• AL SANA BAŞKANLIK!

    AL SANA BAŞKANLIK!

    18 Nisan 2017
    Milli Çözüm Dergisi Başyazarı Ahmet AKGÜL'ün Referandum Değerlendirmesi

     
    | Devamı



    AL SANA BAŞKANLIK!


    Oldukça tartışmalı ve karanlık tarafları bulunan bir kısmi Anayasa değişiklik referandumu, beklenenin çok altında, %51’lik bir EVET oranıyla sonuçlanmıştı. Sn. Erdoğan’ın “Atı alan Üsküdar’ı geçer” çıkışına “Atı çalan yakında tökezler”yanıtları, gergin ve tehlikeli bir sürece girildiğini ortaya koymaktaydı. YSK Başkanı’nın“arkası mühürsüz oyların geçerli sayılacağı” açıklamasından, sayım sonuçlarının tutanaklara rakamlar EVET lehine değiştirilerek yazıldığıiddialarına kadar, ne hukukla, ne ahlakla bağdaşmayan konuların kamu vicdanını rahatlandıracak soruşturmalarla netliğe kavuşturulması lazımdı.

    2 Milyondan fazla EVET oyunun çeşitli etkiler ve teknolojik hilelerle sisteme katıldığı konuşulmaktadır. YSK, hem de oylar artık sayılmaya başlanmışken, geçerli ve gerekli olan kuralı değiştirip “mühürsüz oy pusulalarının geçerli olacağını” açıklaması tam bir skandaldı ve yapılan hileye hukuki meşruiyet kazandırma kılıfı olarak yorumlanmıştı. Bu durum BAŞKANLIK diktasının fiilen başladığının ilk alameti mi sayılmalıydı?

    Yakup Murat’ın tespitiyle: “Hiç kimsenin kendisini muzaffer ilan edemeyeceği” bir referandum sonucu ortaya çıkmıştı. Ve hele seçim günü çıkan densiz ve dengesiz bir gazetenin “El Küfrün, Milletin vahideh, El Müslimun ümmetün vahideh” yani“Küfür tek Millettir - Müslümanlar da tek ümmettir” manşetini atması, şaşkınlık ve şımarıklıktan çok öte bir ayrımcılık ve kışkırtıcılık mesajıydı. Böylece referandumda EVET diyenlerin Müslüman, HAYIR diyenlerin ise kâfir ve düşman ilan edildiği açıktı. Biz, hazırladığımız Kur’an’ı Kerim mealinde “Bazı ayetlerde Yahudi ve Hristiyan kimselerin hepsi değil, bunların Siyonist ve emperyalist kesimleri tehlikeli sayılıp dikkatimiz çekilmiştir.” dediğimiz için yersiz ve gereksiz tepkileri törpülediğimiz halde, hakkımızda:“Din ve mezhep farkı gözeterek, halkın bir kısmını diğer kısmına kışkırtmak”ithamıyla mahkeme açan Sn. Savcılar bakalım bu açıkça ve alçakça fesatlıklar ve kışkırtıcılıklar için ne yapacaklardı?

    Adil Gür gibi anketçilerin %61 beklediği Referandum sonuçları, bunun tam 10 puan altında %51 olarak çıkmıştı. %49 civarındaki HAYIR oyları hem Sn. Erdoğan’a hem de Muhalefet Başkanlarına çok anlamlı bir mesajdı. Başta CHP diğer bütün muhalif grupların toplamından fazla HAYIR oyu çıkması, halkımızın siyasi figüranlardan çok daha şuurlu ve sorumlu davrandıklarının ispatıydı. Üstelik %51’lik sonuç, AKP-MHP ve BBP’nin oylarının tam 10 puan altındaydı. Hatta bu sonuçları halkımızın 7 Haziran seçimlerinde AKP iktidarına ve Sn. Erdoğan’a verdikleri mesajın bir tekrarı gibi okumak lazımdı. Hatta sonuçlar belli olduktan sonra, Sn. Binali Yıldırım’ın gece yarısı katıldığı MYK toplantısındaki: “Arkadaşlar burukluğa, moral bozukluğuna gerek yok.” şeklindeki teselli hatırlatması da AKP’deki telaş ve tedirginliği yansıtmaktaydı.

    Çünkü artık AKP içinde:

    • Bu sonuçlardan ders çıkaralım, ötekileştirici siyaset dilini bırakalım…
    • Kürt oylarındaki %10’luk artış mesajını iyi okuyalım ve gereğini yapalım… uyarıları yoğunlaşmaya başlamıştı.

    Ancak, bu ikincisi “Kürt oylarındaki artış mesajının gereğini yapalım…”hatırlatması, “Gizli mahfillerde verilen özerklik’e kılıf hazırlayalım...” teklifi olmasındı? Eh artık Cumhurbaşkanı aynı zamanda AKP Genel Başkanı olacaktı. Yeni Anayasanın 123 Maddesince tanınan yetkiler sayesinde “Kamu tüzel kuruluşlarından” sayılan Güneydoğudaki Belediyelere hatta İstanbul Belediyesine çıkaracağı kanun hükmündeki kararnamelerle “özel statüler” verme kapısı açıktı…

    ABD Başkanı ve Siyonizm uşağı Donald Trump’ın Sn. Erdoğan’ı kutlaması, nasıl okunmalıydı?

    ABD Başkanı ve İsrail hizmetkarı Donald Trump, Referandum sonuçlarıyla ilgili Sn. Erdoğan’ı telefonla arayarak kutlamışlardı. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarının aktardığına göre, Trump Sn. Erdoğan’a “Kampanya sürecini bizzat ve yakinen takip ettiklerini” hatırlatıp “Dostluğumuzu önemsiyorum, birlikte yapacağımız çok önemli işler olduğuna inanıyorum!” buyurmuşlardı. “Amerika ve Avrupa Sn. Erdoğan’ın Başkanlık sistemine karşı” iddialarını boşa çıkaran Siyonist Trump’ın bu iltifatları bile bizim kuşkularımızı ve bulgularımızı haklı çıkarmaktaydı.

    Referandum seçimlerinden hemen önce Abdullah Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan’ın“evet” çağrısı yaparak "100 yıllık Kemalist sisteminin değişmeye ihtiyacı vardır. Yani artık Kemalist ideolojiye dayalı parlamenter sistem Türkiye'nin sorunlarına çözüm bulamamaktadır. En ağır sorun olan Kürt meselesine hiç mi çözüm bulamamıştır. Bu nedenle Kürt sorununun çözümünde olduğu gibi Türkiye'nin genel sorunlarının da çözümlenmesi ve Türkiye'nin gelişmesi için sistemin değişmesi lazımdır ve bu nedenle “EVET” mührü basılmalıdır" uyarıları bölücü başı APO’nun Kürtlere talimatları olarak okunmalıydı.

    Daha önceleri “eyalet sisteminin ve federasyonlara geçişin” güçlü bir Türkiye'de sorun olmayacağını vurgulayan Sn. Recep T. Erdoğan referandum öncesinde "evet" oylarının düşmemesi hatırına üniter yapının en büyük savunucusu olduğunu açıklamıştı. Sn. Cumhurbaşkanı "Eyaletmiş, federasyonmuş, şuymuş, buymuş hiçbiri gündemimizde yok, olmayacaktır. Cumhuriyetimizi üniter yapısı içerisinde ilelebet payidar kılma konusundaki kararlığımızı bir kez daha tekrar ediyorum.” sözlerini inşallah tutacaktı.

    Bu kritik referandum sonuçları nedeniyle çok tartışılacak ve herhalde nice başları ağrıtacak en önemli konu; mevcut kanunlara ve Milli vicdan olgusuna sığmayan bir yaklaşımla, sandıklar açıldıktan ve oy sayımı başladıktan sonra YSK’nın aldığı “Arkası mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayıldığı” kararıydı. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’in açıklamaları bazı AKP’lilerin bile kabaran vicdanlarını yatıştırmamıştı. Sandıklar açılıp oy sayımı başladıktan sonra, üstelik bu husustaki açık ve kesin kanuni mecburiyetleri hiçe sayarak,“arkası mühürsüz oy pusulalarını geçerli saymak” nasıl bir mantıktı? Bir futbol maçı başladıktan sonra tarafını tuttuğu takım lehine oyun kurallarını değiştirmekle bunun ne farkı vardı? Hatta AKP’li kurmayların defalarca eleştirtip karşı çıktıkları, CHP’nin tek parti diktası dönemindeki “Açık oy, gizli tasnif” dayatması ile bu karar aynı kapıya çıkardı. Vali ve Kaymakamların CHP ile ve ilçe başkanı sayıldığı, Jandarma çavuşlarının ve emniyet mensuplarının CHP militanı gibi davrandığı bir ortamda, sandık başında CHP dışındaki partiye mühür basmak, elbette suçlulukla damgalanmaktı; yetmez bu baskılara rağmen muhalif partililere verilen oylar da, gizli tasnif-sayım esnasında yırtılıp atılmaktaydı. Her fırsatta bu tür barbarlıkları gündeme taşıyıp mangalda kül bırakmayan AKP kurmayları ve yandaş takımı, YSK’nın bu son kararına karşı niçin suskunlardı? Çünkü böyle arkası mühürsüz oylardan toplamda on binlerce kullanıldığı kanaatini oluşturan, ve çok farklı il ve ilçelerde telefon kaydı yayınlanan onlarca görüntü vardı. Rahmetli Erbakan Hoca’ya da, Konya’dan bağımsız aday olduğu süreçte böyle bir tuzak tezgahlanmış, “Bağımsız adayların oy pusulalarının arkasına mühür basılacak mı, basılmayacak mı?” Tartışmalarıyla kafalar karıştırılmıştı. “Ne pahasına olursa olsun Erbakan meclise sokulmamalıdır!” kararı alan dış güçler ve masonik mahfiller, bu kafa karışıklığı ile şunu amaçlamışlardı: “Eğer mühürlü oylar az çıkarsa onu geçerli sayıp Erbakan’ı Meclise sokmayız. Şayet mühürsüz oylar az çıkarsa onu geçerli sayarız!” Ama Allah’ın lütfuyla Erbakan Hoca, mühürlü pusulalar geçerli sayılsa 2 milletvekili, yok mühürsüz pusulalar geçerli sayılsa yine 1 milletvekili (toplam 3 milletvekili) oyu alarak, Şeytanilerin oyunlarını boşa çıkarmıştı. Hatta, hala Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi, güya yanlış anlamış rolüyle, çıkardığı Bugün Gazetesinde “Ey Konyalılar, sakın mühür basmayın ve oylarınızı boşa çıkarmayın!” çağrısı yapmış, Adalet Partililerin Gazetesinin o sayısını binlerce alıp dağıtmış ve böylece Erbakan Hoca’nın bir milletvekili çıkaracak kadar oylarının iptal edilmesine sebep olmuşlardı!?

    YSK’nın tavrı, gelecekle ilgili umutları karartmıştı!

    YSK, Anayasanın 79. Maddesi uyarınca kurulmuş saygın ve tarafsız bir kurum konumundaydı. Yüksek Yargı mensuplarından seçilen 7 asil, 4 yedek üyeden oluşmaktaydı. Bu üyelerin 6’sı Yargıtay, 5’i ise Danıştay tarafından belirlenmiş olmaktaydı. Bu referandum neticesinde ve tamda oyların sayım sürecinde YSK’nın aldığı “Arkası mühürsüz oyların geçerli sayıldığı” kararı, kafaları karıştırmakla kalmamış, gelecek umutlarımızı da karartmıştı. Üstelik YSK’nın Referandum öncesi yayımladığı yönetmelikte aynen aktardığı bir kanuni kuralı, ardından üyelerin toplanıp “bunu uygulamayacağız!” kararı alması, aslında AGİT’in raporundan, Batılı Siyonist yazarların şantaj içerikli yorumlarından ve yerli muhalefetin itirazlarından çok daha üzücü ve ürkütücü bir yaklaşımdı. Mevcut yasaya rağmen nasıl böyle bir karar alındığını(!?) yanıtlamak yerine “canım, daha önce de benzer kararlar alınmıştı...” şeklindeki mazeretlere sığınılması ise, kuşkularımızı daha da arttırmaktaydı… Yoksa hukuk devletinden, kanun devletine mi kayılmaktaydı? Böylece kuvvetler ayrılığının, kuvvetler ortaklığına ve her türlü yetkinin tek elde toplanmasına yol açacak BAŞKANLIK’ın ilk adımları mı atılmaktaydı? Sorularının doğru ve duyurucu yanıtlarını beklemek halkımızın hakkıydı!

    Ve üstelik bu referandumda yurt dışında kullanılan oylarda arkası mühürsüz pusulaların geçersiz sayıldığına dair resmi raporlar ve tutanaklar hazırlanmıştı. Şimdi bu çelişki nasıl izah olunacaktı?

    Bu mühürsüz ve kontrolsüz pusulaların yandaşlara dağıtılmadığı veya matbaalardan alınıp sandıklara atılmadığı nasıl ispatlanacaktı?

    AGİT’ten referandum açıklaması

    AGİT’ten gelen anayasa referandumu ile ilgili son dakika açıklaması ise Sn. Erdoğan’a yönelik bir şantaj olduğu sırıtmaktaydı. Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Birimi (AGİT / DKİHB) tarafından oluşturulan Sınırlı Referandum Gözlem Heyeti’nin (SSGH) düzenlediği basın toplantısında konuşan Heyet Başkanı Tana de Zulueta referandumda "evet" ve "hayır" taraflarının "eşit olmayan koşullarda" yarıştığını vurgulamıştı. Açıklamada “Oy sayım prosedüründe son değişiklikler önemli bir güvenceyi ortadan kaldırdı. YSK'nın mühürsüz pusulalar hakkındaki kararı kanunla çelişkili” ifadesi kullanılmıştı.[1] Bunlar doğru saptamalardı, ama yanlış amaçlıydı. Sn. Erdoğan’ı daha çok avuçlarına alma ve Kürtlere özerklik dayatmasına zorlama kasıtlıydı.

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) referandum ile şu tespitlerini açıklamıştı.

    * Anayasa referandumu eşit olmayan bir ortamda yapıldı.

    * Oy sayım prosedüründe son değişiklikler önemli bir güvenceyi ortadan kaldırdı. YSK'nın mühürsüz pusulaların geçerli olacağı hakkındaki kararı hukuka ve tarafsızlık olgusuna aykırıydı.

    * Ziyaret ettiğimiz sandıklar arasındaki, pek azı referandum gününde düzenli ve verimli durumdaydı.

    * Referandum genel olarak standartları tutturamadı, hukuki altyapı gerçekten demokratik bir süreç için yeterli sayılmazdı.

    * Anayasa referandumunda idari kaynaklar ve devlet imkânları "evet" kampanyası lehine uygunsuz olarak kullanıldı.

    * Medyada tarafların eşit şekilde yer almasına ve adil propaganda yapmasına izin ve imkân sağlanmadı; YSK'nın tarafsız içeriği engelleme yetisi ortadan kaldırıldı.

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'la ilgili yazılarıyla tanınan eski Pentagon yetkilisi ve American Enterprise Institute yazarı Michael Rubin’in, referandum sonucunu değerlendirdiği yazısında, “bölünecek ve kan gölüne dönüşecek bir Türkiye tablosu” çizmesi de, ülkemize yönelik Siyonist senaryoların açığa vurulmasıydı.[2]

    Darbeyi önceden bilmesi ile Türk kamuoyunda tanınan Yahudi Michael Rubin'in analizine göre, referandum sonucunda yaşanan en önemli gerçeklik; 'Türkiye'de yönetim biçiminin değişime uğrayarak esasen bir diktatörlük kurulmuş olmasıydı'. Seçim saatleri boyunca çeşitli videolarda usulsüzlükler olduğunun gözlendiğini belirten Rubin, HDP seçmeninin ağırlıklı olduğu yerlerde AGİT gözlemcilerinin sandık başından uzaklaştırılmaları, YSK'nın sandıklar açılmaya başladıktan 1 saat sonra ani bir kural değişikliğine kalkışması ve CHP'nin itiraz ettiği 2.5 milyon oy konusunu da yorumlamıştı.

    Yandaş Star yazarı Lütfü Oflaz bile, anayasa değişikliği referandumuyla ilgili olarak kaleme aldığı yazısında "Güçten düşene en önce tekmeyi vuran fırsatçılığı, hiç şüphem yok ki, yarın Tayyip Erdoğan da iktidardan düşse, ilk tekmeyi yine onlar vuracaklardır" ifadelerini kullanmıştı. Lütfü Oflaz'ın 'Tayyip Erdoğan'a değil gücüne tapıyorlar!' başlığıyla yayımlanan yazısındaki:

    "Bunlar her dönemin güce tapıcılarıdır! Şimdi de herkesten fazla Tayyip Erdoğan'a tapan bunlardır. Bunlar Tayyip Erdoğan'ın iktidar yürüyüşüne başladığından beri yanında olanları, Erdoğan karşıtlığıyla suçlayıp dışlayanlardır. Aslında bunlar Tayyip Erdoğan'a tapmıyorlar; onun gücüne tapıyorlardı!” tespitleri haklıydı.[3] Ancak Lütfü Oflaz gibilerin gaflet ve cehaleti ise, AKP iktidarının asla yıkılmayacağı zannıydı!

    Erdoğan’ın Türkiye’sini NATO’dan atma zamanı gelip dayandı! mı?

    ABD gazetesi Huffington Post, “Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın iktidara gelmesinin ardından Türkiye’nin NATO’dan giderek uzaklaştığını ve İttifakın Türkiye’yi ihraç etme zamanının gelip dayandığını” yazması Türkiye’ye yönelik bir HAÇLI savaşı hazırlığı ve Kürtlere özerklik dayatması mıydı?[4]

    Huffington Post’ta Stanley Weiss imzasıyla yayınlanan makalede, NATO’nun ‘ittifaka ihanet eden’ bir üyesini ihraç edecek mekanizması bulunmadığı, aksine NATO anlaşmasının 5. Maddesine göre bir NATO üyesine yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayıldığı ve tüm bu etkenlerin NATO için Aşil’in Topuğu’na dönüştüğü vurgulanmıştı. Türkiye’nin talepleriyle beraber, NATO için 5. Maddeye bağlı olarak ittifakın değerlerini paylaşmayan ve davranışlarıyla müttefiklerini tehlikeye sokan ‘sorunlu bir üyeyi’ hizaya sokma zamanının geldiği hatırlatılan makalede şu küstahça ifadeler yer almıştı:

    “Türkiye yarım yüzyıl boyunca Ortadoğu’da Müslüman çoğunluğa sahip bir ülkenin laik ve demokratik olabileceğini kanıtlayan sadık bir müttefik konumundaydı. Ancak Suriye’deki IŞİD’e verdiği bilinen destekle NATO’daki müttefiklerinden oldukça uzaklaşmış durumdadır. İslamcı Recep Tayyip Erdoğan 2003’te iktidara geldiğinden beri Türkiye keskin bir şekilde otoriterleşmeye yanaşmıştır, İslamcı teröristleri kucaklayarak bölgede tamamlayamayacağı savaşlara hazırlanmaktadır. IŞİD’le savaşan 25 milyonluk Kürtlerle çatışmalar yoğunlaşmış; Kasım ayında uçağı düşürülen Rusya ile soğuk savaş giderek ısınmaya başlamıştır. Şehirlerinde bombalar patlarken ve sınırları düşmanlarıyla kuşatılırken Türk liderlerin NATO’dan kayıtsız şartsız destek talep etmeleri aymazlıktır!”sözleri Haçlı Siyonistlerin sinsi amaçlarını ortaya koymaktadır.

    NATO’nun Türkiye’yi savunmak yerine bu ülkenin Batı’ya yönelik saldırganlıklarını gözden geçirmesi gerektiği hatırlatılan makalede, “Eğer bu saldırganlıklar yabana atılamayacak boyuttaysa ki kesinlikle öyledir, NATO üst kurulu sürekli saldırgan tavırlarla uluslararası toplumu 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeden önce Türkiye’yi resmen ihraç etmeli” çağrısı yapılması Milli Çözüm’ün yıllardır uyardığı hıyanetleri açığa vurmaktadır.

    “Batı’nın müttefikleri (PKK ve PYD) 2 yıl önce IŞİD savaşçılarını Kobani’den atmaya çalışırken Türk tanklarının sınırda sessizce beklediği” vurgulanan yazıda, Türkiye’nin IŞİD’le savaşırmış gibi görünürken Suriye’de YPG mevzilerini bombaladığıhatırlatılıp şunlar aktarılmıştır:

    “YPG İslamcı teröristlere karşı ABD ile çok yakın ilişki içerisindedir. Artık ABD’nin Erdoğan’ın Türkiye’si yerine Kürtleri seçme zamanı gelmiştir. ABD’nin desteğiyle bir Kürt devleti bölgeyi istikrara kavuşturacak değerli bir bölgesel müttefik olabilir. Başka bir deyişle Kürdistan Türkiye’nin eskiden oynadığı rolü üstlenebilir.”

    İşte Sn. Erdoğan, açığa çıkan bütün bu küstahlıkları ve Türkiye’yi parçalayıp Kürdistan’ı kurma çabaları dikkate almadan kendi başına buyruk davranırsa, korkarız ki, kendisinin de ülkemizin de başına büyük belalar sarılacaktır.

    ABD’ye yayın yapan Foreign Affairs (FA) dergisi de kendi sinsi plan ve palavralarını,öngörü yorumları gibi aktarıp, bu göre referandum galibiyetinin özünde Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan için büyük yenilgiler de barındırdığı yazılmıştı.[5]

    Derginin aktardığına göre, bundan sonraki süreçte Erdoğan, başarısında büyük etkiye sahip olan toplumu kutuplaştırma politikasını daha fazla derinleştirmeye çalışacaktı.

    “Sn. Erdoğan'ın, referanduma uzanan süreç boyunca izlediği strateji kabalığı, 'Hayır' propagandası yapanlara karşı takınılan ve şiddete varabilen tavrı, Kürtler üzerinde uygulanan şiddet politikası ve muhalif Kürt siyasetçilerin tutuklanmaları, hazırlık süreci üzerinde adil olmayan bir dengesizlik oluşturulması, 15 Temmuz sonrasında muhaliflerin büyük ölçüde tutuklanmış olmaları ve halk üzerinde oluşturulan korku imparatorluğu büyük sorunlara yol açacaktır” sözleri de bütün şeytani planların Büyük Kürdistan hedefine yoğunlaştığını ortaya koymaktaydı.

    Özetle; Evrensel hukuka ve Anayasal demokratik kurallara aykırı bir hazırlıkla, üstelik OHAL ortamında ve tüm devlet imkanlarının EVET yönünde kullanılıp halkın açıkça baskı altına alınmasıyla ancak varılan %51’lik sonuç, hiç kimseye ve ülkeye hiçbir yarar sağlamayacaktı.

    • Meclis yetkilerinin kısıtlanması ve Cumhurbaşkanına Meclisi feshetme yetkisi tanınması

    • Başkana Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülkeyi yönetme yetkisi sunulması

    • Kuvvetler ayrılığının ve hele yargı bağımsızlığının aşındırılması

    • Seçilmeyip atanmış Başkan yardımcılarına dokunulmazlık zırhı ve Başkana vekalet imkânı sağlanması başımıza büyük sıkıntılar ve sarsıntılar açacaktı.

    Sonuç olarak:

    Sn. Erdoğan şimdilik, yıllardır kafasına koyduğu –hatta bazı odaklarca sokulduğu- anlaşılan BAŞKANLIK amacına ulaşmıştı. Bu aşamada Bakara 216 ayetini hatırlatmak en uygun olanıydı: “(Ey mü’minler) Hoşunuza gitmediği (rahatına ve dünya hayatına düşkün nefislerinizin istemediği) halde (imtihan sırrı, haysiyet ve hürriyetinizin korunması amacıyla) Kıtal (savaşıp vuruşmak) üzerinize yazıldı (farz kılındı). Aslında hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz ve arzuladığınız bir şey de, olur ki sizin için şerli ve zararlıdır. (Her şeyin doğrusunu ve hayırlısını) Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[6]

    Mekri ilahi ve intikamı Rabbani; Hakka ve halka karşı mekir=hile ve tuzak hazırlayanları, bu nefsi ve sinsi planlarını kendi başlarına dolamak şeklinde ortaya çıkardı: “Gerçek şu ki, (zalimler ve hainler, mü’minlere ve İslami girişimlere karşı) onlar hileli planlar kurdular (ve kuracaklardır). Oysa onların (şeytani) hile ve hazırlıkları, dağları yerinden oynatacak (derecede nükleer silahlara ve teknolojik imkânlara dayanmış) olsa da, Allah katında kesinlikle onları (boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak) plan ve programlar vardır! (Allah zalim güçlerin mekir ve tuzaklarını kendi başlarına saracaktır).”[7]

     


    [1] 17 Nisan 2017 – Kaynak: Reuters

    [2] 17 Nisan 2017 - https://tr.sputniknews.com

    [3] 21,02,2017 - http://www.star.com.tr/

    [4] 17 Nisan 2017 - https://tr.sputniknews.com

    [5] Bak: 17 Nisan 2017 - https://tr.sputniknews.com

    [6] Bakara: 216

    [7] İbrahim: 46




























    Bu Haber 3317 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS