• BAŞKANLIK (Kum)PASI VE Kendi Kalemize GOL KRALLIĞI

    BAŞKANLIK (Kum)PASI VE Kendi Kalemize GOL KRALLIĞI

    07 Nisan 2017

     
    | Devamı


    BAŞKANLIK (Kum)PASI VE Kendi Kalemize GOL KRALLIĞI


    Ülkemizin 2015 yılı itibariyle külçe altın rezervlerinin yüzde 76’sı İngiltere’ye rehin bırakılmıştı. Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi ülkeler, ikinci Dünya Savaşı sonrasındaki iki kutuplu dünyada, güvenlik kaygılarıyla biraz da baskıyla fiziki altın varlıklarını, ABD ve İngiltere'nin altın mahzenlerine emanet bırakmıştı. Daha doğrusu ABD ve İngiltere bu altınları zorla alıp depolamıştı. Birçok devlet şimdi çok kutuplu dünyanın değişen güvenlik şartlarına ve stratejik menfaatlerine bağlı olarak külçe altınlarını geri almaya uğraşmaktaydı. Türkiye'nin ilk uluslararası ekonomi dergisi Derin Ekonomi, Şubat 2017 tarihli 21'inci sayısında emanet altınların akibetini mercek altına almıştı. 2008'de patlak veren ve Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada ABD'ye karşı güvensizliğe neden olan finansal krize kadar sorgulanmayan altın emanetçiliği, bugün artık kaygılara yol açmıştı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2015 sonu verilerine göre, 118,6 tonu TCMB'nin kendi malı, 400 tonu bankaların ve finansman şirketlerinin ayırdığı zorunlu karşılık altınları olmak üzere 518,6 ton altın rezervi bulunmaktaydı.

    Türkiye Altın Rezervinin Yüzde 76'sı İngiltere'de, %6’sı Amerika’daydı!

    2011'den bugüne kadar TCMB'nin kendi malı olan altın miktarı aynı kaldı, bununla beraber bankalardan yaklaşık 400 tonluk zorunlu rezerv kabul ederek toplam rezervini yaklaşık 4,5 kat yükseltti. Türkiye altınlarının 3'te 2'si İngiltere'de bulunuyor. 2014 sonunda toplam altın rezervinin yüzde 87'sini İngiltere Merkez Bankası'nda saklayan TCMB, 2015'te zorunlu karşılıklardan gelen yeni altınları burada tutmak yerine Borsa İstanbul bünyesindeki altın deposuna aktarmaya başlamıştı. Böylece, 2015 itibariyle TCMB altın rezervinin yüzde 76'sı (Bakan Mehmet Şimşek’in itirafıyla tam 450 tonu) İngiltere Merkez Bankası'nın kasalarında, yüzde 11'i Borsa İstanbul emanet sandığında, yüzde 7'si kendi kasasında, yüzde 6'sı ise ABD'de FED'in deposunda saklanmaktaydı. Yani Türkiye’nin bütün altın rezervinin %82’si İngiltere ve ABD kasalarında, %11’i küresel sermaye güdümlü İstanbul Borsasında ve sadece %7’si Merkez Bankasında bulunmaktaydı. İşte işbirlikçi AKP iktidarı ülkemizi bu noktaya taşımıştı. Yandaş yalaka Yeni Şafak gazetesi ise bu marazlı manzarayı: “Emanet altınlar yuvaya dönüyor!” şeklinde duyurmaktan utanmamıştı.[1]

    Bir ara bankalar, "altın hesabı açıyoruz" diye vatandaşın yastık altındaki altınlarını sisteme çekmeye çalışmıştı. Sistemin gazeteleri ve televizyonları, "Altın hesabı zirve yaptı", "Altın hesapları kabardı" gibi manşetler atmıştı! Mehmet Şimşek Maliye Bakanı iken Türkiye'nin 490 ton olan altın rezervinin 450 tonunun, İngiltere Merkez Bankası Bank Of England'da emanette olduğunu açıklamıştı. Duyarlı yazarlar, "Elde kalan son devlet varlıklarının, 'Varlık Fonu' adı altında elden çıkarılmasının, 450 ton altın olayıyla bir ilişkisi var mıdır?" diye sormuş, ama yanıt alamamışlardı. Anlaşılan Türkiye'nin 400 milyar doları aşan dış borcu karşılığında 450 ton altınımız İngiltere’ye rehin bırakılmıştı. Daha vahimi aslında "Merkez Bankası döviz rezervi"denilen paralar da İngiltere'ye yollanmaktaydı. Merkez Bankası eski başkanlarından Yaman Törüner, 2007 yılı Haziran ayında Milliyet'teki yazısında "Yabancılar (Siyonist sermaye baronları) bizden aldıkları 112 milyar doların, 80 milyar Dolarını Hazinemize ve borsamıza sıcak para olarak yatırır; böylece bizim paramızla havadan yüzde 22 faiz alırlardı. Bu hükümet (AKP) geldikten beri bu yolla, (2007 yılına kadar) sıcak paraya yaklaşık 90 milyar Dolar faiz ödemek zorunda bırakılmıştık. (Şimdi bu faiz miktarı 200 milyar Doları aşmıştı). İşte bu faizlerle, yani hiç para koymadan yabancılar bankalarımızı ve diğer önemli kuruluşlarımızı satın almışlardı. Almaya da devam ediyorlardı. Bu sebeple, ülkemize rekor derecede yabancı yatırımcı gelmesi sadece sömürü amaçlıydı" itirafında bulunmuşlardı.

    Türkiye bu döngü içinde kendi parasını kredi olarak kullanmak için 60 milyar Dolara köklü kuruluşlarını satmıştı!

    • Arslan Bulut kendisine gelen önemli bilgileri aktarmıştı: "Varlık Fonu'na devredilen kurumların, 2,233 milyon metrekare hazine arsa ve arazisi de var. Sadece kurumlar değil, vatan toprağı da ipotek gösterilip borç alınacaktı."

    Bu konuda vahim iddialar vardı:

    • Ekonominin çarkları tıkanmıştı. Dolar zirvedeyken "kaynağı belirsiz" 5 milyar Dolar Türkiye’ye aktarılmış, peyderpey en yüksek fiyattan bozularak, iflas geciktirilmeye çalışılmıştı.

    • Türkiye'nin çok büyük bir sanayi şirketinin, Çinlilere 3 milyar Dolar'a acilen satılması için büyük baskı vardı. Sebep, acil döviz ihtiyacıydı!

    • Yine yurt içi ve yurt dışında çok sayıda üretim tesisleri olan bir grubun yabancıya satılması baskısı artmıştı. Üstelik sadece yarı fiyatına Katar fonuna satılması için baskı yapılmaktaydı.

    • Referandumdan hemen sonra, Katar'dan ilk plânda 10 milyar Dolar (karşılıksız kağıt para) Türkiye’ye yollanacaktı.

    • Merkez Bankası hisseleri de satılacaktı. 3-4 yıl içinde, Osmanlı'nın son dönemindeki gibi Türk parasını yabancılar basarsa hiç şaşırmamak lâzımdı!

    • Köprüler, barajlar ve otoyollar da elden çıkarılacaktı!

    • Şehir hastanelerinin yapımıyla, şehir merkezlerindeki değerli tüm arazi ve binalar Varlık Fonu'na devredilerek satılacaktı.

    • "Vakıflar"ın elindeki bütün mallar, araziler, fona devredilip satışa çıkarılacaktı!

    • Yurt dışındaki rüşvet ve uyuşturucu kaçakçılığından edinilmiş kara paraların Türkiye'ye getirilerek yıkanması sağlanacaktı. (Başladı bile.)

    • Referanduma ekonomik sıkıntı içinde gidilmesin diye geçici olarak piyasalara para pompalanacaktı!

    • Uluslararası tahkim kabul edilmiş olduğu için, satılan kurumların ve vatan toprağının parayla bile artık geri alınması imkânsız olacaktı.

    • Türk ekonomisinin bütün çarklarına, yurt dışında (Katar'da) tutulan ve rüşvetle edinilmiş yaklaşık 200 milyar Dolar'la el konulacaktı. "İngiltere güdümlü halifelik" palavraları işte bunun üzerine bina edilip yutturulacaktı. İşte bu referanduma “Evet” demek, ülkenin satılmasına razı olmaktı” tespitleri ufuk açıcıydı. 

    Yandaş yazarlar niye birbirlerine sataşmaktaydı?

    Başbakan Binali Yıldırım, Malta ve Almanya gezisine çıkmadan önce Hürriyet yazarıAbdülkadir Selvi’yi telefonla aramış, “Nasılsın” diye başlayan hâl hatır sormanın ardından;“Sen bizim hareketimizin tüm aşamalarını bilen, duruşu olan bir arkadaşsın. O yüzden seninle konuşmak istedim” girişinden sonra, “Referandumda havayı iyi görüyorum” diye söze başlamıştı. Peki bu konuşmaya neden ihtiyaç duymuşlardı? Çünkü Selvi’nin, “Evet rüzgârı tersine döndü” başlıklı yazısı keyiflerini kaçırmıştı.

    Ve yine eski yandaş yazar, yeni sitemkâr Ahmet Taşgetiren 16 Şubat tarihli “Bir zihniyet problemi” başlıklı yazısı da “Mahalle”yi ve AKP severleri kızdırmıştı. Ahmet Kekeçgibileri eski ağabeylerine hemen hücuma kalkışmıştı. Ahmet Taşgetiren ise şöyle çıkışmıştı:

    “- Önce şu “Mahalle” denen şey her ne ise onun açıklığa kavuşması lazım. Açıklığa kavuşması lazım ki “Mahalle adına racon kesen herkes” ortada dolaşmasın. Ağızları çamur deryası haline gelmiş duvar dibi varlıklarını mahalleden mi sayacağız, bu açıklık kazansın. Beni duvar dibi varlıklarının dilinden tanıyanlar hiç tanımasın, ben, mahalleye dadanan bu küfürbazlardan beriyim. Onlardan biri sanılmamalıyım.”

    Hüseyin Gülerce’nin Abdülkadir Selvi'yi "sinsi hayırcı" ilan etmesi neyin telaşıydı?

    Star gazetesinin yazarı Hüseyin Gülerce, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Abdülkadir Selvi’ye sert çıkmıştı. Selvi Hürriyet’teki köşesinde “evet rüzgârı tersine döndü” şeklinde bir yazı kaleme alınca bir telaş başlamıştı. Bunun üzerine Hüseyin Gülerce şunları yazmıştı:

    “Bir de sinsi ‘hayır’cıların algı operasyonu var. Son hamleleri, koro halinde, “evet rüzgârı tersine döndü” diyorlar. Sürekli ‘evet’ ile ilgili kafa karıştırıyorlar. Algı yönetiminde rol kapan bir kalem de umulmadık şekilde kılıç sallıyor. Anayasa değişiklik teklifi Cumhurbaşkanlığında birkaç gün bekletilince, “Erdoğan kanunu geri göndermeli, referandumu engellemeli” diye yazabildi. Şimdi de “Cumhurbaşkanı sahaya inmemeli, çünkü ters teper, ‘hayır’ın işine yarar” diye gözdağı veriyor. “İktidar cephesi bu defa çok zorda” diyor, “tarafsız destekçisi yok ‘evet’ cephesinin…” diye ekliyor. Bir yandan kafa karıştırıyor, bir yandan da uyanıklık yapıyor: “Hayır çıkınca Başbakan ve Cumhurbaşkanı yerlerini koruyacak zaten…” diyor. Yani ‘evet’e ne lüzum var, diyerek AKP ve MHP tabanını gevşetmeye çalışıyor.”

    “Ya Erdoğan’ı Başkan yaparız veya iç savaş çıkartırız!” Şantajı mıydı?

    AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem"Eğer yüzde 50'yi geçemezsek ve bu referandum oylamasında başarısız olursak iç savaşa hazır olun. Gerek kendi içimizde gerek kendi dışımızda kartların yeniden karılacağını yeniden plan masalarının kurulacağını iyi bilelim" tehditlerini niye savurmuşlardı. AKP yönetimi, Ozan Erdem'in istifasını isteyip konuyu kapatmaya çalışmıştı. Yoksa Ozan Erdem, AKP'nin derin görüşünü yansıtmış olmasındı! İşte biz bu yaklaşıma "hayır" diyoruz. "Hayır çıkarsa"ya göre iç savaş planlayan bir zihniyetin "Evet çıkarsa" ne yapacağından kuşku duyuyoruz. Kartların yeniden karılacağını söyleyenlerin gidişatını beğenmiyoruz” diyenler haklıydı.

    Fehmi Koru, konuyla ilgili yazısında "Yanlış propagandayla doğru sonuca ulaşılmazdı. Siz kalkıp 'İstiklâl Savaşı' derseniz, partili de çıkıp 'iç-savaş' çığırtkanlığı yapardı..."göndermesi yapıyor ve:

    'İstiklâl Savaşı' (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan) ve 'Sakarya Meydan Muharebesi'(Başbakan Binali Yıldırım) ile eş-değerde görüldüğü devletin/partinin en etkin ve yetkin ağızlarından ifade edilen bir referanduma gidiliyor ve bunları işiten bir partilinin istifaya zorlanmasını getirecek türden bir konuşma yapması neden mahzurlu görülüyor? Sakarya Meydan Muharebesi'ni ve İstiklâl Savaşı'nı kaybetseydik, ardından nasıl bir Türkiye ile karşılaşacaktık?” diye soruyordu. Hem "2010 referandumunda MHP de HDP de 'hayır'dediler diye ‘Aynı safta’ saymamız mı gerekiyordu?" "Camilerde gençlik kolları" kuracağını açıklayan ve hayır diyenleri terörist olmakla suçlayan siyasi iktidar, "devrim muhafızları ordusu" kurmak peşinde mi koşuyordu? Camilerde gençlik kolları kurmak, dini esaslara dayalı devletin sokak gücünü oluşturmak olmuyor muydu? Bunu bir iç savaş hazırlığı şeklinde yorumlayanlara niye saldırılmıyordu? Soruları halâ yanıtını arıyordu…

    15 Temmuz darbesinin perde arkası halâ karanlıktı!

    Oluşturulan Komisyon Ekim ayında kurulmuş, üç ay çalışmış, Milletvekilleri 141 kişinin bilgisine başvurmuşlardı. Ocak ayının ilk haftasında ise görev süresi tamamlanmıştı. Ardından “Raporumuzu yazacak kadar bilgi ve belgeye ulaştık” diyerek ek süre istemeye bile gerek duymamışlardı. Ancak 15 Temmuz Fetullahçı darbe girişimini kimlerin hazırladığını ve nasıl başladığını ve o gece neler yaşandığını halâ yazmamış yani raporu bir türlü sunamamışlardı. Her nedense bu darbe raporu referandumdan sonraya bırakılmıştı!? Yoksa darbe Komisyonu Başkanı rapora ne yazacağını bulamadığı için mi savsaklamaktaydı? Yoksa milletten sakladıkları bir şeyler mi vardı? Bunu “Darbeyi araştırıyorlarmış gibi yaptılar, ama araştırmadılar şeklinde mi okumalıydı? Darbe komisyonu üyeleri o gece Genelkurmay Karargâhı’nda ne yaşandığını ortaya çıkarmışlar mıydı? Hayır… Çünkü darbenin iki kilit ismi Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı dinlemeye çağrılmamıştı. Topluma ikisinin baş başa geçirdiği saatler hakkında en küçük bilgi aktarılmamıştı. Özetle darbenin o altı saati hâlâ karanlıktı. Bu nedenle 15 Temmuz 2016 günü, 15.30-21.30 arasında neler olduğunu rapora yazacaklar mıydı? Eğer cevap hayırsa o raporu hiç yazmasınlardı!..” uyarıları haklıydı.

    Çünkü 15 Temmuz'un karanlık kalmış yönleri ortaya çıkarılmamış, tam aksine gerçeklerin üzeri kapatılmıştı. Meclis'te kurulan komisyonun, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı'nı dinlememesi bir skandaldı ve darbeye karışan ve tutuklu bulunan sanıkların ifadeleri bile incelemeye alınmamıştı. Sonuçta sanki bir "örtbas raporu" yazılmış ve toplum aldatılmıştı.

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın Marmaris'te kaldığı otele, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi saldırı düzenleyen 47 kişinin yargılanması sırasında, iddianamede olayın plânlayıcısı olarak suçlanan Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş'in ifadesi, aslında bir sır perdesini aralamıştı. Sönmezateş, ifadesinde şunları anlatmıştı: "İstanbul'da Semih Terzi ile görüşmemizin sebebi 2 gündür Cumhurbaşkanı'na ulaşılamaması ve yerinin bilinmemesiydi. Görevin iptali hep gündemdeydi. Ankara, Cumhurbaşkanı'nın yerini bilmiyordu, bize de söyleyemiyordu. Esas benim aradığım soru; 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris'ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20'de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük. Bilsem o insanları oraya götürmezdim." "Evet ben bu görevi kabul ettim ve şu anda bunun bedelini ödüyorum. Bizi kim yanılttı, kim harcadı? 4 saat bizi kim bekletti? Onun cevabını arıyorum."

    Zaten bu sır aydınlanırsa, Türkiye'nin referanduma gitmesine bile gerek kalmaz herhalde, gereği yapılırdı![2]

    Başbakan Başdanışmanı Abdülkadir Özkan, Habertürk'ten Kübra Par'a, 2007 yılında Dolmabahçe'de o dönemin Başbakanı Recep T. Erdoğan'la dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında konuşulanlara dair bomba bir ifşada bulunmuşlardı. İlk kez Başbakanlık kaynaklarından üst düzey bir isim o görüşmenin içeriğine dair bilgi aktarmıştı. Özkan'ın iddiasına göre “Büyükanıt o görüşmede Erdoğan'ı 'cemaat' konusunda uyarıp ikna etmeye çalışmıştı. Ancak görüşmeden sonra FETÖ elini çabuk tutup karşı atak olarak Ergenekon'u başlatmıştı!” İşte Abdülkadir Özkan'ın, Dolmabahçe'de Erdoğan ve Büyükanıt arasındaki görüşmeye dair açıkladıkları: 

    -“Çok enteresan bir şey söyleyeceğim. Hatırlarsanız Sayın Erdoğan Başbakan olduğu dönemde Dolmabahçe’deki ofisinde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile özel bir görüşme yapmıştı. İçeriği açıklanmadı ve Büyükanıt da 'Benimle mezara girecek' deyip kapatmıştı. İşte o görüşmeden tam bir ay sonra Ümraniye’de bir gecekonduda mühimmatlar çıkmıştı. Sonra Poyrazköy baskını yapılmış ve Ergenekon süreci başlatılmıştı. Bence Sayın Büyükanıt o gün bu cemaatin devlet, emniyet, istihbarat ve ordu içinde ulaşmış oldukları tehlikeli noktayı Sayın Erdoğan’a anlatmış ve iknaya çalışmıştı. 2007’de Erdoğan bu örgütün devlet içerisinden tasfiye edilme operasyonunu başlatacaktı. Ama (Fetöcüler) bir ay sonra orduya ait gizli mühimmatların ortaya çıkarıldığı ve darbe günlüklerine ulaşıldığı” haberleri üzerinden bir kamuoyu oluşturmuşlardı. Fetöcüler Ordunun darbe hazırlığına başladığını ve kendilerinin de bu darbeyi deşifre edip engellemeye çalıştıklarını söyleyip süreci manipüle etmeyi başarmışlardı. Böylece Ergenekon sürecine toplumsal bir destek sağlamışlardı. Fakat kuvvet komutanları yavaş yavaş içeri alınmaya başlayınca ve İlker Başbuğ hapse atılınca Sayın Erdoğan bir şeylerin yanlış gittiğini fark etse de çok geç kalınmıştı. Ergenekon süreci ve Taraf Gazetesi aleyhine konuşmalar yaparak ve 2011 sonrasında da dershaneler tartışmasını açarak örgütün tasfiye sürecini başlatmıştı.”

    İşte tam o süreçte Biz Milli Çözüm dergisi olarak FETÖ gerçeğine ve arkasındaki CIA gibi güçlere dikkat çekip AKP iktidarını defalarca uyarmış; Ve Ergenekon tezgahının TSK’yı ve ABD karşıtı subayları yıpratmak üzere aynı merkezlerce planlandığını yazmıştık. Ama bütün bunların karşılığı olarak Ergenekon’un Dinci Kanadı saçmalığıyla tutuklanmıştık. Şimdi kalkıp “Hiç haberim olmamıştı, Fetöcüler beni aldatmışlardı!.” yalanlarına sığınmaları tam bir aldatmacaydı. İşte başdanışmanları ta 2007 yılında dönemin GKB.nın FET֒yle ilgili tüm detayları ve hıyanet hazırlıklarını Sn. Erdoğan’a ilettiğini açıklamaktaydı. Şimdi bırakın her önüne gelenin kolayca aldatılan, hatta darbe hıyanetiyle hem de 2007’de uyarıldığı halde gerekli tedbirleri alamayanlara bu ülke nasıl bırakılırdı?

    İkiz yasalar, Başkanlığın temel taşlarıydı ve referandum son aşamaydı!

    Küresel efendilerin federasyona giden yolda bize çizdiği en önemli yol haritalarından biri “ikiz yasalar” (4867 ve 4868) diye bilinen kanunlardı. Türkiye; 2000 yılına kadar yaklaşık 34 yıldır dayatılan bu ikiz yasaları imzalamamıştı. Amerika sözleşmeyi imzaladığı halde onaylamamıştı. Türkiye ise; 2000 yılında Ecevit, Bahçeli, Yılmaz hükümeti tarafından imzalanmış, üç yıl sumen altında saklanmış, AKP hükümeti tarafından, tam ABD Irak’a girerken sumen altından çıkartılarak onaylanmıştı. “İkiz yasaların” amacı, halkların, mezheplerin yani farklı toplumsal kökenlere sahip olanların “kendi kaderini tayin etme” hakkına kavuşturulmasıydı. Yani bunu imzalayan devletlerde yaşayan etnik kökenler, dilerse o ülkeden ayrılacak ve kendi özyönetimlerini kuracaklardı.

    Ulus devlette halklara kendi kendilerini yönetme şansı tanınmazdı. Mevcut parlamenter sistemde bunun olması imkânsızdı. Başkanlık sistemi ulus devletin sinsice çözülmesini sağlayacak tek anahtardır. Amerika’yı yöneten elitler Başkanlık Sistemini başka ülkelere bunun için dayatmaktaydı. Bu sistem; ABD’nin en tehlikeli ihraç ürünü sayılmaktaydı. Dünyada 30’dan fazla ülke ABD’den ithal ettiği Başkanlık Sistemi nedeniyle anayasal çöküntü yaşamıştı. Başkanlık Sistemi birbirine dayanan iki partiden oluşmaktaydı. Halk için değil, halka karşı ayakta durmaları için birbirlerine rakip görünen ama aynı kaynaktan beslenen iki parti bu sistemin olmazsa olmazıydı. İşte batı bu yüzden her ülkede kuvvetli muhalefette ısrarlıydı! Düşmanı olmayan hiçbir sistem ayakta duramazdı. AKP hükümeti 14 yıldır aldanıyor tekrar aldanıyor, memleketi kutuplaştırıyor kendinden olmayanı ötekileştiriyor, sürekli karşısında bir düşman oluşturuyor ve iktidarda bu şekilde kalmayı başarıyordu.

    İşte bu maksatla Türkiye anayasa değişikliği için referanduma zorlanmıştı. Darbe anayasasının tamamını değiştirmek yerine kısmı değişiklikle bir yama yapılacaktı. Mevcut anayasanın 123. maddesinde ülkemizin idari yapısını nasıl ve kimlerin belirleyeceği yazılıydı. Bu maddeye göre; “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur” yazılıydı. Maddenin sonunda bu tür bir bölgesel düzenleme, kamu tüzel kişiliği (eyalet, özerk bölge, otonom bölge) ‘ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanarak kurulur’ cümlesini atmışlardı… Yerine ‘kanunla veya Cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurulur’ cümlesini koymuşlardı… Bundan: Cumhurbaşkanı kararname ile Türkiye’nin idare yapısını değiştirebilir anlamı çıkmaktaydı. Baykal Başbakan yapmıştı, Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı yapmıştı, Bahçeli de Başkan yapacaktı. Yani muhalefet lafta kalmıştı.[3]

     


    [1] 04 Şubat 2017 / Yeni Şafak

    [2] 15 Temmuz’un en büyük sırrı / Arslan Bulut

    [3] ishakbeyaz@milligazete.com.tr














    Bu Haber 619 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS