• BARZANİ DE KANDIRDI VE TÜRKİYE KUŞATILDI

    BARZANİ DE KANDIRDI VE TÜRKİYE KUŞATILDI

    09 Ekim 2017

     
    | Devamı



    BARZANİ DE KANDIRDI VE TÜRKİYE KUŞATILDI


                   Şiir:

     Kandırıldım, kana kana
    Ülke yağma, devlet laçka…
    Sataşırım, bak her yana
    Kahraman yok, benden başka…

     

    “Barzani Bölgesel Yönetimi'ndeki bağımsızlık referandumundan beklendiği gibi yüzde 93 "evet" sonucu çıkmıştı. Yani Irak sınırımızda "Kürdistan" kuruluşuna resmiyet kazandırmanın ilk adımı atılmıştı. Kurtuluş Savaşı sonrası Musul ve Kerkük ısrarından vazgeçilerek bertaraf edilen ancak yüz yıldır korkumuz olan bu tehdit gerçekleşmeye başlamıştı. 3'üncü Dünya Savaşının eşiğindeki ABD’nin gizli istediği, İsrail'in resmen desteklediği sonuç ortadaydı. Çünkü artık Rusya'nın da sahada olduğu petrol coğrafyasında güçlü- büyük ulus devletler istemiyorlardı. Bu perspektif doğrultusunda, bölgede, ABD'nin gazıyla yeni maceralara yelken açacak ve Büyük İsrail’e zemin hazırlayacak "karakol devletçiklere" ihtiyaçları vardı. DEAŞ'la mücadeleyi bahane ederek cilaladıkları Suriye ve Irak Kürtleri de bu amaç doğrultusunda kışkırtılmaktaydı. ABD, Kürtlerin yerel yöneticilerinin, liderlerinin ağızlarına bir parmak "bağımsızlık hayali" çalıp Siyonist planını adım adım uygulamaktaydı. Zaten Beyaz Saray'ın Barzani'nin referandumuna sözde karşı çıkışı da bu planın bir parçasıydı. Yani ABD Barzani'ye "referandumu yapma" derken sadece Türkiye'yi oyalamakta ve Sn. Erdoğan'ı kandırmaktaydı. Yoksa Washington'un yapılmasını istemediği bir referandumun güvenliği için Özel Kuvvetler'e mensup 650 askerini Kerkük, Mahmur, Kesik ve Tuzhurmatu'ya göndermesinin başka bir izahı var mıydı?

    Evet, ABD'nin uzun vadede hedefi PKK-YPG'ye de Barzani'ye de bağımsız devlet kurdurmaktı. Dolayısıyla Kuzey Irak'ta yapılan referandum da bu "bomba planın" saatinin kurulmasıydı. Barzani’nin kararlı ve kahraman(!) davranıp, referandumu yapması İsrail'in açık, ABD'nin dolaylı desteğiyle başarılmıştı. Erdoğan'ın Amerika'ya karşı sığındığı Rusya da bu bombalı saatin tıkırtısını Şam'dan işitip tedbirini almıştı. Erbil'de İsrail bayraklı bağımsızlık kutlamaları yapılırken, Esad'ın dışişleri bakanının çıkıp da ikinci bir karakol devlet için PKK-YPG'ye göz kırpması bunun kanıtıydı.” tespitleri haklıydı. Çünkü Ferit Muallim aynen şunları açıklamıştı: "Kürtler sınırlarımız dahilinde bir özyönetim istiyor. Bu mesele müzakere edilebilir ve tartışılabilir!"

    25 Eylül'de yapılan ve tepki çeken Kürt referandumu sonrası PKK'nın Suriye kolu PYD de küstahça bir açıklama yapmıştı. PYD, Kuzey Irak'a yapılacak olan herhangi bir saldırıya karşı duracaklarını vurgulamıştı.

    Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani'nin tüm uyarılara rağmen yaptığı gayrimeşru referandum sonrası terör örgütü PKK/PYD'nin ilk açıklaması küstahlıktı. Terör örgütü PKK/PYD, Kuzey Irak'taki gayrimeşru referandumla ilgili yaptığı açıklamada, Kuzey Irak'a yapılacak olan herhangi bir saldırıya karşı duracaklarını vurgulamıştı. PYD’ye:“Rojava halkı samimiyetle Güney Kürdistan'a yapılacak herhangi bir saldırı karşında durmaya hazırdır" dedirten de Amerika’ydı. Terör Örgütü PYD’nin 7. Kongre Hazırlık Komitesi Avrupa Örgütü’nden yapılan açıklamada, Kürdistan Bölgesi’nde düzenlenen ‘bağımsızlık referandumu’na değinilerek, “Rojava halkı samimiyetle Güney Kürdistan’a (Kürdistan Bölgesi) yapılacak herhangi bir saldırı karşısında durmaya hazırdır. Partimiz, Güney Kürdistan’da halkımızın yanında olacağını vurgulamaktadır” ifadeleri kullanılmıştı. Bu arada ABD, Erdoğan’a karşı Barzani’ye sahip çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın IKBY’ye yönelik sözlerine ABD’den tepki geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nauert, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini “tehdit” olarak vasıflandırmıştı. Nauert, Erdoğan’ın IKBY’ye sınırı kapatma ve petrol ihracatını durdurma sözleri sorusunu: “Bence bu kesinlikle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan bir tehdit gibi görünüyor. Ama onun söyledikleri hakkında yorum yapmayacağım” şeklinde yanıtlamıştı.

    Suriye’de her şey, PYD’nin çıkarınaydı!

    PYD, ABD'nin de desteği ile Suriye'de hızla yayılmaya başlamıştı. Yakın zamanda ağırlıklı olarak Türkmen ve Arapların yaşadığı bölgeleri de işgal eden PYD'nin alan hâkimiyeti yüzde 23'e çıkarken DEAŞ'inki ise yüzde 14'e gerilemiş durumdaydı. Yapılan harita alan ölçümlerine göre, yaklaşık 185 bin kilometrekare olan Suriye'de DEAŞ ve PKK/PYD terör örgütleri ülkenin toplam yüzde 37'sini işgal altına almışlardı. 27 bin kilometrekare civarında bir alanı işgal eden DEAŞ, halen ülkenin yüzde 14'üne hâkim durumdaydı. Fırat Kalkanı Harekâtı’nın Türkiye sınırından uzaklaştırdığı DEAŞ, ülkenin doğusunda, Irak sınırında ve Humus çöl alanı ile Dera ve Hama doğusunda varlığını korumaktaydı. Harekâtla 2 bin 60 kilometrekare alan DEAŞ ile PKK/PYD'den arındırılmıştı.

    PYD/PKK işgali yüzde 23'e ulaşmıştı!

    Terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD'nin kontrolündeki alan, 41 bin kilometrekare ile ülkenin yaklaşık yüzde 23'üne tekabül ediyordu. Örgüt, yalnızca son 5 ayda, 2 bin 500 kilometrekareyi ABD'nin desteğiyle ele geçirmiş durumdaydı. Örgüt, ayrıca Suriye-Türkiye sınırının da yüzde 65'ine hâkim bulunmaktaydı. PYD, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca, doğuda Haseke ve Rakka ilinin kuzeyi, Halep'in doğusundaki Münbiç ve kuzeybatısındaki Afrin ilçelerini işgal altında tutmaktaydı.

    DEAŞ, PKK'ya Alan Açmaktaydı’

    Terör örgütü DEAŞ’ın, Suriye-Irak sınırındaki Deyrizor ilinde PKK/PYD karşısında hiç çatışmaksızın yaklaşık 100 kilometre kadar çekilmesi enteresandı. PKK/PYD ise, ABD desteğiyle başlattığı operasyonda Suriye’nin doğusunda Irak sınırına hâkim Deyrizor kent kırsalının kuzeydoğusuna doğru hızla ilerliyorlardı. Yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre, terör örgütü DEAŞ, büyük bölümünü işgal ettiği il kırsalından hızla güneybatı yönünde çekilip PYD’ye alan açmaktaydı.

    “Peşmergeyle savaş çıkar mı? Türk askeri Kuzey Irak’a girmeye kalkışır mı” sorularını Başbakan Binali Yıldırım: “Hayır savaş iki devlet arasında olur” diyerek yanıtlamış ve yalanlamıştı. Gerisi iç politikaya yönelik kurusıkı palavralardı. Biz Barzani’ye atıp tutarken PYD-PKK dikkatlerden uzak Kuzey Suriye'de devlet kurmaya hazırlanmaktaydı.

    Barzani şimdi de tanınmak için ülkeler arası diplomasi trafiğini başlatmıştı ve 52 ülkeye heyet gönderme hazırlığındaydı.

    Tartışmalı Kuzey Irak referandumu sonrası Barzani, uluslararası kamuoyunda destek toplamak için diplomasi trafiğini başlatmıştı. Heyet gönderilecek 52 ülkenin arasında Türkiye de vardı. Bölgede büyük gerginliklere neden olan Kuzey Irak referandumu sonunda yapılmıştı. Tartışmalı referandum sonrası oylamada istediğini alan Barzani, şimdi ise diplomasi trafiğini başlatmıştı. İngiltere, Fransa, Almanya, Türkiye, İran, ABD, Rusya, Çin, İsrail, Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da içinde olduğu 52 ülkeye heyet gönderecek olan Barzani, böylece uluslararası destek sağlamayı amaçlamıştı.

    Erdoğan Trump'la tanışmasının alt yapısını hazırlamak üzere üç temsilcisini; Hulusi Akar, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın'ı Washington'a gönderdiğinde, Trump PKK'nın Suriye koluna ağır silah verilmesi kararını imzalamıştı. Erdoğan-Trump bir araya geldiğinde ise o silahların ilk sevkiyatı yapılmıştı. Trump'ın Özel Temsilcisi Mc Gurk da bölgede PKK'lılarla toplantı yapmaktaydı. ABD'nin PKK'ya silah sevkiyatı bizzat Erdoğan'ın ifadesiyle bin 300 TIR’ı aşmıştı. Peki bu kadar hakarete rağmen bir kez bile, “Eyy ABD!.. One minute!... Daha da gelmem Washington'a, New York'a!..” diyemeyen Erdoğan neden korkmaktaydı.

    Sn. Erdoğan “Barzanistan” referandumu münasebetiyle MGK toplantısının 5 gün öne çekildiğini açıklamıştı. Ama o günden bugüne ciddi hiçbir adım atılmamıştı. Bu arada Barzani Kerkük'e gitmiş ve “Kerkük'süz Kürdistan, kalbi olmayan insana benzer” şeklinde küstahça bir açıklama yapmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’de yaptığı konuşmada,“Demokrasiye inanmış bir ülkenin bir terör örgütünü ortadan kaldırmak için başka bir terör örgütüyle işbirliği yapmasını anlamıyorum” diye yakınmıştı. Oysa “anlaşılmayacak” ne vardı? Çünkü ortada “demokrasiye inanmış” bir ülke falan kalmamıştı. Bizim terör örgütü olarak gördüğümüz örgütler yıllardır Amerika tarafından korunup kollanan ve ileriye dönük hesaplarının hayata geçirilmesi için kullanılan taşeron kuruluşlardı. Üstelik ABD’nin bölge ülkelerini “yeniden yapılandırma” gayreti artık bir sır olmaktan çıkmıştı. Amerika bölgeyi “yeniden yapılandırmaya” çalışırken Türkiye’yi kapsam dışında tutuyor sanılmasındı. Ve Türkiye’den “farklı sesler” çıkmasına hiç aldırmamış, Erdoğan’ı ciddiye almamıştı. Amerika “Bağımsız Kürdistan” fikrine İsrail gibi sıcak bakmakta ve bu fikre karşı çıkan her düşünceyi “düşman” listesine koymaktaydı. Asıl hayret edilecek durum, Sn. Erdoğan’ın halâ bunu anlamamış olmasıydı.

    Ve zaten BM Genel Kurulu’na katılmak üzere ABD’ye giden İsrail Başbakanı Netanyahu ile ABD Başkanı Trump görüşmesinin en önemli gündem maddesini, Kuzey Irak’ta yapılacak referandum oluşturmaktaydı. Bağımsız Kürt devletinin kurulması konusunda Netanyahu’nun, Trump’a, “Ya destek çıkın ya da engel olmayın!” uyarısınıyaptığı ve İsrail’in görüşmeden “engel olmama” sözünü alarak çıktığı kulislere sızmıştı. Bu referandum bittikten sonra nasıl bir bağımsız Kürt devletinin kurulacağı ve yapılandırılacağı konusunda Barzani’ye en büyük desteği yine Amerika sağlayacak ve Sn. Erdoğan yine aldatıldığını söyleyip sızlanacaktı.

    Oysa AKP hükümeti Barzani ile ilişkilerini bugüne kadar bir devlet başkanı düzeyinde yürütüyorlardı. Yapmış olduğu kongrelerde başmisafiri oldu ve AKP’lilerce “Bu millet seninle gurur duyuyor” sloganlarıyla karşılanmıştı. Türkiye’nin 16 Nisan’da yapmış olduğu referandumda ‘evet’ çıksın diye Barzani’nin kesesinden yapılan ve dağıtılan hediyeler, Barzani’nin paçavrasını bayrak diye kendi ülkemizde göndere çekilmesi henüz unutulmamıştı. Ama en önemlisi Amerika Birleşik Devletleri’nin Teksas Eyaleti’nde merkezi bulunan ExxonMobil adında uluslararası petrol ve gaz şirketiyle Türkiye’nin imzalamış olduğu anlaşmaydı. 30 Kasım 1999 tarihinde kurulan şirketin temelleri, 1870 yılında kurulan, dünyayı sömüren Siyonist Rockefeller ailesinden, John Rockefeller’ın şirketi Standart Oil’e dayanmaktaydı.

    Türkiye bu şirketle Mayıs 2013 yılında yapmış olduğu bu anlaşmayla KDP bölgesindeki altı enerji alanı ve 12 keşif bloğu üzerinde iş birliği yapma kararı almıştı. Neçirvan Barzani de Türkiye ve KDP’nin 2014’te 50 yıllık bir Kürt petrolü ihraç anlaşması imzaladığını açıklamıştı. KDP bölgesinde faaliyet gösteren Türk enerji şirketleri Genel Enerji adıyla bir araya toplanmıştı. Genel Enerjinin kurucu ortakları Mehmet Emin Karamehmet ile Mehmet Sepil olmaktaydı. Şirketin 2011 yılında yeni bir ortağı daha katıldı, ünlü zengin Rothschild’in petrol şirketi Vallares… Türkiye ve KDP ile imzalanan bu enerji anlaşmaları, ne TBMM’de ne de Bağdat parlamentosunda onaylanmıştı. Barzani’ye bir şirket sahibi, bir devlet başkanı muamelesi yaparsan, bu referandumda sadece konuşursun ama hiçbir yaptırım yapamazsınız. Türkiye olarak eğitip, donatmışsın ve Peşmerge’ye askeri eğitim sağlamışsın!?

    Barzani’ye Devlet yolunu kim açmıştı?

    "Hatırlayınız! Yıl 2010, TSK’nin aldığı istihbaratla Derince Limanı’na Güney Kore’den gelen büyük yük gemisine gizli bir operasyon yapılmıştı. Yapılan incelemede geminin içi zırhlı personel taşıyıcı araçlarla dolu olduğu anlaşılmıştı. Gemi, Güney Kore’den Barzani’ye silah yardımı göndermek için yola çıkmıştı. Durum Genelkurmay Başkanlığı’na bildirildi. TSK’nin sıkı takibi ve ısrarlı tutumuyla gemi 1 ay Derince Limanında tutuldu. Sonra Erdoğan’ın özel talimatıyla Barzani’ye ulaştırılmak üzere gemi serbest bırakılmıştı.

    Erbakan Hoca’nın FETÖ konusunda: “Çocuklarınızı bunların dershanesine vermeyin Siyonist harekete asker yetiştirmeyin”, ERGENEKON konusunda: “Alınanlar Milli Paşalardır (bir kısmını kast ederek) yerine getirdikleriniz kimlerdir aman ha dikkat”,Suriye konusunda: “Merkezi Hükümetle irtibatı koparmayın birlikte hareket edin”,Açılım Süreci’nde: “Bırakın açılım süreci hikâyelerini ağzınızdaki baklayı çıkarın ülke bölünmeye gider” uyarılarına kulak tıkayanların bugünkü feryatları boşunadır ve samimiyetten uzaktır.

    Aslında ‘Çözüm Süreci' denilen senaryo-tuzak, PKK'nın Türkiye'den çekilip Suriye'de savaşması, Suriye'de Kürt kantonları kurması ve Akdeniz'e uzanan bir Kürdistan koridoru oluşturmasının başlangıcıydı. Yani Çözüm Süreci, Orta Doğu'yu (Türkiye, İran, Irak ve Suriye'yi) çözme planıydı. AKP ve Erdoğan’ın ne yazık ki 'Sünni Orta Doğu' ve 'Yeni Osmanlı' kuracakları yanılgısı ve aldatılmışlığı ile Orta Doğu'yu çözme işine talip olmuşlardı. Yol haritasını da İsrail ve ABD hazırlamıştı." 

    Göstermelik açıklamalar ile sözde referandumu desteklemeyen ABD, gerçekte ise referandumu korumak için bölgeye asker sevkiyatı başlatmıştı.

    Barzani’nin bölünme referandumunu korumak için ABD bölgeye özel kuvvetlerini kaydırmıştı. Başta Kerkük olmak üzere referandum sürecinde tartışmalı olan bölgelere askerlerini konuşlandıran ABD, referandumu korumaya almıştı. Irak'ta bölünme referandumuna yönelik göstermelik açıklamalar ile ertelenmesi yönünde açıklamalar yapan ABD, el altından ise referandumun yapılması için çalışmıştı. ABD, Kuzey Irak'a sözde güvenlik gerekçesiyle Kerkük başta olmak üzere asker sevkiyatına başlamıştı. ABD, Özel Kuvvetleri (CENTCOM)’a bağlı 650 askeri Kerkük, Mahmur, Kesik ve Tuzhurmatu’ya konuşlandırdı. Referandumun yapılacağı güne kadar bölgeye 3000 asker yollamış olan ABD, böylece referanduma olan açık desteğini günyüzüne çıkarmıştı.

    ABD’nin ilk Kürdistan büyükelçisi bile hazırdı!

    Yahudi asıllı Peter Galbraith, her yerde “ABD’nin ilk Kürdistan Büyükelçisi olacak kişi” diye tanıtılmıştı. Yugoslavya dağıldıktan sonra da Hırvatistan’da görev alıp ilk ABD elçisi yapılan şahıstı. Doğu Timor’dan tutun da Afganistan’a kadar bir sürü yerde çalışmıştı. Saddam’ın Iraklı Kürtlere karşı kimyasal silah kullanmasının ardından bölgeye duyulan ilgiyi başlatan insandı. Aynı zamanda Barzani ailesinin danışmanı, Norveç petrol şirketini, Kuzey Irak’ta petrol aramaya ikna eden kişi olmaktaydı. Terör örgütü elebaşı Öcalan’ın Roma’da saklandığı günlerde CIA adına Öcalan’la görüşme yapmak için İtalya’ya giden iki kişiden biri de bu şahıstı. 2007’de yazdığı “Irak’ın Sonu” kitabından beri Kürtlerin ayrılığını savunmaktaydı. New York Times, The Guardian gibi gazetelere bu fikri savunan bir sürü makale yazmıştı. Temmuz’da Kongre binasında düzenlenen, “Kürdistan, ABD’nin Stratejik Müttefiki” konferansının baş konuşmacılarındandı. Yazdıkları hâlen ABD Ulusal Güvenlik referans kitaplar listesinde yer alan bir şeytandı.

    Leyla Zana’nın küstahlığı!

    Leyla Zana’nın BM’ye yazdığı mektup gayet nettir, açıktır ve her şeyi anlatmaktadır. Yani Leyla’nın “Amca” dediği Barzani... ABD ve İsrail’in desteğini alınca “Bağımsızlık düğmesi”ne basmış ve Erdoğan’ın kurusıkı şantajlarını ciddiye almamıştır. Leyla Zana mektubunda: “Bu demokratik talep sadece Kürdistan halklarının iradesine, onayına bırakılmalı. Haklı ve meşru bir adım olarak ele alınmalıdır.’’ çağrısı yapmıştı. Ve en kritik mesaj:“Bu referandum yeni bir umuttur.” cümlesinde saklıydı. Yani bugün Kuzey Irak, yarın Türkiye Kürdistanı Barzanistan’a katılacaktı.

    Türkiye’nin tavrı ve Erdoğan’ın tafrası!

    IKBY Başkanı Barzani sonunda bağımsızlık sandığını kurmuş ve her an uygulamaya sokabileceği “milli irade” soslu “evet” tehdidini yan cebine koymuştu. Böylece bölgenin üzerine bir de bağımsızlık benzini dökmüş bulunuyordu. Şimdi elinde çakmak bekliyor; “Üzerime daha da gelirseniz yakarım.” diye tehditler savuruyor ve resmen meydan okuyordu. Bu gelişme, hiç kuşkusuz, etnik temelli bölgesel yeni bir iç savaş ile eşdeğer sayılıyordu. Ortadoğu merkezli İslam dünyasında mezhepsel temelli bir “İslam iç savaşı” başlatamayanlar, şimdi “Etnik temelli bir iç savaşı” başlatmak istiyordu. Hatta istemenin ötesinde, onu başlatmak üzere son hazırlıklar yapılıyordu. Bunun için de alt yapısı PKK/PYD/YPG/SDG/PJAK terör örgütü ve Birinci Körfez Savaşı ile büyük ölçüde atılmış olan, DAEŞ/IŞİD ile de olgunlaştırılan-pekiştirilen bölgesel “Kürt nefreti/intikamı” sürekli kışkırtılıyordu. Bölgede Kürt devleti arzuları sürekli kaşınarak onlarca husumet ve huzursuzluk kaynağı olacak milyonlarca masumun ölümüne yol açacak yeni bir Türk-Kürt-Fars-Arap savaşı çıkarılmak isteniyordu. Tüm bu gelişmeler şuna işaret ediyordu: Türkiye güneyinden bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyordu. Ve elbette bu bir beka meselesi olarak algılanıyordu. Bunu önlemek için gereğini yapmaktan sakınmamak gerekiyordu. Doğru… Ama bütün bunların AKP iktidarı ve Erdoğan kafasıyla olacağını sananlar yanılıyordu.

    Palavracılar, milli politika uygulayamazdı!

    Maalesef hem yandaş medyada hem karşıt medyada bir sürü profesyonel gevezelerimiz, Barzani’nin referandumunun ardından şimdi Musul, Kerkük, Lozan ve Ankara Andlaşmaları hakkında ahkâm kesiyorlardı. Ve, söyledikleri ne varsa, hepsi yanlıştı… Çünkü bu iki andlaşma ve daha sonra imzalanan protokoller Türkiye’ye Irak’a müdahale hakkı tanırmış da, Musul üzerinde zaten hakkımız varmış da, bu husus Lozan’ın 16. maddesinde açıkça kayıtlımış da… Hepsi palavraydı… “Cahil cesareti” denen şey herhalde budur; zira, Lozan’ın “feragat” bahsi olan meşhur 16. maddesini “Türkiye’nin Musul üzerinde vârolan hakkı” olduğunu iddia etmenin yahut Ankara Andlaşması’nın Brüksel Hattı’ndan bahseden ilk maddesinin “garantörlük” olduğunu söyleyebilmenin “cehalet” ve “cesaret” kavramlarının dışında izahı imkânsızdı. Ekranlarda görünmeye hevesli bazı akademisyenler de birkaç günden bu yana profesyonel çenebazların yolundan gitmeye başlamışlardı. “Devletlerarası hukuk uzmanı” olduklarını söyleyen bu zevât Barzani’nin referandumunun ardından gazetelere demeç üstüne demeç veriyor, kadrolu çenebazlardan yer bulabildikleri takdirde ekrana çıkıp “Türkiye’nin müdahale hakkı”ndan bahsediyorlardı.

    Açık ve net şekilde ifade edeyim: Türkiye, Irak sınırı ve Musul bahsinde Lozan ve Ankara Andlaşmaları ile diğer protokollerin hiçbirinde “garantör” olarak tanımlanmamıştı, sadece “taraf”tı ve bu andlaşmalar ile protokoller Türkiye’ye sınır yahut Musul konularında bir değişiklik hâlinde müdahale hakkı tanımamıştı. Günlerdir “Hakkımız var, gireriz, alırız, ilerleriz, oralar zaten bizimdi, şimdi yine bizim olacak” diyen ekran gevezeleri ile güya devletler hukuku uzmanı olan zevât ise TV’lerde görünmek yahut isimlerini duyurmak maksadıyla böyle konuşarak hem karar mercilerini hem de milleti yanıltmaktaydı. Peki, Türkiye Kuzey Irak’ta olup bitenlere müdahalede bulunamaz mıydı? Elbette kalkışırdı, ama bu iş hayalî anlaşma maddelerinden meded umarak değil, gücüne güvenerek, yani“Güvenliğim tehdit altında idi, müdahale ettim.” diyerek yapılırdı![1] İşte bu noktada asıl soru şuydu: Bu iktidar ve Sn. Erdoğan buna yanaşır mıydı?

    Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi, Kuzey Irak referandumuna verilen tepki üzerinden AKP'yi uyaran bir yazı kaleme almıştı. Verilen tepkinin dozunun kaçması halinde AKP'nin Kürt seçmeni elinden kaçıracağını hatırlatmıştı. Yani bunların derdi, ülke çıkarları değil, AKP’nin alacağı oy oranıydı.

    Bağımsız Kürdistan referandumunun ardından Türkiye'nin tavrı konusunda farklı eleştiriler yapılırken, Hürriyet yazarı ve Erdoğan yandaşı Abdulkadir Selvi referandum sonrası ortaya çıkan tablo üzerinden AKP hükümetini uyaran 3 maddelik bir değerlendirme yapmıştı. Irak, Suriye, Türkiye ve İran’daki Kürtlerde ortak bir payda oluşturduğuna dikkat çeken Selvi, 'Bağımsız Kürdistan' referandumuna karşı çıkarken 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürt oylarını kaçırmamaya dikkat edilmesi konusunda uyarmıştı.

    ABD’nin CENTCOM’u bölgemizi işgal ordularıydı!

    ABD, İran’da Şah rejiminin devrilmesi ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali üzerine Ortadoğu ve Güney Batı Asya’da tüm kuvvetlerini birleştirerek olaylara müdahalede daha hızlı intikal sağlamak ve en önemlisi Basra Körfezi üzerinde hâkimiyet alanı oluşturmak için Mart 1980’de “Acil İntikal Kuvveti Müşterek Görev Gücü”nü (RDJTF) kurmuşlardı. Daha sonra bu gücü; Tampla, Florida’da yer alan Mac Dill Hava Kuvvetleri Üssü’nde oluşturduğu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (USCENTCOM) genel karargâhıyla birleştirme kararı almışlardı. Şu anda Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta aktif rol oynayan ve NATO dışında önemli bir işleve sahip olan CENTCOM, Fort Irwin, California’daki Ulusal Eğitim Merkezi başta olmak üzere, Ortadoğu’nun coğrafi şartlarında görev yapabilecek piyadelerin yetiştirilmesine ağırlık vererek, ABD’nin çıkarlarının korunması amacıyla uzun vadeli hazırlıklar içerisinde olduğu bilinip durmaktadır.

    ABD, denge politikası gereği, bir yandan Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta bütüncül çerçeveli çözüm önerilerini dillendirirken, diğer yandan ise CENTCOM, İsrail oryantasyonlu daha ikameci bir çözüm stratejisini devreye sokarak, bu ülkelerde kaygan zeminli çözüm için büyük gayret göstermesi dikkatlerden kaçmamaktadır. CENTCOM’un Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de sürdürmekte olduğu yoğun askeri çabaların başarılı olması durumunda, bölgede jeopolitik ve jeoekonomik güç dengelerinin yeniden yapılanması ve bunun yansımalarının da yeni krizlere ve çatışma alanlarına neden olması kaçınılmaz olacaktır. CENTCOM’un bölgeye yönelik yeni hamleleri, tahtırevanın ‘istikrar’ ve ‘kırılganlık’ dengesi arasında nasıl bir şekil alacağı ve yansımasının nasıl olacağı konusunda Türkiye, İran ve Rusya’nın atacakları adımlara bağlı olacaktır.[2]

    Barzani referandum kararı alırken herhalde şu tahminleri yapmıştı:

    • Irak devleti çökme emareleri gösteriyor -ki bunda çok haksız sayılmaz- Bu nedenle benimle uğraşamayacağı, uğraşsa da ABD’nin engel olacağı anlaşılıyor.

    • Suriye devleti de çöküyor -bunda da haksız sayılmaz- Ama orada ABD desteğinde PKK elini çabuk tutup Kürdistan’ın kurucu liderliğine oynayabilir, bayrağı ona kaptırmamak gerekiyor.

    • Türkiye ise kendi PKK/Suriye derdiyle uğraşıyor, ordusu sorunlar yaşıyor, ayrıca NATO müttefiki ABD ile ciddi sorunları var, benimle uğraşması mümkün görülmüyor…

    • İran’a gelince; Barack Obama ile nispeten rahat bir dönem geçirdiği ABD ile şimdi Trump döneminde eskisinden de çok gerilmiş bulunuyor... Bunun başlıca sebebi olan İsrail ise Kürdistan referandumunu destekliyor.

    Barzani’nin dedesi Abdüsselam Barzani 1900’lerde, 1910’lar, 1920’lerde bağımsız Kürt devletini İngilizlere güvenerek kurmak istedi, başaramadı. Babası Molla Mustafa Barzani, 1940’larda, 50’lerde, 60’larda ve 70’lerde dönem dönem Ruslara, İranlılara, İsraillilere ve Amerikalılara güvenip bağımsızlık hamlesi yaptı, tutmadı. Şimdi Mesut Barzani ise: 1980’lerde, 90’larda, 2000’lerde hep ve sadece Amerikalılara güvenip bağımsızlık ilanına kalkıştı. Ama şimdi kendine göre tam zamanıydı.[3]

    Irak’ı ve Suriye’yi parçalayan ABD, İran’ı ve Türkiye’yi parçalamayacak mıydı? McCain Afganistan’da “Suriye düşerse İran’ı kolay yeriz,” buyurmamış mıydı?

    “Suriye’deki asiler acilen silahlandırılmalı! Suriye hükümetinin düşmesi sağlanmalı! İran’ı güçsüzleştirmek için etkili adımlar atılmalı… İran ve Rusya Beşar Esad’ı silahlandırıyorsa, biz de katledilen grupların kendilerini savunmalarını sağlamalıyız!... ABD silahları doğrudan yollamak yerine, Arap Birliği ya da başka bir üçüncü dünya ülkesi üzerinden yollanmalı.” diyen McCain boş mu duracaktı?

    1916’da İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devleti’nin topraklarını aralarında paylaştıkları Sykes-Picot Anlaşması ve ABD Başkanı Woodrow Wilson’un 1918 yılında yapılan paylaşmayı artık Amerika yeterli saymamaktadır. Bundan dolayıdır ki; Büyük Ortadoğu Projesi adını verdiği proje kapsamında dünya petrol rezervinin %67’sine, doğal gaz rezervinin %35’ine ve uranyum, plütonyum, bor ve neptünyum madenleri ile çok önemli su kaynaklarına sahip Ortadoğuyu yeniden daha küçük parçalara bölmeye çalışmaktadır. Ortadoğu’nun önemi sadece ekonomik değildir; Siyasi, Coğrafi pek çok sebep de vardır. Bunları sıralarsak. 1- Doğal kaynakların ve petrolün kontrol edilmesi. 2- Haçlı zihniyetinin intikam hissi. 3- Stratejik bölgelerin dolaylı işgali. 4- İsrail’in güvenliği ve Büyük İsrail hayali.

    İsrail’in destek verdiği ve ikinci İsrail gözüyle bakıldığı Kürt Bölgesel yönetiminin Akdeniz’e inmesi için Kuzey bir koridorun oluşması lazımdır. Bu koridor Irak, Suriye-İran topraklarından geçerek Akdeniz ile Hazar denizini bağlayacaktır. Bölünmeyi Irak ve Suriye’de hemen hemen tamamlamış duruma ulaşmışlardır. Kürtlere bir parmak bal çalarak İsrail’le müttefik bir Kürdistan kurmak istiyorlar. Bölgesinde barışçı olmayan etrafıyla savaşabilecek güce sahip bir Kürdistan kurguluyorlar. Bütün etrafı düşmanlarla kaplı ve bu düşmanlara karşı İsrail’le ve Batı’yla ölümüne ittifak eden bir Kürdistan düşünüyorlar. Suriye’de ise, PKK/PYD ile kantonları devletleştirme amacıyla 28 Eylül’de sandık başına gidiyorlar.[4]

    IKBY referandumunun arka planı ve muhtemel sonuçları

    Madem bu kadar baskı vardı, neden Kuzey Irak'ta referandum ertelen(e)meyip yapıldı? Bu sorunun yanıtı gelecek döneme dair verilebilecek cevaplara da ışık tutacaktır. Bu soruya verilebilecek cevabı kabaca 5 madde altında sıralayalım:

    1. Mesut Barzani'nin referandumun yapılacağını ilan ettiği basın toplantısındaki sözleri, kendisine yöneltildiğini varsaydığımız "baskı"nın niteliğini ortaya koymaktaydı. Barzani'nin basın toplantısında "Birçok devletin bizimle yüz yüzeyken söylediği şeyler ile dışarı çıkınca söylediği şeyler farklıydı" sözleri iyi okunmalıydı. Hangi devletleri kastettiği bilinmese de, Barzani'nin sözlerinden, aslında uluslararası kamuoyunda resmedildiği kadarbüyük bir dış baskının oluşturulmadığı ortaya çıkmaktaydı. Muhtemelen birçok devlet, referandumun gerçekleşmesi halindeki tavırları konusunda açık kapı bırakmışlardı. Bu nedenle Barzani, referandumun gerçekleşmesi halinde gerçekten caydırıcı bir yaptırımla karşılaşmayacağını anlamıştı, hatta tersine bu baskıya karşı karar veren lider olarak karizmasının artacağını da dikkate alarak referandumu göze almıştı.

    2. Barzani, bölge ülkeleri ve uluslararası güçlerin çıkarları arasında bir örtüşme olmadığını, bu nedenle her ne kadar söylemlerinde ortak noktaları bulunsa da, mevcut devletlerin referandumun yapılması halinde ortak bir tavır takınmayacaklarını sezmiş durumdaydı. Yani, ABD bağımsızlığa karşı çıkar görünse de, Rusya'nın etkisinin artmasına izin vermemek için sonuçta kendilerine yaklaşacak ya da tam tersini Rusya yapacaktı. Keza Türkiye ve İran’la olan ilişkilerini de bu değerlendirme üzerine kurgulamıştı. Kolektif bir yaptırım, cezalandırma ya da dışlanmanın ortaya çıkmayacağını, güç mücadelesi nedeniyle ortaya çıkabilecek boşluklar sayesinde rahat nefes alacağını, geçiş sürecinde karşılaşacağı zorlukları atlatırsa zamanla baskının azalacağını anlamış durumdaydı.

    3. Irak hükümetinin referandumu durduracak bir askeri gücü olmadığının farkındaydı. Referandumun yapılmasının hedeflendiği bazı kasabalarda Irak ordusunun engelleme kapasitesi bulunurken, Kerkük dahil pek çok yerde çatışmayı göze alamayacağını, çatışma çıksa bile bunun bölge ülkeleriyle koordine edilmedikçe sonuç alınamayacağını, İran'ın dahil olduğu bir çatışmanın ise kendisine doğrudan ABD desteği sağlayacağını biliyorlardı. Bu nedenle, referandumun ertelenmemesinin en önemli nedenlerinden birisinin Irak hükümetinin askeri güç kullanmaya kalkışamayacağını, yardım isteyeceği ülkelerin gelmesi halinde ise konunun BM'ye götürülerek farklı bir boyuta taşınacağını kestirmiş olmalıydı.

    4. Barzani içerideki tartışma sürecinde diğer Kürt partilerinin güçlü bir karşı kampanya yürütemediğini görmüş bulunmaktaydı. Mesut Barzani'nin referandum konusundaki iç siyaseti KYB'nin hamleleri üzerine odaklanmıştır. Barzani iç politikadaki stratejisini, yıllardır mücadele ettiği için en iyi tanıdığı parti olan KYB'nin referandumu engellememesi üzerine kurgulamıştı. Her ne kadar son güne dek dokuz parti referanduma evet dese, ikisi karşı çıksa, KYB de belirsiz tavır sergilerse de, aslında süreci yönlendiren üç parti olduğu açıktı: KDP, KYB ve Goran. "Evet" cephesinin 3 temel partisi KDP, Kürdistan Demokratik Sosyalist Partisi ve Kürdistan İslami Birliği olmuşlardı. KDP dışındakilerin etkisi zayıf olsa da, halkın belli kesimlerine hitap etmeleri açısından kritik etkinlikleri vardı. "Hayır" cephesinin başında ise ana muhalefet partisi Goran bulunmaktaydı. Fakat Goran'ın da süreç içinde kendi içinde ayrılıklar yaşadığı, yeni örgütlediği üst liderliği tam mobilize edemediği, söylemlerinin yetersiz olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik, Goran'ın Süleymaniye dışındaki yerlerde ağırlığının zayıf olması ya da en fazla "hayır" oyu kullanacak olması, KDP için büyük bir sorun olmayacaktı. Buna karşılık KYB'nin durumu çok farklıydı. KYB’nin tavrı sadece “evet/hayır” dengesi açısından değil, referandumun yapılıp yapılmaması açısından da hayati önem taşımaktaydı. KYB'nin Kerkük kolunun son güne kadar Kerkük'te referandumu yaptırmak istemediği sanılmıştı. Kerkük'e yaşanan peşmerge ya da diğer silahlı grupların hareketliliği, sadece Irak ordusunun gelmesine karşı değil, aynı zamanda referandumun yaptırılmak istenmemesi halinde fiili olarak sandıkların konulmasının engellenmesiyle alakalıydı. Oysa bu süre zarfında KYB ciddi iç çelişkiler yaşamıştı. Partinin iki numarası olan Kosrat Resul "evet kampanyasında" Barzani'nin yanından ayrılmamıştı. Eski Başbakan Berham Salih bu süreçte istifa ederek ayrı bir listeyle seçime gireceğini açıklamıştı. KYB politbüro üyesi ve Kerkük Valisi olan Necmettin Kerim Bağdat tarafından görevden alınmış ve buna KYB'nin Kerkük kolu destek sağlamıştı. KYB'yi perde arkasından yöneten Hero Talabani'nin en yakın müttefiki olan Molla Bahtiyar "Uluslararası güçlerin önerdiği alternatifin kabul edilmesinden yana olduğunu”açıklamıştı. Celal Talabani'nin oğlu Pavel Talabani, sosyal medyadan KYB'nin referanduma karşı olduğu kararını açıkladı. Son olarak Süleymaniye'deki en kritik askeri birliklerin başındaki kişi olan Lahur Talabani de referandumun yapılmasına taraftar olmamıştı. Yani KYB'nin bir kısmı siyaseten evet derken, bir kısmı ses çıkarmamış, bir kısmı ise açıkça karşısında yer almıştı. Fakat KYB'nin diğerlerinden ayrılan özelliği önemli bir silahlı gücü elinde barındırmasıydı. Dolayısıyla KYB'nin "evet" ya da "hayır"ı diğer partilerinkine benzemiyordu. Bu nedenle Mesut Barzani KYB'ye odaklanmıştı. KYB'yi çözdüğü anda ise referandumu gerçekleştirmek için yeterli iç desteği sağlamış olacaktı.

    5. Dışarıdan gelen göstermelik baskı arttıkça, KDP içeride milliyetçi duygulara odaklanarak güçlü bir propaganda başlatmıştı. Referanduma karşı çıkmakla ihaneti eşdeğer tutmuşlardı. Konuyu meclis, başkanlık gibi gündemlerin dışına çıkararak "Kürtler ve ötekiler" diye ayırmaktan sakınmamışlardı. Bu durum, normal şartlarda aralarında ayrılık bulunan pek çok siyasi grubu ve insanı da bir araya getirilerek KDP tarafından önemli bir siyasi koza dönüştürülmesi sağlanmıştı.

    Referandumun kısa vadeli sonuçları

    Bu yazı kaleme alındığında oy verme süreci henüz başlamamıştı. Fakat çıkacak sonuç baştan beri belliydi. Bu nedenle, referandumdaki oranlar anlamını yitirmiştir. Şu andan itibaren, referandumun ortaya çıkarabileceği kısa ve uzun vadeli sonuçlar şu başlıklar altında toplanabilir:

    Artık, Mesut Barzani'nin iç politikada gücünü tamamen pekiştirdiği açıktır. KYB'nin isteksiz tavrına ve Goran'ın açık karşı çıkışına rağmen tüm partileri en son gün referanduma destek verir hale getirmek KDP açısından büyük bir iç politika zaferi sayılmıştı. Bu nedenle, Kuzey Irak'taki iç siyasal dinamikler açısından değerlendirildiğinde, 6 Kasım'da yapılması planlanan başkanlık ve parlamento seçiminin gerçekleşmesi olasıdır. Üstelik daha önce aday olmayacağını söyleyen Mesut Barzani'nin bu seçimde de aday olacağı konuşulmaktadır.

    Unutulmasın ki, bu referandumda sandıkların konulduğu bölgeler, diğer seçimlerde de sandıkların konulduğu yerler olacaktır. Bu sayede, aslında "yeni bir devlet"in sınırları çizilmiş olmaktadır. Her ne kadar Mesut Barzani referandumun hemen bağımsızlık anlamı taşımadığını, referandumdan sonra Bağdat ile pazarlığa oturacağını söyleyerek Irak'ın parçalanmasını hedeflemediğini göstermeye çalışsa da bu inandırıcılıktan uzaktır. Referandumu ilan ettiği basın toplantısında "Bundan sonra iki komşu olarak nasıl yaşayacağımızın müzakerelerini yapacağız" derken verdiği mesaj, bundan sonraki süreci, merkezi hükümet ve federal bölge olarak değil, iki ayrı devlet olarak gördüğünün en önemli kanıtıdır. Dolayısıyla, referandumu en hafif deyimiyle bağımsızlık müzakerelerini sürdürmenin aracı olarak görmek lazımdır.

    Bu arada Bağdat'ın hangi politikayı belirleyeceğinde ana etkenin İran olacağı unutulmamalıdır. Bağdat, alacağı tedbirleri ekonomik ve siyasi araçlarla sınırlı tutarsa, kısa vadede siyaseten gergin, ancak krizden uzak bir güç mücadelesi yaşanacaktır. Ancak Bağdat, özellikle tartışmalı bölgelerde egemenliğini askeri güç kullanarak yeniden tesis etme yoluna giderse, Irak bir anda kontrolden çıkan bir çatışma ortamına sürüklenmiş olacaktır. Bu tür bir çatışma süreci için iki yere, Kerkük ve Tuzhurmatu’ya özellikle dikkat etmek lazımdır. Bu iki bölge, kısa vadede çatışma ihtimalinin en güçlü olduğu alanlardır. Demografik yapıları, petrol kaynakları ve stratejik konumları itibarıyla her iki yer de karmaşık bir çatışmayı tetikleyebilecek niteliklere sahip bulunmaktadır. Türkiye açısından önemli olan ise çatışma ihtimalinin en güçlü olduğu bu iki yerde Türkmen nüfusunun ağırlıklı olması da ayrı bir endişe ve hassasiyet kaynağıdır.[5]

     


    [1] Habertürk, Murat Bardakçı

    [2] doganbekin@milligazete.com.tr

    [3] Bak: Hürriyet, Murat Yetkin

    [4] ishakbeyazay@milligazete.com.tr

    [5] http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/ikby-referandumunun-arka-plani-ve-muhtemel-sonuclari/918744

     






























    Bu Haber 475 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS