Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, vefatından kısa bir süre önce hasta yatağında Saadet Partisi'nin seçimde kullanılmasını istediği seçim afişler ve sloganlarını kendi el yazısıyla çizip yardımcılarına vermişti. Belgenin sağ üst köşesinde Hocamızın bir işe başlamadan evvel yazdığı besmele var...
1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli
bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nin, sonradan gelip
İstanbul'a yerleşen ve Sultan Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen soylu
beylerinden Hüseyin Bey’in oğlu Mehmet Sabri Bey, hukuk tahsilini bitirir.
İlk görevi Erzurum
İstinaf Mahkemesi Savcılığı’dır. Erzurumlular tarafından bu beyefendi çok
sevilir ve tanınmış ailelerden Korukçuların kızı Sabire Hanım’la evlendirilir.
Savcı Mehmet Sabri Beyin
ve Sabire Hanımefendinin Nizamettin ve Selahattin isimli çocukları dünyaya
gelir.
Birinci Dünya Savaşı
sonunda bu mutluluk bozulur. Ruslar Erzurum'a yaklaşmaktadır ve çaresiz bir göç
başlamıştır. İşte bu korkunç şartlar içerisinde yapılan göç sırasında, Sabire
Hanım yolda ölür.
Arkasından Ağır Ceza
Reisi olarak Sinop’a tayin edilen Mehmet Sabri Bey, bu sefer Sinop’un ileri
gelen ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’la evlenir. Erbakan Hocamızın
anne tarafından dedeleri, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’in çocuklarından ve
komutanlarından olup, Rusların baskısı sonucu hicret edip geldiği Sinop kalesi
komutanlığına atanmış, Onun çocukları da Sinop’un eşrafı olarak Osmanlı
devletine çok önemli hizmetler yapmış ve Sultan Abdülhamit’in özel itimat ve
iltifatına mazhar olmuş bir ailedir. Erbakan Hoca’nın anne tarafından Ninesi
Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle,
Hz peygamberimiz (SAV) ile akrabalığı belirtilmiştir.
Ve derken takvimler 29
Ekim 1926'yı göstermektedir. Savcı Mehmet Sabri Bey’in eşi Kamer Hanım, serin
Sinop gecelerinde kucağındaki nur topu bebeğin kulağına ninniler ve dualar
söylemektedir. Bu kutlu çocuk başladığı Kayseri Cumhuriyet İlkokulunu, Trabzon
Gazi Paşa İlkokulunu, İstanbul Erkek Lisesi’ni, binlerce müracaat içinde
seçilip girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni hep birincilikle
bitirecektir. Belli ki o, çok özel meziyetlere mazhar kılınmış ve çok üstün
yeteneklerle donatılmış birisidir. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten hemen
sonraki Temmuz ayında, aynı üniversitenin Motorlar Kürsüsü’ne asistan olarak
atanacak, hazırladığı üç ciltlik mükemmel doktora tezinden sonra, üniversite
tarafından Almanya'ya gönderilecektir.
1951- 53 yılları arasında
Aechen Teknik Üniversitesi'nde biri doktora, biri doçentlik, diğeri de araştırma
olmak üzere 3 tez hazırlayacak, özellikle dikkat ve hayretleri üzerine çeken,
“dizel motorlarında püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu, matematiksel olarak
izah eden” bu son tezinden sonra, Alman yetkililerin özel daveti ve ısrarı
üzerine, Leopar tank motorlarını araştırma başmühendisi olarak görevlendirilecektir.
Evet, yıllardır gaflet ve hıyanet bulutlarının ve cehalet karanlığının
arkasında saklanan hakikat güneşi, yeniden milletimizin üzerine doğmaya
başlıyor ve bir din yıldızı (Necmeddin) giderek parlıyordu. “Bize öyle bir Tank
motoru lazım ki, Rusya ve Sibirya soğuklarında donmasın, Afrika’da kaynamasın…
Hem benzinle, hem mazotla, hem de ispirto ve hatta zeytinyağı ile çalışsın”
diyen Alman yetkililerin hayallerini bu soylu ve Mü’min Türk gerçekleştiriyor
ve döneminin bilim otoritelerini kendine hayran bırakıyordu.
1953'te bir ara yurda
dönen ve tezini hazırlayıp girdiği imtihanları başararak 27 yaşında
Türkiye'nin en genç doçenti unvanını kazanan Erbakan, 1954'te İstihkâm
Okulu’nda başladığı vatanî görevini tamamlıyor ve 1956 yılında 200 kadar
arkadaşıyla birleşerek meşhur Gümüş Motor Fabrikası’nın temelini atıyordu.
Bu girişimden dolayı merhum Menderes, Erbakan'ı telefon ve telgrafla kutluyor
ve merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1960'ta faaliyete geçen fabrikanın
açılışına bizzat katılıyordu.
Türkiye’mizin bir dikiş
iğnesi bile üretmesine fırsat vermeyen dış güçler ve içteki sömürü ve sermaye
çevreleri, % 100 yerli imkânlarla motor üreten bir fabrikanın kurulması ve
Erbakan'ın bu başarısı karşısında çılgına dönmüşlerdi... O güne kadar ruh ve
fikir plânında süregelen Hak-batıl mücadelesi, Gümüş Motor hareketiyle açığa
dökülüyor ve Erbakan’la şeytanların savaşı başlıyordu.
Ne acıdır ki, o tarihte
İstanbul’da bulunan 67 motor ithalatçısının sadece 3 tanesi Türk ismi
taşıyordu. O dönemde tanesi 6700 Liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş
Motor tarafından 5000 Liraya piyasaya sürüldü. Bunun üzerine dış destekli
gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 Liraya indirdiler. Gümüş Motor
kendi fiyatlarını 4000 Liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 Lira yaptılar.
Gümüş Motor çaresiz 3500 Liraya satmak zorunda kalınca, onlar bu sefer 2800
Liraya düşürdüler. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürüklemek ve
kapatmaktı.
Ama karşılarında yılmaz
ve yorulmaz bir milli kahraman vardı! Bu soylu Asyalıyla asla başa
çıkamayacaklardı...
Sanayi girişimlerinde,
Odalar Birliği’nin rolünü çok iyi bilen Erbakan Hoca, daha 1959'larda girdiği
ve yükseldiği İstanbul Sanayi Odası Makine İmalatçıları Sanayi Meslek Komitesi
Başkanlığı’ndan, 1966 yılında ayrılıp, bu sefer ‘yerli imalatı, ithalat
karşısında koruyabilmek ve sömürü tekellerinin dampingi karşısında Gümüş
Motorları satabilmek’ için ithal kotalarını düzenleme yetkisi bulunan “Odalar
Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını” ele geçiriyordu. Ancak kendilerinin aldığı
kararları, Odalar Birliği Genel Sekreteri’nin bozduğunu görünce, bu sefer de
TOBB’a Genel Sekreter oluyordu. Bunun üzerine dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin
elinde ve emrinde çalışan TOBB Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreterin kararlarını
çalıştırmayınca, arkasından Erbakan Hoca, masonlara karşı yeni bir meydan
savaşı kazanarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne Genel Başkan
seçiliyordu.
Kapitalist kargaların bir
nevi üssü ve karakolu durumundaki bu teşkilatın en üst zirvesine yükselen bu
soylu Aysalının yolunu tıkamak ve çaresiz bırakmak için, bu sefer hükümet
devreye giriyor ve devrin Başbakanı Sayın Demirel, kotaları hazırlama yetkisini
Odalar Birliği’nden geri alıyordu.
Ayrıca zalimler
tarafından, mazlumların kafasını ezmek için kullanılan bir "demirel"
Erbakan Hoca’yı Odalar Birliği Genel Başkanlığına getiren seçimlerin iptali
için Danıştay’a başvuruyor, Erbakan Hoca ise hukukî yollardan bu seçimlerin
haklılığını ve geçerliliğini ispatlıyor, ama yine de ‘Kanunsuz, kaba kuvvet’
zoruyla görevinden uzaklaştırılıyordu.
Hele hele Odalar
Birliği’ne bağlı ÖSEK (Özel Sektör Enformasyon Komitesi)'e yaptığı teftişte, bu
teşkilatın ‘komünizmle mücadele’ perdesi altında, o gün için sola kiralanmış
bazı yazar bozuntularına, milletin kesesinden dağıtılan 600 bin lira (bu gün
600 milyardan fazla) paraların nasıl çarçur edildiğini gören Erbakan Hoca
kararını vermişti: Çaresi yok siyasi güce ve hükümet otoritesine sahip olmalıydı.
O nedenle, ya milli ve
manevi değerlerine bağlı bir tabana oturan Adalet Partisi'ni içten fethetmek,
bu olmazsa hiç değilse "Madem siyasete hevesliydin ne diye hazır
milliyetçi - muhafazakâr bir parti varken ona girmedin?" şeklindeki
soruları fiilen cevaplandırmak için, yaklaşan 1969 seçimlerinde aday olmak
istemiyle AP’ye müracaat etti. Mason Localarının ve sermaye baronlarının
şiddetli tepkileriyle, Erbakan AP listelerinden veto ediliyordu.
Kaybedilecek vakit yoktu.
Erbakan Hoca, Konya ilinden bağımsız aday oluyor, bütün hile ve hıyanetlere
rağmen 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e giriyordu...
Konya’da Hastane Caddesi
15 numaralı apartmanın teras katını karargâh haline getiren Erbakan Hoca, ne
partisi, ne holding ve medya destekçisi olmadan tek başına, mevcut hükümete,
iki büyük partiye ve tüm karanlık güçlere karşı verdiği tarihi mücadeleyi
başarıyor ve Milletvekili olarak Ankara’ya dönerken, ağzından Necip Fazıl'ın şu
mısraları dökülüyordu.
“Surda bir gedik açtık,
mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık, ne yandan esersen es.”
Daha sonra inanan ve
uyanan insanları organizeli bir güç haline getirmek, yani onları
"Nizam"a sokmak ve evrensel hukuk nizamını hayata hakim kılmak için
26 Ocak 1970'te "Milli Nizam" kuruluyordu.
Daha bir yılını yeni
doldurmuştu ki bir parti, belki dünya tarihinde ilk defa, gençlik kollarının
yayınladığı bir broşürde yer alan bir şiirin içindeki masum ve mübarek şu
cümleler yüzünden kapatılıyordu:
Herkes duyacak, bilecek
Saklanmaz gayrı bu gerçek
Yaprak yaprak, çiçek
çiçek,
“Tek yol İslâm”,
yazacağız!..
Ama bu yiğit lideri hak
bildiği davasından caydırmak ve usandırmak mümkün olmuyordu.
Ve nihayet Mehmet
Akif’lerin, Eşref Edip’lerin, Said Nursi’lerin, Abdulhakim Arvasi’lerin,
Muhammet Zahidi’lerin, Mahmut Sami Efendilerin, Palulu Haydar Baba Erenlerin,
daha nice nice alimlerin, velilerin ve şehitlerin duaları kabul görüyor,
himmetler ve gayretler selamete dönüşüyordu...
‘Önce Ahlâk ve Maneviyat’
diye yola çıkıldığından, 3.5 yılda 350 İmam-Hatip Okulu açılıyor, uyumsuz ve
sorumsuz koalisyon ortaklarına rağmen yurt çapında Ağır Sanayi Hamlesi
başlatılıyor ve temeli atılan 200 dev fabrikanın 70 tanesi bitiriliyor ve
üretime geçiyordu...
Siyonist çevrelerdeki
telaş paniğe dönüşüyor ve nihayet bu mümtaz ve mücahit insan, ancak darbe ile
durduruluyordu.
Darbenin yapılacağını
bildiği ve özellikle kendisine, yurda dönmemesi tavsiye edildiği halde
"Biz böyle günlerde cemaatimizin yanında ve başında bulunmalıyız"
diyerek gittiği Londra'dan geri geliyor, teşkilatını sıkıntıya sokmamak ve
kimsenin burnunu kanatmamak için, hapse kendisi giriyor, en zor hesapları
kendisi veriyor ve bu badireden de alnının akıyla çıkıyordu...
Nizam’la başlayan,
Selamet’le engelleri aşan, Refah’la olgunlaşan Faziletle hedefine koşan ve
derken Saadet’e ulaşan bu mutlu hareketin kutlu lideri, nice Özalların,
Erdoğanların ve Numancıların hıyanetine rağmen nurdan bir heykel gibi yine
dim99999dik olarak inançlı kadroların başında, şer güçleri ve şeytanî
çevreleri hizaya sokmaya uğraşıyordu.
Örnek bir sorumluluk
bilinci ve yüksek bir kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihattır!” gayreti
üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılıyor ve iki milyon insanın
katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka
uğurlanıyordu. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından
kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle diriltiyor
ve harekete geçiriyordu.
Evet, böylesi
şahsiyetleri anlamak çok zor, ama insan asıl onları anlatırken zorlanıyordu.
Ey hayatını ve rahatını,
inancına ve insanlığa feda eden muhterem ve muhteşem Zat. Sizi saygıyla
selamlıyoruz... Sizin yaptıklarınızı, biz anlamaktan ve yazmaktan bile aciz
bulunuyoruz!
Selam saygı ve dualar
sana ve sadıklarına!..
Yazar: Osman ERAYDIN

28 Şubata Milli Bakış
Haberi Oku
ILIMLI İSLAM NE DEMEK? ETKİLERİ, TARAFTARLARI, TARAFTARLARININ OLAYLAR KARŞISINDAKİ TAVIRLARI
Haberi Oku
Batı sözden anlamıyor, onlara caydırıcı güç gerekiyor!
Haberi OkuMedine'de Büyük Elçilere Verdiği Konferanslar
Haberi Oku
Özel Harekat "Sizi Koruyamayız" Dediği Halde Siirt’e Gitti!
Haberi Oku
Bizzat şahid olduğum bir hatıramı, Hoca’mızı sevenlerle paylaşmak istiyorum.
Haberi Oku