• Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?

    Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?

    19 Mayıs 2019

     
    | Devamı


    Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı

    “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?

          

    Yıllarca AKP’nin tahribatlarını, Erdoğan’ın tutarsızlıklarını, yandaş medyanın ve devlet kurumlarının duyarsızlığını, hem de en sert ve sivri sözlerle tenkit, hatta tahkir eden Devlet Bahçeli’nin; birdenbire “Cumhur ittifakı” kılıflı bir “Erdoğan ortaklığına”dönüşüvermesinin altında hangi nedenler yatmaktaydı? Gerçekten Bekamız ve Bağımsızlığımızla ilgili endişeleri ve Milli gayretleri mi buna yol açmıştı, yoksa gizlenen bir şahsi zafiyet ve mecburi teslimiyet meselesi mi vardı? MHP’nin teşkilat ve tabanı bile bu soruların yanıtını vermekte zorlanmaktaydı. Evet; Sn. Bahçeli’nin bu hayret verici değişimi, bir BEKA kaygısı mıydı, yoksa yakayı kaptırması mıydı? AKP iktidarının 13 yıllık talan ve tahribatına ve ondan sonraki derin suçlarına ve sorumluluklarına ortak olmayı makul ve mubah gösterecek, hangi Milli mazeret ve mecburiyete sığınılmıştı? AKP İktidarının ve Erdoğan’ın AB ve ABD ile, İsrail’le ve Kıbrıs meselemizle ilgili “geleceğimizi ve güvenliğimizi” karartan anlaşmalardan hangisine engel olmuşlardı, bekamızı ve bağımsızlığımızı tehlikeye sokan hangi girişimlerden geri adım attırmışlardı?

    Sn. Bahçeli’nin bu yaklaşımını, uzun zaman “Milli bir gayret ve stratejik bir hedefle” yorumlamaya ve hakkında hüsnü zanda bulunmaya çalıştık… Ancak; ittifak ortağı olan Sn. Erdoğan’a sahip çıkma aşırılığıyla, platonik bir aşk bağlısı havasını yansıtmaları… Siyasi nezaket ve nezahet ölçülerini aşan irtibat korumacılığıyla, fanatik bir taraftar heyecanına kapılmaları… Temel prensipleri ve genel kriterleri çok farklı olan AKP ve MHP’nin, birbirlerinin yan kuruluşu gibi davranmaya başlayıp muhaliflerine; “zillet” (bayağılık, aşağılık) ve “illet” (iltihaplı çıban ve sepici hastalık) diye sataşıp, o çok savundukları Milli birlik ve dirliği bizzat kendileri bozmaya başlamaları… Kısaca hırçınlaşmanın da ötesinde halkı kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı bir tavır takınmaları, bunlarınmakul mazeretlerden değil, meçhul mecburiyetlerden kaynaklandığı kanaati oluşmaya başlamıştı.

    Güney Kıbrıs NATO’ya mı alındı?

    3 Mayıs 2019 Cuma günü, NATO’da bir devir teslim töreni vardı. Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı’na, Amerikalı Orgeneral Wolters atanmıştı. Bu törene NATO üyeleri ile birlikte Avrupa Birliği üyesi ülkelerin temsilcileri de çağrılmıştı. AB üyesi olduğu için, dolayısıyla Güney Kıbrıs Rum Kesimi de NATO’nun Avrupa karargâhının davetlileri arasındaki yerini almıştı. Türk heyeti de NATO ile herhangi bir bağı olmadığı halde törene davet edilen Güney Kıbrıs’ın, orada oluşunu protesto etmiş ve törene katılmamıştı. Bu tavır doğruydu ama öncesinde hangi hatalar yapılmış ve bugünlere nasıl ulaşılmış sorusuna cevap aranmamıştı. Güney Kıbrıs nasıl AB üyesi oldu sorusunu soran olmamıştı. Herkes gelişmelerin sadece bugünle sınırlı olduğunu sanmıştı. Oysa 15 yıl öncesine gidersek ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılırdı. 24 Nisan 2004 tarihinde, bu iktidar Kıbrıs’ta, Annan Planı referandumunda “evet” çıksın diye seferberlik ilan etmiş ve o süreci gözü kara bir şekilde yürütmüştü. Bunun üç gerekçesi vardı. Birincisi; “masadan kaçan taraf değiliz” propagandası yapmak, ikincisi; “kazan-kazan” stratejisi ile her iki tarafın da kazanacağı algısını oluşturmak, üçüncüsü ise; “çözümsüzlük çözüm değildir” anlayışını haklı çıkarmak. Bu temeller üzerine yürütülen kampanya KKTC’de etkili oldu ve Türk tarafı yüzde 65 “evet” oyu ile bu tuzak planı kabul etmişti. Gel gör ki, Rum tarafı yüzde 75 “hayır” deyince; Türkiye’nin hayata geçmesi için her şeyi yaptığı plan, sonuç itibarıyla kabul edilmemiş oldu. Bugün AB, NATO ve Güney Kıbrıs üzerinden su yüzüne çıkan tartışmalar da aslında bundan sonra başlamıştı. Bu sonuçlara rağmen hem de tam 1 hafta sonra, yani 1 Mayıs 2004’te Güney Kıbrıs; “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB üyesi yapıldı. Söylerken zorlanıyorum ama Türkiye öylesine bir tuzağa düşürüldü ki, bugün biz 2 devletli çözümü dile getirdiğimizde, konuya taraf kim varsa hepsi, “Siz Annan Referandumu’na evet diyerek, adada iki devletli çözüm istemediğinizi gösterdiniz.” diyorlar. Bütün bunlarla birlikte, Avrupa’ya dâhil edilmiş bir Güney Kıbrıs’ın, Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin merkezine oturtulduğunu düşünürseniz, kuşatmanın ne denli planlı olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

    Üstelik geçtiğimiz ay medyada, “6. Filo Türkiye’ye saldıracak” diye haberler çıkmıştı. The US Naval Enstitute (ABD Denizcilik Enstitüsü) geçen yıl Fleet Tacticsand Naval Operations (Donanma Taktikleri ve Deniz Harekâtı) diye bir kitap yayınlamış ve o kitapta ‘Ege Savaşı’ ile ilgili kendilerince olası senaryoları ortaya koymuşlardı. Bu planlardan birisine göre, Doğu Akdeniz’deki enerjinin Avrupa’ya taşınmasında Türkiye’yi devre dışı bırakmak gibi bir hedefle hareket eden senaristler, doğal olarak Türkiye’yi bu senaryoda “düşman ülke” olarak konumlandırmışlardı. Ayrıca yine bu senaryoya göre Yunanistan’ın, Güney Kıbrıs’a balistik füzeler yerleştirme kararı ve Türkiye’nin bu duruma verebileceği tepkiler üzerinden de bazı savaş oyunları yazılıp çizilmişti. Şimdi şöyle bir düşünelim. 2018 yılında, hem de ABD Denizcilik Enstitüsü tarafından detaylı bir kitap yayınlanıyor. O kitaptaki savaş senaryolarına göre ABD’nin Türkiye’ye saldıracağı söyleniyor. Yine orada dile getirilenlere göre savaşın çıkış sebebi, Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’de olası faaliyetleri gerekçe gösteriliyor. Yunanistan ve 2004 yılında sinsice AB üyesi yapılan Güney Kıbrıs ise getirilip işin merkezine oturtuluyor. Bütün bunlar olurken de NATO hiçbir bağının olmadığı(!) Güney Kıbrıs’ı AB kılıfının içine gizleyerek önemli bir törene davet ediyor. Şimdi bütün bu olayları sıradan veya denk düşmüş diye geçiştirebilmemiz mümkün mü? Dün “günü kurtarmak” adına, bugün olacakları hesaplamadan bir dış politika anlayışıyla hareket etmenin, ülkeyi nerelere getirip bıraktığını net olarak görebiliyor muyuz acaba? Tam da bu dış politik şartlar içerisinde, milletin birliği ve beraberliği üzerinden siyaset geliştirme zorunluluğu ortadayken, içeride tansiyonu yükseltmekte ısrarcı olanların tavırlarını nasıl yorumlamalı bilemiyorum. Buradan bir çıkış yolu bulmak zorundayız. Yoksa etrafımıza örülen duvarları aşmamız mümkün olmayacak. Son derece sistematik bir şekilde kuşatılıyoruz. Buna rağmen iktidarın kutuplaşma dilinde ısrarcı olması akıl alır bir iş değil. Töreni protesto etmek güzel de, NATO’ya o davet imkânını oluşturan şartlara nasıl oldu da katkı sunduk diye, kendi kendimize sormayacak mıyız?”[1] Ve her fırsatta BEKA bahanesine sığınan Sn. Bahçeli, Kıbrıs’ın NATO tarafından kuşatılmasına ve bu konuda iktidarın duyarsızlığına niye hiç karşı çıkmazlardı?

    Gerçi Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar; “Türkiye oldubittilere müsaade etmemeye kararlıdır.” diye çıkışmıştı!

    Milli Savunma Bakanı Akar; “Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege'de uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının yanı sıra garantör ülke olması nedeniyle, KKTC halkının haklarını da her zaman korumaya ve oldubittilere müsaade etmemeye kararlıdır” ifadelerini kullanmıştı. “Ege ve Doğu Akdeniz'de bulunan enerji kaynaklarının barış, diyalog ve ortak kalkınmaya köprü olması gerektiğini ifade eden Akar, barış dolu bir gelecek için tüm kıyıdaşların mutabakatıyla, deniz yetki alanları sınırlarının belirlenmesinin şart olduğunu”hatırlatmıştı.

    “Bölgede, uluslararası hukuku istismar ederek yapılan gasp girişimlerine göz yumulmayacağını.” vurgulayan Hulusi Akar: "Türkiye Cumhuriyeti, gerektiğinde milli hak ve menfaatlerini etkin, caydırıcı ve saygın milli güç unsurlarıyla korumaya da hazırdır."diyerek karşılıklı güven, barış ve istikrarı zedeleyen adımlardan uzak durulması gerektiği konusunda uyarmıştı. Sn. Hulusi Akar’ın yüreklerimizi ferahlatan bu tür çıkışları da olmasa, umutlarımız hepten kararacaktı.

    Suriye’de ve özellikle İdlib’de de batağa mı saplanmıştık?

    Son bir yılı aşkın süre içinde İdlib’deki durumu anlatan ve Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya geldiği Astana sürecinde, bu bölgede atılan adımları konu alan yazarlar, İdlib’de son günlerde gerilimin sert bir şekilde tırmanmasını endişe verici olarak yorumlamışlardı.

    İşte bunlardan biri olan Sedat Ergin, “İdlib konusunda; Bir Muhasebe” başlıklı önemli bir analiz yayınlamıştı:

    “İdlib, Türkiye açısından birçok nedenle hayati önem taşımaktaydı. Batı sınırının yaklaşık yarısı Hatay’a komşu, kuzey sınırının önemli bir bölümü TSK’nın kontrolündeki Afrin ile bitişik olan İdlib, sonuçta iki cepheden Türkiye ile doğrudan alâkalıydı. Dolayısıyla, oradaki en küçük bir gelişmenin bile Türkiye’ye dönük serpintileri kaçınılmazdı. İdlib’de, Birleşmiş Milletler’in resmi rakamlarına göre 3 milyon dolayında insan yaşamaktaydı. Bu toplamın yarıdan biraz fazlası, başka yerlerden buraya göç etmek zorunda kalmış olan Suriyelilerdi ve çok zor koşullarda yaşıyorlardı. İdlib’in geleceği de karanlıktı, çünkü bu bölge Suriye iç savaşının bugün için kapanmayan en sıkıntılı parantezlerinden biri konumundaydı. Bu vilayetteki ana zorluk, sahanın kontrolünün büyük ölçüde El Kaide’nin Suriye kolu olan, El Nusra’nın uzantısı Hayat Tahrir üş Şam’ın (HTŞ) elinde olmasıydı. HTŞ, BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak sayılmaktaydı. Türkiye de, 31 Ağustos 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle HTŞ terör örgütleri listesine alınmıştı. İşte ikilemlerden biri hemen burada karşımıza çıkmaktaydı. Bir terör örgütü olan HTŞ, İdlib’de kendi idaresini kurmuş bulunmaktaydı. Bu vilayette birçok hizmet HTŞ’ye bağlı birimler tarafından sağlanmaktaydı. Örneğin, Hatay Cilvegözü sınır kapısının karşısında, Suriye tarafındaki giriş noktası da HTŞ’nin kontrolü altındaydı. Salt bu durum bile, İdlib’e buradan yardım ulaştırmak isteyen bütün uluslararası kuruluşları ve devletleri bir şekilde HTŞ ile muhatap olmak zorunda bırakmıştı.

    Oysa Türkiye, Astana sürecinde ‘gerilimi düşürme bölgesi’ ilan edilen İdlib’de, ateşkesi denetlemek üzere 12 askeri gözlem noktası oluşturmuş durumdaydı. Bu gözlem noktaları, sıkı bir şekilde tahkim edilmiş birer küçük askeri üs konumundaydı. Türkiye, böylelikle HTŞ’nin kontrolündeki bir sahada yabana atılmayacak büyüklükte bir silahlı güç bulundurarak, İdlib’deki denklemin askeri aktörlerinden biri halini almıştı. Çatışmaların kontrolden çıkacağı bir ‘en kötü durum senaryosu’nun, bu bağlamda sahada ciddi riskler oluşturacağından korkulmaktaydı. Şimdi meselenin en kritik kısmına varıyoruz. Türkiye, İran ve Rusya’nın bir araya geldiği Astana sürecinin, çok temel bir ikilemi vardı. Bu süreçte; HTŞ hem terör örgütü olarak kabul ediliyor ve bu örgütle mücadele edilmesi meşru görülüyor, hem de diğer yandan İdlib bir ‘gerilimi düşürme bölgesi’ ilan ediliyor, burada güya çatışmasızlık hedefleniyordu. Uluslararası camiada; İdlib’de sıcak bir çatışmanın çıkıp, bunun büyük bir göç dalgasını tetiklemek suretiyle bir insani felakete yol açmasından endişe ediliyordu. Böyle bir göç dalgasının doğrudan Türkiye sınırına yöneleceğini de herkes biliyordu. Bu noktada meselenin bir başka boyutu olarak, Esad rejiminin niyetleri devreye giriyordu. İç savaştan galip çıkan Esad rejimi, kendi toprakları olduğu için, bir an önce İdlib’e girip egemenliğini yeniden tesis etmek istiyordu. İşte bu amaçla, eğer Suriye ordusu İdlib’e dönük topyekûn bir harekâta girişirse, Esad rejiminin insancıl hukuk karşısındaki vurdumduymazlığı, benzer şekilde HTŞ’nin yapabileceklerinin sınırsızlığı ile birleştiğinde, nasıl bir tabloyla karşılaşacağımız ortaya çıkıyordu? Bu takdirde sivil halkın büyük bir mağduriyete uğrayacağı bir ‘kıyamet senaryosu’nun yaşanacağı hususunda yaygın endişeler giderek artıyordu. Bu durum Rusya’yı, Esad’ın İdlib’de frenlenmesi konusundaki taleplere, beklentilere açık hale getiriyor, ama maalesef Rusya pek oralı olmuyordu?

    Soçi mutabakatı nefes aldırdı, ancak sorunlar daha da yoğunlaştı!

    İşte bütün bu karmaşık faktörlerin bileşimi içinde, Eylül 2018’de Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında imzalanan ‘Soçi Mutabakatı’, İdlib’de ateşkes rejimini devreye sokarak uluslararası camianın beklentilerini karşılamış ve herkesin derin bir nefes almasını sağlamıştı. Ancak; bu mutabakatın açıkça telaffuz edilmeyen en önemli anlayışlarından biri, HTŞ unsurlarının Türkiye ile iş birliği içindeki ‘Ilımlı Muhalefet’in bünyesine çekilmeye çalışılması, örgütün bu şekilde küçültülüp saf dışı bırakılmasıydı. Bu da, Türkiye’ye düşen bir sorumluluk kapsamındaydı. Gelgelelim sahadaki uygulamada, bunun tam aksi bir sonuç ortaya çıkmıştı. HTŞ çözülmediği gibi; Ocak 2019 başında giriştiği saldırıyla, Türkiye’ye yakın muhalif grupları İdlib’den sürüp çıkarmış ve bölgenin tek hâkimi halini almıştı. Rusya ise özellikle Ocak ayından sonra, Suriye’nin elini İdlib sınırında kontrollü bir şekilde serbest bırakmıştı. İzlenen strateji; Suriye ordusunun İdlib’de hedef belirlediği noktaları, sınırdan topçu atışıyla taciz etmesini kolaylaştırmaktı. Rejim, böylelikle HTŞ’yi sürekli baskı altında tutarak, bu şekilde varlığını hissettirmeye çalışmaktaydı. Bu strateji, 2019 Şubat ayıyla birlikte daha sistematik bir görüntü kazandı. Bundan, Rusya’nın Suriye üzerindeki kontrolünü biraz daha gevşettiğini anlamalıyız. BM’ye göre, Şubat ayından sonraki dönemde çatışmaların artmasıyla, İdlib’de bulunduğu yerlerden kuzeye ve başka noktalara doğru göç etmek zorunda kalan sivillerin sayısı 140 bine ulaşmıştı. Yine BM’ye göre, aynı dönemde meydana gelen çatışmalarda, 200’den fazla sivil ölmüş bulunmaktaydı.

    Rusya ikili mi oynamaktaydı?

    Ve son olarak; 1 Mayıs 2019 Çarşamba sabahından itibaren, Suriye ordusu tarafından Rus savaş uçaklarının da fiilen katıldığı, topçu-helikopter-uçak unsurlarının birlikte kullanıldığı bir planlamayla, İdlib’in güneybatısına doğru bir askeri harekât başlatılmıştı. Ancak yine de ve her nedense Esad ordusunun İdlib’e karadan girmediği dikkatlerden kaçmamıştı.

    Düzenlenen harekâtta bombalanan yerleşimlerin bazılarının, ‘Soçi Mutabakatı’ çerçevesinde ilan edilen ‘silahsızlanma bölgesi’ içinde bulunmasının bir sembolizmi de vardı. Bu durumun da işaret ettiği gibi; geldiğimiz noktada; ‘Soçi Mutabakatı’nın, şimdilik Rusya tarafından askıya alındığını söylemek hata olmazdı. Çünkü bu mutabakatta, “askeri operasyonlardan kaçınılması için önlem alma” taahhüdü altında olan Rusya, doğrudan savaş uçaklarıyla harekâta katılmaktadır. HTŞ’nin de rejim hedeflerine ve Rusların Suriye’de, Lazkiye’nin hemen güneyindeki Hmeymim hava üssünü hedef alan füze saldırıları, kuşkusuz Rusya-Suriye ikilisine geçerli bir gerekçe de sunmaktadır. Ve maalesef sonuçta, Rusya’nın desteğindeki Suriye ordusu ile HTŞ arasındaki çatışmalarda, arada sıkışacak olan sivil halk olacaktır.

    İdlib’deki tırmanma önümüzdeki günlerde bir şekilde kontrol altına alınsa bile, çok temel bir sorun ortadan kalkmayacaktır. ‘Soçi Mutabakatı’ sorunu, bir süre için baskılayan iğreti bir çözümdü ve palyatif bir çare sunuyordu. Bir terör örgütü olan HTŞ, İdlib’i kontrol ettiği sürece, bu mutabakatın uzun süreli bir çözüm olamayacağını kabul etmemiz gerekiyordu. Bu kabul de en zor olan şu soruyu önümüze getiriyordu.

    Suriye krizine günün birinde nihai bir siyasi çözüm bulunsa bile, İdlib’de sayıları en az 15-20 bin aralığı içinde tahmin edilen HTŞ militanları ne olacaktı? Hepsi de El Kaide ideolojisini benimsemiş olan bu cihatçılar nereye taşınacaktı?[2] Yoksa bir statü verilip yerlerinde mi bırakılacaktı? Bu soruların yanıtı bulunmadığı ve bilinmediği sürece, Türkiye’nin çıkarları nasıl korunacak ve beka sorunları nasıl aşılacaktı?

    Uzun bir dönem, partisinin grup toplantılarında konuşurken MHP Lideri Devlet Bahçeli, iktidara ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik ağır eleştirilerle sataşmaktaydı.

    Bunların birinde: “Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı yeminine sadık kalmadığını” belirten Bahçeli; "Namus ve şeref üzerine yemin eden Erdoğan; namustan ne anlamakta, şereften ne çakmaktadır? Tarafsızlık kozasını yırtıp gözünü kan bürümüş gibi AKP adına oy talep eden Erdoğan, ruh heybesinden düşürdüğü namus ve şeref kristallerini arayıp da bulamayan biri olarak hatırlanacaktır.” sözleriyle uyarmıştı.

    Erdoğan'ın muhtarlarla yaptığı toplantıda, MHP'ye yönelik; “Siz onu Türkçü parti zannediyorsunuz ama üst akla çalışıyorlar” sözlerine de yanıt veren Bahçeli: “Erdoğan bu üst aklın hüviyetini aydınlatmazsa ve bizim üst akla çalıştığımız iddiasını ispatlamazsa namerttir. Üst aklın kucağında yıllar geçiren Erdoğan, söylediği sözleri ispatlamazsa müfteridir.” şeklinde konuşmuşlardı.

    Bahçeli'nin o açıklamalarından satırbaşları şunlardı:

    “Sözümüz söz, her kesimi kucaklayacağız. Sözümüz söz, Türkiye'yi kurtaracağız. 17-25 diliyle konuşanlara, 29 Ekim kudretiyle cevap vereceğiz. Sömürge kayışlarıyla bağlanan Türk milleti, küllerinden yeniden doğrulduysa, en önemli pay tarihten aldığı güçtür. Türk milleti tarih içinde kademe kademe mesafe almıştır. 139 yıl önce ilan edilen birinci meşrutiyetle birlikte parlamento oluşmuştur. 1920 bir bakıma milli bir yorumdur. Gazi Mustafa Kemal ilhamını Türk milletinden almıştır.”

    Bu şahsa karşı “gözümüzü dört açmamız gerekir!”

    (Ülkemiz) Ruh köküne düşman, iç ve dış tehlikelere karşı kötü bir duruma düşürülmüş vaziyettedir. Gözümüzü dört açalım. Bereket versin ki, zalime karşı koyma gücümüz yüksektir. Artık Recep T. Erdoğan, kendisini Türk milletinin önünde ve üstünde görmektedir. Yan tesirler Erdoğan'ın basiretine bulaşmış, ferasetini köreltmiştir. Anayasa taşıyamaz bir şahsiyetle yüz yüze kalınmıştır. Erdoğan demokrasi sayesinde gelmiş ama en büyük zararı yine Erdoğan vermiştir.

    Erdoğan “AKP'ye oy dilencisidir, Cumhurbaşkanı tarafsızlığını kaybetmiştir!”

    Cumhurbaşkanı makamıyla meydanlara inmiştir, günlük politikaya girmiştir. Erdoğan’ın, 30 Ocak 2015’de Kırşehir'de AKP'ye oy istemesi hukuki bir travmadır. Kırşehir'de destek aramış ve AKP'ye oy istemiştir. AKP'ye oy dilenmiştir.

    Erdoğan, namus ve şeref kristallerini yitirmiştir!

    “Erdoğan TBMM'deki yemininde demişti ki: ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve görevimi tarafsızlıkla yerine getirmek için, büyük Türk Milleti huzurunda namusum ve şerefim üzerine and içerim.’ Hayret etmemek elde değildir. Namus ve şeref üzerine yemin eden Erdoğan; namustan ne anlamakta, şereften ne çıkarmaktadır? Tarafsızlık kozasını yırtıp gözünü kan bürümüş gibi AKP adına oy talep eden Erdoğan, ruh heybesinden düşürdüğü namus ve şeref kristallerini arayıp da bulamayan biri olarak hatırlanacaktır. Şeref gibi derdi olmayanın, Türkiye'nin şerefini korumaktan bahsetmesi beyhudedir. Türk milletinin birliğini temsil etmesi de akla hakarettir.”

    Erdoğan’ın tüm yatırımını 7 Haziran sonrasına yaptığı görülmektedir!

    Gündemin ikinci sıcak konusu Başkanlık modelidir. Erdoğan, tüm yatırımını 7 Haziran 2015 sonrasına yapmaktadır. Eğer AKP, TBMM'de anayasayı değiştirecek bir çoğunluğa erişirse Başkanlık modelini getirecektir. Türkiye'de rejim değişecektir. Erdoğan'ın asıl gayesi Başkan olabilmektir. Bu yolla anayasal sınırlarını aşmıştır. Erdoğan AKP, PKK İmralı arasında tam teşekküllü bir al ver süreci kurulmuştur.

    Başkanlık Sistemi bir dış projedir, büyük bir tehlikedir!

    “Doğrudur; biz Erdoğan'ın beyaz dediğine siyah, siyah dediğine beyaz deriz. Aksi halde kendimizle çelişiriz. Çünkü Erdoğan'ın beyazı aldatma, siyahı ise vahim bir tuzaktır. Başkanlığı savunan, ABD'yi örnek gösteren Erdoğan; ya hafızasını sildirmiş, ya da yabancıların pili olmuştur. Erdoğan, Başkanlıkla ilgili soruya bakın ne diyor? ‘Başkanlık Sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da ABD emperyalizminin bize bir tavsiyesidir’ demiş. Erdoğan hâlâ yüzün kızarmayacak mı? Hâlâ aldatmalarından vazgeçmeyecek misin? Hâlâ başını duvara vurup nerede bu Alo Fatih, nerede bu Serok Ahmet demeyecek misin?” Biz hangi Erdoğan'a inanalım? ‘Başkanlık emperyalizmin tavsiyesidir’ diyen Erdoğan'a mı; yoksa ‘ABD'de, Fransa'da var ne olacak’ diyen Erdoğan'a mı? Biz hangi Erdoğan'ı dikkate alalım? ‘Başkanlık özentidir’ diyen Erdoğan'a mı inanalım? Türk milleti kaç Erdoğan ile muhataptır? Yazık değil mi yapılanlar? Bunlara Başkanlığın ne olduğunu, kerrat cetvelini öğretir gibi öğretsinler, yoksa rezil olacaklar.

    Erdoğan’ın kafası basmamakta, aklı ve bilgisi yetmemektedir!

    Erdoğan, Sn. Burhan Kuzu'nun kitabını referans göstermiştir. Yine çuvallamıştır. Bize göre Erdoğan, bu kitabı kesinlikle okumamış, okuduysa da kafası basmamıştır. Sayın Kuzu; ‘Her yönüyle Başkanlık Sistemi’ adlı eserinde şunu söylüyor: “Bazı ülkeler Başkanlık rejiminden esinlenerek bazı kurumsal düzenlemeler öngörmüşlerse de bunların hiçbiri ABD'deki sürekliliği sağlamamıştır. Rejim, ya hükümet darbeleriyle son bulmuş ya da otoriterleşmiştir. Başkancı rejimlerin en belirgin özelliği; Devlet Başkanlarının etkinliği ya da iktidarın kişiselleşmesidir. Güney Amerika'da kurulan Başkancı Sistemler, Kuzey'den farklı dizayn edilmiştir. Güney'de diktatörlüğe dönüşmüştür.”

    ‘Yüce divana evet deseydik, siyasi hayatımız biterdi’ diyen Kuzu, kitabıyla ters düşmüş ve ‘Başkanlığın tadına doyum olmaz’ demiştir. Erdoğan'ın istediği, Kuzu'nun kitabında itiraf ettiği ‘Başkancı Sistemdir.’ Erdoğan bütün erkleri elinde toplamak istemektedir. İstedikleri bu sistem, diktatörlüğün kendisidir.

    "Dinimizi sömürmekte, teröre rüşvet vermektedir!”

    Erdoğan, üniter yapıyı tasfiye ederek, bebek katiline ve kandildeki terör şeflerine eyalet yönetimi yani özerkliğin senedini vermiştir. Erdoğan; ‘Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz derlerse’ diye başlayan soruya şu cevabı vermiştir: “Bu durumda belki Osmanlı Eyaletler Sistemi benzeri bir şey yapabilir.” Erdoğan; ‘bu toprak üzerinde bağımsız bir yapıyı kurma kudreti varsa kurar’ türünden, hiçbir vatan evladının kabul etmeyeceği şekilde, tıpkı PKK'lı gibi cevap vermiştir. GOP'un süvarileri Türkiye'yi çatır çatır bölmeye çalışıyor. Dinimizi sömürüyor. Aziz millet! Yeter artık demek için neyi bekliyorsun!? Görmüyor musun, felaket kapımızda, uçurum dibimizde. İhanetin tahtakuruları tıkır tıkır etrafımızda. Erdoğan; haramı yedi, demokrasiyi yedi, özgürlükleri yedi, tarihi yedi, milli kimliği yedi, dur demezsek devleti ve milleti de yemek üzeredir.

    Fason ve fotokopi Başbakan, göstermeliktir!

    Fason ve fotokopi Başbakan ise, üç maymunu oynamakta ve orada burada selamla vakit kaybetmektedir. Seçimden sonra İzmir'de Başbakanlık ofisi açmaktan bahsetmektedir. Mahçup danışmanı; ‘Cumhuriyetin bu haliyle devam etme ihtimali yoktur’ demektedir. Kamçı yemiş gibi konuşmaya devam ederek, ‘PKK'nın yüksek pazarlık gücü olduğunu ve Öcalan'ın tarihe geçecek bir lider olduğunu’ söylemiştir. Bu ehli salip kadrosuna, işgal artıklarına diyorum. Kuruluşunda payınız olmadığı Türkiye Cumhuriyeti’ni size yıktırmayız, böldürmeyiz. Hukuk mu, kanun mu? Ben hukuk diyorum. Erdoğan tasalanma, hukuk karşısında iki büklüm olacağın günler elbette gelecektir. Bu da çok uzak değildir. ‘Başkanlık Sistemi olsaydı, Türkiye uçardı’ diyorsun. 12 yıl Türkiye'yi sürüm sürüm süründürdün… Dert etme, faturası önüne koyulacaktır. Senin korkacağın günler yakındır. Türk milleti korkularını gömecek ve seni ve çevreni yakandan tutacaktır. MHP'nin nefesi; hainlerin, haram yiyenlerin, Cumhuriyeti yıkmak için kuyruğa girenlerin ensesindedir.

    Erdoğan’ın oyunlarını bozmak, Milli görevimizdir!

    8 Şubat 2015 Pazar günü; ‘Kırşehir'de nefesimiz ensenizde olacak’ temalı açık hava toplantısında milletle kucaklaşacak, AKP'nin oyunlarını bir bir anlatmak için Anadolu bozkırlarına çıkacağız. Erdoğan nerede miting yaparsa biz orada olacağız ve bunu karşılıksız bırakmayacağız. Endişeye mahal yoktur. Türk milletinin verdiği mesaj hepimizin ruhunu ısıtmaktadır. Bu vatanın kara bağrında sıra dağlar gibi duranlar vardır. Küfre karşı duracağız, bâtıla susmayacağız. Ağızları küresel merkezlerde mühürlenip, aramıza truva atı gibi sokulanlara, eyvallah etmeyeceğiz. Bütün memleketi tutsaklıktan kurtaran milli ruh hamdolsun MHP'de hâkim olmuştur. Türkiye himayesiz, başıboş değildir. Himaye edecek, milleti ufuklara çıkaracak irade MHP'dir… Son olarak Erdoğan'ın bir sözüne daha temas edeceğim. Bu zihniyet, 24 Ocak'ta muhtarlarla yaptığı toplantıda; ‘Türkçü parti zannediyorsunuz ama üst akla çalışıyorlar’ demiştir. Erdoğan bu üst aklın hüviyetini aydınlatmazsa, bizim üst akla çalıştığımız iddiasını ispatlamazsa namerttir. Kendisi üst aklın kucağında yıllar geçiren Erdoğan, söylediği sözleri ispatlamazsa müfteridir.”[3]

    Unutturma politikası ve “Beka istismarı” palavrası!

    Evet, şu soru herkesin kafasını kurcalamaktaydı: Sn. Devlet Bahçeli’nin, Erdoğan ve AKP’ye yönelik söylemlerindeki 180 derecelik dönüşün sebebi ne olaydı? Yani,“Erdoğan’dan Cumhurbaşkanı olmaz!”dan, “Adayımız Erdoğan’dır”a nasıl taşınmıştı?“Yedi sülalenden hesap soracağız!”dan, “Seni yalnız bırakmayacağız!”a nasıl ulaşılmıştı? Bahçeli’nin dönüşümünü mercek altına alanlar şaşkındı. Belki de dünya tarihinde pek az rastlanır bu dönüşümün arka planında ne vardı? Bu akıl almaz dönüşümü, Devlet Bahçeli’ye hangi sebepler yaptırmıştı? Bahçeli, nasıl oldu da en sert muhalefeti yaparken, birden Erdoğan’ın yılmaz savunucusu olup çıkmıştı? 17-25 Aralık’ın hesabını soracağını, Erdoğan’ı ve Bakanlarını Yüce Divanda yargılatacağını söyleyen Bahçeli, “Erdoğan’ın yedi sülalesinden hesap sormazsam şerefsizim!” sözünü bile kullanmıştı. Sn. Bahçeli, önce Başkanlık veya Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine de şiddetle karşı çıkmış, “Başkanlık Sistemine destek verdiğimiz soysuzca iddia edildi!” demekten sakınmamıştı. Bahçeli bugün ise, bütün bu söylediklerini tamamen unutmuş durumdaydı. Her fırsatta Erdoğan’ın yanında olduğunu haykıran, Erdoğan’ın yılmaz savunucusu bir Bahçeli vardı artık karşımızda. Bu dönüşüm bir mecburiyetin sonucu muydu? Bahçeli bir dayatmaya, bir şantaja mı muhataptı? Yoksa bu bir gönüllü tercih, bir siyaset stratejisi olarak mı yapılmaktaydı?

    İşte, adım adım, Bahçeli’nin dönüşümü ve bu dönüşümün satır araları;

    Devlet Bahçeli: “Bize 'yavru' diyen (kişi), seni asıl kimler yavruladı? Hangi küresel tezgâh ve projeden doğdun? Gel önce bunu aydınlığa kavuştur!”, “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep T. Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz!” deyip dururken, şimdi “Hükümete sesleniyorum; arkanızda milletin yardım ve duası vardır. Yanınızda Milliyetçi Hareket’in desteği hazırdır!” noktasına nasıl varmıştı? “Partili Cumhurbaşkanı ne demektir? Nereden çıkmış? Kimlerin memnuniyetini sağlamak için planlanmıştır?” gerçeğini haykırırken, birdenbire; “Cumhur ittifakı, Türkiye’nin gelecek umududur!” çizgisine nasıl kaymıştı? “Bizim Saray’la anlaştığımız namertçe söylendi! İlk aşamada partili Cumhurbaşkanlığına ‘Evet’ dediğimiz, Başkanlık Sistemine sıcak baktığımız, soysuzca iddia edildi!” tavrından;“Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Recep T. Erdoğan’ı destekleme kararı alındı. Bu kadar nettir değerli arkadaşlar!” tarzına nasıl yaklaşılmıştı? “Tek adam diktatörlüğü, tahtsız ve taçsız sultanlık peşinde koşan adamı, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, bunu devletin başına getirerek bir felaketi başımıza oturtturmamalıyız!” havasından; “Cumhurbaşkanlı Hükümet Sistemi, Türkiye’nin varlığını teyit edecektir. Yasama daha güçlü, yürütme daha aktif ve etkin, yargı ise daha bağımsız ve tarafsız olacaktır!” durumuna kim zorlamıştı? “Be hey densiz ve hey kanun tanımaz, ahlak bilmez.” “Üç hilalin altında, kendisine ve emellerine asla yer yoktur ve olmayacaktır!” “17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarının, bir daha açılmamak üzere kapatılması ve bu rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluk çarkının döndürülebilmesi, Erdoğan’ın bütün yetkileri elinde toplayarak diktatörlüğünü ilan etmesine bağlıdır!” “Elinde Kur’an, dilinde yalan, hedefinde talan olanlara, 17-25 Aralık’ta ifşa edilen rüşvet ve yolsuzluk felaketini soracaksınız.” “Ya helâlin ya da Bilal’in yanında duracaksınız” dik duruşundan; “Buradan güçlü bir şekilde diyorum ki; Sn. Cumhurbaşkanının ardında Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin kudreti vardır” yorumuna sebep olacak hangi değişim yaşanmıştı? “Bu dünya gözüyle hesap sormazsam; içtikleri sütü, yedikleri lokmayı burunlarından getirmezsem hayat bana zehir olsun” dobralığından, bugünkü yandaşlığa nasıl sıçramıştı?

    MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin dönüşüm serüvenini anlamak için, 2013 tarihinden; yani, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarındanbaşlamak lazımdır. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları olmuş, Bakanlar ve çocukları; çuval çuval, kutu kutu paralarla suçüstü yakalanmışlardı. Bu durum, bir muhalefet partisi lideri için elbette kaçırılmaz bir fırsattı. Bahçeli de bu fırsatı kaçırmamış, bu yolsuzluk ve rüşvet operasyonu üzerinden Erdoğan’a ve AKP’ye çok şiddetli şekilde yüklenmeye başlamıştı. Hatta Erdoğan’a 17-25 Erdoğan ismini dahi takmıştı. Yetmemiş, 17-25 Aralığı da yolsuzluk ve rüşvet haftası ilan etmekten sakınmamıştı. “Bunların alayı haramzade, bunlar hırsız, rüşvetçi, hortumcu. Millete küfreden, ihale alan kim varsa, doğruca adaletin önüne çıkacaktır!” buyurmuşlardı.

    Sn. Devlet Bahçeli, Erdoğan’la ilgili: “Devlet arazilerini parselleyen, devlet ihalelerinden yüzde alan, irtikâp ve nüfus ticaretiyle servetine servet katan birisine, dünyanın her tarafında hırsız, vurguncu ve hortumcu denmektedir.” “Başbakan; oğlunu tam korumaya almış, dokunulmazlıkla ödüllendirmiştir. Ardında da rüşveti gizlemek için yandaş ve sözde âlimlerden fetvalar almıştır!” “Etiler’deki polis okulu arazisini, önce KİPTAŞ’a devredip, ardından da talan düğmesine basmak yolsuzluk değil midir? Bu arazinin, Yasin El Kadı’nın oğlu Muaz Kadı ve iş adamı Usame Kutup’un da ortakları arasında bulunduğu bir şirkete, ihalesiz olarak verilme hazırlığı ve bu şirketin gizli hissedarları arasında Bilal Erdoğan’ın da yer alması, yolsuzluk değil midir?” “İranlı karanlık iş adamının, rüşvet kölesi yaptığı dönemin İçişleri Bakanına: “Bana operasyon var mı?” sorusuna bu Bakanın: “Abiciğim rahat ol, öyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım” demesi yolsuzluk değil midir?” “Bir Bakan düşününüz ki, çantaların ve elbise kılıflarının içerisinde getirilen rüşvetlere tamah etsin. Haysiyetini iki paralık yapsın!” “AKP’den yüce divanda hesap sormazsam namussuzum!” “Önümüzdeki yakın vadede, malum Bakan çocuklarıyla birlikte, İranlı rüşvetçinin dışarıya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır!” “Başbakan Erdoğan’ın kendi çocuğuyla birlikte, Bakan evlatlarının da; 14 Aralık savcıları, 17 Aralık savcıları hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söylemesi”, hırsızlığın ne kadar da pervasız hareket ettiğine en açık karine teşkil etmiştir.” “Ve bir Başbakan düşününüz ki, doğru bir işi olmasın, ne kadar uğursuz, hırsız, düzenbaz varsa etrafına toplasın.” “Başbakan; besmeleyle soygun yapacak kadar günahkâr olanların, Allah’ın selamıyla yolsuzluk gemisini yürütecek ve cebini dolduracak kadar münafık olanların koruyucusudur.” “Ne hortumu, kanalizasyon borularını bağladılar” şeklinde haklı, ağır ve aşağılayıcı ifadeler kullanmışlardı.

    Bahçeli sadece: “Hortumu ya da kanalizasyon borularını kendilerine bağladırlar.”demekle kalmamış, Yasin El Kadı’lardan, Reza El Zarrab’lardan, Bakan çocuklarından dolayı ayrıca, “17-25 Aralık’la ilgili hesap sormazsam şerefsizim!” ve “AKP’den, yüce divanda hesap sormazsam namussuzum!” çıkışlarını yapmıştı.

    Ve nihayet yıl 2014’e dayanmıştı. 10 Ağustos 2014’de, 12. Cumhurbaşkanını seçmek üzere Türkiye’de sandık kurulacaktı. Bahçeli’ye göre Erdoğan, kesinlikle Cumhurbaşkanı olmamalıydı. Bunu, Türkiye için bir felaket olarak yorumlamıştı. Devlet Bahçeli:“Cumhurbaşkanlığı seçiminde, bunu devletin başına getirerek bir felaketi başımıza oturtturmamalıyız!” uyarısında bulunmuşlardı. Üstelik Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP ve MHP ittifak yapmış, ortak çatı aday çıkarmışlardı. Bu çatı aday, Ekmelettin İhsanoğlu’ydu.

    Devlet Bahçeli: “Bugün, çok hayırlı bir adım atılmak üzere MHP’ye, Türkiye’nin yetiştirdiği değerli bir evladını, bürokrat, diplomat olan bir şahsı, Sn. Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu Bey’i bize önermişlerdir. Bu öneri, milletimiz için çok hayırlıdır.” “Sn. Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu ismi üzerinde uzlaşı sağlandıktan sonra, gazete köşelerinde, TV ekranlarında, kulislerde, değişik platformlarda 17-25 Erdoğan’a çalışan, tezlerini savunan ve hizmetkârlığına soyunan her görüşten insan suretleri harekete geçmiştir.” “Bizim temelimizde haram lokma yoktur, ayakkabı kutuları yoktur, soygun yoktur, yolsuzluk betonu yoktur.” diye övgüler yağdırmışlardı.

    Bahçeli, o süreçteki seçim kampanyası boyunca da Erdoğan’a çok sert sözlerle yükleniyorlardı. 30 Ağustos 2014’de, İzmir’de partisinin bayramlaşma törenine katılmış, Erdoğan hakkında; “Kara paracı ve altın kaçakçısı, şarlatan, hayırsever kutucu bankacıyı saf, havuzcu iş adamlarını Türkiye’nin gururu, hırsızlığın peşine düşenleri de hain olarak damgalayandan her şey olur da, bir tek Cumhurbaşkanı olmaz!” “Ekmelettin Bey dururken, hain emeller Çankaya’ya çıkamaz.” diye haykırmışlardı. Bahçeli bir başka konuşmasında ise: “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep T. Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz!"buyurmuşlardı. Evet, Bahçeli “Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz" dese de Erdoğan, Cumhurbaşkanı yapılmıştı. Bahçeli’nin hesapları tutmamış, Erdoğan yüzde 51,79 ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuşlardı. Çatı aday Ekmelettin İhsanoğlu ise yüzde 38,44 oyda kalmıştı. Aradan 1 yıl geçmişti ve Türkiye 7 Haziran 2015 genel seçimlerine doğru yaklaşmaktaydı. Bu seçimler ve sonrasındaki süreç, Bahçeli’nin dönüşümünde önemli bir yere sahip olacaktı. Başbakanlık koltuğunda Ahmet Davutoğlu vardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Yeni Türkiye’nin inşası için Başkanlık Sisteminin şart olduğunu” vurgulayan bir seçim kampanyası yürütüyordu ve meydanlarda AKP’ye oy istiyordu. Bu süreçte Bahçeli, yine şiddetli muhalefet yapıyor, Başkanlık Sistemine karşı çıkıyordu.

    Devlet Bahçeli: “Türkiye yeni bir sistem ihtiyacında değildir, eğer varsa eksik, yetersiz ve düzeltilmesi gereken taraflarının ele alınması gerekmektedir. Recep T. Erdoğan ne yapmaya çalışmakta ve ülkeyi nereye sürüklemektedir? Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut yönetim sistemi ve gerçeği hangi konforuna, hangi açgözlülüğüne yetmemektedir? Partili Cumhurbaşkanı ne demektir? Nereden çıkmış, kimlerin memnuniyetini sağlamak için planlanmış bir projedir? Hadi diyelim ki Erdoğan Başkan veya partili Cumhurbaşkanı oldu. Peki, bundan sonra krallık talep etmeyeceğini kim garanti edecektir?” “Recep T. Erdoğan, aslında Türk tipi değil, Tayyip tipi Başkanlık hayalleri kurmaktadır. Bütün yetkilerin kendisinde toplandığı, yargının kendisine bağlandığı, yasama organı meclisinin kendi kontrolüne sokulduğu; denge, denetim ve fren sistemi olmayan tek adam diktatörlüğü, tahtsız ve taçsız sultanlık peşinde koşmaktadır. Beştepe’nin Başkanlık Sistemi faziletleri konusunda söylediklerinin tümü yalandır ve aldatmacadır. Türkiye prangalardan kurtulsun ve şaha kalksın, daha hızlı karar alsın, daha süratli iş yapılsın sözleri, gerçek ve sinsi amaçlarının üzerini örtmek için piyasaya sürülen yalanlardır.” “Hedeflenen Başkanlık değil, Başkancı Sistemdir. Sadece bir kişiye yeni bir koltuk, yeni bir makam ihtisas etme çabasıdır. Ve sonu da diktatörlüktür!” “İzmirli kardeşim, söyleyiniz bana; 92 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin modası geçti mi? Rejim ve sistem değişikliği gerekli mi? Başkanlık Sistemi gelsin mi? Elbette hayır. Elbette ve her zaman, asla.” Sözleriyle, Başkanlık Sistemine kesinlikle karşı çıkmıştı.

    Başkanlık Sistemi için “Asla olmaz!” diyerek Erdoğan’ın getireceği Başkanlık Sistemine o kadar karşı çıkıyordu ki, destekleme iddialarına karşı “Bizim Saray’la anlaştığımız namertçe söylendi!” bile diyecekti. Devlet Bahçeli: “Bizim Saray’la anlaştığımız namertçe söylendi! İlk aşamada partili Cumhurbaşkanlığına ‘Evet’ dediğimiz, Başkanlık Sistemine sıcak baktığımız, soysuzca iddia edildi!” sözleriyle kendini savunmaya başlamıştı.

    Sn. Bahçeli, 22 Mayıs 2015’te Zaman Gazetesi’nden Mustafa Ünal’a röportaj vermiş, AKP’yi topa tutmuştu. Neler dememişti ki! Şimdi o röportajın satır aralarına bakalım:

    “Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak görmüyorum. Karşılaştığımızda yüzüne bakmıyorum. Saray’ı MHP korkusu sardı. 1100 odalı kaçak sarayda bir saat rahat uyku uyuyamıyor. Haksızlıkların, hukuksuzlukların hesabını soracağız. 17-25 Aralık dosyaları mutlaka açılacak. Yolsuzluğun ve rüşvetin hesabı sorulacak. Başbakan olduğum gün, nefes aldığı her günün, kursağındaki her haram lokmanın hesabını soracağım. 12 yılın bütün hesabını göreceğiz. Sarayı, Atatürk ve Cumhuriyet merkezi ve müzesi yapacağım. Sarayı hiç görmedim. Önünden bile geçmedim.” İşte, bunları demişti Bahçeli, Zaman Gazetesine verdiği röportajda. Evet; “Sarayı hiç görmedim. Önünden bile geçmedim”buyurmuşlardı. Ama o Bahçeli, yakın gelecekte, o sarayın müdavimlerinden olacaktı. İşin ilginç tarafı, Erdoğan da, Bahçeli’nin Saray’ın müdavimlerinden olacağını bilmişçesine, bu röportajdan beş ay sonra, yani 17 Ekim 2015’te Devlet Bahçeli’ye şöyle sataşmıştı: “Bak, önce ne diyorlardı? Biz oraya (Cumhurbaşkanlığı Sarayına) gitmeyiz. Ama daha sonra ne demeye başladılar? “E, çağrılırsak gideriz!” Yav, zaten eninde sonunda bunu yapacaksınız. Kuzu kuzu geleceksiniz, başka çareniz yok, kuzu kuzu geleceksiniz, başka çareniz yok!”

    Evet, Erdoğan’ın dediği aynen çıkacaktı. “Kuzu kuzu Saraya gelecekler” demişti ya, herhalde Erdoğan’ın bir bildiği vardı. 7 Haziran 2015’te Genel Seçimler yapılmış, AKP’nin 13 yıllık tarihinde ilk kez tek başına hükümet kurmasına izin vermeyen bir tablo çıkmıştı. AKP yüzde 40.87, CHP yüzde 24.94, MHP yüzde 16.29, HDP yüzde 13.12 oy almıştı. Bu sonuçlar aynı zamanda da Başkanlık hayalinin de suya düşmesi riskini taşımaktaydı. CHP, MHP ve HDP’nin “Seni Başkan yaptırmayacağız!” söylemi tutmuştu. Ama ortaya da bir hükümet krizi çıkmıştı.

    MHP lideri Bahçeli, daha resmi sonuçlar belli olmadan, 7 Haziran akşamı, kendisinin hiçbir hükümet formülü içerisinde olmayacağını açıklamıştı. Erdoğan’ın bütün hesapları karışmıştı. AKP’nin istediği formül AKP-MHP koalisyonuydu ama Bahçeli AKP’ye kapıyı kapatmıştı. Erdoğan’ın hiç istemediği formül olan AKP-CHP koalisyonu görüşmeleri başlamış ama bu görüşmeler de sonuçsuz kalmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye hükümeti kurma görevi vermeyince, geçici hükümet kurulacak, 17 Kasım 2015’te erken seçim kararı alınacaktı. Erdoğan’ın “400 vekili verin, bu iş huzur içinde çözülsün!” dediği ama seçmenin vermediği bu seçimler yenilenmek zorundaydı. 1 Kasım seçimlerine kadar Türkiye’nin huzurunu bozan terör eylemleri, birdenbire azıtmıştı. Güven arayışındaki seçmen, 1 Kasım 2015 Genel Seçimlerinde yüzde 49,5 oyla AKP’yi bir kez daha tek başına iktidara taşıyacaktı. İşte MHP lideri Bahçeli’nin tarihi dönüşümünün başlangıç noktası, koalisyona yanaşmadığı 7 Haziran seçimleri ve sonrasıydı. Peki, bu süreçte ne yaşanmıştı ki Sn. Bahçeli dönüşmeye mecbur bırakılmıştı?

    7 Haziran seçimlerinden 2 ay sonra, yani 15 Ağustos 2015 tarihinde AKP Milletvekili Aydın Ünal, Bahçeli hakkında çok ağır bir tweet atmıştı. Aydın Ünal, Bahçeli için, “Devlet Bahçeli koalisyona yanaşmasa bile, seçim kararına tıpış tıpış destek verecek!” “Ağzından köpükler saçarak konuşan siyasetin zavallısı Devlet Bahçeli için, bütün köpükleri itina ile yalayacağı yeni bir süreç başlıyor!” “Devlet Bahçeli’yi önümüzdeki günlerde Sn. Cumhurbaşkanı ve ailesine ettiği tüm hakaretlerden dolayı bin pişman göreceğiz. Evet, zavallılık!” gibi ithamlarda bulunmuşlardı. Aydın Ünal herhangi biri sayılmazdı. AKP milletvekili olmanın yanı sıra, Erdoğan’ın da metin yazarıydı. (Ağzından saçan) “Bütün köpükleri itina ile yalayacağı yeni bir süreç başlıyor!” ne demekti? Siyaset gibi kaypak bir zeminde bir muhalefet lideri hakkında bu kadar kesin cümleler nasıl kurulabiliyordu? Aydın Ünal’ın bu tweet’ine karşı MHP iki gün sonra, sadece bir tweet’le karşılık verebilmişti.“Aksaray’a tavsiyemizdir; Bütün itlerinin kuduz aşısını yaptırsın. Aşının bile fayda etmeyeceği Aydın Ünal da karantinaya alınsın!”

    Şimdi soruyoruz, acaba Erdoğan’ın metin yazarının bu tweet’i bir dönüm noktası mıydı?

    Evet, Aydın Ünal’ın kehaneti tutacak, bu tweet Bahçeli için bir dönüm noktası olacaktı. Artık, MHP lideri Bahçeli, ağzına bir daha ne 17-25 Aralığı alacak, ne de “Hesap sormazsam şerefsizim!” gibi laflara kalkışacaktı. Bırakın eleştiriyi, hatta bir nevi AKP’ye eklemlenme süreci başlayacaktı. Bahçeli’deki bu söylem değişikliği pek çok kişinin aklına da, “Bir şantaja mı muhatap?” sorusunu taşıyacaktı. O güne kadar söylenen, o kadar ağır sözler nasıl yutulabilirdi? “Hesap sormazsam şerefsizim!” bile demişti. Aslında, bu dönüşümle ilgili ilk sinyali Erdoğan 4 Mayıs 2011’de, seçim kampanyası için gittiği Kastamonu’da vermişti. Sn. Recep T. Erdoğan, Deniz Baykal’ın kaseti üzerinden, Bahçeli’ye şöyle yüklenmişti; “İnsanın özeline karışıyorlar” diyor. Yaa, kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor? Kendi eşiyle değil ya, buna nasıl “kendi özeli” dersiniz? Bu özel değil, bu genel genel… Bu genel bir ahlaksızlıktır, başka bir şey değil. Son zamanlarda Sn. Bahçeli de çıkmış; “AKP iktidarı insanların özeline giriyor!” diyor. Niye? Çünkü kendi adamlarının da bu tür kasetleri çıkmaya başladı, o da rahatsız olmaya başladı. O da aynı şeyleri söylüyor. “İnsanların özeline giriyorlar” diyor. Ya böyle özel olur mu Allah aşkına? Peki, (ey Bahçeli) özeldi de niçin bu Milletvekillerini istifa ettirdin? “Özeldi” ise, istifa ettirmeyip sahip çıkman gerekirdi... Neden böyle davranmadı? Çünkü başına geleceği biliyor da onun için!”

    Evet, Erdoğan: “Çünkü başına geleceğini biliyor da onun için!” diye çıkışmıştı. Tabi, burada sormak lazımdı. Erdoğan’a; “Bahçeli’nin başına gelecek” dediği neydi acaba? Bahçeli bu konuda neyi biliyordu? Benzer bir tehdidi AKP’nin paralı trollerinden Esat Ç. de yapmıştı. Evet, gerek Erdoğan’ın gerekse trollerinin iddiaları gerçekten çok çirkin ithamlardı. Ve derken tarihler 15 Temmuz 2016’ya dayanmıştı. FETÖ alçakları ve Amerikan uşakları haince ve kalleşçe bir darbe girişimine kalkışmıştı. Çok şükür ki bu isyan bastırılmış, ama pek çok soru hâlâ yanıtlanmamıştı. Ardından Erdoğan Yenikapı’da bir miting hazırlamış, Bahçeli Yenikapı Mitingine giderek, iktidara koşulsuz destek verdiğini açıklamıştı. 15 Temmuz sonrası, artık Bahçeli’nin Erdoğan’ı desteklemesinin ötesinde, adeta AKP’ye eklemlendiği bir süreç başlamıştı. Artık Bahçeli, çok ağır kelimelerle eleştirdiği Başkanlık Sisteminin bir numaralı destekleyicisi olup çıkmıştı. Bahçeli, Başkanlık Sistemine dayalı dönüşümünün ilk sinyalini, 11 Ekim 2016’daki, meclisteki grup toplantısında yakmıştı. Bu konuşmasında, “Fiili durumun hukuki boyut kazandırılması gerektiğini” hatırlatmış ve Erdoğan’a Başkanlık önerisini meclise sunma çağrısı yapmıştı.

    Devlet Bahçeli’nin: “Cumhurbaşkanının bu tutum ve davranışları, fiili bir durum yaratmıştır. Sn. Erdoğan’ın 14 Ağustos 2015’te Rize’de yaptığı konuşmada yönetim sisteminin değiştiğini, yapılması gerekenin bu fiili durumun anayasal olarak kesinleştirilmesi gerektiğini vurgulaması, malumun ilanından başka bir şey olmamıştır. Bugün yapmamız gereken en önemli iş, fiili durumu yasal hale getirmek, anayasayı da bu kafa karışıklığını sona erdirmektir. Bunun yolu da yeni bir anayasadır. Yeni anayasa da, Başkanlık Sistemidir!” çıkışı herkesi şaşırtmış, kendi teşkilat ve tabanı da ses çıkaramamıştı.

    Yeni anayasa teklifi Ocak 2017’de meclise taşınmış ve onaylanmıştı. 16 Nisan 2017’de de referanduma sunulacaktı. Bahçeli tahmin edilebileceği gibi, anayasa referandumunda “Evet” diyeceklerini açıklamış, bunu da “Türklüğün bekasına” bağlamıştı.

    Devlet Bahçeli: “İşte bu sebepten, işte bundan dolayı, 16 Nisan’da Türklüğün bekası için, evet diyeceğiz. “Bu ülke için yeminimiz var, vazgeçilemeyecek” diyerek Türkiye’nin yanında duracağız! Evet diyeceğiz, korkakların saltanat hesabını bozacağız! Bir evetle Türkiye’nin tarihsel hak ve çıkarlarını teyit edeceğiz. Evet, sözdür, yemindir, vazgeçilmeyecektir. Evet, Türkiye Cumhuriyetidir, Evet, milli birliğin simgesidir. Sonuna kadar millet, sonuna kadar devlet, 16 Nisan’da evet. Kaynağımız millet, kudretimiz devlet, irademiz evet, yine evet, bir kez daha evet!” buyurmuşlardı.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi böylelikle yüzde 51,4 ile kabul edilmiş olacaktı. 24 Haziran 2018’de, hem genel seçimler, hem de yeni sisteme göre Cumhurbaşkanı seçimi yapılacaktı. Partiler adaylarını açıklamışlardı. AKP’nin adayı Erdoğan, CHP’nin adayı Muharrem İnce, HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş, İyi Parti’nin adayı ise Meral Akşener olmuşlardı. MHP lideri ise yaptığı basın toplantısında, partisinin adayını şöyle açıklayacaktı; “MHP’nin Cumhurbaşkanı adayı yoktur. Genel Başkan aday olmayacaktır. Yenikapı ruhuyla hareket ederek, Cumhurbaşkanı seçiminde Recep T. Erdoğan’ı destekleme kararı alındı, bu kadar nettir değerli arkadaşlar!”

    Evet, bu kadar net ve açıktı. Erdoğan aleyhine söylediklerini de, Başkanlık Sistemi için söylediklerini de tamamen unutmuşlardı: “Hesap sormazsam şerefsizim” sözü artık çok gerilerde kalmıştı. Aydın Ünal’ın tweetter’dan yazdığı kehanet tutmuştu. MHP’nin desteğiyle Erdoğan, 24 Haziran 2018’de yeni sistemin ilk Cumhurbaşkanı yapılmıştı. Aldığı oy oranı ise yüzde 52,59’du. Cumhur ittifakı kurulmuştu artık. Bahçeli bu ittifakın yılmaz savunucusu konumundaydı. 9 Temmuz 2018’de, Sarayda yeni sisteme giriş töreni yapılmıştı. 2015’te Zaman Gazetesine verdiği mülakatta; “Sarayı hiç görmedim, önünden bile geçmedim” diyen Bahçeli, ön saflarda oturmaktaydı. Artık Bahçeli, Erdoğan’ın ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yılmaz savunucularındandı. Bunun için her türlü fedakârlığı yapmaya da hazırdı.

    Devlet Bahçeli daha da ileri bir adım atarak: “MHP, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin teoriden pratiğe kadar her aşamasında içindedir, aktif bir öğesidir. Mimarisinde pay sahibi olduğumuz Hükümet Sisteminin muhafazası için ihtiyaç duyulan her fedakârlığı elbette seve seve yaparız!” buyuracaktı!

    Acaba Erdoğan; muhalifini bir şekilde yanına çekip, içine alıp sindirme stratejisini mi uygulamaktaydı? Çünkü Erdoğan, Demokrat Parti lideri Süleyman Soylu gibi, Has Parti lideri Numan Kurtulmuş gibi, Bahçeli’yi de yanına çekerek bir muhalifini daha bertaraf etmiş durumdaydı. Ayrıca, MHP’den rol çalarak, kendinin, yeni dönemin yeni başbuğu olduğunu bile açıklamıştı. “Hesap sormazsam şerefsizim” sözleri artık mazide kalmıştı. Devlet Bahçeli’nin bu siyasi zikzakları bir muamma gibi hâlâ yanıtını ararken, Cumhur İttifakı çatısı altında, Erdoğan ile omuz omuza yol almaktaydı. Bu yol nerede tıkanacak, kabaran vicdanlar nasıl bastırılacak, tutarlı ve duyarlı insanlar bu gidişi ne zaman sorgulamaya başlayacaklardı?

    Devlet Bahçeli’nin R. T. Erdoğan’a yönelik şu itham ve iddiaları gerçekten unutulup, tarihin çöp sepetinde mi kalacaktı? “Devletin kasasını zimmetine geçirirken basılmış bir adamdan, söyleyin bana, Cumhurbaşkanı olabilir mi?” “Şerefini gömlek gibi giyip çıkartan, tarafsızlık yeminini ampul gibi yakıp söndüren bir şahsiyet Türkiye’ye istikamet çizemezdi!..” “Zıvanadan çıkmıştır. Erdoğan, aklıyla arasını açmış.” “Kliniklik bir vaka haline gelmiştir” “Ya kaçacak ya da adalete hesap verecektir!” “Senin yaptıklarına ancak iblis teşebbüs edecektir. Erdoğan, sen yakın tarihimizin en yanlış şahsiyetisin” “Artık iyice anlaşılıyor ki sende şeref ve mertlik işportaya düşmüş. Hurdaya çıkmış. Erdoğan, hâlâ bana mısın demiyor. Sanki duvara konuşuyorum. Alçaksın ve şerefsizsin! Erdoğan, sen nasıl bir Müslümansın? Hadi Cumhurbaşkanı olmanı geçtik de, nasıl bir insansın? Sende hiç mi Allah korkusu yok? Erdoğan’a “Şeref Nedir?” diye sorsak, “İlk kez duyuyorum, nerede satılır? Hangi villada bulunur?” diye cevap verir” “Ey 17-25 rumuzlu harami elebaşısı…” “Kanun kaçağı ve adalet kaçkını bir şahıs, Cumhurbaşkanlığı makamını işgal etmektedir. Rüşvet ve hırsızlığın (damgası yüzünden) çıkmayacağı, elinde rüşvet ve hırsızlığın çıkmayacak lekesi bulunan bu despotun gözünü adeta hırs ve kan bürümüştür.” (Bunlar vurgun ve soygun için) “Ne hortumu, kanalizasyon borularını bağladılar” “AKP’den yüce divanda hesap sormazsam namussuzum!” gibi ağır ithamları, haydi muhatapları hazmedecek kadar geniş karınlıydı!.. Peki, “it yese kudurur!” cinsinden bu gerçekleri, hem de hakaret şivesiyle haykıran Sn. Bahçeli, nasıl onların yüzüne bakmaktaydı?

    R. Tayyip Erdoğan’ın; “Ne yazık ki kadere bak, kadere bak! Kimler kimlerle beraber, yan yana geliyor! Kadere bak, kadere bak. Nereden nereye, nereden nereye geldi Türkiye?”sözleri Cumhur ittifakını ve Erdoğan-Bahçeli irtibatını ne güzel açıklamaktaydı![4]

     

     


    [1] mustafakaya@milligazete.com.tr

    [2] 04.05.2019, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/idlib-konusunda-bir-muhasebe-41202918

    [3] Kaynak: Haberler.Com

    [4] Bak. (https://www.youtube.com/watch?v=CTaeDugautA)


































    Bu Haber 443 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS