• Atatürk‘ü, Milli Mücadele Kahramanlarımızı ve Bu Vatan İçin Canını Vermiş Bütün Şehitlerimizi Rahmet ve Şükranla Anıyoruz

    Atatürk‘ü, Milli Mücadele Kahramanlarımızı ve Bu Vatan İçin Canını Vermiş Bütün Şehitlerimizi Rahmet ve Şükranla Anıyoruz

    10 Kasım 2017
    Atatürk‘ü, Milli Mücadele Kahramanlarımızı ve Bu Vatan İçin Canını Vermiş Bütün Şehitlerimizi Rahmet ve Şükranla Anıyoruz

     
    | Devamı


                               Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi:


    Atatürk‘ü, Milli Mücadele Kahramanlarımızı ve Bu Vatan İçin Canını Vermiş Bütün Şehitlerimizi Rahmet ve Şükranla Anıyoruz


    Yetiştiği ortamı, o ortamı hazırlayan şartları... Etkilendiği şahısları... Duraklama ve gerileme dönemlerinden itibaren ve özellikle Tanzimat ve İttihat-Terakki devrimlerinden sonrası Osmanlıyı... O günkü ve bugünkü dünyayı; ekonomik ve kültürel yönden yönlendiren-şekillendiren siyasi Siyonizm'in perde arkasını ve tabi Sabataycılık ve dönmelik kavramını bilmeden ve bütün bunları birlikte düşünüp değerlendirmeden Atatürk'ü doğru tanımanın mümkün olmayacağı kanaatindeyiz.

     

    Bu konuya, böyle farklı ama irtibatlı zaviyelerden baktığımızda, Atatürk'ün Osmanlının bir meyvesi olduğunu görmekteyiz. Evet Atatürk, yıkılmaya yaklaşmış olan Osmanlının bütün özelliklerini üzerinde taşıyan bir eseridir.

     Artık kökleri çürümeye, dalları kurumaya, gövdesi koflaşmaya başlamış ve 6 asırlık şanlı bir medeniyet mirasının hastalıklı; ama, zahiren hala görkemli ağırlığını taşıyamayacak kadar ihtiyarlamış bulunan Osmanlı çınarının, içteki çürümüşlükler ve dıştaki tecavüzlerle yıkılmasından sonra, kaderin cilvesiyle, önce bu çınarın altını ve artıklarını temizlemek, sonra da aynı cinsten adil ve asil yeni bir medeniyeti filizlemek üzere, Atatürk; devrilen Osmanlının bir çekirdeğidir...

    İşte bu noktada, 500 sene önce İspanyadan topluca sürülen ve Osmanlı tarafından kabul edilip kol kanat gerilen ve genellikle Ege bölgesine, İzmir ve Selanik çevrelerine yerleştirilen... Ve bundan 150 sene sonra da önemli bir kısmı Sabataistleşip dönmeleşen Yahudi gerçeğini irdelemek gerekir.

    Osmanlı çınarının dallarına dışarıdan bir aşı gibi takılıp yerleştirilen... Osmanlının ticari, iktisadi, siyasi ve diplomasi hayatında birtakım hayırlı ve yararlı meyveler de veren... Ama zamanla kanser uru gibi bütün gövdeyi sarıp, kendi hesabına sömüren ve kemiren "dönmelik ve masonluk" gerçeğini... Bunların marifeti olan Tanzimat hıyanetini, Osmanlı padişahlarını tamamen etkisiz ve yetkisiz birer vitrin bekçisi ve günah keçisi haline getiren İttihat ve Terakki hükümetlerini ve yine bunların bilinçli hileleriyle itelendiğimiz 1. Dünya Harbinin görünen ve gizlenen sebep ve neticelerini çok iyi takip ve tahlil etmeden; ne Mustafa Kemal'i, ne Milli Mücadeleyi, ne Cumhuriyet dönemini ve ne de devrimlerin mana ve mahiyetini çözmemiz imkânsız gibidir.

    Rusçuklu Hacı Eşref Efendinin, Macaristanlı bir Yahudi asıllı hanımından doğan ve 10 yaşında hafızlığı tamamlayan meşhur Mithat Paşanın bile, bu dönme sabataistlerden olduğunu göz ardı ederek[1]  Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini yazmak ve Türkiye gerçeklerini saptamak nasıl mümkün olabilir?

     

    Bu işe, Sabatay Sevi ile başlamamız gerekir.

    1492 de İspanyadan kovulan ve gelip İzmir'i mekân tutan, Haham Mordahay Sevi'nin torunlarından Kara Menteş'in oğlu Sabatay Sevi, 1626 yılında İzmir Agora'da dünyaya gelir. (Bugün, İzmir Agoradaki tarihi eserleri koruma bahanesiyle, özellikle eski sinagogların restorasyonuna çok ciddi bir gayret gösteren TUSİAD başkanı Tuncer İlhan'la, İzmir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın bu girişimleri de ayrıca dikkat çekicidir.) Her Yahudi çocuğu gibi eğitimine kutsal Tevrat eğitimiyle başlayan Sabatay, gizemli Kabala öğretisine özel bir ilgi beslemektedir. Kendisini mistik bir hayata veren Sabatay Sevi 40 yaşına geldiğinde, yani 1665 senesinde çevresine "Beklenen Mesih" olduğunu bildirir. Zaten Hıristiyan Avrupa'da bu yıllarda Hz. İsa'nın dönüşünü beklemektedir. Bu iddialar Avrupa'da, Kuzey Afrika'da, Ortadoğu'da ve tüm Osmanlı coğrafyasında büyük bir yankı meydana getir ve Osmanlı yönetimini tehdit eder bir noktaya erişir.

    Bunun üzerine Sultan 4. Mehmet, Sabatay Sevi'yi tutuklatıp Edirne'ye getirtir. "Ya bu iddialarından vazgeçip Müslümanlığı seçmek veya idam edilmekten birini tercih etmesi" istenir.

    O sırada, sarayda Sabatay Sevi'nin hem tercümanlığını hem sorgulamasını yürüten kişi, 0smanlı Şeyhülislamı, Yahudi dönmesi Moses Ben Raffael'in torunu Mehmet Emin Efendi'dir. Zaten bundan sonraları birçok, dönme Şeyhülislamlar daha görülecektir.

    Sabatay Sevi, sonunda, "Mehmet Aziz Efendi" adını alarak Müslümanlığı seçmiştir. Karısı Sara ise artık Fatma Hanımefendi'dir!?

    Bunu takip eden 10 yıl içinde Sabatay Sevi'yi taklit eden, İzmir, Selanik, İstanbul, Bursa ve Edirne'de binlerce Yahudi ailesi bölük bölük, Müslüman adı alarak İslam'a girmiştir. Ve Sabatay Sevi'nin son eşi Ayşe Hatun'un Selanikli olmasının da etkisiyle, artık sabataizmin merkezi Selanik'tir.

    İslam'ı içinden yozlaştırıp yıkmaya çalışan ve sahabeyi biri birine kışkırtan Yahudi dönmesi İbni Sebe gibi, Sabataist dönmeler de, "Mesih olan Sabatay'ın ölmediğini ve ruhunun, vekillerinden birinin bedenine girerek, yakında geri geleceğini" beklemektedir.[2]

    Bu beklenti, sabataistlerin, önce ikiye bölünmesine sebebiyet vermiş. Müslüman adı Osman Baba olan Haham Baruchiah Ruso taraftarları, diğerlerinden ayrıldı ve bunlara "KARAKAŞİ" denilmiştir.

    Geri kalanlar, Müslüman adı Abdullah Yakup olan Haham Yakov Kerido'dan dolayı "YAKUBİLER" olarak biline gelmiştir.

    Daha sonra Osman Baba'nın ölümü üzerine Karakaşilerden ayrılan ve çoğunluğunu İzmir Sabataistlerini oluşturan bir gurup ise "KAPANİLER" diye günümüzde de devam etmektedir.

    "Kapan" ın İbranicede  "İzmir'im" anlamına geldiği söylenmektedir.[3]

    Yakubiler: Genellikle Selanik ve civarında oturuyor ve Osmanlı yüksek memurlarını ve İttihat terakki masonlarını oluşturuyorlardı.

    En kalabalık grup olan Kapaniler, İzmir ve Ege'de bulunuyor ve zengin tüccarlardan meydana geliyorlardı.

    "Karakaşi" ler ise, en mutaassıp ve en muhafazakâr grubu oluşturuyor ve genellik esnaf ve zanaatkârlıkla meşgul oluyorlardı. Sonradan basın, kültür ve siyasete ilgi duyacaklardı.

    Bu üç ayrı grup, mezhep taassubuyla, farklı yerlerde ibadet ediyor, kolay kolay kız alıp vermiyor ve hatta ölülerini bile aynı mezarlığa gömmüyorlardı.[4] Ve aralarındaki gizli rekabet ve husumet hala sürmektedir.

    Türkiye'nin meşhur sabataistlerinden Abdi ve İsmail "İpekçi" ler ve yine Eski İzmir Belediye Başkanları Osman Kibar gibileri Karakaşiler'dendir.

     Ama Aydın ve Yüksel Mendereslerin ana tarafından dedesi olan Evliyazade Mehmet Efendi ise, Kapanilerden'dir. Bu yüzden Karakaşilerin kızı Nermin Hanımla evlenmesi büyük tepkilere sebebiyet vermiştir.  Ve yine DP eski İzmir Belediye Başkanı Faruk Tunca Kapanilerdendir.

     Karakaşiler; Yakubiler ve Kapaniler gibi, asimile olmamıştır. Ve meşhur Feyziye mektepleri 130 yıldır Atatürk'ün öğretmeni Şemsi Efendi (Şimon Zui) den itibaren tamamen bu Karakaşilerin güdümündedir.

    Hatta başta Yakubiler, Selanik'te ve başka şehirlerde, Sabataist dönmelerin özel camiler bile yaptırdıkları bilinmektedir. Ama bu üç sabataist grubun da, Mevlevi ve Bektaşi tarikatlarıyla sıkı fıkı olmaları ilginçtir.

    Daha sonra İttihat Terakki gibi hıyanet oluşumlarına zemin ve elaman hazırlayan ve 1860 da Fransa'da bir Yahudi Avukat tarafından kurulan: "Evrensel Musevi Birliği" nin Osmanlı topraklarında hızla yayılması, herhalde tesadüfle izah edilemeyecektir.

    Çünkü Siyonizm hayali: Dönmeler dahil, tüm Yahudilerin kutsal hedefiydi... Hiçbir Musevi vaizin: "Kurtarıcı bir gün mutlaka Siyon'a gelecektir" demeden ve bütün cemaati "amin" çekmeden, hutbesini bitirdiği görülmemişti...

    ACABA "SİON" NERESİYDİ ve TÜRKİYE'Yİ "SİON" GÖREN KİMLERDİ?

    Sion (Siyon-Zion)'un Kudüs'te Yahudilere ait kutsal bir dağın ismi olduğu, ama bütün Filistin topraklarının Arz-ı Mev'ud'un merkezi olarak Büyük İsrail'e vatan yapılacağı inancı, Siyonist Yahudilerin pek çoğunun kanaati ve beklentisidir.

    Ancak, İspanya sürgününden sonra Osmanlıya sığınan ve Lozan barışıyla yapılan Mübadele sonucu Selanik ve civarından alınıp tamamen Anadolu'ya taşınan ve yüzyılların birikim ve becerisiyle Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde; ekonomiden siyasete, diplomasiden ticarete, medyadan bürokrasiye... Çok etkili ve yetkili kurumlara ulaşan birçok Yahudi ve dönmenin kafasındaki Siyon, Türkiye'dir!...

    Ve zaten ta 1860'larda Galata Komisyon Hanında başlattıkları ve 1871 de çıkarttıkları "Der saadet Tahvilat Borsası Nizamnamesiyle" resmiyet kazandıkları bankacılık ve para piyasası ellerindedir... Osmanlının yüksek memurları, stratejik kurumları, önemli bürokrat ve diplomatları kendilerindendir. Önemli şehirlerin Belediye başkanı ve önemli nüfus oranı, dönmelerdir.

    Örneğin: 1873 yılında Avusturya-Macaristan Krallığı İzmir Başkonsolosu Viyana'ya gönderdiği gizli bir raporda:

    İzmir'in 155 bin nüfusa sahip olduğunu... Bunun 75 binini Rumların, 45 binini Türklerin, 15 binini Yahudilerin, 20 binini de Ermeni ve Katoliklerin oluşturduğunu...

    Ticari hayatın tamamen Yahudilerin, zanaatçılığın Ermenilerin, eğlence yerlerinin Rumların elinde bulunduğunu, Türklerin ise, sadece hayvancılık ve ziraatla uğraştığını ve pek azının da dini ilimler ve işçilikle meşgul olduğunu bildirmektedir.

     Acaba "Osmanlıyı yıkıp, Türkiye Cumhuriyetini kurmak,  Anadolu'yu vaad edilmiş Siyon ülkesi gören Yahudilerin ve bunların Amerika'daki güçlü destekçilerinin bir projesi midir?

    Veya "Filistin'deki Kudüs Merkezli Büyük İsrail hedefine ve Siyonizm'in dünya hâkimiyetine giden yolda, çok gerekli ve önemli bir basamak ve sığınak olarak yararlanmak üzere mi, Türkiye Cumhuriyeti bina edilmiştir?!"

    Çünkü İzmir Alliance (Evrensel Yahudi Birliği) okulunun eski Müdürlerinden birisinin "Türkiye Yahudi dindaşlarımız için vaad edilmiş topraklar (Siyon) olabilir" sözleri oldukça ilginçtir ve ipucu vermektedir.[5]

    Ve yine:

    Şeriat devletinin başkenti İstanbul'da  "Şeriat isteriz. Gâvurluğa geçit vermeyiz!" gibi sırıtan sloganlarla ve yeşil sancaklarla sokaklara dökülen ve "gerici oldukları belli olsun diye" Mektepli zabitleri ve bazı İttihat Terakkicileri katleden ve padişah taraftarı görünen 31 Mart isyancılarına karşı,

    Nasıl olduysa, hemen birkaç saat içinde irtibata geçip organize olan ve irtica isyanını bastırmak üzere Selanik'ten yola çıkan Harekât ordusunda; o zaman Kurmay Başkanı olarak Yüzbaşı Mustafa Kemal'in ve İttihat Terakkici, sonra ise Millici ve Cumhuriyetçi olacak Yüzbaşı Kazım (Karabekir) ve Yüzbaşı İsmet (İnönü) beylerin bulunması...

    Ve asıl hayret verici olan, bu Hareket ordusunda Bulgar, Arnavut ve Manastır çeteleri yanında; 750 kişilik tamamen Selanik Yahudilerinden oluşan gönüllü Musevi taburunun, hem de 2. Fırka komutanı Albay Kazım Beyin komutasında yola çıkması!...

    Ve yine, nasıl oluyorsa, hep birlikte Kızıl Sultan diye düşman oldukları Sultan Abdulhamid'in özel koruma alayının da bunların içine katılması!...

    Ve Anadolu'dan, örneğin Bursa'dan Mahmut Celal (Bayar) komutasındaki gönüllü birliğin hemen İstanbul'a gelip bunlara ulaşması!...

    Ve Hareket ordusu Yeşilköy'e ulaşınca, Kurmay başkanlığını, Berlin'den gelen Enver Paşa'nın devr alması ve İstanbul sokaklarındaki kanlı çatışmalardan ve önemli kayıplardan sonra isyanın bastırılması...Ve bütün bunların suçunun, hiç alakası ve günahı bulunmayan Abdulhamid'e yıkılması ve tahttan indirilip sürgüne yollanması!...

    Acaba:

    Yahudi ve dönmelerin, Osmanlıyı yıkarak, Türkiye Siyon Cumhuriyetini kurmak üzere planlanan ve danışıklı dövüş şeklinde yapılan bir ihtilal provası mıydı?

    Siz bu soruların mantıklı ve tutarlı cevaplarını bulmaya uğraşırken, biz bu arada sizi daha fazla merakta bırakmamak için, şu sorunun cevabını vermeye çalışalım.

    "Peki, Atatürk; hem Hareket ordusunda, hem Kurtuluş savaşında, hem Cumhuriyetin kurulmasında ve devrimlerin yapılmasında, hep bu ekiple çalıştığına göre, O kimdi?!...

    Bizim kanaatimiz, Mustafa Kemal; aynı çevrede yetişmiş, içlerinden gelmiş, ülkemizdeki, Avrupa ve Amerika'daki ekonomik ve siyasi etkinliklerini ve o gün için karşı konulmaz güçlerini ve Türkiye üzerindeki niyetlerini çok iyi tespit etmiş birisi olarak:

    " Büyük bir diplomasi dehasıyla, onların "Anadolu Siyon Devletini oluşturma ve kendi emelleri doğrultusunda" kullanma gaye ve gayretlerinden yararlanarak ve onlardan birisi gibi davranarak, sınırları belli ve Milli bir Türkiye Cumhuriyetini kurma ve adım adım şeytani tuzaklardan kurtarma başarısını göstermiştir."

    Atatürk bu sayede Kurtuluş mücadelesini daha rahat örgütlemiş... Silah ve Mühimmat temini daha kolay hale gelmiş... Yahudi servetinden ve dünya çapındaki etkinliklerinden istifade edilmiş ve böylece Kurtuluş savaşı en kısa zamanda ve en az zayiatla başarılmıştır.

    Cumhuriyetin kurulması ve devrimlerin yapılması aşamalarında, Atatürk'ün yine sabataistlerin farklı mezheplerine mensup dönmelerden oldukça yararlandığı, bunları yakınına aldığı ve özellikle; Türkiye'yi gerçek vatanı gibi gören, Müslüman Türklerle birlikte ve barış içinde yaşamayı hedefleyen, Büyük İsrail'in kurulması hesabına ülkemize hıyanet ve hakaret düşünmeyen, iyi niyetli ve kabiliyetli dönme ve Yahudilerle daha sıkı işbirliği yaptığı; ancak, Abdulhamid'in malum tazyikler ve mecburiyetler sonucu bazı dönmeleri sadrazam ve nazır yaptığı, fakat tahribatlarını önlemek için yetkilerini kısıtlayıp bütün devlet işlerini sırtına aldığı gibi... Atatürk'ün de, güven vermeyen ve hıyanet düşünen bazı dönmeleri, önemli makamlara getirse de, bütün zorlukları ve onların yürütmesi gereken konuları bizzat kendisi yüklenip yaptığı ve oldukça yıprandığı anlaşılmaktadır.

    Ve tabi dönmelerin hain takımı da, bu durumun farkındadır. Ve bunun için, Atatürk'ten kurtulma yolları aramaya koyulmuşlar ve "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz" demeye mecbur bırakacak biçimde, Mustafa Kemal'i genç sayılacak bir yaşta ve çeşitli ilaçlarla adım adım ölümün kucağına atmışlardır!..

    Ama Siyonist Yahudiler, sebataist dönmeler ve masonik merkezler, özellikle ve titizlikle; "Atatürk'ün de kendilerinden olduğu ve Yahudi bir ana babadan doğduğu" imajını vermeye çalışmışlardır. Prof. Yalçın Küçük'ün de işaret ettiği gibi, "Atatürk'ün etiket ve etkinliğinden yararlanmak" için bu yola başvurmuşlardır.

    Yukarıda anlatmaya çalıştığımız bazı hedef ve hikmetlerden ötürü, Atatürk'ün de bu türlü ima ve imajlara müdahale etmediği sezilmektedir. Ancak O'nun vefatından sonra, sabataist ve Siyonist merkezlerin Atatürk'ü ve maalesef kendi çıkarlarına uygun şekilde düzenledikleri bir Atatürkçülüğü, çok daha kolay ve yaygın biçimde istismar ettikleri açıktır.

    Bu gerçeğe, ileride tekrar değinmek ve delillendirmek üzere, yeniden, "Yahudilerin Türkiye'yi Siyon devleti" yapma heves ve hedefine dönelim:

    Yahudi ve dönmelerin yeni vatanı artık Türkiye oluyordu. Gidecek başka yerleri de yoktu.

    Ancak Yahudi sıfatıyla, Türkiye'ye sahip çıkma imkânı bulunmuyordu... Dönmelerin, diğer gayrı Müslimlerin ve Anadolu'daki farklı etnik kökenlerin; ortak, oturaklı ve tutarlı bir parolası olmalıydı ve bulundu:

    "Türkiye Türklerindir!..."

    Bundan Müslüman halk da kuşkulanmayacak, hatta sıcak bakacaktı...

    Diğer İttihatçı subaylar gibi, Atatürk'ün de en çok etkilendiği kişilerden birisi olduğu söylenen, ve Osmanlı'ya sığınıp Mustafa Celaleddin adını alarak, orduya girip paşalığa kadar yükselen, Polonya Yahudisi Polgoziç Borzecki "Eski ve yeni Türkler" adlı kitabında, Türklerin tarihin en asil milleti olduğunu, İslamiyet'le bozulduğunu, ama Tanzimat devrimiyle yeniden şahlanıp özüne dönmeye başladığını yazıyordu...

    Kendisini Türk Yahudi'si olarak tanımlayan ve Ziya Gökalp'in akıl hocası olan Moiz Kohen bile soyadını değiştirip "Tekinalp" koymuştu!?.

    Bu arada Osmanlı üzerindeki baskıları azaltmak ve Avrupa'yı oyalamak niyetiyle; bazı ittihatçı fedai birliklerinin Batı Trakya'yı ele geçirmesiyle "Garbi Trakya Muvakkat Hükümeti" kuruldu. Bayrağı, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve hatta resmi pulu bile vardı... Ve bu Hükümetin geçici Dışişleri Bakanı: Atatürk, İnönü ve Bayar dönemlerinde de, T.C. Dışişleri Bakanlığı yapacak, İzmirli Kapanilerden Evliyazadelerin damadı Dr. Tevfik Rüştü Aras olmuştu!?...

    TEŞKİLAT-I MAHSUSA:

    Osmanlının ilk istihbarat teşkilatı ve sivil devlet militanları sayılabilecek Teşkilat-ı Mahsusa (Özel Teşkilat) da, yine o dönemlerde ve İttihatçılar eliyle kurulmuştu.

    Batı Trakya geçici Hükümetinin oluşmasında da, bu teşkilat önemli görevlerde bulunmuştu.

    Birinci Dünya savaşından önce ise, Enver Paşa bu teşkilatı resmiyete sokmuştu.

    Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gönderilmesinde de Teşkilat-ı Mahsusa'nın önemli bir rolü olmuştu

    Şöyle ki; Samsun ve civarındaki Türkler, işgalcilerle işbirliği yapan Rumlara saldırıyordu. İstanbul'daki işgal güçleri bundan rahatsız oluyor ve Hükümetten bunların önlenmesini istiyordu...

    Sadrazam Damat Ferit Paşa, Samsun'a; hem İngilizlerin güveneceği, hem de Padişahın ürkmeyeceği birinin gönderilmesi gerektiğini düşünüyordu.

    Teşkilat-ı Mahsusa'nın da başı olan Dâhiliye nazırı Mehmet Ali (Gerede) Beyle görüşen; Atatürk'ün okul arkadaşı Ali Fuat'ın (Cebesoy) babası İsmail Fazlı Paşa, Mustafa Kemal'in bu işe çok uygun olduğunu söyledi ve Dâhiliye nazırı da bunu Sultan Vahdettin'e önerdi. Padişah zaten bir ara yaverliğini yürüten Mustafa Kemal'i yakinen tanıyordu ve bunu uygun buldu.

    Hemen ardından, o güne kadar hiç bulunmayan 3. Ordu Müfettişliği kuruldu ve Mustafa Kemal çok geniş yetkilerle bu göreve atandı.

    Sultan Vahdettin Atatürk'e, hem cep saati, hem de büyük bir servet sayılacak miktarda altın vermişti.

    Mustafa Kemal, yalancı ve yalakacı tarihçilerin dediği gibi, öyle kırık bir tekne ile ve tek başına değil, Osmanlı donanmasının en sağlam gemisiyle ve Albay Rafet Bele, Albay Kazım Dirik, Yarbay Arif ( Daha sonra Atatürk'e karşı İzmir Suikastına karıştığı gerekçesiyle asılan ayıcı Arif) Dr. Refik Saydam ve Atatürk'ün yaveri Cevat Abbas gibi yirmiye yakın arkadaşıyla birlikte yola çıkmıştı.

    Atatürk'ün Samsun'a gönderilmesine önayak olan Mehmet Ali (Gerede), Kurtuluş savaşından sonra yurt dışına sürüldü. Atatürk'ün ölümünün ardından Türkiye'ye döndü ve 15 gün sonra öldü.

    O dönemde Teşkilat-ı Mahsusa fedaileri, Kurtuluş savaşında kullanılmak üzere güya gizliden gizliye, ama İngilizlerin himayesinde ve İngiliz silahlarını Anadolu'ya taşımaktaydı!...

    Fakat İngiliz işgal güçleri bütün bunlardan İttihatçıları sorumlu tutarak tutuklamaya ve Divanı Harpte yargılatmaya başladı. Mahkeme sonunda, 5 Temmuz 1919'da Enver Talat ve Cemal Paşalar hakkında idam kararı verildi. Diğerleri Malta'ya sürgün edildi...

    Bu olay aslında, Osmanlı'nın yıkılmasında kullanılan ve yıpratılan 2. Sınıf İttihatçı-mason sabataistlerin tasfiyesi ve Cumhuriyetin kurulması için parlatılan 1. Sınıf İttihatçıların öne sürülmesidir. Ve bu, pek çok devrimci hareketin bir stratejisidir.

    Ve bilindiği gibi, Kurtuluş savaşı Atatürk'ün önderliğinde, Kuvayı Milliye sayesinde ve tabi Türkiye Cumhuriyetini öteden beri kurmak isteyen Yahudilerin siyasi ve diplomatik desteğiyle, başarıyla bitirildi.

    Mustafa Kemal, Milli Mücadeleye bizzat katılanları özellikle kolluyor; ancak ister istemez dengeleri de gözetiyordu.

    Hatta İzmirli Sabataist dönme Uşaklızadelerin kızı Latife Hanımla evlenmeyi de; tahminim, bu dengeler gereği düşünüp gerçekleştiriyordu.

    Tarihte pek çok liderin, farklı din ve milletlerden kız alıp akraba olmak suretiyle, rakiplerini yumuşatmak ve iktidarına güç katmak istediği zaten biliniyordu.

    1923'te Yunanistan'la yapılan mübadele protokolüyle 100 bine yakın Yahudi Türkiye'ye ve özellikle İstanbul'a gelip yerleşmiş ve dönme-Türklerin etkinliği daha da artmış bulunuyordu.

    Örneğin; Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı yaptığı dönme-Türk'lerden Dr. Raşit Galip, Mustafa Kemal istekli olmadığı halde, İstiklal mahkemelerine asil üye sıfatıyla katılıyor, Osmanlı Darülfünununu feshettirip, Müslüman ilim adamlarını mecburi emekliye ayırarak, Almanya'dan yüzlerce Yahudi Profesör getirtiyor ve Türk Dil Kurumunu oluşturup Türkçeleşme faaliyetlerini organize ediyordu... Yani bir nevi yeni düzenin mimarlığına oynuyordu.[6]

    Ve tabi, bunlara daha fazla tahammül edemeyen Atatürk tarafından bir müddet sonra görevinden alınıyordu...

     Ve yine o dönemde, İttihat ve Terakkinin çekirdeği sayılan "İttihadi Osmani"nin kurucularından Abdullah Cevdet, "Türk ırkının ıslahı için Macaristan ve Avusturya'dan damızlık damat getirmeyi" bile teklif ediyordu!...

    Milli eğitimin en etkili ve yetkili noktalarına, Sabataistlerden Karakaşilerin güdümündeki Fevziye mektebi mezunları atanıyor ve İslam inancı ve ahlaki temelinden dinamitleniyordu.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı ve Üzeyir Garih gibi Eyüp Dergahı ve Şeyh Hüseyin Efendi bağlısı olan Fevzi Çakmak'ın damadı ve Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Burhan Toprak; "Arap Sünniliğine karşı, Anadolu İslam'ını" savunuyor ve Layt-Ilımlı İslam'ın temelleri atılıyordu...

    Atatürk, kendisinin de okuduğu Fevziye mekteplerinin adını "Işık" olarak değiştirmek istiyor, ama karşı çıkılınca vazgeçiyordu... Fakat yıllar sonra, Ilımlı İslam'ın günümüzdeki temsilcisi Fetullah Gülen, kendi ev-yurtlarına "ışık" adını koyuyordu!?

    İNÖNÜ DÖNEMİ veya Milli şef Devrimi!

    Atatürk'ün şüpheli ve şaibeli ölümünden sonra, her nasıl olduysa ve hangi gizli güçler devreye sokulduysa, Mustafa Kemal'in Başbakanlıktan uzaklaştırdığı ve ölünceye kadar yanına yaklaştırmadığı İsmet İnönü, Fevzi Çakmağın da desteğiyle, Cumhurbaşkanlığını taşınıyordu...

     Atatürk'ün en yakın sofra ve sohbet arkadaşları artık Milletvekili bile yapılmıyor, Ama O'nun dışladığı Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Hüseyin Cahit Yalçın, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy gibilerini, İnönü yeniden çevresine topluyor ve öne çıkarıyordu. Enver, Talat ve Cemal Paşaların çocuklarının Türkiye'ye dönmelerinin yolunu açıyor, hatta Talat Paşa'nın naşının Yurda taşınmasına izin veriyordu.

    Bunlardan da öte, Resmi Dairelerin duvarlarından Atatürk'ün resmini indirtip kendi fotoğrafını asıyor, Türk parasına kendi resmini bastırıyordu!..

    Atatürk, asimileye taraftar ve Türkiye'ye vefakâr dönmelerle iş yapmaya özen gösterirken, İnönü İslam'a kindar ve Siyonizm'e taraftar dönmelerle çalışıyordu...

    Nazi zulmünden kaçırılıp İsrail'e gitsinler diye yola çıkarılan Panama Bandıralı Parita gemisini, 8 Ağustos 1939'da İzmir limanına sokmaması...

    Çekoslovakya Yahudilerini taşıyan iki gemiyi Finike limanına yaklaştırmaması...

    800 kadar Romen Yahudi'sini taşıyan Struma gemisinin 15 Aralık 1941'de İstanbul'a yolcu indirmesine izin çıkarmaması...

    Ve yine o yıllarda, özellikle Yahudilere yönelik "Türkiye'den bıktırıp İsrail'e" kaçırma politikası olarak çok ağır varlık vergisi koyması;

    İnönü'nün Yahudi düşmanlığından kaynaklanmıyor, tam aksine; onların, İsrail'in kurulması için Filistin'e göç edip yerleşmelerini amaçlıyordu... Çünkü Hitler korkusuyla Avrupa'dan kaçırılan Yahudiler, kurak ve çorak İsrail'e gitmektense Türkiye'de kalmayı tercih ediyorlardı.

    İsmet İnönü, bütün bu despotik düzenleme ve dayatmalarını "Kemalizm" diye resmi bir ideoloji haline sokuyor ve Atatürk'ün engellemeye çalıştığı "Türkiye Siyon Cumhuriyetinin" hayata geçirilmesine hizmet ediyordu...

    7 Ocak 1946'da Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü gibi eski CHP'lilerin Demokrat Partiyi kurma dilekçesine, yarım saat içinde, İnönü hükümetinin hemen izin vermesi ise, Amerika'daki Siyonist merkezlerin;

    • Aynı arabanın yorulan ve yıpranan atlarını değiştirme...

    • CHP döneminde jandarma dipçiği ve polis değneği ile yerleştirilemeyen, İnönü'nün uydurduğu Kemalizm kurallarını ve dönmelik ahlakını, DP eliyle ve seve seve Müslüman Türk toplumuna benimsetme...

    • Ve tek partinin güçlenerek, masonik merkezlere karşı koyma tehlikesini törpüleyip, kendi güdümlerindeki sağcı-solcu partiler kanalıyla halkı oyalayıp güdükleştirme amacıyla verdikleri talimatlara dayanıyordu.

    Daha sonraları, 10 yaşında iken öğreniminin sürmesi için Selanik'teki Fevziye mekteplerine gönderilen... Milli Mücadeleyi örgütleyen Atatürk'ü etkisiz kılmak üzere, İstanbul Hükümetince Anadolu'ya görevlendirilen... Ama bu görevi yapmadan, fakat ilk etapta Milli Mücadeleye de katılmadan geri dönen ve her ne hikmetse, tüm İzmirli Sabataist Evliyazadeler gibi Eyüp Dergahına bağlılığıyla bilinen Mareşal Fevzi ÇAKMAK'ın kurduğu Millet Partisinin; daha sonra aynı dergahın diğer bağlılarından asıl adı Hüseyin Feyzullah olan Alparslan Türkeş'e devredilmesi de yine bu merkezlerin bir başka oyunuydu!...

    Risale-i Nur'un en halis ve en hakiki talebesi... Çanakkale, Kafkas cephesi ve Milli Mücadele Gazisi Elazığ'lı Rahmetli Albay Hacı Hulusi Bey'in naklettiği:

    "1930 senesinin ilk aylarında Hz. Üstad'ın yanına gitmiştim. O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak'la, Fahrettin Altay Paşa Eğridir'e gelmişlerdi.

    Üstadımız bana "Kardeşim, Fevzi Paşa ile Fahrettin, bana selam göndermişler. Ben de onlara hediye olarak 10 (On) uncu sözü göndereceğim. Yalnız, birine göndermek istiyorum, sizce hangisi münasiptir? Diye sordu.

    Ben de: "Efendim, biz Fevzi Paşayı daha Müslüman biliyoruz. İsterseniz, ona gönderelim." Cevabını verdim.

    Hz. Üstad ise: "Yok, hayır, Fahri paşa'ya verin" dedi.

    Ben de o risaleyi, posta ile Fahrettin Altay paşa'ya gönderdim."[7] Hatırasında da anlaşılacağı gibi, Acaba Bediüzzaman Hz.leri Fevzi Çakmak'ın ve O'nun siyasi varisi olan ve 27-Mayıs-1960 ihtilalinde Üstad'ın Urfa'daki mezarını bile çıkartıp bilinmeyen bir yere taşıtan Alparslan Türkeş'in gerçek mahiyetini bildiği için mi böyle soğuk davranıyor du?

    14 Mayıs 1950'de dönmelerin damadı Menderes'in DP'si oyların %53'ünü alarak 408 milletvekili çıkarırken, çarpık seçim kanunuyla %40 oy alan CHP sadece 69 milletvekili alabilmişti.

     Menderes Hükümetleri ve Meclisleri,  yine sabataist-masonlarla doluydu.

     İsrail'in kurulmasına Menderes eliyle yardım ediliyor ve ilk tanıyan ülke Türkiye oluyordu...

    TBMM Başkanı Refik Koraltan'ın oğlu Oğuzhan Koraltan'ın ve Yahudi işadamları Eli Rosenthel ve John A. Caouki gibi kodamanların girişimiyle ilk Rotary kulüpleri kuruluyordu.

    Türkiye NATO'ya girme aşkına, Kore'ye asker gönderip yüzlerce vatan evladı telef ediliyordu...

    Atatürk döneminde kurulan ve stratejik önem taşıyan uçak ve silah fabrikaları ve ağır sanayi kuruluşları kapatılıp, Türkiye Amerikan yardımı ve dayatmalarıyla montaj sanayisine yöneliyor ve maalesef 5-10 yıl içinde hurda makine mezarlığına dönüştürülüyordu...

    Ve Türkiye adım adım Amerikan sömürgesi yapılıyordu...

    Öyle ki, 1948'de 292 olan, Türkiye Devlet kadrolarında görevli Amerikalı sayısı 1952'de 600'lere çıkıyor, daha sonraları Süleyman Demirel dönemlerinde Türkiye'deki ABD personel sayısı 25 binlere fırlıyordu...

    Ahlak hızla bozuluyor, toplum yozlaşıyor, faiz, fuhuş, kumar ve yolsuzluk giderek artıyordu...

    Ve derken 2 Ağustos 1958'deki devalüasyonla, 1 dolar 2,5 liradan 9 liraya fırlıyordu. Devalüasyon oranı %225'i buluyordu.

    Adnan Menderes, İzmirli sabataist Evliyazadelerin kızlarını alıp damatları olmuştu. Başbakan olduğunda ise kabinesini ve yakın çevresini onlarla doldurmuştu. Siyasete önce Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasıyla başlayan, Menderes daha sonra Atatürk'ün Milli Eğitim bakanı Sabataist Dr. Raşit Galibin teşvikiyle 1931'de CHP den seçilip Meclise taşınmıştı.

    500 sene öncesinden İzmir'e gelip yerleştiği söylenen ama nereden, niçin ve nasıl geldiği gizlenen İspanya yahudilerinden...

    1890 yılında İzmir'e Vali olarak atanan, eski Sadrazam Abdurrahman Nurettin paşa'nın, mevcut Belediye Başkanıyla arası açılınca, yeni bir seçimle Belediye Meclisi'nin yenilenmesini istemesi üzerine. Uşaklızade Sadık Efendi'den (Atatürk'ün eşi Latife hanımın büyükbabası ve sabataist Evliyazadelerin yakın akrabası) daha az oy almasına rağmen, Vali tarafından tercihen 1891'de İzmir Belediye Başkanlığına tayin edilen... Ve Mekke'ye gidip ismine Hacı ünvanını da ekleyen meşhur Yahudi dönmesi sabataist, Evliyazade Hacı Mehmet Efendinin;

    • Naciye isimli kızının kızı olan, torunu Fatma Berrin Hanım, Adnan Menderes'le evlenmiştir. Yani Sabataist Mehmet Efendi, Aydın Menderesin dedesi olmaktadır.

    • Evliyazade Hacı Mehmet Efendi'nin diğer kızı Makbule Hanım'ın yani Berrin hanımın teyzesinin kocası ise; Atatürk-İnönü ve Menderes dönemlerinin Dışişleri Bakanı meşhur mason ve dönme, Tevfik Rüştü Aras'tır. Tevfik Rüştü'nün kızı Emel de Menderes'in Bakanlarından Fatin Rüştü Zorlu'nun hanımıdır.

    Sabataist dönme kayınpederlerinin "evliyalığına" inanan halkımız, damat Menderesi neredeyse peygamber yerine koyacaktı.

    "Pazara kadar değil, mezara kadar Milli Görüşçüyüm" diyerek Refah Partisi'ne katılan, ama en küçük bir sarsıntıda herkesten önce gemiyi terk edip kaçan, Aydın Menderes, daha önce kendisine bir parti kurdurularak pohpohlanmaya ve parlatılmaya çalışıldığı ve Tayyip misali bir harekete hazırlandığı dönemlerde, Ankara Keçiören'de bir ev sohbetine katılmıştı.

    Bir konferans münasebetiyle BİZ de Keçiören'de ve o eve yakın bir yerde bulunmaktaydık...

    Neler konuşulduğunu öğrenmek üzere, o toplantıya katılan bir genç, sonra gelip şunları aktarmıştı:

    "Sn. Aydın Menderes, sohbetinin hemen tamamını İslam'i konulara ayırdı ve her iddiasını ayet ve hadislere dayandırdı... En sık tekrarladığı ve vurguladığı ise: Erbakan'ın istismarcılık yaptığı ve bu davayı hedefine ulaştıramayacağıydı..."

    Hatta bir ara:

    "Hem Müslüman geçiniyor, hem de kalkıp, Anıtkabire giderek, putperestler gibi, saygı duruşunda bulunuyor!" diye sataştı.

    Ben de dayanamayıp:

    "Sn. Aydın Menderes..! Eğer babanız, Atatürk'ü koruma kanununu çıkarmasaydı ve Anıtkabiri yapmasaydı, yani sizin tabirinizle bu put haneyi açmasaydı, kısaca Aziz Atatürk'ü putlaştırmasaydı, bazıları da böyle davranmaya mecbur kalmayacaktı.! Hem Babanızın siyasi mirasını sömürüp Onun sırtından ucuz kahramanlık taslıyorsunuz... Hem de Babanızın çıkardığı kanunlara ve yaptırdığı kabirlere saygı duyanları putperestlikle suçluyorsunuz!? Hâlbuki biz Anıtkabire, Milli Mücadelemizin ve binlerce şehidimizin şahsı manevisi ve simgesi olan bir Zatı ve makamı ziyaret kastıyla gidiyoruz!" deyince bocalayıp şaşırmış ve kalkıp gitmeye mecbur kalmıştı.

    Orgeneral Muhsin Batur'un tarihi itirafları:

    Eski Hv.K.Komutanı Orgeneral Muhsin Batur'un laiklikle ilgili sözleri de Atatürk ve Kurtuluş Savaşıyla ilgili tespitlerimizi haklı çıkarmaktadır.

    "Batı, İslam dünyasının üzerine 1400 yıllık bir kinle yürüyordu. Yegâne müstakil İslam ülkesi Türkiye'nin bu yürüyüşü tek başına durdurması mümkün değildi. Gerçekçi olalım, Biz Yunan'ı denize dökmekle Yavuz Selimlerin, Kanunilerin gücüne ulaşmış olmadık. Türkiye rövanşa hazır olmadığı için laik oldu..." (H .Albayrak -Kemalizm Terakkiye Manidir- Vadi Yayınları)

    Yani, Milletimizi İslam'i kimlik ve kültürden koparmak isteyenlere; "laik"lik diye İslam'dan uzaklaşacağımız yönünde verilmiş gizli bir garantinin hatırına ve zahiri planda Türkiye kuruldu...

    Ve Atatürk, milletimizin; bu rövanşı almaya hazır olacak ve kendini toparlayıp yeniden tarih sahnesine çıkacak şartları oluşturacağına inandığı için; bu dayatmayı kabul etmiş görünen bir rol oynamayı uygun buldu...

     Bu şekilde işgal ettikleri Anadolu'dan çekilmek, Emperyalist Batılıların da işine geliyordu...

    Aslında Anadolu'yu zaten ele geçirmişlerdi ve Onları çıkaracak bir güç de yoktu...Ancak Müslüman Türk'ün, yirmi-otuz sene içinde yeniden ve İslami bir şuurla dirilip kendilerini sürecekleri biliniyordu...Öyle ise, tek kesin ve kestirme yol, bu milleti İslami değer ve dinamiklerden uzaklaştıracak bir ekibe bırakıp, ayrılmak kalıyordu..İşte emekli Muhsin Batur Paşa da, bunu anlatmak istiyordu..

    ERBAKAN GERÇEĞİ Ve Atatürkçülüğün gereği:

    Atatürk'ün; Yahudilerden ve sabataist dönmelerden:

    • Ülkemiz ve halkımız için kötü şeyler düşünmeyen,

    • Siyonizm'in Dünya hâkimiyeti ve Büyük İsrail hayali peşine düşmeyen ve Türkiye'yi kendi vatanı gören,

    • Yurt içinde ve dışında gizli ve kirli hıyanet odaklarıyla ilişkiye ve işbirliğine girişmeyen,

    • İyi niyetli, kabiliyetli ve karakterli olanlarla; birlikte çalışma, sorumluluklarımıza ve sonuçlarına beraber katlanma, ülkemizin nimetlerini de, külfet ve zahmetlerini de ortak paylaşma siyaset ve stratejisini...

    Bunun yanında;

    • Vatanımızı, halkımızı ve ülke imkânlarımızı İsrail'in hesabına kullanmak, yıpratmak ve yıkmak isteyen

    • İslami inancımızı ve Milli ahlakımızı bozmak, laytlaştırmak ve yozlaştırmak isteyen...

    • Mason locaları ve hıyanet odaklarıyla birlikte çalışıp, ekonomik, teknolojik, politik ve psikolojik alanda bizi kuşatmak ve geleceğimizi karartmak isteyen, niyeti ve tıynıyeti bozuk olanlara ise,

    Mesafeli durma, gözaltında bulundurma, stratejik noktalardan uzak tutma ve sürekli dikkatli davranma... Siyaset, feraset ve dirayetini M. Kemal'den sonra gösterebilen tek lider Erbakan Hoca'dır.

    Evet, Erbakan Hoca, Yahudi'ye veya dönmelere değil, şeytani ve gayri insani amaçlar taşıyan Siyonizm'e ve ülkemize hıyanet düşünenlere karşıdır ve elbette haklıdır.

    Ülkemiz, Milletimiz, güvenliğimiz ve geleceğimiz üzerinde kötü niyet taşıyanların ve onlara taşeronluk yapanların: Çok ayrı inanç ve kafalarda... Farklı konum ve kulvarlarda bulunmalarına rağmen, Erbakan karşıtlığında ve Milli Görüş korkaklığında, hep ortak tavır almaları boşuna mıdır?

    Ama, korkunun ecele faydası olmayacaktır!...

    Kader, Atatürk'e; Siyonistlerin güdümündeki bütün emperyalist güçlerin "Hasta Osmanlı'yı öldürme ve Müslüman Türk'ü tarihe gömme" siyaset ve saldırılarına karşı "Anadolu'yu kurtarma ve Türk varlığını koruma" gibi çok şerefli, ama çetrefilli bir misyon yüklemişti.

    Erbakan ise; Bütün insanlığın bünyesine, kanser urları gibi yerleşen Siyonist çıbanlarını deşmek... Her din ve düşünceden... Değişik köken ve kültürden bütün insanlığın barış ve bereket içinde yaşayacağı, Türkiye merkezli yeni ve adil bir medeniyeti kurma şuuruna, onuruna ve sorumluluğuna sahiptir...

    Unutmayın; Atatürk de, resmi apoletleri söküldükten, tüm siyasi yetkileri elinden gittikten sonra, tarihi devrimini gerçekleştirmiştir.!?

    Ve Erbakan Hoca'nın en büyük kahramanlığı; çevresini kuşatan bazı hamakat ve hıyanet ehline rağmen, bu büyük projesini adım adım hayata geçirmesidir.

    Not: Bu yazıda yer alan; Eski Sağlık Bakanlarından Dr. Behçet UZ ve ailesiyle ilgili paragraf, Sn. Ferit Uz'un uyarıları ve arzuları üzerine siteden ve Bizim Atatürk kitabımızdaki bölümden çıkarılmıştır. Sn. Ferit Uz'un aktarımları tarafımızdan uygun bulunmuş ve dikkate alınmıştır. Saygılarımızla duyurulur.

                                                                                                    Osman Eraydın

                                                                                             Genel Yayın Yönenetmeni

     

     


    [1] Hikmet Tanyu Tarih boyunca Yahudiler ve Türkler C.1 Sh:259

    [2] John Freely. Kayıp Mesih Sh. 254-258

    [3] Bak: Tekeliyet Yalçın Küçük Sh. 243

    [4] Soner yalçın. Efendi Sh.42

    [5] Henri Nahum İzmir Yahudileri 2000 Sh. 74

    [6] Soner yalçın Efendi Nisan 2004 Sh. 359

    [7] Bak: Hulusi Bey. Ahmet Özer. İzmir 1998/2.Baskı-İzmir

     


    AZİZ ERBAKAN HOCA BAKIN NE BUYURUYOR:''Başka ne var, bu yeminin  içerisinde. Atatürk ilkeleri var. Evet, şimdi bak biraz sonra yemin edeceğiz. Atatürk ilkeleri üzerine yemin ediyorum. Nedir bu Atatürk ilkeleri. Atatürk ilkelerinin ne olduğunu, nereden bileceğiz. Atatürk bu ülkede 23’ten 38’e kadar Cumhurbaşkanlığı yaptı. Hangi politikaları takip ettiyse ilkeler bunlardı. Gel bakayım, nedir bu esaslar. Biz o zaman, ilkokul çağındaydık. Bu dönemleri yaşadık, yaşayarak biliyoruz. Biz ilkokulda her yıl, yerli mallar haftası yaptık. Daha çocukken. Ne demek yerli mallar haftası. Üzüm, fındık yiyorduk, o hafta kutlarken bunu. Bunun manası nedir. Kendi gücümüzle kalkınacağız. Evet, bizim üzümümüzle, bizim fındığımızla, bizim çayımızla, bizim pamuğumuzla, bizim pancarımızla, bizim ürünümüzle kalkınacağız. Buna Milli Görüş derler. Ne yapılıyor, kabotaj bayramı yapılıyor. Ne demek kabotaj bayramı. Limanlar arasında sadece yabancılarla nakliyat yapabiliyor idi. Bunlar ortadan kaldırıldı. Biz kendi limanlarımız arasında. Kendi gemilerimizle nakliyat yapacağız. Buna da Milli Görüş derler. 1927’de Kayseri uçak fabrikası kuruldu. O fabrikanın kuruluşunda temel atarken yapılan konuşmaları okumayanlar alsın okusunlar. Sene 1927 düşününüz. Uçak sanayi, bir sanayi biz kuracağız diyor.    Bunun altında yatan mana nedir. Biz sanayileşeceğiz. Biz savunma sanayimizi kendimiz kuracağız diye haykırmak demek bunun manası. Eee, bunun savunucusu kim. Bunun savunucusu Refah Partisi. Ayrıca bir şeye daha dikkat çekmişizdir. O da bak şahsiyetli bir politika takip etmişizdir. Ve en mühim unsur olarak. Bağımsızlık esas alınmıştır. Biz  bunu yanlış yorumlamak isteyenlere her zaman Atatürk’ün gençliğe hitabesini dikkatli okumalarını tavsiye etmişizdir. Orada en mühim konunun bağımsızlığımızı korumak olduğu tekrar tekrar vurgulanmıyor mu. Hatta sizi idare edenler. Gaflet içerisinde batılılara uşak olmak isteyebilirler. Hangi şart altında olursa olsun onlarla mücadele ediceksiniz diyor. İşte o mücadeleyi biz yapıcağız. O halde özetleyecek olursak Atatürk’ün ilkelerine bağımsızlık kendi gücüyle kalkınmaktır. Şahsiyetli dış politika Atatürk bir defa dış seyahat yaptı mı Cumhurbaşkanı olduktan sonra. Hayır, neden biz tarihin en şerefli milletiyiz. O büyük tarihi düşündü. Ben başkasının ayağına gitmem bunlar gibi ülke katibinin odasında bir hafta bekleyecek bir müftezellik gösterdi mi Atatürk. İngiltere kralı Atatürk’ün ayağına geldi. Bu ne. İşte Milli Görüş. Olaylar gerçekler bunlar.

    Şimdi bunlar çıkmışlar Atatürk bize batıyı gösterdi. Eee gidip üç katibin odasında bir hafta bekleyecek. Allah’tan kork insaf et ya. Atatürk’e en büyük ödülü siz yapıyorsunuz. Bak şimdi biz öğleden sonra Atatürk ilkeleri üzerine yemin edeceğiz. Evet, ne demek bunun manası. Bağımsızlığımızı koruyacağız. Türkiye’yi sanayileştireceğiz. Kendi gücümüzle kalkınacağız. Şahsiyetli dış politika yapacağız. Türkiye’yi lider ülke yapacağız. Bunun için yemin ediyoruz. Evet, bunlar zaten bizim temel gayelerimiz. Bire fosiller gelin oturun şuraya bakıyım. Nesi var bu söylediklerimizin nesi var. Siz hiç biriniz Refah Partisine toz bile konduramazsınız. Siz sadece Donkişotluk yaparsınız. Kendi kendine gerçekleri saptırırsınız. Kendi gölgenizle savaşırsınız. İşte gerçekler burada. Bak gerçekleri dile getiriyoruz. Elbette bu prensipler bizim prensiplerimiz, bizim tavsiyemiz. Bizim dışımızdakilerin asıl bu ilkelere sadık olmaları, asıl gerçekten laikliğe sadık olmaları bizim asıl temennimiz bu. Ondan dolayı o fosillere sesleniyorum Refah Partisine selam durun. Gidin öbürlerine yanlış yolda olduklarını düzeltmeleri için uğraşın.'' 






          Atatürk ve İslam - Ahmet AKGÜL







    Erbakan'ın 10 Kasım 2010 Tarihli mesajı:

    Prof Dr. Necmettin ERBAKAN Hoca’nın ,Mustafa Kemal Ataturk ‘ünvefatının 72. Yılı dolayısıyla ,vefatından 1 yıl kadar önce ve hiçbir resmi ve siyasi mecburıyetı olmadıg...ı halde , tam bir içtenlikle Milli Gazete ‘de yayınladıgı mesaj, tarihi gerçekler ve talihli müjdeler içermekteydi :

    ...Atatürk ‘ ü ‘’ Milli Mücadeleye Öncülük Etmiş Büyük Bir Komutan ‘’ olarak nitelendiren Erbakan ‘ın ‘’ Gazi Mustafa Kemal Atatürk , milletimizin bağımsızlık konusundaki vazgeçilmez kararlılıgını arkasına alarak Türkiye Cumhurıyetını kurmuş birisidir.Öncülük ettiği Milli Mücadele hareketi ile , milletimizin esarete asla boyun eğmeyeceğini , bütün dünyaya göstermiştir ‘’ tespitlelri oldukça anlamlı ve önemliydi.

    İstiklal Mücadelesinde Anadolu topraklarını işgal eden emperyalist ülkelerin , bugün aynı planlarını çok daha tehlikeli ve sinsi oyunlarla gerçekleştirmeye çalıştıgını belirten Rahmetli Erbakan Hoca’nın ; 

    Milletimiz tıpkı Milli Mücadele günlerinde oldugu gibi,bu sinsi planları da boşa çıkaracak inanç, azim ve kararlılığa sahip bulunmaktadır.Engin tecrübesi ve Milli gayretiyle bu oyunları tekrar boşa çıkaracaktır.Bizler tarih boyunca , dünyaya huzur ve saadet getirmiş bir ecdadın varisleri olmanın onurunu sorumluluğunu taşımaktayız. ‘’ YİĞİT DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKACAK ‘’ Türkiye yeni ve adil bir medeniyet değişimine öncülük yapacaktır.Bugün dünyaya hakim olan açlık, sefalet, kan ve gözyaşına son verecek iradeyi yine milletimiz ortaya koyacaktır. ‘’Uydu değil, lider Ülke ‘’ vizyonu doğrultusunda önce Yeniden Büyük Türkiye ardından Yeni Bir Dünya mutlaka kurulacaktır.Bu vesileyle vefatının 72.yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ,Milli Mücadele Kahramanlarımızı ve bu vatan için canını vermiş bütün şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyorum ‘’ sözleri ise, kutlu ufukların işareti ve mutlu yarınların müjdeleriydi…...

    Prof Dr. NECMETTİN ERBAKAN

    KAYNAK : MİLLİ GAZETE
    http://www.milligazete.com.tr/haber/Erbakanin_10_Kasim_mesaji/178309




    Kaynak :
    Bu Haber 140 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS