• ASRIN FATİHİNDEN  ÇANAKKALE  MESAJI !...

    ASRIN FATİHİNDEN ÇANAKKALE MESAJI !...

    18 Mart 2017
    Prof . Dr. Necmettin ERBAKAN Hocamızın ÇANAKKALE Mesajı ÇANAKKALE SAVAŞINDAN ÇIKARILACAK EN ÖNEMLİ DERSLER :

     
    | Devamı



     

    ASRIN FATİHİNDEN ÇANAKKALE  MESAJI !...


    Prof . Dr. Necmettin ERBAKAN Hocamızın ÇANAKKALE Mesajı
    ÇANAKKALE SAVAŞINDAN ÇIKARILACAK EN ÖNEMLİ DERSLER :


     

     

       SEVAL ÖĞRETMEN VE ÇANAKKALE

              KONUYLA İLGİLİ KAYNAK MAKALEMİZ

     

     

          ÇANAKKALE KAHRAMANLIĞINDAN, AÇILIM SAHTEKÂRLIĞINA
     

    Çanakkale saldırısı, İsrail’in kurulması için altyapı oluşturma hazırlığıydı. Siyonist Yahudilerin kışkırttığı Haçlı emperyalizminin, kendilerine en büyük engel gördükleri Osmanlıyı yıkma ve İslam dünyasını dağıtma planıydı. Enver, Talat ve Cemal güdümündeki Mason ve Sabataist İttihat ve Terakki iktidarı, ABD destekli İngiltere ve Fransa’ya, Çanakkale’ye saldırma bahanelerini kendi elleriyle sunmuşlar, üstelik ordumuzun komutanlığını bir Alman gâvuruna bırakacak kadar alçalmışlardı. 

    Evet, Çanakkale saldırısı, BOP’un ilk adımı ve en önemli provasıydı. Bugün BOP’un eş başkanlığını üstlenen, Yahudi Lobilerinden “hıyanet cesareti” madalyalı kuklaların, cafcaflı sözler ve şatafatlı gösterilerle Çanakkale kahramanlarını anma etkinlikleri, aslında aziz şehitlerimize nankörlüklerine kılıf geçirme sahtekârlığıydı. Çünkü zaten Çanakkale saldırısı, Türkiye’yi Haçlı Avrupa’nın bir parçası yapma savaşıydı. 

    Genelkurmay’ın arşivini İttihatçılar çalıp kaçırmıştı! 

    Ancak ne yazık ki, Mason ve Sabataist İttihatçılar dönemi Genelkurmay arşivlerinin neredeyse tümüne yakın bir bölümü çalınmıştı. Çalınan sadece Genelkurmayın arşivleri değil, İttihat ve Terakki Partisinin bütün belgeleri de bir gemiye yüklenip Türkiye'den kaçırılmıştı. Neden? Sözde Ermeni soykırımını gündeme sürerek Türkiye'yi huzursuz etmek, Milletimizi birbirine düşürmek için bunlar yapılmıştı. Arşivleri çalan kişi General Hans von Seeck adlı Alman komutandı. Bu kişi, Mason ve dönme Enver Paşa’nın teklif ve tezgâhıyla Osmanlı Ordularının başına General von Schellendorf'un yerine atanan adamdı. 5 Kasım 1918'de, sabaha karşı, 1914'den o güne değin kaleme alınmış bütün yazışmaları, bir gemiye yükleyip ülkesine taşımıştı. Enver Paşa da İttihat ve Terakki'nin bütün evrakını bir Alman zırhlısıyla Türkiye'den ayrılırken yanına almıştı. Bu evraklar ortaya çıkarsa, para karşılığı yalan üstüne yalan yazan kimi sözde tarihçilerin oyunları bozulacaktı.  Tarihte zaman çok önemliydi. İngiliz ve Fransızlar 19 Şubat 1915'de ikinci bir saldırıyla Çanakkale'yi topa tutarken, 2 Şubat 1915'de Türk askerleri nasıl tehcire başlayabilirdi? Hangi güçle, hangi kuvvetle bunu yapabilirdi? Çanakkale Savaşı, 19-20 Aralık 1915 tarihleri arasında, Arıburnu ve Suvla'nın boşaltılması sonrası 8-9 Ocak 1916 tarihinde sona ermişti. Osmanlı orduları Çanakkale'yi savunurken, aynı tarihlerde nasıl Ermeni tehcirine girişebilirdi? Yani ordu bir yandan Çanakkale'yi savunacak, öte yandan Ermeni soykırımı uygulayacak, bu elbette mümkün değildi. Osmanlı ordusu Alman genelkurmayının emir ve komutasındadır o tarihlerde! Gelin Osmanlı'nın, Alman Paşanın emir ve komutasında başına gelenlere bir göz atalım kısaca:  a) 19 Aralık 1914 Sarıkamış faciası b) 1914-1915 Çanakkale savunması c) 1916 Irak’ın bizden koparılması d) 9 Aralık 1917 Kudüs’ün elden çıkması. Ve aynı Almanya 2005'te hiç utanmadan soykırımı tanımıştı! Uzun lafın kısası, Alman arşivlerine dalıp bu belgeleri ortaya çıkarmamız lazımdı. Bronsart Von Schellendorf'tan fiilen Genelkurmay Başkanı diye söz edilen bir dönemde Osmanlı ordusu kimin emriyle, nasıl soykırım yapmıştı? 

    İşte Yahudi dönmeleri Enver, Talat ve Cemal cıfıtları Osmanlının ve Müslüman halkımızın başına ne işler açmışlardı?. Hıyanetlerin suçluluğu ve huzurluğu içinde, sadece kendileri kaytarıp kaçmamış, suç belgelerini de yanlarına alıp, tarihi karartmaya çalışmışlardı. Atatürk boşuna mı, canlı bedenlerini değil, cansız cenazelerini bile ülkeye sokturmamıştı. 

    “Çanakkale topla değil, BOP’la geçildi” diyen İsmail Okutan haklıydı. 

    Çanakkale şehitlerini anmak değil, anlamak lazımdı. Çanakkale şehitleri folklorik bir anlayışla ele alınmamalıydı. Bu şekildeki anmaların, sazlı sözlü kutlamaların hiç kimseye faydası olmadığı gibi aynı zamanda şehitlerimize karşı yapılan bir saygısızlıktı. Yapılan kutlamalarda yakın tarihimizin en büyük kahramanı olan Seyit Onbaşılar neden hatırlanmazdı? Bu ne zavallılıktı? Seyit Onbaşının 250 kiloluk mermiyi nasıl kaldırıp ateşlediğini ve düşmanı durduğunu anlatmazsak bu programların bir anlamı olmayacaktı. Çünkü Çanakkale kaba kuvvetin ve maddenin değil iman gücünün ve mananın şahlanışıydı. Aklın durduğu yerde imanın imdada kavuşmasıydı.

    Bir taraftan halkımızdaki Çanakkale ruhunu öldürmeye çalışan ırkçı emperyalizmle kol kola girip icraat yaparken; Siyonist kuruluşların uzantılarının ülkemizde cirit atmasına izin verilirken; diğer taraftan Çanakkale Şehitleri gününü kutlamak bir aldatmacaydı. O gün şehitlerimiz, bu topraklarda halkımıza bu baskılar yapılsın diye şehit olmamışlardı. O gün şehitlerimiz, bugün bu topraklarda yabancı kültürü hâkim olsun, onlarla aynı potada eriyip onların bozuk değerlerinde boğulsun diye canlarını feda kılmamışlardı. Tam tersine kendi öz topraklarımızda, öz değer yargılarımızla birlikte, İslam medeniyetini yaşatalım diye kurban olmuşlardı. Halkımız inancını özgürce yaşasın diye buna katlanmışlardı. Unutmayalım ki Çanakkale zaferi batıcı, taklitçi bir anlayışla değil, milli şuurla, imanın gücüyle kazanılmıştı. O gün halkımız kendi milli görüşüyle birlikte savaştığı için “Çanakkale geçilmez” destanları yazılmıştı.

    O gün, topla, tüfekle, kaba kuvvetle Çanakkale'yi geçemeyen haçlı güruhu, bu gün IMF reçeteleriyle, UNESCO kültürüyle, AB kriterleriyle, çeşitli AB hibeleriyle destek projeleriyle, misyoner çalışmalarıyla ülkemizle birlikte tüm İslam âlemine sızmıştı. Çanakkale'yi top ve tüfekle geçemeyen küresel emperyalist, bu gün BOP'la ellerini kollarını sallayarak sokulmaktaydı. Siyonist batı medeniyeti içimizdeki bazı kuruluşlara verdiği destek ve hibe fonlarıyla, özendirme politikalarıyla ülkemizi teslim almaktaydı.

    Çanakkale bir kader destanıydı 

    Çanakkale bütün İslâm dünyasının kader destanıydı. Çanakkale bir iman imtihanıydı. Mahşerin provasıydı. Hak ile Batılın, kim kazanacak kim kaybedecek savaşıydı. Silah mı kazanacaktı iman mı? İşte bu soruların cevabı Çanakkale'de ortaya çıkacaktı. Çanakkale, bütün bir İslâm âleminin yeryüzünden silinmeme savaşıydı. Devlet-i Ali Osmani hami ve halife devletti ve Müslüman ülkeler bu halifenin gölgesi altındaydı.

    Osmanlı'yı parçalamak kolay olmayacaktı. Bütünü bölmenin en iyi yolu, stratejik noktalardan tek tek gedik açmaktı. Osmanlı gedikler açıla açıla düşman Çanakkale'ye dayanmıştı. Marmara'ya bir geminin ucu dahi girseydi, İstanbul başta olmak üzere, tüm İslâm coğrafyası, yeryüzünden silinmiş olacaktı. Onun için her İslâm toprağından Çanakkale'de yüzlerce şehit vardır. Çanakkale geçilmeden batı yerinde rahat duramayacaktı. "Haç ve Hilal Kavgası"nı Siyonist Yahudiler kışkırtmaktaydı. Sömürerek hayatını devam ettiren batı, altı yüz yıldır sömürmeden dünyaya hükmeden Osmanlı'yı ve bağlılarını yok etmeden, kendisine hayat hakkı tanımayacaktı ve İsrail kurulamayacaktı. Ne pahasına olursa olsun, Çanakkale aşılmalı, şarkın yer altı ve yer üstü kaynakları kullanılmalı, Müslümanlar ise köle yapılmalıydı.

    Düşman cephesi “görünmeyen kuvvetleri” hesaba katmamıştı. Gerçi sonra İngiliz savunma bakanı ve o dönemin Genelkurmay başkanı Churchill şöyle diyecekti: "Biz Çanakkale'de Türklerle savaşmadık, onların Allah'ı ile savaştık ve kaybettik."

    İslâm'ın zaferidir Çanakkale. O mahşer gününü bir de merhum Mehmet Akif Ersoy'dan okuyalım. Sözün bittiği yer olan Çanakkale'yi Akif şöyle resmediyor.

    "Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...  / O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,  / Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,  / Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!  / Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!  / Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.  / Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...  / Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Şimdi bugünlere tekrar döndüğümüzde içimizi karmakarışık duygular kaplamaktaydı. Şayet Çanakkale gerçekse, şayet Çanakkale geçilmediyse niçin bu ülkenin her bir vatandaşı tek umudu, tek çareyi, tek kurtuluşu 1915'teki düşmanlarının adaletinde, sanayisinde, ekonomisinde, demokrasisinde hatta onların dostluğunda aramaktaydı. Niçin vatan ruhu ve millet bilinci sadece millete layık görülmekte, aynı bilinçten ülkeyi idare eden siyasî iktidar muaf tutulmaktaydı.

    Ve niçin Türkiye'nin "müttefikler" konusunda sadece İngiltere, Amerika ve İsrail'in adı geçmekte, Birinci Cihan Harbinde bizden koparılarak kurulan kardeş milletlerle bir türlü "müttefik" olmayı başaramamaktadır.

    Evet, 1915'teki şartlar artık çok değişmiştir, orada İngilizleri denize dökmenin onurunu yaşadık fakat bugün Başbakanımız İngiliz Başbakanının iltifatına mazhar olmak, arkamızda İngiliz devletinin güvence ve himayesinin olduğunu kanıtlamak havasındadır.

    Ve yine görüyoruz ki, bu vatan reel-politik hesaplar, çıkarlar, ayarlar ile sıkı bir ablukaya alınmış, her cihetten kontrol edilebilen bir ülke konumundadır” diyenler haklıydı..

    Çanakkale zaferi nasıl okunmalıydı? 

    “Bu zafer, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, hep aynı heyecan ve hayranlıkla hatırlanması ve hafızalarda taze tutulması gereken muhteşem bir olaydır. 

    Bazı gerçekler yıllar geçse bile unutulmamalıdır. Eski atasözüdür, "Su uyur, düşman uyumaz". Şimdilik dost veya müttefik olanlar aslında dünkü düşmanlardır. 

    Bu savaşlara ait birçok şey anlatılır, ama bazı şeyler de arada unutulmaktadır. Bunların bazılarının hatırlatılması lazımdır: 

    Savaş öncesinde İngiltere'de yapımları için parası peşinen ödenmiş Osmanlı'ya ait iki savaş gemisine, İngilizler el koymuşlardır. Yani, gemilerin parasını almış ve sonra da tüm ültimatomlarımıza rağmen paramızın üzerine yatmıştır. Daha sonra bu gemilere kendi ve koloni askerlerini doldurarak Çanakkale'ye yollamışlardır. 

    İngilizler, daha savaş ilan edilmeden önce aniden Seddülbahir adlı Osmanlı gemisini bombalamış ve burada 86 gencimiz şehit olmuşlardır. 

    Diğer taraftan, Enver Paşa'nın Alman hayranlığı yüz binlerce vatan evladına ve bir imparatorluğun tasfiyesine yol açmıştır. Almanlarla yapılan gizli anlaşma kabinedeki bakanlardan bile saklanmıştır. Günümüzde bu durumu hatırlatan benzer olayların gerçekleştiği unutulmamalıdır. Sabataist Mason Enver ve diğer İttihatçı ekibi, önce Galiçya’da 20 bin sonra Çanakkale’de 250 bin ve ardından Sarıkamış’ta 90 bin vatan evladının kırdırılmasının kahramanıdır(!) 

    Bu arada, özellikle Batılı kaynakların sürekli yerdiği Osmanlı padişahı, Sultan Abdülhamid, kendi dönemi içinde hazırlanan, ileriye dönük siyasi ve stratejik planlama sonucunda, Çanakkale'deki mevcut tabyaları güçlendirmiş, hepsini elden geçirtmiş ve bazı yeni tabyalar yaptırmıştır. Bu gerekli hazırlık ve tahkimler tam kırk yıl sonra gerçekleşecek olan savaşın seyrinde etkili olmuş ve çok işe yaramıştır.  

    Dış güçlerin yaklaşımı: 

    İngiliz-Fransız donanmaları, Gelibolu savaşı öncesindeki 200 yıl içinde hiç yenilmediği için dünyadaki en iyi donanmalar olarak tanınmaktaydı. Bu sebeple, zaferi adeta "avuçlarında" sanmışlardı. Hatta daha boğaza girmeden, o akşamın beş çayını Marmara Denizi'nin ortasında içmeyi planladıkları, İstanbul üzerine bahisler kurdukları kendi bıraktıkları hatıratlarda anlatılmaktaydı.

    İngiliz-Fransız donanması, tam seksen parça gemiyle Çanakkale Boğazı'na saldırırken, kullandıkları gemilerden birinin adının "Agamemnon" olması da oldukça anlamlıydı.

    Agamemnon, binlerce yıl önce Anadolu'nun Ege kıyılarında bulunan Truva krallığına saldıran Yunan güçlerinin başındaki kralın adı olup, burada adeta tarihi bir drama meydana getirilmek istenmiştir. İngiliz ve Fransızların bu küstah planlamasına verilen cevap da düşman donanmalarının büyük hezimeti şeklinde gerçekleşmiştir.

    Seksen gemilik taarruz karşısında, Osmanlı Devleti'nin deniz kuvvetlerinin elinde sadece 26 deniz mayının bulunduğunun bilinmesi, durumun ne kadar kritik olduğunun anlaşılması bakımından önemlidir.

    Bu mayınları boğaza yerleştirmekle sorumlu olan Nusret (Yardım) gemisinin kaptanı (Tophaneli Hakkı Binbaşı) daha sonra kendi ifadesi ile o kritik geceyi anlatırken "mayınları nereye ve ne zaman bırakması gerektiğini bir gece önce rüyasında bir yüce kişi tarafından kendisine bildirildiğini" söylemiştir. Anlatım veya ilham ne olursa olsun, gerçek şudur ki; eldeki mayınlar, hiç düşmanın aklına gelmeyecek bir biçimde Ertuğrul Koyu'nda kıyıya paralel olarak yerleştirilmiştir. Bu sebepledir ki, İngilizlerin boğazı defalarca dikine kontrol etmelerine rağmen bu mayınlar tespit edilememiştir. Nusret gemisi tüm mayınları, İngiliz ve Fransızların son mayın kontrolünden sonra ve ancak sabaha karşı dörtte yerlerine dökmüş ve Türk askerleri sabaha kadar çalışmışlardır.

    Düşman donanması boğazı geçmeye başladığında düşük top menzilli Fransız gemilerinin taktik gereği Türk tabyalarına öncü atışlar yaptıkları ve sonra arkalarından gelen uzun menzilli İngiliz gemilerine yol açmak için kenara kaydıkları bilinmektedir. İşte düşman güçlerinin kendi hazırladıkları bu taktik, onların kendi felaketini ve sonunu hazırlamıştır. Bu kayma esnasında kıyıya paralel yerleştirilen mayınlara çarpıp, patlayan Fransız gemileri ortalığı karıştırmış, gemiler birbirine girmiştir. Böylece 200 yıldır yenilmeyen donanmalar iki saat içinde darmadağın olmuştur.

    Burası, azmin, imanın ve vatan aşkının tüm teknolojiye üstün geldiği yerdir.

    Diğer taraftan müttefik taraf olan Almanların da yaptıklarını hatırlamakta yarar vardır. O sırada Hain Enver’in Almanlarla yaptığı anlaşma icabı, Çanakkale'deki Türk ordusunun başında Alman Liman Von Sanders Paşa bulunmaktadır. Von Sanders Paşa'nın çıkarma beklenen bölgeleri kasıtlı olarak yanlış hesapladığı, İngilizleri ve Türkleri olabildiğince birbirine kırdırarak, İngilizlerin dikkatini bu bölgeye çekmeyi, bu sayede Avrupa'da savaşan Alman askerlerinin karşısında daha zayıf bir askeri güç olmasını sağlayarak, Alman birliklerini rahatlatmayı amaçladığı ele geçen bazı yazışmalardan ve planlardan anlaşılmış bulunmaktadır. Zaferler ve muhteşem direnişler Türk komutanların ve Mustafa Kemal Paşanın Almanların ve İttihatçıların aksine kendi stratejilerini uygulamakla kazanılmıştır.

    Bugün AB üyeliği için birçok fedakârlığa katlanmaya teşvik edilen ve buna hevesle hazırlanan Türkiye'nin durumu bir daha dikkatle gözden geçirmesi lazımdır. Çünkü Çanakkale direnişi, AB’nin bir vilayeti ve İsrail’in eyaleti olmayalım diye yapılmıştı.[1]

    Çanakkale’yi kazanan, ama bütün gücü tükenip azalan ve sonunda Mondros’u imzalamaya mecbur bırakılan Osmanlı enkazından Şanlı Kurtuluş Savaşıyla Yeni Türkiye Cumhuriyetini kurmayı başaran; Çanakkale saldırısını tezgâhlayan Siyonist odakları ve Haçlı Avrupa’yı bir müddet oyalayan ve “onların adamı” rolünü oynayan Mustafa Kemal’in; Mason Localarını kapatması ve Milli adımlar atmaya başlaması, malum güçleri kızdırmış ve bu tavrı Atatürk’ün sonunu hazırlamıştır. Onun şüpheli ölümünden sonra Türkiye’ye tamamen hakim olan sabataist ve Mason cunta, bir nevi Çanakkale’de saldıran gavurların bütün planlarını uygulamaya koyulmuşlardır. 

    Şu önemli tespitler üzerinde dikkatle durulmalıydı: 

    Milli Gazete’de yayınlanan, ama üzerinde bazı düzeltmeler yapmaya ihtiyaç duyulan “Galipler, Mağluplar ve Birinci Cumhuriyet” başlıklı yazıda önemli saptamalar yer almıştı: 

    “1923'te başlayıp 1961 Anayasası ile son bulan Birinci Cumhuriyet, ideolojik kökenlerini Fransız Aydınlanması'ndan alan ve toplum projesi tavandan tabana doğru bir değişimi öngören jakoben bir karakteristiğe sahip bulunuyordu. Cumhuriyete ait kurumların yapılanmasını gerçekleştiren kadro, büyük oranda İttihat-ı Terakki Cemiyeti'nin geçmişteki çalışmaları içinde yer alan bir kadroydu. Ancak bu kadro, İttihat-ı Terakki'nin büyüme aşamasında biraz da bilinçli olarak kenarda dizginlenmiş, önü kesilmiş ya da merkez kadrolarının dışında tutulmaya çalışılmış kişilerden oluşuyordu. Yani, ideolojik altyapı olarak İttihat-ı Terakki'nin düşünsel çerçevesini dünya görüşü edinmiş, ancak merkez kadro tarafından iktidar erkinden uzak tutulmuşlardır. Ancak İttihatçıların merkezde yer alan kadroları, Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması sonrasında başarısızlığın faturasını ödemek zorunda kalmış ve tasfiye olmuştu. Bu aşamada, o güne kadar İttihat-ı Terakki'nin karar alma merkezlerinden uzak tutulmuş olan ikinci kadro, bütün bir mücadeleyi ve devletin yaşamaya devam etmesine ilişkin savaşı kendi kucağında buldu ve Milli Mücadele'yi sürdüren ve başarıya ulaştıran kadro oldu. Milli Mücadele'nin başarıya ulaşması "De-Facto" olarak zaten Osmanlı'nın da sona ermesi ve yeni bir devletin yeni kadrolarca kurulması anlamına geliyordu.  Cumhuriyet bu atmosferde kuruldu.

    Yeni Cumhuriyet'in en belirgin karakterlerinden biri mutlak anlamda “Anti-Osmanlı” olmasıydı. Bu nedenle de yeni ideolojik çerçeve doğrultusunda Osmanlı'nın tüm mirası reddedildi ve hatta Osmanlı'nın yasının tutulması bile yasaklandı. Birinci Dünya Savaşı hala İngiliz tarih kaynaklarında "Büyük Savaş" olarak geçer ki, o güne kadar hiçbir savaş böyle adlandırılmamıştı. Büyük Savaş'ın şüphesiz en çok hırpalanan devleti Osmanlı'ydı. Birinci Dünya Savaşında, Anadolu'da tarifi imkânsız dramlar yaşanmıştı. Ancak, yeni Cumhuriyet, tarih söyleminde Osmanlı'yı bütün kötülüklerin ve yaşanan acıların sorumlusu olarak gördüğünden, imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı boyunca yaşadığı dramlar ve bu dramlardaki kahramanlıklar Osmanlıya sempati doğurabilir kaygısıyla (özellikle Mason ve Sabataist cunta) Birinci Dünya Savaşı'ndan ziyade, Milli Mücadele'yi öne çıkarmış ve hem acı hem de kahramanlık söylemini bunun üzerine yapılandırılmıştı. Dikkat edilirse, Birinci Dünya Savaşı'na ilişkin kahramanlık destanı olarak bir tek Çanakkale Zaferi öne çıkarılır ki, bu da özellikle Atatürk'ün bu savaştaki başarıları dolayısıyla (ve Kemalizm istismarcılığı amacıyla)dır.

    "Makul Vatandaşlar" ve   "Dışarıdakiler" anlayışı! 

    Ulus devletlerin var oluş basamaklarından en hayati olanlarının başı bir "öteki" yaratmak oluyordu. Yeni Cumhuriyet'ten "öteki"si olarak, Anadolu'yu dört bir koldan işgal etmiş güçleri belirlemesi beklenirken, şaşırtıcı bir biçimde saldırgan emperyal devletleri değil, Osmanlı'yı "öteki"si olarak konumlandırmış ve tarihsel zemini ve meşruiyetini Osmanlı'nın eleştirisi üzerine kurmuştu. Böylece, hem kendisine yeni bir tarihsel söylem ve kök sağlama imkânına sahip oluyor, hem de bunu yaparken yeni cumhuriyetin ideolojik amaçlarına yer açıyordu. Osmanlı, hatırı sayılır bir biçimde dini karakteristiği olan ve çok sayıda etnik ve dini unsuru içinde barındıran bir imparatorluktu. Ancak yeni Cumhuriyet, mutlak bir sekülerizm, tek soy iddiası ve devlet elitlerince sınır ve imkânları belirlenen “rejimle uyumlu ve güdümlü bir dini inanç” kurmaya girişiyordu. (İttihat ve Terakki artığı ve Mustafa Kemal’in gizli baş ağrısı Sabataist ve Mason kadrolar) Osmanlının mirasına sahip çıkarsa ne seküler olmayı, ne tek ulus ırkçılığı etrafında bir devlet kurmayı, ne de resmi istismar vesilesi bir dini yorumun dışında kalan kesimleri susturmayı başaramayacaklarını biliyordu. Hızlı bir standardizasyon çalışması Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra başlatılıyordu. Bu kapsamda, yeni tarihsel söylem; Osmanlı'nın tarihini İslam'la başlatan yaklaşımının aksine, Orta Asya merkezli kurgulanıyordu. Ulus Devlet, ulusunu yaratırken öncelikle ona kendi projesi doğrultusunda bir tarih oluşturmak zorunluluğu duyuyordu. Aksi takdirde aidiyet hissi olmayan bir ulus, akamete uğramış, eksik ve motivasyondan yoksun bir yığından ibaret kalıyordu. Bunun için Orta Asya biçilmiş kaftandı; çünkü yeni Cumhuriyet'e hem seküler bir imkân, hem kahramanlık kılıfı, hem de Osmanlı öncesi olduğu için zararsız bir örnek sunuyordu. Bu kapsamda tarihsel, etnik ve coğrafi referans Orta Asya oldu. Öte yandan Cumhuriyet, toplumsal dinamiğini sağlamak amacıyla içerden de kendisine tehditler üretti ki bu açıdan resmi ideolojinin çerçevesine uymayan unsurlar hazır bir fırsat oluşturuyordu. Genel olarak ideal tip, Cumhuriyet elitlerince "Müslüman-Sünni-Türk ana babadan doğma" olarak tanımlasa bile, buradaki Müslümanlık tarihsel miras ve misyonumuzdan oldukça kopuk, içinde asla iktidar iddiaları veya resmi ideolojiden farklı yorumları barındırmayan, geniş çaplı operasyonlarla budanmış ve seküler bir içerik kazandırılmış şekilci ve taklitçi bir Müslümanlıktı. Birinci Cumhuriyet'in bir diğer iç düşmanı ise, Müslüman-Sünni-Türk ana babadan doğdukları halde, Müslümanlıkları ve Sünnilikleri yeni ideolojiyle paralellik arz etmeyen Anadolu halkıydı. Böylece aslında Cumhuriyet, Sabataistler ve işbirlikçiler dışında, bütün toplumu bir tehlike ve "dönüştürülmesi" gereken bir tehdit olarak algılanmıştı. (Özellikle, Mason Localarını kapatması ve Milli adımlar atmaya başlaması üzerine, şaibeli şekilde hastalığı azdırılan ve devre dışı bırakılan Mustafa Kemal’in ölümünden sonra yönetime tamamen hakim olan ve Türkiye’yi Büyük İsrail’in hazırlık safhası ve sıçrama tahtası yapmaya uğraşan malum ve melun kadrolar; İslam’la ve dindar halkımızla savaşmaya, Lozan’da İsmet’in özel danışmanı Yahudi Hahamı Haim Nahum planını uygulamaya başlamıştı.)

    Daha sonra, 1961 Anayasası ile kurulan "İkinci Cumhuriyet"in ve bugün hâlihazırda tartışılan "Açılım" projesinin aslında nasıl "Üçüncü Cumhuriyet"e giden sürecin bir mücadele alanı haline dönüştüğü unutulmamalıydı.”[2]

    İşte Çanakkale, Mustafa Kemal’in hatıralarında hürmet ve hayranlıkla naklettiği gibi: 

    “Biraz sonra kesinlikle şehit olacaklarını bildikleri ve çok yüksek bir cesaret ve teslimiyetle sıralarını bekledikleri halde; bilenler ezberinden bilmeyenler ellerindeki Mushaf cüzlerinden Kuran okuyarak, kelime-i tevhit ve tekbirleri tekrarlayarak, “bir gül bahçesine girercesine” vatanları, kutsalları, namusları, onurları ve bağımsızlıkları uğruna canlarını kurban edenlerin imani ve manevi duyguları sayesinde kazanılmıştır.” 

    Bugün her fırsatta salyasını akıtarak bu örnek inanç ve amaçların kaynağı olan İslam’a sataşanlar, “Çanakkale’yi geçilmez kılan” değer ve dinamiklerin düşmanıdır ve Çanakkale’ye saldıran gâvurların içimizdeki uşakları ve uzantılarıdır. 

    Çanakkale savunmasında tabip yarbay olarak gece gündüz yaralı Mehmetçiğin yarasıyla uğraşan Salih Bey, yaralıları hayati tehlikelerine göre sıraya koymakta, hatta getirilen düşman askeri bile olsa ayırım yapmamaktadır. Bir ara yüzü gözü kana bulanmış, bacağı parçalanmış ve bağırsakları dışarı fırlamış bir fidan sedye ile yanına taşınır. Ondan daha acil durumda olanlar bulunduğundan şimdilik bir gölgeliğe yatırılmasını söyleyince, asker: “babacığım beni tanımadın mı?” diye mırıldanır. Salih Yarbay bu gencin kendi öz oğlu Mehmet Şevki olduğunu o zaman anlamıştır. Ama evlat şefkati adalet duygusunu bastıramamış, ondan daha acil yaralıların tedavisiyle uğraşmış, nihayet sıra ona geldiğinde, şehit olduğunu anlamıştır. Tabip Yarbay Salih Bey Arnavut asıllıdır. Yani ona bu mükemmel ahlak ve anlayışı kazandıran ne Türklüğü, ne kültürü değil, ancak İslam’dır. 

    Unutmayalım, onlar da bizim gibi insandı. Onlar da acı duyardı. İhtiyaçlarını temin için çırpınırdı, nefis taşırdı. Onların da aileleri, sevdikleri ve özledikleri vardı. Onların da evleri, mülkleri, zevkleri, ümitleri vardı. İsteselerdi kaytarıp kaçmak için bin türlü bahane bulurlardı. Ama onları kahraman kılan, ülkeleri ve gelecek nesilleri için canlarını kurban etmeyi sağlayan, sağlam ve sarsılmaz imanları, İslam anlayışları ve sonsuzluk umutları ve cennet arzularıydı. Bugün dünyalık makam imkânlar için dinini ve davasını rüşvet veren, Haçlı emperyalistler ve Siyonist Yahudilerle işbirliğine girişen, milli ve manevi değerlerini satıp geçinen münafıklar. Veya İslam’ı çağdışı, Müslüman’ı irticacı gören zındıklar, Çanakkale Destanını, Sakarya ve Dumlupınar’ı, Kıbrıs Harekâtını anlayamazlardı. Eğer anlasalardı başörtülü kızlarımıza ve İmam Hatipte okuyanlarımıza böylesine saldıramazlardı. Eğer anlasalardı, Haçlı ve Siyonist emperyalizmin uşakları ve BOP’un eş başkanları olamazlardı… 

     


    [1] Oya Akgönenç / Milli Gazete

    [2] Resul Serdar / Milli Gazete

     

     

     

     

     

     

    Bu Haber 5159 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS