• Abdullah Akgül’ün hazırladığı Ahmet Akgül Hocamızın yorumladığı MEAL-İ KERİM’İN FAZİLETİ VE FARKI

    Abdullah Akgül’ün hazırladığı Ahmet Akgül Hocamızın yorumladığı MEAL-İ KERİM’İN FAZİLETİ VE FARKI

    29 Mart 2017

     
    | Devamı


    Abdullah Akgül’ün hazırladığı Ahmet Akgül Hocamızın yorumladığı MEAL-İ KERİM’İN FAZİLETİ VE FARKI


    1- Tefsir-Meal konumundadır.

    İşgüzâr bir savcının şikâyeti üzerine, Diyanet İşleri Yüksek Din Kurulu tarafından incelenen ve uygun görülen ilk ve tek TEFSİR-MEAL’dir.

    Mevcud meallerin bir kısmı; çeviri kısırlığı yani Arapça bilip Allah’ça bilmemekten kaynaklı, Kur’ani kelime ve kavramların içinin gereği gibi doldurulamamasından; diğer bir kısmı ise Osmanlıca kelime ağırlıklı oluşundan, yani güncel dil kullanılmamasından dolayı yetersiz kalmaktadır. Onlarca cilt tefsirleri ise pratik olarak okumak ve anlamak zorlaşmaktadır.

    Bu Meal-i Kerim’in en belirgin özelliği; açık-net ifadelerle, güncel bir Türkçe ile ve parantez içi kısa bilgilendirmelerle, ayrıca bir tefsir okumaya gerek bırakmamasıdır. Zaten Üstadımız gerekli gördüğü yerlerde de yine parantez içinde uzun izahatlar yapmıştır.

    2- Net ve keskin dil kullanılmıştır

    “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” isimli Meal-i Kerim’de keskin ve sert bir dil kullanıldığı söylenilip eleştirilebilir ama bu doğru değildir. Keskin ve sert olan Rabbimizin uyarılarıdır. Asıl eleştirilmesi gereken bir husus var ise; bu da bazı meallerin neden yeterince açık ve net ifadeler içermediğidir.

    Kâmil iman sahibi bir mü’min için tek ölçü ‘Allah Rızası’dır. Allah’tan gayrı bir çekincesi korkusu olmayan Muhterem Zâtın yazacağı mealin de “Allah’ça” olmasından ve bugünün zalim odaklarını ve işbirlikçilerini rahatsız etmesinden daha doğal bir şey yoktur. Zaten Cenâb-ı Allah; Kur’an’da, zalim güç odaklarından ve işbirlikçi iktidarların güdümüne giren sözde din âlimlerinden, istismarcı din bezirgânlarından sıkça bahsetmektedir. Bu yüzden de çoğu iktidar güdümlü günümüz din bezirgânlarından sağlıklı bir meal yazmalarını beklemek en azından saflıktır.

    “Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri (ama bu bilgi ve becerilerini nefsî hevesler ve dünyevî hedefler için istismar edenleri ve halk arasında âlim ve fâzıl bilinen münafık tipleri) görmez misin? Onlar Tağut'a (Şeytanî rejimlere ve zalim güçlere) ve Cipt'e (Siyonist ve Haçlı liderlere) inanıp (peşlerine takılıyorlar) ve (saldırgan) kâfirler için: “Bunlar, (Hakk nizam kurulsun diye fitne çıkaran) mü'minlerden daha doğru bir yoldadır" diyorlar. (Oysa asıl kendileri fâsık ve münâfık kişilerdir.)” (Nisa: 51)

    “Hakkı batıl ile karıştırıp (gerçeği) örtmeyin ve (güç odaklarından korkarak veya menfaat umarak) Hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) Siz (gerçeği) biliyorsunuz. (İşinize gelmediği için üzerini örtüyorsunuz. Öyle ise bile bile Hakkı batıl ile karıştırıp yozlaştırmayın ve Hakkı saklayıp saptırmaya çalışmayın.)” (Bakara: 42)

    3- Rabb-İlah-Allah-Hakk-Batıl-İman-İnkâr-Mümin-Münafık-Kâfir-Münkir-Müşrik-Bel’am-Şeytan-Tağut gibi kavramların içi doldurulmaktadır.

    İşte yukarıda saydığımız sebepten yani hiçbir güç odağından emir almadan ve sadece Allah’a hesap verileceği duyarlılığından dolayı, bu Kur’ani kavramların içi hakkıyla doldurulmuş bulunmaktadır. Tarihte ve günümüzde en önemli sorunlardan biri de; yamuk ve kaypak tiyniyetli ve bozuk niyetli insanlar tarafından kavramların içinin boşaltılması ve bu önemli kavramları kendi nefs’ü hevâlarının ve sağdan soldan aşırdıklarının ürünü tekrarlarla doldurmasıdır. Dolayısıyla içi boşaltılan ve yozlaştırılan kavram ve kurumlar sonrası, toplumlarda büyük karmaşalar yaşanmaktadır ve bu durum ciddi problemlere yol açmaktadır.

    Konfüçyus’a sormuşlar: “Bir ülkeyi yönetseydiniz, ilk olarak ne yapardınız?” O da cevap vermiş: “Dilini düzeltirdim. Eğer Dil bozulursa KELİMELER düşünceleri anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, düzen bozulur. Düzen bozulursa, adalet yoldan sapar. Adalet yoldan saparsa, halk ne yapacağını şaşırır. Bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

    Bu sözü tersinden düşünürsek; öyleyse toplumda adalete dayalı bir düzen sağlanabilmesi için, önce kelime ve kavramların düzeltilmesi gereklidir. Mesela ‘demokrasi, laiklik gibi kavramların tam tanımının yapılmaması ve bir zulüm aracına çevrilmesi’ bu duruma önemli bir örnek teşkil etmektedir. Rabbimiz bu durumu Kur’an-ı Mübin’inde şöyle haber vermektedir:

    “…Onlar, kelime (ve kavramları, temel esas ve kuralları) yerlerine konulduktan (ve sağlam bir düzene bağlandıktan sonra) onları saptırmaya ve çarpıtmaya uğraşırlar ve (çevrelerine): "Size şu (makam ve menfaatler) verilirse onu alın, o (ruhsat ve fırsatlar) verilmezse ayrılıp uzaklaşın" (diyen hainlerdir). Allah (niyeti ve tiyneti bozuk) kimlerin fitneye düşmesini isterse, artık Sen onun için Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın (düzeltemezsin). İşte onlar, Allah'ın kalplerini temizleyip arıtmak istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette ise onlar için büyük bir azap (gereklidir). (Maide: 41)

    “Onlardan zulmeden (bazı hain kimseler), sözü kendilerine söylenenden başka bir şeyle değiştirdiler (ayetlerin lafzını değil, anlamını dejenere edip, kâfirlerin hoşuna gittiler). Biz de bunun üzerine zulmetmeleri dolayısıyla gökten 'iğrenç bir azap' indirip (kahrımıza uğratmıştık). (Araf: 162)

    İşte bu mealin en büyük özelliklerinden birisi de dejenere edilen bu kavramlara aslî ve gerekli manalarının en geniş şekilde yeniden verilerek, güncel bir Türkçe ile okuyucuya sunmasıdır. Her ne kadar zalim ve hain takımı istemese de; Allah muttaki kullarının eliyle ve kalemiyle nurunu tamamlayacaktır.

    “Allah, suçlu günahkârlar istemese de, Hakkı (Hakk olarak) Kendi ‘KELİME’leriyle gerçekleştirecektir.” (Yunus: 82)

    4- Sosyal ve siyasi şuur ve sorumlulukları hatırlatan bir meal hazırlanmıştır.

    “HAKK-BATIL” kavramının tam tanımı yapıldıktan sonra; günümüzde kimler HAKK’ın; kimler BATIL’ın temsilcisidir? Açık adres verilmiş; Siyonizm’in ve onun şeytanî masonik uzantılarının ve yapılanmalarının adları zikredilmekten çekinilmemiştir. Kur’an yaşayan canlı bir Kitap’tır. Her devirde gerekli ve geçerlidir. Sadece geçmiş dönemleri anlatan bir tarih kitabı değildir. İşte bu mealde Firavunların, Nemrudların ve Karunların bugünkü versiyonları deşifre edilmiştir. Ve bu sebepten de aynı zamanda sosyal ve siyasi mealdir.

    Örneğin:

    “(İşte bu yegâne kuvvet ve kudret sahibi olan) Rahman'a karşı (ve O'na rağmen) size yardım edeceğine (inandığınız) kimmiş? Yoksa (süper güç sandığınız) şu sizin ordunuz mu (ABD ve NATO'nuz mu? Siyonist ve emperyalist zalim güçler ve Allah'tan ziyade Amerika'dan çekinen ve güvenen gafiller) Bütün kâfirler, sadece boş bir gurur ve aldanış içinde bulunmaktadır.” (Mülk: 20)

    “Oysa onlar, çeşitli hizip (parti, ekip ve kavim)lerden (toplanıp meydana getirilmiş) şunun şurasında (mutlaka) hezimete-mağlubiyete mahkûm edilmiş, (kalabalık ve kof) bir ordudan (NATO ve BM gibi şeytani organizasyonlardan) ibarettir.” (Sâd: 11)

    “Sen onların milletlerine (Siyonist ve emperyalist emellerine ve zulüm düzenlerine) tabi olmadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar, kesinlikle senden (ve Ümmet-i Muhammed'den) razı olacak (memnun kalacak) değildir. (Eğer Yahudi ve Hıristiyanların zalim takımı, Müslüman bilinen kimselerden razıysa ve yardımcı oluyorsa, anlayın ki bunlar, kendilerinin güdümüne girmiştir.) De ki: “Şüphesiz (tek) kurtuluş yolu, Allah'ın yoludur (Peygamberin sünneti ve sistemidir)”. Eğer Sana gelen bunca ilimden (ve Kur'ani haber ve hükümlerden) sonra onların (yani Siyonist ve emperyalist odaklara yanaşanların) hevalarına (ve şeytani arzularına) uyacak olursan, (artık) Senin için Allah (tarafın)dan ne bir dost, ne de bir yardımcı kalıverir.” (Bakara: 120)

    Burada Aziz Erbakan Hocamızın şu mübarek sözlerini anmadan geçmek olmaz.

    “Siyaset bizi ilgilendirmiyor” demek; “Kur’an’ın yarısı ve insanlığın sorunları bizi alakadar etmiyor” demekle aynı anlama gelir. Kur’an’ın prensipleri, Müslümanların ve insanlığın problemleri, kendilerini ilgilendirmeyen kimselerin: şefkat, merhamet, huzur ve hoş görüyle alakalı sözleri sahtedir. Böyleleri ya İslam’ı tam bilmeyen ve Kur’an’ı incelemeyen gafil ve cahil kesimlerdir. Veya bile bile gerçekleri ve kulluk görevlerini görmezlikten gelen kötü niyetli kimselerdir.”

    5- “Cihad” kavramının anlamı ve amacı en geniş şekilde ele alınmıştır!

    Siyaset; Cihad kavramının içindedir. Cihad kavramını ise kapsamlı şekilde yine mealimizde izah edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de doğrudan Cihad ayetlerinin sayısı 79 iken, dolaylı olarak yani “Cihad hukuku ve ahlâkı” ile ilgili ayetlerin sayısı 400’ü geçmektedir. Bugün cihad denilince sadece “Mukâtele” yani silahlı savaş akla gelmektedir, ya da kasıtlı olarak böyle yansıtılıp içi boşaltılmak istenmektedir. Oysa mukâtele cihadın sadece bir şubesidir. Cihad; anlamı, amacı, önemi, şartları, yurt içinde ve dışta Milli Savunma esasları yani cihada hazırlık, harp ve silah temini- teknolojileri, eğitim, tatbikat, İstihbarat, basın yayın kurumları ve ilkeleri, savaş hukuku, barış hukuku gibi çok kapsamlı bir kavram olup, zaten siyasetin bir şubesi niteliğindedir. Örneğin:

    “Onlara (gizli, açık düşmanlara) karşı gücünün yettiği kadar (bütün imkânları kullanarak siyasi, askeri ve iktisadi her türlü) kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar, (üretilip devamlı bakımı yapılan uçaklar, füzeler ve tanklar) hazırlayın. Ki bunlarla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve Allah'ın bildiği sizin bilmediğiniz diğer (gizli şer ve nifak odaklarını) korkutasınız (caydırıcılık gücüne sahip olasınız. Bu konuda cimrilik ve tedbirsizlik yapmayınız) Allah yolunda (cihat uğrunda) her ne harcarsanız, size tam olarak ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. (Allah adalet sahibidir.)

    Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, Sen de onlara yanaş ve (siyasi kabiliyetini kullanarak bu anlaşmadan kârlı çıkmak hususunda tedbir al ve) Allah'a güven. Zira O gerçekten İşitendir ve her şeyi hakkıyla Bilendir.” Enfal: (60-61) ayetleri Milli Savunmada caydırıcılığın önemini ve siyasi diplomasinin gerekliliğini bildirir.

    “(Ey Müslümanlar!) Size ne oluyor (ve nasıl bir vicdani sorumsuzluğa kayıyorsunuz) ki; "Ya Rabbi, ehli ve idarecileri zalim olan şu ülkeden (ve şu düzenden) bizi kurtar; bize Kendi Katından bir sahip gönder ve bize Kendi rahmetinden bir yardımcı ver." diye yalvarıp duran erkek kadın ve çocuklardan oluşan aciz ve çaresiz kimseleri kurtarmak için Allah yolunda çalışıp çarpışmıyorsunuz? (Bu duyarsızlık ve nemelazımcılık imani ve vicdani bir tavır değildir).” Not: (Bugün Anadolu’muzdaki milyonlarca Suriye'li sığınmacının; Afrika'da, Asya'da ve Güney Amerika'daki milyonlarca aç, biilaç, çıplak ve muhtaç Müslümanların; ve farklı din ve kavimden nice mazlum ve mağdur insanların, ezilmesine ve sömürülmesine yol açan bu zalim ve Siyonist sistemi yıkacak ve yeryüzünde Adil bir Düzeni kuracak niyet ve gayreti taşımayanları Cenab-ı Hakk bu ayetle ve şiddetle ikaz etmektedir.)

    “İman edenler; Allah yolunda (Hakk ve adalet hâkim ve Müslümanlar galip olsun diye) çarpışıp çırpınırlar. İnkâr edenler (ve münafık kimseler) ise, Tağut yolunda (zulüm ve sömürü düzenleri sürsün diye) çırpınıp çarpışırlar. O halde (siz mü'minler) iseniz; şeytanın dostları olan (inkârcılar ve münafıklarla) çarpışın. Ve (Allah'a güvenerek) şeytanın hile ve tuzağının pek zayıf olduğunu (bilerek hareket edin).”

    “Kendilerine: “Elinizi (kötülüklerden) çekin, namazı (şuurla ve huzurla) ikame edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Oysa; (Hakk ve adalet düzeni kurulsun diye) savaş(mak) üzerlerine yazıldığında (cihatla ve Milli Savunmayla sorumlu tutulduklarında) onlardan bir grup, Allah'tan korkar gibi hatta daha da şiddetli bir korkuyla insanlardan (düşmanlardan) korkuya kapılıp, “Rabbimiz ne diye savaşı üzerimize farz kıldın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” diye (itiraz etmektedir). De ki: “Dünyanın metaı azdır, ahiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Öyleyse bu dünya tutkunuz ve zalim odaklardan korkunuz nedendir?)” (Nisa:75-77)

    6- Emr-i b’il ma’ruf - nehy-i an’il münker konusu özellikle ve en güzel şekilde vurgulanmıştır.

    Emr-i B’il Ma’ruf: Cihadın ilim ve eğitim şubesidir. Ayrı bir madde olarak yazılması gerekliliği şundandır. İyiliği emretmek (Emr-i B’il Ma’ruf); yapılacak ilmi gayretler ve eğitimlerle ve sadece tebliğ ve tavsiye ile yerine getirilemeyecektir. Ve yine insanlar kötülükten nasıl men edilecektir? Kötülükten men etmek ve iyilikleri emretmek, yani içki uyuşturucu kullanılmasını engellemek, 50 çeşit kumarı önlemek, toplumun ayarını bozan ahlaksız dizileri, yarışmaları, programları dizginlemek ancak siyasi güçle olacak işlerdir. Başka türlüsü mümkün olsaydı, ortadaki sayısız sözde İslâmî vakıf, dernek, kurum, tarikat olduğu halde, her gün artan taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluklar artmaz eksilirdi. Ve toplumda büyük ahlâkî çöküşler önlenip düzelirdi.

    Yani Nehy-i An’il Münker (kötülüğü men etmek)den maksat; Cenab-ı Allah’ın haram kıldığı, kamu vicdanının uygun bulmadığı şeyleri, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yasaklayarak, önleyici tedbirler alarak kamu güvenliğini sağlamaktır. Yani yaptırım gücüdür. Buradan “vakıflar- dernekler- eğitim kurumları gereksizdir” gibi bir durum anlaşılmamalıdır. İslâmî - İlmi çalışmalar elbette gereklidir ama yeterli değildir. Nehy-i An’il Münker’in bir “yaptırım gücü”olduğunu da yine ancak bu mealde okuyabilirsiniz.

    "Ey oğulcağazım! (Allah'a teslimiyet ve vicdani hürriyet alameti olan) namazı dosdoğru kıl, ma'rufu (iyi ve güzel olanı) emret, münkerden (kötü ve çirkin işlerden) men et (bunları yapacak adil bir düzen kurmaya çalış) ve bunları yaparken sana dokunacak zarar ve saldırılara karşı da sabret. Çünkü bunlar azim gösterilmesi gereken (ve özgüven isteyen) işlerin (başındadır)." (Lokman: 17)

    “Siz (sadece Müslümanlar için değil, bütün) insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. (Çünkü siz, ülkenizde ve yeryüzünde) ma'rufu (Hakkı ve hayrı) yürütecek, münkeri (zulmü ve kötülükleri) önleyecek (bir Adil Düzen kurmaya) çalışırsınız. Ve Allah'a (tam) iman edip (bağlanırsınız). Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden (bazı) iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.” (Âl-i İmran: 110)

    “(Hatalarından ve haksızlıklarından) Tövbeye yönelen (ve samimiyetle özür dileyenler, bütün hayatlarını ve icraatlarını ilahi emir ve yasaklar çerçevesinde dizayn ve disiplinize ederek) ibadet (şuuru ve huzuru içinde hareket) edenler, (her an kendisine lütfedilen sayısız nimet ve faziletlerin sahibi olan Allah'a teşekkürle) hamd edenler, (İlmi, İslami ve insani gaye ve gayretler için) seyahat edenler, (İlahi emirlere ve adil devlet yönetimine itaatle boyun eğenler) Rüku' ve Secde edenler, iyilikleri emredecek ve kötülükleri nehyedip engelleyecek (bir adalet düzeni kurulsun diye) hizmet verenler ve Hududullahı (Allah'ın sınırlarını, Kur'an'ın kurallarını) muhafaza edenler; (çevresinde, ülkesinde ve yeryüzünde her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa ve İlahi değer ve dengelerin bozulmasına karşı mücadele verenler, işte bunlar gerçek ve örnek mü'minlerdir.) Sen, (bu özellikleri taşıyan ve Allah'ın sınırlarını koruyan) iman ehlini müjdele ki…” (Tevbe: 112)

    7- Faizsiz ekonomik düzen - zekât (vergi) müessesesi çok açık bir dille anlatılmıştır.

    a) Faiz: Cihadın amacıyla ekonomik bağımsızlık da birbiriyle ilişkili kavramlardır. Bağımsızlığın şartlarından biri de ekonomik sömürüyü ve tekelleşmeyi ortadan kaldırmak ve adil bir vergi sistemi kurmaktır. Allah sadece faizi alıp vermeyi yasaklamış değildir. Faizli ekonomik sistemi değiştirmeyi ve faizsiz ekonomik modeli hayata geçirmek üzere, bu yönde çalışmayı da emretmiştir. Bugün küresel Siyonist zulüm sisteminin en büyük sömürü aracı faizdir.

    Şimdi; camide faiz ayetinin anlamından bîhaber, sadece kıraatini dinleyip duygulanan; sonra da gidip yatırdığı birikimlerin faizini bankadan çekip, alıp sattığı her şeyden faiz ödeyen; yetmez“Faiz Dünya gerçeğidir.” diyerek Allah’a ve Peygamber’e savaş açan siyasileri, İslam kahramanı gören-gösteren Müslüman’ın en azından “yahu bu işte bir terslik var” diye düşünmesi gerekmez mi?!

    Örneğin; yaklaşık 40 farklı mealden, faiz ile ilgili Bakara Suresi’nin 75. ayeti kerimesini incelediğinizde göreceksiniz ki; bu ayeti kerimeyi en NET şekilde anlatan tek meal de, yine Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajıdır.

    “(Farklı isim ve sistemler altında çeşitli şekillerde) Faiz (riba) yiyenler, (ve faiz ekonomisini yürütenler kıyamet günü) ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, (Allah'ın kahrına uğramış) olmaktan başka (bir tarzda) kalkmayacaktır. Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden (faizi helal görmelerinden ve faize fetva üretmelerinden) dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim de (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara: 275)

    b) Mealimizde ZEKÂT; Sadaka ve İnfak kavramları da; kişisel ve gizli yapılan bir ibadet olmasının yanında, asıl olarak ve öncelikle Cihad (Milli Savunma) müessesesini ayakta tutmak için; en adil ve sistematik şekilde, devlet eliyle dağıtılması gereken bir VERGİ SİSTEMİ şeklinde izah edilmiştir. Misal:

    “Sadakalar (zekat; devlet vergisi harcamaları), -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (amme hizmeti) işinde görevli kimseler, kalpleri ısındırılmak istenenler (örtülü ödenek), köleler (hapisten ve esaretten kurtulmak isteyenler), borcunu ödeyemeyenler, Allah yolunda (cihad edenler, savunma giderleri) ve yolculukta (muhtaç düşmüşler) içindir. Allah (her şeyi hakkıyla) Bilendir, Hüküm ve Hikmet sahibidir.” (Tevbe: 60)

    “Onlar zekât (verecek şekilde helal kazanmak ve zekât vergisini uygulayacak Adil bir düzeni kurmak) için çalışıp gerekli çabayı sarf edenlerdir.” (Mü'minûn: 4)

    8- Çocuk yaşta evliliklere Kur’an’ın izin vermediği açıklanmıştır.

    Günümüzde en çok istismar edilen bir konu da çocuk yaşta evliliklerin dinimizin bir emri ve cevazı gibi çarpıtılmasıdır. Henüz adet bile görmeyen bir çocuğun evlilik çağına girmiş kabul edilemeyeceğini; bunun insan fıtratına aykırı olduğunu, kızlar için “nikâh-evlenme” çağının “buluğa-erginliğe” erişmeden öte RÜŞD’e yani akli ve bedeni olgunluğa ulaşması şartıyla söz konusu olabileceğini de yine sadece Meal-i Kerim’de okuyabilirsiniz.

    “Yetimleri, nikâha erişecekleri büluğ çağına kadar (bekleyip-eğitip) deneyin; şayet kendilerinde bir "rüşd" (fiziki ve akli olgunlaşma) gördünüz mü, hemen onlara mallarını (geri) verin. (Rüşde, yani bedeni ve beyni yetişkinliğe erişmemiş kız ve erkek çocukların evlendirilmesi caiz ve münasip değildir. Emanet aldığınız mallarını) Büyüyecekler (ve geri isteyecekler) diye israf ile çarçabuk yemeyin. (Yetim malları konusunda) Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yeyip harcasın. Mallarını kendilerine (yetimlere geri) verdiğiniz zaman, onlara karşı şahid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeterlidir.” (Nisa: 6)

    Ve Hz. Aişe (R.A.) Annemizin Hz. Rasûlullah (S.A.V.) ile evlendiği zaman en az 18 yaşında olduğunu yazan ve ispatlayan tek mealdir.

    “(Yaşlılık sebebiyle) Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş (Menopoza girmiş veya ameliyatla aybaşı özelliğini yitirmiş) bulunanlarla; (evlenme çağına geldiği halde tıbbi nedenler ve fıtri-doğuştan gelen-bazı engellerle) adet görmemiş olanların iddet (bekleme süre)leri -eğer şüpheye düşecek olursanız- (biliniz ki) üç aydır. Hamile kadınların bekleme-süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları ile sona ulaşır). Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona (her) işinde bir kolaylık kılacaktır.” (Not: Nisa Suresi 6. ayeti; Kızlar için "nikâh-evlenme" çağının; "büluğa-ergenliğe" erişmeleri şartından öte; rüşd 'e, yani akli ve bedeni olgunluğa ulaşmış olmalarını da şart koşmaktadır. Bu nedenle çocuk evlilikleri İslam'a da insanlık fıtratına da aykırıdır. Hz. Peygamberimizden sonra kaç yıl yaşadığı ve kaç yaşında bu dünyadan ayrıldığı tarihi belgelerle hesaplandığında Aiyşe validemizin Aleyhissalatü Vesselam Efendimizle 18 (on sekiz) yaşında evlendiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü sağlam kaynaklara göre Hz. Fatıma ile aynı yılda (M. 605) doğmuşlardır.) (Talak: 4)

    9- Evlilik - çok eşlilik ve nikâhta resmiyet konularına açıklık kazandırılmıştır.

    Bir toplumun huzurunun temeli ailede başlar. Ailenin hızla çözülüp çöktüğü, boşanmaların had safhada olduğu bir dönemin içinden geçmekteyiz. Ailede huzursuzluklarının yaşanmasının birçok sebebi var elbet. Ama esas olarak temelde yatan sebep, faizci sömürü sisteminde bozulan ekonomik dengelerdir diyebiliriz. Ekonomik sıkıntıların artmasıyla birlikte, toplumda ahlâkî anlamda çözülmeler de başlıyor. İşsizlik ve geçim sıkıntısı ahlâksızlığı tetikliyor da denilebilir. İşsiz kalan veya evinin geçimini sağlayamayan erkek bu sefer karısını kızını rast gele işlerde çalıştırmak durumunda kalıyor. Karısının dışarda olması bir süre sonra evde kıskançlıkların ve huzursuzlukların sebebi olabiliyor. Genç kızlar için ise durum daha da kötü. Bir süre sağda solda çalışan bir genç kız ya bir zenginin kapatması oluyor ya da ortalarda telef olup gidiyor. Bir takım mütedeyyin geçinen zengin adamlar, böyle maddi açıdan zor durumda olan kadınlar veya kızlarla,“imam nikâhı” adı altında, hatta geçici Muta nikahıyla gayrı meşru bir hayat yaşamaya başlıyorlar. Mütedeyyin olmayanlar sözde modern kafalı kimseler, flört ya da arkadaşlık adına her türlü gizli kirli ve gayrı meşru ilişkiyi zaten yaşıyorlar ama söz konusu İslam düşmanlığı olunca imam nikâhı aldatmacası üzerinden dine her türlü saldırıyı kendilerine hak görüyorlar.

    Olayın tam ayrıntılarını hatırlamamakla birlikte, bu konuyla ilgili Aziz Erbakan Hocamızdan çarpıcı bir hatıra nakledeyim:

    Sanırım Milli Selamet Partisi döneminde, MSP’yi 48 vekille temsil eden 450 vekillik mecliste, CHP’li bir vekil Hocamıza güya latife ederek: “Sayın Erbakan, artık hükümet ortağı olduğunuza göre, çok eşliliği de meclisten geçirirsiniz herhalde.” diyordu. Aziz Hocamız gayet nüktedan bir cevap vererek: “Eğer biz şimdi bu yasayı meclise getirelim, 449 oyla kabul edilir.” CHP’li vekil şaşkın şekilde soruyor: “Neden 450 değil de 449?!”

    Hocamız cevaben: “E akşam eve gidince, ‘Hanım vallahi o bir eksik olan oy benim oyumdu” diyebilmeniz için tabii ki’ diyerek din düşmanlığı yapan zihniyetin bu konudaki ikiyüzlü tutumunu vekilin adeta suratına çarpıyordu.

    Şimdiye kadar işlediğimiz bölümlerde Kur’an’ın tüm kurumlarıyla uygulanabilirliğinin ancak Adil bir Düzen içerisinde olabileceğini anlattık. Nikâh ve çok eşlilik konusuna da sadece Meal-i Kerim açıklık getirmiştir. Zaten Nikâhın en önemli şartı “ilan etmek” ve herkese duyurmaktır. Yani imam nikâhı adı altında yaşanılan gizli ve kirli birlikteliklerin İslam’da yeri yoktur. Bizim mealimizde ise, gerekli olan hallerde yapılacak birden fazla evliliğin şartlarının devlet eliyle belirlenmesi ve yine devletin onayı yani resmiyet şartı aranması yaklaşımıdır.

    Çok eşlilikle ilgili bilinen en büyük yanlışlardan biri ise şudur:

    İslâm çok eşliliği getirmemiş, aksine kısıtlamıştır. Cahiliyye döneminde erkekler sayısız evlilikler yapıyor ve kadını mal gibi alıp satabiliyorlardı. İslâm bu sayıyı 4 ile sınırlandırmıştır. Yani çok eşlilik İslâm’ın emri, Allah’ın bir farzı değil, RUHSAT’ıdır. Bu durumu İslâm’ın emri gibi yansıtmak ise din düşmanlarının marifetidir. Maalesef, bugün İslâmî şuur sahibi olduğunu iddia eden hanımlarımız dahi bu din düşmanlarının etkisinde kalarak, çok eşlilik meselesi üzerinden İslâm Dinini yanlış anlamaktadırlar.

    Birden fazla evliliklerde diğer eşlere de resmiyet getirilmesi kimi korumak içindir?

    İki ve fazlası evliliklere resmiyet getirilmesi, her ne kadar sonraki eşlerin ve çocukların kanuni hak (miras, velayet gibi) ve hukukunu gözetmek amacı taşıyorsa da, aslında ilk eşi ve çocukları garanti altına almaktadır. Zira birinci eşe ve ondan olan çocuklarına maddi manevi yükümlülüklerini yerine getiremeyen ve/veya bunu ispatlayamayan erkek, kanunen ikinci evliliğini yapamayacaktır. Ayrıca ikinci evlilik de birincideki kanuni yükümlülükleri aynen yüklediği için, sırf macera olsun diye kimse böyle ağır bir yükümlülüğün (eşit ekonomik ve psikolojik şartlar, miras paylaşımı ve velayet sorumluluğu gibi) altına girmeye yanaşmayacaktır. Zina ise Adil Düzen’de ağır suç kapsamında olacağından; erkek neredeyse mecburen tek eş ile yetinmek durumunda kalacaktır.

    "(Savaş salgın hastalık ve doğal âfatlar sonucu, genellikle erkeklerin azalıp kadınların kocasız ve korumasız kaldığı durumda) Şayet yetim (kızlar ve yetim anası dul kadınlar) konusunda hakkaniyetsizlikten korkarsanız; bu takdirde sizin için uygun olan kadınlardan (sahipsiz kalmasınlar diye) ikiye, üçe ve dörde kadar nikâhlayıp (evlenebilirsiniz). Ancak eğer (aralarında ekonomik ve biyolojik ihtiyaçları bakımından) adaleti sağlayamamaktan kuşku duyarsanız (ve nikâh için başvurulan resmi makamlar böyle bir kanaate varırsa) , o zaman bir-tek (eş)le veya ellerinizin malik olduğu ile (geçerli mazeret ve yükümlülüklerle yapılan özel ve resmi sözleşmeler gereği, münasip görülen meşru birliktelikle yetinin). Bu (haksızlık ve hayâsızlığa) sapmamanız için daha uygun ve elverişlidir…” (Nisa: 3)

    10- Kur’an’da recm (taşlanarak öldürülme) bulunmamaktadır.

    Bu konuya da mealimizde açıklık getirilmiştir.

    “İçinizden muhsan (iffetli ve asaletli) mü'min kadınları nikâhlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu (fakir ve işçi kesiminden) imanlı (ve ahlâklı) "feteyât" (genç ve dinç hanımlar)dan alabilir. Allah sizin imanınızı en iyi Bilendir. Yoksa sizin kiminiz kiminizdendir (hepiniz aynı insan cinsindendir.) Öyleyse onları, fuhuşta bulunmamış, iffetli ve gizlice dostlar tutmamış olarak, velilerinin izniyle nikâhlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, (bunlara) muhsan kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı uygulayın. Çünkü bunlar genellikle hukuki disiplinden habersiz ve ahlaki eğitimden nasipsiz olanlardır). Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, Bağışlayandır, Esirgeyendir.” (Nisa: 25)

    (Not: Bu ayeti Kerim'e; İslam'da 4 şahidin; erkek ve kadını çıplak halde ve fiili vaziyette gördüklerini beyan etmeleri -ki pratikte pek mümkün değildir- durumunda zina yapanlara uygulanacak; 100 celde (cildi-deriyi acıtacak ama hiçbir organda zarar açmayacak) ceza dışında; RECM (gömülüp taşlanarak öldürme) cezasının bulunmadığına çünkü "Recm'in yarısının olamayacağına" delil gösterilmiştir.)

    11- Kölelik ve cariyelik kaldırılmıştır.

    İslam’da Hükümler İki Şekilde Ortaya Konmuştur:

    a) Daha önce insanlar tarafından da kullanılan bazı hükümlerdir ki, İslam’da bunlar kıyamete kadar insanlık camiasında uygulanabilir bir hüviyete kavuşturularak tanzim edilmiştir. Bu gibi hükümlere “Şeriat-ı muaadile = eskide var olmakla beraber yeniden tadil edilerek tanzim edilen hükümler” adı verilir.

    b) Eskiden olmayan, İslam’ın ilk defa ortaya koyduğu hükümlerdir ki, bunlara “Şeriat-ı Muhteria = İslam dininde ilk defa ortaya konan hükümler” denir.

    Yani Kölelik kurumu; daha önceden var olan ve İslam tarafından şartların elverdiği nispette tadil edilen bir kurum ve kavramdır.

    - Kur’an’da ve İslam şeriatında köleliğin söz konusu olması, kölelerin lehine olan hükümler açısındandır. İslam bu konuyu adalet ölçüleri içerisinde, hatta kölelere –imkân nispetinde eskiye nazaran- tarihte görülmemiş şekilde pozitif ayrımcılık getirmiştir. Patron/efendi müşriklerin bazılarının “Muhammed bizi kölelerimizle eşit tutuyor… böyle bir dine nasıl gireceğiz…”şeklindeki yakınmaları bu gerçeğin açık belgesidir.

     İslam dini, o günün şartlarında kölelik konusunda sosyal hayatlarını iyileştiren birçok tedbir getirmiş olmakla beraber, bütün dünyada yaygın olan ve köleliğin temel esprisi olan “bir mal/meta” olma statüsünü değiştirememiştir. Bu sebeple, İslam, köleleri hürriyetlerine kavuşturma yolunu benimsemiş, mensuplarına bunu tavsiye etmiş, köleyi hürriyetine kavuşturmayı en büyük bir sevap olarak değerlendirmiş, bazı suçlara karşılık olarak bir kefaret şeklinde fiilen de uygulamıştır.

     İslam dininin o günkü dünyada yaygın bir fenomen olan köleliği tamamen ortadan kaldırması mümkün değildi. Her şeyden evvel, bunun Müslüman olmayan ülkeler tarafından kabul edilmesi söz konusu olamazdı. Bu durumda eğer İslam tarafından kölelik yasaklansaydı, savaşan taraflardan biri olan gayr-ı Müslimler -kendi esirlerinin köleleşmesi diye bir durum söz konusu olmadığı için- aldıkları Müslüman esirleri bırakmayacaktı. Karşılıklı esir mübadelesini sağlayan böyle bir kozu elinden kaçırmak aklın kârı olmadığı gibi, İslam dininin de yol vereceği bir şey olamazdı.

     Bununla beraber, İslam dini -daha önce hiç görülmemiş bir şekilde- kölelik statüsünü iyileştirmiştir. Onlara insanca muamele etmiş, “yediklerinden yedirin, giydiklerinden giydirin, onlara kölem değil, yaşlarına göre, ‘amcam, kardeşim, oğlum’ diye hitap edin” buyuran Hz. Peygamber’in (S.A.V.) emirleri gereğince, köleler bu tarz bir insanî muamele görmüşlerdir.

    Diğer taraftan; bir statüsü de babadan çocuğa geçen nesiller boyu hiç mal-mülk sahibi olmamış, emir-komutaya bağlı olarak çalışmaya alışmış, bu sebeple özgür iradesini çoğu zaman hayırlı işlerde kullanma becerisini de kaybetmiş, üstelik bağımsızlık olarak geçimini temin etmesinin çok zor olduğunu görmüş birçok kölenin de -o günkü şartlarda- bu statüyü benimsediği de söz konusu olabilir…

    Nitekim Peygamberimizin eşi Hz. Hatice’nin kölesi Hz. Zeyd (R.A.), kendisini götürmek üzere gelen babasının elini boş çevirmiş ve Hz. Peygamberimizin ailesinin yanında köle olarak kalmayı özgürlüğe tercih etmiştir. Ancak İslam’ın köleliği tedricen kaldırmaya çalıştığı ve bu hikmet ya sezilmediği veya tarihte bazı Müslüman devletlerin işine gelmediği için maalesef geçen asrımıza kadar sarkmıştır.

    - Şunu unutmamak gerekir ki, Müslümanlar -Allah’ın rızasını kazanma adına- severek azat ettikleri kölelere -dinlerinin emri gereğince- yardım etmek zorundaydı. Oysa gayri müslimler istemeyerek kölelerini azat etmek zorunda kalsaydı, onlara yardım elini uzatmayacaklardı. Çünkü istemeyerek azat ettikleri, hürriyeti benimsemiş kölelerinden dolayı mağdur olduklarını düşündükleri şartlar altında, onları tam bir düşman olarak algılamaya başlarlardı. Bu takdirde ortada fakir, işsiz, kimsesiz, bir parazit grup ortaya çıkmış olacaktı. Bu ise, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik açıdan çok ciddi bir olumsuzluk anlamına gelirdi.

     Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, kölelik, İslam’da emredilen ne bir farz-vacip, ne de bir sünnet-müstehab değildir. İçkiyi bile ancak üç-dört safhada yasaklayan İslam dininin, o günkü dünyada kabul görmüş ve milyonlarca insanın (patronların) huzurunu temin eden, işlerini düzenleyen bir kurumu bir defada ortadan kaldırması hikmete aykırı olduğu gibi, böyle bir şeyin gerçekleşmesi düşünülemezdi.

    Mesela; Amerika, kuzey-güney iç savaşından sonra bir hamlede köleliği kaldırır. Şartlar oluşmadığı toplum hazır olmadığı için ortada kalan köleler yeniden eski efendilerinin yanlarına dönerler.

    İşte İslam böyle bir kısır döngüye, sonuçsuz bir girişime sebep olmamak için aşamalı olarak köleliği kaldırmayı hedeflemiştir. Ta ki İslami manada kölelik tamamen ortadan kalksın, dünya ve toplumlar köleliğe gerek kalmayacak bir ortama ulaşsın (esirleri öldürmeyerek, kamplarda işkenceye terk ederek veya köleliğin çağdaş versiyonu olarak, emeği sömürmeyerek kadın, kız ve çocukları fuhşa sürüklemeyerek…)

    İşte bu önemli konu da en açık ve net şekilde yine Abdullah Akgül’ün hazırladığı Ahmet Akgül Hocamızın yorumladığı yeni Meal-i Kerim’de işlenmiştir. Bu konuda birçok ayet-i kerime vardır ama sadece bir tanesini yazmak konuyu anlamak açısından yeterli olacaktır zaten. Örneğin:

    “Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş (bulunduğunuz) sözlerden' dolayı sorumlu tutmaz, ancak yeminlerinizle (bilerek ve isteyerek karara) bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkân) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin kefaretidir. (Geçerli olan) Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz. (Yapılan günahlar ve haksızlıklar karşılığı kefaret olarak bir köleyi özgürlüğe kavuşturma tavsiyesi, bu kötü uygulamanın kökünü kurutma amaçlıdır.)” (Maide: 89)

    Efendimizin (S.A.V.) Veda Hutbesinde îrad buyurdukları:

    "Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmadadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.”

    "Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın Kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” şeklindeki mübarek sözleri ise zaten başka yoruma gerek bırakmamaktadır.

    Özetle; Kölelik ve Cariyelik İslâm’ın yapısına terstir ve kurulacak Adil bir Düzen’de böyle bir uygulamanın elbette yeri olmayacağı gibi, bugünün adı konulmayan ama uygulamada var olan çağdaş kölelerini de faizci Siyonist çarkın dişlerinin arasında ezilmekten kurtaracaktır.

    Yukarıda bizim kıt aklımızın erdiğince ancak sayabildiğimiz 11 maddelik fark ve faziletlerinden dolayı; işte bu meal; içinde bulunduğumuz asrın, tarihin en karanlık dönemini yaşadığımız bu ahir zamanın, Siyonist zulüm saltanatını yerle bir edecek en mühim ilmi çalışmasıdır. Çünkü Kur’an’ın mesajı anlaşılmadan ve tüm kavram ve kurumlarıyla uygulamaya konulmadan insanlığın sorunları asla çözülemeyecek ve Dünya huzura kavuşamayacaktır.

    Aziz Erbakan Hocamız; 1989 yılında ‘Yeni Problemler Yeni Düşünce Yeni Çözümler’ isimli Konferansında:

    “İlim: Eşittir Gerçek o da eşittir İslam’dır... Şimdi yolda giderken bir hasta insan düşmüş ilaç bekliyor. Bizim âlimimiz, Müslüman âlimimiz bu hastanın başına geliyor, buna hemen bir ilaç verip iyi yapması lazım, böyle yapmıyor, ya ne diyor? “Şu karşıda bir eczane var ya, o eczanede bu hastalığı iyi yapacak ilaçların temel müessir maddeleri vardır” diyor. Varsa ne olacak?! Hasta burada ölüyor be mübarek!.. Sen buradan trafik memuru gibi karşıdaki eczaneyi gösteriyorsun!.. Yani ayet ve hadisleri okuyor ama bugünün ihtiyacını karşılayacak şekilde o ayetten, o hadisten lüzumlu ilacı yapmamışsın!.. İşte bunun için insanlık ızdırab çekiyor. E ne olacak?!.. O âlim önce doktor olacak, hastanın hastalığını bilecek. Sonra?!.. Eczacı olacak, koşacak o ilacı yapacak. Hastayı iyi yapmak kolay mı? Sonra?!.. Hastabakıcı olacak, hastanın ağzına kaşıkla ilacı verecek. Hasta ondan sonra ayağa kalkacak… Yoksa sen şurada hasta aşağı düşmüşken karşıdaki eczaneyi gösteriyorsun. Bu hasta böyle iyi olmaz! Bütün ilim adamlarımızı uyarmak için söylüyorum. Ya ne olacak?!.. Bu milletin derdiyle dertlenin!.. Araştırmalarınızı bu insanların dertlerine ilaç olacak şekilde yapın!.. Dünyaya inin dünyaya!!!” buyurarak Kur’an’ın günümüz şartlarına uygun olarak doğru ve doyurucu şekilde anlaşılmasının önemine dikkatleri çekmişti. Devamında ise:

    “Artık yeniden Peygamber gelmeyecek. Ahir zaman Peygamberi gelmiştir. 622’den kıyamete kadar… E peki insanlar kendisini şimdi nasıl kurtaracak?!.. Çünkü İslâmiyet; yeniden şartlara göre gereken nizamı kurmanın Temel Esaslarını getirmiş. Ve nasıl kurulacağının da esasını getirmiş. İctihad edilecek!.. İşte Kur’an-ı Kerim, işte Hadis-i Şerifler, esaslar ortada. İctihadı, peki kim yapacak bunu?!.. Âlimler yapacak, ilim adamları yapacaklar ve bu devrin Düzeni böylece orta yere çıkacak!.. İnsanlığın Kurtuluşu işte buna bağlıdır.” buyurarak da Kur’an anlaşılmadan, İCTİHAD müessesesinin işletilemeyeceğini, İCTİHAD edilmeden de Kur’an’a dayalı ADİL bir DÜZEN’e geçilemeyeceğini işaret buyurmuşlardır.

    İşte bu sebeplerden dolayı: Sözde İslâm âlimi geçinip ŞUUR sahibi olmayanlar veERBAKAN Hoca’nın tedrisinden geçmeyenler günümüzün sorunlarına çare olacak bir meal yazamazlar. Toparlarsak:

    -  Halis niyet sahibi olan: Çünkü her işin başı niyettir. İhlas sahibi olmadan yapılan hiçbir işin olumlu ve olgun meyvesi olmayacaktır.

    -  Tağutun her çeşidini inkâr ve red etmeyi başaran: Çünkü Emperyalizm’e ve Siyonizm’e dik durmadan yani henüz imanın ilk basamağına bile ulaşamadan yapılacak işin Allah Katında bir kıymeti olmayacaktır.

    -  Zalime ve zulme itiraz edip karşı duran: Çünkü saldırı ve sömürü düzenine tavır koymadan, günümüzün âlim geçinen ve iktidarların keyfine göre faize, ahlâksızlığa ve her türlü zulme fetva üretip güçlüden yana tavır alanlar, elbette Dine hizmet edemeyecektir.

    -  Hakkın hâkimiyeti için cihad ruhuna sahip olan: Çünkü cehd ve gayret ehli olmadan yapılan hiçbir çalışmanın insanlığa bir hayrı ve bereketi olmayacaktır.

    -  Dünyalık servet, şöhret kaybı ve zarara uğrama kaygısı taşımayan: Çünkü bu cihad çalışmaları esnasında Hakkı ve hakikati yazarken, bir takım tehlike ve tehditler ile muhakkak karşılaşılacaktır.

    -  Sadece Allah’tan korkarak imanını, aklını ve vicdanını ölçü alan: Çünkü tarih boyunca zalim iktidarları ve yöneticileri Vahyin ışığında hedef alan kişiler hayati tehlike de dâhil, birtakım tehditlere maruz kalmayı göze almış mert ve cesur kişilik sahibidirler.

    -  Allah’ın Dünya’da Zafer va'di; Ahirette ise Cennet ve Rü’yet müjdesinden asla şüphe duymayan: Lâkin zaferden ziyade Rabbinin Cennet ve Rü’yetini özleyip arzulayan Zâtın yazdıklarını okuyanlar manevi doyum ve huzuru bulacaklardır.

    -  Yüksek bilgi birikimi ve derin ilmine rağmen asla kibre kapılmayıp, Tevazuu Sahibi ve Hikmet Ehli olan: Çünkü kibir şeytan ahlâkıdır ve kibir sahipleri kendilerine yöneltilen haklı ve gerekli eleştirilere kulak tıkayacaklardır ve muhakkak bir şekilde şeytanın yoluna sapacaklardır.

    - Ve bu İlmi karşılığında hiçbir ücret talep etmeyip, dünyalık elde etmediği gibi ömrünü ve malını Hak yolda harcayarak:

    -  Üstelik Dininden ve davasından dolayı, Hak yolunda her türlü maddi manevi zarara, zulme ve cefaya uğrayarak: Mahkeme kapılarını aşındıran…

    -  Ama en önemlisi; ASLA birileri tarafından Kandırılmadan ve Aldatılmadan: 50 yıllık bilgi ve birikimini ortaya koyarak tüm insanlığın istifadesine ve hizmetine sunan Sayın Ahmet Akgül Üstadımızın “Meal-i Kerim” çalışması, elbette üstün faziletli ve muhakkak okunması gerekli bir eserdirBu büyük bilgi ve birikimin sonucu olarak da ayrıca Adil Düzen kitabını yazarak, tüm insanlığın kurtuluş reçetesini hazırlamış ve Aziz Erbakan Hocamızın projesi YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE VE YENİ BİR DÜNYA’nın kapısını aralamıştır.

    Tüm İslâm âlemi ve insanlık adına hayırlı olsun…





















    Bu Haber 367 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS