• DAVAM (2. BÖLÜM)

    DAVAM (2. BÖLÜM)

    28 Ocak 2015

     
    | Devamı


        DAVAM (2. BÖLÜM)


    DÜNYAYI YÖNETEN GÜÇLER

    Millî Görüş, mevcut herhangi bir düşüne ey a ha­reketin reaksiyonu değildir. Doğrudan doğruya bir ilim ve fikir aksiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Millî Görüş Hareketi7ni ortaya çıkarcın sebepleri ve mücadelemizi anlamak için, nasıl bir dünyada yaşadığımızı, bugünkü mevcut dünya düzeninin nasıl ortaya çıkıp işlediğim bilmemiz gerekir.

    Bu dünyayı emperyalistler kurdu. 1945'te Roose- velt, Churchill ve Stalin, Rusya'nın Kırım bölgesinde Yalta Limanı'nda bir araya gelip "Yeni Bir Dünya" ta­sarladılar. Sözde insanlık artık huzur, barış ve saadete kavuşacaktı. Bu süreçle başlayan soğuk savaş, 1989'da komünizmin iflası ve Sovyetlerin dağılmasına kadar neredeyse yarım asır devam etti. Fakir ülkeler daha fakir, zengin ülkeler daha zengin oldu. Gelir dağılımı adaleti gittikçe bozuldu. Açların, işsizlerin sayısı arttı. Milyonlarca insan ızdırap çekti.

    Siyasi bakımdan Filistin, Keşmir, Kore, Vietnam başta olmak üzere sürekli savaşlar ve silahlı çatışmalar devam etti. İnsanlığın üzerine bir kâbus gibi çöken bu devir esnasında Batıklar hep "Biz insanlığa saadet ge­tireceğiz ama ne yazık ki komünizm var, Sovyetler var, soğuk harp var, bundan dolayı hizmetimizi yapamı­yoruz." dediler durdular. Nihayet 1989'da Komünizm iflas etti ve Sovyetler dağıldı. O günden bugüne uzun yıllar geçti.

    Bu son dönemde bir yandan ekonomik alanda geri kalmış ülkelerin dış borçları ve bunun için ödedikleri faizler korkunç seviyelere ulaştı. Diğer yandan ise baş­ta bazı Müslüman Körfez ülkeleri olmak üzere savaşlar yoluyla birçok ülkenin ekonomileri büsbütün bozuldu.

    Yeryüzüne barış geleceğine, tam tersine çatışma­lar gittikçe arttı ve yeryüzünün her yanma yayıldı. İran-Irak Savaşı çıkartıldı, Körfez Savaşı körüklendi, Somali'de yerli halkı ezmek için Somali işgal edildi. Bosna, Çeçenistan ve Azerbaycan'da tarihin görmediği katliamlar yapıldı ve birçok Müslüman ülkeye haksız ambargolar konuldu. Adım adım bütün dünya sömü­rüldü ve küresel egemenlere itaat etmeye mecbur hâle getirildi. Böylece "Yeni Dünya Düzeni" adı altındaki tek kutuplu bir tahakküm ve sömürü düzeni gerçekleş­tirilmeye çalışıldı. İşte olaylar bütün açıklığıyla gözler önünde cereyan ediyor ve insanlığa bir türlü barış, hu­zur, saadet gelmiyor.

    Bugünkü dünyanın küresel kuruluşları olan BM, Dünya Bankası, IMF, AB, NATO gibi teşkilatların hep­si, insanlığın ifsadı için çalışmaktadır. Bunların yerine, hakkı ve hakkaniyeti üstün tutan, ifsada değil ıslaha ça­lışan kuruluşlar ikame edilmedikçe dünya huzur bula­maz. Dünya, Hak çerçevesinde bâtılın egemenliğinden kurtarılıp yeniden tanzim edilmedikten ve "Yeni Bir Dünya" olarak gerçekleştirilmedikten soma insanlık kurtulamaz.

    Tarihteki olayların sebeplerini anlayabilmek için, yeryüzünde olayların tesadüfen cereyan etmediğim idrak etmek gerekir. Yeryüzünde kendi hâkimiyetini kurmak, bütün insanları köle yapmak, kendine tâbi kıl­mak ve sömürmek isteyen bir gücün varlığım görmek gerekir. Bu gücün gayelerini, metotlarını, nasıl çalıştı­ğım, bütün dünyayı nasıl avucunun içine almak istedi­ğini ve bunun için asırlardan beri gelişerek bugün artık nasıl organize bir güç hâline geldiğini bilmek gerekir. Bu gücün asırlardan beri olayları kendi gayeleri doğ­rultusunda planlayan ve bu planları uygulayan bir güç olduğunu idrak etmek gerekir.

    Bunları görebilmek için de bugünkü dünyanın ana­tomisini tanımak mecburiyetindeyiz. Bundan kasıt şudur: Malum olduğu üzere, insanların hastalıklarını teşhis ve tedavi edebilmek için doktor olmak gerekir. Doktor olabilmek için de anatomiyi, yani insamn vücut yapısı ilmini bilmek gerekir.

    İnsan vücudu dışarıdan bakıldığı zaman bir deriy­le kaplanmıştır. Ancak, bu deriyi kaldırıp altına baktı­ğımız zaman kemik, adale, damar, sinir sistemi başta olmak üzere vücudun içinde organların, çeşitli sistem­lerin, çeşitli fonksiyonların bulunduğunu görürüz. Alt­taki bu yapıyı bilmeden, ne teşhis ne de tedavi olur. Tıpkı bunun gibi, bugünkü dünya olaylarının doğru bir teşhisini ve buna dayanarak da doğru bir tedavisini yapabilmek için, aynı şekilde bugünkü dünyanın anato­misini bilmek zorunludur.

    Bugün yeryüzünde herhangi bir kimsenin bir yerden bir yere gidebilmek için alacağı uçak bileti IATA adlı uluslararası bir kuruluşun kontrolündedir. Dünyanın her yerinde, havayolu şirketleri bilet ücretinin takriben yüzde 9'unu IATA'ya vermek zorundadır. Yoksa bir yerden bir yere gidilemez. Uçağın herhangi bir hava­alanına inmesi dahi mümkün olamaz. IATA ise her ne kadar zahiren uluslararası bir kuruluş gibi görünse de, genellikle bütün uluslararası kuruluşlarda olduğu gibi, dünyayı kontrol eden küresel gücün kontrolündedir ve bu yüzde 9'luk pay, karmaşık yollarla onlara gider.

    Yine bugün bir kimse dünyanın bir yerinden diğer bir yerine bir para göndermek isterse bu paranın oraya gidebilmesi için önce ABD'de American Express Bank, Chase Manhattan Bank veya herhangi benzer bir banka üzerinden gitmesi mecburiyeti vardır. Bu bankalar ise küresel güçlerin bankalarıdır. Her gönderilen paramn yüzde l'i ile 5'i arasında komisyon alınır. Bu komisyon da aynı yollarla yine onların kasasına gider. Böylece dünyayı yöneten gizli dünya devletine, böyle bir pay ödenmeden, dünyanın bir yerinden diğer bir yerine para göndermek asla mümkün değildir.

    Hayır, ben bu güçlere haraç ödemek istemiyorum. O yüzden uçak yerine gemiyle gitmek istiyorum deseniz yine kurtuluşunuz yok. Bir geminin denizlerde sefere çıkabilmesi için, Lloyd's adlı kuruluştan belge almak zorundadır. Bu belgeyi almazsa hiçbir denize açılamaz.

    Lloyd's da Gizli Dünya yöneticilerinin kontrolü altında­ki bir kuruluştur.

    Dünya ekonomisine yön veren Dünya Bankası ve IMF, ülkelerin kredi alabilme kabiliyetlerini test eden ve derecelendirme yaparak not veren kuruluşların ta­mamı dünya ekonomisini kontrol etmek için aynı güç­ler tarafından kurulmuşlardır.

    Bu örnekleri ciltlerce kitapla anlatmak mümkündür. Sonuçta, spordan tiyatroya, sanattan sanayiye, hukuk­tan ticarete kadar pek çok şey, Gizli Dünya Devleti'nin kontrolü altındadır. İşte dünya olaylarım kavrayabil­mek için önce bugünkü dünyanın anatomisini bilmek, her şeyin önünde gelmektedir. Peki dünya bugünkü hâle asırlar boyunca hangi değişikliklerle, nasıl geldi? Bunun için meseleye temelinden bir bakış yapmak her şeyden daha mühimdir.

    ***

    Tevrat ya da diğer bir ifadeyle Eski Ahit, bütün dün­ya Yahudilerinin emirlerine sıkı sıkıya bağlı oldukları bir din kitabıdır. Tevrat, asırlardır Yahudilerin hayatla­rını, dünyaya bakış açılarını, diğer insanlara karşı dü­şünce ve tavırlarını düzenlemiştir.

    Elimizdeki Tevrat, gerçekten Allah tarafından indi­rilmiş orijinaliyle aym mıdır? Yoksa Tevrat, içeriğiyle oynanmış dolayısıyla İlahî niteliği kaybolmuş bir kitap mıdır? Bu sorunun cevabı, bizzat Tevrat'ın kendisi araş­tırılarak rahatlıkla bulunabilir.

    Tevrat 39 kitaptan meydana gelmiştir. Ve bu 39 ki­tabın yalnızca ilk 5 tanesi Hz. Musa'ya verilen bölüm­lerdir. Beşinci bölüm olan Teşriiye'de Hz. Musa'mn ölümünün anlatılması, başka bölümlerin Hz. Musa Aleyhisselâmm ölümünden soma Yahudilerin başına geçen kişilerin hayatlarım ve verdikleri emirleri kap­saması söz konusudur. Bundan dolayı Tevrat, yüzlerce yıl boyunca değişik kişiler tarafından yazılmış ve ilahı niteliğini yitirmiş bir kitaptır.

    900 sayfalık Tevrat yukarıdan aşağı incelendiği za­man gerçek Tevrat'm baştan aşağı değiştirildiğim gör­mek mümkündür. Siyonizm ve üstün ırk inancım öne çıkarması, Allah'ın peygamberlerine yakıştırılması asla mümkün olmayan, haşa cinsel sapıklık ve gayriahlaki durumların izafe edilmesi gibi nedenler bunu anlamak için yeterlidir.

    Bütün Yahudi ibadetleri, sembolleri, Yahudi ırkının üstünlüğü ve Yahudi geleneklerinin korunması man­tığına bağlıdır. İbadetlerde yüceltilen Allah değil, Ya­hudilerin kendileridir. Dolayısıyla Yahudilik, gerçekte kitabı hahamlar tarafından yazılmış bir ideolojidir, ide­olojisini ırkçı kibre dayandıran bir yapının ise Allah'la bağlantı içinde olması mümkün değildir.

    "İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygu­lasınlar." ifadesi, Yahudi hahamların Allah'a ne dere­ce inandıklarım göstermektedir. Hahamların gözünde Yahudi âdetleri, Allah inancından daha önemlidir. Bu yüzden Yahudilerin çoğu, gerçeği görseler dahi asla din­lerinden vazgeçmezler. Yahudilik, Allah inancı üzerine kurulmadığı gibi tam tersine Yahudileri ilahlaştırmıştir.

    Yahudilerin üstün ırk öğretileri, Allah'ı dahi kendi­leri karşısında boyun eğebilecek bir varlık olarak dü­şünmelerine neden olmuştur. Tekvin bölümündeki "Ve dedi; Artık sana Yakup değil, İsrail denilecek; çünkü Allah ile uğraşıp yendin." ifadesi bunun delilidir.

    İnsanlara yenilen bir varlık, tabii ki Allah olamaz. Bu, hahamların kendi ateizmlerini Tevrat'a sokmak için uy­durdukları bir kıssadır. Tevrat ayetlerinde görünen bu gerçek, Yahudilerin kendilerini, hem diğer kavimlerden hem de Allah'tan bile üstün gördükleridir. Yahudilere insanüstü vasıflar veren hahamlar, Allah'a insani aciz­likler atfetmişlerdir. Sonuçta hahamlar, "İsrail" kelime­sini, Allah ile uğraşıp yenen manasına getirmişlerdir.

    Hahamlar, Tevrat'ı kendi inançları doğrultusunda bozarken statülerini de korumayı unutmamışlardır. Tevrat'ta hahamlara kayıtsız şartsız itaat edilmesine dair pek çok ayet vardır. Tevrat'ın çoğu yerinde kâhin olarak geçen hahamlar, şu şekilde anlatılmaktadır:

    "Levi oğulları, kâhinler yaklaşacaklar, çünkü Allah'ın Rab kendisine hizmet etmek için ve Rabbin is­mini mübarek kılmak için onları seçti ve her davada ve her döğüşte onların sözüne göre olacaktır."

    Bugün hâlâ İsrail Devleti'nde her iş hahamların sö­züne göre yapılmaktadır. Dolayısıyla bugünkü Yahudi­lik, hahamların tutucu ve ırkçı düşünceleriyle meydana gelmiş bir ideolojidir. Fanatik hahamlar, eski dinlerdeki sapkın inançları Tevrat'a ustaca ve sinsice yerleştirip bu ideolojiye din süsü vermişlerdir.

    Kabbala, Tevrat inmeden çok daha önceleri ruhban sınıfının geliştirdiği bir öğretidir. Kabbala büyü ve gizli güçlerle bağlantı sanatıdır. Masonluk tamamen Kabba- list öğretinin bir ürünüdür. "Gelenek" veya "ağızdan kulağa" anlamına gelen Kabbala, "sır" esasma dayalı­dır. Bu sırların tamamı, Kudüs Locası'ran üç Kabbalisti tarafından ezberde tutulur. Kabbalistlerden biri öldü­ğünde İsrail'in, Sanhedrin denen 70'ler Meclisi'nden seçilen bir aday aynı bilgileri devralır.

    Kabbala, Masonik öğretinin temelini oluşturur. Bu nedenle Kabbalamn teorik ve pratik uygulamalarıyla il­gili bilgiler 33 kademeye ayrılmıştır. Kabbalist eğitimle yetiştirilecek adaylar, Mason Üstad-ı Azamlar tarafın­dan dikkatle seçilir ve aday, ancak bir kademenin bil­gilerini tam anlamıyla hazmedince diğer bir kademeye geçebilir. Bu taktiğe, Masonik dilde "uykulu gözlere ışı­ğın yavaş yavaş verilmesi" denir.

    Hahamlar, sadece Tevrat'ı bozup değiştirmekle ye­tinmemişlerdir. Tevrat'ta bulunan bütün hükümler ha­hamlarca bir araya getirilmiş, detaylandırılmış ve çeşitli eklemelerle açıklanmıştır. Talmud, Tevrat yorumunun ya da başka bir deyişle tefsirinin ismidir. Tevrat üzerin­de yapılan bu yorum ve açıklamalar, asırlarca nesilden nesile aktarılmıştır.

    Bu yorum ve açıklamaları Yahudi Haham Yehuda Ha Nasi, Milattan soma 2. Yüzyılda yazılı hâle getire­rek Talmud'u oluşturmuştur. Bu Talmud iki kısımdan oluşur. Bunlar asıl kısmı oluşturan Mişna ile yorum kısmım oluşturan Gemara'dır. Talmud, Yahudi dininde büyük önem taşımaktadır. Okullarda Tevrat ile birlikte okutulan Talmud, bir yasa niteliğindedir.

    Hahamlar, Tevrat'taki dünya hâkimiyetiyle ilgili hükümleri Talmud'da genişletmişler, Mesih inancı­nı da Talmud'da detaylı olarak anlatmışlardır. Bunun yanı sıra, Yahudi ırkının üstünlüğü inancı, Talmud'da çok ayrıntılı olarak işlenmiştir. Yahudilerin üstünlüğü ahiret için de geçerlidir. Talmud'a göre cehennem ateşi Benî İsrail günahkârları ve hahamların talebeleri üze­rinde etkili olmayacaktır. Talmud, Yahudilerin dünya­nın sahibi olduğunu ilan eder. Talmud'a göre, Yahudi olmayan birisinin malı, onu ilk bulan Yahudi'nindir. Şimdi Tevrat'tan aktardığımız şu bölümü dikkatlice okuyalım:

    "O zaman Rab bütün milletleri önünden kovacak ve sizden çok daha güçlü ve kalabalık milletlerin mülkü­nü alacaksınız. Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'a, Fırat ırmağından ba­tıdaki denize kadar uzanacak. Önünüzde kimse dura­mayacak, Allah'ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."

    Gördüğünüz gibi, Hahamlar Tevrat'a üstün ırk inançlarım eklerken, bu ırkın yaşayacağı toprakların sınırlarım çizmeyi de unutmamışlardır. Tevrat'a göre Allah, Yahudilere Kenan diyarını vaat etmiştir. Yahudi dünya hâkimiyeti gerçekleşmeden önce, bu topraklar­da sadece Yahudilerin yaşadığı bir devlet kuracaktır. Bu devlet, büyük dünya krallığının merkezi ve idare yeri olacaktır.

    Yahudiler, asırlardır Mesih'in gelip kutsal toprakları tamamen ele geçireceğine ve Yahudi dünya hâkimiyetini tamamen kuracağına inanmaktadırlar. 1948'de İsrail Devleti'nin kuruluşunun Yahudilerce "Mesih'in ayak sesleri" olarak değerlendirilmesi bu inancın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu bâtıl inanışlara Yahudiler sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yahudi liderleri defa­larca kutsal topraklardan bahsetmiş, asıl hedeflerinin bu toprakları ele geçirmek olduğunu belirtmişlerdir.

    Siyonizmin teorisyenlerinden Theodor Herzl şöy­le diyor: "Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na. Sloganımız, David ve Solomon'un Filistin'i olacaktır."

    İsrail Devleti'nin kurucusu David Ben Gurion 1948 yılında benzer şeyleri söylüyor: "Filistin'in bugünkü haritası, İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin ye­rine getirmesi gereken bir başka haritası vardır. Bu ha­rita Nil'den Fırat'a kadardır."

    Görüldüğü gibi Türkiye'nin de bir bölümünü içine alan kutsal toprakları ele geçirmek, Yahudilerin bugün önem verdikleri kutsal amaçlarından birisidir. İsrail Or­dusu bu amaç için savaşmaktadır.

    Fanatik hahamlar, Tevrat'ı değiştirirken diğer bütün milletlere karşı kin, nefret ve intikam hislerini de Yahu­di dinine sokmuşlardır. Bu kine dayalı sapkın ideoloji, tarih boyunca, sayısız katliam ve vahşet eyleminin ya­pılmasına sebep olmuştur. Tahrif edilmiş Tevrat'ta yer alan şu ifadeler bunun apaçık delilleridir.

    "İste benden, miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarım da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; bir çömlekçi kabı gibi onları parça­layacaksın."

    "Ve Allah'ın Rabbin sana teslim edeceği bütün ka- vimleri bitireceksin; gözün onlara acımayacak."

    Daha fazla örnekler vermeye lüzum görmüyorum. Sonuç olarak şunu iyi anlamalıyız ki, bu bilgilerden açık bir şekilde görülmektedir ki nefsine uyan ve sapkın öğ­retilere inanan insanların bütün dünyaya hâkim olma hırs, arzuları asırlardan beri mevcuttur ve zamanla bir inanç hâlini almıştır. Yani "Dünyaya hâkim olma" onla­rın dini hâline gelmiştir. Ve işte tarihin derinliklerinden gelen bu çalışmalar iki bin yıllık bir gelişme göstererek bugünkü hâlini almıştır.

    İşte iki bin yıl önce, nefislerine esir olarak ve şeytana uyarak önce Cenabı Hakk'm, Musa Aleyhisselâma gön­derdiği hak kitap Tevrat'ı sonra, yine Cenabı Hakk'ın, İsa Aleyhisselâma gönderdiği hak kitap İncil'i arzuları­na uygun şekilde değiştirenler o günden beri babadan oğula ve nesilden nesile kendi üstün ırk fikirlerini ve bunun esas gayesi olan "Dünya Hâkimiyeti"ni gerçek­leştirebilmek için bu iki bin yıllık sürede büyük bir ge­lişme gösterdiler. Bilhassa son dört yüz yılda, Amerika, Asya ve Afrika'nın zenginliklerini sömürmeye başladı­lar. Faizin yayılması ve kapitalist nizamın geliştirilme­si suretiyle "çok büyük paralar" elde ettiler. Zamanla bunlar büyük bankalar hâline geldiler. Ve bütün dünya ekonomisini kontrolleri altına almaya başladılar.

    Astronomik ölçülerde zenginleşen bu kimseler, sa­dece ekonomik hayatı değil, zamanla bütün dünya ülkelerinin siyasi yönetimlerini de kontrolleri altına almaya başladılar. Medyayı ve en büyük dünya haber ajanslarım, stratejik araştırma enstitülerini aym şekil­de kontrolleri altına almaya başladılar. Nihayet yavaş, yavaş bütün dünyayı yöneten "Gizli Dünya Devleti"ni (GDD) kurdular. Bu GDD vasıtasıyla bugün bütün dün­yayı yönetecek bir noktaya geldiler.

    ***

    Siyonist idealler doğrultusunda, yeşil bir kâğıt olan doları dünya parası yapıp istedikleri kadar para bas­mak suretiyle elde ettikleri astronomik zenginlikleri daha da arttırdılar. Gizli Dünya Devleti'nin ne olduğu­nu anlamak için bugün küresel bir para hâline getirilen Amerikan Dolarım incelemek bile yeterlidir.

    ABD Dolarının üzerine 1933 yılında Roosevelt tara­fından ehram resmi, yani Mısır piramidi yerleştirilmiş­tir. Bu ehram, Siyonist güçlerin dünyayı nasıl kontrol ettiğim gösteren karakteristik bir şemadır. Yukarıda da belirtildiği gibi Siyonizm, "üstün ırk" esasına da­yanmakta ve bütün dünyaya hâkim olmayı ana gaye olarak benimsemiş bulunmaktadır. Bunun gerçekleş­mesi için Siyonizmin temel kitabı olan Kabbala, dünya hâkimiyetinde temel esas alınmıştır. Kabbala'nın ise 3 önemli uyarısı vardır. Bunlar; gizlilik, itaat ve hahamlar tarafından konulan kurallara tam bağlılıktır.

    Gizlilik kuralı; köle yapılmak ve sömürülmek iste­nen diğer insanlar tarafından, kurdukları tezgâhlar, çevirdikleri dümenler, karanlık ve gizli yöntem ve faa­liyetleri fark edilecek olursa büyük reaksiyonlar doğa­bileceğinden, temel esas olarak alınmıştır. Bunun sonu­cu olarak da gerek kitapları, gerek konuşmaları, gerekse muamelelerinde mesajlarını, direktiflerini, hedef ve yöntemlerini açıkça değil sembollerle ve manalarını kendilerinin bildikleri işaretlerle aktarmaktadırlar. Bu sembol ve işaretlerin manasını ancak derece derece ge­lişerek, kontrol ederek en üst dereceye ulaşmış kimseler tam olarak bilebilmektedirler. İşte bu sembolik çalışma esasının bir sonucu olarak dolardaki ehramın üzerin­de "Annuit Coeptis" sözü yazılmıştır. Bunun manası "Zafere ulaşıldı" demektir. Gizli Dünya Devleti, yeşil kâğıt doları dünya parası yapmakla ve piramidini bu paranın üzerine yerleştirmekle kendisini büyük zafere ulaşmış saymaktadır. Piramidin altındaki "Novus Ordo Seclorum" sözünün manası ise "Yeni Dünya Düzeni" demektir. Yani Siyonizmin hâkim olduğu dünya düze­ninin kurulduğu ilan edilmektedir.

    Yeni Dünya Düzeni sloganı Siyon mürşitlerinden Adam VVeishaupt tarafından 1 Mayıs 1776'da İllumina- ti Locası kurulduğu zaman, bu locanın amblemi olarak kabul edilmiştir. Piramidin alt kısmına, Latin harfleriy­le yazılmış olan 1776 tarihi, bilmeyenlerin zannettikleri gibi, ABD'nin bağımsızlığını kazandığı yıl münasebe­tiyle değil, İlk Mürşitler Locası'mn 1 Mayıs 1776'da ku­rulmuş olması dolayısıyla buraya konulmuştur.

    Bu piramidin en altındaki birinci basamak bütün in­sanlığı ifade etmektedir. Böylece bu piramit Siyonizmin bütün insanlığı, yani yeryüzündeki 6 milyar insanı nasıl kontrol ettiğini belirtmektedir. İnsanlığı kontrol için ku­rulan sistem en tepedeki yöneticilerin arzularının yeri­ne getirilmesi, plan ve programlarının uygulanabilmesi için böyle bir piramit sistemi esas alınmıştır.

    En alttaki insanlıkla beraber piramitteki bu kademe­ler 13 kademeyi oluşturmaktadır. 13 sayısı Siyonizmde, Hristiyanlarm aksine, uğurlu sayılan bir sayıdır.

    Bu dünya teşkilatı, inanç itibarıyla Siyonizme da­yanmaktadır. Siyonizmin temel esasları ise -daha önce belirttiğimiz gibi- tahrif edilmiş Tevrat'a ve Kabbala'ya dayanmaktadır. Bu sistemin en büyük özelliği, bir kere daha belirtirsek gizlilik ve itaattir. Bundan dolayı her biri yalnızca kendisine verilen emirleri yerine getirir. Kurulan "Hücre Sistemi" sayesinde her birinin yalnızca en üst derecesindekiler bir üst örgütle bağlantı içine gi­rebilirler. Sistemin tümünü bütün sırlarıyla bilenler ise yalmzca en üstteki Kabbalist hahamlardır.

    Piramidin en üstündeki üçgen içindeki göz, Mason ilahının gözüdür. Bu sembol nihai gayeyi temsil etmek­tedir. Bu göz, "Cenabı Hak her şeyi görür." gerçeğinin karşısında; "Bizim ilahımız da her şeyi görür, hatta her şeyi daha iyi görür." iddiasım temsil etmektedir. Eğik bakmaktadır ve şaşıdır. Masonlar birbirleriyle tanışmak için bu parolayı kullanmaktadırlar. Karşılaştıklarında el sıkışırken sağ ellerinin başparmağım diğerinin eline özel şekilde bastırmakta ve gözlerim de eğik tutarak aşağıya doğru bakmaktadırlar. Siyonizm inancına göre Şeytan cennetten kovulduktan soma şimdi yeryüzünde "Benî İsrail"e mensup insanlar vasıtasıyla hâşâ Cenabı Hak'tan intikam alacakmış. Siyonizmin temelinde "Şeytana kul­luk etmek" yatmaktadır.

    En üst kademe, Kabbalist sırlarının tamamım bilen bir baş hahamla, diğer kademelerde temayüz ederek en üst makama ulaşmış iki yardımcı Kabbalist hahamdan teşekkül etmektedir. Bu en üst kademenin altında bir de görünmeyen en üst yönetim meclisi Sanhedrin kade­meleri bulunmaktadır. Üç Kabbalist ve Sanhedrin, İsrail Devleti dâhil bütün Siyonist organizasyonların bağlı ol­dukları hahamlar topluluğudur.

    Verdiğimiz bu ayrıntılı bilgiler, size karmaşık ve akıl karıştırıcı gelebilir. Ancak Gizli Dünya Devleti'nin ha­reket noktalarını ve dünyaya nüfuz ediş yöntemlerini kavrayabilmemiz için bu yapılanmaları bilmek zorun­dayız ki karşımıza çıkacak olan ve bizi bertaraf etmeye çalışacak olan bu karanlık ve sinsi gücü iyi tanıyalım. Bunları kavramadan Siyonizmin iç yüzünü ve sistemle­rini tam olarak çözemeyiz.

    Sanhedrin üyeleri, Kabbala eğitimi almış olan ha­hamların arasından seçilirler. Bu gizli yönetim meclisi kadrosunun içinde genel yönetimi gözeten "70 Kabba­list Haham", "Genel Gözetim Meclisi" olarak İsrail'de toplanır. Bu ruhani mecliste, herhangi bir eksilme olur­sa yerine yeni üyeleri seçme yetkisiyle görevli 4 haham bulunmaktadır.

    Sanhedrin'deki Kabbalist hahamlara bağlı olarak çalışan "Yeminli 70'ler Grubu" vardır ki bunlar Si­yonizm adına bütün GDD yapılanmasını yönetmek­tedirler. Siyonizm ve GDD'nin bütün kademeleri bunlara itaat etmeye mecburdurlar. ABD'de Rockefel­ler, İngiltere'de Rotschild, İtalya'da Agnelli ailesi gibi aileler, Yeminli 70'ler Grubu'na dâhildirler. Bu grubun ayrıca Avrupa'da ve Japonya'da da ayakları vardır. Bu yeminliler grubu bütün dünya ülkelerinde teşkilatlan­mışlardır.

    Bu Gizli Dünya Devleti'ni teşkil etmek üzere, Yemin­li 70'ler Grubu'na bağlı birçok alt organizasyon söz ko­nusudur.

    Bütün bu yapılanmanın amacı, Siyonizmin dünya ça­pındaki menfaatlerini gözetmektir. Bu teşkilat bugünkü Birleşmiş Milletler'in de beynini teşkil etmektedir. Bir­leşmiş Milletler Teşkilatının bütün kilit noktalarındaki üyeleri vasıtasıyla uluslararası kararları istediği şekilde yönlendirmektedirler. Esasen Birleşmiş Milletler Teşki­latı, gizli ve derin güçler tarafından bunun için kurul­muştur. B'nai B'rith, yani Ahidin Çocukları, Masonluk ve Bilderberg gibi geniş Siyonist teşkilatlardan birisidir.

    B'nai B'rith, 1938'de dört önemli Siyonist organizas­yonunun taktiklerini ve planlarını hazırlayan "Genel Yahudi Kurultayı"nı oluşturmuştur. B'nai B'rith kendi­sine bağlı "Aleph Zadik Aleph" adlı teşkilat vasıtasıyla bütün dünyadaki 13-21 yaş grubuna mensup gençlere Siyonizm düşüncesini aşılamak üzere faaliyette bulun­maktadır.

    Bilderberg Grup, 1954 Mayıs'ında Hollanda'nın Osterbeek kentindeki Bilderberg Oteli'nde toplanan bir grup Yahudi tarafından kuruldu. Grubu tasarlayıp oluşturan asıl kurucu İsveç Farmasonluğunda Üstad-ı

    Azam olan Yahudi din adamı Jozef Retinger'dir (1888- 1960). Bu gizli grubun finansmanının önemli bir kısmı­nı Amerika'daki Yahudi Rockefeller Vakfı karşılamak­tadır. Diğer finansör ise ünlü Yahudi Banker Rotschild ailesidir. Bilderberg çok uluslu bir hükümet gibidir.

    Gizli yönetim merkezi, diğer Yahudi örgütlerinde olduğu gibi İsrail'dedir. Bilderberg'i yönlendirenler, hahamlar ve 33. dereceden Masonlar arasından seçi­lir. Grubun Yahudilerden oluşan 25 yönetici kadrosu, dünya hâkimiyetini gerçekleştirmeye yönelik emirleri hahamlardan alır. Bu emirler, dünyamn pek çok yerin­de önemli kariyerlere sahip üyeler sayesinde kolaylıkla uygulamaya geçirilir.

    Bilderberg birçok kaynakta "Dünyanın Efendileri" şeklinde tanımlanır. Bilderberg Grubu'nun geçmişine ilişkin çok fazla kaynak bulma imkâm yoktur. Başvu­ru kaynaklarında, kurulduğu yer, tarih ve toplantılara katılan bazı önemli şahısların isminin dışında bir bilgi bulmak mümkün değildir. Kurulduğundan bu yana Bilderberg toplantılarının tamamı basına ve kamuoyu­na gizli yapılmış, burada konuşulanlar hakkında hiç kimse bilgi sahibi olamamıştır. Bu toplantılara katılan- lar, burada konuşulanları ne pahasına olursa olsun bil­dirmeyeceklerine yemin ederler. Ünlü bir Türk siyaset adamının dediği; "Görevimden istifa etmemi isteseler bile burada konuşulanları kimseye söylemem." sözü, bu gizliliğin ne kadar titizlikle ve sıkı uygulandığım or­taya koymaktadır.

    Örgüt, siyaset, medya, gizli örgütler ve iş dünyası­nın ünlülerini bir araya getirir. Her yıl üç gün toplanır.

    Toplantılar sırasında konuların gizli kalacağına söz ve­rilir. Görüşmelerden sonra yalnızca katılanlara özel bir rapor dağıtılır. Bu örgütle ilgili en detaylı bilgi İspanyol İstihbarat Örgütü'nün üst düzey yöneticisi Luis Gon- zales Mata'nın kitabıdır. Dünyamn Gerçek Efendileri isimli kitap 1975 yılında Paris'te Bernard Grassed Ya­yınevi tarafından yayımlanmış fakat piyasadan toptan satın alınmış ve okuyucuya ulaşması engellenmiştir.

    Bilderberg, Gizli Dünya Devleti'ni kurabilmek ama­cıyla ihtilaller düzenlemek, devletler kurmak veya yık­mak gibi çok önemli roller üstlenmiştir. İrlanda'nın Dublin şehrinde yayımlanan Newa Nation isimli dergi, Ocak 1964 tarihli sayısında Bilderberg Grup hakkında şu bilgileri vermektedir: "Bilderberg teşkilatı, Dünya Devleti kurmak için B'nai B'rith tarikatı ve diğer gizli Siyonist teşkilatlarıyla gayet sıkı iş birliği yapmaktadır."

    Bilderberg'in dünya çapında, her büyük olayda etki­si vardır. Amacı dünya ekonomisini ve siyasetini Siyo- nizmin çıkarları doğrultusunda planlamaktır. Pek çok zengin ülke, Mason liderler önderliğinde başlatılan söz­de bağımsızlık hareketleriyle sömürgecilikten kurtarıl­mış gibi gösterilmiştir. Daha sonra başa geçirilen Mason devlet başkanları aracılığıyla, bu ülkelerin servetlerinin sömürülmesi daha da artmıştır.

    Siyonizmin en büyük amacı olan Yahudi egemenli­ğinde birleşmiş bir dünyanın ilk basamağı olarak Av­rupa Birliği'nin temelini oluşturan Roma Antlaşması da Bilderberg toplantılarında kararlaştırılmıştır.

    Bilderberg'in en önemli faaliyeti "Trilateral Komis- yonu"nu kurmasıdır. Bu komisyon, "Bilderberg'in Ço­cuğu" olarak bilinir. Amerikalı finansör ünlü Yahudi Rockefeller, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya'yı kapsayan, özel kişilerden oluşan etkili bir ekonomik grubun kurulması konusunu ilk olarak Bilderberg top­lantısında ortaya atmıştır.

    Grup, en ünlü ve güçlü isimleri üye olarak seçmek­tedir. Bilderberg'in her seneki düzenli toplantılarında burada alman kararları iletmek ve uygulamak amacıyla mutlaka üst düzeyde bir NATO yetkilisi bulunur. Çün­kü NATO, küresel emperyalizmin silahlı gücüdür.

    VVashington'daki Dışişleri Bakanlığı göstermelik bir kurumdur. Amerika'ran gerçek "Dışişleri Bakan­lığı", Gizli Dünya Devleti yöneticilerinin kontrolün­deki CFR'dir. Dış İlişkiler Konseyi isimli bu oluşum, ABD'nin son 50 yılındaki dışişleri bakanlarının eğitim ve çıkış yeri olmuştur.

    Konsey birçok ünlü politik lideri, fikir adamım ve sa­nayiciyi bir araya getirmektedir. Grup düzenli seminer­lerden ve haftalık toplantılardan ayrı olarak yemekler verip Yahudi dünyasının ünlü isimlerim bir araya ge­tirir. Bu kuruluşun bütün maddî giderleri, VVall Street bankerleri tarafından karşılanır. Bu çevrelerin yoğun destekleriyle kuruluşundan çok kısa bir süre soma dış politikada etkin rol oynamaya başlamıştır. 37 daimi üyesinin 10 tanesi Yahudi, diğerleri ise yüksek dereceli Masondur.

    İkinci Dünya Savaşı'nda yüz binlerce insanın ölü­müne yol açan atom bombası da bu Amerikan Siyonist Lobisi tarafından planlanmıştı. Konsey, İkinci Dünya Savaşı sırasında yüz binlerce insanın ölümüne neden olan atom bombasının kullanımı konusunda kilit rolü oynadı. 1945 yılında bomba hakkmda kararları alan ko­mite CFR üyelerinden oluşmaktaydı.

    Amerika'daki büyük basın kuruluşları da bu konsey­le bağlantılıdır. Bu yüzden Amerika'da İsrail'in aleyhi­ne haber ve yayma rastlamak neredeyse imkânsızdır. Amerikan Haberalma Teşkilatı (CIA), Siyonizmin kont- rolündedir. İsrail ve MOSSAD ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunan CIA, dünyada kargaşa, kaos ve ihtilaller çıka­rarak, Siyonist çıkarlara hizmet vermektedir. CIA'mn hemen hemen bütün başkanları da CFR teşkilatına üye­dirler.

    Birbirinden bağımsız görünen dünyanın en büyük şirket ve kuruluşları da bu organizasyona bağımlı ola­rak faaliyet gösterir. Dünya ekonomisini az sayıda ulus­lararası şirket kontrol etmektedir. 1970'lerde Siyonist ve Mason sermayeli şirketlerin iş adamları Amerika'nın dünya ekonomisindeki egemenliğim sağlamak için Business Round Table isimli oluşumda bir araya gel­miş ve kısa sürede Amerika' nın en önde gelen, politik güce sahip şirketler topluluğu hâlini almıştır. Ülkenin en büyük 200 kadar şirketini bünyesinde toplamıştır. Amerika'ran tüm iş sahasının sesini oluşturan bu Maso- nik kuruluş, ülkenin ekonomik ve siyasi politikalarında önemli bir yere sahiptir.

    Amerikan seçimlerinde hiçbir aday Siyonist lobisi­nin oylarını kendi saflarına almadan seçimi kazanamaz. Bunun farkında olan adaylar, seçim kampanyaları bo­yunca İsrail'in çıkarları doğrultusunda vaatlerde bulu­nurlar. Beyaz Saray'a seçilen Başkan'a düşen ise ken- dişini seçtiren bu topluluğa karşı verdiği sözleri yerine getirmektir.

    Yuvarlak Masa'ya mensup iş adamlarının kısa süre­de zenginleşmesinin önemli sebeplerinden biri ülkenin en çok kazanan fakat en az vergi ödeyen şirketlerine sahip olmalarıdır. Dünyadaki hemen hemen tüm Siyo­nist petrol şirketleri de bu oluşuma üyedir. ABD Mer­kez Bankası'nın rakamları Siyonist soygunun iç yüzünü anlamamıza yeter. Aym soygun dünya ülkelerinde de yıllardır uygulanmaktadır.

    Özel borçlar hariç, ABD'nin devlet borçları 1980 yı­lında 980 milyar dolar idi. Sadece 8 yıl sonra, 1988 yılma gelindiğinde 5 trilyon dolar oldu. Bu 4 trilyon dolarlık borç kimden almdı? Gizli Dünya Devleti yöneticile­rinden Rockefeller ailesinin bankalarından. Amerikan Devleti'nin, aldığı borçlar için ödediği faiz 1989'da 500 milyar doları bulmuştur. Bu faiz, Gizli Dünya Devleti'nin kasalarına gitmektedir. Sadece ABD'nin değil hemen hemen bütün dünya ülkelerinin Merkez Bankaları bu güçlerin kontrolü altındadır. Bu acımasız sömürü düzeni yine faiz yoluyla bizim ülkemizde de uygulanmaktadır. Zira 1995'te Türkiye'nin dış borcu 75 milyar dolar iken bugün bu borç 480 milyar dolara ulaşmıştır. Üstelik bu borç freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı inmesi gibi, kontrolsüz bir şekilde yüksel­meye devam etmektedir.

    Küresel güçlerin uluslararası bankerleri, zamanla özel kurumlar olarak çeşitli Avrupa Merkez Bankalarını ele geçirdiler. İngiltere Merkez Bankası, Fransa Merkez Bankası ve Almanya Merkez Bankası zannedildiğinin aksine o hükümetlerin özel mülkiyeti değil, devlet tara­fından ödünç verilen kişisel monopollerdir. Bu sistemin hizmetçilerinden İngiltere Middle Bankası'run Başkam Reginald McKenna şöyle söylemektedir: "Paraları ve kredileri çıkaranlar ve dağıtanlar, hükümetlerin tedbir­lerini yönlendirmekte ve halkların kaderlerini ellerinde tutmaktadırlar."

    İşte bütün bu merkez bankalarının Dünya Bankasın­dan ve IMF'den aldıkları borçlar, aslında Gizli Dünya Devleti'nin bankerlerinden ve bankalarından ödünç alı­nan ve onlara faizleriyle birlikte geri ödenen paralardır. Bu sistemde, borçlu ülkeler faiz yoluyla her yıl GDD'ye milyarlarca dolar ödemektedir. Nasıl ki ABD bu küresel sömürü sistemine yılda 500 milyar dolar faiz ödüyor- sa diğer ülkelerin dış borçlarıyla beraber ödenen bütün haraç dikkate alındığında bu rakamın 1 trilyon doları bulduğu görülecektir.

    ***

    Bu düzen üçkâğıt düzenidir. Küresel güçler, dünya ülkelerini sadece borçlandırarak sömürüp kontrol etmi­yor. Başka soygun ve köleleştirme araçları da geliştir­mişlerdir. Bunların başında da "yeşil kâğıt" dediğimiz dolar gelmektedir. Amerikan doları bir sömürü vasıta­sıdır. 1988'den itibaren doların altınla hiçbir ilişkisi kal­mamıştır. Federal Rezerv istediği kadar yeşil kâğıt, yani dolar basmaktadır.

    Bugün ABD dışında takriben 1 trilyon dolara teka­bül edecek kadar yeşil kâğıt bulunmaktadır. Bu kâğıtlar verilmiş ve karşılığında da mal alınmıştır, alın teri alın­mıştır, petrol alınmıştır. Yani yeryüzündeki 6 milyar in­san böylece sömürülmüştür. Kaldı ki bu sömürü sadece dolarla, yani yeşil kâğıtla yapılmamaktadır.

    Yine uluslararası finans kuruluşları ve bankalar va­sıtasıyla GDD, dünyanın her yerine sarı kâğıt dediği­miz tahviller satmaktadır. Bu tahviller vasıtasıyla yeşil dolarlar toplanıyor, yerine sarı kâğıt veriliyor. Dünya piyasalarında takriben 1 trilyon dolarlık tahvil tedavül­de bulunmaktadır. Yine bütün dünya ülkeleri, dolar dünya parası yapıldığı için merkez bankaları ve özel bankalar dolar rezervi tutmaktadır. Mesela Türkiye Merkez Bankası 80-90 milyar dolar rezerv tuttuğunu ilan etmektedir. Bu rezerv dolarlar aslında mevcutlu olarak bu merkez bankalarının kasalarında muhafaza edilmemektedir. Esasen paralar yine GDD'nin uluslara­rası bankalarında tutulmakta, bu paraların karşılığında, ülkelerin merkez bankalarına sadece, "Bizdeki hesabı­nızda şu kadar dolar bulunmaktadır." ifadesini taşıyan beyaz bir kâğıt verilmektedir. Ve ellerinde tuttukları yeşil dolarları, kendi hesaplarına, bir kere daha dünya piyasalarına sürerek mal ve üretim satın almaktadırlar. Böylece GDD, bütün dünyayı yeşil kâğıt (dolar), sarı kâğıt (tahvil) ve beyaz kâğıtlar (rezerv) ile gaddarca sö­mürmektedir.

    Esasen dünyanın gizli patronları, ABD Merkez Ban­kası vasıtasıyla istediği zaman, istediği kadar dolar ba­sıp istedikleri yere verebilecek kontrol ve mekanizmayı ellerinde bulundurmaktadır. İşte bu yüzden Kabbala'ya bağlı Siyonistler, sömürü ve ekonomik egemenlik vası­tası olan dolara "$" işaretini bu gayeyle vermişlerdir.

    Bu sembolün üzerindeki iki çizgi (II) Siyonist sembolle­re göre "dünya hâkimiyeti"ni ifade etmektedir. (S) harfi ise yine Siyonist inançlara göre "kuyruğunu ısıran yıla­nı" temsil etmektedir. Siyonizme göre yılan kuyruğunu ısırdığı zaman zafere ulaşılacaktır.

    Sömürünün bir başka tezgâhı da ekonomik kriz­ler çıkartmak ve borsayı dalgalandırmaktır. Bu güçler, küresel ya da bölgesel ekonomik krizler çıkartmakta böylece bütün insanlığı astronomik ölçüde sömürmek­tedir. Gizli Dünya Yöneticileri, istediği zaman borsaları düşürüp hisse senetlerini toplamakta, sonra borsaları yükseltip bunları satmaktadır. Böylece borsa dalgalan­malarının hepsi GDD'ye milyarlarca dolar pompalayan bir emme basma tulumba gibi çalışmaktadır. Dünya borsalarmdaki planlı manipülasyon sayesinde bu güç­ler, her yıl yine takriben 1 trilyon dolara yakın parayı hortumlamaktadır. Uluslararası sanayi kuruluşları, pet­rol ve ticaret şirketleri de küresel sömürgeciliğin vasıta­ları arasında bulunmaktadır. Dünyanın silah sanayisini de aym güçler elinde tutmaktadır. Peki Siyonistler silah sanayisini kontrol etmeye neden bu kadar çok önem ve­riyorlar? Çünkü Kabbala'ya bağlı Siyonistler için diğer milletleri bölüp parçalamak bir inançtır. Bunun için sa­vaşları körüklerler, ülkeleri birbirine düşürürler. Böy­lece hem hedeflerine ilerler hem de kasalarım parayla doldurmaya devam ederler.

    Gizli Dünya Devleti yöneticilerinin, bütün bu me­kanizmalar vasıtasıyla yapmış olduğu yıllık sömürüyü kesin rakamlarla hesaplamanın imkânı yoktur. Bura­daki bir trilyon rakamı, bu sömürünün 100 milyarlarca doların çok çok üstünde olduğunu belirtmek için kulla­nılmış ifadelerdir.

    Bu sömürü çarklarına göre yeryüzündeki herkes yıl­lık gelirinden daha fazlasını farkında olmadan bu küre­sel güçlere ödemek mecburiyetinde kalmaktadır. Hem devletler hem de fertler, gelirini dünyanın gizli patron­larına ödeyince, geçimi için yeniden borçlanmaktadır. Her aldığı borç için ödemek zorunda kaldığı faizlerle bir kısır dairenin içinde gittikçe perişan hâle gelmekte­dir. İşte bu gerçekler karşısında Rockefeller'ın şahsi ser­vetinin 100 milyar dolar veya 1 trilyon dolar olmasının ne önemi var? Onlar bütün insanlığı sömüren bir meka­nizmayı işleterek bütün dünya ekonomisini ve siyaseti­ni kontrol ediyorlar.

    ***

    İslam, bütün insanlığı eşit haklara sahip görür, hak­kı üstün tutar, sömürüyü reddeder, kimsenin kimseye kul ve köle olmasım kabul etmez. Bu yüzden Siyonizm tarihi boyunca, hep hakkı üstün tutan İslam'ı hedef al­mıştır.

    Hadisi şerifte, "el-Küfru milletun vahide" (Küfür tek millettir) buyurulmaktadır. Her ne kadar haritaya bak­tığımızda çeşit çeşit, renk renk birçok soylar, soplar, ül­keler görsek de bunun manası küfür tek bir merkezden idare edilir, demektir. Bu merkez dünya Siyonizmdir.

    İsterseniz Tevrat'a, isterseniz Kabbala'ya bakın Si- yonizmin amentüsünün şunlar olduğunu görürsünüz: Bunların birincisi Benî İsrail üstün ırktır. İkincisi Benî


    İsrail dünyanın efendisi, diğerleri kölesi olacaktır. Diğer ırklar maymun olarak yaratılmış, somadan insana dön­müştür. Çünkü diğer insanlar, Benî İsrail'e hizmetkâr olsun diye yaratılmıştır. Nihai hedef Siyonizmin dünya hâkimiyetini kurmaktır. Bunun için birinci adım olarak Sürgündeki Yahudiler Filistin'de toplanacaktır. İkinci adımda, Fırat'la Nil arasındaki vaat edilmiş topraklar­da Büyük İsrail kurulacaktır. İsrail Devleti'nin emniye­tini sağlamak için Fas'tan Endonezya'ya kadar 28 ülke­nin yönetimi elde tutulacak, bölünüp parçalanacaktır. İsrail'in güvenliği için Anadolu'da on dokuz Haçlı Se­ferini püskürten Selçuklu ve Osmanlı'mn mirasçısı, ba­ğımsız bir devlet olmayacaktır.

    Mescid-i Aksâ'mn yerine Süleyman Mabedi yeni­den inşa edilecek ve bütün bunlar gerçekleştiği zaman, Mesih yeryüzüne inecek, Davut Aleyhisselâmm tah­tına bir Yahudi Kralı olarak oturacak. Bu kral dünya hâkimiyetimizi tesis edecek ve İsrail oğullarının dünya hâkimiyetini ebediyen perçinleyecek. Siyonizmin inancı bu. Bunlar İsrail'in dinidir. Dinlerini de değiştirmezler.

    Nitekim bu gayeler çerçevesinde, 20. Asır başların­da, Theodor Herzl vasıtasıyla İsrail'i kurmak için Sul­tan Abdülhamit'ten Filistin'de toprak almaya teşebbüs etti. Sultan Abdülhamit Han bu teklifi reddedince, 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde Birinci Siyonist Kong­resi toplandı ve burada 3 önemli karar alındı:

    -   Sultan Abdülhamit tahttan indirilecek.

    -   Osmanlı yıkılacak.

    -   100 sene içinde İslamiyet'in velev ki reformlar yo­luyla da olsa ortadan kaldırılması sağlanacak.

    Bu kararların uygulanması, Siyonizmin mürşitleri ta­rafından İtalyan Hahambaşısı Emanuel Karaso'ya tevdi edildi. Emanuel Karaso, bu planı uygulamak için önce hazırlığını yaptı soma uygulamaya geçti. Bunun için İtalya'dan gelerek, Osmanlı topraklarındaki Selanik'e yerleşti. Burada "İttihat ve Terakki"yi önce demek ola­rak kurdu. Mason localarını açtı. Böylece etrafında in­san gücü oluşturmaya başladı. Bu bölgedeki bazı askerî bürokratları etkileyerek bunları tahrik edip Padişah'a karşı İstanbul'a yürümelerini sağladı. Barışçı bir sultan olan Abdülhamit Han bunları telef edebileceği hâlde şefkatli bir insan olduğu için, kan dökülmesini isteme­di. Ve bunların baskısıyla 1878'de kapattığı Meclis-i Mebusan'ı otuz sene soma 1908'de yeniden açü.

    Emanuel Karaso, bu meclise Selanik Milletvekili ola­rak girdi. O, çoğunluğu gayrimüslimlerden oluşan ve kendisinin kontrolündeki bu Meclis'ten bir yılda Sultan Abdülhamit'in halli için karar çıkarttı. Bu kararı tebliğ eden heyetin başında saraya bizzat kendisi gitti.

    1909'da Sultan Abdülhamit'i Selanik'e sürgüne gönderdiler. Bunun somasında İttihat ve Terakki par­ti hâline getirildi. Ve Meclis'e hâkim olundu. Birçok askerî bürokrat etki altına alındı. Böylece Emanuel Ka­raso, Basel Konferansı'mn kararlarının birinci adımım gerçekleştirmiş oldu.

    Sıra ikinci adıma gelmişti. Önce Libya, İtalyanlara verildi. Sonra Balkan Harbi çıkartıldı. Soma hiç lüzum yokken Osmanlı Birinci Cihan Harbi'ne sokuldu. Bi­rinci Cihan Harbi esnasında 1914'ten 1918'e kadar 4 yıl boyunca Galiçya'dan Yemen'e kadar 30 ayrı cephede çarpışan Osmanlı, bütün cephelerde Çanakkale Destanı gibi büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen bütün dünyaya karşı savaşmaktan bitap düştü. Sevr'i imzala­mak mecburiyetinde kaldı.

    Sevr, temelde Büyük İsrail projesidir. İngilizler, Filistin'e bu topraklarm kendilerinin olması için değil "Arz-ı Mev'ud"a dâhil olduğu için burayı alıp İsrail'e vermek amacıyla geldiler. Siyonizm, Büyük İsrail'i kur­mak amacıyla Sevr'i uygulayabilmek için 5 yıl uğraştı. Fakat daha 1919'da Kahramanmaraş'ta Sütçü İmam ve Rıdvan Hoca gibi millî kahramanlar öne çıktı. Ve deyim yerindeyse halk, kazma kürekle Fransızları kovdu. Yu­nanlılar 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktılar ancak orada da Balıkesirli Haşan Basri Çantay ve Vehbi Çıkrıkçı gibi millî kahramanların öncülük ettiği, büyük bir millî dire­nişle karşılaştılar. Bu büyük kahramanların oluşturdu­ğu Milis teşkilatları sayesinde bu haçlı güçleri istedikle­ri hedefe bir türlü ulaşamadılar.

    Bunları takiben 23 Nisan 1920'de TBMM'nin ku­rulması ve Anadolu'da işgalcilerin kovulması için topyekûn Millî Kurtuluş Savaşı'mn başlaması üzerine Sevr uygulanamadı. Bunun üzerine ırkçı emperyalizm dediğimiz Siyonizm, 5 yıllık Birinci Cihan Harbi ve İs­tiklal Savaşı'na rağmen bir türlü hedefine ulaşamayın­ca stratejisini değiştirdi. Savaşarak işgal yerine, Haim Nahum Doktrini ile Anadolu'yu yumuşak lokma yapıp Büyük İsrail'i kurma stratejisine döndü.

    Nitekim Mısır hahamı olan Siyonist Haim Nahum'un İnönü'nün danışmanı sıfatıyla katıldığı, 1923 yılında Lozan Antlaşması öncesinde Avrupalı dostlarına ve

    Mason loca şeflerine söylediği sözler bu stratejinin so­nucudur. Nahum, Avrupalı dostlarına şöyle diyordu: "Yanlış yapıyorsunuz; Anadolu'yu işgal etmekle Müs­lüman Türkleri sindireceğinizi mi sanıyorsunuz? Ha­yır, Türkleri savaşla yıkamazsınız. Birkaç yıl içinde bu milletin yemden dirileceğini, toparlanıp derleneceğini hesaba katmıyorsunuz! Öyleyse yapılacak şey, Lozan Antlaşması'yla bunlara bir fırsat tanıyıp bu zaman için­de İslamiyet'ten uzaklaştıracak, din ve tarih şuurunu unutturacaksınız. Müslüman Türkler, bir iman ve ahlak tahribatı süreci geçirmelidirler. Ekonomileri çökertilme- li, siyasi partilerden gazetelere, hepsi ele geçirilmelidir. Yumuşak ve kolay lokma yapıldıktan soma, Türkiye parçalanıp Büyük İsrail'e katılmalıdır. Bu şartları yeri­ne getirmeden Türk milletini tarih sahnesinden silmek mümkün değildir. Bu şartlar tekâmül etmeden savaşır­sanız, kazanamaz yenilirsiniz."

    Böylece Lozan bir mola olarak imzalanmıştır. Siyo­nizm bir yandan Haim Nahum doktrinini uygularken öbür yandan da hedefini gerçekleştirmek için şu planı adım adım yürütmektedir. İşbirlikçiler vasıtasıyla Tür­kiye, AB'ye girme teşebbüsleriyle yıpratılmakta, itiba­rı yok edilmektedir. Uygun zaman geldiğinde Türkiye özel statüyle AB'ye alınacak, hemen arkasından İsrail'in de AB'ye girmesi suretiyle Türkiye İsrail ile aym birli­ğin parçası olacaktır. Bunun ardından "AB çok büyü­dü. Ortadoğu'yu ayrı bir kısım yapalım." denecek, Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölge İsrail ile birlikte ayrı bir birlik, ayrı bir devlet olarak tanınacaktır.

    ***

    Siyonizm bir timsaha benzer. Bu timsahın üst çenesi Amerika ise alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Beyni Siyo­nizm, gövdesi ise işbirlikçilerdir. Türkiye üzerinde oy­nanan oyunları bilmek için milletimizin iki asırdır sü­rüklendiği Batılılaşma macerasım ve Avrupa Birliği'ni iyi bilmek gerekir. 1980'li yıllardan itibaren Millî Görüş olarak bütün Anadolu'yu dolaşıp Ortak Pazar'la ilgili konferanslar vererek, bu birliğin gerçek mahiyeti nok­tasında Türkiye'mizi ve insanımızı uyarma görevim yapmış idik. Türkiye'nin de körü körüne dâhil edilmek istendiği bu birlik nedir? Nasıl oluşmuştur Avrupa Or­tak Pazarı? Bugünkü ifadesiyle Avrupa Birliği, geleceği olan bir kuruluş mudur?

    Ortak Pazar kelimesi içinde "Pazar" diye bir söz ifa­de ediliyor. Yapılan propagandalarla da bunun sanki bir iktisadi iş birliği hareketiymiş gibi anlaşılmasına özen gösteriliyor. En baştan belirtmek gerekir ki aslın­da Ortak Pazar denen hadise, bir iktisadi iş birliği hadi­sesi değildir. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne sokulması demek 400 milyonluk bir Hristiyan âleminin içerisine, 75 milyonluk Türkiye'yi götürüp bir vilayet olarak bağ­lamak, onların emrine sokmak, onlarla birlikte tek bir devlet hâline getirmek hadisesidir. Hadise ekonomik değil, siyasidir ve ideolojiktir. Bundan dolayıdır ki ikti­sadi meselelerin ötesinde çok büyük mana ve ehemmi­yet taşıyan bir konudur.

    Haçlı Seferleri ile elde edilemeyen sonuçları, bu isim­ler altında elde etmenin bir oyunudur. Avrupa Birliği'ne Türkiye'nin vilayet yapılmasıyla önce bağımsızlık orta­dan kalkacak, çünkü onlar ne karar alırsa Türkiye bir vilayet gibi "Baş üstüne" diyecek. Kalkınma değil, en büyük tesislerimiz onların olacak, bize ise sadece gar­sonluk ve çıraklık kalacak.

    İşte bundan dolayı bu memleketin inanmış milyon­larca inşam Allah'ın izniyle ne yapıp edip taklitçi zihni­yetlerin millete sormadan bir gürültüye getirip bu mil­leti Avrupa'ya vilayet yapma hareketine mani olacaktır.

    Almanya'da da, Fransa'da da çok fazla Katolik Hris- tiyan vardır. İkinci Cihan Harbi'nde bu iki Katolik toplum birbirini kıyasıya ezdi, biçti, doğradı. Harpten sonra Papa, bu ülkelerin yöneticilerini çağırarak, "Gelin bakalım buraya evlatlarım!" dedi. "Bak bin yıldan beri hep birbirinizle harp ediyorsunuz. Katolikler olarak aranızda birbirinizi kesmeyi, öldürmeyi ortadan kaldı­rın. Nasıl olacak bunun çaresi? Bakınız nasıl ki Amerika ayrı ayrı devletlerdi, birbiriyle harp ediyordu, bir araya geldi tek devlet oldu, artık birbiriyle kavga etmez oldu. Siz de tek bir devlet olacaksınız ve artık birbirinizle kav­ga etmeyeceksiniz." dedi. Bugünkü Avrupa Birliği'nin kararı ilk defa 1954 senesinde Roma'da yapılan Kato­lik toplantısında, Papa'mn tavsiyesiyle alınmıştır. Bu Katolik toplantısına Almanya Başbakanı ve bir Katolik olan Konrad Adenauer, Fransız Başbakanı Katolik olan Robert Schumann ve İtalyan Başbakanı yine bir Katolik olan De Gasperi üç ülkenin başbakanları olarak iştirak ettiler. Bu üç başbakan üç yıl çalışarak, 25 Mart 1957'de Roma Antlaşması'm imzaladılar.

    Yani, Avrupa Birliği'nin temeli Hristiyan medeniye­tine dayanmaktadır. Bizim medeniyetimiz ise İslam'ın asırlar boyu insanlığa saadet getiren ve hakkı üstün tutan ulvi prensiplerine dayanmaktadır. Tarih boyunca insanlığa saadet getiren bizim medeniyetimizi bırakıp da Hristiyan medeniyetim benimsemeye kalkışmak en büyük şuursuzluktur ve asla kabul edilemez. Böyle bir vahim hata, ancak bizim medeniyetimizin ne olduğu­nun idrak edilememesine dayamr.

    Biz bin yıl insanlığa ışık tutmuş bir milletiz. Bize ya­raşan, insanlık ve ahlak çöküntüsü bakımından bir fe­lakete giden Batı'mn arabasına atlamak değildir. Bize yaraşan Müslüman ülkelerle adil, Hakk'a dayalı bir birlik kurmak, Batı'ya da Doğu'ya da örnek olmaktır. Bizim milletimizin vazifesi budur. "Türkiye'yi götü­rüp illa Avrupa Birliği'ne sokacağız." demek, sadece Türkiye'ye değil, bütün insanlığa kötülük yapmaktır. Çünkü kurtuluşun kapısmı kapatıyor.

    İlla Avrupa diye tutturanlarla, üniversiteye giden kız çocuklarına başını açtırmaya çalışanlar aym adam­lardır. Avrupa'yı ilerici görüp İslam'ı gerici görenler aynı adamlardır. Adam kalkıyor: "Efendim! Avrupa bizi, Avrupa Topluluğu'na layık gördü." diyor. Bu söz ve yaklaşımlar, bütün ecdadımızın kemiklerini sızlatan ifadelerdir. Ne demek bu! Kimmiş Avrupa? Nereye gir­memize layık görüyormuş! Biz tarihin en şerefli mille­tiyiz. Biz Avrupa'yı bir şeye layık görürüz veya görme­yiz.

    Bunların çoğu nefsine esir insanlar. İçki içsin, zevkü- sefasma baksın. Öyle Türkiye kalkınacak diye Avrupa Birliği'ni istemiyor. Kendi millî benliğine, kendi tarihi­ne, kendi özüne o kadar yabancılaşmış ki ne istediğinin farkında değil.

    Bugünkü nüfusumuz kadar, cephelerde şehit ver­di bu millet. Biz Çanakkale Harbi'ni neden yaptık? Bu memleket götürülüp Avrupa'ya vilayet yapılacak idiy­se Çanakkale Harbi'nde onca şehidi niye verdik? Ça­nakkale Harbi'ni kaybetmiş olsaydık İngilizler gelip bü­tün ülkeyi işgal edecekti, sonra istediği yeri satın alacak ve bizi garson, çırak olarak kullanacaktı. Şimdi Avrupa Birliği yoluyla aynı şeyi yapıyor. Haçlı Seferleri ile elde edemediklerini şimdi Roma Antlaşması ile gelip aldata­rak tatbik etmek istiyorlar. Hadise bu kadar mühimdir.

    Bir gün haberlerde, "Belçika'da Türk Köyü" diye bir köy gösterildi. Adı Faymonville. Haçlı Seferleri düzen­lenirken bu köyün halkı sefere katılmamış. "Siz Türk- lerden yanasımz, öyleyse Türk köyüsünüz." demişler bin sene önce. O günden bu güne kadar bunların adı Türk Köyü kalmış. Belediyelerinin önünde ay-yıldız var. Bu köyün futbol takımının formasının önünde de ay-yıldız var. Ama kendileri şarap içen, domuz eti yi­yen insanların köyü. Bunu neden hatırlatıyorum. Bizim, Süleyman Arif Emre Bey'in güzel bir sözü oldu. "Ho­cam bunlar bizi Ortak Pazar'a sokup bütün Türkiye'yi o Belçika'daki köy hâline getirmek istiyorlar." dedi. Onun için söylüyorum. İnsanlıktan, haktan, adaletten, millî kültürümüzden, dinimizden hiçbir eser kalmaya­cak. Bundan, ne bize ne de onlara hayır gelir. Çünkü biz bunların hakikisini kurup onlara da örnek olmak mec­buriyetindeyiz.

    Bir an için Avrupa Birliği'ne girdin diyelim. Ne ola­cak? Bütün para Yahudi'nin elinde. Çıksa buraya gel­se, en stratejik, en verimli müesseseleri satm alır. Yani bugün senin sahibi olduğun fabrika yarın bir Yahudi, bir Ermeni, bir Rum'un olacak. Sen kendi fabrikanda muhasebeci olacaksın. Bugün bir turistik otelin sahi­bi, yarın onların garsonu olacak. Neden? Çünkü Ortak Pazar'ın sistemi öyle ki zengini zengin, fakiri fakir yapı­yor. Onların fert başına düşen millî geliri seninkinin 10 katı. Bu fakir gidip de o zenginle ortak olduğu zaman, zenginleşmeyecek, elindekini de kaybedecek.

    Zaten düzen sömürü düzenidir. Hiçbir fabrika kura­mazsın, hiçbir sanayi tesisi açamazsın. Yarım asır Avru­pa Birliği hayaliyle boşu boşuna geçirildi. Hiçbir sanayi kurulmadı. Bizim başladığımız ağır sanayi fabrikaları­nın üzerine tek bir taş koymadılar. Şimdi gidin süper­marketlere bakın. Başkent Ankara'daki markette Yu­nan mısırından yapılmış cipsler satılıyor. Bütün raflar Amerika'dan, Fransa'dan, İtalya'dan ithal edilmiş ıvır zıvırla dolu. Çünkü onlar ortak, biz pazarız. Hem de daha Avrupa Birliği'ne girmeden böyle. "Girdik" dedin mi her tarafta bunların malı gelip dolacak. Biz ne olaca­ğız? Kendi fabrikamızda, kendi vatanımızda tezgâhtar olacağız. "Yok efendim biz de çalışırız. Bizim insanımız çalışkandır." Doğru ama mantar tabancasıyla da 42'lik topun karşısına çıkılmaz.

    Ama bir an için aksini düşünün. Biz Müslüman ül­kelerle beraber bir Ortak Pazar kurduk. O zaman ne olacak? 1, 5 milyarlık büyük bir İslam âlemi var. Müs­lüman ülkeler Avrupa gibi doymuş değildir. Her türlü ihtiyaca açtır. Çünkü bugüne kadar sömürülmüş, hep geri bırakılmışür. Bu ülkelerin içerisinde teknolojik ba­kımdan en fazla ilerlemiş ülke de Türkiye'dir. Türkiye öyle bir noktadadır ki bugün birazcık gayret etse uçağı­nı, tankını kendi yapar, fabrikalarını kendi kurar.

    Bugün Suudi Arabistan'ın ABD'ye bir defada ver­diği uçak siparişinin miktarı 5 milyar dolardır. Şu an Amerika'da uçak sanayisinde 700 bin kişi çalışıyor. Bu 700 bin kişinin 300 bini Amerikan Ordusu'na, 400 bini dışarıdaki siparişlere, yani Müslüman ülkelerden gelen uçak taleplerine çalışıyor. Bu siparişler bize gelse ne oluruz? Biz birden bire dev bir ülke hâline geliriz. Dün­yanın siparişi, dünyanın parası, dünyanın işi. Kimse peşimizden yetişemez. Bu kadar büyük bir tarihî fırsat önümüzdedir. Türkiye'nin menfaati, Avrupa kapısında beklemek değil, Müslüman ülkelerle ortak bir birlik ve ortak bir pazar kurmaktır. Biz onlar gibi, kardeş Müslü­man ülkeleri sömürecek değiliz. El birliğiyle bin yıllık tarihimizde olduğu gibi, hem onların kalkınmasına yar­dım edeceğiz hem de kendimiz güçleneceğiz. Asırların meydana getirdiği bu gecikme, Türkiye'nin öncülüğün­de İslam âleminin büyük bir kalkınma hamlesinin sebe­bi olabilir.

    Bizimle rekabet edemezler. Bu gerçekleri dünya Si- yonizmi de biliyor. Hatta biz bilmiyoruz, onlar biliyor. Bildikleri için de senelerdir bizimle uğraşıyorlar. Bili­yorlar ki Türkiye azıcık fırsat bulsa birden bire güçlene­cek. Bunu istemiyorlar. İstemedikleri için de hep Türki­ye ile uğraşıyorlar.

    Yıllarca elhamdülillah, kar kış demeden Anadolu yollarına düştük. Ortak Pazar nedir, Avrupa Birliği ne­dir diye İlmî konferanslar verdik. 75 milyon insanımıza bu gerçekleri anlattık. Zaten insanımız bunu biliyor. Bu inançla bir kez daha söylüyorum; İslam Birliği muhak­kak kurulacak. Hiç başka yolu yok. Biz bunu bugünden söylüyor ve ilan ediyoruz. İçimizde bu gerçeğe ters dü­şenler, yarın İslam Birliği kurulduğunda mahcup ola­caklardır.


    Siyonist-kapitalist emperyalizmin oyunlarım anla­manın en önemli yollarından biri de Ortadoğu ve İslam coğrafyasında son yüzyılda yaşadıklarımızda. Özel­likle petrol odaklı Ortadoğu oyunlarını kavrayabilmek için sizleri biraz geçmişe, bizzat yaşadığımız olaylara götürmek istiyorum.

    Yer Bağdat... Bağdat'm tam merkezinde, zafer abi­delerinin yanındaki görkemli büyük binanın avizeli salonundayız. Kırktan fazla Müslüman ülkeden da­vet edilmiş altı yüze yakın ilim, fikir ve devlet adamı­nın karşısında Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, askerî üniformasıyla kürsüde konuşuyordu. Arkasında iki generali ayakta, muhafızı olarak duruyordu.

    Günlerden 17 Haziran 1990... Körfez Krizi'nin başla­masına daha bir buçuk ay var. O gün dört saat konuşan Saym Saddam Hüseyin bizlere, bir gün evvel ABD'de Yahudi lobisinin aldığı kararları açıklıyordu: "İran-Irak Savaşı'ran ardından Ortadoğu'da denge İsrail'in aleyhi­ne bozulmuştur. Irak'ın ordusu dokuz yıl süren büyük bir savaş tecrübesi kazanmıştır. Ayrıca Irak Ordusu di­ğer ülkelerin desteğiyle modern silah ve teçhizata ka­vuşmuştur. Uzun menzilli füze rampalarımn hazırlığı içindedir. Bu güç İsrail'e karşı büyük bir tehdit oluştur­maktadır. Ne pahasına olursa olsun bu güç ezilmelidir ve Irak'a karşı bütün Batılı ülkeler tarafından silah am­bargosu uygulanmalıdır."

    Saddam Hüseyin, ABD'deki Yahudi lobisinin bu ka­rarlarını açıkladıktan soma daha o gün gelecek tehlike­ye işaret ediyordu. Ve diyordu ki: "Bize, fiilen ambargo konulmuştur. Sadece savunma ihtiyaçları bakımından değil, onarmak istediğimiz ve kurmak istediğimiz petro- kimya sanayisinin ihtiyaçlarını bile temine engel olmak­tadırlar. Hatta yola çıkan kalın cidarlı çelik borularımız dahi başka ülkelerden geri çevrilmiştir. Üzerimizde çok yönlü bir plan uygulanmaktadır. Haksız tecavüzler ve davramşlar dayanılmaz boyutlara gelmektedir. Bu teca­vüzde Irak hedef alınmışsa da gerçekte maksat bütün İslam âlemini ezmektir. Onun için biz bu konferansımı­za slogan olarak 'Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.' anlamındaki ayeti kerimeyi seçtik."

    Tam 99 gün soma, 23 Eylül 1990 günü yine Bağdat'ta­yız. Körfez Krizi'nin en ateşli günleri. Her an üçüncü dünya harbinin çıkacağı endişeleri yaşanıyor. Tam bu sırada yine Saddam Hüseyin'le beraberiz. Ancak, bu se­fer ne Bağdat'ın görkemli konferans salonunda ne de Saddam Hüseyin'in sarayının ihtişamlı bir bölümünde- yiz. Sarayın sade döşenmiş bir salonundayız. Saddam Hüseyin dinç görünümlü ve dinamik yapısıyla salona girdi. "Sayın Erbakan, hoş geldiniz. Uzun zamandan beri görüşemedik. Tekrar buluştuğumuza memnun ol­dum." diyerek söze başladı. Üç saat süren bir görüşme yaptık. Saddam Hüseyin bu görüşmemizde 99 gün önce Bağdat Konferansında işaret ettiği hususların nasıl or­taya çıktığını önemle belirtti ve bilhassa üzerlerinde uygulanan planların dayamlmaz noktaya gelmesi dola­yısıyla Kuveyt'e müdahaleye mecbur kaldıklarım ifade etti. Yani "Kendi tercihimizle değil, mecbur kaldığımız için bu adımı attık." diyordu.

    Bütün dünyanın gözlerinin dikildiği Bağdat'ta, gece saat 9'dan 12'ye kadar devam eden 3 saatlik görüşme­mizden soma otele giderken, bütün konuşmaları bir kere daha zihnimde hatırlamaya çalıştım. Her şeyden önce Körfez Krizi neden İkinci Dünya Savaşı'ndan son­ra dünyanın en mühim olayı olmuştu? İnsanlık bu ara­da uzun yıllar Kore Savaşlarım, Vietnam Savaşlarını, İran-Irak Savaşı'nı, Afganistan Savaşı'm ve daha birçok savaşı yaşamıştı. Ancak, Körfez Krizi hepsinden daha başka bir önem taşıyordu. Bütün dünyayı ayağa kaldır­mıştı. Bu önem nereden geliyordu? Bunu düşündüm.

    Evet, hakikaten Bağdat'ta yaşadığımız bu önemli sa­atler, bütün dünyanın âdeta tek mesele olarak Körfez'le meşgul olduğu en ateşli günlere ve bizim de Körfez Krizi münasebetiyle yapmakta olduğumuz 22 gün 22 gecelik "Körfez Barış Harekâtı" çalışmalarımızın tam ortasına rastlıyordu. Herkes bir an önce savaş çıkma­sı yolunda çalışırken, Körfez'deki yangına körükle gi­derken, biz tam tersini yapıyorduk. Bütün gücümüzle Körfez'de bir savaş çıkmasını önlemek için gayretle ça­lışıyorduk.

    Bu çalışmamız 9 Eylül günü İstanbul'dan Mekke Konferansı'na gitmekle başladı. Bağdat, Mekke, Am­man ve Trablus arasında tam bir mekik diplomasisi şeklinde devam etti. Uçakta zihnimde geçmiş canlan­dı. Çok önemli bir olayı bir kere daha hatırladım. 1952 yılının ilkbahar aylarıydı. Almanya'da doktora tezi ve doçentlik tezi çalışmalarımı bitirdikten soma Aachen Technische Hochschole'sinde Prof. Schmidt ile beraber bugünün harp sanayisinin temelini teşkil eden füzeler ve Leopar d tank motorlarının geliştirilmesiyle ilgili araştırmaları yürütüyorduk. Prof. Schmidt, harp içinde­ki Almanya'nın en üst seviyede araştırmalarım yapan Deutsche Luftfaht Forschung Merkezi'nin en önemli şahsiyeti idi. Dünya'da ilk defa Alman Ordusu'nun, Avrupa'dan yapılan atışla Londra'yı vurduğu VI - V2 füzelerinin keşfinde önemli rol oynamıştı. Bir gün üni­versitenin araştırma laboratuvarında çalışırken benimle görüşmek istediğini söyledi. Elinde, ESSO Petrol Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller'in gizli bir konferansa davet kartı bulunuyordu. Bu konferansa kendisinin gideme­yeceğini, ancak böyle önemli bir şahsın verdiği konfe­ransta isminin yazılı olduğu masanın boş kalmamasına da ehemmiyet verdiğini belirtti. Mümkünse bu konfe­ransa kendi adına benim gidip yerini almamı rica etti. Memnuniyetle kabul ettim.

    Konferans, o tarihte, harpten çıkmış Almanya'mn yı­kık Aachen kentinin ilk tamir edilen, en lüks binasında yapılıyordu. Bu bina, aslında bir termal kaynak bulun­duğu için adı Bad Aachen olan Aachen şehrinin ağaçlar içindeki meşhur Kürhaus Oteli idi. Girişte sıkı kontrol­ler yapıldı. Davetiyeyi göstererek Prof. Schmidt'in adı­na onun yerine oturdum. Şehrin valisi, Başpiskopos'u, profesörler, ileri gelen iş adamları ve yazarlardan müte­şekkil seçkin bir topluluk bu konferansa davet edilmişti. ESSO Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller açış konuşması yaparken şunları söyledi:

    "Sizleri her ne kadar 'Bugünkü Arabistan' konulu bir konferansa davet ettimse de bu davetin böyle tak­dimi konferansın gizliliği münasebetiyledir. Toplantı­nın asıl maksadı şudur: Suudi Arabistan'ın yeni petrol bölgesi Dammam'dan geliyorum. Amerikalılarla be­raber dünyanın en zengin petrol kaynaklarım bulduk. Amerika'nm ve Avrupa'nın önemli şehirlerinden seçil­miş kimselerle yapılmasını programladığımız bu gizli toplantılarla, bu muazzam servetin Batıkların yararına kullanılmasını nasıl temin edebileceğimizin istişarele­rini yapmak istiyoruz. Onun için bu büyük zenginlik hakkında size kısaca bilgi verdikten sonra, aslında ben sizin tavsiyelerinizi dinlemek istiyorum."

    Suudi Arabistan'da dünyanın en zengin petrol ya­takları bulunmuş ve ilk üretim başlamıştı. Buradaki rezervler, dünya toplam petrol rezervinin yüzde yirmi­sine denk büyük rezervlerdi. Batı bu rezervlerin kendi yararma kullanılmasını istiyordu. Bunun daha ilk gün­den tedbirlerini almaya çalışıyordu. Dr. Müller ayrıca konuşması esnasında Müslümanlık hakkında gerçek­le hiç alakası olmayan o kadar yanlış şeyler anlattı ve Müslümanların hakkı olan bu petrolü onlardan alabil­mek için toplantıya iştirak edenler de o kadar insanlık dışı haksız teklif ve tavsiyelerde bulundular ki o gün hayatımın feveran göstermemek için en çok çaba sarf ettiğim günü oldu. Prof. Schmidt'in yerine gittiğim için susmak zorunda kaldım. Ancak, reaksiyonumu hemen o gece Türkiye'deki arkadaşlarıma kırk sayfalık bir mektup yazarak duyurmak ihtiyacım hissettim.

    Batı, Körfez petrolüne ilk günden beri hep bu gözle bakmıştır. Bu petrolü kendi kontrolünde tutmaya her şeyden fazla önem vermiş, özen göstermiştir. Çünkü petrol, bugünkü Batı endüstrisinin en kaçınılmaz enerji kaynağıdır. Yani Batı'nın petroldeki çıkarı hayatidir. Ba- tılıların, petrolü elde etmek için neler yapabileceği, ka­palı kapılar arkasındaki gerçek yüzü o gün ortaya çıkı­yordu. Petrol kaynaklarına sahip olan İslam ülkeleri ve insanlarının hayatına karşı Batı'nın, ne büyük haksızlık ve zulümlere girişebileceği kendini belli ediyordu.

    Nitekim 1973 yılında, İsrail'in bölgedeki devletlere haksız tecavüzü üzerine Suud Kralı Faysal haklı olarak Batı ülkelerine sattığı petrolün fiyatım bir tepki olarak artırınca, Batılılar da derhal bir araya gelerek meşhur "Enerji Ajansı"nı kurdular. O zaman da, Türkiye'yi bu ajansa dâhil etmek için çok çalıştılar. Ancak, bu ajansın maksadı kendi ifadelerinde de belirtildiği gibi petrolü "silah olmaktan" çıkarıp Müslüman ülkelerin elinden yok pahasına satın almak olduğundan, biz Türkiye'nin bu ajansa üye olmasım millî menfaatlerimize uygun bulmadık. Biz hükümetteyken Türkiye'nin dört yıl bo­yunca bu ajansa üye olmasım önledik. Çünkü kardeş Müslüman ülkelerden Türkiye'nin ihtiyacını karşıla­yacak petrolü daha ucuz fiyatla zaten alıyorduk. Enerji Ajansı aldığı tedbirlerle varili 40 dolara kadar çıkmış petrolün fiyatını 6 dolara kadar düşürdü. Buna karşılık Batı, sattığı sanayi ürünlerinin fiyatlarını ise hızla yük­seltmeye devam etti. Sonunda ezilen yine Müslüman ülke halkları oldu.

    Bundan bir müddet soma, Batı'nın müttefiki olan İran'da Şah'm devrilmesini müteakip oluşan yeni yöne­tim Batı denetiminde olmadığı için, Amerika Körfez'de- ki petrolden yine endişelenmeye başladı ve "Çevik Kuv­vet" hazırladı. Bu kuvvetin her an Körfez'e müdahale edebilmesi için Türkiye'deki üsleri kullanma talebinde bulundu. O zaman biz Meclis'te bu talebe şiddetle karşı çıktık ve gerçekleşmesini önledik.

    Körfez'de zengin petrol yataklarının bulunmasından bu yana geçen 40 yıllık sürede bu önemli olaylar zinci­rine bir yenisi eklendi. Batı, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri en büyük askerî yığmağı Körfez'e yaptı. Bu kadar kısa zamanda bunca askerî yığmağın yapılmasının se­bebi nedir? Bu önem nereden ileri geliyor? Gerek bu son Körfez olayını ve gerekse 40 yıldan beri cereyan eden olayları açıklayabilmek için petrolün ve Körfez'deki petrol yataklarının ehemmiyetini ve bunun dünya den­gesinde oynadığı büyük rolü bilmek mecburiyeti vardır.

    Yapılan araştırmalar hızla artan enerji ihtiyacım kar­şılayabilmek için mevcut imkânların sınırlı olduğunu, önümüzdeki dönemlerde büyük güçlüklerle karşılaşıla­cağını açıkça göstermektedir. Her türlü tedbire rağmen petrol bugün hâlâ insanlığın enerji ihtiyacım karşılamak bakımından çok önemli bir kaynağı teşkil etmektedir. Diğer yandan bugünkü medeniyetin, savunma ve silah sanayisinin bel kemiğini de yine petrol teşkil etmektedir.

    Çünkü uçaklar, tanklar, gemiler petrolle çalışmaktadır. Ayrıca sivil hayatın en önemli unsuru olan taşıtlar da petrolle hareket etmektedir. Bütün bu özellikleriyle pet­rol çok önemli, hayati ve stratejik bir madde mahiyetini taşımaktadır. İşte bütün insanlık için her bakımdan çok büyük önem taşıyan petrolün, yeryüzündeki rezervleri ve üretimi sınırlı bulunmaktadır.

    Dünyadaki toplam petrol rezervlerinin yaklaşık yüz­de 10'u Irak'ta, yüzde 10'u Kuveyt'te, yüzde 20'si Suu­di Arabistan'da, yüzde 10'u da İran'da bulunmaktadır. Böylece Körfez bölgesindeki petrol, dünya rezervinin yarısına tekabül etmektedir. Bu petrol rezervlerinin bu­günkü fiyatlarla değeri trilyonlarca dolar tutmaktadır. Bu kaynağı kontrol etmek demek, bir yandan dünya sermaye gücünü kontrol etmek, diğer yandan da bütün insanlığa hükmetme imkânını elinde bulundurmak de­mektir. Ayrıca Körfez ülkelerinin bugüne kadar petrol üretimi vasıtasıyla elde ettikleri servetin hâlen yaklaşık 700 milyar dolarlık kısmının Batı bankalarında bulun­duğu ve bu servetin Batı bankalarının temel kaynakla­rından birisi olduğu dikkate alınırsa, Körfez politikası­nın her yönüyle ne kadar büyük önem taşıdığı açıkça görülür.

    Zengin ülkelerden meydana gelen, bir "Kuzey" var. Bu zengin "Kuzey" ülkelerini yönlendiren güç, gerçek­te bir "Ezen Güç"ü oluşturmaktadırlar. Bu "Ezen Güç" netice itibarıyla bir yandan dünya sermayesini elinde bulundurarak, diğer yandan da bankalar, sanayi kuru­luşları, uluslararası şirketler, tüm iletişim araçları, si­yasi yönetimler ve gelişmiş istihbarat kuruluşları gibi etkili mekanizmalar vasıtasıyla bütün insanlığı sömür­mektedir. Bu "Ezen Güç" sadece geri kalmış ülkelerin halklarını ezmekle kalmıyor, gelişmiş ülke halklarını da eziyor. Batı veya Doğu ülkelerinde meydana getirilen değişiklikler de sonuç olarak "Ezen Güç"ün sömürüsü­nün Doğu'ya da yaygınlaşması manasını taşımaktadır. Çünkü şimdi Doğu ülkelerinde serbest piyasa ekonomi­sine geçilmekte, bu ülkelere "Ezen Güç"ün sermayesi borç olarak verilmektedir. Böylece bir yandan bu ülke­ler yönlendirilmekte, diğer yandan bu ülke halkları bu sermayeye esir edilmekte ve sömürülmektedir. Böylece yapılan iş, 6 milyarlık insanlığı ezmek ve sömürmekten ibarettir.

    Bu "Ezen Güç"ün icraaüm gördükçe, dünyanın gidi­şatında oynadığı rolü ve faaliyetleri izledikçe, çocuklu­ğumuzda gördüğümüz korku filmleri aklımıza geliyor. Bir Drakula Vampiri vardı ve insanların kanını emerek yaşardı. Bunun için her yola başvurur, insafsız bir şekil­de insanları öldürür, ezer, kırardı. Şimdiki "Ezen Güç" de 6 milyar insanın hakkım yiyor, onları sömürüyor, ız- dırap ve gözyaşına boğuyor.

    ***

    Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, 23 Eylül 1990 günü Bağdat'ta yaptığımız görüşmede, "Birleşmiş Mil­letler ve Batı, İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilme­si konusunda hiçbir yaptırım düşünmedi. Ama şimdi bize karşı hepsi beraber ayağa kalktılar. İsrail'in atom bombasına ve kimyasal silahlarına sahip olmasına Ba- tılılar hiçbir reaksiyon göstermedi. İsrail'in Filistin'deki insanlık dışı katliamlarına ses çıkartmadı. Ama bizim meşru savunma silahlarımızı ortadan kaldırmak isti­yor." demişti. Aslmda Saddam sözleriyle, işte bu "Ezen Güç"ün kalbim ve beynini tarif etmeye çalışıyordu.

    Ortadoğu sorununun bütün boyutlarıyla anlaşıla­bilmesi için emperyalizmin bölgedeki planlarının bilin­mesinde zorunluluk vardır. Müslüman ülkelerin büyük mali kayba ve yakılıp yıkılmasına sebep olan İran-Irak Savaşı'nın 8 yıl devam ettikten soma sona ermesi Müslü­manları sevindirmişti. Ancak, bu savaştan soma Irak'm tecrübeli ve güçlü bir orduyla ortaya çıkması İsrail'i bü­yük kuşku duymaya sevk etti. İsrail, Irak'ı baş düşman ilan etti. Onu ezmek için her çareye başvuracağını ilan etti. Irak, uzun süren savaş dolayısıyla 70 milyar dolar dış borç yapmıştı. Savaştan sonra, savaşın yaralarını sarmak ve kalkınmak istediğinde bu ağır borç onun eli­ni kolunu bağlıyordu. Bu durum karşısında Suudi Ara­bistan ve Kuveyt'e müracaat ederek, "Biz bu savaşı he­piniz için yaptık. Bu borçlardan kurtulmamıza yardımcı olun." dedi. Suudi Arabistan ve Kuveyt savaş esnasında Irak'a yardım etmişlerdi. Savaştan soma Suudi Arabis­tan Irak'm bu talebine müspet cevap verdi ve gereğini yaptı. Kuveyt ise aralarındaki toprak ihtilafını ortadan kaldırmak için Basra Körfezi'ndeki iki adayı ve ihtilaf­lı bölgedeki bir kısım toprakları vermeye razı olmadığı gibi savaş borçlarının ödenmesi için istenen katkıya da razı olmadı. Bu hususta Cidde'de yapılan müzakereler netice vermedi. Irak, Kuveyt'i işgal ederek ilhak ettiğini ilan etti. Amerika olayı fırsat bilerek Körfez'e ve Suudi Arabistan'a büyük bir askerî güç yerleştirdi, bu gücü sürekli olarak arttırmaya devam etti. Irak'ı ve Ürdün'ü ablukaya aldı. Bu ablukayı delme teşebbüslerine karşı Birleşmiş Milletler'den silah kullanma kararını çıkarttı.

    Bu olaylar cereyan ederken toplanan İslam Konfe­ransı, Körfez Krizi'ne bir çözüm bulamadı. İkiye bölün­dü ve meseleleri bütün üyelerinin iştirakiyle müzakere edemeyecek bir duruma düştü. Kardeş Müslüman ül­keler arasında hakemlik ve arabuluculuk rolü oynaması gereken Türkiye'nin yönetimi ise daha olayların başın­dan itibaren ABD Başkanı Bush'un emrine girerek taraf tuttu ve kardeş Müslüman ülkeler arasında hakemlik yapma imkân ve vasfım kaybetti.

    İşte bizi 22 gün 22 gece sürekli çalışarak, "Körfez Barış Harekâtı"m yapmaya sevk eden sebepler bunlar olmuştur. Bu çalışmalarımız 9 Eylül 1990 günü başla­dı. 1 Ekim 1990 gününe kadar sürdü. Bu çalışmalarımız esnasında dört grup faaliyetimiz söz konusu olmuştur.

    Bağdat, Mekke ve Trablus Konferanslarına katıldık. Körfez Krizi'ne çözüm bulmak için Amman, Mekke ve Bağdat'da Müslüman Topluluklar Birliği (MTB) temsil­cileriyle toplantılar düzenledik. Krizi sulh yoluyla çöz­mek için Suudi Arabistan ve Irak yetkilileriyle bir ara­ya geldik. Körfez olayı gerçekte insanlık tarihinin beş önemli oluşum çizgisinin bir düğüm noktasıdır. Bunun için biz de bu çalışmalarımızda beş adımm atılması için gayret ediyorduk. Önce çizgiler üzerinde biraz durayım.

    Emperyalizm, yani "Ezen Güç" Çizgisi: Doğu-Batı ayrımı ortadan kalktıktan soma "Ezen Güç" bütün maz­lumlara karşı daha pervasızca tecavüz etmeye başladı.

    ABD; Libya, Dominik, Granada, Panama ve Liberya'da­ki fiili müdahalelerinin ardından şimdi en pervasız ve en büyük tecavüzünü yapmaya kalkışıyordu. Bir nokta­da bu tecavüzlerin mutlaka önlenmesi şarttı. Onun için emperyalist Batılı güçlerin bir an evvel Körfez Bölgesini terk etmeleri temin edilmeliydi.

    Siyonizm Çizgisi: Siyonizmin haksız tecavüzlerine karşı çıkılmalı, bir yeni adım atılarak Büyük İsrail'i kur­ma projesi mutlaka durdurulmalıydı. Bunun için bölge­deki Müslüman ülkeler arasında bir savaşın çıkması ve bunun neticesinde Müslüman ülkelerin harap olması, güçlerinin zayıflaması ve servetlerinin ziyan edilmesi önlenmeliydi.

    Petrol Çizgisi: Bu en önemli stratejik madde, in­sanlığın ezilmesi ve sömürülmesi için değil, refahı ve gelişmesi için kullanılmalıydı. Bunun için bu stratejik maddenin direk kontrolü, faizci kapitalist düzenin eline geçmemeliydi. Asıl sahibi olan Müslüman ülkelerin re­fahı için kullanılmalıydı.

    Müslüman Topluluklar Birliği Çizgisi: Emperya­lizm bütün insanlığı sömürmek isterken, Müslüman ülkelerin yönetimlerini etkilemeye büyük çaba harca­maktadır. İslam ülkelerinin yönetimlerinin meydana getirdikleri İslam Konferansı, çeşitli sebeplerden dolayı emperyalizme karşı etkin rol oynayamamakta, gerekli mücadeleyi verememektedir. Nitekim Körfez Krizi kar­şısında da bu Konferans, dışişleri bakanları seviyesinde toplanmış, krizi barış yoluyla çözüme ulaştırması bek­lenirken hiçbir çözüm ortaya koyamadan bir daha top­lanmamak üzere dağılmıştı. Aym şekilde Arap Birliği de konuyla ilgili olarak toplanmış, fakat daha ilk top­lantısında ikiye bölünmüş ve konuyu beraberce müza­kere edemeyecek hâle gelerek dağılmıştı.

    Yönetimlerin teşkil ettikleri kuruluşların yıllardan beri emperyalizmin tecavüzleri karşısında Müslüman halkların menfaatlerim koruyamamaları yüzünden, yavaş yavaş bütün Müslüman topluluklarda anti-em- peryalist cereyanlar kuvvetlenmiş, bunlar zamanla milyonlarca insanı temsil eden güçlü organizasyonlar hâline gelmişlerdi. Bir kısmı siyasi partiler hâlinde, bir kısmı demekler hâlinde, bir kısmı ise çeşitli kuruluşlar hâlinde örgütlenmişlerdi. MTB, yani Müslüman Toplu­luklar Birliği, bu oluşumu temsil ediyordu.

    İlk defa Amman'da 13 ülkenin siyasi parti ve kuru­luşlarının liderleri ve yüksek seviyedeki müşavirleri bir araya geldi. Bu toplantıya giderken, bu oluşumun orga­nize bir güç olarak planlı programlı çalışmasını temin etmeyi ve önemli dünya meselelerinde görüş birliğine varmasım hedefliyorduk. Nitekim çalışmalarımız sonu­cunda bu yönde önemli adımlar aüldı.

    Bizim temel ilkelerimize göre Müslüman ülkeler, aralarındaki ihtilafları görüşme yoluyla çözmeli, gere­kirse hakeme müracaat edilmeli, fakat hiçbir zaman şid­dete başvurulmamalıdır.

    Mevcut şartlar altında milyonlarca Müslüman kam akacağına, Müslüman ülkeler tahrip olup zayıf düşe­ceklerine, dış güçlerin aleti olup birbirleriyle savaşacak­larına barış yapmalarında sayılamayacak kadar fayda mevcuttur.

    Eğer Suudi Arabistan ve Kuveyt'in savunulmasını Müslüman ülkelerin iştirakiyle teşekkül edecek bir ba­rış gücünün üstlenmesi sağlanabilseydi, bu güç zaman­la Müslüman Ülkeler Savunma İşbirliği Teşkilatı'mn ilk nüvesini teşkil edebilirdi.

    Bu amaçla, üç gün süren Mekke Konferansı'mn ilk iki gününde söz alan konuşmacılar sadece Irak'm hak­sızlığım ve Batılı kuvvetlerin Suudi Arabistan toprak­larında bulunmasımn zaruretten kaynaklandığı ve caiz olduğu üzerinde duruyorlardı. Hâlbuki Konferans'm ana mevzuu Körfez Krizi'nin nasıl çözülebileceği hu­susuydu. Bundan dolayı ikinci gün akşam oturumunda söz aldım. Konuşmam bütün delegelerce büyük bir il­giyle dinlendi. Karşılaşılan bu meselenin temel sebebi­nin Müslüman ülkeler arasında atılması gereken adım­ların atılmamasından ileri geldiğini anlattım. Ulaşılması gereken çözümün ne olduğunu açıkladım. Bu çözüme ulaşabilmek için geçici bir çalışmanın çare olamayacağı­nı, çözüme kadar aralıksız çalışacak bir barış komisyo­nunun seçilmesi gerektiğini önerdim. Bu konuşmamız Konferans'm nihai bildirisinin esasını teşkil etti.

    Takdir-i İlahiye bakınız ki Konferans'm son günü 12 Eylül'e rastladı. 1980 yılının yine bir 12 Eylül'ünde, Uzun Ada'da cuma namazına dahi gitmemize izin ve­rilmezken, şimdi siyah örtüler altmdaki Kâbe'nin altın kapısı özel olarak açılmış ve bendeniz içinde namaz kı­lıyordum.

    Konferans'm ardmdan ilk temasımızı Suudi Ara­bistan Savunma Bakam Prens Sultan Bin Abdülazîz ile yaptık. İki saate yakın süren görüşmemiz son de­rece samimi ve dostluk havası içinde geçti. Daha ön­ceden Körfez'le ilgili olarak Kütahya'da düzenleyece­ğimiz mitinge katılmak için 14 Eylül günü Türkiye'ye döndüm. 15 Eylül mitingimizi yaptık. Ertesi günü, 16 Eylül'de Körfez Barış Harekâtı çalışmalarımızı yeni­den sürdürmek için Amman'a giderken Sayın Ecevit'le uçaktaydık. Biz Amman'da Irak Büyükelçiliği yetkilile­riyle Bağdat'a yapacağımız seyahatin programım tan­zim ettikten soma aynı gün Cidde'ye geçtik. 17 Eylül Pazartesi günü Müslüman Topluluklar Birliği ile bir toplantı daha yapük.

    Gerek toplantılardaki konuşmalarımızda gerekse Suudi Arabistan Kralı ile yüz yüze yaptığımız görüş­mede Körfez'de barışın nasıl sağlanabileceğine ilişkin projemiz, üç ana aşamadan oluşmaktaydı. Önerdiğimiz bu aşamalar, aslında sadece Körfez Krizi için değil, tüm uluslararası kriz veya problemlerde uygulanması ge­reken aşamalar olarak değerlendirilmelidir. Körfez'de huzurun sağlanması için ilk adım olarak, tarafların ka­bul edebilecekleri, şeref ve itibarlarım koruyan ince bir çözüm bulmak gerekiyordu. İkinci aşamada taraflarca mutabık kalınan hedefe ulaşılması için hangi adımla­rın, ne zaman atılacağının planlanması gerekiyordu. Üçüncü aşama ise bu çözümün kim ve hangi kuruluş­lar tarafından üstlenilip nasıl uygulamaya konulacağım içeriyordu. Önerdiğimiz barış projesini teferruatlı bir şekilde Kral Fahd'a anlattık. Fahd; "Sayın Erbakan, biz barış istiyoruz. Bütün kapıları çalın. Açılmazsa bir daha çalın, bir daha çalın." diyerek barış isteğini ifade etmeye çalıştı.

    Suudi Arabistan'ın Cidde ve Mekke kentlerinde Körfez'de yaşanmakta olan harp endişesi sokaktaki in­sanlarda ve şehirlerin görüntüsünde hissedilmiyorsa da bu ülkeye göç etmiş bulunan 100 bin Kuveytlinin top­luca yaşadıkları bölgede, Körfez Krizi'nin birçok inşam nasıl mağdur ettiği açıkça görülüyordu.

    Kuveyt Emîr ailesinin 1.000 kadar mensubu, 22 ki­şilik hükümet üyesi ve Kuveyt Parlamentosunun üye­leri de Suudi Arabistan'ın Taif kentine yerleşmişlerdi. EI-Hade Sheraton Oteli de Kuveyt'in yönetim merkezi hâline getirilmişti. Elçiliklerle haberleşme bu merkez­den yapıldığı gibi her gün yapılan Bakanlar Kurulu Toplantısı da yine bu otelin salonunda yapılıyordu.

    Kuveyt heyeti, 20 Eylül Perşembe sabahı bizi Cidde'de Kasr-ı Mutemerat'ta ziyarete geldi. Bu heyet yapılan toplantıda bize şunları anlattı:

    "Bilindiği gibi İran-Irak Savaşı esnasında biz Ku­veyt olarak bütün gücümüzle Irak'ı destekledik. Büyük maddî yardımlarda bulunduğumuz gibi limanlarımızı harp silah ve vasıtalarının ikmaline tahsis ettik. Harp­ten soma Irak'ın taleplerini müzakere yoluyla çözmeye gayret ettik. Cidde'de iyi niyetle bu müzakereleri sür­dürürken bu görüşmeler Irak tarafından aniden kesildi. Kısa bir süre sonra da askerî birlikleriyle harekete geçe­rek Kuveyt'i işgal ettiler. Bir süre soma da Irak'a ilhak ettiklerini ilan ettiler. Gerek işgal esnasmda, gerekse bugüne kadar gelen süre esnasında işgal kuvvetleri Ku­veyt halkına büyük zulümler yapmıştır. Görülmemiş çapta göçler yaşandı. Yüz binlerce insan mağdur edildi, perişan oldu. Her şeyimiz yağma edildi. Evlerimizdeki kıymetli eşyalar almdı, götürüldü, petrokimya tesisleri­miz sökülüp Irak'a taşındı."

    Bu görüşme esnasında bizzat, heyetin bir üyesi olan Kuveyt Çalışma Bakam, "Kuveyt'ten yanımıza hiçbir şey alamadan çıktık. Şu sırtımda gördüğünüz elbiseyi bile Suudi Arabistan'daki bir dostumdan emanet aldım. Kuveyt'teki ailemden elli gündür tek bir haber alama­dım." diye yakmıyordu. Bu heyet, Kuveyt'in isteğini iki noktada toplamıştı: Irak, Kuveyt'ten kayıtsız şartsız geri çekilmeli ve Kuveyt halkının daha Osmanlı döne­minde kendilerine yönetici olarak seçtiği Sabah ailesi, Kuveyt halkının emîri olarak yeniden yerine oturmalı. Irak ile Kuveyt arasındaki anlaşmazlık konulan müza­kere yoluyla çözüme bağlanmalıdır ve bu görüşmeler­de Irak'ın Kuveyt'i işgal suretiyle sebep olduğu büyük maddî zararların nasıl tazmin edileceği de çözüme ka­vuşturulmalıdır.

    Kuveyt heyetiyle görüşme bittikten soma Suudi Ara­bistan'daki temaslarımızı tamamladığımız için Kasr-ı Mutemerat'ta bir basın toplantısı yaptık. Ardından özel uçakla Ürdün'ün başkenti Amman'a gittik.

    Amman'a geldiğimizde saat 16.00 idi. Gündüz gö­züyle Amman'ı görme imkânımız oldu. Havaalanı ve alanın etrafı Irak'tan göçen insanlarla doluydu. Uzun kuyruklar oluşturmuşlardı. Ellerinin boş olması ya da küçük bir çanta bulunması bu insanların ne kadar ace­leyle yola çıktıklarım gösteriyordu.

    İlk işimiz Irak Büyükelçilik yetkilileriyle temas kur­mak oldu. Elçilik yetkilileri, dört gün önce Mekke'ye giderken kendilerine bildirdiğimiz Bağdat seyahati programıyla ilgili gereken her türlü hazırlığı yaptıkla­rım ve bizi Bağdat'a götürecek özel uçağın cuma gü­nünün hafta tatili olması dolayısıyla cumartesi sabahı Amman Havaalanı'na geleceğini bildirdiler.

    Bu durumda Müslüman Topluluklar Birliği temsil­cileriyle cuma günü yeni bir toplantı yapma fırsatım bulduk. Bu toplantıda, Bağdat seyahati sırasmda, Irak yetkilileriyle ne konuşacağımızı, nasıl konuşacağımızı, hangi önerileri yapacağımızı tartıştık ve karara bağla­dık.

    Ertesi gün, ortasından Dicle Nehri'nin aküğı, hur­ma ağaçlarıyla yeşillendirilmiş, modern yapılarla süslü Bağdat'ın üzerinden süzülerek havaalanına indik. Şeref salonuna geçerken bu havaalamnda üç ay önce, hazi­randa gördüğümüz kalabalıktan eser yoktu. İlk dikka­timizi çeken husus bu oldu. Buna mukabil bizi karşı­layan yetkililer son derece neşeli ve canlıydılar. Körfez Krizi'nin yüzlerinde hiçbir etkisi görülmüyordu. Sıcak bir karşılamanın ardından Harun Reşid Oteli'ne geldik. Bağdat'la ilgili verilen tüm haberlerin aksine şehirde normal hayatın aynen sürdüğünü, gıda maddesi sıkın­tısı olmadığım, vitrin ve tezgâhların dolu olduğunu, insanların yüzünde korku ve endişe bulunmadığım, günlük hayatın sokaklarda doğal hâliyle devam ettiğini hayretle gördük.

    Bağdat'da yetkililerin ve halkın yüzünde sakin bir hava görmüş olmamn rahatlığıyla otelde bize ayrılan odalarımızda huzurlu bir gece geçirdik. Ertesi gün 23 Eylül Pazar'dı. O gün Körfez Barış Harekâü çalışmala­rımızın en önemli temasım teşkil eden Saddam Hüse­yin ile görüşecektik. Bu arada akşam saatlerinde, Suriye eski Cumhurbaşkanı Hafız Emîn ile Suriye Baas Partisi eski Genel Başkanı, Suriye Komünist Partisi Genel Baş­kanı ve Suriye Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın her iki kanadının liderleri, beş kişilik bir heyet hâlinde otelde bizimle görüşmeye geldiler. Bize verilen bilgilere göre, Suriye halkı üzerinde büyük etkinliği olan bu siyasi heyet, Saddam Hüseyin tarafından destekleniyor ve kendilerine Bağdat'ta verilen bir binada teşkilatlanmış çalışıyorlar. Suriye'nin eski yöneticileriyle MTB temsil­cileri otelin bir salonunda toplandık. Bu toplantıda Su­riyeli konuklarımıza MTB adma bir konuşma yapmam istendi. Bir saate yakın konuştum. Kendilerine dünya ve Körfez olaylarının bir tahlilim yaptıktan sonra in­sanlığın ve ülkelerin mevcut haksız tecavüz ve sömürü düzeninden nasıl kurtulabileceğini açıkladım, çaresinin Adil Düzen'i kurmak olduğunu belirttim. Bu düzeni ta­nıttım. Beni dinledikten sonra Suriyeli liderler boynu­ma sarılarak tebrik ve teşekkür ettiler ve bundan soma bu hedefi gerçekleştirmek için elbirliğiyle çalışacakları­nı ifade ettiler.

    O sırada saray görevlisi gelmişti. Saddam Hüseyin'in bizleri beklediğini haber verdi. Saddam Hüseyin ile Bağdat'taki sarayının mütevazı bir salonunda bir ara­ya geldik. Görüşmemizde, konuya ilk olarak Saddam girdi. Saddam özetle, "Biz barış istiyoruz. Ancak, insan bazen istemediği hâlde savaş yapmaya da zorlanabilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bazı savaşları isteme­diği hâlde yapmaya mecbur kalmıştı." dedi. Saddam'm bu sözleri, "Irak'ın barış kapışım açık mı tutacağı yoksa kilit mi vuracağı" hususundaki merakımızı daha da ar­tırmıştı.

    Körfez Barış Harekâtımızın en önemli temasım oluş­turan Irak Devlet Başkanı ile yapılan görüşmede Sad- dam Hüseyin Kuveyt'i işgal ve ilhak etme sebeplerini iki ana bölümde toplayarak bizlere açıkladı. Birinci bö­lüm tarihî ve hukuki sebeplerdi. Bu hususta Saddam şu tezleri öne sürüyordu:

    "Tarihen, Osmanlı devrinden beri Kuveyt hep Irak'm bir parçası olmuştur. Kuveyt'in Irak'tan ayrı bir devlet olarak var olmasım İngilizler maksatlı olarak istemişlerdir. Irak'ın Basra Körfezi'nde bir limanı bu­lunmasın ve Kuveyt'teki zengin petrol yatakları Irak'ın olmasın diye. O tarihten bu güne kadar da Irak hiçbir zaman Kuveyt'in ayrı bir devlet olmasına rıza göster­mediği gibi 1930'dan bu yana Kuveyt'in Irak'a ilhakı için bizden önceki idareler tarafından birçok defa çeşitli teşebbüsler yapılmıştır. Son olarak, bizden önceki Nûrî Saîd yönetimi Kuveyt'in Irak'a ilhakım kararlaşürmış ve 18 Ağustos 1958'de bu ilhakı gerçekleştireceğini ilan etmişti. Bizim General Kâsım önderliğindeki ihtilalimiz

    14   Ağustos 1958'de, yani Kuveyt'in ilhakı için düşünü­len tarihten 4 gün önce gerçekleşti. Biz Körfez'de huzur istediğimiz ve Müslüman ülkeler arasındaki kardeşliğe önem verdiğimiz için bizden önce alman bu ilhak ka­rarım uygulamadık. Bunun yerine iki kardeş ülke ola­rak ahenk içinde yaşamayı tercih ettik. Görüldüğü gibi Irak'ın tarihî süreçte Kuveyt'e en müsamahalı davra­nan yönetimi, bizim yönetimimiz olmuştur. Evet, 1975 yılında Cezayir'de, İran'la Irak arasındaki arüaşmaz- lıkları çözüme bağlamak amacıyla yapılan antlaşmada ülkemizi temsilen benim imzam mevcuttur. Bu antlaş­mada Kuveyt ile ilgili hükümler de yer almıştır. Ancak, dikkatle incelendiği zaman görülür ki bu hükümler Kuveyt'le aramızdaki ihtilafları yok saymak değil, çö­zümünü ileriye ertelemek anlamındadır."

    Saddam, Kuveyt'in ilhakıyla ilgili ekonomik ve siya­si gerçekleri ise şöyle anlatmıştı:

    "Bilindiği gibi Irak ile Kuveyt arasında bugüne ka­dar bir sımr çizgisi tespit edilmemiştir. Yıllardan beri Irak'la Kuveyt arasındaki görüşmelerde bir ihtilaflı bölgenin sözü geçmiştir. Bu ihtilaflı bölge Basra Kör- fezi'ndeki Bubiyan ve VVorba adalarım kapsadığı gibi Kuveyt topraklarının da takriben yarısını içermektedir. Bu bölge İran-Irak Savaşı'na kadar Kuveyt'le aramızda bir tampon bölge olarak kalmıştır. Bu tampon bölge son derece zengin petrol yataklarma sahiptir. Buradaki re­zervler Kuveyt'in toplam rezervlerinin takriben yarısı kadardır ve yer altından bizim petrol yataklarımızla ir­tibatlıdır. Buradan petrol çekilirse bizim kaynaklarımız zayıflamaktadır ve üretimimizin verimi düşmektedir.

    İran-Irak Savaşı esnasında, bizim sıkışık durumumu­zu fırsat bilerek Amerika'rnn teşvikiyle, bizim iznimiz olmadan bu bölgeden büyük miktarda petrol çıkarttılar. Savaş boyunca itirazlarımızı önemsemediler. Biz İran Savaşı ile meşgul olduğumuz için, bu işin muhasebesini savaş sonuna bırakmıştık. Savaştan soma yaralarımızı sarmaya yöneldik. Savaş giderleri dolayısıyla Kuveyt'e, Suudi Arabistan'a büyük borçlar yapmıştık. Bu borçla­rın taksitleri ve faizleri ekonomimize çok ağır bir yük getiriyordu. Kalkınmamızı imkânsızlaştırıyordu. Bu durum karşısında Suudi Arabistan ve Kuveyt'e mü­racaat ettik. 'Biz bu savaşı aym zamanda sizler için de yaptık. Bu ağır yükten kurtulmamıza yardımcı olun. Borçların bir kısmım silin ve bize kalkınma için mali destekte bulunun.' dedik. Kuveyt'ten de ayrıca ihtilaflı bölgeden çektiği büyük miktardaki petrolden hakkımı­zı istedik.

    Bu taleplerimizi Suudi Arabistan anlayışla karşıladı ve taleplerimizi yerine getirdi. Kuveyt ise sadece red­detmekle kalmayıp emperyalizmin üzerimizde uygu­lamak istediği planlara alet oldu. ABD'nin telkinlerine uyarak tampon bölgeden petrol çıkartmaya devam etti. OPEC'te hem petrol fiyatlarının artırılmasını engelledi hem de petrolü dünya piyasalarına ucuz fiyatla sürerek fiyatların daha da düşmesine sebep oldu. Kuveyt bütün bunları yaparken, diğer yandan ABD zaten bizi hedef almıştı. İran-Irak Savaşı'ndan modern silahlara sahip, deneyimli ve güçlü bir orduyla çıktığımızdan ve İsrail tehditleri karşısında ordumuzu terhis etmediğimiz için ABD bizim askerî gücümüzü bir yandan İsrail'e karşı, diğer yandan da Körfez petrolünü kendi kontrolünde tutma stratejisine bir engel olarak görüyordu. Bu yüzden de Amerika ve Batılı ülkeler elbirliğiyle bize karşı adım adım fiilen ambargo ve ekonomik baskılar uygulama­ya başlamışlardı. Bizi ezmek için yürütülen bu planlar doruk noktasına ulaştı. O zaman Bağdat Konferansı'nı toplayarak sizlere durumu açıklamıştım. Amerika'daki Siyonist lobinin o günlerde aldığı kararlar hakkında bil­gi verdim. Soma Arap Birliği Toplantısı'nda ve İslam Konferansı'nda aym şekilde durumu Müslüman ülke­lerin yetkililerine anlattım. Ayrıca bu ülkelerin yetkili­leriyle yapılan ikili toplantılarda da isteklerimizi ısrar­la ifade ettik. En son Cidde'de yapılan toplantıda bile Amerika'mn etkisiyle Kuveyt taleplerimizi reddetti. Bu durum karşısında Kuveyt'i ilhaka mecbur kaldık."

    Konuşmasının uzunca bir bölümünde olayların ge­lişimini ve bulunulan noktayı anlatan Saddam, sözleri­nin sonuç bölümünde geleceğe ilişkin düşüncelerini de şöyle özetledi:

    "Biz bölgede huzur ve barış istiyoruz. Kör­fez Krizi'nin barış yoluyla çözülmesine taraftarız. Suudi Arabistan'a hiçbir tecavüze niyetimizin olmadı­ğım ispat için her türlü teminatı vermeye hazırız. Uy­gulanan ambargo ve ablukaya karşı her türlü tedbiri­miz alınmıştır. Biz ilk kurşunu atan olmayacağız. Fakat emperyalist güçler bize tecavüz ederse onlara layık ol­dukları cevabı vereceğiz. Bunu yapabilecek gücümüz mevcuttur. Bölgede huzurun temini için önce emper­yalist güçlerin Suudi Arabistan'ı terk etmeleri şarttır. Suudi Arabistan kendini takviye ihtiyacı duyuyorsa bunu emperyalist güçler vasıtasıyla değil Müslüman ülkeler vasıtasıyla yapmalıdır."

    Saddam'm açıklamalarım dikkatle dinledikten son­ra, sorularımızı sormaya başladık. İlk sorumuz: "Am­bargoya dayanabilecek misiniz?" oldu. Saddam'ın ce­vabı şöyle oldu:

    "İşte Irak'tasınız. Durumu gözünüzle görüyorsunuz. Gördüğünüz gibi elli günden beri üzerimizde en sıkı ambargo uygulandığı hâlde, bu ambargo bizi etkileme­miştir. Her şey normaldir. Çünkü tedbirlerimizi aldık.

    Biz esasen tarım ülkesiyiz. Dünyanın en verimli toprak­ları bizdedir. Biz tarihin meşhur Mezopotamya'sında oturuyoruz. Tarımla uğraşan askerlerimizi terhis ettik. Hayvancılığa ve tarım üretimine son derece uygun şart­larla büyük krediler veriyoruz. Önümüzdeki yıllardaki ihtiyaçlarımızı karşılayacak imkânlarımız mevcuttur. Ayrıca tasarruf tedbirlerimizi de aldık. Bundan dolayı biz uzun yıllar ambargoya dayanabiliriz. Ambargoy­la bizi dize getirmeleri mümkün değildir. Siz asıl bize ambargoyu koyanlarm durumunu düşünün. Asıl onlar petrol satışımızı ve sevkiyatımızı kestikleri bu ambar­goya dayanabilecekler mi? Bizim petrolümüz, dünya piyasalarına çıkmadığı sürece petrol fiyatları yüksele­ceğinden birçok ülkenin ekonomisi ve dünya borsaları çökme tehdidiyle karşı karşıyadır. Ayrıca bize mal sa­tamadıkları için, büyük kayba uğrayan ülkeler ve fir­malar mevcuttur. Onlar bu ambargonun kalkması için bizden daha çok çalışacaklardır. Kaldı ki bizim bilhassa Bağdat ve Basra arasındaki bölgemiz baştan sona kadar hurma bahçeleriyle doludur. Yıllık hurma üretimimiz 2.7 milyon tondur. İlmî raporlarda da belirtildiği gibi hurma insanın her türlü ihtiyacım karşılamaya yeterli bir besindir. Onun için İraklılar gerekirse yalnız hur­mayla bile yıllarca yaşayabilirler."

    Saym Saddam Hüseyin ile 3 saat süren görüşmeden soma, saraydan yeni bir günün başlangıcında sevinç­le ayrıldık. Çünkü görüşmenin neticesinde Saddam Hüseyin barış kapışım kapatmamıştı. Tam tersine, açıkça "Biz barış istiyoruz." diyordu. Bundan başka, bizden önce Körfez'de barışın tesisi için kendileriyle temas eden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez

    De Cuellar'a ve bu maksatla Irak Dışişleri Bakam Târik Azîz'in Moskova'da yaptığı görüşmede Sovyet Dışiş­leri Bakam Eduard Şevardnadze'ye Irak'm görüşlerim açıklarken, "Kuveyt, Irak'a ilhak olmuştur ve Irak'm 19. vilayetidir. Bu konu kapanmıştır. Üzerinde hiçbir görüşme yapmayız." demişlerdi. Hâlbuki bizimle yap­tığı uzun görüşme esnasında Saddam Hüseyin böyle bir söz söylemedi.

    Bu görüşmenin ardmdan, 24 Eylül'de Libya'mn baş­kenti Trablus'a geçtik. Müslüman ülkelerden 600'e yakın ilim, fikir ve devlet adamımn iştirak ettiği konferansa ka- üldık. Burada yaptığım konuşmada Körfez Krizi'nin bir harp çıkmadan mutlaka barış yoluyla çözüme ulaştırıl­masının faydalarını açıkladım. Konuşmamın en önemli etkisi ise konferansa iştirak eden delegelerin taraf tut­mak yerine, Müslüman ülkelerin hepsini kardeş bilerek, barış yoluyla çözüme yönelmelerini ve ayrımcılık yerine birlik ruhunun hâkim olmasını sağlamak oldu.

    Biz bölgede bu yoğun faaliyetleri gösterirken, maalesef Türkiye, Körfez Krizi sürecinde yanlış bir yol izliyordu. Körfez Krizi'nin başlangıcında Irak, İran ile 8 yıl süren savaş sırasında Türkiye'den aldığı 2 milyar dolarlık borcuna karşılık, bedeli ödenmeksizin her yıl 1 milyar dolarlık petrol göndereceğini açıklamıştı. Türki­ye, ABD'nin etkisinde kalarak Irak'm son derece cazip teklifini reddetti. Maalesef daha soma, bedelsiz alacağı bu petrolü, iki misli fiyatla hem de peşin ödemelerle al­mak için uğraşmıştı. Bu hatalı davramş yüzünden ül­kemizde petrol darlığı çekildi ve akaryakıt fiyatları da krizden doğrudan etkilenen ülkelere nazaran çok büyük oranda zamlar gördü. Ayrıca petrol boru hattı Türkiye tarafından kapatıldı. Bu yüzden de ülkemiz yılda 500 milyon dolarlık geçiş ücretinden mahrum kaldı. Diğer yandan Irak sınırı kapatıldı. Irak ile her türlü ticari mü­nasebet durduruldu. Bunun neticesi olarak da Türkiye 800 milyon dolarlık ihracat girdisinden mahrum edildi. Irak'ta Türk müteahhitlerinin yürütmekte olduğu işler­den ülkemize yılda giren 500 milyon dolarlık gelir kay­bedildi. Oysaki harpten çıkan Irak'ın yeniden onarılma­sı için verilecek mühendislik ve müteahhitlik hizmetleri dolayısıyla Türkiye'nin elde edeceği gelirlerin çok daha büyük miktarlara ulaşması mümkündü.

    Bütün bu sıraladıklarımız, devletimizin görünen açık kayıplarıdır. Bu kararların halka ve ekonomik ha­yata yansıyan zararları ise çok daha büyüktü. Nitekim bu kararlar yüzünden Güneydoğu Anadolu'muzdan Irak'a yapılan taşımacılık ve ona bağlı olan ticari hayat durdu. Tutarı 9 trilyon lira olan 30 bin kamyon ve bun­ların şoförleri işsiz kaldı, bu millî servet çürümeye terk edildi. Kamyonlar durunca bölgedeki lokantalar kapan­dı, dükkânların kepenkleri indi.

    İşin en acıklı yanı ise Türk Hükümeti'nin ABD'nin arzusu üzerine, önce hiçbir karşılık almadan ambargo­yu uygulaması, böylece pazarlık gücünü tamamen elin­den kaçırdıktan soma Amerika'ya gidip Türkiye'nin zararının karşılanmasını istemesiydi.

    Türk diplomasisi Bush ve İsrail'e kendisini o dere­cede angaje etmişti ki hiçbir manevra kabiliyeti kalma­mıştı. Kendisini peşinen bu duruma soktuktan soma kimseden destek bulamıyordu. Üstelik Körfez ülkeleri,

    ABD'nin ve Batılı askerlerin çok ağır masraflarını öde­mekteydi. Bu şartlar altında Türkiye'yi oyalamaktan başka bir şey yapmaları mümkün değildi. Körfez'e ge­len yabancı askerî güçlerin masrafları muazzam mik­tara ulaşmaktaydı. Mesela, İngiliz Parlamentosunda 5 bin İngiliz askeri için yapılan müzakerelerde yılda 2 milyar dolarlık masraf söz konusu edilmişti. Buna göre Körfez'e getirilen 300 bin yabancı askerin masrafı ina­nılmazdı. Bu paranın ödenmesi Körfez ülkelerine zaten yıllarca sürecek ağır bir yükümlülüğü getiriyordu.

    Biz Kore'de Amerikalıların emrine asker gönderdi­ğimiz için bizi NATO'ya almışlardı. Türk dış politikası şimdi de aym hataya düşüyor, Körfez Krizi'nde yine Amerikalıların emrine asker vererek, bu kez de Avrupa Birliği'ne girmeyi hayal ediyordu. Hesap buydu. Hey­hat! Oysa bu hayal emperyalizmin planlarına alet ol­maktan başka bir mana taşımıyordu. Theodor Herzl'in Büyük İsrail planımn gerçekleşmesine hizmetten başka bir anlamı yoktu.

    Nitekim, ABD Senatosu'ndaki müzakerelere ve daha sonra açıklanan belgelere göre İran-Irak Savaşı'ndan soma Amerika'mn, Bağdat'taki bayan büyükelçisi­nin Iraklı yetkililere "Kuveyt'i niçin almıyorsunuz?" diyerek yeşil ışık yaktığı ortaya çıktı. Aynı Amerikan yönetiminin Kuveyt yetkililerine de "Sakın Irak'm tek­liflerini kabul etmeyin, arkamzda biz varız." dediği de anlaşılmıştı.

    Bu meseleyi barış yoluyla çözmek için 22 gün 22 gece sürekli çalıştık. Konferanslarda, toplantılarda, ikili te­maslarda hep bu meseleyi ve barışın nasıl sağlanacağım konuştuk. O kadar çok ülke, şehir dolaşıp o kadar çok değişik yerde konakladık ki bazen gece uyandığımda hangi şehirde olduğumu, hangi otelde yattığımı hatır­lamak için bir müddet düşünmek zorunda kalıyordum.

    Bütün bu temaslar sırasında Arapça konuşmalarda yoğun bir şekilde duyduğum "Ezmetü'l-Haliç" (Körfez Krizi) sözü Türkiye'ye döndükten soma da günlerce kulaklarımda çınlamaya devam etti.

    Heyhat ki heyhat... Çok yazık. Krizin tarafları olan Irak ve Kuveyt yönetimlerinin basiretlerinin ve idrakle­rinin bağlanması, hırslarının ve egolarının ağır basma­sı, resmin tamamım görmeye bir türlü yanaşmamaları, yaptığımız onca ikazların önem ve ciddiyetini kavraya­mamaları Siyonistlerin işlerini kolaylaştırdı. Siyonizmin kuklası olan Amerika ve Batılı müttefikleri, bütün ağır silah ve güçleriyle Irak'ın üzerine çullandı. Günlerce Irak'ın büyük şehirleri havadan dövüldü, ezildi. Çöl Harekâtı'yla Saddam Hüseyin'in bütün kara güçleri yok edildi. Sivil-asker ayrımı yapılmadan Bağdat, Basra on binlerce sortilik saldırılarla bombalandı. Emperyaliz­min önündeki en önemli bentlerden biri olan Irak çöker­tildi, kendini savunamaz hâle getirildi. Kuveyt'te tek bir Irak askeri kalmadı. Hepsi çıkarıldılar ama Irak'a geç­melerine bile müsaade edilmedi. Çekilmekte olan tüm Irak birlikleri; konvoylar, Halı Süpürme Operasyonu denen vahşi bombardımanlarla, acımasızca yakıldılar, yok edildiler. Çöl yollarında on binlerce askerî kamyon, tank, jip vesaire imha edildi. Irak Ordusu'nun savaşma yeteneği adamakıllı azaltıldıktan soma savaş bitti.

    Körfez Krizi'ni güçlü bir barış projesiyle bitirmeye çalışırken Müslüman ülkeleri bekleyen bu korkunç akı­betleri ve sonuçları tahmin etmek zor değildi. İslam dün­yası şimdi tarumar ve harap bir hâldedir. Akdeniz'in etrafındaki Müslüman ülkeler, birer birer emperyaliz­min kontrolüne geçmiş, Türkiye ve İran kuşatılmıştır. Siyonist Ezen Güç'ün baltası havaya kalkmış tepemize ne zaman inecek diye bekliyoruz.

    Hâlbuki Irak, İran'la yaptığı uzlaşmaya benzer bir şekilde, uygun şartlarla Kuveyt'ten çekileceğini, ko­nuyu barış yoluyla halledeceğini ilan etse ne olurdu? Saldırganların elindeki en büyük bahane ellerinden almmış olurdu. Irak aleyhinde yürütülen "Mütecaviz", "Kendi ülkesinde ve Kuveyt'te zulüm yapıyor." ve "İsrail'le değil, Müslüman ülkelerle mücadele ediyor." propagandalarını önlemiş olurdu. ABD'nin elinden Ku­veyt kartını almış olurdu. Menfi propagandaya ABD ve İsrail hedef olurdu. Savaş çıkmasını, Irak'm ve diğer Müslüman ülkelerin tahrip olmasını önlerdi. Irak kuv­vetlerinin ve askerî gücünün çökmesini önlerdi.

    Bölgedeki Batı kuvvetleri yerine, harp değil sulh için "Müslüman Barış Gücü" Kuvvetlerinin gelmesine zemin hazırlardı. İnisiyatifi Müslüman ülkeler ellerin­de tutmuş olurlardı. Müslüman ülkeler arasmda birlik sağlanırdı. Irak kendi kalkınmasını yapardı. Prestijim, şerefli bir güç görünümünü korurdu. Müslüman ülke­lerde, duran hayatın yeniden başlaması temin edilirdi. Müslüman ülkeler, ekonomilerini sarsan, ABD, Siyo­nist silah fabrikalarına sipariş vermek mecburiyetinden kurtulurdu.

    Bizim bütün bu mücadele ve çalışmalarımız, yalnız­ca Türkiye için değil, İslam dünyası ve bütün insanlığı Siyonist zulümden kurtarmak içindi. Bu yüzden bilece­ğiz ve yürekten inanacağız ki "onların dağları yerinden oynatabilecek gücü" dahi olsa, mutlak kuvvet ve kudret sahibi yalmz Cenabı Allah'tır.

    Dağ, hem ağırlığın simgesi hem de katılığın işare­tidir. "Hareket ettirip yerinden oynatmak" ifadesi ise imkânsızlığı dile getirmektedir. Ama böyle de olsa on­ların hilesi ve oyunu Allah'a meçhul değildir. Allah her şeyin yanında hazır ve nazırdır ve dilediği gibi hareket eder.

    Sömürü düzenini yönetenlerin bu tuzakları ve oyun­ları ilanihaye devam edemez. Allah dilerse zalimleri güçlü ve kuvvetli olarak alır ve yok eder. Zira, "Muhak­kak ki Allah Azîz'dir, intikam sahibidir." Zalimi, başı boş bırakmaz. Oyun kuranı kendi hâline terk etmez. Buradaki "intikam" kelimesi, "zulüm" ve "oyun" keli­melerine gereken anlamı veriyor. Şu hâlde oyun yapan zalim intikamı hak etmiştir. Allah'a göre intikam, hile ve oyunlarının karşılığı olarak azaplandırılmalarıdır. Çünkü ancak cezayla ilahi adalet tahakkuk eder.

    Bize düşen gayret etmektir. Onlar nasıl ki iki bin yıl­dan beri bâtıl davaları için inançla ve gayretle çalıştılar- sa, biz de onlardan daha büyük bir gayretle, cihat şuu­ruyla, bütün insanlığın saadeti için canla başla çalışmak zorundayız.


    Bir dünya haritasını önümüze alıp baktığımızda Türkiye'mizin ve yavru vatan Kıbrıs'ımızın dünyanın tam ortasına denk geldiğini görürüz. Bu konumundan dolayı Kıbrıs, asırlar boyu en stratejik öneme haiz ada­lardan biri olmuştur. Müslümanlar, Emeviler devrinde Kıbrıs'a gelmiştir.

    Kıbrıs, Hazreti Osman Efendimiz (r.a.) zamanından beri, Müslümanların oturduğu bir ada olmuştur. Daha o günden bu adanın önemi idrak edilmiştir. Bilindiği gibi Efendimiz Aleyhisselâtü vesselâmın muhterem halaları Ümmü Haram (r.a.) Larnaka'da medfundur. Bu yüzden biz, Kıbrıs Barış Harekâtı'nda bilhassa Larnaka'ya kadar gidilmesini ısrarla istemiştik. Kıbrıs'ın İslam âlemiyle ilişkisi, hem derin bir tarihe hem de İslam âleminin en merkezî ve hâkim noktasında bulunması nedeniyle stratejik bir öneme dayamyor. Kıbrıs, bütün Müslüman ülkelerin ortasında bulunan bir adadır.

    13. Asrın sonunda buraya Katolik Cenevizliler gel­di, onların arkasından Venedikliler geldi. Çünkü 14, 15 ve 16. Asırlarda Venedikliler ve Cenevizliler deniz­cilik bakımından gelişmiş ve korsanlık yaparak bütün Akdeniz'i hâkimiyetleri altına almaya çalışmışlardı. Kıbrıs'ta kurdukları üs vasıtasıyla bütün Akdeniz'i kor­san olarak kontrol etmeye kalkıştılar. Kıbrıs'ta oturan bazı Ortodokslar, 300 sene, bu Katolik zulmü altında inin inim inlediler.

    Bu durumdan Osmanlı rahatsız oldu. Dünyanın her yerine hak ve adaleti götürmek görevini üstlenen Os- manlı, kendi faaliyet bölgesi ortasında böylesine bir zul­me tahammül edemezdi. 1570'te, Akdeniz'de korsanlık yapıldığı, hacca gidenlerin ve ticaret filolarının yolu ke­sildiği için, Osmanlı Devleti, Lala Mustafa Paşa komu­tasındaki bir orduyla, 40 bin şehit vererek Kıbrıs'ı kur­tardı. Kıbrıs, Osmanlı'mn bir parçası oldu. Akdeniz'e ve Ortadoğu'ya huzur geldi. Ada'da, 308 yıl Ortodokslar da dâhil herkes huzur içinde yaşadı.

    Asırlar böyle devam ederken dünya Siyonizmi Arz-ı Mev'ud planları çerçevesinde harekete geçti. Osmanlı'yı yıpratmak için çeşitli bahanelere başvurdular, çeşitli sa­vaşlar çıkardılar. Bu savaşlar esnasında, Osmanlı bütün dünyayla boğuştuğu için, 1878'de, o günün şartları do­layısıyla, Kıbrıs'ın yönetimi, mülkiyeti Osmanlı'da kal­mak üzere, İngilizlere devredildi.

    Ancak, Osmanlı'mn içinde bulunduğu zor şartları fırsat bilen İngilizler, Ada'nın nüfus yapısını değiştir­meye çalıştılar. Nasıl Filistin'e dünyanın çeşitli yerle­rinden Benî İsrail ırkına mensup insanları belli amaçları gerçekleştirmek için getirip topladılarsa, Kıbrıs adasına da dünyamn çeşitli yerlerinden Rumları getirdiler. Bu durumdan yüz bulan Ada'daki Rumlar, belli bir çoğun­luğa eriştikten soma bilindiği gibi, sürekli olarak orada­ki Türk soydaşlarımıza, Müslümanlara her türlü zulmü reva gördüler. Huzursuzluk çıkarıp katliamlar yaptılar.

    1960 yılında karma bir cumhuriyet kurdular. 1963 katliamları yapıldı, 1967 katliamları yapıldı; 1974'te, Kıbrıs'ta Makarios'a karşı darbe yapan Eoka Lideri Sampson, Ada'yı Yunanistan'a ilhak edeceğim ilan etti. Ada'da bir kez daha katliamlar başladı.

    Biz, 1974'te hükümet olduğumuz zaman, Kıbrıs'ı, huzursuzluklar ve katliamlar içerisinde bir ada olarak bulduk. Bizden önce, bilindiği gibi Sayın İsmet İnönü başbakandı. Kıbrıs'ta büyük katliamlar oldu. Bu katli­amlar karşısında sadece Ada'nın üstünde bir uçak uçur­du. Oluk oluk kan akarken hiçbir şey yapamadı. Onun arkasından Sayın Demirel geldi. O, uçağı da uçurama­dı. Ama, ne vakit, 1974'te Millî Görüş Hükümet'e koa­lisyon ortağı olarak dahi olsa iştirak edince iş değişti. Ada'da katliam başladığı zaman, Sampson, ensesinde hakkın, adaletin, Millî Görüş'ün pençesini buldu. Kıbrıs Barış Harekâü'yla, Kıbrıslı mücahitler ve kahraman or­dumuz modern savaşın en ileri örneklerini bütün dün­yaya parmak ısırtacak şekilde gösterdi. Çünkü Kıbrıs Savaşı, denizde, havada ve karada yapılmış kombine bir savaştır. Parlak bir askerî harekâtla Kıbrıs kurtarıl­mıştır. O günden bugüne kadar da Kıbrıs'ta, oluk oluk akan kan durmuş, Ada'ya huzur ve barış gelmiştir.

    Ne yazık ki bu Ada, dış mihraklar tarafından İsrail'in emniyeti için kullanılmak isteniyor. Siyonizmin Kıb­rıs'taki hedefi şudur: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kaldırılsın, Müslümanlar çekilsin, Ada ile hiçbir ilgileri kalmasın; böylece Kıbrıs'ı bütünüyle elimize geçirelim, oradaki Dikelya'yı bir Amerikan üssü yapalım; bu üs vasıtasıyla İsrail'in emniyetim koruyalım! Çünkü İsrail, her ne kadar kurulmuş ise de bir buçuk milyarlık İslam âleminin ortasında bulunduğu için, hep korkulu rüyay­la yaşıyor. Bir gün bunlar birleşir, beni denize döker­lerse diye korkuyor. Bunun tedbirim almayı her şeyden önemli sayıyor. Ondan dolayı da Kıbrıs adasına çok bü­yük önem veriyor.

    Son otuz yıldan beri, ille de "Kıbrıs, Kıbrıs, Kıbrıs..." demelerinin temelinde yatan sebep budur. Kıbrıs, Kar- paz Yarımadası'yla elini Türkiye'nin bağrına uzatmış, Türkiye'nin koynunda, bulunan bir adadır. Bu Ada, maazallah, yabancıların elinde olacak olursa, bura­dan Anadolu'ya sıçramak, buradaki hava üslerinden Anadolu'nun her yerine süratle ulaşmak çok kolaylık­la mümkün olur. Hatta, buradaki orta menzilli füze rampalarıyla, Anadolu'nun çeşitli yerlerini tahrip et­mek mümkündür. Kıbrıs, Akdeniz'in ortasında yüzen büyük bir uçak gemisine benziyor. Bunu ele geçiren Akdeniz'e hâkim olur. Bundan dolayıdır ki Türkiye için hayati önemi vardır. Kıbrıs'ta en ufak bir taviz ve­rilmeye kalkışıldığı takdirde bu, çorap söküğü gibi ge­lir. Önce Kıbrıs'ın elden gitmesini doğurur. Arkasından Ege gelir, arkasından Doğu Anadolu gelir, arkasından Ermenistan gelir, Pontus gelir, Bizans gelir...

    Kıbrıs, Türkiye'nin bütünlüğünün bir sigortasıdır. Kıbrıs demek, Türkiye demektir. Kıbrıs, Ortadoğu'nun barışı, İslam âleminin huzuru ve Türkiye'nin korunma­sı için büyük öneme haizdir.

    Biz, Kıbrıs Barış Harekâtı'm bütün bunları dikkate alarak yaptık. Hem katliamı durdurduk hem de Ana­dolu'muza bakan tarafın Türklerin elinde bulunması suretiyle, Türkiye'nin güvenliğini sağladık.

    Kıbrıs Barış Harekâtı, Osmanlı'mn toprak kaybet­meye başladığı Karlofça Antlaşmasından bu yana, son 300 yılda kazanılan en stratejik zaferdir. Bugün Batı'mn baskısıyla Kıbrıs'ta taviz vermeyi düşünenler, bu tarihî gerçekleri göz ardı edemez. Kıbrıs Barış Harekâtı kararı nasıl alındı? Türk Ordusu'nun, Cumhuriyet tarihi bo­yunca ilk kez yurt dışına çıktığı bu harekât nasıl ger­çekleşti? 1974 Barış Harekâtı kararım nasıl aldığımıza ilişkin detayların bilinmesinde fayda görüyorum.

    Ecevit İngiltere'ye gidecek. İngilizlerin ne diyeceği belli değil. Biz Hükümetin MSP kanadı olarak Ecevit Afyon'dayken Genel İdare Kurulu toplantımızı yapmış ve "Mutlaka müdahale edilmesi lazım." kararım almış­tık. Halk Partisi'nin önemli bir kısmı "Bu macera olur, sakın böyle bir şey yapılmasın. Bu bütün dünyaya savaş açmak demektir." diyordu. Bu yüzden, ne Bakanlar Ku­rulu olarak ne Millî Güvenlik Kurulu olarak kesin bir karara varılmıştı. Bununla beraber olayın gecikmemesi gerektiği için havaalanında askerlere, "Yükleyin ve bu harekâtı başlatın!" dedim.

    Biz MSP olarak Bülent Ecevit'in İngiltere'ye gitme­sini başlangıçta uygun bulmuyorduk. Bize zaman kay­bettirecekti, oyalanacaktık. İngilizlerle yapılacak bir harekât, Ada'nm dolaylı yoldan yine Yunanlılara veril­mesi demekti. Türkiye, Kıbrıs'ta garantör devletti. Ga­rantör devlet olarak müdahale hakkımız vardı.

    Başbakan Ecevit'i, Londra'ya uğurladıktan sonra Kuvvet Komutanları ile havaalanında görüştük. Samp- son, Ada'da ihtilal yapmış ama herkes onu hemen kabul etmemiş. Makarios taraftarlarıyla Sampson arasmda çe­şitli yerlerde silahlı mücadele oluyor. İşte biz bu karga­şadan yararlanmaya önem veriyorduk. Kuvvet komu­tanları dedi ki: "Bize kesin emir verilmesi lazım. Çünkü bizim askerimiz iki defa bir nevi düş kırıklığına uğra­mıştır. Bize 'Gemileri yükleyin!' dendi. Biz de yükledik. Arkasından ABD Başkanı Johnson'un mektubu üzerine 'Hayır, geri dönün!' dediler. Biz askeri İskenderun'a geri indirdik. Ve böylece bir geri manevra görüntüsüne büründü yaptığımız iş. Sonra ikinci kez Sayın Demirel zamamnda yine 'Gemileri yükleyin!' dendi, yükledik. Ancak, ikinci kez de askerimizi Kıbrıs yerine geri dönüp kendi topraklarımıza çıkardık. Bugün siz bize yükleyin ve yola çıkın derseniz ve ondan soma da yoldan geri­ye çevirirseniz, biz artık bu askeri hiçbir zaman hakiki harekâtın yapılacağına inandıramayız. Bunun önemini dikkate alarak talimatınızı verin?" O an kendilerine şu suali sordum: "Şimdi şu anda farz edin ki biz Hükümet olarak bu emri size verdik. En erken ne zaman Girne'ye çıkartma yapacaksınız?"

    Dediler ki: "Bizim birtakım birliklerimiz, İskende­run'da, komando birliğimiz de Niğde'de. Her türlü silahlarıyla beraber gemilerin hepsini yüklemek ve ha­reket edip Ada'ya gitmek en erken cumartesi günü sa­bahleyin olabilir."

    Sayın Ecevit, Londra'dan döndüğü zaman gemiler yüklenmişti. Ertesi gün sabahleyin limandan ayrılacak­ları noktadaydık. Daha önceki iki çıkarmada olduğu gibi geri dönüş olmaması için, komutanlarla beraber Ecevit'i ikna noktasında hazırlık yapmıştık. O bize Londra'daki görüşmelerini anlattı. Biz de Türkiye'de neler yapıldı onu anlattık. Ve sonunda da dedik ki: "Şu an gemiler yüklenmiştir. Ok yaydan çıkmıştır. Bunun dönüşü yok­tur. Eğer dönülecek olursa askerler 'Bir daha bu harekâtı yapamayız.' diyorlar." Sayın Ecevit, Kuvvet Komutan­larına, "Harekâta girersek muharebeyi yürütecek gücü­müz var mı?" diye sualler sorduğu zaman Deniz Kuv­vetleri Komutanımız: "Ben Karedeniz çocuğuyum. Bir kayıkla bile gider oraya çıkarım." dedi. Onun bu sözü çok güven verici bir söz oldu. Diğer komutanlar da baş­ta Semih Sancar Paşa olmak üzere "Bunun yürütülmesi lazımdır." noktasında ısrarla durdular.

    Bu şartlarda bir kısım siyasi liderler, çeşitli tered­dütler izhar ediyordu. Mesela bir tanesi, "Amerika'dan yazılı muvafakat almadan bu harekâta kalkışmayın." diyebilecek kadar ileri gitmişti. Bunları yaşadık.

    Yapılan duaların da yardımıyla Kıbrıs Barış Harekâü emrini verdiğimiz zaman, Allah'a şükürler olsun, bizim askerî kuvvetlerimiz beş günde ulaşılması öngörülen noktalara üç günde ulaştılar.

    Elbette Batı da boş durmadı. ABD Dışişleri Bakanı Hemy Kissinger'in yardımcısı Joseph Sisco, doğruca koşup Atina'ya gitmişti. Ardından da tekrar Türkiye'ye gelmişti. Dönünce tabii Ecevit ile görüşmüş. Aynı gün Birleşmiş Milletler saat 5'te ateşkes olacak diye karar almış. Sisco da o karara dayanarak ve Amerikan emir­lerini bildirerek "Ateşi kesin, olduğunuz yerde durun, daha ileriye gitmeyin." diyerek Ecevit'i sıkıştırmış. Ece- vit bunun üzerine Bakanlar Kurulunu topladı.

    "Birleşmiş Milletler'in aldığı hangi karara İsrail bu­güne kadar uydu. BM karar aldı diye Türkiye uymak zorunda değil. Hele böylesine hayati bir meselede bu kararlar dikkate alınamaz." dedik. Saym Ecevit ikna oldu. Hatta MSP kanadına "Teşekkür ederim. Bizi bir yanılgıdan kurtardınız." dedi. Fakat ateşkes tartışması bununla bitmedi.

    Sabahleyin tekrar Bakanlar Kurulu toplandı. Sabahki Bakanlar Kurulunda Halk Partili bakanların bir kısmı susuyor, fakat diğer bir kısmı MSP olarak bizim üzeri­mize yükleniyorlardı. "Taşucu'ndaki telsizimiz çalışmı­yor. Füzeler tükeniyor. Gördünüz mü şimdi ne olacak?" diyorlardı.

    Biz o zaman kendilerine dedik ki, "Sizin verdiğiniz bilgilere inanmıyoruz. Ordunun durumunu bizzat as­kerlerimizden dinleyelim." Bunun üzerine o zaman Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı olan Necdet Üruğ Paşa, diğer bir generalle beraber Bakanlar Kuruluna geldi. Harekâtla ilgili brifing verdiler. "Taşucu'ndaki telsizimiz bozulmuş, doğru mu?" diye sorduk. "Hayır, kim söyledi bunu?" diye yanıtladı. "Füzelerimiz tükeni- yormuş, doğru mu?" diye sorunca, "Bunun gibi 5 tane harekâtı yapacak füzemiz var." dendi.

    Müzakere devam etti. Başbakan Yardımcısı olarak mutlaka harekâtın sonuna kadar gitmesi gerektiğini is­tediğim ve inandığım için o müzakerede en son asker­lere şu suali sordum: "Şu an bulunduğunuz yerde, yani

    G-5 hattında, bizim kendimizi savunmamız mümkün mü?"

    Askerlerin verdiği cevap şu oldu: "Biz oraya götür­düğümüz birlikleri bu bahçe kadar yere zaten yerleş­tirenleyiz. Burada durmak mümkün değildir. Kaldı ki bir muharebedeyiz. Böyle bir yerleşme hâlinde yoğun bir bombardımana maruz kalacak olursak çok büyük zayiat veririz. Askerî bakımdan buralarda durmak hiç mümkün değil."

    Bunun üzerine teşekkür ettik. Böylece o gün ikinci defa ateşkesi önlemiş olduk. Bunun üzerine Sayın Ece- vit, Sisco'ya gitti ve hedeflere ulaşıncaya kadar harekâtın devam edeceğini söyledi. Ancak, iş yine bitmedi.

    İkinci günün akşamı, pazarı pazartesiye bağlayan ak­şam tekrar ateşkes için geldiler. Dediler ki: "Efendim bü­tün dünyayı karşımıza alıyoruz." Bunun üzerine, "Biz, dünyanın durumuna değil askerin durumuna bakarız. Ordumuzun durumunu savunabilecek bir noktaya gel­dik mi ateşkesi düşünürüz." dedik. "Efendim ben asker­lerle konuştum böyle bir durum olduğunu söylüyorlar." dedi. "O hâlde müsaade ederseniz ben de bir konuşa­yım." dedim. Bakanlar Kurulundan ayrılıp Genelkur­may Başkanlığına gittim. Rahmetli Genelkurmay Başka- mmız Orgeneral Semih Sancar Paşamız orada harekâtı takip ediyordu. Kendisinden malumat rica ettim. Kendi­si dedi ki: "Biz G-5 hedeflerine vaktinden önce ulaşırız. Sizden ricam şudur. Ateşkesi yarın saat 5'ten önce ilan etmeyin; çünkü biz saat 5'te askerî bakımdan G-5 hattmı tutmuş olacağız. Zaten harekâtın birinci kısmı buydu. Ondan sonra da ikinci kısmını yapacağız."

    Genelkurmay Başkammız Rahmetli Semih Sancar Paşa'ya dedim ki: "Bakın sizin uzmanlarınız, general­leriniz geldiler, bize burada ilanihaye tutunamayız de­diler. Yeşil Hat'ta kadar gitmemiz gerekiyor. Bakımz biz MSP kanadı olarak bir ateşkes kararı alabiliriz. Bu kararın alınmasına gücümüz yetiyor. Ama tekrar ikinci harekâtın başlatılması için emir vermeye tek başımıza gücümüz yetmez. Onun için ben sizden asker olarak bir söz istiyorum. Ne yapıp edip ikinci harekâtı devam et­tireceksiniz. Burada tutunmanız zaten mümkün değil." Bunun üzerine Sancar Paşa, "Size asker sözü veriyo­rum." dedi.

    Ve eliyle çizmiş olduğu haritayı da hatıra olarak al­dım. Bakanlar Kurulu'na gelerek arkadaşlara izahat verdim. Genel Kurmay Başkammızm Yeşil Hat'ta kadar Herlenmesi yönünde kanaat belirttiğini ifade ettim.

    Biz MSP kanadı olarak "ertesi gün, saat 5'te ilan edil­mesi" şartıyla ateşkese razı olabileceğimizi söyledik. Ancak, Sayın Ecevit gazetecilikten gelme alışkanlığıy­la olsa gerek o gün saat 5'e kadar beklemedi ve saat 11.00'de ateşkesi açıkladı. Somadan yapılan tespitlere göre maalesef ateşkesin erken ilan edilmesi yüzünden Lefkoşa'nm bir kısmım kaybetmişiz.

    Bizim Millî Görüş olarak Kıbrıs Barış Harekâtı'ndaki hedefimiz bütün Kıbrıs'ı kontrolümüz altına almaktı. Bunun da birkaç önemli sebebi vardı: Bunlardan bir ta­nesi, biz garantör devlet olarak bu harekâtı yapıyorduk. Bizim garantörlüğümüz Kıbrıs'ın tümü üzerindedir. Öyleyse Kıbrıs'ın tümü üzerinde can güvenliğim sağ­lamamız bizim vazifemizdi. İkincisi, Rum tarafında da birçok kardeşimiz var. Oradaki köylerde de katliamlar oluyor. Biz, Ada'mn bir kısmını kontrolümüz altına alıp öbür kısmım kontrolümüz dışında bırakırsak, burada katliamlar artarak devam eder. En önemlisi de masaya oturduğumuzda pazarlık marjımız daha yüksek ola­caktı. Çünkü Kıbrıs'ın tamamının alınmasıyla yarısının alınması arasında hiçbir fark yoktu. Zira dış dünya za­ten hiçbir noktada Türkiye'ye insaf göstermiyordu.

    Biz ikinci harekâtın yapılmasını istedik. Fakat coğrafî taksimatı esas aldık. Bundan dolayıdır ki ikinci harekâtı başlatmayı mutlaka şart görüyorduk. Ve bin bir uğraş­malarla ikinci harekâtı başlattık. İkinci harekât durdu­rulmadan da biz o hedeflere ulaşılmasını ısrarla istedik. "En azından Larnaka mutlaka alınmalıdır." dedik. Son­radan, Larnaka'yı almak üzere giden bizim Kuvvet Ko­mutanına bizden gizli olarak "Hayır gitmeyin, geri dö­nün." diye emir verildiğini öğrendik. Hatta o komutan; "Sayın Erbakan bizi Larnaka yolundan çevirmeseydiniz çok daha iyi olacaktı." dedi. Ecevit de yanımdaydı. Ben de: "Kendisi burada. Biz çevirmedik, o çevirmiş demek ki. Biz de bunu şimdi burada öğreniyoruz." dedim.

    Biz Cenevre Konferansından hiçbir şey beklemiyor­duk. Çünkü Cenevre Konferansı bizim millî menfaat­lerimiz açısından son derece yersiz bir konferanstı. Bu­rada, Rumların bizim G-5 hattından 5 kilometre geriye çekilmeleri teklifi götürüldü. Oysa bu teklif bize hiçbir şey kazandırmıyor. "Tamam" deseydiler, çok aleyhimi­ze olacaktı. Neden? Çünkü bir müddet soma gelecekler, hazırlık yapacaklar. Yunanistan'dan kuvvet getirecekler, başka yerlerden kuvvetler alacaklar bizi buradan geri püskürtecekler. Biz hem bir maceraya girmiş olacağız hem de çok ağır zayiat vereceğiz. Çünkü askerler bize izahat verirken; "Bu askerî harekât o günkü parayla 9 milyar liraya mal olur. Yani 500 milyon dolar harcama. İkincisinin de en az 40 bin kişilik kuvvetle yapılması ge­rekir. Bugüne kadarki denemelerde böyle bir harekâtta dörtte birlik zayiatın göze alınması gerekir." demişlerdi.

    Allah'ın büyük lütfudur ki bize 500 tane şehitle bu harekâtı başarmak nasip olmuştur. Bu sayı ordumu­zun ne derece kabiliyetli olduğunu gösteren bir sayıdır. Kıbrıs'ta kanton sistemi kurulmasına da karşı çıktık. Bunun Rumların işine yarayacağını ve kısa bir süre son­ra, Ada'nın Yunanistan'a gitmesinin en rahat, en kolay yolu olacağını düşünüyorduk. "Kıbrıs, kantonlara ay­rılacak. Oralarda bizim muhtarlarımız olacak. Ama yö­netim onlarda olacak!" Bu nasıl şey? Yani Rumları ta­nımadan yapılmış hayalî bir teklifti. Ondan dolayı biz kesinlikle bunun karşısına çıktık. Bu tartışma Millî Gü­venlik Kurulunda da yapıldı. Allah'tan askerler bizim tarafımızı tuttu. "Kanton çözümü bize hiçbir şey getir­mez. Hiçbir şeyi kontrol edemeyiz." dediler.

    Biz iki bağımsız devlet olarak coğrafî taksimatı düşü­nüyorduk. "Kıbrıs'ta coğrafî taksimat yapılsın, iki tane bağımsız devlet kurulsun. Zaten Barış Harekâtı başlar­ken bizim kararımız buydu. Sonunda açıkça bunu ilan ettik. Biz federe devlet istemeyiz. Hudutları kesin şekil­de ayrılmış iki tane bağımsız devlet olacak." dedik.

    Şimdi Allah'a şükür ki Ada'da huzur var. Bu kadar yıldan beri bu huzur ne ile temin ediliyor? Arada kesin bir hududun bulunması sayesinde. O vakit bunun ko­nuşulmasını bile büyük cesaret sayıyorlardı. Hatta o va­kit, "Sus, yapma, etme!" dediler. Niye? Batılı ağabeyler hoşlanmazmış. Bütün dünyayı karşımıza alırmışız. Peki ne oldu soma? 10 sene geçti, orada bağımsız bir devlet kurmaktan başka çare yoktur demek zorunda kaldılar. Ama o bile tam yapılamadı. Mesela Ada iskân edilir­ken Maraş bilerek boş bırakıldı. Böylece büyük bir hata daha yapıldı. Siz Maraş'ı boş bırakırsanız Rum ne düşü­necek, "Bunu benim için boş bırakıyorlar, öyleyse bunu bana verin!" Rum bunu istiyor diye, Rum'dan şikâyetçi olmaya hakkımız var mı?

    Kıbrıs politikasında tavizkâr davramldığı sürece Rum istemeye, her fırsatta taviz koparmaya devam edecektir. Avrupa'ya gireceğiz diye, Batı'nın hoşuna gideceğiz diye verilecek her taviz, Rumları daha fazla cesaretlendirmekten ve taleplerini daha da pervasızlaş- tırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    Nitekim bütün bunlardan soma Butros Gali, Kıbrıs'ta asıl rolünü oynamaya çalıştı. Butros Gali, Mısırlı bir Or- todokstu; babası gibi kendisi de İslam düşmanıydı. Kar­deşi Yunanistan'da yaşamaktaydı ve Vasiliu'nun orta­ğıydı. Kardeşinin hammı Rum'dur. Butros Gali eşittir Birleşmiş Milletler, eşittir Ortodoks, eşittir Rum demek­tir. Nasıl, Butros Gali'nin babası, Osmanlı'yı yıkmak ve parçalamak için bütün gücüyle çalışmışsa, oğlu da Türkiye'yi ve İslam âlemini parçalamak ve ortadan kal­dırmak için babasından daha büyük bir gayretle çalıştı.

    Butros Gali işbaşına gelir gelmez, salam metoduna başladı; dilim dilim Kıbrıs'ı alıp Rumlara, Yunanistan'a verecek plam uygulamaya koydu. O plan için salamın ilk dilimi olarak "Önce Maraş'ı ve Güzelyurt'u vere­ceksiniz, ondan soma diğerlerim konuşuruz." prensi­bini ortaya attı. Türkiye'ye gönderdiği ültimatomda, "Maraş'ı vereceksiniz, Rumlar Magosa Kalesi'nin dibi­ne kadar gelecek, bütün bölgeyi onlar kontrol edecek." diyordu. Onların kontrolündeki Lefkoşa Havaalam on­ların otellerine turist taşıyacak ama Ercan Havaalanı kapanacak.

    Bu ne hırs, bu ne çifte standart! Ortada Bosna, Azer­baycan katliamları, faciaları varken Filistin, Keşmir'le ilgili Birleşmiş Milletler'in sayısız kararının hiçbiri uy­gulanmazken, neden onlar mühim olmuyor da Kıbrıs hakkında alman bu uydurma kararlar bu kadar önemli oluyor? Çünkü o kararlar, Müslümanların katliamlarıy­la ilgili. Onların uygulanmaması lazım. Hâlbuki Kıbrıs için alman karar ise Kıbrıs'taki Müslümanları ortadan kaldırıp Ada'yı Hristiyanlara, Rumlara verme planıdır. Ortodoks Papazı Butros Gali, bunun için işini gücünü bırakıp Kıbrıs'la uğraştı.

    Olaylar bununla da kalmadı ve meşhur Amerikan Dışişleri Bakam Warren Christopher, Ankara'ya geldi. Altı saatin içinde Cumhurbaşkanıyla, Başbakanla, Dı­şişleri Bakanıyla görüştü... Bütün bunlar altı saatin için­de oluyor! Niçin? Herkes hazır durmuş, bunu bekliyor da onun için.

    Hâlbuki Rahmetli Özal, Clinton'la görüşmek için Amerika'da bir hafta beklemişti. Bizim Cumhurbaşka­nımız orada randevu almak için bir hafta bekliyor; bu­raya onların bir adamı geldiğinde herkes sıraya dizili­yor. Elinde de bir elma şekeri getirmiş. Bu Christopher diyor ki: "Size 50 tane A-10 uçağı vermek için Senato'ya müracaat ettik."

    Bak sen şu işe! Ne büyük bir lütuf! Vereceğiz de demiyor, vermek için Senato'ya müracaat ettik, diyor. Elma şekerini vermiyor, sadece gösteriyor. Başka ne diyor? "Bu A-10 uçakları Amerikan Ordusu'nda hâlâ kullanılıyor." Tabire bakımz. "Hâlâ kullanılıyor" ne de­mek? "Biz bunları hurdaya çıkardık atacak çöplük arı­yoruz." demek. Amerikan yardımı dedikleri budur.

    Ayrıca, Türkiye'ye Kobra helikopterleri vermek için de arzuluymuşlar; ama bunun adedini, takvimini soma tespit edeceklermiş. Yani Magosa'yı vereceksin, Güzelyurt'u vereceksin, ondan soma Kobraların adedi belli olacak. İki tane elma şekeri gösteriyor, buna muka­bil iki tane hançerim saplıyor.

    15    Mayıs 1919'da Yunanlılar İzmir'e niye çıktılar? "Biz Anadolu'yu, Bizans'ı alacağız." dediler. Kıbrıs'ta 1960-1963'te kurulan karma hükümeti niçin yıktılar? "Burası zaten bizimdir." dediler. Bunların zaten Megalo ideası bellidir. Yalnız Kıbrıs'ı değil, bütün Anadolu'yu isterler. Onun için, bir zerre kadar dahi taviz verilemez. Bundan dolayıdır ki şu gerçeği bir kez daha haykırı­yorum; şehit kanıyla alman vatan toprağı satılamaz. Kim bu yola tevessül edecek olursa sadece şehitler, sadece bugünkü nesiller değil, gelecek nesiller tarafın­dan da lanetlenecektir. Bizim "Kıbrıs meselesi" diye bir meselemiz yoktur. Kıbrıs'taki tek meselemiz, ba­ğımsız KKTC'nin önce Müslüman ülkelere tanıtılması ve KKTC'nin, manen ve maddeten güçlenmesini temin etmektir.


    MEDENİYET DAVAMIZ

    °

    Milletimiz, tarih boyunca kaba kuvveti değil, Hakk'ı üstün tutmuştur. İnsanlık tarihinin en büyük devletleri olan Selçuklu ve Osmanlı devletlerini kurmuş, asırlar boyu insanlığa barış ve adaletin en güzel örneklerini göstermiştir. Şerefli, parlak bir maziye sahiptir.

    Yakın çağlara kadar, dünya milletleriyle teke tek değil, hep onların yekûnuyla karşılaşmış ve yekûnuna galebe çalmıştır. Haçlı ordularının saldırılarına karşı çıkmış, onların barbar hücumlarını göğsünde söndür­müştür. Milletimiz beş asır önce İstanbul'u fethederken, dört asır önce Viyana kapılarını zorlarken ve 1922'de Sakarya'da şahlamrken şüphesiz ki iman, en temel kuv­vet kaynağım teşkil etmiştir.

    Milletimizi dıştan yenemeyen düşmanlarımız uzun asırlar soma onu içten yenme yoluna yöneldiler. Eğitim sistem ve araçlarıyla, misyonerleriyle, kültür ajanlarıy­la, kapitalist vasıtalarıyla, fikir kirlenmesi ve kültürel bombardımanlarıyla, insanımızın dinine, mukaddesa­tına, imanına, inançlarına ve kültürüne odaklandılar.

    Gayrimillîlik hareketleri maddî ve manevî sahada ge­rilememize sebep olmuş ve büyük İmparatorluğumuzu kısa zamanda çökertmeye ve yıkmaya kâfi gelmiştir.

    Çanakkale ve İstiklâl Harplerimiz, bütün umutsuz­luklara rağmen inandığı zaman bu milletin ne büyük harikalar gösterebileceğine dair yakın tarihimizin açık şaheserleri ve milletimizin hayatiyetini kaybetmediğini ortaya koyan açık delillerdir.

    Bugün bizim, içinde bulunduğumuz şartlar itibarıy­la yapmamız icap eden hareket, tıpkı Sultan Fatih'in İstanbul'u fethindeki azim ve iradeyle meselelerin üze­rine yürümesine benzemelidir. Asıl bu ruh ve meşale­ye ihtiyacımız var. Bu ruhu canlandırmazsak, kâğıtlar üzerindeki planlarda özlediğimiz ve beklediğimiz neti­ceyi alamayız. Milletimizin tarihte layık olduğu mevki- ye erişemeyiz. Çünkü o mevkiye ulaşmanın sırrı, kâğıt üzerindeki planlarda değil, bin yıldan beri içimizde ya­şattığımız ruhta gizlidir.

    Milletlerin varlıklarının devamı, dinî, tarihî, iktisadi ve kültürel unsurların müşterek millet şuurunu mey­dana getirmesiyle mümkündür. Bu ortak bilince, millî şuur diyoruz. Millî şuur, milleti yaşatan güçlerin kay­nağıdır. Noksanlığı hâlinde maddî ve manevî varlığı yıpranacağından millet zayıf düşer. Aziz milletimiz, iki yüz yıldır dış güçler tarafından millî şuuru yok edilerek kendisine yabancı kılınmaya çalışılmıştır.

    Bu yüzden, Batı ülkelerinin âdet ve göreneklerini taklit eden ve o ülkeleri kendi ülkemizden üstün gören

    Batıcılığa karşıyız. Türkiye, millî benliğim bırakıp Batı ülkeleri içinde eriyemez. Buna, bizim milletimizin bün­yesi ve tarihi müsait değildir.

    Ne var ki dünya Siyonizmi, gazete, radyo, televizyon ve her türlü vasıtayla bu aziz milletin evlatları üzerinde iki asırdan beri öyle menfi propagandalar yapmıştır ki bugün maalesef bu milletin evladı olduğu hâlde mese­lelerinin çözümünü solculukta, liberalizmde ya da anar­şizmde arayanlar olmuştur. Siyonizm, 200 yıldır uğraşa uğraşa kültür emperyalizmi yoluyla milletimizin için­den bazı evlatlarımızı maalesef yamltmayı başarmıştır.

    Maddî ve manevî buhranlarla karşı karşıya kalmış olmamızın kabahati millet değil, milletin fıtratına aykırı yollara gitmek isteyen fikir, sistem ve politikacılarda­dır. Bugün bir kısım gençliğimiz millî değerlerimizden uzaklaşarak çeşitli "izm"lerin peşinden gidiyorsa, ma­teryalist, anarşist oluyorsa, hippiliğe ve gayriciddi yaşa­yışa özeniyorsa, anaya, babaya asi oluyorsa, bütün bun­ların sebebi körü körüne yürütülen Batı taklitçiliğidir.

    Bugün rantiyeden, rüşvetten, iltimastan şikâyet edi­yorsak, ticari hayatta istikrarsızlıktan, istismardan, iha­le komisyonculuğundan, haksız kazançtan yakınıyor­sak, bütün bunlar yine ahlak nizamına değer vermeyen bozuk zihniyetin, milletimizin sağlam bünyesinde açtı­ğı yaraların neticesidir. Milletimizin büyük çoğunluğu tarafmdan tasvip edilmeyen bu geçici etkilerin gideril­mesi kolaydır. Fakat bu iş ancak milletin özüne, tarihine uygun bir idarenin ortaya çıkmasına bağlıdır. Meselele­rimiz böyle bir idareyi beklemektedir.

    Ecdadımızın dünyaya ilim, sanat ve adalet saçtığı asırlarda olduğu gibi, yine ihtişamlı, azametli, istikbalin büyük ve güçlü devleti hâline gelmemiz mümkündür, kolaydır ve hatta bu yakındır. Bizler geleceğe güvenle, imanla bakıyoruz. Milletimiz hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemiştir, düşmeyecektir. Milletimizde hem maddî hem de manevî kalkınmamızı sağlayacak azim, irade, iman mevcuttur.

    Ve yine bu maddî ve manevî kalkınma hareketleri­nin isabetli ve basiretli bir terkibini yaparak, buhranlar içerisinde kıvranan 21. Asır insanına, bütün beşeriyete ışık tutmamız da Hakk'm inayetiyle mümkündür.

    Bunun için sahip olmamız gereken tek şey, İstanbul'u fethederken, Çanakkale'yi savunurken, İstiklal Harbi'ni yaparken ve en son Kıbrıs Barış Harekâtı'm gerçek­leştirirken ortaya koyduğumuz ruh ve manadır. Millî Görüş'te milletimiz kendisini bulmaktadır, aradığını bulmaktadır. Millî bünyemizin kendisini temsil etmek­tedir.

    Evet, yabancı görüşler, taklitçi yaklaşımlar bünye­mize girmiştir. Fakat bu somadan içimize giren tesirler, çok şükür ki bünyemizi saramamıştır. Bünyemiz sağ­lamdır. Bu tesirler gelip geçicidir. Millî Görüş milletimi­zin kendi bünyesine uyan normal elbisesi ise dışarıdan gelme solcu görüş ve liberal görüş, bilmem ne görüş, başkasımn elbisesini giyen kimse gibi ya kolu kısa ya paçası dizinde elbiseleri andırmaktadır.

    Bu yüzden solculukmuş, sağcılıkmış, liberallikmiş bu görüşler eksik görüşlerdir. Başarıya ulaşmak istiyor­sak öncelikle millî şuuru canlandırmamız lazımdır. Bu­nun canlandırılmasında en önde gelen unsur da ahlak ve maneviyattır. Bundan dolayı, tam yarım asır boyun­ca, önce ahlak ve maneviyat ilkemizi bayrak edindik.

    Millî Görüş, vatanımızın ve milletimizin bölünmez bütünlüğü ve tüm memleket evlatlarının kardeş bilin­mesi temel prensibine dayanır. Aym milletin, aynı ta­rihin çocuklarımn kardeşliği esastır. Gidilecek yol barış yoludur, kardeşlik yoludur. Bizim metodumuz iddia ve suçlama yolu değil ikna ve ispat yoludur. Aym milletin çocukları arasında görüş farklılıkları, fikir farklılıkları olabilir, fakat bu hiçbir zaman suçlamanın, ayrımcılığın, bölücülüğün sebebi olmamalıdır.

    Biz yüzlerce yıl tek bir vücut hâlinde, bedenlerimizi birbirine siper ettik. Çünkü bizi birbirimize İslam kar­deşliği bağlıyor idi. Bu ülkenin evlatları, asırlar boyu mektebe, besmeleyle başladılar. Besmele kaldırılıp ye­rine "Türküm, doğruyum, çalışkanım!" denilince, öbür taraftan Kürt bir Müslüman evladı; "Ya öyle mi? Ben de Kürdüm, daha doğruyum, daha çalışkanım!" demeye başladı. Ve böylece bu ülkenin insanları birbirlerine ya­bancılaştırıldı. Kendi millî ve dinî değerlerimizi bırakıp inkârcı, ırkçı ve materyalist politikalara sapıldığı için ülkemiz onlarca yıl bir felaketin içine sürüklendi. Dil meselesi bunun en bariz örneğidir. Efendim Türkçe mi konuşulacak, Kürtçe mi? İnsanların, kendi anane ve örf­lerine göre yaşaması en tabii insan hakkıdır. Ana dilini konuşur, ona göre çocuğuna öğretir. Bunları önlerseniz zalim olursunuz.

    Peki biz bu konuda ne diyoruz: "Arkadaş, sen Kürt­çe konuşmak istiyorsun öyle mi?"

    Evet.

    "Peki söyle bakalım ne konuşacaksın?"

    "Efendim ateistlik konuşacağım, Türkiye'yi bölece­ğim."

    O zaman sen Türkçe de konuşsan, Kürtçe de konuş­san zararlısın.

    "Ne konuşacaksın?"

    "İslam kardeşliğini, birlik ve beraberliğimizi konu­şacağım."

    "O zaman sen istersen Ugandaca konuş, ben seni al­nından öperim."

    Bu meselenin çözümü, ayrı devlet kurmak, ayrı fede­rasyon kurmak değildir. Asla böyle bir çözüm olamaz. Çünkü bunlar ne ülkemize, ne insanlığa ne de Kürt kö­kenli kardeşlerimize saadet getirir. Batılı devletler hepsi birleşip tek devlet oluyor. Onlar birleşirken bizim onla­rın oyununa gelmemiz doğru olur mu? Onlar bizi par­çalamak, ezmek ve hepimizi ayrı ayrı yutmak için bu oyunu oynuyorlar. Kimse bu oyuna alet olmamalıdır. Güneydoğu'daki Kürt kardeşimiz, İzmir'e, İstanbul'a pasaportla gelse bundan kim mutlu olur!

    Buna mukabil, İzmir'deki Türk kardeşimiz de Diyarbakır'a pasaportla gitmek zorunda kalırsa bun­dan kimin eline ne geçer!

    Hangi ırktan olursa olsun hiçbir kardeşim, sakın ha bu Siyoniste, bu İngiliz'e, bu Amerikalının tahriklerine aldanmamalıdır. İşte tarih ortadadır. Onlar, sadece bizi birbirimize düşürmek ve bu yolla kendi menfaatlerini, kirli planlarım gerçekleştirmek istiyorlar.

    Sağlam bir millî bünyeye kavuşmak için toplumsal barışı temin etmeye, birbirimizle kaynaşmaya mecbu­ruz. Devlet-millet kaynaşması, kalkınmada temel şart­tır. İş görmek istiyorsak, samimiyetle bu millete hizmet etmek istiyorsak, bunları mutlaka yapmamız lazım.

    Fikre fikirle mukabele edilmelidir. Medenî ölçüler içinde fikrini söyleyene, inancını açıklayana sadece te­şekkür edilmelidir. Mesela laiklik diye bir kelime var. Büyük sosyal yaraların temelini teşkil ediyor. Bu temel meselenin mutlaka halledilmesi lazım. Bunun halledil- memesi sadece milletimize zarar veriyor. Aramızdaki kardeşliği bozuyor. Laiklik demek, herkesin düşünce hürriyetine, vicdan hürriyetine, ibadet hürriyetine sa­hip olması demektir. Kimsenin, kimseye inancından dolayı baskı yapamaması demektir. Bizim kendi tarihî, millî bünyemizde bu tabirin mütekabilleri vardır. Me­sela dinimizde bir Hanefi mezhebinin imamı, "Bizim mezhebimizde bir insan abdest aldıktan soma vücu­dunun bir yerinden kan akarsa abdesti bozulur. Ama diğer bazı mezheplerde, kan aksa da bozulmaz." der. Böyle ders verir talebelerine. Buradaki "diğer mezhep­ler" sözü, laik kelimesinin lügattaki kökünden gelen bir kelimedir. "Bizden farklı düşünenler de var" ve onların mevcudiyetini kabul etmek demektir. Kelimenin lügat kökü, iştikaktır ve bu manaya gelmektedir.

    Fransız İhtilali'nden sonra bu kelime hukuk lisanı­na geçmeye başladı. Niçin kullanıldı bu? Fransa'da bazı kimseler dindar, Kilise'ye bağlı, bazıları değil. Ne dedi­ler? Biz laik olacağız, yani temel düşünce sisteminden dolayı kimseyi kınamayacağız. Laikliğin manası bu.

    Maalesef laiklik bizim ülkemizde yıllarca İslam düşmanlığı olarak uygulandı. İnanan insanlara baskı, zulüm aracı olarak sürdürüldü. Laiklik bu anlamıyla bizim milletimizin mana ikliminde olmayan bir kelime­dir. Siz bugün Anadolu'da bir ninemize gidip "Nine la­iklik diye bir şey varmış, hiç duydun mu?" diye sordu­ğunuzda size, "Haaa, o da neymiş evladım?" diyecektir.

    Ayrıca bizde maalesef şöyle bir zihniyet sahipleri vardır. İyi, güzel, doğru bir şey varsa, hele bu Batı'da da varsa hiç tereddütsüz kabul ederler. Ama bu şeyi İs­lam da söylüyor dediniz mi, birden bire hiddetlenmeye başlarlar. Çünkü, Batı hayranlığı ve İslam düşmanlığı bozuk zihniyetlerinin temelini oluşturur. Bundan dola­yı biz, özellikle Batı'dan alınan böyle siyasi kavramların yerine Anayasamızda Türkçe karşılıklarının yazılması­na taraftarız.

    Devlet, vatandaşlara karşı adil, koruyucu ve yol gös­terici olmalıdır. Ne bireylerin büyük sermaye sahiple­ri olarak işçiyi, esnafı, dar gelirliyi topyekûn toplumu ezmesine müsaade edilmeli, ne de fertlerin haklarını tehdit eden, onları topluma feda eden materyalist gö­rüşlere itibar edilmelidir. Hak kutsaldır ve mutlaka sahibine verilmelidir. Hak konusunda hiçbir renk, dil, din, ırk ve sınıf farkı gözetilemez. Harp esnasında bile çiğnediği ekinin bedelini, sahibini bularak ödeyen bir milletin torunları olarak, hakka riayetin milletimizi, na- sil insanlığın efendisi yaptığının şuuru içerisinde hare­ket etmeliyiz.

    Temel noktamız, hak ve adalettir. Bize göre haklı olan zayıf da olsa kuvvetli, haksız olan kuvvetli de olsa zayıftır. Her ne şekilde olursa olsun hiçbir kişi, zümre veya zihniyetin kendisi gibi düşünmeyen kimselere, ta­hakküm etmesine müsaade edilemez. Her türlü devlet hizmeti emanet olarak kabul edilmeli ve emanetin ehli­ne verilmesi sağlanmalıdır. Bu bakımdan devlet perso­nelinin seçiminde bilgi, kabiliyet ve tecrübe kadar ahlak ve karaktere de önem verilmelidir.

    Devlet hizmetinden kırtasiyecilik ve işlerin uzama­sına sebep olan bütün formaliteler tamamen kaldırıl­malı, basit ve sağlam esaslar getirilmelidir. Devlet hiz­metlerinden lüks ve israf tamamen kaldırılmalı, rüşvet, irtikâp, iltimas gibi hastalıklar kökünden kazınarak, kuvvetli, adil, yol gösterici bir idari mekanizma kurul­malıdır. Sosyal barış için tolerans ve kardeşlik yakla­şımı kaçınılmazdır. Birbirimize toleranslı davranalım, kardeş hissiyle bakalım. Kalkınmada başarı, sosyal barı­şın bu temel tılsımına bağlıdır. Topyekûn kalkınmanın birinci prensibi kardeşliktir. 75 milyon, hepimiz birbi­rimizi kardeş bileceğiz. İkinci prensipse devlet millete zulüm için, tahakküm için değil, millete hizmet için var­dır. Devlet ile millet kaynaşacak. Ne demek bu? Öyle bir devlet olacak ki Kars'taki kardeşimizle, Muğla'daki kardeşimiz iş olsun diye değil, bayram nutuklarında konuşurken değil, kendi kendine düşünürken bile "Be­nim ne güzel devletim var" diyecek.

    ***

    Anadolu'muza Millî Görüş, Hakk'ı üstün tutma zih­niyeti, 1071 Malazgirt Zaferi'yle geldi. Onun arkasın­dan bin yıldan beri Anadolu'muzda milletimizin kendi görüşü olan Millî Görüş sayısız zaferler kazandı. İstan­bul solculukla, liberalcilikle, şuculukla, buculukla değil, Millî Görüş'le fetholundu ve aym şekilde Çanakkale Savaşı Millî Görüş'le yapıldı. İstiklal Savaşımız, Büyük Kıbrıs zaferimiz Millî Görüş'le kazanıldı. Onun için Millî Görüş'ün tarihi Hz. Âdem (a.s.) ile başlar.

    Türkiye'de çok partili hayata 1946 yılında girildi. 1946 yılından 1969 yılma kadar çeşitli görüşler ülke­nin siyasetinde rol oynadı. Ancak, ne yazık ki bunlar milletimizin beklediği, özlediği hizmetleri yapamadı­lar. Bundan dolayıdır ki yıl 1969'a gelince, milletimizin bağrından Millî Görüş fışkırdı. Böylece 14 Ekim 1969'da Millî Görüş ilk defa TBMM'de temsil edildi. Bundan do­layı, çok partili hayata girdikten soma Millî Görüş'ün Meclis'te temsil edilmeye başlandığı 14 Ekim 1969 tarihi çok önemlidir. Bu seçimlerde, yani Ekim 1969 seçimle­rinde bağımsız aday olarak 18 tane kardeşimiz yurdun muhtelif yerlerinde Millî Görüş'ü temsil ettiler, canla başla çalıştılar.

    Rahmetli Eşref Edip Bey'in, MNP'yi kurduğumuzda parti merkezimizde yaptığı tarihî konuşmasındaki şu sözleri çok anlamlıdır:

    "Ben doksan yaşmdayım. Yetmiş yıldan beri bu mil­letin aslına döneceğine inandım, yazdım ve bunun mü­cadelesini yaptım. Şimdi madem ki bu günü yaşadım, artık bundan soma ölebilirim. Çünkü yetmiş yıldan beri inandığım ve ileri sürdüğüm davayı bugün gerçekleş­miş olarak yaşadım. MNP'nin kurulması bu milletin aslına dönmesidir. Bundan dolayıdır ki artık, bundan soma ölsem de gam yemem."

    Milletimizin gerçek ruh kökü olan Millî Görüş hare­ketini, asırlık geçici bir aradan soma yeniden başlattı­ğımız ilk günlerde muarızlarımız bize şunu diyorlardı:

    "Bu ülkede camiler açık değil mi, isteyen namazını kılmıyor mu? Mevlit okutmuyor mu? İsteyen orucunu tutup hacca gitmiyor mu? Karışmıyoruz, herkes serbest. Peki daha ne istiyorsunuz?"

    Biz de onlara şu cevabı veriyorduk: Avcılar tüyle­ri renkli güzel bir kuş avladıklarında bu kuşu toprağa gömmek istemezler. İçini boşaltırlar, saman doldurup evlerinin başköşesine koyarlar. Okullarda, müzelerde içi saman dolu kuşları görmüşsünüzdür. Bize demiş oluyorlar ki: Bu kuşun gözleri yok mu? Var. Gagası yok mu? Var. Kanatları yok mu? Var. Peki daha ne istiyor­sunuz? Biz de tek kelimeyle diyoruz ki: "Biz içi saman dolu cansız kuşu değil, bu kuşun canlısını istiyoruz." İşte bizim bu ülkede istediğimiz budur. Millî Görüş'le diğer zihniyetlerin farkı da içi saman dolu kuşla canlı kuş arasındaki farktır.

    Millî Görüş bu sebeplerden dolayı bu milletin ken­disidir, aslıdır, tarihidir, inancıdır. Daha ilk kurulduğu günde bu tespitler yapılmıştır. 1974'ten 1978'e kadar dört yıl üç koalisyon hükümetinde büyük hizmetler yapan MSP döneminde büyük başarı diplomaları elde edildi. Bu dönemde Kıbrıs Barış Harekâtı başarıldı. Bu dönemde büyük "Ağır Sanayi Hamlesi" yapıldı. Anadolu'nun her tarafına büyük tesisler kuruldu.

    Millî Selamet Partisi dönemi baştan sona kadar mil­letimize yapılan büyük hizmetlerle doludur. Bu saydık­larıma ilaveten, Türkiye'nin İslam Konferansı'na tam üye yapılması o dönemde Millî Selamet'in gayretleriyle olmuştur. Anadolu'muzun bir ucundan bir ucuna daha o zaman otoyollarla donatılması için gereken hazırlık­lar, hatta anlaşmalar bile yapılmıştır. İmam-Hatip okul­ları açılmış, İmam-Hatip mezunlarının üniversitelere girmesi için kanun çıkarılmıştır. Bugün yüz binlerce inançlı kadro, yurt çapında görev başında ise bu Millî Görüş'ün daha ilk gün attığı tohumların meyveleri ve hayırlı sonuçlarıdır.

    Bütün okullara, din ve ahlak dersleri programı ko­nuldu. Bu durum laik Türkiye'de, tek başına bir olay sayılmıştır. Daha soma 12 Eylül askerî yönetimi bunun önemini kavrayarak, din eğitimini zorunlu dersler sını­fına almıştır.

    Mısır, Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerde okuyanların diplomalarının Türkiye'de geçerli sayılma­sı kararlaştırılmış ve uygulanmıştır. Ahlaksız yayınlarla mücadele kanunu çıkarılmış, Adalet ve İçişleri Bakan­lıklarınca ciddiyet ve cesaretle uygulanmıştır.

    Vakıf mallarının yağmalanmasına son verilmiş, va- kıflarca 500'e yakın cami yeniden restore edilmiş, va­kıf gelirleri üç-dört misline çıkarılmıştır. Ayrıca, vakıf aşevlerinden yedirilen yoksulların sayısı dört misli arü- rılmıştır. Risâle-i Nûr gibi dinî, İlmî ve ahlaki eserlerin okutulmasına konulan yasaklar kaldırılmış, böylece İs- lami yayıncılıkta yeni bir çığır açılmış ve patlama yaşan­mıştır. Kur'an Kurslarının yapılması ve yaşatılması için,

    Cumhuriyet tarihinde ilk defa devlet katkısı olarak büt­çeye ödenek ayrılmış ve 3.000'den fazla Kur'an Kursu hizmete başlamıştır. Yine aym dönemde, ülkemizi geri kalmışlıktan kurtarmak, insammıza helal ve huzurlu iş sahaları açmak için, Ağır Sanayi Hamlesi başlatılmıştır. Millî Harp sanayisi kurulmuştur. "Montaj değil, her yö­nüyle millî ve yerli üretim" denilerek yola çıkılmış ve ülke çapında 200 büyük fabrikanın plan ve projeleri ha­zırlanmış, dev tesisler olarak üretime sokulmuştur.

    Şeker fabrikaları, çimento fabrikaları, azot sanayisi, Seka, demir ve çelik işletmeleri, Makine ve Kimya En­düstrisi (MKE), uçak sanayisi, TÜMOSAN, TAKSAN, TEMSAN, TESTAŞ hep Millî Görüş ruhu ve azmiyle harekete geçirilmiştir.

    İnanç tekeden süt çıkartır. Bunun bir örneği de, Refahyol Hükümeti döneminde getirdiğimiz Havuz Sistemi'dir.

    İzmir'de TEDAŞ vatandaştan elektrik parası toplu­yor. Topladığı bu parayı, o günün şartlarında yüzde 40 faizle özel bir bankaya yatırıyor. Soma ne oluyor? O özel banka aym parayı yüzde 150 faizle devlete borç olarak veriyor. Çünkü TEDAŞ'm parası var ama Ela­zığ'daki Karayollarına para lazım. Onun parası bitmiş. O parayı temin etmek için devlet özel bankalara borçla­nıyor. Peki, özel bankanın devlete borç olarak verdiği para kimin? Devletin. Devlet, kendi parasını yüzde 40 faizle özel bankaya yatırıyor ama yüzde 150 faizle yine kendi parasını borç olarak alıyor. Bizden önce, bu yolla 14 milyar dolar borçlanılmış, faiz ödenmiş.

    Biz gelince ne yaptık?

    10 bin tane kamu kuruluşunun mali imkânlarım bir elektronik merkezde topladık. Devletin nesi varsa gör­dük. Bütün devlet kuruluşlarına, "özel bankalardaki paralarınızı devlet bankasına götüreceksiniz" dedik. Bu elektronik hazırlık, yaklaşık bir ay sürdü. Bir de baktık ki devletimizin çok parası var. Meğer biz ne kadar zen­ginmişiz. Bu havuzu kurup da TEDAŞ'm parasmı faiz­siz bir şekilde Elazığ'daki karayollarına verince devlet borçlanmaktan kurtuldu, rahat bir nefes aldı. Böylece devleti, 6 ayda 10 milyar dolar faiz ödemekten kurtar­dık. Fakir fukaranın parasım rantiyeye, dış güçlere, ırk­çı emperyalizme vermekten kurtardık.

    Bize kadar bütün KİT'ler her sene 5 milyar dolar zarar ediyordu. Biz gelir gelmez aym KİT'ler, 2 milyar dolar kâra geçti. Bunlar gelince devlet kuruluşları zarar ediyor, biz gelince kâr ediyor. Çünkü at sahibine göre kişner.


    MAARİF DAVAMIZ

    «

    Daha iki asır evveline kadar Paris'te, Sorbon Üniver­sitesinde kürsüye çıkan profesörler bizim âlimlerimizin ilim kıyafetini giymeyi bir iftihar vesilesi sayıyorlardı. Hâlbuki bugün ne hâldeyiz? Bugün eğitim sistemimi­zin hâli nedir? Bugün bir bakıma, kendi maarif sistemi kendisi için insan yetiştirmeyen tek millet hâline geldik. Öğretim müfredatlarına kendi tarihimizi kötülemek, yok farz etmek, küçük göstermek için her şeyi koyduk. Batı'mn yetersiz dünya görüşüne özenen şahsiyetsiz, mukallit, cüce, suni hedefler önümüze kondu. Kültür ve irfan işgalcilerinin ev sahibi olduğu, hakiki ev sahibinin ise kendi fikrî evine yabancılaştığı bir hava doğdu. Ev­latlarımız, millî şuur ve şahsiyetten uzak kaldı.

    Bugün ilkokul birinci sımfta alfabe, "Kaya uyu, uyu, yat uyu." diye başlıyor. Bizim kuracağımız yeni maarif de çocuklara her şeyden evvel kâinatın Yaratıcısı tanıtı­lacak ve ondan soma "Kaya uyu, uyu, yat uyu." yerine "Mehmet kalk, uyan, çalış!" denilecek. Millî Görüşçü Eğitim Sistemi'nde, ahlak ve maneviyat esas olacaktır.

    Büyük ve şanlı tarihimizle iftihar eden, mazisine bağlı, anane ve örflerini muhafaza eden, her türlü taklitçilik­ten uzak, yeni nesilleri yetiştirmek olacaktır. Böylece, bugünkü maddeci ve renksiz eğitim yerine gerçek millî eğitim kurulacaktır.

    Okullarda çocuklarımızın kalplerini ahlak ve mane­viyatla, millî ve manevî değerlerle doldurmazsak birta­kım kanun tedbirleriyle kalpleri boş çocukları bu yan­lış yollardan çevirmek mümkün olmaz. Müfredatımızı teneke mefhumlardan kurtarmalıyız. Çocuklarımıza sadece kurbağaların üreme sistemlerini anlatarak değil, edebi, hayâyı, iffeti öğrettiğimiz takdirde adam olacak­larım anlamalıyız.

    Çocuklarımız 15 sene okudukları hâlde edep, iffet, hayâ kelimelerini duymuyorlar. Helal nedir, haram ne­dir bilmiyorlar. Evlatlarımızı vatana, millete yararlı ço­cuklar yapmak istiyorsak eğitim sistemini baştan sona yeniden kurmalıyız. Ülkemizi birtakım taşkınlık hare­ketlerinden korumak için de okullarımızda evlatlarımız önce Allah diyerek derslerine başlamalıdır. Aksi takdir­de helal, haram, ahiret, hesap günü nedir evlatlarınıza öğretmezseniz istenmeyen sonuçları engelleyemez­siniz. Eğitimde şuur olursa ailede huzur olur. Eğitim, saadet ve selametin gelmesi için hepimize önce nefsi­miz nedir, onu tanıtacak. Hepimize nefsimize hâkim olmayı öğretecek. Bütün memleketinin her kuruluşu­nu bir okul sayarak "beşikten mezara kadar öğrenme mükellefiyetiyle bir eğitim seferberliğine girişmeliyiz.

    Bu yolda temel yaklaşımlarımız "erkeğe, kadına, her­kese ilim" ile "ya öğren ya öğret"tir. Millî Görüş olarak temel hedeflerimizden birisi de her bölgeye bir teknik üniversite, bir genel ilimler üniversitesi bir de manevî ilimler üniversitesi açmaktır. Ayrıca din eğitimine bü­yük ehemmiyet vermeliyiz. Bunun için Yüksek İslam Enstitülerini geliştirmeli, din görevlilerinin maddî ve manevî imkânlarını düzelterek, sosyal statülerim yeni­den tanzim etmeliyiz.

    Faydasız, köksüz, teorik bilgiler yerine, fayda gaye­sine ön planda yer veren bir eğitim anlayışına geçmeli­yiz. Ziraat mühendislerimiz memleketimizin ziraatımn kalkınması için tohumun, tohumculuğun gelişmesi için çalışmalı, bugünkü ziraatımızın verimsiz hâlden kur­tulması için seferber olmalıdır.

    Mühendislerimiz, Avrupa'dan gelecek yedek parça­ların katalogunu yapmak için değil, kendi traktörümü­zü, kendi tankımızı, kendi uçağımızı, kendi motorumu­zu kendi memleketimizde imal etmek için yetişmelidir. Teknik üniversitelerimizin araştırmaları, bu memleke­tin meseleleri için üniversite ile sanayi kuruluşları iş birliği içinde olmalıdır. Her alanda en büyük âlimlerin, en büyük ariflerin yetişmesi için çalışmalıyız.

    Din eğitimi ve öğrenimi, ülkemizin manevî bütün­lüğünün kuvvetlenmesi için kaçınılmazdır. Dinî ku­ramlarımızın, her türlü siyasi etkiden masun kalması için de her türlü tedbir alınmalıdır. Dinin her türlü is­tismardan kurtarılması için de eğitim yoluyla milletimi­zin bu türlü gayrisamimi girişimler karşısında telkine kapılmayacak derecede aydınlatılması şarttır. Mille­timize yapılacak en büyük kötülük, eğitim hayatında, kendi dinini gerçek kaynağından öğrenme imkânından mahrum bırakmaktır. Millete hizmet edecek bütün gö­revlilerin, milletin dinî ve manevî değerlerini en doğru şekilde bilmesi şarttır.

    İmam-Hatip okullarının ve İlahiyat Fakültelerinin İlmî seviyelerinin ve kapasitelerinin ihtiyaca cevap ve­recek duruma getirilmesi şarttır. En az dengi okul ve fakültelerin sahip olduğu kanuni hak ve imkânlara kavuşturulması gereklidir. Gerek ülkemizin maddî ve manevî kalkınmasında gerekse devlet-millet kaynaş­masında ve bütünleşmesinde din görevlilerine büyük vazifeler düşüyor. Diyanet Teşkilatının üzerine dü­şen görevleri eksiksiz bir şekilde yapabilmesi için yeni imkân ve vasıtalarla donatılması ve yürüttükleri vazi­fenin, şerefi ve seviyesiyle mütenasip imkân ve şartlara kavuşturulmaları kaçınılmazdır.

    Kalkınmada, ahlak ve maneviyat esastır. Bundan do­layı bu milletin manevî değerlerinin artırılması için ay­dın din adamlarının yetiştirilmesine ağırlık vermek ge­rekir. İmam-Hatip okullarının açılmasını sınırlamak bir yana, olabildiğince çoğaltılmalıdır. Tarih boyunca idea­list olmuş büyük bir milletin evlatlarına, sadece mater­yalist metotlarla ezberciliğe kaçan bir öğretim vermek kadar hatalı bir politika olamazdı. Nitekim kalpleri ve dimağları millî idealden mahrum bırakan, bu hatalı gi­dişat kısa zamanda zararlı meyvelerini vermeye başla­mış, bu boşluktan faydalanmasım bilen bölücü ve yıkıcı cereyanlar, ülke bütünlüğümüzü tehdit eder hâle ge­lebilmiştir. İşin en acı tarafı ise kendi ideolojilerini, bu aziz milletin parasıyla kurulan eğitim müesseselerimiz- de evlatlarımıza aşılamışlardır.

    Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, her alanda kal­kınma hareketlerinin en baş unsuru insandır. İnsan unsuru ne kadar sağlamsa, ne kadar ahlak ve karakter sahibi ise kalkınmada o kadar güçlü olacaktır. İnsan unsuru ahlaken bozulmuşsa, bu bozuk malzemeyle ku­rulacak resmî veya gayriresmî teşekküller verimsiz ve yıkıcı olacağından emekler, masraflar, zahmetler boşa gidecektir.

    Kanunlar ve nizamlar ne kadar mükemmel olursa olsun, onu tatbik edecek insanın içerisine hak ve adalet sevgisi girmemişse, netice tersine tecelli edecek, adalet yerine adaletsizlik, sosyal adalet yerine sosyal istismar hâkim olacaktır.

    Millî eğitim politikamızı bu ana hedeflere yönlendir­mek, ders ve müfredat programlarını buna göre tanzim etmek ve İlmî buluşların devlet eliyle teşvik ve takviye­sine çalışmak durumundayız.






    Kaynak :
    Bu Haber 10690 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS