• AKP'NİN DİN VE VE DEVLET TAHRİBATI

    AKP'NİN DİN VE VE DEVLET TAHRİBATI

    08 Ağustos 2017

     
    | Devamı



    AKP'NİN DİN VE VE DEVLET TAHRİBATI


    Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit’teki köşesinden kuru sıkı uyarılarının yer aldığı bir özeleştiri yazısı kaleme almıştı. Riyakârlık yapan Dilipak'ın eleştirilerinin hedefi ise muhafazakâr camiaydı ve böylece AKP iktidarının tahribatı saklanmaya ve aklanmaya çalışılmaktaydı.

    Yazısına bir itirafla başlayan Dilipak önce "Biz zalimlerden olduk" dedikten sonra: "Biz'Allah’ın ipi'ni bıraktık, Allah da bizim ipimizi bıraktı. Ve biz kendi hakkımızdaki hükmümüzü değiştirmeden Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecek" buyurmuşlardı. Servet ve iktidarın Müslümanlar üzerinde kötülüğe dönüştürücü bir gücü olduğunu da söyleyen Dilipak, Fetullah Gülen'in durumunu örnek göstermiş, AKP’nin de aynı akıbete uğrayabileceği imasında bulunmuşlardı.

    “Önce şunu itiraf edelim: İnni küntü minezzalimin (Biz zalimlerden olduk). Başımıza gelen felaketler, Şeytanın ve düşmanlarımızın hilelerinin sonucu değil, bizim zaaf ve yanlışlarımızın sonucudur. Şeytan ve onun askerleri, Allah’ın müttaki kullarına hiçbir zarar veremez. Biz “Allah’ın ipi”ni bıraktık, Allah da bizim ipimizi bıraktı. Ve biz kendi hakkımızdaki hükmümüzü değiştirmeden Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecek… Biz bu noktaya nasıl geldik ona bakın. Doğru ve güzel şeyler de yaptık, yanlışlar da yaptık… Bakın 28 Şubat’ta zulüm vardır ve direndik. Ama bugün iktidar ve servet bizi şımarttı. Gücümüz ve servetimiz aklımız ve imanımızın önüne geçti. Sabrı ve şükrü bırakıp dünya malı, makamı için birbirimizle didişmeye başladık…

    Hızla dünyevileşiyoruz… Bakın Graham Fuller, 12 Mart sonrası bunun farkına varmıştı. Servet ve iktidarın Müslümanlar üzerindeki dönüştürücü gücünü görmüştü. Fetullah Gülen bu projenin ürünü olarak hayat buldu. Evet “servet ve iktidar dönüştürücüdür." Biz bu gücü, toplumu ve devleti, kendi inanç, tarih ve geleneğimiz doğrultusunda dönüştürmek için istedik. Ama bu güç, önce kendine sahip olanları dönüştürmeye başladı. Farkına varmadan dönüşüyor / dönüştürülüyoruz.

    Elbette servet ve iktidara ihtiyacımız var, ama din, bunlara ulaşmanın basamağı olmamalı. Dini hedeflere varmak için bunlar basamak olmalı. Önceliklerimiz yer değiştirmemeli… Bu işlere girerkenki düşüncelerimiz, bakış açımızla, bugün geldiğimiz yer aynı mı? Bana göre aynı değil. Önceleri çile’yi yüceltiyorduk, şimdi “Haz”ı önceliyoruz, dün “Tevazu”yu yüceltiyorduk, şimdi “kibir”le tanışıyoruz, dün “veriyorduk”, şimdi almaya çalışıyoruz. Dün ölümü ve ötesini düşünüyorduk, şimdi yaşamanın hazzı ve keyfini düşlüyoruz… Müstekbirleri taşlarken, gün gelip bizim müstekbirleşeceğimizi hiç düşünmemiştik. Kimi radikallerimize baksanıza nasıl da savruluverdiler. Sorun şu ki; bu sayı artarak devam ediyor. Bunu durdurmamız, geri çevirmemiz gerek… Kimimiz din büyüklerimizi İlah ve Rab edindik... (Dilipak bile bile gerçeği gizliyor ve asıl siyasi liderlerinin tabulaştırılıp tağutlaştırıldığını dile getiremiyordu.) Peygamberlerin bile sahip olmadıkları güçleri onlarda vehmetmeye başladık... Şeytan’ın bizleri Allah’la aldatmaması için Kur’an-ı Kerim bizi uyarmıştı ama yine aldandık. Bizden öncekilerin düştükleri çukura biz de düştük. Şimdi düşünüp bu yoldan uzaklaşmamız gerek.”

    Abdurrahman Dilipak büyük bir ustalıkla, bu ahlaki tahribatların asıl sorumlusu ve doğurucusu olan AKP iktidarını ve dindar kahraman kılıflı kurmaylarını uyarmak yerine, sadece taraftarlarını ve halkı suçlayarak güya özeleştiri yapmakta ve bilgiçlik taslamaktaydı. Her nedense FAİZİN, FUHŞUN, KUMARIN tahribatına, AB, ABD ve İSRAİL hizmetkarlığının yozlaştırıcı sonuçlarına hiç dokunmamıştı.

    Milat yazarı ve AKP yalakası Serdar Arseven’in arsızlığı!

    ODTÜ'den bir grup “öğrenci”, yoğun talep üzerine(?) kız ve erkeklerin birlikte kullanabilecekleri bir “WC”yi “hizmet”e sunmuşlardı!.. Bu haberi görür görmez, bu zihniyetin“Ata”sı aklına takılmıştı, diğer yandaş yalaka Serdar Arseven’in… Abdullah Cevdet, “Türk ırkının daha iri yarı, daha uzun boylu olması için yurt dışından DAMIZLIK ERKEK!”getirilmesini teklif eden radikal laik!.. adammış!.. Sonra… “Üçüncü Cinsiyet” gelmiş aklına... Bu“hizmet”, tesislerden bayan için olanını mı bay için olanını mı kullanacağını bilemeyen “üçüncü cinsiyet”i rahatlatacak bir şey olmalıymış…

    Sonunda Bay Arseven de bir itirafta bulunmuşlardı:

    “Dostumuzun tartışmaya açılmasını ısrarla talep ettiği asıl mesele: “Yüce Allah, nice yıldır bunca ihsan ve imkân buyurduğu halde, ODTÜ niçin hâlâ Türkiye'nin en çok tercih edilir üniversitesidir?   Biz niçin daha iyisini ortaya koyamadık ya da bizim imzamızı taşıyan çok iyi üniversitelerimiz niçin olamadı?!”

    Kendilerine Erbakan’ca bir yanıt verelim: Çünkü mayanız yoktu… İktidarınız var, ama davanız yoktu…

    Bu Serdar Arseven’in 3. cinsiyet dediği eşcinsellere resmiyet ve serbestiyet kazandırmak için dindar kahraman AKP iktidarının, hem de AB’nin talimatıyla nasıl çırpındığını, hatta eşcinsellerin hatırına Şehitler Köprüsünü nasıl onların renkleriyle ışıklandırdığını bilmiyor muydu, yoksa “kendilerini zemzem, alemi sersem mi sanıyordu?” Bu münafık takımının kendi aralarında “Ah şu Milli Çözüm Dergisi de olmasa (sahte) kahramanlığımızı herkese inandıracağız” dediklerini de biliyoruz.

    Küresel Sapkınlık

    Eşcinsellik sapkınlığını Kapitalist sermaye ve markalar destekliyordu… Küresel terörden daha hızlı yayılıyordu… Ve Küresel terörden daha büyük yaralar açıyordu!

    Eşcinsellik sapkınlığı küresel sermayenin ve Siyonist merkezlerin eliyle tüm dünyaya yayılmaktaydı. MasterCard, Hollywood, Twitter, Scorp, You Tube gibi dev şirketlerin eliyle tüm dünyayı zehirleyen LGBTİ hareketi, toplumların aile yapısını açıkça tehdit ve tahrip ediyorlardı. Avrupa’da had safhalara çıkan ve aile yapısını bozan eşcinsellik hastalığı Türkiye’de de özellikle AKP döneminde hızla yayılmaktaydı. Dev sermayelerle eşcinselliğe özendiren filmler hazırlanmakta, Üniversitelerde karışık tuvaletler açılmakta, köprüler ışıklandırılmakta ve bayrakları asılmaktaydı. Eğer Türkiye’deki Eşcinsellik Propagandası Devam Ederse, Türk Aile Yapısını Kökten Sarsacaktı! Boğaziçi Üniversitesi’nin ardından ODTܒde de karma tuvalet rezaleti uygulamaya başlanmıştı. 32 bin 48 öğrencisi olan okulda, 400 öğrencinin isteği üzerine karma tuvalet açılması AKP’nin kahramanlığıydı. Geçtiğimiz ay da LGBTİ yürüyüşü düzenleyen ODTܒlü bir grup öğrenci, yürüyüş boyunca aile karşıtı sloganlar atmıştı.

    1993’te yapamadıklarını, 2003 yılında ve AKP iktidarında başarmışlardı!

    • İlk kez 1993 yılında “Cinsel Özgürlükler Haftası” adıyla düzenlenmek istenen rezalete izin verilmemişti. O tarihte İstanbul Valiliği etkinliklere ve yürüyüşe izin vermemiş, taşkınlık yapanlar göz altına alınmıştı. Yurt dışından gelen sapkınlık yanlıları da sınır dışı edilmişti.

    • İstanbul’da ilk sapkın yürüyüş AKP iktidarında ve 2003 yılında gerçekleştirildi. 2003 yılında ancak 20-30 kişiyle yapılan bu yürüyüş, her yıl katlanarak büyüdü. 2013 yılında İstiklal Caddesindeki yürüyüşte ise 30 bin kişiyle adeta şov yapılmıştı.

    • Panel, forum, atölye, tiyatro gösterisi gibi pek çok ücretsiz etkinliğin olduğu hafta, 25 Haziran’da düzenlenecek 15. İstanbul LBGTİ Onur Yürüyüşüyle son bulacaktı.

    2017 Yılına geldiğimizde ise:

    • Cem Özer’in başrollerde oynadığı ve önümüzdeki günlerde vizyona girecek olan sapkınlığın propagandasının yapıldığı sinema filmi tamamlanmıştı.

    • 15 Temmuz Şehitler Köprüsü kısa süreliğine de olsa “Onur Haftası” nedeniyle sapkınların renkleriyle ışıklandırılmıştı.

    • Üniversitelerde kızlı-erkekli (cinsiyetsiz) karma tuvaletler açılmıştı.

    • 19-25 Haziran tarihi bütün dünyada ve ülkemizde maalesef “Onur Haftası” adı altında zihinlere kazınmıştı.

    • MasterCard, Hollywood, Lewis, Peta, Twitter, Scorp, Yahoo, You Tube, Spotify, Link, American Airlines, Facebook gibi küresel şirketler tarafından maddi ve manevi olarak tam destek sağlanmıştı.

    MAK’ın Araştırması ve AKP’nin Ayarı!

    İktidara çok yakın MAK Danışmanlık Anket Şirketi 12-18 Haziran tarihleri arasında"Türkiye'de toplumun dine ve dini değerlere bakışı" üst başlığı altında bir çalışma yayınlamıştı. Anket, 30 büyükşehir, 23 il, 154 ilçede 5 bin 400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılmıştı. Sonuçları oldukça ilginç. MAK Danışmanlık Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kulat,araştırmanın finansmanının kendi şirketi tarafından karşılandığını özellikle hatırlatmıştı. Herhalde yanlış anlaşılmalardan kuşku duyulmaktaydı!

    "İslamcılık" kamuflajıyla 15 yıldır yönetilen bir ülkede toplumun nasıl bir manevi yıkım yaşadığını görmek açısından sorulan sorular, ulaşılan sonuçlar, bazı analiz ve yorumlar oldukça çarpıcıydı ve ufuk açıcıydı.

    "Allah'ın varlığına, birliğine bizi yaratıp yaşattığına inanıyor musunuz?”şeklindeki soruyu yıllardır yüzde 99'u Müslüman diye ifade ettiğimiz toplumun sadece yüzde 86'sı Evet, diye yanıtlamıştı. Allah'ın sadece varlığına bizi yarattığına inanıyorum, ama her şeye karıştığını, düşünmüyorum diyen literal anlamda DEİST diye ifade edilebileceklerin oranı yüzde 6’ydı. Hayır, Allah'a inanmıyorum diyerek ATEİST olduğunu ifade edebileceklerimizin oranı yüzde 4, farklı çekincelerle bu soruya Cevap yok/Kararsız diyenlerin oranı yüzde 4 olarak saptanmıştı.

    Ortaya çıkan bu sonuçla; toplumun inanç erozyonuna karşı ivedilikle bir manevi kalkınma seferberliğine ihtiyaç duyulduğu açıktı.

    “Meleklere inanıyor musunuz?” sorusuna, araştırmaya katılanların yüzde 75'inin yanıtı Evet, olmaktaydı. Hayır, gözümle görmediğim varlıklara inanmam, diyenlerin oranı yüzde 15. Cevap yok/Kararsız oranı ise yüzde 10’u bulmaktaydı.

    “Kur'an-ı Kerim ve diğer kitapların vahiyle geldiğine inanıyor musunuz?”sorusuna katılımcıların yüzde 76'sı EvetHayır, inanmıyorum diyenlerin oranı yüzde 14, cevap vermeyen veya kararsız oranı ise yüzde 10 civarındaydı.

    “Peygamberlere inanıyor musunuz? Hz. Muhammed (SAV) sizin için her anlamda örnek alınacak rol model/örnek insan mıdır?” sorusunu katılımcılarınyüzde 63'ü Evet, şeklinde yanıtlamıştı. Yüzde 20'si Evet, Peygamberlere inanıyorum ama her konuda Hz. Muhammed (SAV) örnek alınacak rol model/örnek değildir cevabını veriyorlardı.Hayır, Peygamberlere inanmıyorum, diyenlerin oranı yüzde 9. Cevap yok/Kararsız oranı ise yüzde 8’i bulmaktaydı.

    “Öldükten sonra dirileceğinize ve bu dünyada yaptıklarınızdan hesaba çekileceğinize inanıyor musunuz?” şeklinde AHİRET İNANCI konusunda toplumsal algıyı anlamaya yönelik soruya, araştırmaya katılanların yüzde 73'ü Evet, diyorlardı. Aynı soruya katılımcıların yüzde 10'u ise, öldükten sonra dirileceğime inanıyorum ama hesaba çekilmeye inanmıyorum, derken, Hayır, öldükten sonra dirileceğime ve bu dünyada yaptıklarımdan hesaba çekileceğime inanmıyorum diyenlerin oranı yüzde 9. Cevap yok/Kararsız diyenlerin oranı da yüzde 8 olmaktaydı.

    “Kur'an-ı Kerim'in Türkçe mealini hiç okudunuz mu?” sorusunu katılımcıların sadece yüzde 17'si EVET, yüzde 60'ı HAYIR, yüzde 23'ü ise KARARSIZ/GÖRÜŞ YOK şeklinde yanıtlamışlardı.

    “Cennete gideceğiniz kesin olsa; şu an Cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna EVET diyenlerin oranı yalnız yüzde 15, HAYIR diyenlerin oranı yüzde 65, KARARSIZ/GÖRÜŞ YOK oranı yüzde 20 olmaktaydı. Yani Müslümanların %85’i Cennete ulaşmaktansa, dünyada yaşamayı tercih ediyorlardı.

    “Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (SAV) hayatını hiç okudunuz mu?”sorusuna katılımcıların yüzde 23'ü EVET, yüzde 65'i HAYIR derken, KARARSIZ/GÖRÜŞ YOK diyenlerin oranı yüzde 12 kadardı.

    “İslam dini ile ilgili bilgileri daha çok hangi kaynaklardan öğreniyorsunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 30'u dini kitaplar derken yüzde 45'i internet, yüzde 20'si birine sorarak yüzde 5'i de KARARSIZ/GÖRÜŞ YOK diyorlardı.

    “Herhangi bir dini cemaate veya tarikata bağlı bulunuyor musunuz?”sorusuna EVET diyenlerin oranı yüzde 15 iken, HAYIR diyenlerin oranı yüzde 60, KARARSIZ/CEVAP YOK diyenlerin oranı yüzde 25 civarındaydı.

    Araştırmayı yürüten saha ekiplerinin aktardığı bilgilere göre özellikle bu soruya cevap verirken katılımcıların çok çekingen ve tereddütlü yaklaştıkları, bir kısmının bir tarikat ya da cemaat bağlantısı olmasına karşılık bunu ifadeden çekindikleri anlaşılmaktaydı.

    “Dini bir cemaat görünümlü FETÖ terör örgütü tarafından yapılan 15 Temmuz darbe teşebbüsü dini grup, cemaat ya da tarikatlara bakışınızı nasıl etkiledi?” sorusuna vatandaşların yüzde 30'u olumsuz ya da şüphe ile bakmama neden oldu derken, yüzde 50'si, cemaat ya da tarikatların daha sıkı, illegal yapılanmalara zemin oluşturmayacak şekilde denetlenmesi gerektiğini açıklamışlardı. Yüzde 12'si ise dini grup, cemaat ya da tarikatlara bakışım değişmedi şeklinde yanıtlamış; yüzde 8'i ise KARARSIZ kalmıştır.

    “Siyasi bir seçimde (belediye-milletvekili vs.) adayın dinine düşkün biri olması sizin için ne kadar önemli?” sorusunu katılımcıların yüzde 51'i ÇOK ÖNEMLİ, yüzde 24'ü KISMEN ÖNEMLİ, yüzde 20'si ÖNEMLİ DEĞİL, yüzde 5'i KARARSIZ şeklinde yanıtlamıştır.

    “İslam ülkelerinin (Hristiyan ülkelerin dini lideri papalık gibi) HALİFELİK benzeri bir dini liderliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusunu, araştırmaya katılanların yüzde 54'ü EVET, yüzde 40'ı ise HAYIR şeklinde cevaplamıştır. Yüzde 6'sı ise KARARSIZ kalmıştır.

    Bu anketin asıl son soruyu gündeme taşımak ve “İşte bakınız toplumun %50’den fazlası HİLAFET istiyor!” kanaatini oluşturmak için yaptırıldığı sırıtmaktaydı. Zira sadece %17’sinin o da ara sıra Kur’an Meali okuduğu bir toplumda, Kur’an ahkamına bağlı bir adalet nizamını uygulayacak bir HALİFEYİ isteyenlerin %51 oranında çıkması imkânsızdı… Anlaşılıyor ki bu rakam ısmarlamaydı ve talimatla yazdırılmıştı… 15 yıldır iktidarda olmasına rağmen toplumu FAİZ, FUHUŞ, KUMAR gibi kesin haramlardan uzaklaştırmaya, KISAS (Haksız yere cana kıyan katillerin asılması) gibi caydırıcı Kur’ani cezaları uygulamaya yönelik hiçbir ciddi adım atmayan AKP iktidarı, kahraman Genel Başkanlarına bir de göstermelik HALİFE sıfatı yakıştırıp toplumu avutma ve oyalama sevdasındaydı. Çünkü tarihte hiçbir iktidar bu denli pervasız din istismarına kalkışmamıştı.

    Bu çalışma 12 Haziran- 18 Haziran 2017 tarihleri arasında Türkiye'de Toplumun Dine ve Dini Değerlere Bakışı Araştırması üst başlığı ile MAK DANIŞMANLIK tarafından 30 Büyükşehir ve (Ağrı, Aksaray, Artvin, Bayburt, Bitlis, Bolu, Düzce, Elazığ, Giresun, Gümüşhane, Karaman, Karabük, Kars, Kastamonu, Kırıkkale, Kırklareli, Kütahya, Nevşehir, Osmaniye, Sinop, Bilecik, Yozgat, Uşak) 23 il, 154 ilçede 5400 kişi ile YÜZYÜZE görüşmelerle yapılmıştır. Genelde dindar bilinen iller dışında daha laik çevrelerde yapılmış olsaydı, daha acı ve çarpıcı sonuçların çıkacağı açıktır.

    Araştırmada deneklerin belirlenmesinde %53,5 erkek, %46,5 bayan olmak üzere cinsiyet dengesi oluşturulmaya çalışılmıştır.

    “Allah’ın varlığına, birliğine ve bizi yaratıp yaşattığına inanıyor musunuz?” şeklindeki soruya yıllardır %99'u Müslüman diye ifade ettiğimiz toplumun %86’sı Evet derken aynı soruya;Allah’ın sadece varlığına bizi yarattığına inanıyorum ama her şeye karışacağını düşünmüyorum diyen literal anlamda DEİST diye ifade edilebileceklerin oranı %6, Hayır, Allah’a inanmıyorum diyerek ATEİST olduğunu ifade edebileceklerimizin oranı %4, farklı çekincelerle bu soruya Cevap yok diyenlerin oranı %4 olarak çıkmıştır. Bu sonuç dindar kahraman sanılan AKP’nin manevi tahribatının en açık ispatıdır.

    İmanın temel şartlarından olan: “Meleklere inanıyor musunuz?” sorusunu ise araştırmaya katılanların %75’i Evet, olarak yanıtlamıştır. Oysa meleklere iman konusunda toplumsal bilgisizliğin İslami anlamda insanların küfre düşme boyutunda inhirafına sebep olmaktadır.“Gözüyle görmediğine inanmama hastalığı” materyalizmin insanımızın inanç dünyasını nasıl törpülediğini göstermesi bakımından çok acıdır. Kaldı ki dine ait değerlerin pek çoğu beş duyu ile algılanamayan aşkın alana ait inanç esaslarıdır. Gayba ve uhrevi hayata inanmak Müslümanlığın temelini oluşturmaktadır. Bu anlamda dinin pek çok değeri, melekler, cinler, ruh, cennet, cehennem vd. kavramlar imani değer itibarıyla temel sayılır. Toplumun bu değerlerle teçhiz edilmesi, kimsenin görmediği yerde dahi bir gören var şuurunun kalp ve kafalara nakşedilmesi toplumsal ahlaki motivasyon içinde önemli konulardır.

    Bunun gibi: “Kur'an-ı Kerim ve diğer kitapların vahiyle geldiğine inanıyor musunuz?”sorusunu da katılımcıların %76’sı Evet diye yanıtlamıştır.

    Kur'an-ı Kerim'e inanmak bir bütün olarak inanmaktır. İçindeki hükümleri parçalayıp çıkarmadan, kavramların anlamlarını bozmadan, bağlamlarını koparmadan O'nu hayatın merkezine koymaktır. Yapılan kamuoyu araştırması toplumun bir kısmında; Kur'an-ı Kerim'in vahye dayalı ilahi bir mesaj olgusunun yıprandığını ortaya koymaktadır. Bunun sebep analizi ayrıca daha kapsamlı araştırmalarla incelenebilir ancak bu noktada dikkat çekmek istediğimiz konu bu oranlar bundan sonraki sorularla bir bütün olarak değerlendirildiğinde yeterince Kur'an eğitimi verilmediği anlaşılmaktadır.

    “Evinizde Kur'an-ı Kerim var mı ve düzenli aralıklarla okuyor musunuz?” sorusunu toplumun %25’i Evet diye cevaplamıştır. Evinde inanç kaynağı kitabı bulundurmayan ya da var olanı okumayan ya da okuduğunu anlamayan bir toplumun onu anlaması, doğru anlaması ve yaşamasını beklemek zaten sağlıklı bir beklenti olmayacaktır.

    “Gusül abdesti alır mısınız?” sorusuna katılımcılardan Evet, asla gusül abdestim olmaksızın dışarı çıkmam diyenlerin oranı %65 iken, ara sıra gusül abdesti alırım diyenlerin oranı %17, gusül abdestini bilmiyorum/almam diyenlerin oranı ise %18’i bulmaktadır.

    “Kur'an-ı Kerim'i Arapça hattından okuyabiliyor musunuz?” sorusunu katılımcıların %32’si EVET diye yanıtlamıştır. Son birkaç yıldır okullarda seçmeli ders haline getirilen Kur'an-ı Kerim dersi Kur'an-ı Kerim'i orijinal hattıyla okumada biraz artış sağlasa bile araştırmaya katılanların yaş grafiği itibarıyla okuma oranının halen çok düşük olduğu anlaşılmaktadır.

    “Hiçbir Kur'an Kursu'na eğitim almak amacıyla gittiniz mi?” sorumuza EVET diyenlerin oranı %25, HAYIR diyenlerin oranı %65, KARARSIZ / GÖRÜŞ YOK oranı ise %10 civarındadır. Bu soruya verilen cevapların içinde yaz dönemlerinde camilerde verilen Kur'an dersleri de vardır. Ancak özellikle cami hocalarının eğitimci formasyonlarının yeterince olmaması, özellikle geçmişte bu kurslara katılan pek çok kişinin "kötü hatıralarını" anlatması durumunu karşımıza çıkarmaktadır. Bu anlamda hocalara yönelik hizmet içi formasyon kazandırıcı eğitimlere ve çok sıkı bir denetim mekanizmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

    En can alıcı, Kur’an’a ilgi ve sevgiyi ortaya çıkarıcı; “Kur'an-ı Kerim'in Türkçe mealini hiç okudunuz mu?” sorusunu ise katılımcıların sadece %17’si EVET, %60’ı HAYIR, %23’ü iseKARARSIZ / GÖRÜŞ YOK şeklinde cevaplamıştır. Oysa Müslüman olduğunu söyleyen bir kişinin o dinin temel kaynağı olan kitapta ne yazdığını bilmemesi merak etmemesi, ilgi ve ihtiyaç göstermemesi kadar hayret verici bir şey olamaz. Elbette mealin o ilahi kaynağı mutlak anlamda anlamak için yeterli olmasa da içerik konusunda bir fikir vereceği de muhakkaktır. Maalesef günde 5 vakit namaz kılan insanlarında her gün 5 vakit namazda ortalama 40 defa okudukları ve bunu yıllarca fasılasız tekrarladıkları halde Fatiha'nın anlamını bilmedikleri bir toplumda yaşadığımız kesinlik kazanmıştır.

    İşin daha acı ve çarpıcı tarafı, hem işbirlikçi iktidarlar, hem bu iktidarların ve dış odakların güdümündeki Dini kurumlar, Kur’an’ın mana ve mesajının anlaşılmasından gizli bir rahatsızlık duymaktadır. Kur’an’ın net ve doğru meali okunursa, kendi tahribat ve istismarlarının ortaya çıkmasından kuşku duyulmaktadır. Çünkü Yahudilerin Siyonist takımının, Hristiyanların emperyalist-Haçlı tabakasının ve bunların zulüm ve sömürü kuruluşlarının himayesinde şahsi ikbal ve iktidar arayanların MÜNAFIK oldukları Kur’an ayetlerinde açıkça vurgulamaktadır.

    “Peygamberlere inanıyor musunuz? Hz. Muhammed (SAV) sizin için her anlamda örnek alınacak rol model / örnek insan mıdır?” sorusuna katılımcıların %63'ü Evet derken %20’si, Peygamberlere inanıyorum ama bazı konularda örnek alsam da her konuda Hz. Muhammed (SAV) örnek alınacak rol model / örnek değildir şeklinde yanıtlamıştır. Hayır, Peygamberlere inanmıyorum diyenlerin oranı %9. Cevap yok / Kararsız oranı ise %8.

    “Kadere (Hayır ve Şerrin Allah'tan geldiğine) inanıyor musunuz?” sorusunu araştırmaya katılanların %55’i Evet, derken %15’i kadere inanıyorum ama insan kendi kaderini kendi yapar diyerek aslında ehl-i sünnet çizgisinin ötesinde cebriye mezhebi gibi bir anlayışa kaymıştır.Evet, kadere inanıyorum çünkü insanın zaten hiçbir iradesi yok, diyen %15 de mutezile diyetarihte bilinen başka bir itikadi alana savrulmuş durumdadır. İmanın 6 şartından biri olan kadere imanı ret eden Hayır, kadere (Hayır ve Şerrin Allah'tan geldiğine) inanmıyorum diyenlerin oranı ise %15’i bulmaktadır.

    “Öldükten sonra dirileceğinize ve bu dünyada yaptıklarınızdan hesaba çekileceğinize inanıyor musunuz?” şeklinde AHİRET İNANCI konusunda toplumsal algıyı anlamaya yönelik soruya araştırmaya katılanların %73’ü Evet diyerek inandıklarını ifade ederken, aynı soruya katılımcıların %10’u öldükten sonra dirileceğime inanıyorum ama hesaba çekilmeye inanmıyorum derken, Hayır, Öldükten sonra dirileceğime ve bu dünyada yaptıklarımdan hesaba çekileceğime inanmıyorum diyenlerin oranı %17’ye ulaşmaktadır.

    “Cennete gideceğiniz kesin olsa; şu an Cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna EVET diyenlerin oranı sadece %15’te kalmaktadır. Oysa Allah'ın istediği, Peygamber'in gösterdiği istikamette, düzgün bir yaşayışın ödülü olmanın ötesinde Allah'ın lütfu olan cennet hayatı her Müslüman'ın en ulvi hedefi olmalıdır. Ancak şu fani ve fena dünya hayatı ona tapınır derecede bir toplum için yegâne amaç olmaya başlamışsa, bu AKP iktidarının en büyük din tahribatıdır.

    “Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (SAV) hayatını hiç okudunuz mu?” sorusunu katılımcıların ancak %23’ü EVET şeklinde yanıtlamıştır. İslam inancına göre O'na imanın Allah'a iman, O'na uymanın Allah'a uymak olduğu Hz. Peygamberin hayatını ve mesajını bilmek oldukça önemli sayılmaktadır. Son birkaç yıldır okullarda seçmeli ders haline getirilen Siyer-i Nebi (Hz. Peygamber'in Hayatı) dersi Peygamber'i, hayatını ve mesajını anlamak yerine O'nun haşa geçmiş çağlarda yaşamış bir ARAP şeyhi şeklinde algılanmasına yol açmıştır.

    “Camiye / mescide hangi sıklıkta gidiyorsunuz?” sorusuna Bayramdan Bayramadiyenlerin oranı %12 iken, Cuma Namazları ve Bayram Namazları bir de Kandil Günlerindediyenlerin oranı %32, zaman zaman Vakit Namazları dahil Camiye gidiyorum diyenlerin oranı %13 civarındadır. Türkiye'de 84 bin 684 cami bulunmaktadır. Bu camilerin pek çoğu maalesef sadece Cuma, Bayram ve kandil gecelerinde dolmakta sair zamanlarda pek çoğunda 1 saf bile cemaat dolmamaktadır. Camilerin yeniden fonksiyonel hale getirilmesi şarttır. Bu amaçla son yıllarda başta DİB'nın bir gayreti olsa da bu konunun özellikle bir çalıştayla değerlendirilmesi faydalı olacaktır.

    “Ramazan ayında oruç tutuyor musunuz?” sorusuna EVET, tüm Ramazan boyunca oruç tutarım diyenlerin oranı %45’te kalmıştır.

    Bu anket sonuçlarına sevinç çığlıkları atanlar da vardı!

    Bu sonuçlara, Habertürk’ten Fatih Altaylı gibi: “Yüzde 99 Yalanının Sonu...” diye sevinenler de vardı. “Yalan” dediği şey “Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemiz” iddiasıydı. AKP’nin anketçisi olarak bilinen MAK’ın Türkiye’de dini değerler üzerine yaptığı araştırma gerçekten çok ilginç sonuçlar ortaya çıkarmıştı.

    - “Camiye veya mescide hangi sıklıkla gidiyorsunuz? sorusuna verilen cevaplar şöyle:

    - Yüzde 12’si, “Bayramdan bayrama”...

    - Yüzde 32 “Bayram ve cuma namazları için”...

    - Yüzde 13 “Zaman zaman vakit namazları için de gidiyorum”...

    - Yüzde 32 “Hiç gitmiyorum” diyor, yüzde 13 görüş bildiriyordu. Dikkat ettiniz mi, “Beş vakit camiye giderim” diyen yoktu. Ama anketin “Günde kaç vakit namaz kılarsınız” sorusuna sadece yüzde 22’si “beş vakit namaz kıldığı” cevabını veriyordu. Yani beş vakit namaz kılan var, ama beş vakit camiye giden yok denecek kadar az bulunuyordu. İlginç, “Hiç namaz kılmam” diyenlerin oranı da yüzde 22’ye ulaşıyordu.

    “Öyleyse, hani nerede o sayısı 90 bine gelen camileri beş vakit dolduran “cami cemaati?” diye soruluyor ve “TÜRKLER CUMA, BAYRAM VE RAMAZAN MÜSLÜMANIDIR” kanaatine varılıyordu.

    Ertuğrul Özkök şöyle devam ediyordu:

    “Fatih Altaylı’nın, “Yüzde 99’u Müslüman olan iddiasının sonu”, Benim “Cami cemaati efsanesinin çöküşü” dediğim şey var ya... Bu iki cümlenin sağlaması da var. Cumhuriyet gazetesi yazarı Tayfun Atay Kadir Gecesi televizyon reytinglerini yazmıştı. Kadir Gecesi’nde “Survivor”ın en büyük rakibi, TRT’de yayınlanan “En güzel Kur'an okuma yarışması”nın finali olmaktaydı. Survivor, AB-ABC gruplarında gecenin birincisi olurken Kur'an Okuma Yarışması’nın final yayını 15’inci sırada kalmıştı. Yani yüzde 99’u Müslüman olan Türk seyircisi o akşam “Yahu Survivor’ın finali yarın, hiç olmazsa bu kutsal gecenin yüzü suyu hürmetine şu Kur'an yarışmasının finalini seyredeyim” dememiş durumdaydı.

    Tayfun Atay, “İktidar istediği kadar hayatımızın her tarafını, eğitimin her yanını kutsallarla doldurmaya çalışsın, insanlar dünyevi hayata devam ediyor” diye sevinç çığlıkları atadursun, Hürriyet’in Ertuğrul Özkök’ü de bu sonuçlardan duyduğu sinsi memnuniyeti açığa vurmaktaydı. Ancak Sn. Özkök gibi köküne bağlı olanlar, AKP’nin zaten “dindarlık numarasıyla İslami inanç ve ahlakı dejenere etmek ve Milli Görüş düşüncesini bitirmek” üzere iktidara taşındığını da elbette biliyorlardı.

    AKP’nin Ekonomik Talan ve Tahribatları!

    Türkiye’nin değerli şirketleri birer birer yabancılara satılıyordu!

    Son 10 yılda birçok yabancı şirket birleşme, satın alma veya özelleştirme yoluyla Türk şirketlerine talip ve sahip olmuşlardı. Bu kapsamda işlem sayısı bakımından en büyük rağbet ABD’lilerden gelirken; Almanya ve İngiltere ABD’yi takip etmeye başlamıştı. ABD’li yatırımcılar bu süre zarfında 161 Türk şirketi için 6,6 milyar dolar harcarken, Almanlar 111 işlem için 6,6 milyar ve İngilizler 106 işlem için 9,5 milyar dolar yatırmıştı.

    Bağımsız denetim, danışmanlık, kurumsal finansman ve vergi alanlarında faaliyet gösteren EY verilerine göre, son 10 yılda birçok yabancı şirket “birleşme, satın alma, işletme devri veya özelleştirme” yoluyla Türkiye pazarına giriş yapmıştı. Bu anlamda açıklanan işlem adedine göre en fazla yatırım yapan ülke ABD olmaktaydı. 2007 yılından bu yana tam 161 ABD’li şirket, Türkiye pazarına giriş için Türk şirketleriyle masaya oturdu. Son 10 yılda 161 işlem için 6 milyar 675 milyon dolarlık ödeme yapan ABD şirketlerinin bu süre zarfında gerçekleştirdiği en büyük işlem 2015 yılında GoldmanSachs’ın 1,3 milyar dolara Socar Türkiye’ye ortak olması olarak kayıtlara geçmiş durumdaydı. Kohlberg Kravis Roberts’ın (KKR) 2007 yılında 1 milyar 284 milyon dolara UN Ro-Ro Ulaştırma’yı bünyesine katması en büyük ikinci işlem olurken, Amgen’in 2012 yılında 700 milyon dolara Mustafa Nevzat İlaç ile ortaklığı üçüncü en büyük işlem olarak resmiyet kazanmıştı.

    Almanya, 111 işlem ile ikinci sıradaydı

    İşlem sayısı bakımında zirveye oturan ABD’nin hemen arkasında Almanya ve İngiltere vardı. Almanya bu dönemde toplam hacmi 6 milyar 665 milyon dolar olan 111 işlem ile ikinci sırada yer alırken, Alman şirketlerin gerçekleştirdiği en büyük 3 işlem 3 milyar 197 milyon dolara Antalya Havalimanı’nın işletme hakkının devri, 913 milyon dolara Yapı Kredi Sigorta’nın satın alınması ve 589 milyon dolara yemeksepeti.com’un satışıydı.

    İngiltere ise toplam hacmi 9 milyar 473 milyon dolar olan 106 işleme imza atmıştı. En büyük 3 işlem Mey İçki’nin 2,1 milyar dolara Diageo’ya satışı, Anadolu Efes’in 1.9 milyar dolara SABMiller ile birleşmesi ve Tekel Sigorta’nın 1 milyar 720 milyon dolara özelleşmesi yapılmıştı.

    Son yılda en çok işleme imza atan diğer ülkeler; 73 işlemle Fransa, 49 işlemle Hollanda, 47 işlemle Japonya, 43 işlemle İtalya, 31 işlemle Avusturya ile BAE ve 26 işlemle de İsviçre olmaktaydı. Bu ülkelerden gelen şirketlerin Türkiye’de gerçekleştirdiği en büyük işlemlere bakıldığında Fransa’nınki Aéroports de Paris’in 2012 yılında 874 milyon dolara TAV Havalimanları Holding’i, Hollanda’nınki ING Bank’ın 2007 yılında 2 milyar 673 milyon dolara OYAK Bank’ı, Japonya’nınki Panasonic’in 2013’te 460 milyon dolara Viko’yu, İtalya’nınki ise 2011’de Recordati’nin 130 milyon dolara Dr. F. Frik İlaç’ı almasıydı. Avusturyalı OMV’nin 1 milyar 392 milyon dolara Petrol Ofisi’ni, BAE’li Abraaj’ın 443 milyon dolara Acıbadem Sağlık Hizmetleri’ni ve İsviçreli Julius Baer Holding’in 60 milyon dolara Özel Şafak Hastaneler’ini satın alması, bu ülkelerden gelen en büyük dış yatırımlar olarak kaydedilmiş durumdaydı.

    En büyük satın almalar bankacılık sektöründe yaşanmıştı.

    Son 10 yılda gerçekleşen birleşme ve satın almalara işlem değeri açısından bakıldığında Türkiye’ye en büyük yatırım İspanyol şirketlerden geldi. İspanyollar son 10 yılda Türk şirketlerine 23 işlemle 9 milyar 683 milyon dolarlık yatırım yaparken, en büyük işlem BBVA’nın 2010 yılında 5 milyar 838 milyon dolara Garanti Bankası’na ortak olması oldu. İspanyol BBVA, 2014 ve 2017 yıllarında da Garanti’nin hisselerini alarak Türkiye’ye toplamda 9 milyar 218 milyon dolarlık yatırım yaptı. İşlem değeri büyüklüğü açısından İspanya’nın hemen arkasından 9 milyar 473 milyon dolarla İngiltere, 6 milyar 675 milyon dolarla ABD, 6 milyar 665 milyon dolarla Almanya, 6 milyar 335 milyon dolarla Rusya, 6 milyar 109 milyon dolarla Hollanda, 3 milyar 802 milyon dolarla Katar, 2 milyar 884 milyon dolarla Azerbaycan, 2 milyar 628 milyon dolarla Fransa ve 2 milyar 411 milyon dolarla Malezya geldi.

    Her sektörden şirket satılmıştı.

    Aynı süreçte Fraport ve IC Holding’in 3 milyar 197 milyon dolara Antalya Havalimanı’nın işletme hakkını devralması Almanya’dan gelen, Sberbank’ın 3 milyar 851 milyon dolara Denizbank’ı alması Rusya’dan gelen, ING Bank’ın 2 milyar 673 milyon dolara OYAK Bank’ı alması Hollanda’dan gelen, Qatar National Bank’ın 2 milyar 940 milyon dolara Finansbank’ı alması Katar’dan gelen, Socar-Turcas-Injas Konsorsiyumu’nun 2 milyar 40 milyon dolara Petkim’i alması Azerbaycan’dan gelen, Aéroports de Paris’in 874 milyon dolara TAV Havalimanları Holdingi alması Fransa’dan gelen, IHH ve Khazanah Nasional Berhad’ın ise 1 milyar 260 milyon dolara Acıbadem’i alması Malezya’dan gelen en büyük yatırım olarak gerçekleşti.

    “ABD Siyonist firmaları öne çıkmaktaydı.”

    EY Kurumsal Finansman Bölümü Başkanı Müşfik Cantekinler, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, son 10 yıllık dönem incelendiğinde, Türkiye’de en çok satın alma ve birleşme gerçekleştiren ülkeler arasında işlem adedinde ABD’nin öne çıktığını söyledi. ABD’nin yanı sıra AB ülkelerinin de önemli bir ağırlığı bulunduğuna işaret eden Cantekinler, “Ancak son dönemde Uzak Doğu ve Orta Doğu’dan gelen yatırımların sayısında önemli bir artış olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

    Can çekişen tarıma gümrük birliği sepetiyle öldürücü bir darbe vurulmaktaydı.

    Artık Fransız-Alman buğdayı ile ekmek yapacaktık.

    Çiftçiler 2017 üretim desteklerinin Resmi Gazete’de yayımlanmasını beklerken Ramazan bayramının son günü ithalat kararnamesi ile güne uyanmıştı. Canlı hayvan, karkas et, buğday, mısır, arpa gibi hububat ürünlerinin ithalat gümrük vergisi düşürülmüş durumdaydı. Çiftçi hasat yaparken deyim yerindeyse beli kırılmıştı. Bugünlerde yine üreticiyi derinden yaralayacak bir gelişme yaşanmaktaydı. Tarım da Gümrük Birliği sepetine konulacaktı.

    Çiftçiye gümrük vergisi darbesi vurulmaktaydı...

    Bakanlar Kurulu’nun 27 Haziran 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre, canlı büyükbaş hayvanların ithalat gümrük vergisi yüzde 135’ten yüzde 26’ya düşürülmüş bulunmaktaydı. Karkas et ithalatında ise yüzde 100 ile yüzde 225 arasında olan gümrük vergisinin yüzde 40’a indirildiği anlaşılmıştı. Şu günlerde hasadı yapılan buğdayın ithalat gümrük vergisi yüzde 130’dan yüzde 45’e, arpada yüzde 130’dan yüzde 35’e, hasat için hazırlıkları devam eden mısırda ise vergi yüzde 130’dan yüzde 25’e düşürülmüş olmaktaydı. Gümrük vergisinin düşürülmesiyle üretici elindeki mahsulü satamayacaktı. Tüccar ise gözünü ithal buğdaya dikmiş durumdaydı.

    Bakana çağrı…

    Üretici temsilcileri Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’e de çağrıda bulunarak, duruma müdahale etmesini istemişler ama kimse duymamıştı. Üreticiler,“Çiftçimizin mağduriyetine son verilmelidir. Çiftçimiz, tarım bakanımızdan, TMO’nun müdahale alım fiyatlarını açıklaması ve piyasaya etkin olarak girmesi konusunda destek bekliyor. Üreticimiz gecesini gündüzüne katarak tarlasını sürüp, güneşin altında alın teri dökerek ürettiği ürünü hak ettiği değerden satabilmeli ve emeğinin karşılığını almalıdır”çağrısında bulunsa da seslerini duyan olmamıştı.

    AKP iktidarında, Türkiye “Gizli Sömürge” konumuna taşınmıştı!

    AKP iktidarı sonunun ne olacağına bakmadan, yabancı sermayeye kurtarıcı gibi sarıldı. Sıcak para yanında kârlı işletmeler, bankalar, Telekom gibi stratejik altyapı yatırımları yabancıya satıldı. Bu satışlar için Bakanlar Kurulundan özel izinler çıkarıldı. Sonuçta yerli istihdam da zarara uğradı. Çünkü yabancı sermaye bir kısım çalışanı dışarıdan taşımış, bir kısım çalışanı işten çıkarmıştı. Üretime zararı vardı. Zira yalnızca kâr amacı olduğu için sosyal tarafı olan üretim birimlerini kapatmışlardı. Üstelik getirdiğini de kâr transferi olarak geri götürmüş durumdaydı. Oysa, yabancı sermaye ileri teknoloji getirsin diye teşvik edilirdi, bizde bu da olmamıştı. TÜİK'in açıklamasına göre ileri teknoloji kullanan yabancı sermaye payı yalnızca yüzde 4.5'ta kalmıştı. Kalan yüzde 72.2'si orta, yüzde 23.4'ü de düşük teknoloji kullanmıştı.

    Öte yandan yine TÜİK'in açıklamasına göre Türkiye'de üretimde yabancı kontrol oranı yüzde 14,1'e ulaşmıştı. Bu kontrol tütün ürünlerinde yüzde 84.7, stratejik sektörlerden Telekomünikasyonda yüzde 54.8 ve bankacılıkta yüzde 35,1'i bulmaktaydı. Oysa Almanya'da yabancı bankaların toplam içindeki payı yüzde 3 civarındaydı ve Fransa'da yabancı bankanın şube açması yasaktı.

    Bizde motorlu araç ihracatı ilk sırada yer almaktaydı ve tamamı yabancı markalardı. Ucuz üretim ve teşvik primi için Türkiye’de montaj fabrikaları kurmuşlardı. Ne var ki bu sektörde ithal girdi oranı yüzde 50 oranını aşmaktaydı. Bir de ihraç ettiğimiz araç tutarına yakın ithalat yapılmaktaydı. İSO raporuna göre, 2006 ile 2015 arasındaki 15 yılda 155,6 milyar dolar ihracat yapmıştık. 140,8 milyar dolar da ithalat yapmıştık. Yani on yılda net ihracat 14,8 milyar dolar olmaktaydı. 155,6 milyar dolar ihracatın da yüzde 50'si ithal girdi olsa, bu sektörde de yabancıya çalıştığımız net bir şekilde ortaya çıkmaktaydı. 

    İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası'nın bir araştırmasına göre, 2003 yılı ile 2010 yılı dahil, 8 yılda Türkiye'den yapılan net kâr transferi toplam 54 milyar dolar kadardı. Bu hesaba göre bugüne kadar yani AKP iktidarının 14,5 yılında, son yıllardaki düşük büyüme oranlarını da dikkate alarak yabancı sermaye tarafından yapılan kâr transferinin 100 milyar dolar civarında olduğu anlaşılmaktaydı.

    Sıfırdan yatırım yapmayan ve sadece kârlı işletmeleri alan yabancı sermaye, getirdiğinden fazlasını alıp götürmeye başlamıştı. Söz gelimi Türk Telekom'un 2015 ve 2016 yıllarında net kârı daha düşük oldu ve fakat 2006 ile 2014 sonuna kadar elde ettiği kâr, 11 milyar 822 milyon dolardı. Bunun yüzde 55'i olarak ilgili firmaya düşen pay 6 milyar 614 milyon dolardı. Yani Öger borç alarak yüzde 55'ini aldığı Türk Telekom'a ödediğini 9 yılda geri almıştı. Bundan sonra 12 yıl daha Türk Telekom yabancı sermayeye çalışacaktı. Üstelik de geçen sene 4.6 milyar dolar da bankalara borcu bulunmaktaydı. Yani AKP Türkiye'si, maalesef tamamen yabancılara çalışmaktaydı.

    Türkiye “Telefon Manyak’ı” yapılmıştı. “Cep” için 6 ayda, tam 12,1 milyar lira harcanmıştı.

    Mobil İletişim Araçları ve Bilgi Teknolojileri İş Adamları Derneği (MOBİSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ekşi: “2017'nin ilk yarısında satılan telefonların ortalama satış fiyatının bin 620 lira, toplam 6 aylık cironun ise 12 milyar 117 milyon lira olduğunu hatırlatmıştı. 2016’nın ilk yarısında 7,36 milyona ulaşan telefon satışları, bu yılın aynı döneminde 7,48 milyon kadar yükselmiş durumdaydı. 2017’nin ilk yarıyıl rakamlarına bakıldığında en yüksek satışlar referandum sonrasında 1,2 milyon adede kadar yükselen Mayıs ayında yaşanmıştı.

    MOBİSAD Yönetim Kurulu Başkanı Ekşi, 2017'nin ilk yarısında satılan telefonların ortalama satış fiyatının bin 620 lira, toplam 6 aylık cironun ise 12 milyar 117 milyon lira olduğunu açıklamıştı. AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Ekşi, 2017'nin ilk yarısında gerçekleşen telefon satışlarının 7,48 milyon adetle geçen yıla göre artış gösterse de bu artışların beklentileri karşılamadığını vurgulamıştı. Son beş yılın ilk 6 aylık telefon satışları baz alındığında, satışlarda beş yıllık süreçte toplamda yüzde 44'lük artış yaşandığı bilgisini veren Ekşi, 2013 yılının ilk 6 ayında 5,17 milyon olan satışların, 2014'ün ilk yarısında 5,98 milyona, 2015'in aynı döneminde ise 6,9 milyona yükseldiğini hatırlatmıştı. Ekşi, 2016'nın ilk yarısında 7,36 milyona ulaşan telefon satışlarının bu yılın aynı döneminde 7,48 milyon kadar yükseldiğini anlatmıştı.

















    Bu Haber 369 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS