• Emine Şenlikoğlu’nun Tutarsızlığı ve AKP’NİN KİRLİ BAĞLANTILARI!

    Emine Şenlikoğlu’nun Tutarsızlığı ve AKP’NİN KİRLİ BAĞLANTILARI!

    27 Nisan 2017
    25 Mart 2017 tarihinde Konya’daki “3. Dünya savaşı Hazırlıkları ve Başkanlık Muamması” başlıklı konferansımızı internet üzerinden izleyen Emine Şenlikoğlu, altına Facebook hesabından: “Yazıklar Olsun size!..” şeklinde bir yorum yazmışlardı.

     
    | Devamı



    Emine Şenlikoğlu’nun Tutarsızlığı ve AKP’NİN KİRLİ BAĞLANTILARI! 


    25 Mart 2017 tarihinde Konya’daki “3. Dünya savaşı Hazırlıkları ve Başkanlık Muamması” başlıklı konferansımızı internet üzerinden izleyen Emine Şenlikoğlu, altına Facebook hesabından: “Yazıklar Olsun size!..” şeklinde bir yorum yazmışlardı. Ardından gerekli ve gerçekçi yanıtlar verilince, fıtratlarına ve fırsatçılığına uygun bir tavırla hemen silmek ve yan çizmek zorunda kalmışlardı. Bir zamanlar “Koyu şeriatçı ve tavizsiz İslamcı” rolüyle mangalda kül bırakmayan ve tabi İslam’ı “bir hayat nizamı ve imtihan davası” değil, kof edebiyat ve istismar aracı yapan bu tipler, şimdi AKP iktidarının ve kurmaylarının açıkça inkâr ve isyancılık kokan bütün icraat ve tahribatlarına, mazeret hatta keramet uydurmakla uğraşmaktaydı. Herkesin gerçek ayarını ve amacını ortaya koyan Allah’ın (CC) şimdi; bir zamanlar Sn. Recep T. Erdoğan’a ağza alınmaz küfür ve hakaretler yağdıran ve Sn. Emine Şenlikoğlu’na da -haşa- “Fahişe” diye saldıran Elaziz Ekibiyle aynı safta ve AKP yandaşlığında buluşturması, ne müthiş bir ilahi intikam sırrıydı!..

    Bu zavallı zırvacıların “gizli Haham” dedikleri, bizim de kirli mahiyetini ve marifetini bildiğimiz Oğuzhan Asiltürk bile dolaylı yoldan Recep T. Erdoğan’a çalışmaktaydı. Yani o da sizinle aynı kafada ve taraftaydı. Bazı İl Başkanlarının da bulunduğu bir toplantıda alınan telefon kaydında Oğuzhan Asiltürk şunları aktarmıştı:

    “Aldığımız oy da ortada. Zaten en çok %22 oy almışız. Şimdi de %0,7 oya düşmüşüz. Biz gittikçe sıfıra inecek gibi görünüyoruz. Çünkü karşımızdaki partilerin seçtiği insanlar belli, toplumun onlara ilgisi belli. Öyleyse “Efendim şöyle bir meclis aritmetiği çıkabilir” diye hayalle olmaz. Ancak, Erbakan Hocayla ilk partinin kuruluşundan beri bizim savunduğumuz fikir başkanlık sistemi idi. Erbakan Hocayla konuşurken arkadaşlar dediler ki: “E Hocam, iyi başkanlık sistemi de, biz %50 oy alacak hale hiçbir zaman gelemeyiz. Demek ki bizim başkanımız hiç olamayacak.” Ama eğer başkanlık sistemi gelirse başkanı bütün millet seçeceği için hiçbir zaman dinsiz, imansız bir insan başa geçemez. Fakat o kişi ister istemez Müslümanların oyunu almak için, şimdiki cumhurbaşkanından daha fazla hayırlı şeyler de yapabilir. Olur mu olmaz mı bak Allah bilir, ben değerlendirme yapıyorum.  Bu daha lehde bile olabilir. Biz onun için “Evet” de demiyoruz “Hayır” da demiyoruz. Yoksa ikisini kıyasladığımız zaman bu başkanlık sisteminde bizim lehimize olacak şeyler bulunuyor. Çünkü bu durumda, bakanlar kurulunu doğrudan doğruya başkan seçeceği için birkaç tane Müslüman insanı bakan bile yapabilir, onlar bir hizmet de edebilir. Buna rağmen sistem gereği biz Allah’ın hükmünü reddeder duruma düşmemek için “Evet” de “Hayır” da diyemeyiz. Ne yaparsanız yapınız.” Ve tabi işin daha acı tarafı; Koca camiamızdan “Ey Oğuzhan Asiltürk, Saadet Partisi ve Genel Başkanı “HAYIR” kararı almışken, siz nasıl böyle açıklamalar yaparsınız?” diyen bile çıkmamıştı.

    Bayan Emine Şenlikoğlu’a sormak lazımdı:

    15 yıldır tek başına iktidar olmasına rağmen; İslam Birliğini kurmak, faizi kaldırmak, fuhuş, eşcinsellik ve kumara engel koymak için hiçbir ciddi ve gerçekçi adım atmayan, hatta tam tersini yapan ve AB kuyruğunda kurtuluş arayan… Bir hafta öncesinde Endonezya’dan dönerken “Ne işi var NATO’nun Amerika ve Avrupa’nın Libya’da? Her tarafa ateş mi salacaklar?” gibi doğru ve duyarlı bir tavır takındığı halde, ardından bunun tam tersi bir kararla, hem de İzmir’i NATO’nun saldırı üssü yaparak, Haçlı gavurlarla birlikte Müslüman ve mazlum Libya halkını bombalayıp yüzbin insanın ölümünün suçuna ortak olmanın… Zalim ve işgalci İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayıp Siyonist Çeteyi resmen meşrulaştırmanın, İslam Şeriatına göre hükmü ne olmaktadır? Bu açık cinayet ve hıyanet ortaklıklarına bay ve bayan yandaş takımı hangi mazeretler uydurmaktadır?

    Ve hele Sn. Cumhurbaşkanının metrelerce uzunluğundaki bezlere yazdırıp bütün illerde ve görülen mahallerde astırdığı: “Halk’tan daha üstün güç tanımıyorum…” “Son söz ve karar milletindir!..” afişlerinin ve düşüncesinin, İtikat ve Akait kurallarına ve Fıkıh kitaplarına göre insanı hangi duruma sokmaktadır?

    Haydi hatırlatalım: “Riddet (dinden çıkma), Arapça “Redd” kökünden gelen bir kavramdır. Lûgat olarak “dönmek” anlamındadır. Terim olarak da “İslâm’dan bilinçli bir şekilde çıkmak” anlamını taşır. Nitekim ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Gerisin geri arkanıza (İslam öncesi inançsızlığınıza) dönmeyin.” (Mâide, 21) İmam Nevevî (r.h.) riddeti şöyle tanımlamıştır: “Riddet; niyetle, küfür sözle ya da küfür fiille; İslam’dan bağını koparmaktır. Bu sözü istihza (alay) olsun diye, ya da inadına, ya da inanarak söylemesi arasında fark yoktur. Yüce Yaratıcıyı inkâr eden, ya da Peygamberleri inkâr eden, ya da Peygamberin bazı haberlerini yalanlayan, ya da zina gibi icmaen haram olan bir fiili helal kabul eden, ya da bunun zıddı olarak helal ve meşru bir şeyi haram kabul eden, ya da vucubu ittifakla kabul edilen bir şeyi inkâr eden, ya da küfre girmeye azmeden, ya da bu imani ve itikadi hususlarda tereddüt ve şüpheye düşen kişi küfre girer.” (Şerh AlâMetni’lMinhâc, Muhammed ez Zührî el Ğamrâvî , 519)

    Buna göre Mürted; namaz, zekât, nübüvvet ve müminlerin kardeş bilinip desteklenmesi, Kafirlerin, Müşriklerin, Siyonist Yahudilerin ve Hristiyan emperyalistlerin Veli (dost ve yönetici) edinilmesi gibi dince bilinmesi zaruri olan şeyleri inkâr eden ya da küfürden başka şeye ihtimali olmayan sözü söyleyen ya da fiili işleyen kişidir.  Ebu Hureyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre Resulüllah (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamet gününde ashabımdan bir topluluk Havz’a benim yanıma gelip toplanacaklar. Ama bunlar Havz’dan alınıp uzaklaştırılacaklar. Ben “Rabbim, onlar benim ashabımdır (ümmetimdir)” diyeceğim. Şöyle buyuracak: “Sen, bunların senden sonra neler ortaya çıkardıklarını bilmiyorsun. Onlar, gerisin geri arkalarına dönüp irtidat ettiler.” (Kurtubî Tefsiri, 4/166)

     İbni Abbas’tan (ra) gelen rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuşlardır:

    “Ümmetimden (bazı) adamlar kollarından (cehenneme) sürüklenir. Ben “Bunlar ashabımdır” derim. “Sen bunların senden sonra neler ortaya çıkardıklarını bilmiyorsun.” denir. Bunun üzerine ben de salih kulun dediğini derim: “Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız Sen oldun. Sen her şeyi görensin.” (Maide, 17) Bunun üzerine “Onlar sen onlardan ayrılalı beri topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gittiler.” denir.” (El Hasâis el Kübrâ, Suyûtî, 2/456)[1]

    Sn. Erdoğan’ın yeni Başdanışmanı Siyonist odaklarla irtibatlıydı!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni Başdanışmanı Gülnur Aybet'in Wilson Center bağlantısı!

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Yıldız Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Profesörü Gülnur Aybet'i, kendisine başdanışman olarak atanmıştı. Prof. Dr. Aybet, 2014-2016 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanlığı ve BAUCESS Güvenlik Araştırmaları Merkezi kurucu direktörlüğünü yapmıştı. Aybet, 2013'te İstanbul Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü kuranlardandı. 2001-2013 yılları arasında da Kent Üniversitesi İngiltere'de uluslararası güvenlik alanında ilk yüksek lisans programını hazırlamıştı. İngiltere Nottingham Üniversitesi ve Ankara Bilkent Üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan Aybet, Royal Holloway, Londra Üniversitesi Ekonomi ve Kamu Yönetimi bölümünden lisans derecesini almıştı. Aybet, uluslararası ilişkiler alanında ise Southampton Üniversitesinde yüksek lisans, Londra King's College'da savaş bilimleri alanında ikinci yüksek lisansını yapmış, doktorasını Nottingham Üniversitesinde uluslararası ilişkiler alanında tamamlamıştı.

    Gülnur Aybet, British Akademi, NATO ve TUBİTAK tarafından yürütülen birçok projenin yöneticiliğini de yapmıştı. Küresel Siyonist sermayenin güdümündeki School of Advanced International Studies (SAIS), John Hopkins Üniversitesi, St Antony's College, Oxford Üniversitesi'nde misafir araştırmacı olarak bulunan Aybet, 2009'da The Times gazetesi tarafından İngiltere'nin en güçlü 20 Müslüman kadınından biri seçilip reklamı yapılmıştı. Aslında Gülnur Aybet bir yerde daha uzman olarak görev yapmaktaydı. O yerin ismi de Wilson Center olmaktaydı. Evet, "Mükemmel bir CV'si" bulunan Gülnur Aybet'inWoodrow Wilson Center'da görev yapması ise enteresandı. Aybet söz konusu kuruluşta Güney Doğu Avrupa uzmanıydı. Washington merkezli Siyonist Yahudilerin hizmetindeki ABD'li düşünce kuruluşu (think-thank) Wilson Center'ın adı, Gülen Cemaati'nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında sık sık gündeme taşınmıştı. 

    Bu Wilson Center ne olmaktaydı?

    Tam adı Woodrow Wilson International Center for Scholars olan bu düşünce kuruluşu, 1968'te başlamıştı. Dünyadaki en iyi 10 düşünce kuruluşu arasında sayılmaktaydı. Ancak 15 Temmuz sonrasında adı, darbe girişimini "yönettiği" ya da "yön verdiği" iddialarına karışmıştı. Öyle ki yandaş medya, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeni Başdanışmanı Gülnur Aybet'in uzmanlık, araştırma, yazı ve konuşmalarıyla destek verdiği Wilson Center'ı 15 Temmuz sonrasında ağır bir şekilde hedef almıştı. Bu haberler, Foreign Policy dergisinde,"Erdoğan'ın müttefikleri Washington'un lider düşünce kuruluşunu darbe organizasyonuyla suçladı" başlığıyla yayımlanmıştı. ABD basınındaki kastedilen düşünce kuruluşu Wilson Center'dı.

    Gülnur Aybet'in "Uzman" Arkadaşı Kim Çıkmıştı?

    Henri Barkey! Wilson Center'da Gülnur Aybet'in de aralarında bulunduğu "uzman" kadrosunda Henri Barkey de vardı. Zaten Barkey, yandaş medyanın Wilson Center'a saldırmasındaki anahtar şahıstı. Akşam gazetesinin manşetten "Darbenin PR'ı Büyükada'dan" diyerek verdiği haberin hedefinde, Barkey vardı. Akşam'ın haberinde aynen şu ifadeler yer almıştı: "15 Temmuz’da Büyükada’da toplanan CIA ajanları kaldıkları otele dev ekranlar ve TV sistemleri kurdular. Amaç kalkışma başarılı olur olmaz, canlı bağlantılarla dünyaya yapılacak propagandaydıİstihbarat birimlerinin verdiği bilgilere göre Fetullah Gülen destekçisi Henri Barkey en başta devreye girerek, darbecileri destekleyecek ve dünya basınına olan bitenleri yanlı bir şekilde anlatacaktı."

    Akşam'ın konuyla ilgili ilk haberinde doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Başdanışmanı Gülnur Aybet'in üyesi olduğu Wilson Center hedef almıştı. "Büyükada'da 10 CIA ajanı" başlıklı haberde Henri Barkey'in yanı sıra, Ali Vaez'in de o "ajanlar" arasında yer alan; Wilson Center'ın üst düzey yöneticisi olduğu vurgulanmıştı. Akşam gazetesi Gülnur Aybet'in katkı verdiği düşünce kuruluşuyla ilgili zaman geçtikçe daha sert haberlere imza atmıştı. Bu kez doğrudan, "Wilson Center'da ihanet itirafları" diyerek düşünce kuruluşunu hedef alan gazete haberinde, düşünce kuruluşunu Gülen Cemaati'ne yakın olmakla suçlamıştı. Akşam gazetesi, "Büyükada'daki gizli toplantıya katılan Julia Romano da, Henri Barkey'in başında bulunduğu Ortadoğu Masası'nda asistan olarak görev yapıyor. Merkezin adresi de 'büyük bir tesadüf eseri', Fetullah Gülen'in çiftliğinin bulunduğu Pensilvanya"ifadelerini sayfalarında yazmıştı.

    Son Katkı 20 Temmuz'da: Türkiye'nin Başarısız Darbe Muamması!

    Cumhurbaşkanı'nın yeni başdanışmanının, Wilson Center'da en son verdiği katkı ise darbe girişiminden 5 gün sonra, 20 Temmuz'da gerçekleştirilen "Türkiye'nin başarısız darbesi" isimli toplantıydı. Bu toplantıya katılan Gülnur Aybet, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Türk toplumunda, Batı algısının "kötü" olmasının sebebini, "yanlış bilgilendirme sonucunda yeterli bilgi sahibi olmamak" diyerek açıklamıştı. Prof. Dr. Aybet, Türkiye ile Batı arasındaki etkileşim hattının yalnızca NATO teknokratları ile diğer elit bürokratik kanallardan oluşmasına karşı çıkmış ve bu durumun ABD-Türkiye arasında politika üretmede ciddi sıkıntılar yarattığını vurgulamıştı. Aybet konuşmasında, Türk halkının darbeye karşı dayanışmasına da övgüler yağdırmıştı. Peki Gülnur Aybet'in telefonla katıldığı bu toplantıdaki diğer konuşmacı kim olmaktaydı? Wilson Center Ortadoğu Program Direktörü Henri Barkey! Akşam gazetesinin "ajan" olmakla suçladığı Barkey de Aybet'in konuşma yaptığı, "Türkiye'nin başarısız darbesi" isimli toplantıda yer almıştı. Barkey de toplantıda, Türk siyasetinin bundan sonra aynı şekilde devam etmeyeceği yani Başkanlığa geçileceği görüşünü aktarmıştı!

    Bu uzmanlar içerisinde tanıdık bir isim daha vardı!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Başdanışmanı Gülnur Aybet'in "uzmanları" arasında olduğu Wilson Center'a ilişkin detaylar bununla da sınırlı sanılmamalıydı. Aynı düşünce kuruluşuna gazeteci Amberin Zaman da benzer şekilde katkı sunmuşlardı. Amberin Zaman'ın ismi 2014'te Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hedefinde olmasıyla gündeme taşınmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası yürüttüğü sırada, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile Amberin Zaman’ın CNN Türk’te yayımlanan programdaki diyaloglarına çok sert tepki koymuşlardı. Amberin Zaman, “Yüzde 25-30’luk bir kitle hiçbir sorgulama yapmıyor” diyen Kılıçdaroğlu’na, “Müslüman bir ülkeden bunun tersini beklemek garip değil mi?” sorusunu yöneltmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu sorulara çok kızmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amberin Zaman'a "Haddini bil", "Edebsiz kadın", "Gazeteci kılıklı bir militan" diyerek çıkışmıştı. Amberin Zaman ise o dönemde Başbakan olan Erdoğan'a, Taraf gazetesindeki köşesinden, "Önce insan ol" başlıklı yazısıyla yanıtlamıştı.[2]

    Yani hain darbeci FETO’cularla, Başkanlık sisteminin savunucuları aynı Siyonist odaklardı. Bizim halkımız ise içeriğini ve neticelerini bilmediği bir referandum heyecanıyla kamplaştırılıp oyalanmaktaydı!

    Sn. Emine Erdoğan Saray'da patroniçe kadınlara ziyafet sunmuşlardı! (4 Mart 2017)

    Bu davete; Emine Kamışlı Sabancı, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Esra Bilgiç, Nurten Sancak, Meltem Demirören Oktay, Semahat Arsel, Oya Eczacıbaşı, Demet Sabancı Çetindoğan, Reyhan Demirören, Çiğdem Simavi, Vuslat Doğan Sabancı, Nüshet Taviloğlu, Didem Ciner, Revha Demirören, Ayşe Cevahir, Yasemin Pirinçcioğlu, Zeynep Fadıllıoğlu gibi kadınlar katılmışlardı. Sn. Emine Erdoğan toplantıda kadınları yücelten konuşma yaptı. Bu arada kısaca referanduma değinerek, “Ben milletimizin en doğru kararı vereceğine inanıyorum” buyurmuşlardı. Bu arada Leyla Alaton'un, hararetle Emine Hanım'ın ellerine sarılarak, “Hanımefendi var gücümle ‘evet' çıkması için uğraşıyorum ve uğraşmaya devam edeceğim” sözleri dikkatlerden kaçmamıştı.

    İsrail-FETÖ irtibatı!

    Fetullah Gülen'in “kabul görmesinde” malum ve meşhur işadamlarımızın hayli gayretiolmamış mıydı? Bunların başında -Leyla Alaton'un babası- İshak Alaton ile ortağı Üzeyir Garih bulunmamış mıydı? FETÖ'nün “kabul görmesinde” bu ikilinin desteklediği TESEV ve Soros'un Açık Toplum Vakfı'nın katkısı konuşulmamış mıydı? Evet bütün dünyada FETÖ'nün “kabul görmesi” için bunlar mesai harcamıştı. Örneğin, Dinler Arası Diyalog'un perde arkasında bunlar vardı. Medyada sürekli F. Gülen övgüsü dizenler bunlardı.FETÖ'nün “yeni bir insan tipi” yarattığını söyleyen İshak Alaton olacaktı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, İshak Alaton hakkında Paralel Devlet Yapılanması'na maddi ve manevi destek sağlamak suçlamasıyla inceleme bile başlatmıştı? Ayrıca AKP'nin “ikinci adamının” dünürü olan bir işadamının oğlu ve kızını ABD'de Üzeyir Garih okutmamış mıydı?

    Jacop-Yakup ortaklığı

    Yakup Levent Korkut. A.Ü. Hukuk Fakültesi'ni bitirmişti. Aydınlıkçı'ydı. 2000'e Doğrudergisine takılmaktaydı. Sonra akademik kariyer için ABD'ye yollanmıştı. Döndüğünde -her dönek'in ideolojik kamuflajı- “sivil toplumcu” ve “insan haklarcı” olup çıkmıştı. Sonra bir baktık, FETÖ'nün yuvası Polis Koleji'nin öğretim üyesi yapılmıştı. FETÖ'ye övgüler diziyor, “ulusalcıların kökünü kazıyacağız” diyordu! Bülent Arınç'ın yanından ayrılmaz olmuştu. Yetmez Abdullah Gül aracılığıyla İnsan Hakları Kurulu'na atanmıştı. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi bile yapılmıştı. PKK açılımında akil adam olmuş, Marmara Bölgesi sorumlusu atanmıştı. İşte buYakup Levent Korkut yeni kurulan Mega Varlık Yönetim A.Ş. kurucusu yapılmıştı. Batı'da bu şirketlere “akbaba” ismi takılmıştı, çek-senet mafyasının yasal kılıfıymış. Banka, finans kuruluşlarının batık kredilerini alıp, borçluların boğazına yapışıyorlardı.[3]

    Sıkı FET֒cü Ed Husain ajanını, hangi AKP’li kurmaylar Meclise sokmuşlardı?

    Bangladeş asıllı bir aileden gelen Ed Husain’in gerçek adı Muhammed Mahbub Husain olmaktaydı. Fakat bu karanlık ve kiralık şahıs Peygamberimizin isminden utandığı için Ed ismini kullanmaktaydı. Ed Husain, 1960’lardan bu yana Bağımsız Kürdistan fikrini savunan ve Türkiye’ye bu yönde telkinler yapan, Ortadoğu’da dindar bir hükümete karşı çıkan ve Mısır’daki darbeye alkış tutan, Siyonist CFR isimli Amerikan dış politikasını destekleyen bir kurumun elemanıydı. Erbakan’a ve tarihi programlarına karşı özel bir hıncı ve düşmanlığı vardı; 28 Şubat’la ilgili raporları hazırlamıştı. Hizb-ut Tahrir, ardından da Cemaati İslamiye ve Müslüman Kardeşler gibi farklı camiaların içine girip çıkmıştı. Suriye’de ve Suudi Arabistan’da çalıştığı dönemde Suriye istihbaratına bilgi toplamıştı. Suudi Şeyhi bu kişinin güvenilmez olduğunu söyleyerek Suudi Arabistan’a girişini vize vermeyerek engel olmuşlardı, şu an ülkeye girişi yasaktı. İngiliz Hükümeti’nin önemli ölçüdeki mali desteğiyle Londra’da faaliyet yapan ve -Darwinist bir düşünce kuruluşu olan-gösteren Quilliam’ı kurmuşlardı. Bu kuruluşun görünürdeki amacı siyasi İslam’a ve radikalizme karşı çıkmaktı. 3 kurucusu da eski Hizb-ut Tahrir elemanıydı.

    İşte Ed Husain’in kendi ağzından itirafları: “Artık O’nun adına yaşamamızı isteyen bir Allah’a inanamıyordum. Aslında Allah’ın artık ‘O’ olduğunu bile düşünmüyordum... Allah, insanların icadıydı, insanlara ait bir çıkarımdı. Zaman geçtikçe Allah bilincim gelmiş geçmiş en düşük seviyeye inmiş, hayatımdaki Allah’ın varlığı kaybolmuştu... İslam’ın kutsal kitabıyla bağlantımı yitirmiş durumundaydım. İslam’ın ruhunu kaybetmiştim. Halâ iki yüzüm, iki kişiliğim vardı. Allah’a uzaklığımın nedeni, on yıldır kalbimde gerçek iman kalmamıştı. Görünüşte dindar bir Müslümandım, ama bunu politik amaçlarla kullanıyordum, fakat İslam’ın hakikatine inanmıyordum.” Ed Husain’in en beğenip bağlandığı ve aydınlatıcı saydığı kişilerden biri ise Mevlana RUMİ olmaktaydı.

    Suudi Arabistan’a girişi yasak olan, CFR ve Quilliam vakfı üyesi Ed Husain, Türkiye’nin parçalanması için uğraşan İngiliz derin devletinin kalesi olan Chatham House’a sıkça uğrardı, sonra da geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye gelip meclisin içine kadar teşrif buyurmuşlardı. Suudi Arabistan’a girişi yasak olan bu kişi nasıl olup da bizim ülkemizde meclisin içine kadar elini kolunu sallaya sallaya sokulmaktaydı? Boşuna gelmediği çok açıktı. Ed Husain’in Fetullah Gülen’i aleni bir şekilde desteklediği bilinip durmaktaydı. Üstelik iki sene önce Türkiye’de olacak darbeyi yazdığını da unutmayalım.[4]

    Peki Numan Kurtulmuş Chatham House’a neden yollanmış, orada neler konuşmuşlardı?

    Numan Kurtulmuş ve Davutoğlu Chatham House'ta konuşulanları nedense milletimize açıklamamışlardı. Chatham House 1919’da İngiliz Kraliyet Enstitüsü olarak yapılandırılmıştı. Bildiğiniz gibi Amerika’da Rockefeller, Rotschild, CFR gibi bütün dünyaya el koymayı, dünya hakimiyetini hedefleyen Masonik bir çete vardı. Chatham House’da bu çetenin kız kardeşi olarak tanınmaktaydı. Bu kuruluş 2005’ten beri dünyanın dört bir yanındaki liderlere ödüller dağıtmaktaydı. 2010’da ise bu ödüle çok ilginç bir şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü layık bulmuşlardı. Suzan Sabancı ben önerdim onlar da kabul ettiler diyor ama bu ödülü almak o kadar da kolay sanılmamalıydı. Chatham House Türkiye uzmanı Fadi Hakura"Açıkçası sonuçları açıklamak için bu sefer acele ettik çünkü Türkiye sadece İngiltere için değil, Ortadoğu ve Avrupa için de anahtar bir ülke"diye açıklama yapmıştı. Chatham House’un başında İngiltere’nin üç önemli siyasi partisinden seçilmiş Masonlar vardı. (Lord Ashdown, Lord Robertson, Sir John Major)

    Özellikle hatırlatalım ki, Sevr’in mimarı olan Chatham House dünyaya el koyma hedefi güden küresel Siyonizm’in önemli bir odağıydı. 1918’de hedef Osmanlıyı yıkmaktı, 2017’de hedef hiç değişmemiş, Türkiye parçalanmaya çalışılmaktaydı. Chatham House, CFR, Trileteral ve Bilderberg bütün dünyaya dağılmış olan küresel sanayi ve sermayeye hâkim olan bu kuruluşlar tek dünya devletini amaçlamakta ve ülkeleri parçalayarak Büyük İsrail’i kurmaya hazırlanmaktaydı. Bu kuruluşlar Türkiye’yi de içerden çökertmek için ülkemizin dört bir yanına, üniversitelere ve sivil kuruluşlara elçiler gönderiyorlardı. Şimdi Chatham House ile ilgili bu kadar bilgi verdikten sonra 2013 yılında Numan Kurtulmuş da Chatham House’a ziyarette bulunmuşlardı. Chatham House’ta görüşmeler hep basına kapalı yapılırdı. Bildiğiniz gibi bu yıl Başbakan Davutoğlu’da Chatham House’da düzenlenen bir yuvarlak masa toplantısına katılmıştı. Basına kapalı olan bu görüşmelerde neler aktarılmış hangi talimatlar alınmış, bunlar halkımıza açıklanmalıydı. Çünkü Chatham House’un hedefinde, İngiliz derin devletinin hedefinde her ne pahasına olursa olsun 1918’den beri Türkiye’yi bölüp parçalama ve yönetme hedefi olduğu açıktı.[5]

    ‘Paralel Hükümet’ten Başbakan Yıldırım’da rahatsızdı. Ama bunu açıklayacak dirayeti bulunmamaktaydı!

    Ankara derin kulislerinde Külliye’de oluşan ‘Paralel hükümet” konuşulmaktaydı. Ve tabi Binali Yıldırım da bu ikircikli durumdan rahatsızdı. Külliye ile Binali Hükümeti arasında yönetim kavgası sürdüğü de sızan bilgiler arasındaydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlarının faaliyetlerinden Binali Yıldırım Hükümetinin rahatsız olduğu duyumları alınmıştı. Bazı Bakanların danışmanlarla ilgili “Paralel Hükümet” eleştirisi yaptıkları kulislere yansımıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlarının hükümeti devre dışı bırakarak iş yapmaları, bakanları atlayarak bürokratlara talimat yağdırdıkları, bazı bürokratların da bakanları atlayarak doğrudan Cumhurbaşkanı danışmanları ile iş yapmaları hükümet üyeleri arasında tartışma konusu yapılmıştı. Bazı Bakanların atamalarının danışmanlar tarafından engellendiği itiraf edilirken, bir icracı bakanın bakanlıkta üst düzey yöneticilerle yaptığı toplantıda, “Cumhurbaşkanımızın danışmanları çizmeyi aşıyor. Atamalarımıza da, projelerimize de karışıyorlar. Cumhurbaşkanımızın arkasına sığınıp iş çeviriyorlar. Biz mi bakanız onlar mı belli değil. Bu durumun devam etmesi mümkün değil” diye sitem ettiği ortaya çıkmıştı.

    Cumhurbaşkanı’nın danışmanları ile birebir çalışan bazı bakanlar da saptanmıştı. Başbakan Binali Yıldırım’dan habersiz Saray’la doğrudan çalışan bu bakanların faaliyetleri de bir başka gerginlik nedeni olmaktaydı. Başbakan Binali Yıldırım’ın durumdan çok rahatsız olduğu kaydedilirken, bazı bakanların da bakanlar kurulu toplantıları dışında Başbakan Binali Yıldırım’la özel görüşme yaparak, Cumhurbaşkanı danışmanlarını şikayet ettikleri anlaşılmıştı. En son yaşanan Hollanda krizine dikkat çeken Başbakanlık kaynakları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Başbakan’ı dinlemeyip Cumhurbaşkanı ve danışmanları ile birlikte davrandığını ve Başbakan’ın çok zor durumda kaldığını aktarmışlardı.

    Bir Bakan danışmanı, ortaya çıkan bu ikili yapıyı şöyle anlatmıştı:

    “Bakan Yardımcılığı sistemi Cumhurbaşkanı’nın bakanları denetim alma sistemi halini aldı. Bakan yardımcılarının çoğu Külliye ile daha çok da Cumhurbaşkanlığı danışmanlarıyla çalışıyorlardı. Bakanı değil onları dinliyorlar, onların isteklerini yerine getiriyorlardı. Bu da ‘Paralel hükümet’ durumunu yaratmıştı. Bu durumdan Bakanlar rahatsızdı. Bakanlar iş yapmaktan çok arkamdan hangi iş çevriliyor telaşındalardı. Bakan yardımcılarının imza yetkisi kalmamıştı. Yapılan iş yasalara uyuyor mu uymuyor mu? umurlarında olmamaktaydı. Davul Bakanın, tokmak onların elinde bulunmaktaydı. Bu da ciddi sıkıntılara yol açmaktaydı. Bütün bakanlıklarda sorun yaşanmaktaydı. Ya bakan, bakan yardımcısı ile sorunlu, ya bakan, müsteşarla, ya da müsteşar, bakan yardımcısıyla. Durum böyle olunca alttakiler de ‘bakancı, bakan yardımcıcı, müsteşarcı” diye bölünmüş durumdaydı”

    Türkçesi, artık Türkiye’yi Başkanlık modeli kılıfıyla CFR, Wilson Center, Chatham House gibi Siyonist odaklarla irtibatlı başdanışmanlar yönetmeye başlamıştı. Süleyman Demirel’in MİT Başkanlarından Fuat Doğu’nun “Ben MİT sekreteri değil, CIA’nın şube şefiydim!” itirafı gibi, şimdi de Başkanlık kılıfıyla, “bizim Cumhurbaşkanlığımızın ABD Beyaz Saray’ının telefon talimatıyla yönettiği bir şubesi” yapılması kuşkuları haksız mıydı?

    Hayrettin Karaman’ın Yandaş Fetvacılığı!

    Yeni Şafak yazarı, ilahiyatçı Hayrettin Karaman'ın faizsiz bankacılık faaliyeti yürütmek için kurulan Ziraat Katılım iştiraki Ziraat Portföy ile Ziraat Emeklilik'in Danışma Kurulu Üyesi olduğu ortaya çıkmıştı!.. Danışma Kurulu Üyeliği, bol para, gıcır koltuk ve havalı makam anlamını taşırdı. Üstelik bu yüce zat, bir de o koltuğu kapmak için gazetedeki köşesini bile kullanmaktan çekinmemiş bir yandaş Hocaydı. Ziraat Katılım'ın kuruluş aşamasında ballı bir yazı hazırlamış 28.05.2015 YeniŞafak’ta yayınlanmıştı.

    Korkunç boyuttaki faizli dış borç sayesinde üretime değil tüketime yönelik AKP ekonomisi iflas noktasına dayanmışken, Mehmet Şimşek’in Maliye Bakanıyken itiraf ettiği gibi yaklaşık 500 ton altın rezervimizin 460 tonu İngiltere’ye rehin bırakılmışken ve yeni dış borç alabilmek için Ziraat Bankası, Halk Bank ve Türk Petrolleri Varlık Fonu kılıfıyla ipotek altına alınmışken; Faizsiz Sistem aldatmacasıyla halkın elindeki altın, döviz ve diğer birikimini kâr payı aldatmacasıyla toplayıp, can çekişen ekonomiyi biraz daha yürütebilme kılıfı olan “Katılım Bankacılığı” safsatasının perde arkasını Milli Çözüm Dergimizde yazmıştık.

    Sn. Hayrettin Karaman şu gerekçelere sığınmıştı:

    “Bu dine ve inanca dayalı gerekçe yanında ülkenin ve halkın menfaati bakımından da faizsiz bankaların yeri ve önemini yine Ünsal Ban'ın yazısından özetleyelim: Katılım bankacılığının yaygınlaşması, sermaye piyasaları açısından yenilikçiliğin önünü açacaktır. Faizsiz iş modeli, ortaklığa dayalı yatırım kollarının gelişmesini sağlayacaktır. Süreç içerisinde yapının genişlemesiyle, finansal aracılık mekanizmasının işlevselliği artacak ve bu durum potansiyel ekonomik büyüme düzeyi üzerinde olumlu etki oluşturacaktır. Ortaklığa dayalı yeni finansman seçeneklerinin sermaye piyasalarına varlık kiralama şirketleri üzerinden yeni enstrümanların sağlanması da mümkün kılınacaktır. Böylece faiz konusunda hassas daha geniş toplum kesimlerine hitap edilebilecek ve ülkemizdeki girişimcilerin fon toplama potansiyeli daha da artacaktır.” 

    Hayrettin Karaman’ın “Ulü’l-Emr” Fetvası

    Sn. Hayrettin Karaman kendisine yönelik eleştiri ve itirazlardan fazlasıyla bunalmış olacak ki bu sefer de gündemine “itaat” konusunu almıştı. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” üslubu ile söylediklerine yapılan itirazların önünü kesmeye nasıl çalışmıştı. Prof. Karaman yazısına Nisa Suresi’nden bir alıntı yaparak başlamıştı: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, sizden olan ulü’l-emre de.”

    Karaman bu ayeti açıklarken de şunları aktarmıştı:

    “İtaat ediniz emri tekrarlanmadan ‘ulü’l-emre de’ denilmesi itaat yükümlülüğü bakımından Allah ve Resulüne itaat gibi olmadığına, emirleri meşru (Allah ve Resulünün talimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceğine işaret edilmektedir. ‘Hiçbir mahlûka Allah’ın emrine uymadığı takdirde itaat edilmez’, ‘Ancak maruf (meşru) olan emre itaat edilir’, ‘Allah’a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez’ mealindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir.”

    Sn. Karaman’ın kafaları karıştıran açıklamaları ise şunlardı:

    “Bilmeyenler, Müslüman, âdil, kâmil ahlâk sahibi ve âlim olan kişilere danışmak, fetva sormak ve aldıkları cevabı uygulamak mecburiyetindedirler. Yöneticiler de bilmedikleri konuları bilenlere sormakla yükümlüdürler. Bu açıdan bakıldığında birinci derecede ulü’l-emr âlimlerdir. İkinci derece de ulü’l-emr ise yöneticiler, amirler ve kumanda mevkiinde olanlardır.”

    Bu satırları okuyunca, “Arif olan anlar” diyerek ve Hayrettin Karaman Hocamızın konumu itibarıyla kendisini “birinci derecede” ulü’l-emr ilan ettiği kanaatine vardık. Ve kendisine yönelik eleştiri ve itirazların önünü bu yolla “kesmeye çalıştığını” düşünmeye başladık. Karaman Hocamız kamuoyunca iktidarın “akıl danıştığı” hatta “fetva aldığı” âlim kişi olarak tanınmaktaydı. Zaten bu yüzden de pek çok yere yönetim kurulu üyesi olarak atanmıştı. Ancak, Karaman Hocamızın bu, “Birinci derecede ulü’l-emr benim” iması “siyasi ulü’l-emr’ler” tarafından acaba “nasıl karşılanırdı”. Sakın “baltayı taşa” vurmuş gibi olmasındı?” diyen Zeki Ceyhan, taşı gediğine koymuşlardı.

    Halkbank Küresel Ağın bir halkası mıydı, yoksa şantaj hesapları mıydı?

    “Halkbank nedeniyle çok sorunlu sıkıntılar yaşanmaya başlamıştı. Çünkü; Birleşmiş Milletler'de 31 Aralık 2011'de petrol gelirlerinin toplandığı İran Merkez Bankası'yla iş yapan finansal kurumlara yaptırım uygulamaya imkân veren bir yasa çıkarmıştı. ABD istihbaratı CIA, aralarında Halkbank'ın da bulunduğu birçok finansal kuruluşa adamlarını yollamıştı. İşte bu istihbarat çalışmaları Birleşmiş Milletler ambargosu adı altında sonuçlandırılmaya başlandı. ABD, İran'ın ambargoyu delmesine yardımcı olduğu gerekçesiyle Fransız Bankası BNP Paribas'a tam 10 milyar dolar ceza yazmış, 8.9 milyar dolarda uzlaşmışlardı. Daha önce de HSBC ve Standard Chartered'a 2,5 milyar dolar ceza yazmış ve bağırta bağırta almıştı. ve kuzu kuzu ödetmişti. Lloyds Bank, Credit Suisse, Barclays Bank toplam 1 milyar dolar ceza ödemeye mecbur kalmıştı. İtalya'dan Unicredit, İngiltere'den Royal Bank of Scotland, Almanya'dan Commerzbank ve Deutsche Bank, ABD Hazinesi ve Adalet Bakanlığı tarafından soruşturmaya alınmıştı” Dünyada 40'a yakın banka İran ile yaptığı işlemlerden dolayı ceza almıştı. Hepsi paşa paşa ödemiş bulunmaktaydı. Ama bunlardan hiç tutuklanan olmamıştı. Demek ki bizim durumumuz hayli farklıydı ki Halk Bank Gen. Md. Yardımcısı Amerika’da göz altına alınmıştı.

    O yıl Türkiye'nin geçmiş dört yıllık altın ihracat rakamı 87 milyar Euro olunca 2014 yılının Nisan ayında ABD Kongresi'nde bulunan 47 milletvekili, ABD Dışişleri Bakanı'na Halkbank'ta usulsüzlük yapıldığı yönünde bir mektup yazmıştı. İki Amerikalı denetçi Halkbank işlemlerine ilişkin denetim ve sorgulama yapmıştı. Amerika'nın uyarılarına, zamanın Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan “ABD'nin yaptığı kendisini bağlar, bizim çok sayıda uluslararası anlaşmamız var” diyerek karşı çıkmıştı. Kendisinin de bu anlaşmalara dayanarak Amerika'ya bir ziyarette bulunması bekleniyordu. Görelim neler yaşanacaktı!?

    “Siz Halk bank Genel Müdür Yardımcısının kişisel eylemleri nedeniyle mi tutuklandığını sanıyorsanız aldanırsınız… Şimdi esas cevaplanması gereken soru şuydu; bu durum şahıs riski mi? Banka riski mi? Ülke riski mi? taşımaktaydı!” soruları halâ yanıtını aramaktaydı. Halk Bank’la Rıza Sarraf ilişkileri, Rıza Sarraf’la AKP’li kurmayların ve yakınlarının akçeli işbirliği, Rıza Sarraf’ın İran Derin Devletinden Zerdüşt asıllı NAMAZİ’lerle gizli ve kirli münasebetleri ve bütün bunların Halk Bank’la ticari ve finansal ilişkileri ve dahi bunların hepsinin Siyonist Sermaye güdümünde olmasına rağmen şimdi bazı gizli ve kirli bilgileri, kuklaları aleyhine ŞANTAJ unsuru olarak kullanma girişimleri!?.. Evet bakalım kimlerin başına ne işler açılacaktı?

    Halk Bank Genel Müdür Vekili kaçtı mı, yakalandı mı?

    Halkbank'ın Dış Yatırımlardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla New York'ta tutuklanmıştı. Hakan Atilla'nın Rıza Sarraf'ın tutuklanmasına neden olan İran'a ambargo sırasında para aktarmak suçundan tutuklandığı açıklanmıştı. Bu aslında Türkiye'de kapatılmaya çalışılan “17-25 Aralık büyük yolsuzluk olayının yansımasıydı”iddiaları tekrar gündeme taşınmıştı. Peki, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı nasıl oldu da tutuklandı? Rıza Sarraf davası sürerken, bu davanın iddianamesinde Halkbank'ın adına sıkça rastlanmıştı. Oluşan suçun içinde Türk devlet yetkililerinin de parmağının bulunduğu ileri sürülürken bu Genel Müdür Yardımcısı nasıl oldu da hiç önlem almadan Amerika'ya gitmekten sakınmamıştı? Halkbank'ın hukuk servisi bu dava ile ilgili hiç mi bilgiye ulaşmamıştı, ya da Amerika'ya giden bir üst düzey yetkilisinin suçlanabileceği konusunda hiç mi kaygılanmamıştı?

    Bazı iddialara göre: “Bu kişi Amerika'ya bilerek gitmiş ve hatta anlaşma ile tutuklanmış olabilirmiş… Çünkü Ahmet Hakan Atilla cemaatçi olarak bilinmekteymiş... FBI ile önceden konuşup “itirafçı” olabileceğini söyleyerek “tanık koruma programından” yararlanmak istemiş olabilirmiş. Yani bu girişim, cemaatin bir operasyonu olabilirmiş. Rıza Sarraf sonuçta işadamı olduğu için kendi iş bağlantılarını açıklayıp cezasını azaltabilirmiş… Hükümet ve devlet yetkilileri ile ilgili fazla bilgi vermeyebilirmiş... Ama tutuklanan genel müdür yardımcısı devlet görevlisi ve İran'a ambargonun delindiği olaylar zincirinde hükümetin rolünü birinci ağızdan anlatabilirmiş… Böylece, Mehmet Hakan Atilla, her şeyi anlatıp sonra Amerika'da izini kaybettirebilirmiş… Hatta bu olayın duyulmasıyla birlikte dolarda ciddi artış gözlenmesi ve, Halkbank hisselerinin rekor seviyede düşmesi de bu kuşkularla ilgiliymiş!?”

    Reşat Nuri Erol’ün; Muhterem Süleyman Karagülle’den aktardığı:

    İsra Suresi 51’nci ayetin son kısmına bakalım: (… Fe se yun gıdûne ileyke ruûsehum ve yekûlûne metâ hüve, kul asâ en yekûne karîben) / “…Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayarak ve ‘Ne zamanmış o?’ diyecekler. De ki: ‘Yakın olsa gerek!’” “Allah burada bize yine ‘Qul/Sen söyle’ diyor. Zaman ver demiyor. Yakında alacağını bildiriyor. Şimdi de diyorum ki: AKP intihar ediyor. Eğer tövbe etmez de inadına devam ederse, halkımıza Allah ilham eder ve referandumda ‘Hayır’ çıkarır. AKP dersini alır ve diğerlerinden vazgeçtiği gibi bunlardan da vazgeçmek zorunda kalır. Örnek olarak, komşuların iç işlerine karışması yanlıştı. Askerleri hapishanelere doldurması yanlıştı, sonra çıkardı. Ama Ordu ile hâlâ uğraşmaktadır. Bugünkü Anayasa referandumu ısrarından da vazgeçmesi lazımdır, yoksa intiharı karibdir yakındır diyorum. Çünkü “Bu şeytan, Sermaye şeytanıdır. Siyonist odaklardır!” Bugün karşılıksız dolarları kullanarak devletleri birbirine kışkırtan, halkı silahlandırıp meşru yönetimlere saldırtan, suçluları gizleyerek suçsuzları hapse doldurtmayı başaran Küresel Sermaye, Siyonizm şeytanıdır. 

    Bu şeytanın işidir, insanları birbirine düşürüp onların aralarındaki kavgadan yararlanarak sömürüsüne devam etmektir. / Savaşlar çıkararak yeryüzünü harabe hâline çevirmek, sonra da faizli kredi vererek oraları yeniden imar ettirmek. Böylece sermayesine faiz bulma imkânını sağlamaktır. Şimdi de iki-üç ay halk oylaması havası ile halkımız meşgul edilecek, partilerin birbirlerine olan saldırıları artacak. Sonunda gerginlik içinde, düşmanlık içinde oylama yapılacak, asıl büyük kavga ise ondan sonra başlatılacaktır” tespitleri oldukça önemli ve anlamlı uyarılardır.

    İnşallah Cumhurbaşkanı değişikliğin metnini Meclis’ten geçmeden önce okumuşlardır. Ancak okumuş olsaydı herhalde bu kadar savunmayacaktı. Daha da ilginci, şiddetle “Evet”savunuculuğu yapanların acaba yüzde kaçı metni okumuşlardı. “Evet” çıkarsa son derece pişman olacak olan Erdoğan nasıl bir hata yaptığını ilerde anlayacaktı. Düşünmeden ‘Reis ne derse doğrudur’ diyerek koyun sürüsü gibi peşinden gidip Erdoğan’a oynanan oyuna saf saf yardım edenler daha da fazla pişman olacaklardı.[6]

    Cumhurbaşkanı tuzağa mı takılmıştı?

    Darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ancak çok ilginç bir şekilde sanki darbe başarılı olmuş gibi işler yapılmıştı. Darbecilerin yapmak istedikleri AKP’ye yaptırılmıştı. Halkı kandırıyorlardı ve ülkeyi uçuruma götürüyorlardı. Danışmanları kim bilmem ama Cumhurbaşkanı oyuna gelip yanlış yaptırılmaktaydı. Nasıl uyarmıyorlardı? Askerin içinde bir grup darbeye kalkıştı diye ordu zayıflatılmıştı. Genelkurmay Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştı. Generalden astsubaya kadar verilecek rütbelerde Genelkurmay Başkanı sadece fikrine danışılan kimse haline getirilmiş durumdaydı. Artık Albay rütbesine kadar kaymakamlar, general rütbesine kadar valiler disiplin cezası verebiliyorlardı. Anayasa ile askeri mahkemeler disiplin suçları dışında kaldırılmıştı. Genelkurmay Başkanı’na hiç söylenmeden askeriye hakkında kararlar alınmaktaydı. Asker psikolojik olarak ezilmekte, horlanmaktaydı. Halâ çıkıp açıklama yapıyorlar; “10.000 tane FET֒cü subay hâlâ askerde!” diyorlardı. Yani eli kulağında, sizi de atacağız diyor ve onları irrite ediyorlardı. Böylece askerin içindeki tüm gruplar huzursuz ediyorlardı. Asker nasıl rahatsız olmasındı? Gidişat çok kötü. Allah sonumuzu hayreylesin.[7]

    “Bu yaz Tayyip'i El-Beşir gibi yapacaklar!” iddiasında bulunan Sabahattin Önkibar bu bilgi ve cesareti nereden almaktaydı?

    “ABD İstanbul konsolosluğu 15 Temmuz darbe girişimi ertesi Adil Öksüz’ü arıyor ise! ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'un Türkiye ziyaretinin hemen öncesinde Halkbank müdür yardımcısı  Newyork’da sürpriz şekilde tutuklanıyor ise! ABD ve Rusya, Suriye’de 80 milyonluk Türkiye yerine 3 bin kişilik YPG çetesini tercih ediyor ise! Almanya ile İngiltere gece-gündüz misali aşikar olan darbedeki Fetullah olgusunu ısrarla reddediyor ise! Kredi derecelendirme kurumları Türkiye’yi yatırım yapılabilirden çıkarıyor ise! Bütün Batı Türkiye’deki rejimi diktatörlükle özdeşleştirdi ise! Rusya bile Tayyip Erdoğan’ın İslamcı kimliğinden kendi ülkesindeki Müslümanlardan hareketle ürküyor ise! Tayyip Erdoğan’ın değil hayır, evet çıksa bile koltuğunda oturması zorlaşacak! Ne yapabilirler demeyin... ABD’de veya Lahey’de tutuklama kararı çıkarılıp Tayyip Erdoğan Sudan’daki El Beşir konumuna sokulabilir ki öyle bir şey tükeniş demektir. Keza her yıl 200 milyar dolar dış kaynağa ihtiyaç duyan Türk ekonomisine sermaye akışını engelleyip ekonomik kaos yaratarak sokak ve dolayısı ile iç kargaşayı tetikleyebilirler. Altını çizerek yazıyorum. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’dan çok ürkmesine rağmen ısrarla hala evet demeyip pusuda ise bir proje uygulama safhasında demektir. Zira Kraliçenin Şövalyesi (ve Chatham House temsilcisi) riske girmez ve tehlikeyi sezerdi.”


    [1] Bak: 3 Nisan 2017 Milli Gazete Mustafa Kasadar - Riddet

    [2] Bak: Mert Taşçılar – 30.03.2017

    [3] Bak: Maskeli Balo S. Yalçın

    [5] Mert Arslanoğlu / http://blog.milliyet.com.tr/mertarslanoglu / 10 Mayıs '16

    [6] Lütfi Hocaoğlu, 26.02.2017 

    [7] Lütfi Hocaoğlu, 05.03.2017

























    Bu Haber 2212 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS