• Diyanet İşleri Başkanımıza Çağrı

    Diyanet İşleri Başkanımıza Çağrı

    22 Ekim 2017
    Diyanet İşleri Başkanımıza Çağrı: TARİKAT ve CEMAATleri, Denetlemek Üzere Diyanet Bünyesinde BİR TASAVVUF ÜST KURULU OLUŞTURULMALIDIR!

     
    | Devamı



    Diyanet İşleri Başkanımıza Çağrı: TARİKAT ve CEMAATleri, Denetlemek Üzere Diyanet Bünyesinde BİR TASAVVUF ÜST KURULU OLUŞTURULMALIDIR!


    Çok Muhterem Diyenet İşleri Başkanımızın yüksek dikkatlerine…

    Ülkemizdeki Tarikat ve Cemaatler, resmen ve hukuken yok sayılan, ama fikren ve fiilen oldukça yaygın ve saygın bulunan, sosyal ve doğal Dini oluşumlardır. Kontrol dışı olmaları nedeniyle her türlü istismar ve manipülasyona müsait bu yapılanmalara hemmeşruluk hem de sorumluluk kazandıracak tarihi ve talihli bir adıma acilen ihtiyaç vardır ve bu görev ve şeref, Zatı Âlinize ve yüce mevkinize layıktır.

    Hayırlı hizmetleri ve yararlı hedefleri istismar ve suistimal ederek ve dış güçlerin güdümüne girerek DİN VE DEVLET tahribine yönelen FETÖ bahanesiyle, Türkiye'deki bütün Tarikat ve Cemaatlere yönelik topyekün bir karalama ve hepsinin kökünü kurutma fikir ve faaliyetleri, en az FETÖ kadar tehlikeli bir hal almıştır. Ve hele bir takım Prof. Doç. etiketli ve dini konularda yetkili zannedilen bazı zevatın bu yöndeki talihsiz tavırları, büyük tahribatlara yol açmaktadır. Oysa tarikatler ve cemaatler; İslam'ın ibadet ve ahlâk esaslarının titizlikle ve manevi otokontrol sistemi içinde yaşanmasını sağlayan ve Kur'an'da tanışma ve dayanışma vesilesi olsun diye “insanların şu’be ve kabilelere ayrıldığı” vurgulanan fıtri (doğal ve sosyal) oluşumlardır.

    “Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle (kolaylıkla) tanışmanız (ve farklı yetenek ve faziletlerinizden yararlanmanız) için sizi (değişik) kavimler ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim ve değerli) sayılanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca (kötülükten sakınma, iyilikte yarışma konusunda) en ileride olan kimselerdir. Şüphesiz Allah (her şeyi hakkıyla) Bilendir, Habir’dir.” (Hucurat: 13)

    Evet, Tarikat ve Cemaatler İslam ovalarına, bağçalarına hayat ve huzur suyu taşıyan kanallar konumundadır. Bu kanalların kurutulması, manevi ve ahlâki hayat damarlarının kansız bırakılmasıdır. Ancak bu kanallara zehirli kirlerin ve şeytani fikirlerin karışması da, mensuplarının zehirlenmesine ve FETÖ gibi çok tehlikeli bir tehdit haline gelmesine yol açacaktır. Bu nedenle çağımızın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak Tarikat ve Cemaatlerin yeniden yapılandırılması, resmiyet ve mesuliyet kazandırılması, öğretilerinden sohbet derslerine, gelir giderlerinden sosyal hizmetlerine bütün faaliyetlerinin şeffaf olması ve devlet disiplini ve denetimi altına alınması artık bir zaruret halini almıştır.

    Şeyhliğin ŞAH’lık gibi; babadan oğula kalan ve başka sahada başarılı olamayan ve işe yaramayan evlatların geçim vasıtası yapılan bir veraset ve vesayet kurumu olmaktan kurtarılıp, icazet ve liyakat esasına kavuşturulması… Böylece yetkinlik ve resmiyetle beraber, mesuliyet ve sorumlu mezuniyet imkânı da kazandırılması kaçınılmazdır. Aksi halde hem dış odakların hem de fırsatçı ve fesatçı sahtekârların istismar aracı, siyasi ve ticari kazanç kapısı olarak çeşitli tertip ve tahriklere müsait ocaklar konumunda kalacaklardır. Bunun yanında hepsini kapatmak ve yasaklamak sonucu Tarikat ve Cemaatlerin milyonlarca mensuplarını sudan çıkmış balık gibi ortada bırakmak ise, daha büyük tahribat ve travmalara neden olacaktır. Ve bu durum sadece din düşmanlarının işine yarayacak, toplumda derin yaralara ve yıkımlara yol açacak, din devlet barışını bozacak, ahlâki ve ailevi yozlaşmayı hızlandıracak ve toplumu çöküşe hazırlayacaktır. Artık ülkemizde bu denli fiilen ve alenen yürürlükte olan ve bu denli yaygınlık ve saygınlık kazanan bu oluşumların imhası değil ihyası lazımdır ve halâ bunlara resmiyet ve mesuliyet kazandırmamak akla ve vicdana aykırıdır, bu hukuki boşluk ve belirsizlik mutlaka doldurulmalıdır. Bu girişimlere öncülük yapmak, gerekli ve yeterli projeler ortaya koymak, hukuki zemin ve metinlerin hazırlanmasına katkı sunmak ve hükümetin bu yöndeki girişimlerine destek çıkmak ise, herhalde ve herkesten önce Diyanet İşleri Başkanlığı’mızın görevi ve tarihi şerefi olmalıdır. Bu konuda bilgi ve birikim sahibi ilgili zevatın, başta Tarikat ve Tasavvuf ehli ulemanın, İlahiyat Fakülteleri bütün ilgili kurumların ve Hukuk Hocalarının; Tarikat ve Cemaatlerin yeniden yapılandırılması, disiplin ve denetim altında çalıştırılması konularındaki plan ve programlarını Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza sunmaları sağlanmalıdır.Biz de Milli Çözüm Ekibi olarak, 1996 yılında, İslam Tarihinde ilk defa Rahmetli Başbakanlarımızdan Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından Libya Trablus’ta tertip olunan ve bütün İslam ülkelerinden ve cemaatlerden 500 kadar ilgili ve seçkin delegenin katılımıyla ve 4 gün boyunca yapılan Dünya Tasavvuf Kongresi’ne, Hocamız tarafından Türkiye temsilcisi olarak görevlendirilip tebliğ sunanlardan birisi sıfatıyla, yıllardır üzerinde çalıştığımız ve olgunlaştırdığımız;“Toplumda Ahlâki ve Manevi Düzenin Temel Kurum ve Kuralları: Siyasi, Hukuki, İlmi ve İktisadi Düzenle İrtibatları” başlıklı çalışmalarımızı paylaşmaya hazırız.

    Osmanlı’da Meşîhat Dairesi ve görev sahası

    Meşîhat, Osmanlılarda ilmiye sınıfının ve tarikat erbabının başı ve sadrazamdan sonra devletin ikinci büyük bürokratı olarak kabul edilen Şeyhülislâmların görev yaptığı makama verilen addır. Bu makam ayrıca “Bâb-ı Fetvâ”, “Bâb-ı Meşîhat”, “Şeyhülislâm Kapısı” olarak da anılmıştır. Özellikle Tanzimat Devrinde dinî temellere dayanan bütün müesseselerin idare ve kontrolü Meşîhat Dairesi tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Böylece Şeyhülislâm, statü bakımından 19. yüzyılda nâzırlar (bakanlar) ile eşit konuma taşınmış ve hükûmet üyelerinden birisi sayılmıştır. Mithat Paşa’nın 1876’da ilân ettiği Kânun-ı Esasî’nin 27. maddesine göre, diğer nâzırlardan üstün duruma taşınmıştır. 1920 yılına kadar çeşitli zamanlarda yapılan reformlarla bu makam olgunlaştırılmışsa da, Osmanlı Saltanatı 1922’de ortadan kaldırınca, Meşîhat Dairesi de kaldırılmıştı.

    İstanbul tekkeleri, Meclis-i Meşâyih’in teşekkülü üzerine bulundukları bölgelere göre tarikat ayırımına gidilmeden önce otuz beş Merkez Tekkeye bağlanmış, 1918 yılından sonra bu sayı on beş merkezle sınırlandırılmıştır. İstanbul’daki on beş merkez tekkenin yanı sıra müstakil merkezler olarak beş mevlevîhâne ile sekiz Nakşibendî tekkesi bulunmaktaydı. Merkez tekke uygulamasının son şekliyle birlikte İstanbul içindeki tekkelerin Meclis-i Meşâyih ile irtibatının; merkez tekkeler aracılığıyla yapılması ve merkez tekkelerin diğer tekkeler üzerinde denetim haklarının bulunması hususları 1334 (1918) tarihli Meclis-i Meşâyih Nizamnâmesi’nin “Merkez Tekâyâ Tâlimatnâmesi” ile sağlanmıştır. Bu tâlimatnâmeye göre her bölgedeki meşâyih kendi merkezinde toplanarak gizli oyla aralarından seçeceği iki şeyhi tekkelerin denetimiyle görevli ve yetkili sayacaktı. Bir merkeze bağlı tekkeler yoklama ilmühaberleriyle sürekli kontrol altında tutulacak ve bu ilmühaberler merkez tekkede saklanacaktı. Yılda bir defa olmak üzere umumi ve tasdikli yoklama cetveli Merkez Şeyhleri tarafından Meclis-i Meşâyih’e sunulacaktı.

    Taşra tekkeleriyle ilgili ilk düzenlemeler II. Mahmud devrinde başlamış ve tarikat pîrinin medfun bulunduğu dergâh merkez kabul edilerek, merkez şeyhi kendi tarikatına ait diğer tekkelerin idaresinden sorumlu tutulmuşlardı. 1334 (1918) tarihli Meclis-i Meşâyih Nizamnâmesi ile İstanbul’daki tekkeler merkezlere ayrılıp yeni bir idare kurulunca; taşrada da böyle bir teşkilâtlanma ihtiyacı duyulmuş, şeyhülislâmlığın tesbit ettiği vilâyet, livâ ve kazalarda Encümen-i Meşâyih adıyla müftü başkanlığında iki üyeden oluşan bir kurum oluşturmuşlardı. Ulemâ ve meşâyih arasından gizli oyla seçilen bu iki üye mahallî meşâyih ve iyi hal sahibi kişilerden meydana gelen bir komisyon tarafından seçimle tayin olunmaktaydı. İcazet, hilâfet ve ehliyet usulüyle tevcih edilmekte olan şeyhlik vazifesi, Meclis-i Meşâyih’in kurulmasından sonra doğrudan meclis tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır. Bir dergâhın şeyhi vefat ettiği zaman şeyhlik görevinin tevcihi için Meclis-i Meşâyih’e müracaat edilir, müracaat eden kişi şeyhin neslinden ve talebelerinden, halifelerinden ise ve gerekli şartları taşıyorsa tayin yapılırdı. Tekke vakıflarına ait vakfiyelerin (gelir giderlerin) Meclis-i Meşâyih defterlerine kaydolunması, bunların korunması, kontrol ve denetimlerinin yapılması da meclisin görevleri arasındaydı.[1]

    Türkiye'deki başlıca TARİKAT ve CEMAATLER ve bunlarla ilgili yaklaşım ve yorumlarımız!

    KADİRİ-HAYDARİ tarikatı:

    Çağımızın önemli maneviyat kutuplarından ve seçkin gönül erbabından Hacı Haydar Baba Hazretlerince bizzat yaşanıp yaygınlaştırılan, cehri (sesli) zikir yapılan, Kelime-i Tevhid (La ilahe illallah) ve Lafza-i Celal (Allah, Allah…) ismi şerifi huzurla, şuurla ve coşkuyla tekrarlanan bu tarikat Elazığ merkezli olup; Adana, İstanbul, Bursa, Malatya, Bingöl ve Diyarbakır gibi birçok ilimizde dergâhları ve müridanları bulunmaktadır. Haydar Baba Hazretleri döneminde hem itikat ve ibadet konusunda, hem beşeri münasebetler ve ticaret sahasında, hem de siyasi-içtimai tercih ve tarafgirlik hususunda, sadece Allah'ın rızası ve İslam’a bağlılık-yakınlık esas alınmıştır. Çünkü Tarikat ve irşat ehli kimselerce, münasip bir dille, idarecilerin doğru ve yararlı icraatlarını tebrik ve teşvik yanında, yanlış ve zararlı yanlarının da tenkidi yapılmalıdır.

    Sonradan: haksızlıkları, yanlışlıkları ve Dinimize-değerlerimize aykırılıkları belli olan bir partinin yan kuruluşu gibi taraftarlığa ve reklamcılığa soyunmak şeklindeki vahim hataları dışında; her konuda İslami esaslara ve tasavvufi kurallara sahip ve saygılı, ibadet ve istikamete samimi bir gayretle bağlı, zikir ve fikir erbabı olan bu tarikatın çok daha yaygın ve yararlı hizmetler sunması sağlanmalıdır. Rahmetullah HAYDAR BABA döneminde, bölgedeki önemli medrese âlimlerinin bu irşat halkasına katılması da bu amaçlıdır.

    Nakşibendî Yahyalı Cemaati (Kayseri)

    Kayseri merkezli olup Nakşibendî tarikatının Anadolu'daki en önemli kolları arasındadır. İsmini Yahyalılı Hacı Hasan Efendi'den almaktadır. Şimdi şeyh postuna oturan Ramazan Dinç Hocaefendi, Hacı Hasan Efendi’nin evladıdır. Cemaat Kayseri'deki sanayi gelişimine paralel olarak hızla yaygınlaşmıştır. Müritleri arasında Kayseri'nin önde gelen işadamları da bulunmaktadır. Bu tarikat Rahmetullah Şeyh Esad Erbilli ve Şeyh Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin bir kolu ve devamıdır. Çıkış sebebi ve zihniyeti de, dini gayret ve hizmet ciddiyeti de Edille-i Şer’iyye’ye (Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas gibi İslami ölçülere) ve sağlam tasavvufi geleneğe bağlı olan bu tarikatın mensupları, genellikle ibadet ve istikamet ehli insanlardır.

    Kamuoyunda Yahyalı Cemaati olarak tanınan ve kanaat önderliğini Ali Ramazan Dinç Hocaefendi'nin yaptığı Safa Vakfı Grubu'ndan 7 Haziran genel seçimleri için hükümete destek çağrısı çıkmıştı. Konuyla ilgili olarak aynen şu açıklama yayınlanmıştı:[2]

    "RESMİ AÇIKLAMADIR...

    Lazımdır yanlışı düzeltmek için beraberlik. Yanlışsak, yanlışımızı düzelttirmek için efdaldir beraberlik. Biz AK Parti'deyiz, AK Parti bizde. Ülkemizin ve bütün dünyanın sulhuna vesile olmak için AK Parti'de bütünleşmeye davet ediyorum ihvanı kiramımızı. Ulaşabildiğiniz her bir şahsa bu emri duyurunuz.

    Hizmetkârınız Ali Ramazan Dinç Efendi"

    Oysa, geçmişinde Kur'an ve Sünnet kaynaklı Adalet Nizamı şuuruna ve CİHAD (Hak Nizamı kurma) sorumluluğuna sahip bir cemaatin, en fazla; “Biz AKP iktidarının şu şu yararlı ve başarılı adımlarını destekleyip dua ediyor, ama İslam'a ve insafa aykırı şu şu icraatlarını da kınıyor ve düzeltilmesi için uyarıyoruz!” şeklinde bir mesaj yayınlaması beklenirken; AB yönlü, ABD güdümlü, faiz, fuhuş ve kumar yürütücüsü kadrolara kayıtsız şartsız destek açıklaması, hem şeriat esaslarına, hem tarikat misyonuna aykırıydı; ve İhlasla bağdaşmayan bir yaklaşımdı...

    Zaten doğru ve olumlu temeller üzerine kurulan, kutlu ve nurlu hedefler ve hizmetler amaçlayan bu tarikatın, müttaki ve müstakim mensuplarıyla, çok daha hayırlı hizmetler için manevi bir merkez konumuna taşınması umulmaktadır.

    İsmailağa Cemaati (İstanbul Merkezli)

    Kurucusu sayılan Ebuishak İsmail Efendi, 1723’te Fatih’te kendi adını taşıyan camiyi yaptırdı. Ölümünden sonra cemaati tarikat yoluna bağlandı. Şeyh Batumlu Ali Haydar Efendi, 1960’da ölene kadar lideri konumundaydı. Görevi İsmail Ağa Camii imamı Mahmut Ustaosmanoğlu devraldı. Cemaat İstanbul’un merkezi Fatih’te, Türkiye’nin en dikkat çeken İslami gettosunu oluşturmayı başardı. Sarık, şalvar ve cübbeli giyimleriyle diğer Nakşibendî gruplarından ayrılmaktadır. İsmailağa Cemaati, Ustaosmanoğlu’nun kökeni nedeniyle İslami gruplar içinde "Oflular" olarak da tanınmaktadır. İsmailağa cemaati özünde tasavvufi bir cemaat olup, tarikatı ilim kanadı ile takviye eden bir cemaattir. Cemaatin lideri muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocadır. Cemaat arasında “Efendi Hazretleri” veya “Mahmud Efendi” olarak anılır. Kendisi altın silsilenin 35. altın halkası sayılır. Osmanlı dersiamlarından Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin 1960 yılındaki vefatı ve vasiyeti üzerine Nakşibendî Tarikatı ve Halidiyye kolunun bu silsilesinin 36. altın halkası olmuşlardır. Mahmud Efendi Hazretleri şeriat kurallarına, ilme ait yapıya ve tasavvufa bağlılığı ve sünnet-i seniyye’nin ihyası hususunda gayretleri ile bütün İslam âleminin dikkatini çekmiş, takdir ve tebriklerini almıştır. En zor şartlarda bile İslam’ı tebliğ ve halkı irşada ve şer-i ilimleri ihyaya çalışması hayırlı sonuçlara yol açmıştır.

    Yüce Dinimiz, altını gösterecek kadar şeffaf ve vücut kıvrımlarını belli edecek kadar dar olmamak şartıyla, özellikle kadınların örtünmesi öngörülen tesettür emrinde: kılık kıyafetin ve özellikle dış elbise’nin biçimini, rengini, desenini zaman ve ortamın ihtiyaçlarına, coğrafi ve ekonomik şartlara, sosyal ve kültürel standartlara bırakmış… İlle de siyah çarşaf, sarık, cübbe, şalvar gibi mecburiyetler koşmamıştır. Ancak belki bir fazilet makamında sayılabilecek çarşaf ve cübbe gibi giyim-kuşamları, sanki bir farziyetmakamında tutarak; farklılık fantezisine ve takva gösterisine kapılmaları… Kendi mensuplarını bir üstünlük duygusuyla tatmin ederken büyük halk tabanlarının ürkütülmesi ve nefretlerin celbedilmesi şeklindeki aşırı taklitçilik ve şekilciliktakıntıları… Kendileri dışındaki Müslümanları horlamaları ve tepeden bakmaları… Tarikat mensubu bazı Hoca’ların şöhret ve servet sahibi olunca, şaşırmışlık, haddini aşmışlık ve şımarıklık tavırları… Hatta kıskançlık damarı ve rekabet hırsıyla birbirlerine sataşıp saldırmaları, öyle ki Beytullah çevresinde ve Umre ziyaretinde bile yumruklu sopalı kavgalara tutuşmaları… Birtakım istismarcı fırsatçıların tarikat bağlılarının sırtından bir rant ve sömürü saltanatı kurma çabaları… Ve maalesef vekil-yetkili sıfatıyla bazılarının, tarikat mensuplarının oylarını siyasi partilerle pazarlık konusu yapmaları… gibi çirkin ve tehlikeli davranışları önleyecek tedbirlerin alınması durumunda, İsmailağa Cemaati yüzbinlerce insana hidayet ve istikamet yolunu gösteren hayırlı bir yapılanmadır.

    Menzil Tarikatı

    Nakşibendî Tarikatı’nın Menzil Kolu adını Adıyaman’ın Menzil köyünden almıştır. Cemaatin en ünlü ismi, uğradığı zehirli iğne saldırısından bir süre sonra hayatını kaybeden Şeyh Raşit Erol olmaktadır. Şeyh postunda şimdi kardeşi Abdülbaki Erol oturmaktadır. Şeyh adaylarından Fevzettin Erol ise şimdilik cemaatin Ankara ve Afyon örgütlenmesinin başındadır. Menzilcilerin Ankara çevresi "Semerkant Grubu" olarak da adlandırılır. Fevzettin Erol, yılın bir bölümünde Afyon’daki merkezde yaşamaktadır. Cemaat ekonomik gücünü özellikle kendilerine derviş adını veren müritlerin kurduğu şirketlerin belediyelerden aldığı ihalelerle arttırmışlardır. Rahmetullah Raşit Erol Hazretlerinin "İmanı kurtarmanın ve pekiştirmenin kâfi olduğu bir devir yaşıyoruz" anlayışıyla hareket eden cemaatin Adıyaman Menzil ve Ankara merkezleri özellikle alkol bağımlılığından kurtulmak isteyen kişilerin ilgi odağıdır. Bakanların ve yüksek bürokratların bir kısmı bu tarikata bağlıdır, özellikle Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlıklarında yoğunlaşmışlardır. Ordu içerisinde yine Menzilci askerlerin güçlü oldukları ve el altından kadrolaştıkları konuşulmaktadır.

    Fetullahçılardan boşalan kadrolara Menzil’e mensup bürokratların sızmaya başladığı iddiaları yaygınlaşmıştır. Adıyaman’da bir köyden ismini alan Menzil Tarikatı, Nakşibendîliğin bir uzantısıdır. Radyo istasyonları, TV kanalları, dergileri bulunmaktadır. Menzil Tarikatı’nın sağlık alanında yoğunlaşmasında önde gelen birçok tarikat mensubunun, doktor kökenli olmasından kaynaklanmaktadır. Bunların başında, 2013 yılında hayatını kaybeden Menzil Tarikatı’nın önde gelen isimlerinden Dr. Ahmet Çağıl sayılmaktadır. Menzil Tarikatı’nın lideri Muhammed Raşit Erol ile yakın ilişkileri olan Ahmet Çağıl’ın 2013 yılındaki cenaze törenine Sağlık Bakanı Recep Akdağ da katılmışlardır. Recep Akdağ’ın tekrar Sağlık Bakanı olması sonrası yaşanan ‘müsteşar krizi’ninde Menzil Tarikatı çerçevesinde gündeme gelen bir konu olduğu iddiaları dolaşmaktadır. Menzil Tarikatı ile ilgisi bulunmadığı belirtilen Mehmet Müezzinoğlu’nun Sağlık Bakanlığından alınmasının ardından tekrar Sağlık Bakanı olan Recep Akdağ’ın, ilk iş olarak Müsteşar Eyüp Gümüş’ün istifasını istediği, bunun üzerine Eyüp Gümüş’ün konuyu Saray’a taşıdığı kulislere sızmıştır.

    Şeyhlerine, Hazreti Resulullah'ın, Hatta Cenabı Hakkın sıfatlarının ve icraatlarının yakıştırılması… Bu tarikata mensup olanların kabir suali ve mahşer hesabı vermeden, Şeyhleri tarafından sırattan geçirilip cennete ulaştırılacağı iddiaları… Oldukça zararlı ve adaba aykırı olan sigaranın mübarek bir ikram gibi birbirlerine sunulması ve yaygın biçimde kullanılması… İlim ve irfana önem verilmeyip, keramet hikâyeleri ve kulaktan dolma rivayetlerle müritlerin oyalanması gibi yanlışlıklardan kurtarılması, mensuplarının doğru bilgiler ve olumlu öğretilerle donatılması durumunda; özellikle sade vatandaşların içki ve kumar kötü alışkanlıklardan uzaklaşıp hayra ve güzel ahlâka alıştırılması… Ve böylece toplumda genel huzur ortamının sağlanması konusunda önemli hizmetler sunacak hazır bir yapılanmadır.

    Bakınız; Menzil Tarikatının Şeyhlerinin ve Gavslarının kitaplarında şunlar anlatılmaktadır:

    Gavs-ı Bilvânisî Hazretleri bize öyle anlatmıştı:

    “Bir kimse, günde en fazla yetmiş defa, en az yirmi beş defa Resûlullah Efendimiz’i (S.A.V) görüp de ondan aldığı emre göre hareket etmezse; o insan kimseyi irşad etmeye kalkışmasın ve mürşidlik yapmasın. Çıksın dağ başında eşkıyalık yapsın. O zaman Müslümanlara daha az zarar vermiş olacaktır!”

    Bu tür asılsız iddialar, Şeyhlerin hâşâ Peygamber makamına taşınmasına, hatta tanrılaştırılmasına yol açacaktır. Hatırlayınız Fetullah Gülen de bu tür safsata ve sahtekârlıklarla bağlılarını saptırmıştı. Böylesine aldatılan ve körü körüne kendilerine bağlanılan kalabalıklar, uzaktan kumandalı robotlara çevrilip, kışkırtılıp kullanılmaya müsait hale sokulmaktadır.

    “Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım” (Nahl: 98)

    “De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilemez! (Bazı nebilere ve seçkin kimselere gayp ilminden çok cüz’i şeylerin haber verilmesi de bu gerçeği değiştirmez.) Onlar ne zaman (ölüp) dirileceklerini de bilemezler.” (Neml: 65)

    "De ki: “Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum ve ben gaybı da bilmem! Ben size, bir meleğim de demiyorum. Ben ancak, bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Enam: 50)

    “Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki (sadece) Allah her şeyi bilir.”(Ahzab: 54)

    “O, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin (zihinlerin) gizlediğini (her şeyi ayrıntılarıyla) bilir.” (Mü’min: 19) ayetleri bu safsata ve sapkınlıklara karşı mü’minleri uyarmaktadır.

    Reyhanîler (İzmir)

    Nakşibendî Halidi Kolu Erzincan Şubesi’nin devamıdır. Önceki üstadları ve altın silsilenin 38. halkası sayılan Abdurrahim Reyhan Erzincan'i Hazretlerinin isminden dolayı Reyhaniler olarak da adlandırılır. Abdurrahim Reyhanî Hazretleri Atasay kuyumculuğun sahibi olan şahsın başarılarının manevi destekçisi olduğu bilinen zattır. Rahmetli Erbakan Hoca ile Alparslan Türkeş'in seçim ittifakı yapması için dua ve temennide bulunmuşlardır. Şu anki Şeyhi 1960 doğumlu olan Hüseyin Avni Reyhanî Efendi olmaktadır. Tarikatın mensubu sayısının çok fazla olduğu söylense de Türkiye'deki diğer tarikatlar kadar meşhur olmamıştır. Gösteriş ve reklamdan hoşlanmayan bir cemaattir. Mensuplarının birçoğu Ordu mensubu olduğu ve Bürokraside Etkin kademelerde bulunduğu idiaları yaygındır. Eski Başbakan Davutoğlu ve mevcut Başbakan Binali Yıldırım Tekke'nin ziyaretine gelenler arasındadır. Binali Yıldırım'ın kardeşleri ve eşi de bu tarikatın bağlıları olduğu konuşulmaktadır. Şeyh Efendi'nin 15 Temmuz'da tüm mensuplarını meydanlara yönlendirdiği anlatılmaktadır. Geçici iktidar cazibesine kapılıp, şeriat ve tarikatın temel amaçlarından uzaklaşma tehlikesine dikkat edilirse, çok kalıcı ve kapsayıcı hizmetlere vesile olunacaktır.

    Erenköy Cemaati (İstanbul-Konya-Ankara)

    Kökleri Kelami Dergâhı’na ve şeyhi Erbilli Mehmet Esat’a dayanmaktadır. Rahmetullah Mehmet Esat Efendi, tekkeler kapatılınca Erbil’deki arazilerini satıp, İstanbul’a taşınmış, Erenköy’de bir köşk alıp, cemaatin temellerini atmıştır. Menemen Ayaklanması’na karıştığı ithamıyla, haksız ve dayanaksız iddialarla gözaltındayken rahatsızlanıp bu fani ve fena dünyadan ayrılmıştır. Erenköy Cemaati, Mehmet Esat’ın halifesi Mahmud Sami Ramazanoğlu’nca yapılandırılmıştır. Nakşibendî geleneği içinde, esnaf ve işadamlarının kolu olarak tanınır. Sami Ramazanoğlu Hocaefendinin ardından cemaatin dini sorumluluğunu Rahmetli Musa Topbaş almıştır. Onun ölümüyle yerine oğlu atanmıştır. Zaten Sami Efendiden sonra Konya’da yaşayan Tahir Büyükkörükçü de öne çıkmıştı. Şeyh postuna Tahir Büyükkörükçü Hocanın oturduğuna inananlar vardır. Erenköy Cemaati’nin Ankara örgütlenmesini ise Muradiye Vakfı yürütüyor durumdadır.

    İskenderpaşa Cemaati (İstanbul-Ankara)

    Geçmişi 1800’lü yıllara, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’ne uzanmaktadır. Rahmetullah Mehmet Zahit Kotku Hz.leri şeyhlik postuna oturduktan sonra, görev yaptığı İskenderpaşa Camii tarikatı olarak anılmıştır. Bu zatın ölümünden sonra liderliğe geçen damadı Prof. Esad Coşan da 2001 Şubat’ında Avustralya’da trafik kazasında ölünce Post oğlu Nurettin Coşan’a kalmıştır. Esat Coşan, tarikatı kurduğu vakıflar sayesinde yaygınlaştırmıştır. Bunların en etkini Hakyol Vakfıdır. İlim Kültür ve Sanat Vakfı ile Sağlık Vakfı da bunlar arasındadır. "Hanım Dernekleri"yle kadın örgütlenmesine de el atılmıştır. Şu andaki lider Nurettin Coşan ise, New York’ta işletme öğrenimi almış, Babasının isteğiyle 1996’da aile şirketi Server Holding’in yöneticiliğine atanmıştır. Ticari faaliyetleri ve seyahatleri, hatta adaba ve ahlâka aykırı hareketleri nedeniyle liderlik görevini yerine getiremediğini söyleyen bir grubun muhalefet başlattığı ve tarikattan koptuğu anlaşılmıştır. Siyasetin birçok önemli isminin cemaatle gönül bağı vardır. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, E. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Korkut Özal, E. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan bunlardandır. Esat Coşan’ın Erbakan Hoca’ya muhalefeti tamamen nefsi hesaplara dayanmaktadır. İskenderpaşa Tarikatı’nın bir de siyasi partisi vardır: "Sağduyu Partisi." Recep Tayyip Erdoğan’ın, 3 Kasım 2002 Seçimleri sonrasındaki ilk cuma namazını Ankara’nın Dikmen semtindeki Mehmet Zahid Kotku Camii’nde kılması bu gönül bağının sembolik işareti olarak algılanmıştır. Şeyhliğin babadan oğula geçen bir ŞAH’lık kurumuna dönüşmüş olması, icazet ve liyakat ölçüsüne uyulmaması; manevi tamirat ve tahkimat ocakları olan tarikatları, maalesef tahribat yuvalarına çevirmeye başlamıştır.

    Galibiler (Ankara- Antalya)

    Kadiri-Rufai tarikat geleneğinden gelen cemaatler arasında tarikatlığını ilan eden tek kol konumundadır. Şeyhleri Hacı Galip Hasan Kuşçuoğlu Efendi olup zikirde şiş çekmeleriyle tanınmıştır. Her perşembe akşamı Ankara’nın Hüseyingazi semtindeki Tevhid Camii’nde yaptıkları zikre yüzlerce kişi katılmaktadır. Müritlerin çoğu çevredeki sitelerin esnafıdır. Şeyh Kuşçuoğlu kendisini şöyle tanımlamaktadır: "Mezhep olarak Hanefi; meşrep olarak Alevi; yol olarak Kadiri-Rufai Galibiyiz." Faaliyetleri, şeyhin adını taşıyan eğitim vakfı kanalıyla yürütülmekte olup Cemaatin Antalya’da da faaliyetleri vardır.

    Halveti tarikatının Şabaniye Kolu (Kütahya)

    Şu anda Şeyhlik postunda Mehmet Dumlu Efendi oturmaktadır. Türkiye’nin en aktif Halveti tarikatı olarak tanınır. Düzenli yaptıkları zikir törenlerine kadın ve erkeğin bir arada katılmasıyla gündeme taşınmıştır. Kütahya merkezli cemaatin zikir törenlerine İstanbul’un yanı sıra, Bursa, Uşak, Eskişehir, Ankara ve Afyon’dan da geniş katılımlar olmaktadır.

    Uşşakiler (İstanbul-Ankara-Çorum-Bolu)

    Halveti Tarikatı’nın bir kolu Uşşakiye bağlılarıdır. Merkezi İstanbul Kasımpaşadır. Kurucusu Pir Hüsameddin’in türbesi de bu semtteki aynı isimli camide bulunmaktadır. Tarikatı kamuoyuyla tanıştıran isim İbrahim İpek olmuşlardır. Uzun yıllar sessiz faaliyet gösteren tarikat onunla birlikte ün kazanmış İpek Yolu adlı yeni bir cemaat oluşturmuşlardır. İpek’in 2000 yılında ölümünün ardından posta 44 yaşındaki eski milli güreşçi Fatih Nurullah oturmuşlardır. Nurullah tarikatın etkinliğini artırmak için herkese açık kutlamalar, toplantılar düzenliyip zikirlerini tarikat üyesi olmayanlara da açmışlardır. Tarikatın Kasımpaşa’daki merkezi her sene Bolu’da ve Çorum’da düzenlediği "Devran" adlı zikir törenleriyle tanınmıştır. Bolu’daki son devrana 2 bin kişi katılmıştı.

    Kadiri Muhammediye (İstanbul-Kayseri-Düzce-Ankara)

    Kadiri tarikatı kökenli Muhammediye kolu İstanbul, Ankara, Kayseri ve Düzce’de etkin bulunmaktadır. Lideri Şeyh Seyyid lakabını kullanan Muhammed Ustaoğlu Hocadır. 1987’de imamlıktan emekliye ayrılan Ustaoğlu, İstanbul’da yaşamaktadır. Kendisinden sonra yerine geçmesine kesin gözüyle bakılan oğlu Muhittin Ustaoğlu da Diyanet İşleri’nde görevli olup, Düzce’de imamlık yapmaktadır. Cemaatin Kayseri vekili Muammer E. Almanya vekili Şükrü Oral’dır. Muhammediye, tarikat şeceresini Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani’ye dayandırmakla birlikte kendisini Nakşibendî ve Mevlevi geleneğinin de parçası saymaktadır. Zikir törenlerinde zaman zaman yaklaşık bin kişi buluşturmaktadır.

    Melamiler (İzmir-Manisa-Aydın)

    Melami Tarikatı’nın kamuoyu önüne çıkan en önemli ismi Ahmet Arslan’dır. Emekli astsubay olan Arslan, Şeyh Hasan Özlem’in 1996’da ölümünün ardından posta oturmuşlardır. Arslan halen, Manisa’nın Salihli ilçesinde yaşamaktadır. Cemaatin Aydın, Adana, Uşak ve İzmir’de mürit grupları bulunmaktadır ve Elazığ’da da Tarikatın diğer önemli ismi Davud Yılmaz ise İzmir’de oturmakta ve küçük bir cemaati kontrolünde tutmaktadır. İstanbul’da da takipçileri vardır. "İbadet gizli, gösterişsiz olmalı" yaklaşımını savunan Melamiler genellikle ev toplantılarında bir araya toplanmaktadır.

    Işıkçılar (İstanbul)

    Seyyit Abdülhakim Arvasi Hazretlerine bağlı E. Albay Hüseyin Hilmi Işık’ın kurduğu bu cemaat günümüzde İhlâs Holding şemsiyesi altındadır. Cemaatin lideri Enver Ören’in bazı istismar ve suistimal olaylarına karışması ve İhlâs Finans’a el konulması cemaatin güç kaybetmesine yol açmıştır. Ve zaten denetim ve disiplin dışı her oluşumda böylesi eksen ve istikamet kaymaları kaçınılmazdır.

    Hazneviler (Hatay-Gaziantep-Şanlıurfa-Kilis-Mardin-Batman)

    Türkiye Kürtleri arasında en güçlü Nakşibendî cemaatlerinden biri sayılır. Merkezi Suriye’de bulunmaktadır. Hatay, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Batman’da örgütlü konumundadır. Cemaatin şeyhi Muhammed Haznevi Hazretleri yılda en az bir kez Türkiye’ye gelip, zikir ve sohbet törenlerine katılmışlardır. Öldüğünde, binlerce Türk müridinin cenaze töreni için Suriye’ye geçmek istemesi haber bültenlerine taşınmıştı. Şu anda Şeyhliği Muhammed Haznevi’nin oğlu Muhammed Muta Haznevi üstlenmiş durumdadır.

    Tillocular (Siirt- Ankara- İstanbul- Elazığ)

    Kurucuları Sultan Memduh Hazretleri’nin türbesinin bulunduğu Siirt’in Tillo beldesi bunların manevi merkezleri konumundadır. Süryanice "Yüksek Ruh" anlamına gelen Tillo geleneği Kadiri Tarikatı’nın en güçlü kollarındandır. Siyasete mesafeli durmaları, şeriat esaslarına bağlı kalmaları ve her türlü reklam ve riyakârlığa karşı olmaları saygı duyulacak tavırlardır.

    Cerrahiler (İstanbul-Bursa)

    Halveti tarikatına dayanmakta olup dergâhları, İstanbul’da Fatih-Karagümrük’teki Kethüda Canfeda Hatun Camii bitişiğinde bulunmaktadır. Tarikatın toplantılarında, “tasavvuf kültürü” soslu, müzik ve magazin sohbetleri dışında hiçbir şey konuşulmamaktadır. Müritleri arasında çok sayıda tanınmış ses sanatçısı vardır. Tarikatın Tophane’deki Kadiriler yokuşundaki Tekke’sinde düzenlenen zikir törenleri neredeyse turistikleşmiş durumdadır. Kadirhane’nin şeyhi Ahmet Misbah Erkmenkul 2014 yılında ölünce yerine Ahmet Tuğrul İnançer’in geçtiği konuşulmaktadır. Ses ve sinema sanatçılarından Ahmet Özhan, meşhur Sabateist Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Ali Taran (Özbekler tekkesi şeyhlerinden. Aytunç Altındal’ın ‘Gül-Haç Kardeşliği’ isimli İllumunati Tarikatı mensubu olduğunu söylediği Ata Efendi’nin torunu) Cerrahi tekkesinin meşhur mensuplarından bazılarıdır. Ayrıca Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın eşi Reyhan Hanımın dayısı Fatih Çıtlak da bu tarikatin önde gelen isimleri arasındadır. Celvetiye tarikatına bağlı İsmail Hakkı Bursevi tarafından kurulan Hakkıye kolunun müritleri ise en çok Bursa’da yaşamaktadır ve kurucularının adını taşıyan bir vakıfları vardır.

    Ülkemizdeki Başlıca Cemaatler ve hizmet sahaları

    Nurcular

    Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, 1876'da Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde doğmuşlardı. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde çok kısa aralıklarla eğitim aldı. Kendisinde görülen harikulade zekâ ve hafıza sebebiyle, önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra "zamanın harikası" anlamında "Bediüzzaman" unvanıyla anılmaya başladı. Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili pek çok kitabı ezberine aldı. Her gece bunlardan birini tekrarlardı. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an âyetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an âyetinin bütün kâinatı ihata ettiğini kavradı. I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Cephesi'nde gönüllü alay komutanı olarak Ruslara karşı savaşa katıldı. Bu esnada yaralanıp iki buçuk yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp Almanya üzerinden kaçtı. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dârü'l-Hikmeti'l-İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale yayınladı. Anadolu'da başlatılan İstiklal Mücadelesi'ne destek çıktı ve CİHAT hareketi saydı.

    1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, kendisi katılmamakla birlikte önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya sürgüne yollandı. Burada sekiz yıl kaldı. Risale-i Nur isimli eserlerin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesinde yargılandı. Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserleri üzerinde yoğunlaştı. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne çağrıldı, ama mahkemeler beraatla sonuçlandı. 1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler biraz rahatlayınca Bediüzzaman, bu dönemde bulunduğu Emirdağ, Isparta ve civar yerlerde Nur Medreseleri açtırdı ve eserlerini matbaalarda bastırdı. Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Urfa’da Hakk'ın rahmetine ulaştı. 1960 ihtilalinde naşı oradan çıkarılıp bilinmeyen bir yere taşındı.

    Nurculuk, önemli bir İslam âlimi olan Bediüzzaman Üstadın yazdığı Risale-i Nur etrafında oluşmuş İslami hareket ve Cemaatin adıdır. Nur risalelerini benimseyerek okuyanlara “Nurcu” denilmiş, bu tabir az da olsa Nurların Müellifi'nce de kullanılmıştır. Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin yazdığı bazı Kur’an ayetlerinin orijinal izahlarıdır. Müellif, Kur’an-ı Kerim'i baştan sona tefsir etmek niyetiyle önce İşaratu’l-İ’caz isimli eseri yazmıştır. Bu eserde, Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk otuz üç ayetinin sırayla tefsiri yapılmıştır. Arapça olarak telif olunan bu eser, Kur'an'ın nazmındaki mucizeliği göstermede şaheser bir kitaptır. Müellif, Kur'an'ın tamamını bu minval üzere altmış-yetmiş cilt olarak tefsir etmeyi düşünürken, gelişen olaylar zinciri onu Türkçe Nur Risalelerini yazmaya mecbur bırakmıştır. Risale-i Nur, Kur'an'ın baştan sona ve sırayla tüm ayetlerini değil, özellikle imani konulara ve ahlâki -içtimai sorumluluklara ait 700 kadar ayetin açıklamasıdır. Risale-i Nur'da, örneğin “Namaz nasıl kılınır? Hac nasıl yapılır? Orucun farzları ve sünnetleri neleri kapsamaktadır?” gibi ilmihal konularına girilmez. Ama “Namaz niçin kılınır? Niçin belli vakitlerde eda edilir?” türünden soruların cevabı, gayet delilli bir şekilde ele alınır. Onu okuyan biri, namaz kılma konusunda ikna olunca, nasıl kılınacağını fıkıh kitaplarından öğrenmeye çalışır. Yani “Risale-i Nur, tek başına yeterli sayılır, başka dini eserlere ihtiyaç bırakmamıştır” kanaati temelinden yanlıştır ve sakattır. Oysa Kur'an 6666 ayettir, ama Risale-i Nur'da sadece 700 kadar ayetin izahı yapılmıştır. O halde geri kalan yaklaşık 6000 ayet, hâşâ gereksiz ve artık geçersiz mi sayılacaktır? Bu vartaya düşülmesi nedeniyle, özellikleri Ehli Kitap olan Yahudi ve Hristiyanlarla münasebet hususunda, Kur'an'ın, Resulullah'ın ve icmanın değil, Bediüzzaman’ın şahsi kanaatlerinin ölçü alınması, sonunda“İslam'ın adalet nizamının Hristiyan Avrupa ve Amerika'nın himmet ve himayesiyle sağlanacağı..” safsata ve sapkınlığına yol açmış, Siyonist ve emperyalist odaklar, bazı Nurcuları (Fetullah Gülen gibi) ve Risale-i Nur Külliyatı’nı kendi sinsi amaçları doğrultusunda yozlaştırıp kullanmaya başlamıştır.

    Süleymancılar

    Cemaatin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin soyu Nakşibendî Şeyhi Selahaddin İbni Seracettin’e dayanmaktadır. Zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre, kendisi bağımsız bir yol açmıştır. Kurduğu Kur’an kurslarından yetişen öğrenciler, Hocalarının manevi görevli olduğuna inanmaktadır. Ege ve Akdeniz bölgelerinde köksalan Süleymancılar zamanla tüm yurda yayılmış ve pek çok hayırlı hizmetler yapmışlardır. Faaliyetleri “kurs ve okul talebelerine yardım dernekleri” adı altında yoğunlaşmıştır. Hakikatçi geçinen Ömer Öngüt gibi bazı sapkınların Süleymancıları “Dinleri Süleymancılık, imanları para, huyları gasp, meslekleri de dilencilik olan bir cemaat” olarak adlandırması bir iftiradır. Türkiye'nin her ilinde en az bir Kur'an kursuna sahip cemaatin, kurs ve öğrenci yurtlarının toplam sayısı 1500’ü aşmıştır. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'nin ölümünün ardından cemaat liderliğini damadı Kemal Kaçar ele almış, Onun vefatı sonrasında ise, cemaat iki kardeş Ahmet Denizolgun ile Beyazıt Denizolgun'nun arasında paylaşılmıştır. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin bağlıları Türkiye dışında Almanya, Amerika, Belçika, Hollanda da faaliyet yapmaktadır. Süleymancıların başına Ahmet Denizolgun’un vefat etmesinden sonra yerine ablasının oğlu 1979 doğumlu Alihan Kuriş geçmiş bulunmaktadır. Bu tarikatta gönül vermiş yüz binlerce insan vardır.

    Osmanlı Devleti'nin himayesi altında olan Bulgaristan'ın Silistre şehrinde Doğan Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri ilkokul ve orta öğretimini Silistre’de tamamladıktan sonra, 1907 yılında medrese eğitimi için İstanbul'a taşınmıştır. Birçok camide görev almıştır ve Nakşibendîye tarikatına bağlıdır. Son görev yeri Sultanahmet Camisi olup 16 Eylül 1959, İstanbul'da Rahmeti Rahmana kavuşmuşlardır. Karacaahmet mezarlığında Türbesi bulunmaktadır. Süleymancı yerine “Süleymanlı” denilmesini isteseler de cemaat böyle tanınmaktadır. Genellikle sessiz ve sakin kişilikleri vardır. Samimi bir şekilde, hatta aşırı derecede Osmanlı sevgileri bulunmaktadır. Tahripçi ve tahrikçi müzik dinlemek yasaktır. Saç sakal uzatmazlar. Genelde koyu mavi takke takmaları ile tanınırlar. Asla sigara içmemeleri duyarlı bir tavırdır. Türkiye'de hemen her ilde yurtları vardır. Bu yurtlar Ege ve Trakya bölgesinde çok daha yaygındır. Türkiye’de 900 civarında dernek ve bu derneklerce işletilen 1300 civarında yurt ve pansiyon, 20 civarında vakıf ve 30’un üzerinde şirketleri bulunmaktadır. Yıl içinde ortalama 100.000 öğrenciye eğitim hizmeti sağlamaktadır. Yazılı basın tarafında Genç Akademi Dergisi, Tepe Edebiyat Dergisi, Genç Atılım Dergisi, Gökkuşağı Dergisi, Milli Kültür Dergisi, Ufuk Dergisi isimli dergileri bulunmaktadır.

    Çok yaygın bir cemaat olduklarından ve otokontrol sistemi pek sağlanamadığından, Süleymanlı yapılanması arasında, itikadi ve ahlâki konularda aşırılığa ve ayrımcılığa kayan, din istismarıyla makam ve menfaat sağlayan insanlara rastlansa ve bu yüzden bir takım isnat ve ithamlara maruz kalınsa da, genelde Kur’an'ı Kerim'i, Arapça temel dersleri ve ilmihal bilgileri öğreterek çok gerekli ve önemli hizmetler yürüten bir yapılanmadır.

    Gerçek tarikatların saptırılması ve istismarı

    Aşağıdaki tespitler oldukça yararlı ve uyarıcıdır:

    Tarikatlar Kur'an ve Sünnet temelli, ama özel-kişisel ahlâki eğitim ve manevi terbiye akımlarıdır. Tarikatler yüzyıllar içerisinde çok geniş bir coğrafyaya yayıldığındanNakşibendîliğin Halidiye kolunun Selçukiye şubesi gibi tanımlar yapılagelmiştir. İlk kurulan tarikat Kadirilik, Anadolu'da kurulan ilk tarikat Babailik, en yaygın olanı ise Nakşibendilik’tir. Kelime kökü Arapça “yol” anlamındaki tarik kelimesi olan Tarikat; farklı düşüncelere imkân verilmesiyle de mükemmel olan İslam'ın, verdiği bu özgürlük vesilesiyle şekillenmiş ve sistemleşmiştir. Tarikat temeli İslami değerlere bağlı kişisel düşünüşlerden oluştuğu için nesnel olmayan bir yöntemler pratiği ve ibadet-zikir disiplinidir. Somutlaştıracak olursak bir babanın çocuğuna dinini kendi yöntemleriyle anlatmasıyla aynı şeydir. Öznel olan tarikatta bağlayıcılık (zorunluluk) da özneldir, ahlâk öğretmeni olan şeyhe duyulan kişisel yakınlık ve vefadan ibarettir. Nesnel bağlamda, yani İslam hükümlerine göre ise tarikatın bağlayıcılığı manevi ve vicdani bir tercihtir. Ki İslam'a görebiat: Hak ve adaleti yürüten Emir'e/Halifeye (yani devlete); bu yoksa Hak ve adaleti hâkim kılma mücadelesindeki Hak dava emirine kesin farz olan bağlılıktır. Oysa intisap: Ahlâk öğretmeni olan şeyhe-tarikata bağlılıktır ve Sünnet sevabı vardır. İttiba ise: herhangi bir dini hizmet akımına bağlılıktır. Dinimizde esas olan; yöntemlere saplanıp kalmak yani tarikatı tağutlaştırmak veya horlayıp lüzumsuz saymak değil; bu yöntemlerin asıl hedefi olan Kur'an ahkâmına - İslam ahlâkına; yani genelde adalet nizamına, özelde karakter ve amel olgunluğuna odaklanmaktır.

    Günümüzde maalesef; Siyonistlerin ürettiği pek çok hurefeyi; Sabataist kökenli olmamasına rağmen ağzından düşürmeyen bir sürü hacı-hoca tayfası bulunmaktadır. Bu da Yüceler Yücesi Allah'ımızın haber verdiği bir gerçeği hatırlatmaktadır. Kur’an-ı Kerim'de (Siyonist) Yahudi kelimesi yalnızca İsrailoğullarına değil; onlar gibi düşünen ve yaşayanlara; yani onlarla aynı karaktere sahip olanlara dikkat buyurmaktadır. Yani kişinin organik olarak Sabataist (Kripto Siyonist Yahudi) olup-olmaması bir anlam taşımamaktadır. İnsanın bu dünyadaki onurunu ve ahiretteki durumunu onun kökeni değil karakteri (düşünce ve eylemleri) belirlemiş olmaktadır. Yani İsrailiyat saçanlar ile bu saçakları yayanlar; aynı kafa ve aynı karaktere sahip bulunmaktadır ve herhalde ahirette de aynı yerde olacaklardır. Yani Yüce Allah'ın Kur'an'da lanetlediği İsrail Oğullarının ve Yahudi ırkının tamamı değil; insanlığı sömürüp horlayan, ırkçılığı ve sapkınlığı kutsayan Siyonist kafa ve kültür yapısıdır.

    Dönmelerin ve hainlerin tarikatlara sızması

    Dönmeler; (Kripto Siyonist Yahudiler) istihbarat, ekonomi, politika, sanat, spor gibi alanlara sızma siyasetlerini; öncelikle dini gruplara uygulamışlardır. Tarikatlara sızma sebepleri şunlardır:

    • İslam’ı yozlaştırmaya çalışmaları,

    • Müslümanları kontrol altına alma/tutma hesapları,

    • Etki alanı oluşturma (Müslümanları kendi istedikleri hareketlere ve işbirlikçi hükümetlere toplu kanalize etme çabaları),

    • Kendilerine potansiyel bir tehlike arzeden İslami oluşumları hedefinden saptırma amaçları,

    • Gizli ve özel bilgiler edilme ihtiyaçları,

    • Diğer maddelere ek olarak, sızılan makbul tarikatı kirleterek gözden düşürme arzuları,

    Genellemeci tenkitler adaletsiz yaklaşımlardır!

    Dönmeler ve münafıklar eliyle tarikat-tasavvufa sokulan hurafe ve şirklerin eleştirisi arttıkça; tarikat-tasavvuf kavramlarını yok sayan fikirler de artış göstermektedir. Lakin tarikat-tasavvufa muhalif şahısların tepkisel düşünceleri hurafecilere nispeten daha tutarlı görünse de sağduyudan yoksun oldukları kesindir. Hurafelere karşı insani tepkilerden doğsa da bu genellemeci görüş de en az hurafeler kadar Müslüman topluma zarar vermektedir. İçine hurafe sokuldu diyerek pek çok yararlı olguyu barındıran bu kurumları, kavramları reddetmek de elbette adaletsizdir. Kaldı ki en koyu tarikat-tasavvuf karşıtları bile Geylani, Yunus Emre gibi bilgelerin hakkını vermeden geçememektedirler.

    Tarikat ve tasavvuf kavramlarını ve bu manevi hizmet kurumlarını yok saymak;

    • Eski veya mevcut gerçek tarikatların hakkını yemek ve hayırlı hizmetlerini yok saymaktır.

    • Gerçek tasavvufun kazandırdığı pozitif unsurları ve olumlu sonuçları ortadan kaldırmaktır.

    • Hurafecilerin daha da güçlenmesine sebep olmaktır.

    • Gelecekteki tahribat ve istismarlara kapı açmaktır.

    • Ve ana hurafeciler olan Siyonist merkezlere dolaylı yardımda bulunmak ve katkı sağlamaktır.

    Kaldı ki karaktersizliklerinden ötürü Kur'an'da münafık olarak nitelendirilip lanetlenen; rezillikleri ile insanları dinden soğutan istismarcı dincilere en büyük tokat da bu kavramları düzeltmekle olacaktır. Bu kavramlara körü körüne düşmanlık etmek sözkonusu kesimlerin eline koz vermekten başka işe yaramayacaktır.

      Gerçek Tarikat ve Batıl Tarikat farkları

    tarikattablo

     


            Bozuk tarikat ve cemaatlerin tehlike boyutları

    Sosyologlar, grup halini almış ve beyinleri kiralanmış bir topluluğun ortak zekâsının 5 yaşında bir çocuğun zekâsı düzeyinde olduğunu belirtmektedir. Batıl ve bozuk bir grubun tehlikelerini özetleyecek olursak;

    a) Kötülüğün kutsal öğretiye dönüşmüş olması, en kötüsü bu yanlış öğretinin en doğru sanılması,

    b) Bu kötü öğretiyi savunurken şekillenen te’vil kafası; haksızlık ve ahlâksızlığı ayet ve hadis te’villeriyle meşrulaştırması,

    c) Bu öğretinin güdümündeki organizeli bir kitle oluşturulması ve bu kitlenin kestirilemez eylemlere hazırlanması,

    d) Kitlenin bu öğretiyi, İslami tebliğ diye yayması,

    e) Bu kötü öğretinin sonraki nesillere taşınması ve öğretinin dinin aslı ile yer değiştirmiş olması: Ve işte böylece dindeki bozulmanın çoğunlukla, sonraki nesillerde ortaya çıkmasının sağlanmasıdır. Unutmayalım, dini bir grubun tehlikesi sıradan bir gruba göre ezici oranda daha tahripkâr olmaktadır.

     


    [1] Bak: TDV İslam Ansiklopedisi, cilt: 28; sayfa: 248

    [2] Bak: 05.06.2015, bütün gazeteler



















    Bu Haber 296 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS