• APO’NUN KÜSTAHLIKLARI; HÜKÜMET VE CEMAAT’İN KIVRANMASI!

    APO’NUN KÜSTAHLIKLARI; HÜKÜMET VE CEMAAT’İN KIVRANMASI!

    27 Mart 2013

     
    | Devamı

    APO’NUN KÜSTAHLIKLARI; HÜKÜMET VE CEMAAT’İN KIVRANMASI!


    Konuya samimi bir hatırlatma ile başlayalım. Öncelikle biz, herkesin temel insan haklarına hürmet ve riayet hususunda, asla din, köken ve görüş ayrımcılığı yapmayız. İkincisi “Ben Müslümanım” diyen, resmen öyle bilinen ve aksini söylemeyen herkesi; Alevi-Sünni diye mezhebine, sağcı-solcu diye meyline, Türk-Kürt diye mensubiyetine, Nurcu-Süleymancı diye meşrebine, Kadiri-Nakşi diye tarikatına ve iktidarda mı, muhalefette mi gibi mevki ve mertebesine ve şahsi hayat tarzı ve tercihine bakmaksızın hepsini mümin sayar, ona göre davranırız. Üçüncüsü “Müminler ancak kardeştir” (Hücurat: 10) ayetinin emri gereği bütün Müslümanların daha şuurlu ve sorumlu davranmaları, daha huzurlu ve onurlu yaşamaları, İslam’a ve insanlığa daha uygun tercih ve taraftarlıkta bulunmaları için de çalışırız, uyarırız. Takva ölçüsü, yani ilahi emir ve yasaklara uyma, zalim kâfirlerin değil, mazlumların ve müminlerin safında yer alma dürüstlüğü dışında, hiç kimsenin Allah katındaki değerini ve ahiret derecesini bilmeyiz, tartışmayız. Dördüncüsü ise, Dinimize ve Devletimize karşı yanlış yaptıklarına inanıp karşı çıktığımız hükümet ve cemaatlerin, yönetici kadrolarıyla, peşinden giden toplulukları birbirinden ayırır, biz tenkit ve taleplerimizde öncü kimseleri muhatap alırız.

    Ve tabi mahşer meydanında, bir İslam düşünürünün “Çağdaş Necaşi”olarak tanımladığı emperyalizm ve Siyonizm karşıtı Venezüella kahramanı Hugo Chavez’in mi, yoksa ABD ve İsrail işbirlikçisi, Haçlı AB heveslisi ve hizmetçisi Hocaefendilerin mi daha üstün konumda olacaklarını da yine Allah’a ve ahirete bırakırız.

    Amerika’nın derin devleti olan Siyonist odakların sinirlerini yerinden oynatan ve Güney Amerika’da emperyalizm aleyhtarı bir rüzgâr oluşturan Chavez kanserden ölüyordu. Geçen gün bir internet sitesinde okumuştum, üstelik hem Chavez hem de Küba lideri Castro aynı şeyi söylüyordu. ABD Yahudi Lobileri, kendilerine karşıt olan liderleri kanserle öldürmek üzere, özel bir tıbbi teknoloji kullanıyordu. Gerçekten de Amerika’ya ve çıkarlarına karşı çıkan Küba lideri Fidel Castro ve Hugo Chavez’in dışında, Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff ile onun selefi Luiz Inacio Lula da Silva, Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner, Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo kanser olan liderler arasında bulunuyordu. Aynı Yahudi odakların, Amerika’yı ziyaret eden öteki ülkelerin liderlerinin sağlıkları ile ne kadar ilgilendiklerini de rahmetli Bülent Ecevit’in Washington gezisi sırasında yayılan “dışkı ve idrar tahlilleri üzerine kendisini aniden, kaldığı otelde bölgenin en iyi tıp fakültelerinden biri olan Johns Hopkins’ten iki profesör doktorun ziyareti sonrası öğreniyorduk. Belki Tayyip Erdoğan’ın da rahatsızlığını Amerikalılar biliyor, Türk halkından saklanıyordu.”[1] 

    Şimdi gelelim Fetullahçı olarak bilinen yazar ve yorumcuların, PKK başı Abdullah Öcalan’la yürütülen pazarlıklar konusundaki patavatsızlıklarına:

    ”Bir gazetenin sürmanşetinde yer alan ve içeride tam iki sayfa ayrılmış 'İmralı Zabıtları' bundan sonra sıkça tartışacağımız yeni bir sürece işaret ediyor. Çok net bir gerçek var: Derin bir operasyonla karşı karşıyayız. Uzun bir zamandan beri iyimser bir hava içinde yürütülen 'İmralı görüşmeleri' bu saatten sonra yeni bir 'Habur süreci'ne dönüştürülmüştür. Üstelik pervasızca...” diyen Zaman yazarı Ekrem Dumanlı’ya göre:[2] “Kullanılan o başlık sanki hükümet ile PKK arasında yapılan görüşmeleri naklediyor gibi bir hava uyandırıyormuş. Mevzuun aslı Öcalan'ı İmralı'da ziyaret eden BDP heyetine 'önderlik'in attığı nutukmuş…Tahrik var, tehdit var, sabotaj var, provokasyon varmış.. Anlaşılan o ki saatlerce BDP'li vekillere coşkun konuşmalar yapan Öcalan, esip gürlüyormuş… Konuşulanların bir kısmını megalomanik bir söylem kabul etseniz bile bunların sızdırılması ve kamuoyuna nakledilmesi sürecin çok açık bir operasyon ile yüz yüze olduğunu ispat ediyormuş…?!

    'Sayın Öcalan'? Neler demiyor ki! “AKP'yi 10 yıldır ayakta tutanın kendileri olduğunu, ta baştan beri söylediği gibi hakikat komisyonu kurulduğunu, AKP'ye iktidar sunduğunu… “Ne ev hapsi ne de af; bunlara gerek kalmayacak. Hepimiz özgür olacağız. Başarılı olursam ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak" buyurduğunu söyleyen Fetullahçı Ekrem Dumanlı’ya göre: Bu 'zabıtlar'ı ifşa edenler siyasetin kucağına bir de saatli bomba bırakıyormuş… Güya Öcalan: "Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey'in başkanlığını destekleriz. Yalnız başkanlık ABD'deki gibi olmalı” diyormuş. Sırf bu cümle bile kamuoyuna şöyle mesaj vermek için sarf ediliyormuş: "Biz başkanlık sisteminde Tayyip Erdoğan'a destek vereceğiz; o da bize bazı şeyler verecek." Sürecin tam da bir bahar havası içinde yürütüldüğü bugünlerde böyle bir söylemin sabote etmek istediği hedef AK Parti Hükümeti oluyormuş. Tıpkı Oslo görüşmelerinin sızdırılması gibi bu da bir rüzgârı tersine çevirme girişimi olarak görülüyormuş..

    Ekrem Dumanlı şöyle devam ediyordu: “AK Parti dışındaki bütün siyasi partiler bu işten kazançlı çıkacak. Bunu düşünen ve buna göre planlama yapan derin odaklar yeni bir Habur senaryosu yazmış. Hedef şaşırtmak için de klasik bir yola başvurarak Fethullah Gülen Hocaefendi'ye saldırmayı da ihmal etmemiş. Üstelik bir nevi şark kurnazlığına başvurarak MİT'i kendine kalkan yapmış, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı da sütre haline getirerek güya Sayın Fidan'ı koruyor gibi yaparak sağ gösterip sol vurmayı denemiş. Oradaki laflar 'Terörist Başı'nın fikirleriyse bunda şaşılacak bir durum yok; bir Stalin özentisinden sevgi de beklenmez, saygı da. Ancak orada yer alan bazı cümleler psikolojik operasyonun daha uzman bir heyet tarafından yapılabileceğine dair kuşku uyandırıyor. Belli ki "konuşma metni" uzman bir heyet tarafından edisyona tabi tutulmuş. Üstelik Öcalan'ın 'zabıtlar'da yer alan küstah beyanlarıyla Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan ve defalarca tekzip edilmiş bir haberin iftira dolu cümleleri örtüşüyor. Farklı mecralarda aynı lafların gevelenmesi ve her ikisinde de MİT'in arkasına saklanılması psikolojik harekât kuşkusunu artırıyor. Ya MİT içindeki derin PKK şu sıralar yoğun çalışıyor ya da PKK içindeki derin yapı bir yandan tahribat yapıp diğer yandan arkasında MİT izi bırakıyor.”

    Yahu iyi de, şu Cemaat’in ve Hükümet’in yetkili ve etkili kesimlerine sormak gerekiyordu:

    Ekrem Dumanlı’nın ifadesiyle; “Kendisinden sevgi saygı beklenmez bir Stalin taklitçisi; terörist başı, megaloman (kendisini yarı tanrı gören ruh hastası) Abdullah Öcalan’ın” Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve milletini tehdit eden bu hezeyanları mı, asla kabul edilemez bir küstahlık ve alçaklık oluyordu?

    Yoksa Apo’yu devlet muadili bir konuma taşıyıp, O’nun la ülkemizin parçalanmasına ve milli birlik ve dirliğimizin dağılmasına zemin hazırlayacak, sözde barış ve uzlaşı görüşmelerini yapanlar ve Zaman Gazetesi gibi onları alkışlayanlar mı, daha büyük bir gaflet ve dalalet sergiliyordu?

    Ve hele başta Zaman bütün yalaka medyaya soralım: “Stalin bozuntusu, terörist başı ve megaloman (üstünlük saplantısı ruh hastası)” dediğiniz Abdullah Öcalan’la aynı masaya oturup sözde barış görüşmesi yapanlar, hangi derekeye düşüyordu?

    Sn. Recep T. Erdoğan, kendi yanlışlık ve haksızlıklarını konuşan ve yazan herkese açıkça ve pervasızca hakaretler yağdırıyor, tehditler savuruyor, azarlıyor; ama buna rağmen kıymeti ve rağbeti artıyordu. Bu durum bize şu ayeti hatırlatıyordu:

    “(Firavun) Böylece kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları hafifmeşrep ve haysiyetsiz ayak takımı kimseler saydı) Buna rağmen, onlar kendisine hürmet ve itaatini (artırdı). Gerçekten onlar fasık (duyarsız, davasız ve bayağı bir kavim) insanlardı” (Zuhruf: 54)

    Tam bir Siyonist Yahudi kafasıyla; İslam’ı ve ilahi kuralları inkâr havasıyla:

    “Ahlak gökten zembille inmez. Ahlak insanlar tarafından üretilen bir üst yapı kurumudur. Çağına göre, yerine göre değişir. Objektif ve mutlak bir ahlak ölçüsü yoktur. Örneğin biz Hinduları “inek yemiyor” diye, onlar ise bizi “domuz yemiyor” diye küçümser” (4 Mart 2013 Sabah) diyerek ayarını ve ahlak anlayışını ortaya koyan AKP yalakası Engin Ardıç, Recep Bey’e yaranmak için “Apo’yla gizli barış görüşmelerinin tutanaklarını yayınlayanları” ahlaksızlıkla suçluyor ve bunlara: “Yarın bir savaşa girsek, ordumuzun özel konumlarını ve sırlarını da yazacak mısınız?” diye soruyor ve saçmalıyordu! Yoksa yalama olmuş Engin Ardıç yalakası, PKK’yı Türk ordusu, Öcalan’ı da komutanı mı sayıyordu?

    “Herkes çenesini tutsun” talimatı bir telaşı yansıtıyordu!

    “İmralı süreci” olarak isimlendirilen, PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan ve Hükümet arasında yürütülen müzakerelerin basında yer alması nedeniyle Hükümet kanadı ve yandaş-yalaka medyası ortaya çıkan tutanaklardan rahatsız oluyor, Öcalan’ın ifadeleri gündeme bomba gibi düşüyordu. Tutanaklarda “AKP’nin kurulmasına biz yardımcı olduk” ifadeleri yer alıyordu. Sn. Başbakan ve yandaşları, suçüstü yakalanmanın ve gizli sırlarının deşifre olmasının telaşını yaşıyordu.

    Hükümetin ortaya çıkan tutanaklarda yer alan bilgilerden daha çok bu konuda konuşanları susturmaya çalışması dikkat çekiyordu. Teröristbaşı Öcalan’ın mesajlarında yer alan bilgileri yalanlama ya da herhangi bir açıklama yoluna gitmeyen Hükümet, sadece tutanakların ortaya çıkmasına kızıyor ve süreç hakkında yapılan yorumları yok saymaya hatta susturmaya çalışıyordu.

    Başbakanın şantajlarından tırsan Milliyet’in menfaate tapınan sahipleri Hasan cemal ve Can Dündar’ı harcamaya kalkışıyordu. Oysa bu Sabataist Hasan Cemal İmralı görüşmelerinin ve Kürt açılımı sürecinin beyin takımı içinde yer alıyordu! Yoksa yine danışıklı bir dövüş mü sergileniyordu? Sn. Başbakan Apo’ya ve BDP’nin küstahlıklarına gösterdiği sabrın yarısını, niye kendisini tenkit eden vatanseverlere göstermiyordu?

    Öcalan’ın “İmralı süreci” olarak başlayan müzakerelerde hükümetin izniyle adaya giden BDP grubu ile yaptığı görüşmede “Kendime kızıyorum, 2001-2004’te biz eylemi ‘tak’ diye kestik. Hükümet anlamadı, ‘terör bitti’ dediler. (Altan Tan’a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk.”ifadelerini kullanması hükümet tarafından öfkeyle karşılanıyordu. AKP’li bakanlar ve genel başkan yardımcıları açıklama üstüne açıklama yaparak ortaya çıkan tutanakları ve konu üzerinde konuşanları susturmaya uğraşıyordu.

    Basına sızan görüşme tutanaklarında yer alan diğer bir ifadede Öcalan, müzakere sürecini kendisinin başlattığını söyleyerek şöyle konuşuyordu: “Metiner, ‘Apo sıkıştı’ diyor. Yanlış söylüyor, sıkışma yok, ben darbeyi önledim. Bir darbe var, fakat derinliğini tam fark edemiyorum. MİT’i düşürseydiler, Türkiye’de tüm kaleler düşmüş olacaktı. Hakan Fidan tutuklansa, sonra sıra Başbakan’a gelecekti. Benim bu süreci canlandırmam, darbeyi engelleme sorumluluğu... Darbeyi önleyebileceğimi fark ettim ve süreci başlattım.” Bu sözler, Öcalan’ın ABD güdümlü Gladyo’nun bir figüranı olduğunu ve kendisine –belki de MİT elemanlarıyla öğretilenleri konuştuğunu göstermiyor muydu?

    Kapalı zarflarda Kandil’e mesaj

    Teröristbaşı Öcalan’la yapılan görüşmelerin kapalı zarflarda Kandil’e gönderilmesi de kamuoyunda sorgulanıyordu. Hükümet tarafından özel izinle adaya giderek Öcalan’la görüşen BDP Heyeti’nin taşıdığı mesajlarda neler olduğu, neden bunların kamuoyu ile paylaşılmadığı kafalardaki soru işaretleri olarak duruyordu.

    Adalet Bakanı Sadullah Ergin İmralı tutanaklarının basına sızdırılmasının sürece yönelik bir provokasyon olduğuna dikkat çekerek, “Bu sürece müdahale olacak, provokasyon olacak, aslında bunlar beklenen şeylerdir. Bu tür girişimlerin bu çalışmaları sekteye uğratacağını düşünmüyorum” açıklamasında bulunuyordu.

    Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, tutanaklarla ilgili, “O konuşulanlar doğru mu değil mi bilmiyorum. Varsayalım ki doğru, öyle konuşmalar olmuş, ama bunun bu sürece hiç katkısı olmaz. Sürecin sağlıklı ilerlemesine katkı vermeyecek, tam aksine provokasyon amaçlı olduğu konusundaki görüşe ben de katılıyorum” diyerek ayarını ortaya koyuyordu.

    Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, İmralı tutanaklarının sızmasını ise “Yolda giderken birtakım yanlışlar da olabilir. Yol kazaları yaşanabilir. Herkes söylediğine yaptığına dikkat ederse bu süreci en az zararla atlatırız” diyerek toplumun havasını alıyordu.

    Twitter üzerinden süreçle ilgili yorumlar yapan Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise olaya çok farklı bir açıdan yaklaşarak bu tür sızmaların kamuoyunu sürece hazırlama maksatlı olacağını ifade ediyordu:“Bütün politik sızıntılar aşı etkisi gösterir ve kamuoyunda antikor üretir. Oslo sızıntısı da aşı etkisi yaratmıştır. Bu da aşının reçetesidir (tekrarı). Sızdırılmanın amacını bilemeyiz, ama sonucu kestirebiliriz. Kamuoyu bu sürece ve söylemlere alışıyor, alıştırılıyor” sözleriyle derin hıyaneti dile getiriyordu.

    “6 maddeli AKP-PKK mutabakatı” niçin halktan saklanıyordu?

    Başbakan Erdoğan’ın “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek, AK medyanın “barış ve çözüm” diyerek, bazı çevrelerin akil adam ilan ettiği isimlerin de “sorunun bir şekilde bitmesi” diyerek, Türkiye’yi içine soktukları süreç barış değil savaş hazırlığıdır. Her üç ifade de savaşı perdeleme argümanlarıdır. Sürekli, AKP’nin hiç taviz vermeden şu dört aşamalı “barış planını” PKK’ya dayattığı işlenmektedir: 1. PKK önce çatışmasızlık ilan edecekmiş. 2. Ardından PKK sınır dışına çekilecekmiş. 3. PKK silahlı mücadeleyi bıraktığını söyleyecekmiş… 4. PKK silahlı mücadeleden tamamen vazgeçecekmiş…

    Bu dört madde, AKP’nin Türk milletine giydirmek istediği 4 düğmeli deli gömleğidir. Hükümet kamuoyunu müzakereye ikna etmek ve “asıl planı” hayata geçirmek için yılbaşından beri bu “4 düğmeli deli gömleğini” vitrinde tutmaktadır. Yandaş ve yalaka medya her gün bu safsataların reklamını yapmaktadır. Oysa PKK’nin üst düzey yöneticileri bırakın silah bırakmayı, gerçekte sınırları bile terk etmeyeceklerini ortaya koymaktadır” diyen ve ülkemiz üzerindeki şeytani tuzaklara dikkat çeken Mehmet Ali Güller’e göre, Başbakan Erdoğan’ın “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek perdelediği ve masada olan “asıl plan” ise şudur:

    1. KCK tutukluları kamuoyunu rahatsız etmeyecek şekilde parça parça salıverilecek. Kaldı ki bu sözün daha Oslo sürecinde PKK’ya verildiği sezilmektedir. Oslo’da Hakan Fidan’ın karşısında masada oturan Zübeyir Aydar, “görüşmelerde KCK operasyonlarının gündeme geldiğini, kendilerine ‘bu hükümetin tavrı değildir, bazı savcıların kendi başlarına yaptıklarıdır, kısa sürede bırakılacaklardır” demiştir. KCK tutuklularının serbest bırakıldığı koşullarda PKK fiili çatışmasızlık sağlayarak AKP hükümetinin kamuoyu nezdinde elini güçlendirecek. Toplumda “barış” havası estirilmesi için, örgütün elinde rehin tutulan 16 kişi adım adım ve PKK’ya resmiyet ve itibar kazandıracak şekilde teslim edilecek. Bu süreçte medyada “barış” ve bunun ekonomiye olumlu etkisi işlenecek.

    2. PKK’nın alt örgütlerine siyaset yapma alanı açılacak. Bunun için hem seçim yasalarında kimi düzenlemelere gidilecek hem de Kürt siyasetçilerine açılmış davalar adım adım düşürülecek. Bu aşamada Avrupa’da olan yönetici düzeyindeki kimi Kürt siyasetçiler Türkiye’ye getirilecek ve “kardeşlik rüzgârları” estirilecek.

    3. Anadil meselesi çözülecek. İki dilli eğitim modeli hayata geçirilecek.

    4. Adım adım “demokratik özerkliğe” gidecek bir yerel yönetimler reformunda mutabakata varılacak. “Bölge belediyeler birliği merkezi” türünden yapılarla Diyarbakır’a Kürdistan’ın merkezi olma özelliği sağlanacak.

    5. Vatandaşlık formülüyle ve AKP-BDP mutabakatıyla Anayasa süreci tamamlanacak. Başkanlık modeli ile demokratik özerklik arasındaki bağa dayalı bir konsensüs sağlanacak.

    6. Tüm bu aşamaların gerçekleşmesinin karşılığı olarak Öcalan’a özgürlük yolu açılacak. Çünkü kamuoyu, ancak “barış” geldiğinde Öcalan’ın özgürlüğüne razı olacak. Bu aşamaya kadar MİT’in yönlendireceği bir kampanyayla Öcalan adım adım “teröristlikten”, “barışı getiren adam” konumuna taşınacak. Medyada Öcalan’ın İmralı’daki günlerinden aşama aşama “insanlık portreleri” çıkarılacak. Kuş ve çiçek sevgisi türünden objeler kullanılacak.

    Başta belirttik: Bu bir barış değil savaş planıdır. Çünkü gerçekte, Kürt meselesi üzerinden sınırların değiştirilmesi ve haritaların yeniden çizilmesi amaçlanmıştır. Sonuçlarına bakarak artık daha da net gözükmektedir ki, ABD “Kürt sorunu” yaratmak üzere Irak’a 1991’de ve bu sorunu bölgeselleştirmek üzere 2003’te saldırmıştır. 2011’den itibaren Suriye’de aranan “demokrasi” de bölgeselleşmiş Kürt meselesini Akdeniz’e açma harekâtıdır. 2009’da Türkiye’de başlatılan “Kürt harekâtı” ise aslında PKK’yı bölgede iktidar yapma planıdır. 2013’te başlatılan “İran Kürtleri uyanıyor” kampanyası ise Tahran’ın direnişini kırma operasyonlarıdır. Ancak ne İran, ne Irak ne Suriye ne de Türk milleti “haritaların yeniden çizilmesine” teslim olmayacaktır! O nedenle AKP’nin estirdiği barış rüzgârı, aslında bir bölgesel savaş çıkarma adımıdır.

    Bu arada, Milli birlik ve dirliğimizi dinamitleyen talihsiz laflarına mazeret ve meşruiyet kazandırmak üzere “Dinsel milliyetçilik de ayaklarımın altındadır” diyen Sn. Başbakan, şayet bunu, “insanlar arasında ve vatandaşa hizmet sırasında, muhataplarımızı dinine ve mezhebine göre ayırmayız” anlamında sarf ediyorsa, söz kalıbı olarak çok yanlış olmakla beraber, kastı doğru sayılabilir. Ancak bu söz zahiri anlamıyla ve mutlak beyan tarzıyla kullanılıyorsa açıkça küfürdür; İslam kardeşliğini ve Kur’an faziletini esas alan ümmet kavramını inkâr ve tahkir etme ifadesidir. Ve tabi, Siyonist merkezlere “Biz dinimizi sadece istismar ediciyiz, yoksa İslamiyet’i esas ve amaç edinen bir parti değiliz, sizin hizmetinizdeyiz…” mesajı yerindedir.

    Öcalan’a göre: Özekliğin ilk adımı atılıyordu!

    Milliyet gazetesine servis edilen İmralı tutanaklarında Öcalan heyete, “Tayyip Beyin başkanlığını destekleriz. Kürtler kendini yönetecek... Bunun adı rejim değişikliği... Türk ulusçuluğu dediğiniz faşist bir örgütlenmedir… Tek taraflı bir çekilme olmayacak. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz” diyordu. İşte Öcalan'ın mesajları:

    "Kürtler kendini yönetecektir”

    "Kürtler kendilerini özgürce ifade edecek ve yönetecektir... Mesela AB yerel yönetim özerklik şartı ki (AKP) buna şerhi kaldırırlarsa bu mesele önemli ölçüde çözülür."

    "Bu bir rejim değişikliğidir”

    "Eski yaşam alışkanlıklarını topyekûn bırakmak gerekir. Neden, çünkü bir rejim değişikliği olacak."

    “PKK Gerillaları daha güçlenecektir”

    "Tek taraflı çekilme olmayacak. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Şu anda Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin (gerillamız)var.”

    “Bize af sözü verilmiştir”

    "Ne ev hapsi, ne de af. Bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Başarılı olursam, ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak."

    “Erdoğan'ın Başkanlığı desteklenecektir”

    "Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey'in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız Başkanlık ABD'deki gibi olmalı."

    “Anayasadan Türk sözcüğü silinecektir”

    "Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlılığını ifade eden her birey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Sizin Türk ulusçuluğu dediğiniz faşist bir örgütlenmedir. Alet olamayız."

    “Bir zamanlar Namaz kılan birisiydim”

    "Kürtler dindardır, ilk dönemlerde (ben de) namaz kılıyordum, 33 sure ezberlemiştim. Ben İslam’a sol jargonla bakmam. Kürt halkının da dini inancı kuvvetlidir."      

    Bu arada CHP şaşkınları oynuyordu:

    CHP'nin vatandaşlık tanımı Öcalan'ınkine uyuyormuş! CHP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap, Öcalan'ın önerdiği vatandaşlık tanımının, CHP'nin programında yer alan "Milliyetçilik" tanımına uyduğunu söylüyordu. Matkap, Öcalan'ın mektubunda "ürkütücü" talepler olmadığını iddia ediyor ve "Sözcüklere boğulup bu süreci heba etmemek lazım" ifadelerini kullanıyordu.

    Aynı CHP’nin Grup Başkan vekili Muharrem İnce, 35 milletvekiliyle birlikte düzenlediği basın toplantısında, AKP-PKK anayasasına izin vermeyeceklerini söylüyordu. İnce, "Tayyip Öcalan-Abdullah Erdoğan anayasası yapmak istiyorlar. Türk vatandaşlığı ve Türk milleti kavramını anayasadan çıkarmak istiyorlar" diyordu.

    ABD planı çerçevesinde Öcalan’la protokol yapan AKP anayasa çalışmalarını hızlandırıyordu

    Başbakan, dört partinin yazdığı maddeleri alıp –diyelim ki 20 madde- başkanlık sistemine ilişkin üç dört madde de kendisi ekleyip referanduma hazırlanıyordu. Haziranda muhtemel bir referandum bekleniyordu, hem CHP, hem de MHP Uzlaşma Komisyonu’na üye vermekle Başbakan’a alet oluyordu. AKP İmralı'da Abdullah Öcalan'la uyum sağladığı protokol uyarınca "yeni anayasa" için çalışmalarını yoğunlaştırıyordu. Başbakan Erdoğan'ın daha önce yeni anayasa için 31 Aralık'a kadar süre tanıdığına dikkat çeken siyasi gözlemciler, bu tarihin Öcalan'la yapılan görüşmeler ve anlaşılan protokol çerçevesinde belirlendiğini belirtiyordu.

    AKP+BDP+CHP’deki liberaller

    Aslında bölünmeye hazırlık anayasası olan anlaşmada yine başa dönülüyordu. Daha önce İmralı ile yapılan görüşmeler ve çizilen yol haritasının ilk maddesinde "siyasi partilerin eşit temsili ile yeni anayasa kornişonu oluşturulması" yer alıyordu. Bu bölünme anayasasının meşrulaştırılması için gündeme getiriliyordu. AKP+BDP+CHP’deki liberallerle anayasanın TBMM'den geçirilmesi amaçlanıyordu. Şimdi AKP’de bazı firelerin verileceği konuşuluyordu. ABD’li "uzmanlar" devrede olmasına rağmen TBMM'de 367’yi bulmak zor görünüyor, bu nedenle AKP-PKK ittifakı ile referandum görünüyordu.

    Gizli protokollerden açık müzakereye geçiliyordu!

    Hükümet’in PKK ile müzakerelerinin zemini, Öcalan’ın 2009 yılında şekilleniyordu. AİHM’ye yolladığı yol haritasında, bu yol haritası temelinde, Öcalan’ın belirlediği ve Tayyip Erdoğan’ın temsilcileriyle yaptığı görüşmelerde “büyük ölçüde üzerinde anlaştık” dediği üç protokol, içinden geçtiğimiz süreçte yapılacakları öngörüyordu. Öcalan ile Hükümet’in ilk görüşmeleri, 2005 yılına kadar uzanıyordu. Ancak Habur’la taçlanan süreç, 2008 yılında başladı. Bu görüşmelerde rol üstlenen Öcalan’ın avukatlarından İrfan Dündar’ın bu konuyla ilgili anlatımları, KCK avukatlar iddianamesi olarak adlandırılan iddianamede yer alıyordu.

    AİHM’e yollanan yol haritası

    Öcalan, Hükümet’in bilgisi ve onayıyla açıklanan açılım politikasına destek olmak üzere bir yol haritası açıklıyordu. Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, Kürdistan’da Çözüm Modelleri (Yol Haritası) adlı belgeyi Öcalan, 15 Ağustos 2009’da İmralı Cezaevi yönetimine veriyordu. 156 sayfalık “yol haritası” 10 ilkeyle beraber 3 aşamalı bir planı içeriyordu. Belge, “Giriş, Kavramsal, kurumsal ve ilkesel çerçeve, Türkiye’de demokrasi sorunu ve demokratik anayasa çözümü, Kürt sorunu ve çözüm olasılıkları, Eylem planı ve Sonuç” bölümlerinden oluşuyordu. Söz konusu belgenin içeriğinde ilk olarak PKK’nın eylemsizlik kararı alması, ardından TBMM’de Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nun kurulması ve en sonunda yeni anayasa sayılıyordu. PKK’nın silah bırakması konu edilmiyor, tam tersine öz savunma kavramı çerçevesinde PKK’nın uzun vadede kurulacak özerk bölgede silahlı otorite olarak varlığının devamı için zemin hazırlanmak isteniyordu. PKK’nın silahlı unsurlarının ülke dışına çıkarılmasının şartı, PKK’lı tutukluların serbest bırakılması oluyordu. Öcalan, Hükümet’e ve AİHM’ye sunduğu yol haritasında döne döne “muhatap benim” diyor ve rahat hareket etme imkânının sağlanmasını istiyordu. PKK’nın Öcalan’dan sonraki en üst düzey yöneticisi Murat Karayılan, son süreçle ilgili yaptığı açıklamalarında devam eden görüşmelerle ilgili zeminin Öcalan’ın hazırladığı protokoller olduğunu vurguluyordu.

    Öcalan İmralı’da NATO’nun uzantısı Gladyo’nun avucunda bulunuyordu

    PKK lideri Abdullah Öcalan, İmralı'da Gladyo'nun sözcüsü olarak konuşuyordu. Apo, Suriye'den çıkartıldığı 1998 yılı Ekim ayından sonra 'Gladyo'nun kontrolünde olduğunu' kendi ağzıyla açık açık söylüyordu ve değişen bir şey yoktu. AKP iktidarı ve Hakan Fidan, acaba Apo'yu Gladyo adına bir 'enstrüman' olarak mı kullanıyordu? Yoksa İmralı'yla müzakere palavrasıyla, Gladyo'nun 'Türk Milletini' tasfiye planı mı uygulanıyordu? Evet, İmralı sürecinde barış yoktu, ABD emperyalizminin kanlı Ortadoğu projesi tezgâhlanıyordu. Amaç: Türkiye, Irak, Suriye ve İran'ı bölerek İkinci İsrail'in kurulmasıydı!

    PKK'nın Özgür Gündem gazetesi 15-16 Şubat 2013 tarihlerinde "Büyük Gladyo Komplosu" başlığı altında Öcalan'ın Gladyo itiraflarını yayınlamıştı. PKK lideri, 1998 Ekiminde Suriye'den çıkarılıp 15 Şubat 1999'da Kenya'dan Türkiye'ye getirildiği zamana kadar olup bitenleri anlatmıştı. Bu yazı dizisi, Öcalan'ın "Kürt sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü" başlıklı kitabından alınmıştı. Abdullah Öcalan, Gladyo enstrümanlığını, Aralık 1999'da Özgür Halk dergisinin 100. sayısında da açık açık vurgulamıştı.

    Apo, yakalandığı zaman, uçakta, "Bana fırsat verin devlete hizmet etmeye hazırım" diyordu. İşte o hizmeti "devlete" değil BOP Eşbaşkanlığı'na ve Gladyo’ya veriyordu.

    Proje: 'Diyarbakır'ı merkez yapmak'

    BOP ne oluyordu? Tayyip Erdoğan'ın kendi ağzıyla itiraf ettiği üzere, "ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır'ı merkez yapmak."[3] istiyordu.

    Abdullah Öcalan'ın görevi?

    - PKK'yı proje kapsamında İran'a ve Suriye'ye karşı konuşlandırmak, Tayyip Erdoğan'ın bedava petrol hayaliyle Güneydoğu’muzu içine alacak ve ikinci İsrail yapılacak Birleşik Kürdistan hedefine "enstrüman" gibi kullanıldığı anlaşılıyordu.

    Apo'nun itirafları: ‘Beni Suriye'den ABD ve İsrail çıkarttı'

    Öcalan, "Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü" adlı kitabında Suriye'de iken Hafız Esad'ın kendisini Türkiye'ye karşı kullanmak istediğini; ABD ve İsrail'in ise bundan rahatsız olduğunu söylüyordu. Suriye'den ayrılmasına ABD ve İsrail için ne anlama geldiğini ise şöyle ifade ediyordu:"Clinton ve ilişki içinde olduğu Irak Kürt liderleri Suriye'de bulunmamı kendi stratejik amaçları için uygun görmüyorlardı. Çünkü Kürdistan ve Kürtler giderek kontrollerinden çıkıyordu, İsrail de bu durumdan çok rahatsızlık duyuyordu. Kürdistan'ı kontrolleri altında tutmak, özellikle Irak’la ilgili planlarını uygulamak için Suriye'den mutlaka ayrılmam ve kontrol altında tutulmam gerekiyordu."[4]

    Öcalan, Suriye'den ayrılışından İsrail’in oynadığı rolü de şöyle anlatıyordu. “Çıkışın az öncesinde İsrail istihbaratı dolaylı yoldan ısrarla Suriye'den çıkmam gerektiği mesajını vermişti."[5]

    ‘NATO’nun özel operasyon biriminin kontrolündeydim'

    ''Suriye'den itibaren benim içine girdiğim süreç, NATO’nun içine girdiği süreçtir. Bu süreçte, NATO'nun özel operasyon birimi tarafından kontrole alınma durumum vardır. Suriye'den çıkıp Yunanistan'a (tuzağa) çekilirken bile oradaki NATO görevlileri etkili olmuştur. Bu süreçte; benimle muhatap olan, hem askeri hem de sivil kesimler NATO'nun elemanlarıydı."

    "İtalya’da benimle ilgilenen grubun da NATO'yla bağlantıları vardır, İtalyan Hükümeti’ni de aşan bir Gladyo birimi Roma sürecinde belirleyici bir hal almıştır... Yunanistan'a son gittiğimde de NATO'nun ve ABD'nin askeri çevresi etrafımdaydı. Bu anlamda Avrupa'da genel olarak benimle ilgilenen NATO'nun çekirdek birimidir."

    'Beni enterne eden NATO Gladyosu idi'

    "Kenya'ya gönderildiğimde beni karşılayan Yunanistan Büyükelçisi Kostulas; 'NATO'da 20 yıldır seni araştıran birimin başındaydım. 'Seni gökte ararken yerde buldum' dedi."

    "Görünüşte her ne kadar Türkiye'yi bilgilendiriyoruz deseler de, Yunanistan İstihbarat Şefi, Bahy Kolenderis ve Kostulas, her üçü de NATO çalışanı ve azılı Türk düşmanıdır... Bu ekip daha sonra beni Türkiye'ye pazarlamak istedi ve sonuçta beni enterne eden de NATO'nun Gladyosu'dur."

    "İnisiyatif ABD'lilerin elindeydi. ABD'den komplodan sorumlu kişi Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanı Sandy Berger'dir."

    "İmralı'da benim için ABD'nin arkasında durduğu ve AB'nin kontrol ettiği bir sistem icat edilmişti. Sistemin kurgulanması İngiltere’ye aitti, icrası da Türklerin payına düşmüştü."[6]   diyen Öcalan ABD ve İsrail’in kuklası olduğunu açıkça itiraf ediyor ve bunu PKK’nın yayın organına yazıyordu.

    Gladyo'nun kontrolünde devri âlemin özeti

    9 Ekim 1998'den 15 Şubat 1999'a kadar olan 4 aylık dönemde olanları Öcalan'ın söylediklerinden hareketle şöyle özetleyebiliriz.

    - ABD'nin ve Türkiye'nin sıkıştırması ve İsrail istihbaratının ısrarlı tavsiyesi üzerine Suriye'den çıkartıldı.

    - Atina'dan itibaren doğrudan CIA görevlilerinin kontrolünde Moskova - Roma - Moskova-Atina-Kenya hattında dolaştırıldı.

    - Varılan anlaşma sonucu CIA tarafından, Türkiye'ye teslimatı yapıldı.

    ABD 2004'ten sonra PKK'ya hangi görevi verdi?

    PKK, ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra, sınır dışına çıkardığı silahlı güçlerini 2004 yılında yeniden Türkiye'ye taşıdı. Osman Öcalan ve Nizamettin Taş gibi eski PKK yöneticileri, ABD'nin bu dönemde PKK'nın Türkiye'ye yönelik silahlı eylemlere girişmesini istediklerini açıkladı.[7]

    PKK Oslo'da ve Brüksel'de ABD'nin başköşesinde yer aldığı masaya oturtuldu. Bugün de Hakan Fidan ile Öcalan arasında İmralı'da süren görüşmeler yine ABD'nin gözetimi ve kontrolünde yapılmaktaydı.

    Obama, Milliyet gazetesinde yayınlanan açıklamasında İmralı sürecine tam destek veriyordu. Apo'nun 9 Ekim 1998'de Şam'dan çıkartıldıktan sonra yaşadığı Gladyo kontrolü; Brüksel ve Oslo süreçlerinden geçerek bugün İmralı senaryosunda devam ediyordu. Apo, Anayasa'yı "Osman Can yapsın" diyerek AKP'nin güdümünde olduğunu ilan ediyordu. Yani krizler, Gladyo denetiminde açılıyordu!

    Hakan Fidan Apo ile niçin baş başa buluşuyordu?

    “Ne devlet terbiyesinde ve örgüt disiplininde teke tek görüşme olmazdı. Ne var ki, devletinden ve örgütünden gizli plan ve uygulamalar içinde bulunanlar, teke tek görüşmeler yapmaktaydı. Aslında Apo ile görüşen, Tayyip Erdoğan sayılırdı. Çünkü MİT Müsteşarı Hakan Fidan bu görüşmelerde, Tayyip Erdoğan’ın temsilcisi konumundaydı.

    Siz şüphelenmiyor musunuz? Hakan Fidan ve Öcalan, gizli gizli hangi uygulamaları planlıyorlardı? Gazeteler açıkça yazıyor, görüşmelerin dinlenmesini önlemek için, İmralı’da koğuşların ortasındaki yerde, baş başa konuşuyorlardı!? Eğer bu görüşmeler barış içinse, niçin halktan gizlenmeye çalışılmaktaydı? Yalnız halktan mı? Türkiye’nin devlet kurumlarından da saklanmaktaydı. Hatta MİT’ten de gizli; Çünkü görüşmeyi Hakan Fidan’ın yalnız yürütmesi kafaları karıştırmaktaydı. Bu gizli görüşmelerde vatan bütünlüğüne, Cumhuriyete, milletin birliğine karşı sinsi ve tehlikeli adımların atılıp atılmadığından nasıl emin olacaktık?” soruları ve kuşkuları haksız mıydı?

    Türkiye Ortadoğu’da söz sahibi olmak istiyorsa elbette kendi içerisinde bu terör olayını bitirmek zorundaydı. Ancak PKK’nın arkasındaki odaklara teslimiyetle, PKK’yı tesirsiz hale getirmek farklı oluyordu. PKK’yı yıllarca taşeron olarak kullanan ülkelerin ve güçlerin PKK’dan vazgeçeceklerini sanmak saflıktır. PKK’nın bitirilmesi, PKK’nın gayrı meşru yoldan elde ettiği trilyonların son bulması olacaktı. Doğudan batıya akan bir uyuşturucu trafiğinden dolayı bazı güçler bu pazarı kaybetmemek adına PKK’yı avucunda tutacaklardı. Bu uyuşturucu parası hangi ülkelerin bankalarındaydı? Ülkemizin kalkınmasının önlenmesi ile komşularımızla ilişkilerimizin düzelmemesi için yıllarca tuzaklar hazırlanmıştı. Bugün komşularımızla yaşanan sorunlar bu çalışmaların sonuçlarıydı.

    Hıyanet ve dalalet sona yaklaşıyordu:

    Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, Sözler Mecmuası 33. Söz, Lemaatbölümünde şu müjdeler veriliyor ve biri hariç hepsi gerçekleşiyordu. “Lemaat”; kalbe akseden Rabbani fikir parıltıları ve müjdeli ilhamlar anlamına geliyordu.

      “Kur’an medeniyetinin esasları müsbettir (olumlu ve adildir) ÇARH-I SAADET (saadet ve adalet düzeni); beş müsbet esas üzerine dönmektedir. Nokta-i istinadı (dayanağı), kuvvet değil Haktır; Hakkın şe’ni (özelliği ve gereği), adalet ve teavün (yardımlaşma ve dayanışmadır). Bundan SELAMET çıkacak ve şekavet zail olacak (inkâr ve isyan dönemi kapanacak, “Hak gelince Batıl kaybolacaktır”)tır. (Selamet’in) Hedefi ve gayesi, menfaat değil FAZİLETtir. Faziletin şe’ni (gereği ve göstergesi); muhabbet ve tecazüb (halkı hakka çekmek)tir. Bundan (ise) SAADET çıkacak,(toplumdaki) adavet (düşmanlık ve kutuplaşma) zail olup (yıkılacaktır. Saadet Nizamının) Hayattaki düsturu, cidal kıtal (menfaat mücadelesi ve çarpışma) yerine, teavün (yardımlaşıp dayanışmayı)esas almanın şe’ni (alameti ve işareti olarak) ittihat ve tesanüd (birlik ve birbirini desteklemek ve Milli Görüş’ün hazırladığı zemini ve iklimi istismar etmek neticesi); CEMAAT hayatlanıp (etkinlik ve yetkinlik kazanacaktır. Bu aşamalarda samimi ve istikametli insanların) suret-i hizmetinde (hizmet şekli ve hedeflerinde nefsanî) heva ve heves yerine hüdây-i hidayet (ilahi hidayet ve Hakka teslimiyet) bulunacaktır.

    İşte o Hüdâ’nın şe’ni (gereği ve neticesi olarak) insana layık tarzda (bir) terakki ve REFAHET (süreci yaşanacak) Ruha ve vicdana lazım ve yakışır surette (bir) nurlanma ve olgunlaşma dönemi başlayacaktır. (Bunlardan sonra) Toplulukların cihet-ül-vahdetine, (milli birlik ve dirliğine) engel olan her türlü ırkçılık ve menfi milliyetçilik (din dışı ayırım ve kayırımcılık)yerine: Rabıta-i Dini (Din bağını), nisbet-i vataniyeyi (ortak vatan anlayışını) ve alaka-i sınıfıyi(meslek, meşrep ve mezhep alakadarlığını esas alan bir) uhuvveti imani (inanç ve ideal kardeşliği)temelindeki bu rabıtanın (irtibat ve ittifakın) şe’ni ve meyvesi olarak (ülkemizde ve yeryüzünde),UMUMİ BİR SELAMET (dönemi ve adalet düzeni kurulacaktır).

      (Bu mutlu ve kutlu gelişmeleri hazmedemeyen dış güçler) hariçten tecavüze yeltenirse(Türkiye’ye saldırıya geçerse) O da mecburen tedafü (kendini müdafaa) edip (zulüm ve tecavüzü etkisiz bırakacaktır). İşte şimdi (nedenini) anladın (ki batıl ve barbar Batı) Medeniyeti (ve Avrupa Birliği bize) küsmüş (ve sırtını dönmüştür, bu yüzden içine) almadı (ve almayacaktır).”

    Sonuç olarak:

    Bediüzzaman’ın ilhamat ve lemaat (manevi ışık ve işaretler) cinsinden olan bu tespit ve temennilerinin birçoğu aynen gerçekleşmiş ve artık son aşamaya gelinmiştir. Ama unutmayalım ki, işaret edilen hizmet ve hareketlerin; mahiyetleri ve maiyetleri (ön safta görülen kişilerin asıl niyetleri) değil, bunların ülkemize ve bölgemize yönelik mutlu neticeleri haber verilmektedir. “Özel”de, şahsi makam ve menfaatler güdülse ve zalim güçlerle işbirliğine girilip büyük tavizler verilse de, sonuç itibariyle bu gidişattan Müslüman Milletimizin kârlı çıkacağı önemli değişimlere kapı açacağı ve bir devrim yaşanacağı müjdelenmektedir.

    BÜYÜK VE UMUMİ SELAMET devrimi öncesi, AKP hükümetine işaret edilen “Terakki ve REFAHET” kavramı oldukça ilginçtir. “Refahet”, “refah”ın dişisi yerindedir. Yani Erbakan’ın Refah Partisinin mert ve net tavrına ve icraatlarına karşılık, O’nun devamı olmak iddiası ve istismarıyla iktidara gelenlerin, silik ve sinsi bir politika ve palavralarla yol almaya çalışacağına, ama şahsi ikbal ve iktidar hırsıyla giriştikleri tahribat ve tavizlerin, sonunda milletin hayrına ve uyanışına yararlı değişimler doğuracağına dikkat çekilmektedir. Aynen kurtuluş savaşı öncesi gibi, şimdi yeniden, gerçek Milli Görüşçülerin, müspet Milliyetçilerin ve samimi sosyal adaletçilerin el ve gönül birliği ederek, özlenen ve gözlenen SELAMET dönemine geçmeleri beklenmektedir. Kim bilir, belki de, Hatay Amik Ovasında yaşanacağı bildirilen Melheme-i Kübra – Büyük hesaplaşma (Armegeddon) umduğumuzdan çok daha yakın bir gelecekte zuhur edecektir. Yani dış güçlerin de, sağ-sol masonik çevrelerin ve her fırsatta İslam’a ürenlerin de şeytani düzenleri mutlaka çökecektir!...




    [1] Savaş Süzal, Yeniçağ, 8 Mart 2013

    [2] 1 Mart 2013 – Derin Operasyon

    [3] Kanal D, Teke Tek Programı, 15 Şubat 2004

    [4] Özgür Gündem 15 Şubat 2013

    [5] Özgür Gündem 16 Şubat 2013

    [6] Özgür Gündem 23 Şubat 2013

    [7] Ruşen Çakır, Vatan 27 Ocak 2013

















    Bu Haber 19682 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS