• CÜBBELİ AHMET'İN İTİRAFLARI VE YANDAŞ KESİMİN DARBE KUŞKULARI

    CÜBBELİ AHMET'İN İTİRAFLARI VE YANDAŞ KESİMİN DARBE KUŞKULARI

    04 Haziran 2020

     
    | Devamı


    CÜBBELİ AHMET'İN İTİRAFLARI

    VE

    YANDAŞ KESİMİN DARBE KUŞKULARI

              

    Yeni darbe kuşkuları ve AKP'nin telaşı!

    'Yeni darbe olacak' tartışmalarını başlatan isimlerin başında gelen Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan, üstelik darbeyi kimin yapacağını da açıklamıştı. Kaplan, darbenin 'Kemalistlerden geleceğini' savunmaktaydı.

    Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, 16 Şubat 2020 tarihli “Darbe söylentilerini göz ardı etmeyelim; önlem almaya bakalım” başlıklı yazısında “darbe söylentilerinin ciddiye alınması gerektiği” görüşünü dile getirip, "Bu kez, pat diye darbe yapmaya kalkmayacaklar" diye uyarmış ve darbenin “Kemalist şebekelerden geleceği” iddiasında bulunmuşlardı. "Eğer yeni bir darbe girişimi daha gerçekleştirilecek olursa, pattadanak darbe yapmayacaklar. Ortamı darbeye hazır hâle getirecekler" diyen Yusuf Kaplan, "Bunun için planlanan ilk stratejiyi yüzde yüz başardıklarını üzülerek söylemek zorundayım" diyerek şunları hatırlatmıştı:

    Yusuf Kaplan’a göre: Cemaatler ve tarikatlar, algı operasyonlarıyla şeytanlaştırılmıştı!?

    "15 Temmuz’da Erdoğan’ın çağrısından önce sokaklara dökülen cemaatler, tarikatlar, sivil toplum kuruluşları büyük algı operasyonlarıyla şeytanlaştırıldılar; saygınlıkları da, toplumdaki sosyolojik karşılıkları da büyük yara aldı, kelimenin tam anlamıyla büyük darbe yedi; planlanan darbenin başarıya ulaşmasının önündeki en büyük engel büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; bu ülkede bu toplumun Müslüman omurgasını oluşturan ve koruyan yegâne ve sarsılmaz kaynaklar olan cemaatler, tarikatlar aşağılanacağı kadar aşağılandı; toplumun özellikle cemaatler ve tarikatlar üzerinden tam bir inanmışlık ve adanmışlıkla hainlere, darbecilere direnme güçleri kırıldı." diyen yandaş yazar Yusuf Kaplan, bu yorum ve saptamalarıyla, dış güçlerin ve Haçlı Siyonist merkezlerin, Türkiye'deki tarikat ve cemaatlerin birçoğunu, özellikle şeyhleri ve hoca efendileri üzerinden etkileyip yönlendirdiklerini ve kendi hizmet ve hedeflerine uygun siyasilerin peşine sürüklediklerini itiraf ediyorlardı. Ama elbette, AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan'ın her kötülüğüne bir keramet ve her gafletine bir mazeret kılıfı geçiren cemaat ve tarikatlar da bu sınıftandı…

    Korkulan darbe, laikçi ve Kemalist şebekelerce mi hazırlanmaktaydı!?

    "Burada çok hayatî bir noktaya parmak basmış oluyorum. Darbe, laikçi, Kemalist şebekelerden gelecek... PKK, FETÖ darbede kendilerine verilecek uşaklık rollerini oynayacaklar seve seve, elbette. Devleti de, halkımızı da dikkatli ve teyakkuz hâlinde olmaya davet ediyorum. Allah, ülkemizi şer şirret güçlerin oyunlarından korusun, bize de basiret versin." diyen Sn. Yusuf Kaplan, acaba TRT 1'de yayınlanmaya başlayan (ve bizce de uygun ve lüzumlu olan) “Ya istiklal ya ölüm” dizisi için ne buyuracaklardı? Sn. Erdoğan da mı Laikçi Kemalistlerin tuzağına kapılmıştı, yoksa laiklik ve Atatürkçülük kavramlarını doğru yorumlamak ve sahip çıkmak mı lazımdı?

    Şimdi Cübbeli Ahmet Efendi yeniden şu itiraflarda bulunmuşlardı:

    İşte Cübbeli Ahmet Efendi'nin “Biz İslam'dan ayrıldık!” itirafı…

    “Hocalarımız, hacılarımız ve bütün Müslümanlarımız maalesef yanlış yaptık. Biz yanlış yaptığımızı artık kabul edelim. Biz İslam'dan ayrıldık. Biz taviz verdik, biz yalakalık yaptık. Biz gâvurlarla anlaşmaya kalktık ve bu hale düştük. Ben bu suçumu itiraf ediyorum… Siz de itiraf edin ve hemen tövbe istiğfar edelim. Bundan sonra ise, İslam ve Kur'an diyenlerin (imani prensiplerle insani hedeflere yürüyenlerin) arkasından gidelim. Kim İslam'a ve Kur'an'a (uygun sistem ve siyasete) davet ediyorsa onun arkasından gidelim. Başka bir şey lazım değil. (Hakka ve hayra çağıran) Bir kişi ise bir kişi… Ne yapalım. (Yani çoğunluğa değil, doğru ve şuurlu olana uyalım.) Allah Hak’tan ayırmasın… Âmin.”[1]

    Bir dostumun cep telefonundan dinlettiği ve anlayıp hatırladığım şekliyle naklettiğim bu itiraflar için, elbette sevinç duymalı ve tövbelerimizin kabulü için duacı olmalıyız. İnsanların ve hele ilim ve irfan erbabının eski vartalarını ve hatalarını itiraf edip, topluma haklı ve hayırlı uyarılarda bulunmalarından memnuniyet ve mutluluk duymalıyız. Önceki kaymalarını hatırlayıp yargılamaya kalkışmamalıyız.

    Türkiye'deki en yaygın bir camianın, en saygın simalarından birisinin, dinimizin, devletimizin ve milletimizin yararına olan bir itirafından sevinç duymak yerine, bundan huzursuz olmak, bir art niyet aramak ve eski şaşkınlığında kalmasını arzulamak herhalde kalbi bir marazdır ve şeytani bir damardır. Düşmez-düzelmez bir Allah'tır... Böylesi rehber şahsiyetlerin, itikadi ve ameli istikametleri gibi, siyasi istikamet de bulmaları, on binlerce Müslümanın hatasından vazgeçip hayra yönelmesine vesile olacaktır. Bize düşen, Allah rızasına ve Hak dava hatırına tenkitler yaptığımız gibi, böylesi itirafları canı gönülden tebrik etmekten gocunmamaktır.

    Bu bahane ile bizim Cübbeli Ahmet üzerinden fesatlık ve fırsatçılık yaptığımızı sananlar ve suizan ederek böyle savunanlar yanılmaktadır. Zira ilim ve irfan sahibi insanların yanlıştan ve yamuklaşmaktan kurtulup, Hakka ve hayra yönelmeleri bizleri samimiyetle mutlu ve memnun kılmaktadır. Zaten bu tavır doğru, olumlu ve sorumlu bir yaklaşımdır. Yanlış ve yakışıksız olan; iman ve iz’an sahibi olanların… İlim ve irfan ehli insanların… Takva ve tasavvuf erbabının; zinayı suç olmaktan çıkaranların, mel’un İstanbul Sözleşmesi ile eşcinsellik sapıklığını serbest bırakanların, faiz ekonomisini uygulayanların, Haçlı AB kapısında yalvaranların peşinden koşmalarıdır…

    Şimdi sormak lazımdı: Ey “Dindar Kahraman!” sanıldığı halde, Haçlı AB kapısında kurtuluş arayanlar… Ve ey, şahsi ikbal ve ihtirasları uğruna milli çıkarlarımızı feda etmek pahasına vicdanlarını barbar Batılı odaklara kiralayanlar… Bu gâvurlar İtalya ve İspanya gibi Hristiyan ülkeleri bile, korona felaketinde kendi başlarına ve perperişan durumda bırakmışlarken, Müslüman bir ülke olarak bize mi sahip çıkacaklardı? Bunca hakaret ve horlamalarına rağmen, hâlâ AB kapısında kıvranmanız nasıl bir duyarsızlık ve ayarsızlıktır?

    NATO ve Batılı gâvurların çıkarları ve planları doğrultusunda, Libya’da ve Suriye batağında yüz binlerce masum Müslümanın katledilmesine ortak olanların peşinden koşanlar ve bu iktidarların korkunç tahribatlarına kılıf uyduranlar nasıl bir vicdan taşımaktadır?

    Bu nedenle Cübbeli Ahmet Efendi'nin itiraf ve ikrarı tarihi bir uyarıdır ve İnşaallah körü körüne AKP yandaşlığı yapanlara talihli ve cesaretli bir örnek oluşturacaktır. Umarız ki, Cübbeli Ahmet; “Ben yanlış anlaşıldım, AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan'ı hedef almadım.” gibi geri adımlar atmaya kalkışmayacaktır.

    Uzunca bir zaman “BOP'un Eşbaşkanı olduğu için vatan haini” saydığı Erdoğan'a şimdi “Amerika'ya kafa tutan kahraman!” diye sahip çıkan Doğu Perinçek Ulusal Kanal’da “Ekrem İmamoğlu’nun Amerikan projesi olduğunu” açıklamış ve delil olarak şunları sıralamıştı:

    a) Ekrem İmamoğlu’nun, “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” ifadesi.

    b) Bartholomeos’u ziyaret etmesi.

    Oysa, Ekrem İmamoğu’nun “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” ifadesinden eşittir “Washington’dan yönetilmesini istiyor” gibi bir sonucu çıkarmak çok absürt bir yorumdur ki bu ve benzer ifadeleri yakın geçmişte merkez sağdakiler dâhil pek çok siyasetçi mahalli seçimlerde kullanmıştır. İlaveten Ekrem İmamoğlu’nun o ifade ile kastının “Tayyip Erdoğan’ın Ankara’dan İstanbul’u yönetmesine itiraz etmesidir” şeklinde olduğu yönünde bir değerlendirmeyi yakın çevresi zaten aktarmıştır. Keza Bartholomeos’u ziyareti ise seçime girecek olan bir siyasetçi için olağandır. Ama tam bu noktada soralım:

    1) Ekrem İmamoğlu, Tayyip Erdoğan misali devlette hiçbir görevi yokken ABD Başkanı tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı mı?

    2) Ekrem İmamoğlu, mevcut iktidarın devleti FET֒ye teslim etmesi misali, yönettiği Beylikdüzü Belediyesi’ni FET֒cülere bıraktı mı, PKK’yı kadrolaştırdı mı?

    3) Ekrem İmamoğlu yine Erdoğan ve benzerlerinin geçmişte yaptığı gibi seçim öncesi ABD’ye gidip malum merkezlerden destek ve icazet aldı mı?

    4) Ekrem İmamoğlu’nun FETÖ, PKK ve ABD ile zerre bir bağı ve ilişkisi olsa bütün istihbarat bilgilerini elinde tutan AKP iktidarı susar mıydı ve seçim sürecinde bunları açığa vurmaz mıydı?

    5) Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım gibi kanunda hile yaparak FET֒cü bir militan olan Alpaslan Altan’ı bir aylığına Ulaştırma Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı yapıp, hemen akabinde Anayasa Mahkemesi üyesi olmasının önünü açmış mıydı?

    Soruları hâlâ yanıtını aramaktaydı. Bizim kastımızın ve kaygımızın İmamoğlu’nu aklamak olmadığı açıktı. Ancak İmamoğlu üzerinden Erdoğan'ı aklamaya, hatta kahramanlaştırmaya çalışmak ise saçmalıktı.

    Yeni partilerin Erdoğan’ı kuşkulandırması…

    Erdoğan'a karşı yeni parti oluşumlarının ve hatta “Fetullahçıların toparlanıp yeni bir darbe hazırladıkları” dedikodularının; dış güçlerin, yani Siyonist merkezlerin ilgisi ve bilgisi dışında geliştiğini sanmak saflıktır. Bu şeytani odaklar bu tür girişimlerle genellikle şu iki şeyi amaçlamaktadır:

    1- Erdoğan’ı ve AKP iktidarını korkutup kuşkulandırıp, kendilerine daha da mecbur ve mahkûm bırakmak ve istediklerini rahatlıkla yaptırmak…

    2- Bu arada, Erdoğan iktidarının iyice yıprandığı ve yıkılmaya yaklaştığı durumda, alternatif siyasi oluşumları hazır bulundurmak ve kamuoyunda hazmedilmesini kolaylaştırmaktır.

    “CHP, AKP, MHP ve HDP içinde başlayan yeni siyasetler oluşturma tartışmalarının hepsi bu strateji ile bağlantılıdır. Kurulmasına çalışılan yeni partiler tıkanan siyasi sistemin kendi içindeki sıkıntıları unutturma ve AKP’ye mazeret ve meşruiyet kazandırma çabasıdır. Bu çok sağlıklı bir süreç sayılmalıdır. Türkiye'nin nasıl yeniden yükselmeye başlayacağı tartışılmaktadır. Bu sadece siyasi partileri değil medyayı da sarsacaktır. Hem siyasetten hem de medyadan bazı isimlerin ayıklandığı ve belki de meslek yaşamlarının sonlandığı bir dönem yaşanmaktadır” yorumları kurgulanan tezgâhı yutturma amaçlıdır.

    Türkiye bu gaflet ve dalalet içinde olanlarla nereye kaydırılmaktaydı?

    “Yakın geçmişte yaşananlardan anlıyoruz ki, Türkiye’de ne siyasetçinin ne de medyanın bu süreçten darbe almadan çıkabilmesi imkânsızdır. Bu yüzden yaklaşmakta olan yaprak dökümü sürecine herkes kendisini zihinsel olarak hazırlamalı ve nasıl bir ülkede yaşamayı aslında hayal ettiğini net olarak ortaya koymalıdır. Bir çatışma ortamı giderek yaklaşmaktadır. Ama umarım bu çatışma sadece fikir tartışması şeklinde olacaktır. Türkiye’nin bu süreci sağlıklı aşabilmesi için tartışmayı adabına göre ve medeni biçimde yapabilmeyi başarmamız lazımdır. Bu süreçten Türkiye’nin geleceğini kuracak yeni fikir ortaya çıkacak ve o fikir de yeni liderlerini yaratacaktır” diyenler ağzındaki baklayı çıkarmışlardı.

    Hatırlarsanız Avrupa Parlamentosu'nda Andrew Duff adlı ve Yahudi asıllı bir İngiliz milletvekili bulunuyordu. Bir ara Türkiye'nin iç politikasına karışıyor, gece yarısı çıkarılan yasaları Anayasa Mahkemesi'ne taşıyanları eleştiriyor, “Bunlar AB sürecini anlamıyor" diyordu. Duff, "HSYK'yı anlamak için Şemdinli'ye bakmak yeterlidir. Bunlar Ferhat Sarıkaya'yı meslekten ihraç etmişlerdir. Bu, Kurul'un bağımsızlığı hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Yapmaları gereken tek şey var; o da, Türkiye'nin istikrarlı gidişatının önüne geçmek değil, destek vermektir" ifadelerini kullanarak yargıdaki FETÖ yapılanmasına arka çıkıyordu. Duff denen dunkof bu sözleri "misafir olarak geldiği Bilgi Üniversitesi'nde" Zaman gazetesi muhabirine söylüyordu. Duff, şöyle devam ediyordu: "Türkiye artık Kemalizm'i ciddi biçimde tartışmak zorunda. Kemalizm'in tepki veren bir ulusalcılığa kaydığını hepimiz biliyoruz. Bu, büyük bir yanlıştır."

    Peki kimdi bu Andrew Duff? İngiltere Kraliyet Enstitüsü ve Siyonistlerin üssü Chatham House tarafından "Tanrıya ve Emperyal Amaçlara Hizmet" rütbesi ile öne çıkarılmış, Türkiye-AB Ortak Parlamento Komitesi Başkan Yardımcılığı yapmış Yahudi asıllı bir Avrupa Parlamentosu Milletvekili olmaktaydı. 2005 Eylül'ünde şu konuşması ile gündeme taşınmıştı:

    "Türkiye, Avrupa'nın gerçek partneri olabilmek için klasik milliyetçi Kemalizm'le mücadele etmelidir. Devletin gücü azaltılıp küçültülmelidir. Kemalizm reforme edilmeli ve bu eski liderlerin fotoğrafları kamu binalarının duvarlarından indirilmelidir. Türkiye, artık Kemalizm'de değişme gereğiyle yüzleşmelidir. Sadece yasalar ve anayasa değil, Kemalizm kültürü ve felsefesi de değişmelidir... Atatürk büyük adamdı, ülkesini Batılılaştırmak istiyordu. Ancak, 1920'lerden kalan birçok devletçi yapı hâlâ duruyor. Atatürk Batılı bir sistem getirmeye çalıştı ama, otoriter ögeleri de 1930'ların Avrupası'ndan aldı. (Faşizm ve Nazizm’den demek istiyor.) 'Acaba Atatürk yaşasaydı AB ile üyeliği imzalayabilir miydi?' diye sormak lazımdı. Bence hayır. Orduda ve bürokraside Erdoğan'ın AB ile görüşmeleri başlatma çabalarını baltalamak isteyenler vardı. Ordunun görevi gizli devlet olmak değildir. Türkiye'nin merkeziyetçi yönetim yapısından adem-i merkeziyetçi yapıya geçmesi gerekir. Diyarbakır'da bölgesel otonomiye varacak şekilde merkeziyetçi yapının değişmesi iyi gelecektir. Bunu sadece Güneydoğu için değil, diğer bölgeler için de öneriyorum.”

    Özetle, bu İngiliz derin devletinin adamı, "Cumhuriyetin kuruluş felsefesinden, Atatürk'ten, ulus devletten, üniter devletten vazgeçeceksiniz, federasyona dönüşeceksiniz!" diyordu. Aynen onun gibi çocuk katili Abdullah Öcalan da benzer şekilde bir iç konfederasyondan bahsediyordu! 2001 yılında, AKP'yi kurmaya hazırlanan Tayyip Erdoğan'a ABD'den gönderilen ve kısa bir süre sonra parti programına alınan gizli belgede de "Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir. Ankara’nın, yerel yönetimlere otonomi vermesi ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeydeki yönetimlere devretmesi gerekir. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir." deniliyordu... Tabi buradaki “Dünya” Siyonist odaklar oluyordu. Kısacası ABD, İngiltere ve AB yani tüm Siyonist ve emperyalist merkezler Türkiye'yi etnik ve özerklik verilmiş bölgelere ayırmak istiyordu.”[2] Tabi bu Andrew Duff, Atatürk yaşasaydı, asla AB’ci ve Batı teslimiyetçisi olmayacağını da itiraf ediyordu...

    Ve şimdi yandaş Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan kalkmış; “Laikçi ve Kemalist kesimler ve askerler Türkiye'de yeni bir darbe hazırlığındadır!.” diye, İngiliz Yahudisi Duff dunkofuyla aynı ağızla konuşuyor ve kokuşturuyordu!

    Hayret, biri İslamcıydı, diğeri “Chatham House” tarafından “emperyal amaçlara hizmet madalyalıydı”, ama her ikisi de askere ve Atatürk'e karşıydı!..

    Bu arada Türkiye'nin terör operasyonunu durdurmaya çalışan ve bunu kısmen başaran ABD Başkanı Trump, küstah ve küçük düşürücü açıklamalar yapmaktaydı. Trump Türkiye'ye ‘parkta kavga eden çocuk’ benzetmesinde bulunup “birkaç dakikalığına kavga etmelerine izin verirsin sonra onları ayırırsın” diyecek kadar küstahlaşmıştı.

    TSK’nın Suriye'nin kuzeyine düzenlediği ‘Barış Pınarı Harekâtı’ ve daha sonra varılan mutabakat hakkında açıklamalarda bulunan Trump, Türkiye için skandal bir benzetmede bulunarak; Türkiye'yi ‘parkta kavga eden bir çocuğa’ benzetmişti. Trump şunları söylemişti: “Şimdi askerlerimizi eve getirme zamanı. Bu çok ilginç bir şey, iki gün bir miktar çatıştılar, çok kötü olaylar. Türkiye ateşkes yapar mıydı bilmiyorum, Kürtler bölgeden çekilmeyi kabul eder miydi bilmiyorum, ama bu iki günü yaşadılar. Bazı insanlar söylediklerimin çok iyi bir mukayese olduğunu düşündü, bazıları ise aksini. Ama bu iki çocuğun oyun parkında kavga etmesi gibi. Bir dakikalığına kavga etmelerine izin verirsin sonra onları ayırırsın. Bir anlaşma yapmak çok daha kolaydı.” Trump daha önce de Türkiye ile terör örgütü YPG/PKK’yı ‘okul bahçesinde kavga eden iki çocuğa’ benzeterek “biraz kavga etmeleri gerekiyordu, sonra ayırdım” demişti.

    Trump’ın “Askerlerimiz 10 yıldır Suriye'de boşuna çarpışmaktaydı. Bu işi Türkiye'ye bırakmak lazımdı!” küstahlığı!..

    Trump, işgalci Amerikan askerlerinin sözüm ona DEAŞ'la mücadele için 10 yıl önce Suriye'ye girdiğini iddia etmişti. “Orada sadece 30 gün bulunmaları gerekiyordu. Ama artık 10 yıl Suriye'deler. Oysa girmeleri, DEAŞ’e hızlı darbe vurmaları ve çıkmaları gerekiyordu” diyen Trump, ayrıca Suriye'de kalacak asker sayısına dair yeni bir çelişkili açıklama daha yapmıştı. Daha önce Suriye'de yaklaşık 150-200 askerin kalacağını ve Tanf üssünü kontrol edeceklerini dile getiren Trump, üs dışında askerlerin bir kısmının Suriye'nin “İsrail sınırında”, bir kısmının da petrolü korumak için farklı bölgelerde kalacağını hatırlatmıştı. Obama dönemindeki Suriye politikasını da eleştiren Trump, “DEAŞ o dönemde her yerdeydi. Onları ben yakaladım. Sizden ya da sahte âlimlerden daha çok şey biliyorum” diye hava atmıştı. Trump, YPG/PKK’ya atıfta bulunarak, “Kürtlere orada 400 yıl daha kalacağımıza dair söz vermedik” ifadelerini kullanmıştı.

    “Petrolü kontrol altına almalıyız”

    Trump ayrıca, “Hep söylemişimdir, eğer bir ülkeye girdiyseniz petrolü kontrol altına alın. Aynısı Suriye için de geçerli. Bu arada Kürtlerin (teröristlerin) eline biraz para geçsin diye de bir şeyler düşüneceğiz. Büyük petrol şirketlerimizden birinin oraya girip bir şeyi doğru yapmasını sağlayabiliriz. Onların paraya ihtiyacı var ki bizim şimdi hiç yok” ifadelerini kullanmıştı.

    Trump'ın: “Türkiye'ye karşı güç kullanmaya hazırız” şantajı!

    ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise, Trump'ın “Türkiye'ye karşı ‘gerekirse’ askeri güç kullanmaya hazır olduğunu” söylemişti. Pompeo, ABD'nin askeri bir karşılık vermesini gerektirecek “kırmızı çizgi”lerinin ne olduğu sorusuna ise karşılık vermemişti. Pompeo, “Başkanın ABD'nin askeri kudretini kullanmayı üstlenip üstlenmeme kararının önüne geçmiş olmak istemiyorum” demişti. ABD Dışişleri Bakanlığı ise, Pompeo'nun ifadelerine ilişkin açıklama yapmayı reddetmişti.

    Aynı ABD harekât karşıtı metinler dağıtmıştı.

    ABD Dışişleri Bakanlığı'nın dış ülkelerdeki büyükelçiliklerine: Türkiye'nin düzenlediği Barış Pınarı Harekâtı’nın bölgedeki DEAŞ'a karşı mücadeleyi ve sivilleri tehlikeye attığı yönünde konuşma metinleri yolladığı belirtilmişti. Öte yandan, Türkiye'nin Kuzey Suriye'de düzenlediği harekât sırasında insan hakları ihlali işlediği iddia edilirken, Türkiye'nin bu sözde “ihlalleri” soruşturması gerektiği ifade edilmişti. Ayrıca, bölgeden askerlerle beraber insani yardım çalışanlarının da çekildiği kaydedilen metinde, ABD'nin bölgeye göndermeyi planladığı 50 milyon dolarlık yardımın, ihtiyaç olan yerlere ulaştırılmasının zorlaştığı ileri sürülmekteydi.

    Halkbank davası ve Erdoğan’ın mal varlığı muamması!

    Hatırlayınız; ABD Başkanı Trump'ın, Maliye ve Adalet Bakanlığı'na, "Halkbank'a yaptırımların etkisini inceleme talimatı" verdiği ortaya çıkmıştı! İlk olarak Bloomberg'in internet sitesinde yayınlanan habere göre 2019 Ekim ayında, ABD Senatosu'nun Mali İşler Komisyonu'nun kıdemli Demokrat üyesi Oregon Senatörü Ron Wyden, ABD Maliye Bakanı Steven Mnuchin'e bir mektup göndererek ABD'de Halkbank hakkında açılan soruşturmaya kendisinin ya da Trump yönetiminden başka yetkililerin müdahale edip etmediğine ilişkin bilgi talebinde bulunmuşlardı. Senatör Wyden'ın sorusuna mektupla cevap veren Maliye Bakanı Yardımcı Vekili Frederick Vaughan, “Trump'ın, Tayyip Erdoğan'ın konuyu gündeme getirmesinin ardından, Maliye Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'na Halkbank'a yönelik olası ABD yaptırımlarının etkisini incelemeleri talimatı verdiğini” doğrulamıştı. Vaughan, ayrıca Türk yetkililerin, yapılan yedi görüşmede ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarının Halkbank'a olası etkisine ilişkin kaygılarını ifade ettiklerini de yazmıştı. Bloomberg’in, konuyla ilgili haberinde, Tayyip Erdoğan'ın Halkbank'a yönelik olası yaptırımları engellemek için pek çok kez, konuyu, Trump ile görüşmelerinde gündeme getirdiğini, Trump'ın da Nisan 2019’daki telefon görüşmesinin ardından konuyla ilgili olarak ABD Maliye Bakanı Steven Mnuchin’i ve Adalet Bakanı William Barr'ı görevlendirdiğini vurgulamıştı. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence de 17 Ekim 2019 günü Barış Pınarı Harekâtı'nın durdurulması konusunu görüşmek üzere geldiği Ankara'da yaptığı açıklamada; Türk yetkililerin, Halkbank konusunu gündeme getirdiklerini söylemiş ancak bu konuyla federal savcıların ilgilendiğini hatırlatmıştı.

    Bu arada Senatör Ron Wyden'ın mektubu ve aldığı cevapta gösteriyordu ki Trump, Erdoğan ile pazarlık yapmıştı. Erdoğan, anlaşmaya varıldığı gibi çizginin dışına çıkmayınca Trump da verdiği sözün gereğini yerine getirmeye çalışmıştı.

    Sn. Erdoğan; Davutoğlu, Babacan ve Şimşek'i niye hedef almıştı?

    “Kimin ne olduğu yaptıklarıyla anlaşılır!”

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, AKP İstanbul İl Danışma Meclisi toplantısında Şehir Üniversitesi'nin durumu ile ilgili olarak açıklamalar yapmıştı. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'ndan “O zat” diye bahseden Erdoğan, eski Başbakan Yardımcıları Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’e de sert çıkmıştı: “Son zamanlarda İstanbul’da bir Şehir Üniversitesi meselesi ortaya çıkardılar ve bu Şehir Üniversitesi meselesinin özellikle bir siyasi ayağında bizim olduğumuz, bir diğer ayağında malum zatın olduğunu söylüyorlar. Her şeyden önce Şehir Üniversitesi'nin tahsisini Başbakanlığım döneminde yapan benim. Tahsisini yapan ben olduğuma göre, daha sonra malum zat Başbakan olunca bu tahsisi Şehir Üniversitesi’ne mülkiyet devrine dönüştürmüştür. Türkiye'de hiçbir üniversiteye tapu devri ile mülkiyet devri olmamıştır. Bunlar dürüstlüğü kimseye bırakmıyorlar değil mi? Öksüzün, yetimin hakkını kalkıp kurdukları üniversiteye tapu devri yapmak suretiyle, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun Başkanı sıfatıyla bunu sağlıyor. Peki bu nasıl doğruluk? Peki yanında kim var? Sayın Babacan var. Onun da imzası var bu işin altında. Başka kim var? Mehmet Şimşek var. O zaman Ulaştırma Bakanı olarak Feridun Bilgin var.”

    “Hani Bunlar Dürüsttü Ya!?”

    “Hani bunlar dürüsttü ya!?” Dürüstlüğü bunlar kimseye bırakmıyordu. Ben bunları niye anlatıyorum? Kimin ne olduğunu yaptıklarıyla öğrenin diye. Ve bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalıştılar. Halkbank'tan bunlar kredi talebinde bulunuyor. Halkbank bunlara ciddi bir kredi veriyor. Fakat maalesef bunlar, ödemelerini yapmıyorlar. Bunlar ödemelerini yapmayınca Halkbank da bunları uyarıyor. Kardeşlerim, Halkbank'a olan borçları 417 milyon civarında. Şimdi, yapılandıralım diyorlar. Yaptıkları kampanya şu, spor kulüplerinin borçları yapılandırılıyor da Şehir Üniversitesi’nin borçları niye yapılandırılmıyormuş… Ya sen Halkbank’a teminat bile vermedin, banka senin neyine el koyacak? Maltepe'de TEKEL'e ait olan yeri, zamanında benim tahsis ettiğim yeri mi bankaya teminat göstereceksin?” diyen Sn. Erdoğan’a sormak lazımdı: Yahu, şimdi “hilekâr, sahtekâr ve dolandırıcı!” dediğiniz insanlar, zatıâlinizin Başbakan, Bakan ve Müsteşar olarak atadığınız insanlar değil miydi? Bu durumda pek çok vurgun ve soygunu da birlikte ayarladığınızı itiraf etmiş olmuyor musunuz?

    Gelelim, Tayyip Erdoğan’ın yeni kurulacak muhalefet partilerini bozma planlarına.

    Yeni parti iddialarıyla gündeme gelen eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan ile ilgili dikkat çeken kulis bilgileri gelmeye başlamıştı. Aydınlık yazarı İsmet Özçelik'in "Yeni parti’ Gül’ün ‘intifada’sı(!) mı?" başlıklı yazısında Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül detayı dikkat çekmişti. İsmet Özçelik, “Ali Babacan tarafından kurulması beklenen partinin arkasında Abdullah Gül olduğunu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu yeni oluşumlara önlemler aldığını” söylüyordu.

    Bu arada Mehmet Ağar, Davutoğlu ve Babacan'ı: “Particikler kurmanın Türkiye'ye faydası yok!” diye uyarmıştı!..

    Eski bakan Mehmet Ağar, isim vermeden yeni parti kuran Ahmet Davutoğlu ve çalışmalarına devam eden Ali Babacan'ı; "Sadece ve sadece kişisel kavgalar veyahut da iktidar hevesi yüzünden, bu büyük iktidarı parçalamanın Türkiye'ye getireceği hiçbir faydası yoktur" sözleriyle eleştiriyordu. Eski Bakan Mehmet Ağar, katıldığı bir toplantıda; AKP'den ayrılarak yeni parti kuran Ahmet Davutoğlu, parti kurma hazırlıklarını sürdüren Ali Babacan ile 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü uyaran ifadeler kullanıyordu… Herhalde, mafyacılık kozlarını kullanıyordu... Çünkü bu saydığı isimler, bir dönem Sn. Erdoğan’ın çekirdek kadrosu sayılıyordu.

    O süreçte Abdullah Gül'den "askere sivil yargı yolu"na "evet" desteği kafaları karıştırmıştı.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, askere sivil yargı yolunu açan yasayı onaylamış ve yasayla ilgili endişelerin giderilmesi için ek düzenleme istemişti. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamada, Gül'ün 5918 sayılı Kanun'u onaylayarak, Resmî Gazete'de yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderdiği bildirilmişti. O süreçte CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen: "Bu yasayı hiç kuşkusuz Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğiz. Sami Selçuk bile bu yasanın Anayasa'ya açıkça aykırı olduğunu söylüyor. Ayrıca böyle tereddütlerin giderilmesi için bazı şeylerde bulunması gibi bir yetkisi yok Sayın Cumhurbaşkanı'nın. Tereddütlerini belirtmesi hukuken hiç kimseyi bağlamaz. Eğer tereddütleri vardıysa tekrar görüşülmesi için Meclis'e gönderseydi Sayın Cumhurbaşkanı. Şimdi ciddi bir kaos yaşanacaktır. Bize kalan tek yol Anayasa Mahkemesi'ne gidip yürürlüğünün durdurulmasını istemektir. Sayın Cumhurbaşkanı "tarafsız"lık beklentimizi karşılayamadı." demişti.

    Genelkurmay savunmasız kalmıştı

    Abdullah Gül, “gerekli yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılmasını” isterken, askerlerin kamu görevlisi olarak bile hukuki güvencelerinin kalmadığını kabul etmişti. Örneğin; Ergenekon Savcıları gibi Özel Yetkili Savcılar, yeni yasayla birlikte Genelkurmay Başkanı hakkında dava açma hakkına sahipti. Hükümete isyan, devirme girişimi vb. suçlar isnat edilmesi davanın açılması için yeterli olacaktı. Yani ülkenin savunmasından sorumlu bir Genelkurmay Başkanı’nı ülke içinde korumak mümkün olmayacaktı. Oysa Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanmaları Hakkındaki Kanun'a göre bir memurun yargılanması ancak İta Amirinden alınacak izinle mümkün oluyordu. Örneğin, Vali veya Müsteşarın yargılanması için İçişleri Bakanı, bir Bakan veya Başbakan'ın izni gerekiyordu. Bu yargı düzeni memurların görevlerini kişilerden korkmadan yapabilmeleri için, sorumluluğun İta Amirlerince paylaşılması prensibinden ileri geliyordu. Meseleye böyle bakıldığından Genelkurmay Başkanı’nın Başbakanla yetki - sorumluluk ilişkisinin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu.

    Abdullah Gül'ün sicili kabarık ve geçmişi karanlıktı!..

    Gülen’e yeşil kart referansından PKK’yla açılıma, Huber Köşkü’nü kanunsuz kullanımdan, Colin Powell’la imzaladığı ‘2 sayfa 9 maddelik’ gizli anlaşmaya kadar, Abdullah Gül’ün tahribatları!

    2 Sayfa ve 9 Maddelik Anlaşma hıyanet kokmaktaydı!

    Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 tarihinde Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemde, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la ‘2 sayfa 9 maddelik’ gizli bir anlaşma imzaladığını itiraf etmişti. Gül, anlaşmaya ilişkin 24 Mayıs 2003 tarihinde Vatan gazetesinden Sedat Sertoğlu’na yaptığı açıklamada, şu ifadeleri kullanmıştı: “ABD Dışişleri Bakanı Powell’la ‘2 sayfa 9 maddelik’ bir plan üzerinde anlaştık... Ama ben her yaptığımı açıklayamam ki!.. Gizli olan bir sürü gelişme var!..” Gül’ün bu sözlerle ifade ettiği anlaşma, tarihe bir ihanet belgesi olarak geçmişti. Türkiye’nin bölünmesine hizmet eden anlaşmada yer alan maddelere göre, anlaşmanın hizmet ettiği amaçlar şöyleydi:

    Eyaletleşmenin önü açılacaktı. Kürdistan tanınacaktı. Türk ordusunun gücü ve kabiliyeti sınırlandırılacaktı. PKK’ya karşı sınır ötesi harekât yapılmayacaktı. ABD’ye şartsız üs sağlanacaktı. Kıbrıs’ta Annan Planı uygulanacaktı.

    Bu anlaşma BOP’la birlikte hareket planıydı!

    Abdullah Gül, 13 Mart 2006 günü ise AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda milletvekillerine, Powell’la imzaladığı anlaşmayı da açık eder nitelikte, şunları aktarmıştı: “BOP kapsamında ABD ile birlikte hareket edeceğiz... Dünyanın süper gücünün gündemi bizim de gündem maddelerimizdir.” Gül, daha sonraki siyasi hayatı süresince bu eksene daima sadık kalmıştı.

    Gül'ün Gülen'e desteği niye saklanmaktaydı?

    Faruk Loğoğlu, 11 Aralık 2018'de ABD Büyükelçisi olduğu günlerde "Gül-Gülen" ilişkisini şöyle açıklamıştı: "O belgede neler vardı? Fetullah Hocanın pozitif özelliklerini anlatan, iyi bir din adamı olduğu, toplumsal hizmetlerinin çok geniş olduğu, eğitim alanında çok geniş faaliyetlerinin olduğu şeklinde. Niçin ABD'de yeşil kartı hak ettiğini anlatan bir belgeydi." Loğoğlu, bir gazetecinin soruyu yanıtlarken "Fetullah Hocanın avukatları tarafından hazırlanan bir belgeyi Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na iletmemiz istendi" ifadesini kullandığını belirterek, "Kim istedi?" diye sorulması üzerine Loğoğlu, "Dışişleri Bakanlığı" karşılığını vermişti. "Yani Abdullah Gül mü istedi?" denilmesi üzerine ise "O dönem Dışişleri Bakanıydı Sayın Gül" demişti.

    Erbakan, Abdullah Gül’ün tüm evraklarına neden el koydurmuşlardı?

    Fazilet Partisi’nde önce Genel Başkanlığa talip olan, partinin kapatılmasının ardından ise Milli Görüş gömleğini çıkararak Necmettin Erbakan’la yollarını ayıran ekipten Abdullah Gül’e ilişkin, Erbakan’ın daha Refah Partisi döneminde derin şüphe ve kaygılar taşıdığı ortaya çıkmıştı.

    Erbakan Hoca, Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül’ün ilişkilerinden şüphelenerek partideki yakın çevresine, “Bu kimle çalışıyor? Dış bağlantısı var mıdır, yok mudur, varsa nedir? Araştıralım...” talimatı veriyor ve Abdullah Gül epey bir süre takip ediliyordu. Ancak buradan ciddi bir sonuç alınamayınca Abdullah Gül, şehir dışına göreve gönderiliyor ve “Çalıştığı evraklar üzerinde bazı çıkarımlar yapabiliriz. Bu evrakları inceleyelim” denerek, Parti Genel Merkezindeki odasına giriliyor ve tüm evrak ve dosyalara el konuyordu. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın talimatı ve onayı ile RP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül’ün odasından alınan ve şahsi olmayıp partiye ait olan dosya ve evraklar, parti binası dışarısında bir başka yerde kilitlenip muhafaza altına alınıyordu. Ancak dosyalar, evraklar, notlar daha incelenemeden; durumdan daha Abdullah Gül’ün bile haberi yokken, bir gün sonra evrakların tutulduğu mekâna gidildiğinde hiçbir şey yerinde bulunamıyordu. Böylece Erbakan Hoca aslında zihnindeki birçok soru işaretinin de cevabını bulmuş oluyordu. Abdullah Gül’ün partiye güvenmediği ve içeride muhbirleri olduğu sonucuna varılıyor ve bu saatten sonra kendisi hakkında çok daha dikkatli davranılıyordu. İlerleyen süreçte konuyu devletin istihbarat birimlerine aktaran bir başka Genel Başkan Yardımcısı, Gül’ün el konan evraklarının ortadan kaybolmasında yabancı ülke istihbarat birimlerinin dahline dikkat çekiyordu. RP yöneticilerinden bilgi alıp konuyu çalışan ve devletin istihbarat kayıtlarına girmesini sağlayan görevli ise, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Balyoz Kumpasına sokularak hedef gösteriliyor ve cezalandırılıyordu.[3]

     

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

     

     

     

     


    [1] 29.11.2011 - https://www.youtube.com/watch?v=1TY58kUHpx8

    [2] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ingiliz-derin-devleti-simdi-ne-istiyor-53926yy.htm

    [3] 13 Nisan 2019 / www.dipdalga.com







































    Bu Haber 2828 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS