmak, asıl laikliğe aykırıdır. Herkes inancını rahatlıkla konuşmalı ve yaşamalıdır. “Aksi halde biz, inandığımız yolda yıldırım olmasını da biliriz. Bu aziz vatanda 50 milyon şehit verdik, bu vatan üzerinde yaşayan insanlar rahat Allah desinler diye! Bunu teminat altına almak ölünceye kadar vazifemizdir, hiç kimse önümüze çıkamaz.”[2]

    Emperyalistlerin karakolu mason localarının AP için hazırlattığı rapora göre:

    “MSP parçalanır, MHP'nin desteği de alınırsa, AP 236 milletvekili çıkartır” denilerek, tek korkularının Erbakan olduğu vurgulanmıştı. AP Genel Başkan Yardımcılığınca hazırlatılan, “1977 milletvekili genel seçimi sonuçları değerlendirilmesi” başlıklı raporda, “AP'nin, MHP'nin desteğini sağlaması halinde milletvekili sayısını 209'a, MSP'nin tamamen parçalanması ve MHP'nin bazı illerde desteğinin sağlanması halinde 236'ya çıkartacağı” görüşü savunulmaktaydı. Yani hedef Erbakan'dı. O tarihlerde AP Sakarya milletvekili Nuri Bayar'ın başkanlığında bulunduğu propaganda ve haber alma işleriyle görevli Genel Başkan Yardımcılığınca Mehmet Sokulu adında bir uzmana hazırlatılmıştı. “Hemen hemen bütün illerde MSP'nin parçalanmasının önerildiği raporda, bazı iller için yapılan değerlendirmelerin ve getirilen önerilerin özetleri yer almaktaydı.”[3]

    Ama daha sonraları şeytanı bile utandıran yalanlar ve gerçeği çarpıtan kitaplar yazılacaktı:

    “Necmettin Erbakan'ın Milli Nizam Partisi komünizme de Siyonizm’e de karşıyız diye ortaya çıkmış ve komünizmin odağı olarak Sovyetler'i, Siyonizm’in odağı olarak Avrupa Topluluğu'nu tanıtmıştır. Sovyetler'i komünist olarak damgalamak doğaldır, çünkü onlar kendilerini komünist olarak nitelendirmektedirler zaten. Ancak Avrupa Topluluğu'na özellikle de 1969-1970'lerde Siyonist demek gerçekten büyük bir çarpıtmacadır. Çünkü 1967'de patlak veren Arap-İsrail Savaşı Avrupa ülkeleri İsrail'e karşıt Araplardan yana bir tutum takınmışlardır. Ayrıca, çok değil MNP'yi kurmadan 1 yıl kadar önce Erbakan Odalar Birliği Başkanıydı ve hazırlayıp bastırdığı raporda, Avrupa Topluluğu'nu överek, ateşli bir söylemle Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesini savunmuşlardır.”[4] Evet böylesi asılsız isnat ve iftiralarla; “çamur atılsın, tutmazsa izi kalsın” metodu uygulanmış, Cengiz Özakıncı da Erbakan’ı karalama kampanyasına katılmıştı. Oysa Erbakan’ın AB’yi savunduğuna ve Avrupalıların İsrail’e karşı Arapları savunduğuna kargalar bile inanmayacaktı.

    Ve nihayet ESAM'ın tarihi toplantısında çağın Fatihi, dönüşüm projelerini açıklamıştı.

    27 Mayıs 2006’da İstanbul Ali Sami Yen stadında muhteşem bir katılım ve coşkuyla kutlanan İstanbul'un Fetih yıldönümü şöleninden bir gün sonra: Grand Cevahir Kongre Sarayında ESAM tarafından düzenlenen ve İslam dünyasından yüzlerce devlet adamı ve ilim erbabının katılımı ile gerçekleşen “Müslüman Toplulukları ve sorumlulukları” konulu ilmi konferansta Çağımızın Fatihi;

    • İslam dünyasının ve insanlığın temel problemlerini ve sebeplerini,

    • Kurtuluş çarelerini ve çözüm projelerini,

    • Bunlarla ilgili yeni fikir önerilerini, fiili tatbikat örneklerini ve başarılı pratiklerini, çok akıcı bir dille ve çarpıcı misallerle anlatmıştı ve bunlar Milli Çözüm Dergimizde yazılmıştı:

    Pilotsuz uçaklar:

    Baykar makine sanayi ve teknoloji araştırma şirketinin ürettiği pilotsuz uçaklar uzaktan kumanda ile uçurulmuş ve istenilen hedefe ulaştırılmıştır. Simülatör sistemiyle, bu uçakların kendisine zarar vermeden çok çeşitli denemeler rahatlıkla yapılmıştır. Bütün bunlarda seri imalat safhasına gelinmiş durumdadır. Her türlü silah ve teknolojik araç ve gereçler üretilip savunma ihtiyaçlarımız için hazırlanmıştır. Bütün bu özgün başarı ve birikimler, şanlı ordumuzun hizmetine sunulmuş bulunmaktadır.

    a- Pilotsuz uçakların ve her türlü bilgisayarlı araç gereçlerin,

    b- Duvardan, kapıdan, mayınlı ortamdan, tel örgülü ve elektrikli manialardan aşan ve hedefine ulaşıp görevini yapan yürüyen teknolojik böceklerin,

    c- Ulusal ve uluslararası her türlü stratejik konuşma ve yazışmaları dinleyecek ve değerlendirecek, ama kendisi asla çözülmeyecek son sistem iletişim aletlerinin,

    d- Bilgisayar sistemlerini, teknolojik projeleri, hıyanet ve saldırı girişimlerini, çok özel ve gizli casusluk şebekelerini takip ve tahrip edici, sentetik ilaç kapsülleri benzeri, uzaktan kumandalı ve fark edilmesi imkansız; bir nevi “suni cin” modellerinin:

    e- Tasarım ve proje başlangıçlarını, f- Model ve deneme safhalarını, g- Seri üretim ve geliştirme aşamalarını gerçek ve örnek video çekimleriyle gösteren tanıtım filmi, hayret ve hayranlık uyandırmış ve:

    “Ahir zamanda ve Hz. Mehdi'nin Deccal'a karşı kutlu savaşında “barut ateş almayacak, silahlar patlamayacak” mealinde müjdelenen haberlerin nasıl hakikat olacağı böylece ispatlanmıştır.

    Elbette bu kutlu gerçeklerin ve mutlu gelişmelerin, İsrail de farkındaydı ve telaşındaydı. O dönemde Hizbullah'ın kullandığı ve İsrail savaş gemilerini batırdığı ve Siyonistlerin paniğe kapıldığı pilotsuz uçakların nereden geldiğini ve asıl sahibini tanımaktaydı.. Ama maalesef bizim yazarlarımız bile bunlara inanmakta zorlanmakta ve şunları yazmaktaydı:

    Müslümanlar bu teknolojiye sahipse! (Onların sonu yaklaşmıştı)

    Hizbullah direnişi karşısında hem şaşırıp hem de apışıp kalan sadece İsrail sanılmamalıydı! İsrail'e destek veren tüm ülkeler allak bullak olmuşlardı! Bir türlü frenleyemedikleri İsrail yönetimi yüzünden dünya kamuoyunun giderek Müslümanlara hak verir hale gelmesinin önüne geçebilmek için hemen bir kuyruklu yalan daha uydurmaya başlamışlardı. İsrail vahşetini ancak böylesine kuyruklu bir yalan ile örtbas edebileceklerini düşünen İsrail dostları “Müslümanların İngiliz uçaklarını havada infilak ettirerek binlerce kişinin ölümüne sebep olacak hazırlıklar içinde oldukları” haberini yaymışlardı. Bu kuyruklu yalan yüzünden elbette Müslümanlar sıkıntıya uğrayacaktı. Şimdiden dünyanın dört bir yanında yine Müslümanlar aleyhine kararlar alınmaya başlanmıştı! Ama bu yalanların en büyük sıkıntısını yine yalanı çıkaran kesimler çekecekti, çünkü yukarı mahallede bir yalan söylüyor aşağı mahallede kendileri de buna inanıyorlardı. Son yalanlarını gerçek olarak kabul edecek olursak yalanı çıkaranlar mücadeleyi zaten baştan kaybetmiş sayılacaktı. Zira ürettikleri yalanda müthiş bir teknolojiden dem vurulmaktaydı. Bu müthiş teknoloji onların düşman kabul ettikleri Müslümanların elinde ise onların sonu zaten yaklaşmıştı. Keşke Müslümanlar böyle bir teknolojiye gerçekten sahip olsalardı! Müslümanların böyle bir teknolojiye sahip olmaları demek Amerika'nın ve İsrail'in hegemonyasının fiilen sona ermiş olması anlamını taşırdı. Adamlar öylesine kuyruklu yalanlar söylüyorlar ki, bilim kurgu romanlarında anlatılanlara fark atardı!

    “Bilgisayarlar içine gizlenen sistemlerle sıvı patlayıcıları patlattırıp uçakları havada imha ettiriyorlar ve binlerce kişiyi ölüme sürüklüyorlar!(mış?..)” Ah, keşke Müslümanlar bu teknolojiye sahip olsalardı! İşte o zaman dünya gerçek barış ve huzur ile tanışacaktı. İşte o zaman fitne ve fesadın kökü kazınacaktı. Bu nedenle diyoruz ki İsrail dostlarının uydurduğu kuyruklu yalanlar doğruysa, yani gerçekleri dile getiriyorsa; o zaman, bu arkadaşların sonları yakındı!”[5] diyen Sn. Milli Gazete yazarı, bazı gavurların da Erbakan Hoca’nın anlattıklarının farkında olduklarını, ama kendilerinin bunlara inanmadıklarını ortaya koymaktaydı.

    Araştırmacı gazeteciliğin duayeni sayılan Uğur Dündar Kasım 2002 seçimlerinden bir süre Sonra Profesör Doktor Necmettin Erbakan'ı 'İşte Hayatımız' programına konuk ediyor ve şunları söylüyordu:

    Uğur Dündar: Sayın Erbakan, ben programı hazırlarken dikkat ettim, girdiğiniz okulları hep birincilikle bitirmişsiniz. Hatta Teknik Üniversiteye sınavla ikinci sınıftan başlayan tek kişisiniz. Beden eğitimi sınavını yazılı yaptırabilecek kadar zekâ pırıltılarıyla dolu, deha düzeyinde bir beynin sahibisiniz. Bunu daha sonra Almanya'da günün teknolojisine hâkim olan ülkede, Aachen gibi çok önemli bir teknik üniversitede, Leopar tanklarında kullanılan motorların hem dizelle, hem de benzinle çalışabilecek hale dönüştürülmesine ilişkin bir projeye imza atmış birisiniz. Bütün bu başarılardan sonra Türkiye'ye geliyorsunuz 'Gümüş Motor' şimdiki adıyla Pancar Motor fabrikasını hayata geçiriyorsunuz. Bütün parçaları ülkemizde üretilen ilk motor fabrikası ki, halen o motorlar aynı patentle imal ediliyor. Şimdi insan bu geçmişe bakınca, acaba diyorum Sayın Erbakan bilim” adamı olarak kalmış olsaydı, ülkesine ve insanlığa siyasetçi Erbakan'dan daha mı fazla hizmeti dokunurdu?

    Erbakan: Cenabı Hakka şükretmişimdir ki, Onun lütfuyla memleketime hizmet için çok daha hayırlı bir yolu seçmiş olarak çalışmaktayım. Çünkü bir üniversitede profesör olabilirsiniz, Nobel ödülleri alabilirsiniz; ama ülkenizin insanı bugün olduğu gibi açlık ve sefalet içindeyse, müşkülat içerisinde, sıkıntı çekmekteyse, sizin bu Nobel ödülleriniz ne işe yarar? Bu sebepten dolayıdır ki, asıl lazım olan ülkesinde yaşayan milyonlarca insana fayda sağlamaktır. Allah'a şükürler olsun, biz bu yolu seçtik, Milli Görüş çığırını açtık ve ne zaman Milli Görüş işbaşına geldiyse, Türkiye’mizin hep yüzü güldü. Ama ne zaman bu ikinci plana atılıp, bizim taklitçi zihniyetler dediğimiz hükümetler geldiyse, maalesef bugünkü sıkıntılara benzer güçlüklerle karşılaştı. Dolayısıyla, çok hayırlı bir yol seçmişiz ve pek yararlı hizmetler yapmışız. Bizim partimizin kapatılması meselesinin, ayrı bir programda ele alınmasında çok yarar görürüm. Bu partiler başarılarından dolayı kapatılmıştır. İlk Milli Nizam Partimiz kısa zamanda Türkiye'nin en büyük partisi olma istidadını gösterince rakipler tarafından ve dış güçlerin kışkırtmasıyla çeşitli entrikalar ve mekanizmalar kullanılarak saf dışı bırakılmıştır. Ancak bütün bunlara rağmen arkasından yeni bir parti kurulmuş. O partiyle Türkiye'ye büyük hizmetler yapılmıştı. Milli Nizam Partisi'nden sonra kurmuş olduğumuz Milli Selamet Partisi, Türkiye'de Büyük Ağır Sanayi hamlesini başlattı. Türkiye'de Kıbrıs Barış Harekatının yapılmasında en büyük rolü oynadı. Aynı zamanda Türkiye'nin İslam Konferansı'na üye olmasını sağladı. Ve Türkiye'de bu gün hasretini çektiğimiz reel ekonomiye dönüşün en büyük adımlarını attı. Biz 1974-78 yıllarındaki hükümetteyken, Tarım Bakanlığı bizdeydi. Türkiye'de buğday üretimini 10 milyon tondan elimize almışken bunu 20 milyon tona çıkardık. Et üretimini 125 bin tondan aldık, 625 bin tona çıkardık. Üretim ki, asıl bu ülkenin zenginlik kaynağıdır, bu hususlarda hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek başarılı hizmetler yapılmıştır. Ancak bu hizmetler artıp da bizim demokratik yoldan engellenemeyeceğimiz görüldükçe, çeşitli ve hileli yollara başvurulmuştur. Bütün bunlar bizim başarılarımızın birer delilidir. Dış mihrakların ve hıyanet odaklarının hep bizimle uğraşması; haklılığımızın ve hayırlı işler yaptığımızın ispatıdır.

     


    [1] Allah Dostu Erbakan / Ekrem Şama, Muhittin Yıldırım’dan (Sh: 135-137)

    [2] 26.Ocak.1974. Şura Dergisi

    [3] (23.Şubat.1978. Şura Dergisi)

    [4] Cengiz Özakıncı. İblisin Kıblesi 4. Baskı Sh: 310

    [5] 15.08.2006 / Zeki Ceyhan / Milli Gazete

     



















    Bu Haber 4409 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS