• 2. BÖLÜM - İNSANIN YOZLAŞMASI

    2. BÖLÜM - İNSANIN YOZLAŞMASI

    09 Aralık 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN İNSANIN YOZLAŞMASI

     
    | Devamı

                         2.BÖLÜM

                      KARANLIK KAFALILARIN “AYDIN”LIĞI

    İnançlı aydın, karanlıkta önümüzü ışıklandıran mum gibidir. Çünkü kendisi eriyip tükenirken başkalarına yolunu ve yönünü göstermektedir. Aydın, erimeden, hedefine  eremeyeceğinin bilincindedir.

    İnançsız aydın ise, ateşböceğine benzemektedir. Çünkü onları rehber edinenler, daha beter karanlıklara ve bataklıklara sürüklenecektir.

    İnançlı aydınların en önemli görevi; beyni Hak ile olduğu halde, bedeni ile halkın arasına girmek. Sorumluluk bilinciyle, halkın seviyesine inmek... Ve onların haliyle hallenip, diliyle dillenip, insanların elinden tutarak Hakka ve hayra götürebilmektir.

    İnançlı aydın, Kur’an gerçeğinin mana alemine girebilmiş... Akıl ve fikir füzesiyle hikmet ve kudret fezalarındaki sırlara erebilmiş... Ve Kur’anın kutlu mesajını, Allah’ın kullarına ulaştırabilmenin gayesine, gayretine ve gailesine düşmüş kimsedir.

    Gerçek aydın, doğru düşünecek, doğruları öğretecektir. Eğrileri düzeltmeğe ve “doğruya en yakın duran eğrilerin, en tehlikeli eğriler olduğunu” bildirmeğe gayret gösterecektir. O bilir ki, hidayet ve muvaffakiyet, Rabbimizdendir. Bize düşen en etkili ve yetkili yöntemlerle tebliğ, teklif ve tavsiyedir.

    Aydın’ın sermayesi bilgi ve samimiyet, silahı ise sabretmektir. Sabrın gereğini yerine getirmeyenler ve değerini bilmeyenler mutlu sona erişemeyecektir.

    Bugün, inançlı aydınlarımızın ilk yapması gereken, insanlarımıza “bağımsız düşünebilme” becerisi ve cesareti kazandırabilmektir. Olayları ve konuşulanları önyargısız ve saplantısız olarak değerlendirme ve sonunda tarafsız ve tutarlı bir karar verebilme olgunluğuna erişebilen insanlar, kurtuluş yoluna girmiş demektir. Düşünmekten ve değerlendirmekten korkan, taklit ve taassup ehli insanlardan hiçbir hayır gelmeyecektir.

    Aydınlarımız, “halkı bilinçlendirme ve bileme” görevini yaparken, haliyle sömürü baronlarının ve saltanat erbabının şimşeklerini üzerine çekecektir.

    Bu durumda, zorbalara karşı dimdik durmalı ve direnmelidir. Asla eğilmemeli, ve doğrulardan taviz vermemelidir. Elbette, ucuz kahramanlıklarla kendisini israf etmemeli, ancak ürkeklik ve gevşeklik de göstermemelidir. Korkak ve kaypak kimselere, insanlar rağbet etmeyecek ve güvenmeyecektir. Ama mert ve metin aydınların karşısında halkımız saygıyla eğilecek ve herhalde onları destekleyecektir. Çünkü insanlar, sadece güçlü ve güvenilir karakterlere itibar ve itimat etmektedir.

    Gücünü Hak’tan alan ve herhalde Hakk’a dayanan... Sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip bulunan ve Kur’an bilgisiyle bilgeliğe ulaşan...  Ve bu manevi desteğinden ve dürüstlüğünden kaynaklanan kendi gücüne güven duyan aydın bir kişinin, artık geçemeyeceği engel ve yenemeyeceği rakip yoktur. Çünkü nefsini yenen, herkesi yenecektir. Unutulmasın ki başarı ve zaferi, sayı ve silah çokluğu değil, inanç ve ilim üstünlüğü ile beraber, cesaret ve metanet bütünlüğü belirleyecektir.

    İnançlı aydın, cebinde helal parası, evinde bolluk sofrası bulunsa bile, o az yemeği, yarı aç gezmeyi ve bazı günlerini oruçlu geçirmeği tercih etmelidir. Ta ki fakirlerin, çaresizlerin halini bilmelidir. O’nun çevresinde zengin tokların kahkahasından ziyade, zavallı açların ah-vahları seslenmelidir.

    İnançsız aydın ise, inanmadıklarını ve yaşamadıklarını söyleyen, yapmadıkları ve başaramadıkları ile övünen... Yavan ve yaldızlı laflar üretmekten, sonunda alkış ve parsa devşirmekten başka şey düşünmeyen... Kısaca ezilenlerin duygularını istismar etmekten başka bir amaç gütmeyen bayağı ve aşağı tiplerdir.

    Evet, maalesef bazı aydın yaftalılar, köşe yazarları ve TV. yorumcuları, ülkemizde gerçek bir “fikir piyasası” oluşturmak yerine, “sömürücü sermaye piyasasının fikirlerini” meşrulaştırmak peşindedir.

    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bile, “Ülkemizde gazeteciliğin, ilan-reklam piyasasının ve borsa-rantiye pazarının basit bir uzantısı haline sokulduğunu” belirtmiştir.

    Dünyada gelişmiş ve demokratik sayılan ülkelerdeki binlerce gazeteci, yazar ve yorumcu, maalesef tekelci medya patronlarının ve sömürücü sermaye baronlarının birer kiralık kölesi yerindedir.

    Son zamanlarda, Türkiye’de MİT’çi gazetecilerin ve toplumu hipnotize eden basındaki “ajan provokatörlerin” gündeme getirilmesi, her ne kadar bir gerçeğin ifadesi ise de, aslında bütünüyle kirlenmiş ve kiralanmış olan basın kurumlarını temize çıkarmaya yönelik bir girişimdir.

    Bugün Basın Konseyi Başkanı olan zat 27 Mayıs’ta Adnan Menderes’i astıran konsorsiyumun etkin elemanlarından değil miydi?

    Birkaç idealist ve cesur yazar ve gazete dışında, malesef medya ve aydınlar, asla halkın sesi, temsilcisi ve haklarımızın takipçisi olamadılar.

    Tam aksine despotik güçlerin, masonik merkezlerin sermaye çevrelerinin ve kukla hükümetlerin sözcüsü ve savunucusu konumunda kaldılar.

    Demokrat geçindiler, ama  27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat  diktatörlerini alkışladılar. Halkcı geçindiler, ama toplumun İMF ve çeteleriyle ezilmesine sessiz kaldılar. Özgürlükçü geçindiler, ama başörtüsü zulmüne fetva çıkardılar. Aydın geçindiler ama karanlık ve kabuslu dönemlere zemin hazırladılar.

    Bulanık suda balık avlamak için, toplumu kamplara ayırıp anarşi ve kargaşayla kışkırttılar.

    Oysa, inançlı aydın bilir ki, her türlü anarşi; ülkedeki adaletsiz sistemin ve ahlaksız bünyenin acı veren çıbanlarıdır.

    Evet, anarşi; zalim düzenlerin ve bozuk sosyo-ekonomik dengelerin sonucu başlayan, toplumsal çözülmenin bir ikaz alarmıdır.

    Ve anarşinin kesin çaresi ne hapishaneler, ne de askeri tedbirler değildir.

    Kafaları ilim ve hür düşünceyle, kalpleri iman ve ahlaki değerlerle, karınları ise yeterli ekmekle doyurulmayan her insan, şeytani merkezle hazır eleman demektir.

    Aydınlarımıza düşen, devrimci geçinen gençlerimize, eşitlik ve özgürlük edebiyatı yaparak kendilerini eyleme sürükleyenlerin, lüks villaların amerikan barlarında yudumladıkları viskilerle nasıl keyif sürdüklerini göstermektir.

    Aldattıkları ve beyinlerini yıkadıkları gençler bir hiç uğruna birbirlerini boğazlarken, kendileri sömürü patronlarının pahalı sofralarından kahkahalarla gülüşen hainlerin maskesini indirmektir.

    Köylü kasketi giyerek halkçı, işçi tulumu giyerek emekçi geçinen, ama eline imkan ve iktidar geçince köylüyü ve emekçiyi inim inim inleten sahtekarların gerçek suratına projektör tutup, bunları topluma tanıtabilmektir.

    Herkes şunu kesinlikle bilmeli ki; Amaca ulaşmak için şiddet ve hiddet kullanmak en ilkel bir vasıtadır. Çünkü kan ile açılan her yol yine kan ile kapanır ve o yolda kin ve intikam hırsı baki kalır.

    Halbuki en kalıcı ve en akılcı metot iknadır. İnsanların düşünce yönünden olgunlaşmasına, siyasi ve sosyal yönden ise toparlanıp dayanışmasına öncülük yapmalı, devrimleri ve değişimleri kansız ve kavgasız başarmalıdır. Evet, düşüncelerdeki devrim gerçekleşmeden, düzenlerdeki devrimler hep aldatıcıdır. Düşüncelerdeki devrim ise, nefsani ve şeytani değil, ilmi ve insani değerler üzerine kurulmalıdır.

    İşte kıtalarca mazlumun kanı ve milyonlarca mağdurun figanı üzerine kurulan barbar batı medeniyeti...

    İşte milyarların alın teri ve emeği sömürülerek gerçekleştirilen siyonizmin sömürü sistemi...

    Geri ve gelişmekte olan ülkelerde hala bir buçuk milyar insan yeterli ve temiz içme suyundan mahrum yaşıyorsa... Dünyadaki her 7 çocuktan birisi okula gidemiyorsa... 840 milyon insan açlık sınırında kıvranıyorsa ve bir buçuk milyar insanın günlük geliri, 1 doların (500 bin liranın) altında bulunuyorsa, ben bu medeniyete uygardır diyemem!..

    Dünya nüfusunun en zengin %20’sini oluşturan ülkelerle, en fakir %20 sini kapsayan ülkeler arasındaki, kişi başına düşen gelir farkı tam 95 katına ulaşmışsa... ABD de bile en üstteki %1 lik zengin tabakanın vergi sonrası net geliri, alttaki 100 milyon Amerikalının toplam gelirini aşıyorsa... Dünyanın en varlıklı iki kişisinin toplam serveti bütün az gelişmiş ülkelerin toplam gelirinden çok daha fazlaysa... Ve, çoğu Siyonist olan en varlıklı 200 kişisinin  serveti, tüm dünya nüfusunun yarısının gelirinden daha yüksek bulunuyorsa, ben bu dünyaya uygardır diyemem!..

    Asya ve Afrika’daki açlık ve sefalet sorununu acilen çözmek için 15 milyar dolarlık yatırım yeterliyken, Avrupa ve Amerika’da sadece parfüm ve süs malzemesine yılda 25 milyar dolar harcanıyorsa...

    Honkong caddelerinde 1 dolara, (600 bin liraya) Londra sokaklarında 1 sterline (900 bin liraya) çocuk fahişeler, patronlarına para yetiştirmek için, her gece beş-on erkekle yatmak zorunda kalıyorsa... Analığa ve sıcak aile yuvasına hasret bahtı kara bir sürü kadın, parayla satılıp ruhlar zinayla kirleniyorsa ve Türkiye’deki vesikalı fahişe sayısı yüz binlerle ifade ediliyorsa, ben bu sisteme uygardır diyemem!...

    Villalardaki zengin sarhoşların naraları, yoksulların viranelerine taşarken... Lüks yatlarda eğlenenlerin çığlıkları, fakir yuvalarında oturanların kulaklarını hırpalarken... Birileri kedi-köpekleri için milyarları harcadığı halde, ötekileri bebekleri için mama bulamazken... ben bu düzene uygardır diyemem!...

    Kuzey kutbunda buzlar arasında sıkışan balinaları kurtarmak... Ve karetta kaplumbağalarını korumaya almak için gösterilen, sözde insani amaçlı gayretlerin binde birini, toplu soykırıma uğrayan ve kıtır kıtır doğranan Bosnalı ve şimdi Çeçenyalı mazlum Müslümanlar için göstermeyen bir dünyaya, ben uygardır diyemem!... Ve hele bu mezalimi Rusya’nın iç meselesi sayanlara, insandır bile diyemem!...

    Eşcinsellerin, Anarşistlerin, mafya çetelerinin haklarına sahip çıkan, ama ülkemizdeki on binlerce başörtüsü mağduru kızımızın feryadına kulak tıkayan batı dünyasına ve onların yerli uşaklarına ben asla uygardır diyemem!...

    Ve bütün bu haksızlık ve ahlaksızlıkları uygarlık zannedenler ve bu ruhu karanlık ve ahlakı bataklık olan batı dünyasını hala hayranlıkla izleyenlere, ben aydındır diyemem!...

    TARİKAT VE MANEVİYAT DÜŞMANLIĞI

    Dünyanın her yerinde, her dönemde ve her meslek içerisinde görülmesi mümkün olan birkaç kötü örneği ve yaşanan dejenereyi bahane ederek, malum ve marazlı medyada başlatılan tasavvuf ve tarikat düşmanlığı, halkımızın nefretini kazanmaktadır.

    Evet, nasıl ki her gün çeşitli rezalet ve cinayetlerine şahit olduğumuz bazı doktorları ve sağlık kurumlarını bahane ederek bütün tabipleri suçlamaya ve tıp fakültelerine savaş açmaya hakkımız yoksa...

    Ve yine binalarda hile ve hırsızlık yapan bazı mütahit ve mühendisleri bahane ederek bütün inşaat fakültelerine ve konut şirketlerine kilit vurulamazsa...

    Bazı güvenlik görevlilerinin yamukluk ve yanlışlıkları, nasıl ki tüm emniyet teşkilatını ve polis okullarını karalamamıza ve kapatmamıza gerekçe yapılamazsa...

    Bunun gibi, bazı sapık ve sahtekar kişilerin tarikat adına yaptığı mel’anetleri bahane ederek bütün manevi hizmet ehlini ve hatta tüm mü’minleri töhmet altında tutanlar da, aslında islama saldırmak için fırsat kollayanlardır.

    Üstelik hem dini eğitim hizmetlerinde olsun, hem tarikatlar içerisinde olsun, böylesi seviyesiz ve samimiyetsiz istismarcıların ortaya çıkması, her şeyden önce mevcut sistemin ve yönetimlerin suçu ve sonucudur. Çünkü topluma gerekli ve yeterli dini ve ahlaki eğitimi verecek meşru kurumları oluşturamazsanız, insanımız tabiatıyla bu ihtiyacını gayrı meşru yollardan karşılamak zorunda kalacaktır.

    Evet, bedeni veya ruhi herhangi bir ihtiyaç, şayet doğal ve normal yollardan karşılanamıyorsa, o kişilerin, anormal ve mantık dışı yollara başvurması kaçınılmazdır.

    Örneğin herhangi bir bölgeden, doktorları çıkarın ve hastaneleri kapatın... Göreceksiniz, çok geçmeden orada bir sürü sahte doktor çıkacak ve en akıllı geçinenler dahil, her sınıf ve seviyeden müşteri bulacaklardır. Çünkü, hastalık sıkıntısından kurtulmak ihtiyacındaki insanlar, uzak bir ihtimal bile olsa, yine de bir ümit ve teselli kapısı gördükleri sahtekarlara başvurmaktan kendilerini alamayacaklardır.

    Bazı bunakların, şöhret meraklılarının, şehvet manyaklarının ve servet avcılarının, ayarladıkları kiralık reklamcıları ve menfaat ortakları aracılığıyla tuzaklarına düşürdükleri cahil ve gafil kişileri, evliya ve mürşid diye kendilerine bağladıkları bilinen bir olaydır. Ancak bunlar çok basit ve bayağı bir azınlıktır.

    Bunların yanında ahlaki eğitim fakülteleri gibi hizmet veren... Manevi karakollar misali toplumu disiplinize eden... İnsani ve İslami değerleri öğreten... İnsanları ibadet ve istikamete yönelten ve bütün bunların karşılığı hiçbir dünyalık beklemeyen Allah dostları da vardır.

    İslam tarihi boyunca “Bizim uğrumuzda cehd ve gayret gösterenleri elbette (saadet ve selamet) yollarımıza iletiriz” ayetinin işaretiyle, Allah’ın rızasını ve insanların duasını kazanmak niyetiyle gönüllü ve sivil hizmet kurumları gibi faaliyet gösteren tarikatlara, bugün de ihtiyaç vardır.

    Selçuklu ve Osmanlı gibi İslam medeniyetlerinin manevi mimarları olan ermişler ve dervişler, ahlaki terbiye ocağı olan zikirhaneler ve zaviyeler yanında, spor kulübü gibi çalışan okçular, ve güreşçiler tekkeleri... Dokumacılık, ziraatçılık ve kunduracılık gibi sanatları öğreten ve ticari hayatı disiplinize eden Ahilik tekkeleri açmış ve yaygınlaştırmış ve hatta tasavvuf musikisi vasıtasıyla şiir edebiyat ve milli müziğimizin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır.

    Büyük Fransız Şarkiyatçı Louis Massignon: “Tarikat sofilerinin Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika ülkelerine yaptıkları irşat gezileri sayesinde İslam, evrensel bir din olarak tanınmaya ve yaşanmaya başlamıştır.” Tespitinde bulunmaktadır.”

    “Aklı selim sahipleri, ayakta iken, otururken ve yan yatarken (her halde ve huzur içinde) Allah’ı zikrederler.”

    “Sabah akşam yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine ürperti ile ve yalvarır bir şekilde, için için Rabbini zikret gaflete düşenlerden olma”

    “Onların kalbine rabıta verdik”

    “Sizi kendisiyle tertemiz etmek,şeytanın pisliğini sizden gidermek ve kalplerinizi rabıta ile (pekiştirmek) isteyen (Allah...)”gibi ayetleri kendine rehber edinen tasavvuf ve tarikat ehli, yaptıkları devamlı zikir ve fikir sayesinde ve takva terbiyesi neticesinde kalpleri temizlenmiş, Allah’a karşı saygıları ve ilahi aşkları gelişmiş, yaratandan ötürü yaratılanları sevmiş ve ruh antenleri manevi ilham dalgalarını sezmeğe başlamıştır.

    “Allah’ı unutanlar gibi olmayın”

    “Şeytan onları kuşatmış, böylece Allah’ın zikrini unutturmuştur”

    ayetlerinin haber verdiği gafillerden olmamak için “Allah’a inabe eden (yani Ona yönelme nöbetine giren) kimselere Allah hidayet eder ki, onlar Allah’a gerçekten iman edenler ve zikrullahla kalpleri huzura erişenlerdir.”

    Hadisi kutside haber verildiği gibi “Bir kul (haramları terk edip) farzları işleyince Allah’ın (gadabından emin) rızasına layık olur. Ancak, nafile ibadetlere devam etmekle Rabbına o derece yaklaşır ve sevilir ki, nihayet Allah’ın inayetiyle başkalarının göremediği gerçekleri görür, gizli sırları duyar, hikmetli ve ibretli sözler konuşur ve manevi güç ve kuvvet sahibi olur”

    Gerçek bu iken, bir iki sahtekar ve sapığı ve onlara aldanan beş on ahmağı ekrana getirip, “İşte görün, tarikatların hepsi böyledir” imajını vermeğe çalışmak, elbette vicdansızlıktır. Ama çok şükür ki, toplum bunların dine saldırılarına ve hedef saptırmalarına artık kulağını tıkamaktadır.

    Ve hele bu çeşit kasıtlı ve alaycı yayınlara çıkan bazı prof etiketli kişilerin tutarsız tavırları, gönüllerimizi daha çok yaralamaktadır. Çünkü herkes bilir ki şu beş şey yalancı şahitlik sayılmaktadır:

    1- Gördüğünü inkara kalkışmak

    2- Görmediğini görmüş gibi anlatmak...

    3- Gördüğünü eksik anlatmak

    4- Gördüğüne ilave yapmak

    5- Olayı, tavırla ve yorumlarıyla çarpıtmak.

    Evet, tarikat perdesi altında yürütülen istismar ve terbiyesizliklerin ekranlara ve gazete sütunlarına taşınması ve toplumun uyandırılması elbette gerekli bir görevdir. Ancak, bu çirkin örnekler bahana edilerek, bütün gönül yolcularını ve Müslümanları karalayıcı bir tavır takınmak, en azından insafsızlıktır.

    Şu marazlı medya, tarihte ve günümüzde tasavvuf terbiyesiyle yürütülen yüzlerce hayırlı hizmetleri, niye acaba bir kere olsun ekrana yansıtmazlar ve topluma tanıtmazlar?

    Bu arada islami değerlere ve tasavvufi prensiplere sadık kalarak ve çağın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına uygun olarak, yeni kurum ve kurallar oluşturmak, tasavvufi ahlak ve anlayışı hayatın her kademesinde yaygınlaştırmak, bugünkü toplumsal yozlaşmadan ve birbirimize yabancılaşmadan kurtulmamız için, çok hayırlı bir adım olacaktır.

    İlahiyat proflarına, aydın ve araştırmacı geçinen yazar ve yorumculara düşen de, sadece kötü örnekleri ve yetersizlikleri eleştirmek değil, tasavvufun Kur’ani temellere ve çağdaş gereklere göre, nasıl yeniden yapılanıp yaşanabileceğini ortaya koymak ve insanlarımızı ilmen ve ruhen aç bırakan ve istismarcıların tuzağına atan bugünkü şartların ortadan kaldırılmasına öncülük yapmaktır.

    Tasavvuf erbabına ve gönül yolcularına düşen ise, böylesi seviyesiz ve sorumsuz saldırılara bahane olacak yanlışlık ve yozlaşmalara fırsat vermemek, yobaz ve yabani bir tavır sergilememek ve her yönden bilgili, bilinçli, becerikli ve bereketli insanlar olduğumuzu kanıtlamaktır.

    Televizyonlara çıkıp “Efendim, tasavvuf eskiden güzeldi ve gerekliydi... Bu ocakta Şahı Geylaniler, İmamı Rabbaniler, Yunus Emreler, Hacı Bayramı Veliler yetişti... O devirler bitti. Şimdi iş ehil olmayanların eline geçti... Bunlara mürşit falan denilmez” diyerek bütün gönül ehlini küçümseyen et kafalı etiketlilere de bir cevabımız var...

    “Ey hoca geçinen beyler!... Gavsı Geylani’lerin, Şah-ı Nakşibendi’lerin ve Yunus Emre’lerin dönemindeki alimler de İmam-ı Azam, İmamı Gazali ve Ebussuud Efendi gibi zatlardı.

    Onlar, zalim yöneticiler ve Kur’ana yönelik hıyanetler karşısında susmaz ve satılmazlardı!. Siz İmam-ı Azam olamadınız ki, şeyhlerimiz de Şahi Nakşibend olsunlar!.

    Ve şimdi, sizin gibi alimlere göre, bugünkü şeyh efendiler çok bile!.:”

    AHLAKSIZLIK ŞEYTANIN DİNİDİR

    Haksızlık her dinde neyhyedilmiş ve ahlaksızlık her düşüncede yerilmiştir.

    Ne, ortak adı “İslam” olan ilahi dinlerin, ne de beşeri ve felsefi düşünce sistemlerinin hiçbirisi, haksızlığa ve ahlaksızlığa izin vermemiştir. Yahudi ve Hıristiyanlık ise sonradan bozularak dejenere edilmiştir.

    Kendi hayasızlıklarına kılıf bulmak ve mel’anetlerini meşrulaştırmak isteyen Yahudi ve Hıristiyanların “tahrif”leri gibi, maalesef bazı Müslümanların da bu maksatla “tevil” leri görülmektedir.

       Adam öldüren, hırsızlık eden, zina işleyen kimse, bunları hangi biçim ve isim altında yaparsa yapsın ve kendisini, hangi dinden, hangi mezhep ve meşrepten ve hangi partiden sayarsa saysın... Hepsi de aynı suçu işlemektedir, aynı günahı yüklenmektedir ve aynı cezayı hak etmektedir.

     “Bir günahı dinsiz işlerse ahirette cezasını tam çeker, Yahudi işlerse yarıya düşer, Hıristiyan işlerse dörtte bire iner. Ama Müslüman işlerse Allah onu affeder ve es geçer” şeklindeki düşünce, elbette yanlış ve batıl bir te’vildir. Böylesi bozuk ve batıl düşünceler, şeytanın vesvesesi ve hilesidir.

      Mesela hak etmediği bir parayı cebine indiren kişi, ister fakir olmadığı halde kendisine zekat ve sadaka diye verilsin, ister hayır ve hizmet adına devşirsin, ister faiz ve karaborsadan peyda etsin, ister çalarak ve hile yaparak ele geçirsin, bunların hepsi de hırsızlıktır ve haksızlıktır.

      Bu haksızlığı bir Müslümanın ve hele “dava adamı ve ilim erbabı” bilinen bir insanın yapması, onun suçunu ve sorumluluğunu azaltmak yerine, tam tersine daha da artıracaktır.

      Elbette bir kötülüğü mübah sayarak ve hiçbir manevi sorumluluk duymayarak işlemekle, onu günah bilerek ve çekinerek işlemek ve sonunda pişmanlık belirtileri göstermek farklıdır.

       Ama bir kötülüğü gizlice ve kılıfına uydurarak işlemeyi, gözü açıklık ve akıllılık sanarak ve insanlardan utanıp sakladığı halde, Allah ve ahiret korkusu taşımayarak ve hiç umursamadan ve uslanmadan tekrarlayarak yapanlar ise, Müslüman da olsa, gavur da olsa aynıdır.

                Evet “Ahlaksızlığın, dini yoktur”. Yani hiçbir dinde ahlaksızlar alkışlanmamıştır. Ahlaksızlığı ve hayasızlığı kim yaparsa yapsın, bu elbette günahtır ve ayıptır.

              İslamın hikmet kutuplarından Muhyiddin-i Arabi Hz. lerinin:

               “Benim kalbim her şeyi kuşatır. O ceylanlar için bir otlak, Hıristiyan rahipler için bir manastırdır.

                Ve kalbim, putların tapınağı, Hacıların kabesi, Tevratın levhaları, ve aynı zamanda Kur’an kitabıdır.

                Ben, aşk dinine uyarım: Hangi yolu tutarsa aşkın develeri, işte o benim dinim ve imanımdır.” şeklindeki sözlerini, “her türlü haksızlığa ve hayasızlığa hoşgörü ile baktığı” biçimde yorumlamak ise oldukça yanlıştır ve o zata iftiradır.

                Sadreddini Konevi vasıtasıyla Muhyiddini arabiden etkilenen Mevlana Hz.lerinde de kısmen görülen “Vahdet-i vücut” düşüncesinin ifadesi olan yukarıdaki sözlerde:

    Samimiyetle hakkı ve hayrı arayan ve Allah’ı arzulayan,

    Vicdanen tuttuğu yolun doğru olduğuna inanan,

    Zulüm ve ahlaksızlığa asla yanaşmayan ve bulaşmayan,

    İmana ve insana hizmet gayesi taşıyan ve iyilikten şaşmayan

    Ama bu gayelere farklı din ve disiplinlerle ulaşacağını sanan tüm kesimlere karşı, bu iyi niyet ve istikametleri nedeniyle ve hidayeti bulmaları ümidiyle, bir şefkatli yaklaşım söz konusudur.

    Yoksa yukarıdaki sözlerden, her türlü hayasızlığı ve haksızlığı yapan kimselerin hoş görüldüğünü çıkarmak yanlıştır ve yanıltıcıdır.

                Şimdi izanla düşünelim ve insafla karar verelim:

                Ülkemizde kimileri Atatürk istismarı, ilke ve inkılap simsarlığı yaparak, kimileri de her türlü menfaat ve maneviyat istismarı yaparak, devamlı şöhret ve servet edinmekte ve birlikte hareket etmektedir.

               Şimdi bunlar aslında, aynı niyet ve zihniyette müşterek değil midir? Birilerinin sağcı diğerlerinin solcu olması... Kimilerinin dinci, ötekilerinin devrimci bulunması neyi değiştirecektir?

                Ankara Kavaklıdere Rotary kulübünün “Yetenekli çocuklar dans ve müzik yarışmasını“ TRT 3 devlet televizyonlarından saatlerce naklen veren;

    Sözde balerin, yani modern dansöz yetiştirmeyi ve neslimizi yozlaştırıp mahvetmeyi amaçlayan bu masonik teşkilatın masraflarını da Ziraat Bankasına ödeten

    Ve Rotary kulübünün amblemini, devamlı ekranda tutup reklamına gayret gösteren, devrimci hainlerle, bunlarla kolkola gezen din tacirleri, aslında aynı suça müşterek değil midir?

               “Biz Rotaryenler toplumun görünmeyen liderleriyiz. Sayımız küçük olsa da gücümüz büyüktür.” diyen üstad mason Fahir Armaoğlu ile, hoşgörülü ve çağdaş düşünceli dindar gençliğin yetişmesine ve şeriatçı düşüncenin ve köktendinciliğin engellenmesine katkılarından dolayı” övgüler dizdiği Muhterem Hoca Efendilerin, acaba fikirleri farklı ve karakterleri değişik midir?

                Solcu ve bölücü anarşilere maddi kaynak sağlayan, uyuşturucu ve silah mafyasının babalarından Dündar kılıçların ve akrabası Oflu İsmail kabadayıların avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk gibi demokratların ve yine cinayet ve kaçakçılık olaylarında suçluları himaye ettiği konuşulan bazı bürokratların, dinci bir grubun liderinin yönetiminde 150 tıra ve deniz taşımacılığına sahip olan ve çok kirli ver sırlı işlere adları karışan nakliyat firmalarının, isimleri ve resimleri farklı olsa da “ ism – Günah” ları ve ayarları birdir.!

                “Milli siyasetin asla iktidara gelmemesi, gelirse indirilmesi” gerektiğini söyleyen İsrail Cumhurbaşkanı yahudi Weisman’la, aynı görüşü paylaşan yerli Süleymanların farkı nedir? Sözde birinin Yahudi, diğerlerinin Müslüman bilinmesi neyi değiştirecektir?

                Fuhuş mafyası ermeni manukyanların, ona madalya takan masonların ve bu masonlara maşalık yapan ve oy toplayan dindar (!) münafıkların, hem  madenleri hem de meziyetleri aynı seviyededir!.

     

                Milli hareket ve hükümetleri yıpratmak, yıkmak ve başarısız kılmak için çalışan yazarların, Yahudi, ermeni veya Müslüman asıllı olmaları, Laik, dindar veya islamcı tanınmaları ne fark edecektir?

     

                Beyrut’taki mazlum Müslümanları ve Filistin halkını bombalarla parçalayan İsrail şeytanıyla gizli işbirliğine girişen mason zihniyet ve şahsiyetleri, oylarıyla işbaşına getiren ve hala destekleyen gafillerin hesabı elbette birlikte görülecektir.

     

                Velhasıl haksızlığı ve ahlaksızlığı icat eden de, işleyen de, bunlara destek veren de kim olursa olsun zalimdir ve bu yaptıkları hıyanettir. Ve özellikle milli iradenin iktidarına karşı Siyonistlerle aynı cephede bulunanlar ise, onlarla aynı değerdedir.

     

                “Ey iman edenler! (Siyonist)  Yahudiler ve (Emperyalist Haçlı) Hıristiyanları (ve onların zihniyetini taşıyanları) kendinize dost ve idareci edinmeyiniz. (Yahudi ve Hıristiyanların haksızlık ve ahlaksızlıklarına özenmeyiniz ve onlara benzemeyiniz.) Sizden her kim onları dost bilir (ve peşlerinden giderse) artık o da onlardan birisidir.”

     

                Evet bütün amacı makam ve menfaat olan, bunun için her türlü kötülüğü göze alan ...     Sadece şöhret ve şehvet peşinde koşan ve bu maksatla her türlü haramı, hileyi ve hıyaneti mübah sayan,

     

    Etiket ve servet için bütün mukaddeslerini ayak altına alan ve bu uğurda dava arkadaşlarını bile satan ve gerekirse inancını ve saf Müslümanlar üzerindeki ağırlığını bile pazarlık konusu yapan herkesin görünüşü değişik olsa da “görüşü” birdir...  

     

    Farklı meslek ve meşreplerden olsalar bile, hepsi de şeytanın askeridir. Zira ahlaksızlık şeytanın dinidir.

     

    Bu arada “büyük, genel ve devamlı haksızlıkları önlemek amacıyla küçük, geçici ve özel yanlışlıklara mecburen tevessül edilebileceği ve bazı tavizlerin verilebileceği” de yine bir mecelle hukuk kuralıdır ve toplumun menfaati icabıdır. Aksi ise, yani büyük ve genel haksızlıkları örtmek ve sürdürmek için, özel ve küçük yanlışlıklarla uğraşmak ve ucuz kahramanlık yapmak ise, hem toplumu aldatmaktır hem de ahlaksızlıktır. 

    İMAN,  HAKKI TUTMAKTIR

    İnsanın gerçek kimliği tarafgirliliğidir. Tarafını tuttuğu, her yerde savunduğu ve uğruna baş koyduğu şey, Hak mıdır, batıl mıdır? Bu sorunun cevabı, ayarımızın ve değerimizin göstergesidir. İslam ise ayarımızı düzeltme ve bizi Hakka yöneltme mektebidir. İnsanoğlu genellikle “çoğunluklara taraf olmaya, ve kalabalıkların yanında bulunmaya meyillidir. Çoğunluk yanlış  ve yarasız bir yol üzerinde de bulunsa, nefsine hoş ve kolay geldiği için, “herkes gibi” olmayı tercih eder. ”Alem nasılsa ben de öyle” “Elle gelen düğün bayram” mantığıyla kendini avutmaya çalışır. Hatta çoğunluğun “haklı” olduğunu, ekseriyet nasıl düşünüyor ve nasıl yaşıyorsa onun “doğru” sayılacağını savunmaya başlar. Halbuki Cenab-ı  Hak En’am suresi 116.ayeti kerimesinde:

     

    “Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan, onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Çünkü onlar ancak zan ardında yürürler ve sadece yalan uydururlar” buyurmaktadır. Bu ayeti kerimeden şunları anlıyoruz:

     

    1-Her asırda yeryüzündeki insanların büyük ekseriyeti malesef cehalet ve gaflet üzerinde olacaktır.

     

    2-Çoğunluğa değil, Hakka ve islama uyulacaktır.

     

    3-Çoğunluk “Hak’tan ve mutlak “doğrudan” ziyade, kuru zan ve tahminlerin peşinde koşacaktır.

     

    4-Batıl üzere olan kesimler bilerek yalan uydururlar ve yanlışı savunurlar, kalabalıklar ise bunlara aldanır.

     

    5-Ayette herhangi bir din ve mezhep mensubu belirtilmeyip genel bir ifade ile “yeryüzündekilerin ekserisi” buyurularak, bu çoğunluğun daha önce Hak iken sonradan bozulan ve yozlaşan Yahudi ve Hıristiyanlık dini mensupları olabileceği gibi, sözde şeklen Müslüman görünen ve dindar geçinen, ama islamın hayat programını  ve adalet kurallarını istemeyen (Yahudi gibi düşünüp Hıristiyan gibi yaşadığı halde yine de Müslüman bilinen bir çok kimselere de uyulmaması ve aldanılmaması gerektiği de ikaz edilmektedir.

     

    “İnandığınız gibi yaşayamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” hikmetince yaşaya geldiği bozuk hayat tarzını, giderek sevmeye ve savunmaya başlayan topluluklar, “Her ümmete yaptıkları (yanlış) işleri böylece süslemişizdir. ayetlerinin anlattığı kesimlerdir.

     

    “Her parti kendi yolunun doğru olduğu kanaatiyle avunup övünmektedir.”

     

    “Şu gerçektir ki, geçmiş ümmetlerin çoğunu (iman ve itiatten çıkan) fasık ve facir kimseler bulduk.” ayetlerinde her zaman ve her yerde, asla çoğunluğun değil,  hakkı savunan ve  hakka çağrılanların safında olmamız gereğine işaret edilmektedir.

     

    İnsanların ve özellikle Müslümanların bir kısmı da, gerçeği görür, kalben tasdik eder, ama ne var ki başkalarının kınaması ve çoğunluğun ayıplaması korkusuyla, hakkın safına geçemez. Halbuki Cenab-ı Hak müminleri “onlar gafil ve cahil kimselerin kınayıp ayıplamasında korkmazlar” şeklinde tarif etmekte ve övmektedir.

     

    Her yerde ve her halde, halkın değil Hakkın rızasını esas alanlar, rahatını ve menfaatini, mukaddesleri için feda edenler kazanacaktır...

     

    Bu gün Hindistan da bir milyara yakın insanın ineğe tapıyor olması, inekperestliğin “Hak” olduğunu gösteremeyeceği gibi, bu kadar hürmet edeninin bulunması da ineği “muhterem” kılmaz. Ey iman ve vicdan sahipleri!. Güçlüden ve çoğunluktan değil, haktan ve haklıdan taraf olmak herkesten önce bize lazımdır ve bize layıktır.

     

    Çünkü ;

     

    1-Hem Kainat düzeninde

     

    2-Hem dünya sisteminde

     

    3-Hem Devlet idaresinde

     

    4-Hem partiler düzeyinde

     

    5-Hem de teşkilat içerisinde

     

    Yani bu beş mertebenin hepsinde, Hakka ve haklıya taraf olmadıkça ne iman olgunluğuna ve ne de vicdan huzuruna erişilemez.

     

    1-Kainat düzeninde hakka taraftarlık: Yerde ve göklerde bulunan, atom zerrelerinden güneş sistemine ve galaksi kütlelerine kadar her şeyi, yapan, yaratan ve yaşatan, her an sahip çıkan ve varlıkta tutan, her şeyi taktir, tanzim ve taksim buyurup düzene koyan, bizzat Cenab-ı Hak olduğuna iman etmek...

     

    Her şeyde ve her yerde O’nun güzelliklerini ve yüceliklerini görmek, kudret ve rahmet eserlerini seyretmek...

     

    Olanları ve olayları kör ve şuursuz tesadüflere veya tabiat güçlerine havale edip, inkara ve isyana düşmemek...

     

    Zira tabiat dedikleri bizatihi kuvvet ve kudretin kaynağı değil, Allah’ın tayin ve taktir buyurduğu kanunlardan ibarettir.

     

    2-Dünya sisteminde Hakka taraftarlık: Yeryüzünde inkarcı ve sömürücü zalimleri değil inançlı ve adaletli kimselerin hükümran olmasını savunmak ve bunun için çalışmak gerekir.

     

    Askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik gücün ve üstünlüğün inançlı ve vicdanlı kimselerin elinde olmasını istemek  ve bu amaçla İslam Birleşmiş Milletleri, İslam ortak pazarı, İslam askeri savunma Paktı, İslam dinarı, İslam ilim ve kültür işbirliği gibi teşkilatların, bir an evvel kurulmasını arzu etmek, imanın ve insanlığın gereğidir. Tam tersine dünya hakimiyetinin, siyonist çevrelerin ve barbar batılı güçlerin elinde olmasına razı olmak ve onların kurduğu zulüm ve sömürü teşkilatlarını  beğenmek ve sahip çıkmak ise, şeytana tarafgirliktir ve kalbi bir rahatsızlığın ifadesidir.

     

                Artık dünya  küçülmüş, bütün ülkeler hemen her yönden birbirlerine bağlı ve bağımlı büyük bir aile haline gelmiştir. Öyle ise dünyamız haklı ve hayırlı merkezlerin güdümünde olmalıdır. Ya siyonizmin zulüm ve sömürü saltanatı devam edecek, veya islam medeniyeti gelecek bütün yer yüzünde Hak ve adalet düzenini yürütecektir.

     

    3-Devlet idaresinde ve ülke siyasetinde hakka taraftarlık : İslam hem hak ve hakikat dinidir, hem de halkın adalet ve saadet düzenidir.

     

    Devlet işlerinin ve ülke yönetiminin halkın inanç ve ihtiyacından kopuk olması, vücuttan ruhun ve aklın çıkarılması gibidir.

     

                İlahi dinden, aklı selimden, müspet ilimden, vicdani tatminden, tarihi tecrübe ve birikimden ve hazır medeniyet verilerinden uzak ve aykırı olarak şeytani amaçlar ve nefsani arzularla hazırlanan bozuk ideolojileri, barış ve bereket esasına dayanan islami medeniyetlere tercih edenler, Kuran diliyle kınanmış ve münafıklardan sayılmıştır.

     

    4-Partiler düzeyinde hakka taraftarlık : Ülke yönetimine talip olan partilere, kişisel makam ve çıkar açısından değil, hizmet ve zihniyet bakımından yaklaşmak imanın ve insanlığın icabıdır.

     

    Müslüman her konuda ve her konumda, hayırdan ve mazlumdan yanadır. Zira:

     

    “(insanları) Allah’a (dinine ve adalet düzenine) davet eden ve (her hususta hayırlı ve yararlı) salih ameller işleyen ve ”Ben (hem Müslüman’ım hem de) Müslümanlardan yanayım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır.

     

    Bu konuda başımızdan geçen çarpıcı bir olayı anlatmak istiyorum.

     

    Demokrat’ın devamı olduğu gerekçesiyle Adalet  Partisini destekleyen ve aşırı taraftarlık gösteren ibadet ve hizmet ehli bir yakınıma sormuştum:

     

    Bu millete ve memlekete zerre kadar hayrı ve hizmeti geçen herkesi biz de sever ve sayarız. Ancak sizin Menderes’e ve onun devamıdır diye Demirel’e karşı bu aşırı muhabbetinizin özel bir sebebi var mı?

     

    Bana  “-Evet “ dedi. Demokrat Parti hiçbir şey yapmadı ise, en az otuz tane imam-hatip okulu açtı.” şeklinde cevap verince kendisine :

     

    “Bak dostum, senin ya aklın karışık ya da vicdanın... “ deyince bana darılmış ve niçin böyle bir kanaate vardığımı öğrenmek istemişti. Kendisine sordum:

     

    Söyle bakalım “otuz” mu çok, yoksa “üç yüz” mü? “Ben  çocuk muyum, elbette üç yüz daha fazladır”, karşılığını verdi.

     

    Biz de kendisine :

     

    -Tamam anlaşılan aklın yerinde... O zaman vicdani ayarını düzeltmen lazım. Çünkü 400 milletvekili ile 10 yıl iktidarda kalıp, sadece 30 tane İmam Hatip okulu açan bir partiyi bu kadar seviyorsun da, 50 milletvekili ile 3-4 yıl hükümetlere ortak olup tam 300 tane İmam Hatip okulu açan Milli girişimleri sevmiyorsan ve üstelik aleyhinde konuşuyorsan, bu senin yanlış düşündüğünü göstermez mi? deyince yüzü kızarmış ve susa kalmıştı.

     

    5-Ülke genelinde haklı ve hayırlı bir partiyi desteklediği halde, o parti ve teşkilat içerisinde her türlü görevlendirme hususunda en layık olanı değil de, kendi işine geleni tercih edenler de imtihanı kaybederler. Aklına ve vicdanına göre, herhangi bir göreve “en uygun” bulduğu kimseleri bırakıp, sadece kendisine yarayacak kişileri över ve ileri sürerse, vicdani ayarını bozmuş ve eninde sonunda belasını bulmuş olurlar.

     

    İslamın ve insanlığın geleceğini şahsi menfaatlerinin üstünde görmeyenler, Allah davasını dünyalık heveslerine alet ve istismar edenler, bazı basit ve geçici neticeler elde etseler de, Allah’ın rızasından ve iman huzurundan mahrum kalırlar.

     

                “Onlar (bulundukları) yer içinde (siyasi ve iktisadi nüfuz ve üstünlük sağlayarak böbürlenip büyüklük taslamak, (arkadaşlarına ve başkalarına ) kötü tuzaklar kurmak (istiyorlar). Halbuki kötü tuzakların ancak sahibinin başına dolanacağını (bilmiyorlar).

     

    Onlar (kendileri gibi hile ve tuzak kuran) önceki kavimlerin kanunundan (ve onların çarptırıldığı cezadan) başkasını mı bekliyorlar? (veya hile ve hıyanetleri yanlarına mı kalacak zannediyorlar) (oysa) Allah’ın sünnetinde (ezeli adalet ve hikmet takdirinde ) ne bir değişme bulabilirsin. Ne de bir sapma görebilirsin!

    GAFLET MANZARALARI

    İslâm'da emir ve yasaklar, fertlerin düzelmesi ve disiplinize edilmesi kadar, belki ondan daha ziyade, “toplumun huzur ve güvenini korumaya, hürriyet ve adalet ortamını kurmaya” yöneliktir.

     

    Maalesef günümüzde içki, kumar, faiz ve fuhuş gibi haramların sadece fertleri ilgilendiren yasaklar olduğu zannedilir. Halbuki Peygamber Efendimiz (sav)içki ve faiz gibi kötülüklerle ilgili bir çok hadislerinde, "Bunları alan, satan, aracı olan, üreten ve tüketenlerin" hepsini birden suçlamıştır.

     

    Yani Allah'ın, "İçki kullanmayın" emrini, "İçkinin fabrikasını kuran, reklamını yapan, herkese ve her kesime bulaştıran bozuk düşünce ve düzenlemeleri ortadan kaldırın" şeklinde anlamak zorundayız.

     

    Faizin yasaklanmasıyla ilgili Kur’an hükmünü, "Faizi meşrulaştıran, yaygınlaştıran, ekonominin ve ticaretin vazgeçilmez şartı kılan sömürü düzenlerine arka çıkmayın" şeklinde anlamak durumundayız.

     

    Kumarı yasaklayan ayetleri ve hadisleri, "loto, toto, piyango yılbaşı ve aybaşı çekilişleri, at yarışları, it yarışları, kazı kazan gibi çeşitli yollarla kumarı umut haline getiren ve vatandaşın devlet eliyle soyulmasın netice veren uygulamaları bırakın" şeklinde anlamalıyız.

     

    "Sakın zinaya yaklaşmayın" emrini "seksi ve cinsi sapıklığı tahrik ve teşvik eden yapılanma ve yayınlardan, Neslimizi şehvet soytarısına çeviren, fahişeliği ve pezevenkliği en gözde meslek haline getiren durum ve kurumlardan kurtulun" şeklinde anlamalıyız.

     

    Ama ne yazıktır ve acıdır ki, tavla oynattığı için, kumar parası karışmıştır diye, komşu kahvehaneden bir çay bile içmekten kaçınan nice hacı efendiler tanırız ki, ülkemizde gazinolarda ki zilli piyango, kazı kazan gibi milli kumarın her çeşidini meşrulaştıran ve yaygınlaştıran şahsiyet ve zihniyetleri övmekte ve beğenmektedirler!

     

    Gelini ve kızı başı açık geziyor diye, öz kardeşinin evine gitmeyen ve selamı sabahı kesen, nice takva geçinenler biliriz ki, okullarımızda ve devlet dairelerinde zorla kızlarımızın ve kadınlarımızın başını açan ve çıplaklığı modalaştıran fasıkları desteklemektedirler.

     

    Maaş aldığım için, faiz parası bulaşmıştır diye, benim ekmeğimi yemekten sakınan nice dervişler, faizi helâl sayan ve herkesi faiz yemeye mecbur bırakan rantiyecileri ve çağdaş tefecileri sevmekte, seçmekte ve 70 milyonun başına belâ etmektedirler.

     

    Komşu düğününde davul, zurna çaldırmış diye ona buğuz eden nice sofiler, televizyonumuzda yirmi saat dansöz oynatan ve fuhuş provası yaptıran masonlara beş vakit namazda dua etmektedirler.

     

    Nice gafiller, Türkiye'de bütün toplamı birkaç bini geçmeyen kızımıza göstermelik kurs açıp kur'an okuma fırsatı verdiği için, on binlerce kadınımızı da baştan çıkarıp fahişe ruhsatı veren münafıklara oy vermektedirler.

     

    Ve dindarlığı kimseye bırakmayan bazı kimseler, yurt çapında birkaç yüz talebeye namazı ve ilmihal bilgilerini öğretme izni verdiği için, ilk, orta, lise ve üniversite çağında ki 14 milyon evladımızı bu bozuk eğitim sistemi içinde beyinlerinin körletilmesine ve gönüllerinin kirletilmesine bir nevi müsaade ve müsamaha etmektedirler.

     

    Ve niceleri Allah'ı sevmek iddiasında bulunup, şeytanın keyfini getirmektedirler.

     

    Ve daha niceleri, ülkemizdeki ve yeryüzündeki Siyonizm'in kurduğu haksızlık ve ahlâksızlık rejimini yıkmak ve Adil bir Düzeni kurmak için çırpınan hayırlı bir hareketi karıştırmak ve başında ki muhterem şahsiyeti karalamak için şeytanın bile tenezzül edemeyeceği iftira ve isnatlara girişmekte ve üstelik te tarikat ve takva ehli geçinmektedirler.

     

    Bazıları da "filan, filanı görünce İslâm'dan istifa edesim geliyor!" diyecek kadar adileşmektedirler. Adama sormazlar mı, "bre münafık sen ne zaman İslâm'a girdin ki, şimdi istifa edesin?"

     

    Evet, ey Kur'an'ın kıraatına aşık olup, kurallarına karşı çıkanlar!..

     

    Ey güya İslâm ahlâkına, Yunus'a, Mevlâna'ya hayran olduğu halde, Allah'ın ahkâmına düşman olanlar!..

     

    Ey Hz. Peygamberin sünnetini sevdiğini söyleyip O'nun siyasetine ve hayat sistemine sahip çıkmayanlar!..

     

    Ey tarikat ehli geçinip, hizmet ve hakikât erbabına savaş açanlar!..

     

    Ve de ey hayırlı bir cemaat ve teşkilat içerisinde fesat çıkaranlar!..

     

    Artık yeter, gelip tövbe ediniz, Hakka dönünüz.

     

    Aksi halde vallahi pişman ve perişan olacaksınız.

     

    Çünkü İslâm'ı sadece beğenmek, üstün özellik ve güzelliklerini taktir etmek te yetmez. Saadetin ve cennetin fiyatını vermek ve bedelini ödemek gerekir.

     

    Vahşi canavarlar ve azılı düşmanlarla dolu ıssız bir ormanda ve zifiri karanlık bir gecede yolunu kaybeden insanların kurtuluşu için, şu beş şey mutlaka lazımdır. bunlardan birisinin eksik bulunması halinde kurtuluş mümkün olmayacaktır.

     

    1-  O bölgenin tehlike alanlarını ve selâmet yollarını gösteren bir haritaya,

     

    2- Yön tayinine yarayan bir pusulaya,

     

    3- Önümüzü aydınlatacak bir ışık kaynağına,

     

    4- Güvenilir ve tecrübeli bir kılavuza,

     

    5- Ümit, cesaret ve şahsi çabaya ihtiyaç vardır.

     

    Şimdi, imtihan için gösterdiğimiz bu dünyayı, nefsani hırs ve şehvetler, insi ve cinni şeytanlar gibi düşmanlarla dolu bir ormana benzetirsek, bu imtihanı başarmak ve kurtuluşa ulaşmak için mutlaka "dine ve vahye" ihtiyaç vardır.

     

    İşte Kur'an'ı Kerim hem tehlike bölgelerine hem de emniyet çarelerine ve istikâmet işaretlerini gösteren ilahi bir harita hükmündedir...

     

    Akıl ise yönleri bulmamıza yarayan bir pusula gibidir. Önümüzü aydınlatacak ışık ise imandır.

     

    O emin rehber ise en başta Aleyhisselatü Vesselâmdır. Ve her asırda ki müçtehit ve müstakim alimler ve mücahit dava komutanlarıdır.

     

    Bütün bunlar hazır olsa bile karamsarlık ve kararsızlık içinde bulunan, tembel ve gayretsiz kimselerin düşmanlara yem olacağı açıktır.

     

    Biz bu nedenle, biri Müslümanlar, diğeri de gayri Müslim araştırmacılar arasında rastlanan iki önemli noksanlık ve yanlışlık üzerine duracağız.

     

    1- Müslümanlar arasında görülen en önemli noksanlık, rehbersizlik hastalığıdır. Bir kısım Müslümanlar "Kur'an bize yeter, hadislere ve Resulullah'ın sünnetine gerek yoktur." diyerek daha işin başında iken sapıtmaktadır. Zira Hz. Resul'un (sav) vazifesi sadece "Tebliğ" değil, aynı zamanda "Tebyin"dir. Yani Kur'ani emirleri bizzat yaparak ve yaşayarak bize açıklayan ve böylece Kur'an'ı yanlış yorum ve yozlaşmalardan koruyan Hz. Peygamber Efendimizdir ve zaten bu hikmetle gönderilmiştir.

     

     Bazı Müslümanlar da emin ve ehil olmayan şeyh, hoca, vaiz gibi din adamlarına veya batıl kafalı parti başkanlarına kapılarak yolunu şaşırmaktadır...

     

    "Ya rabbi bizi din adamlarımız ve devlet büyüklerimiz sapıttılar. Onlara iki misli azap ver ve büyük lanetinle onları kahret"  ayeti bu gerçeği anlatmaktadır.

     

    2- Müslüman olmayan özellikle bazı büyük Yahudi ve Hıristiyan araştırmacılar arasında görünen noksanlık ise, ışıksızlık yani imansızlıktır.

     

    Bunlar arasında Kur'an'ı ve efendimizin hayatını dikkatle araştıran ve önemli gerçekleri farkına varan tarihçi, yazar, fikir adamı gibi kimselerin maalesef ortak hastalığı şudur.

     

    Bunlar, efendimizin Allah tarafından gönderilmiş ve Kur'an kendisine vahy edilmiş bir peygamber olduğuna değil, kendi üstün dehasıyla Kur'an'ı hazırlamış birisi olduğuna inanıyorlar.

     

    Tabi peşinen, nihayet bir insan sözü olarak baktıklarından, çok önemli özellik ve güzelliklerinin farkına varsalar da, Kur'an'ı gösterdiği gerçek hidayete ulaşmıyorlar.

     

    Bunlara birkaç misal verelim,

     

    a- GİBBON: şüphe ve tereddütler içinde kıvranarak ölen bu büyük tarihçi "Romanın Gerileyişi ve Çöküşü" adlı eserinde şöyle diyor. "Muhammed'in (sav) getirmiş olduğu yeni inanç çok net ve açıktır ve Kur'an Allah'ın birliğine muhteşem bir tanıktır.

     

    b- THOMAS CARLYLE: geçen asrın en büyük düşünürlerinden olan bu adam "kahramanlar ve Kahraman taparlık" adlı kitabında Peygamberimizi ve Kur'an'ı kastederek şöyle diyor. "Bu zatın sözleri tabiatın kendi yüreğinden dolaysız gelen bir sestir. İnsanlar her şeyden ziyade ona kulak vermelidir. Diğer bütün şeyler, onun karşısında boş sözlerdir.

     

    Ne yazıktır ki bu şahsiyette bir Anglikan Hıristiyan'ı olarak öldü.

     

    c- REV R.BOSWORTH-SMİTH: Meşhur bir Hıristiyan Misyoneri olan bu şahıs " Muhammed ve Muhammedizm" adlı kitabında şunları söylüyor.

     

    "Kendisi öğrenim görmemiştir. Okuma yazmayı bile doğru dürüst bilmez. Buna rağmen öyle bir kitabın yazarıdır ki, O hem bir şiirdir. Hem yasaların şifresidir, ortak duaların derlemesidir, hem de bir hayat rehberidir. Bunların hepsi bu kitapta meczedilmiştir. Günümüzdeki insanların beşte birinden fazlası tarafından usul ve üslup sadeliğinin bir mucizesi olarak hürmet ve saygı ile kabul edilir. Ve o iddia edildiği gibi gerçek bir mucizedir." ve maalesef Boswar Smith teslis (üç ilah) inancına bağlı bir Hıristiyan olarak göçtü.

     

    d- LA MARTİN: Bu büyük Fransız tarihçesi de "Türklerin Tarihi" adlı eserinde şöyle yazıyor:

     

    "Filozof, hatip, peygamber, kanun koyucu, cihat komutanı, gönüllerin fatihi, akla uygun inançların yenileyicisi... Dini ve dünyevi yeni bir devletin kurucusu... İşte MUHAMMED budur!... Bütün örnek ve modelleri katarak söylüyorum: Ondan daha büyük insan var mıdır?.."

     

    Evet, bu zat dahi İslâm dairesinin dışında öldü.

     

    e- JULES MASSERMAN: Yahudi asıllı bir Amerikalı psikanalist olan bu kişi 15 Temmuz 1974 tarihli Time dergisinin özel sayısında, meşhur tarihi şahsiyetleri tahlil ettikten sonra şu sonucu ilan ediyor. "Belki bütün zamanların en büyük lideri MUHAMMED idi."

     

    Sizlerinde dikkatlerini çektiği gibi bütün bu şahsiyetler Kur'an'ın Hz. Resulullah'ın önemini ve özelliğini kavramış kimselerdi. Ama bütün bu yüksek hakikatleri Hz. Peygamberin (sav) şahsi dehasına ve bağladıkları, onun Allah tarafından gönderildiğine inanmadıkları için, yani ışıktan - imandan mahrum kalmaları nedeniyle gerçek hidayete erişemiyorlardı.

     

    Zira İslâm'ın güzelliğini ve yüceliğini anlamak ve itiraf etmek yetmiyor. Bununla birlikte ve bütünüyle İslâm'a teslim olmak ta gerekiyor. Nasıl ki bir mala sahip olmak için onun kıymetini bilmek ve onu övmek kâfi gelmiyor, fiyatını da ödemeden ona sahip olunamıyor. Elbette bu önemli şahsiyetler,  en azından insaf ve izan sahibidirler ve bizim yerli gavurlardan çok daha şereflidirler.

     

    “HİDAYETİ HAK ETME” KOŞULLARI

    İnsanları hidayete sevk eden de, dalalete terk eden de Cenabı Hak’tır. Ancak, bu iş kura çeker gibi rast gele yapılmamakta, layık olan hidayete ulaştırmakta, müstehak olan ise dalalete bırakılmaktadır. Çünkü “Allah (c.c) kullarına asla zulüm (haksızlık ve yanlışlık) edici değildir.”

     

    “Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an ve peygamber) geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse, sadece kendi nefsinin (menfaati) için kabul eder. Her kim de saparsa, yine kendi aleyhine sapmış olur.”

     

    “Kim gönlünü kendisine çevirirse, Allah ona hidayet buyurur.”

     

    “İnkar edenlere, kendi hile (ve hıyanetleri) ziynetli (ve kıymetli) gösterdi. (ve böylece Haklı) yoldan saptırıldılar.” “Kötü amelleri kendilerine süslenip bunları güzel ve karlı görenler, hidayetten uzaklaşırlar”

     

    Cenabı Hak “Her ümmete “sadece Allah’a ibadet edin. Tağuti (sistemlerden ve şeytani şahsiyetlerden) uzaklaşın.” Diyen peygamber göndermiş, ama bunların bir kısmını Allah hidayete erdirmiş, bir kısmı ise sapıklığa müstehak olmuştur.”

     

    “Ve Allah, hidayete layık olanları en iyi bilendir”

     

    “Allah, hidayeti (islamiyeti) kabul edenlere (ve gereğini yerine getirenlere) daha fazla hidayet verir.”

     

    “(Ama, bulunduğu) yerde haksız yere kibirlenen, Allah’ın ayetlerini tekzip eden (kudret ve hikmet) alametlerinden gaflet gösteren kimseler ise dalaleti yol edinir”

     

    Hidayet en büyük nimettir ve ona sahip olabilmek için mutlaka bedeli ödenmelidir. Firavun’un sihirbazları gibi “Ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi ve idam edilmeleri” tehdidi karşısında bile “Biz imanımızda sebat edeceğiz, çünkü nasıl olsa mutlaka Rabbimize döneceğiz” diyebilmelidir.

     

    Aksi halde, çeşitli baskılar ve dünyalık arzular yüzünden “Hidayeti verip dalaleti satın alanların bu ticaretleri asla kar etmeyecektir”

     

    Nefislerine zor gelen Kur’ani kuralların değişmesini ve “keyiflerine göre te’vil edilmesini gözleyen”, sorumluluk ve sıkıntılar karşısında devamlı yan çizen kimseler hidayet yoluna giremeyecektir. İyi kimseler, her türlü bitkinin bolluk ve bereketle yetiştiği verimli ve temiz toprak gibidir. Kötü kimseler ise, ekin bitmeyen verimsiz ve çorak araziye benzemektedir. Bunlar, asla hayır ve hizmet üretemeyenlerdir. Kendilerinden ilim, ibadet ve iyilik çıkmayan kimseler, hidayetten nasipsizdir.

     

    Aşağıdaki kötülükler de, hidayetten uzaklaşmaya ve rahmeti ilahiyeden mahrum kalmaya sebeptir:

     

    1- Kafirlere ve zalimlere yaranmaya çalışmak:

     

    “Onlar, işledikleri kötülüklerden birbirini engellemeye çalışmazlardı...

     

    Onların çocuğu görürsün ki, kafirlere yaranmaya çalışırlar. (Oysa) Nefislerinin kendilerine önemli ve öncelikli gösterdiği (makam ve menfaat için kafirlere yağcılık etmek) ne kötü şeydir. Bu yüzden Allah onlara gazap etmiştir.

     

    Eğer onlar Allah’a ve peygambere (gerçekten) iman etmiş olsalardı, o kafirleri dost edinmezlerdi.” Ayetleri bu durumda olanları haber vermektedir.

     

    2-Kur’an ayetlerini bozmak ve amacından saptırmak:

     

    “Allah’a verdikleri sözü bozdukları için, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kestirdik... Onlar, (Kitabullahın) kelimelerini yerlerinden oynatarak, değiştirip (saptırırlar)” ayeti Kurani gerçekleri yozlaştırmaya çalışanların hidayetten uzaklaşacaklarına işaret etmektedir.

     

    3-İmana zulüm karıştırmak, insanlara haksızlık yapmak, temel insan haklarına tecavüze kalkışmak:

     

    “İman edipte, imanlarını zulümle bulaştırmayanlar var ya, işte (dünya ve ahirette) emniyet ve selamette olacak ve hidayete ulaşacak kimseler, onlardır.”

     

    Ancak “(İslami gerçekleri) inkar edenleri ve (insanlara) zulmedenleri Allah bağışlamayacak ve cehennem yolunda (onları başıboş) bırakacaktır.” Ayetleri bu gerçeği bildirmektedir.

     

    4-Hayır ve hizmetten kaçmak, ibadet ve istikametten uzaklaşmak:

     

    İyilik ve ibadetler hidayete, günahlar ve kötülükler ise dalalete sürükler.

     

    Sahabeden bir Zatın Efendimize gelip “Ya Resulellah, cahiliye döneminde iken kız çocuklarını öldürmeğe götürenlere “Ben zaten çöle gidiyorum. Siz zahmet etmeyin. Bana verin, hallederim” diyerek onları aldatır ve bu kız çocuklarını gizlice besleyip büyütür ve gelin ederdim. Ama, İslam’dan ve imandan habersizdik ve şirk üzerindeydik... Bu davranışlarımın bana bir faydası var mı? Diye sordu. Hz. Peygamberimiz O’na:

     

    “Elbette var... Sen bu iyi niyetin ve merhametin sayesinde hidayet buldun ya!... şeklinde cevap vermiştir.

     

    “İmanında bir hayır kazanmamış” yani iman ağacı salih amel meyveleri vermemiş olan ve “Dinlerini parçalara ayırarak” sadece kolayına ve çıkarına uygun kısımlarına sahip çıkan insanlar hidayetten uzaklaşırlar.

     

    Bunlar “İmanları kendilerine fayda vermeyen” Yani, imanın ve islamın gereğini yerine getirmeyen kimselerdir.

     

    5-Şeytanlaşmış insanları ve din düşmanlarını dost edinmek ve onlara alet olmak:

     

    “(Allah) Bir kısmına hidayet verdi. Bir kısmına da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, Allah’ı (ve Müslümanları) bırakıp, şeytanları (ve masonları) dost edindiler. Buna rağmen, hala kendilerini hidayet üzere olduklarını zannederler.” Ayeti din düşmanlarını ve islamı irtica sayarak Müslümanlara sataşanları seven ve destekleyen kimselerin hidayetten sıyrılacaklarını bildirmektedir.

     

    6-Yardım ve inayetin kaynağının, mürşitler ve melekler olduğunu sanmak:

     

    “Allah katında yakınlığa, peygamberlerin (ve salih kimselerin) duasını kazanmağa vesile olmak üzere hayır ve hizmet yapmak” caiz olmakla beraber mürşitlerin, meleklerin ve ruhanilerin, doğrudan ve Allah’tan bağımsız olarak bize, her türlü manevi yardımı sağlayacaklarına inanmak yanlıştır ve hidayetten saptırıcıdır.

     

    “Allah size, Bedir’de bin melekle yardım etti. Ki bu size bur müjde olsun ve kalpleriniz huzur ve itminan bulsun. Yoksa, yardım ancak Allah’tandır.” Ayeti bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

     

    Evet, bizzat Hz. Peygamber Efendimizin bile “Ben kendi kendime, ne bir zarar ne bir fayda vermeğe malik değilim. Meğer ki Allah dilemiş ola” söylemesi emredilmiştir.

     

    7-Allah’ın seçkin ve sevgili kavmi ve kulları olduklarını, bu yüzden kendilerine azap olunmayacağını savunmak:

     

    “(Biz seçilmiş ve sevgili kullarız) Bu yüzden pek az sayılı gün dışında bize cehennem ateşi dokunmaz”

     

    “Kitaba varis (ve alim) oldukları halde,  dünyalık mal ve makam hırsıyla rüşvet alarak (İslami gerçekleri gizleyen ve zulme fetva veren) kimseler:

     

    “Bize mağfiret olunacak, bu yaptıklarımız (günahlarımız) bağışlanacak” derler... gibi ayetler, ilmine, ibadetine veya sülalesine güvenerek zalim düzenlere destek verip, kendilerinin bağışlanacağını söyleyenlerin hidayetten ayrılacaklarını haber vermektedir.

     

    8- Keramet rolü oynamak ve evliyalık satmak:

     

    “Kendisine bir şey vahy olunmadığı halde, “bana vahy olunuyor” diyen ve kendi yaldızlı sözlerini Allah’ın ayetleri gibi gösteren kimseden daha zalim kim olabilir? Böyleleri ölüm halinde iken görevli melekler bunlara: Canınız çıksın... Allah’a karşı doğru (hareket etmediğinizden) ve hakkınız olmayanı söylemenizden ve ayetlerine karşı kibirlenmenizden ötürü alçaltıcı azap ile cezalandırılacaksınız” mealindeki ayetler, keşif ve keramet ehli olmadıkları halde kendilerine ilham olunduğunu, kalp gözlerinin açık bulunduğunu ima ve ifade eden riyakâr ve sahtekar tiplerin, böyle devam ederse, hidayetten alakaları  kesilecektir.

     

    9- Cihattan kaçmak ve cemaatten  kopmak: 

     

    “Ey iman edenler!  Allah’tan korkun da, Ona yaklaşmaya vesile  arayın  ve Onun yolunda cihat  edin ki  kurtuluşa eresiniz.”

     

    “Ey iman edenler, Allah’tan hakkiyle korkun ve ancak Müslüman olarak  ölmeye bakın. (Bunun için de) Hep  birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın ayrışıp parçalanmayın...” gibi ayetler cihat, teşkilat ve itaat ehlinin  felaha ulaşacağına, tembellik  ve fitneliğin  ise felakete  sebep  olacağına işaret etmektedir.

     

    Bütün bunlar, gösteriyor ki: 

     

    “Allah kime  hidayet vermeyi dilerse Onun göğsünü  islama açar. (İbadet ve hizmet yoluna sokar)

     

    Kimi  de sapıklıkta bırakmak isterse Onun da gönlünü daraltır. (Kur’ana karşı  ilgisiz ve sevgisiz kalır)”

     

    Velhasıl, hidayet ve dalaleti  Allah takdir etmekte, ancak kararı verirken insanların niyetine, zihniyetine, tiyniyetine ve istikametine göre muamele  etmektedir.

     

    “Kim Allah için  verir ve kötülükten sakınırsa... Ve en güzel (daveti ve davayı) doğrular (ve destek çıkarsa), Allah  ona hidayet ve cennet yolunu  kolaylaştıracaktır.

     

    Her kimde cimrilik ve bencillik eder ve (bilgisine, yetkisine,  çevresine  böbürlenerek) kendisini  herkesten üstün  ve müstağni sayarsa... Ve en güzel (tevhit davasını ve davetini) yalanlarsa, ona  da cehennem ve cehalet  yolu  açılacaktır”

     


    HİZMET ERLERİNE  HİKMET KURALLARI

     

     

    Bir ülkede kalıcı  ve kapsamlı bir “Düzelim  ve değişimi” gerçekleştirmek, insanların  hür ve huzurlu  yaşayacakları bir “düzeni ve dönemi” yerleştirmek elbette  kolay değildir, ama  olanaksız da değildir.

     

    Bunun ilk koşulu, aynı  hedefe doğru  yola  çıkan  farklı  teşkilatların  olsun,  ve aynı  teşkilat içindeki  farklı grup ve şahısların olsun, asla birbiriyle uğraşmamaları ve potansiyel enerjilerini  boşa harcamamalarıdır. 

     

    İki kişinin ip bağlayıp  aynı yönde birlikte  çekmeleri halinde rahatlıkla  devirebilecekleri  bir  ağacı “Ben senden güçlüyüm, ben daha önce  deviririm”. Diye  inatlaşıp farklı  istikametlerde çekmeye  başlamaları  durumunda, kendi emeklerini  ve enerjilerini  boşa tüketmekten başka  bir sonuç alınamayacaktır. 

     

    İnsanları haklı ve hayırlı yönde etkilemek ve mutlu hedeflere doğru yönlendirmek için yola çıkan “şuurlu ve sorumlu grupların” , her şeyden önce insanların bakış açılarını ve değer yargılarını  değiştirmek ve kendi amaçlarımızı onların da arzuları haline getirmek zorunluluğu vardır. Bu belki zaman alacaktır ama, kutlu değişimin temelini oluşturmaktadır.

     

    Topluluklara doğru bakış açıları kazandırmak ve doğru algılamalarını sağlamak ve onlarla güç ve gönül birliği yapmak, ordular ve bombalarla başarılmayacak fırsatları önümüze koyacaktır.

     

    Bu sabırlı ve seviyeli gayretler, tek tek “şahsi değişimleri”; şahsi değişimler “siyasi değişim ve gelişmeleri”; siyasi güç ise “sistemin değişimini ve düzelmesini” doğuracaktır.

     

    Ancak bu mutlu sona ulaşmak için gereken uzun süreçte, gönül erlerinin ve değişim rehberlerinin uyması gereken önemli kurallar vardır.

     

    1-Bozuk sistemin ve statükocu rakiplerinizin yanlışlarından ziyade, kendi doğrularınızı anlatmaya çalışınız. İnsanların “bizim doğrularımızla rakiplerimizin yanlışları arasında bir karşılaştırma yapmasını, hayırlı ve yararlı olanı kendilerinin tanıma ve taraf çıkma” olgunluğuna ulaşmasını sağlayınız.

     

    2-Etkili ve sürükleyici olmak için, mutlaka yapıcı ve yararlı olunuz. Hiçbir sistemin ve hazır düzenin, her kurumu ve kuralı bütünüyle kötü ve zararlı değildir. Mevcut durumun iyi ve yararlı yönlerini geliştirip devam ettirmeye, çürümüş yönlerini temizlemeye, tıkanan ve zararlı olan kısımlarını ise değiştirip düzeltmeye çalışınız. Eski sistem içinde yetişen ve iş gören elemanların da birikim ve becerilerinden yararlanmaya bakınız ve hiç kimseyi dışlamayınız.

     

    3-Hem grup üyelerinize, hem yakın çevrenize ve hem de rakipleriniz dahil herkese saygı gösteriniz. Herkese kendi değerinde ve derecesinde kıymet veriniz. Belki herkesi sevmek zorunda değilsiniz, ama mutlaka saygı göstermek mecburiyetindesiniz. Evet, tenkitlerinizde bile saygı ve insanlık ölçülerini terk etmeyiniz. Herkesin temel haklarına ve insanlık onuruna hürmet ediniz. Edepli ve dikkatli davranışlar, size ağırlık ve saygınlık kazandıracaktır. Ama hakaret eden hürmet görmeyecektir. Velhasıl “size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de herkese öyle muamele ediniz.

     

    4-Kendinizi devamlı ve her yönden yetiştirmeye, yenilemeye ve geliştirmeye gayret ediniz. Değişerek devam etmeyi, devam ederek değişebilmeyi öğreniniz. Ancak temel ilkelerinizden ve genel hedeflerinizden asla vazgeçmeyiniz. Ama teknik ve ekonomik gelişmelerden ve çağdaş gereksinimlerden yararlanmasını biliniz. Bilgi ve beceri eksikliğinizi kabul ediniz. Hatta   inancımıza  ve ahlakınıza  zarar vermeyecek olan sosyal ve kültürel  yeniliklere intibak ediniz... unutmayınız, kendisini değiştirmeyen başkasını değiştiremeyecektir. Bilgisayar kullanmak, basit tamirler yapmak, şiir  ve hikaye yazmak gibi yeni ve yararlı becerilere önem veriniz.

     

    5- Davanıza yararlı olan ve katkıda bulunan kimseler olunuz. “Bu  hizmet ve hareketten çıkarım ne olur, buradan ne kazanırım? “diye değil, “Bunlara ne katkım  olur, hangi  özverilerde bulunabilirim?” diye  düşünenler, olumlu ve onurlu insanlardır. Bu katkılar: a- Fikir ve proje bazında olabilir. b- Moral desteği şeklinde olabilir, c- Zaman ve mesai ayırma biçiminde olabilir,  d- Parasal yardım  ve fedakarlık düzeyinde  olabilir, e-  Teşkilatta görev ve sorumluluk yüklenme  şeklinde  olabilir.

     

    6-Olumsuzlukları tenkitten ziyade, olumlu teklifler hazırlayıp getirin. Devamlı eleştirici olmaktan ziyade, yararlı proje ve tasarımlar üretin. Başkasını kınamak ve küçümsemek yerine, kendiniz yükün altına girin ve başarınızı gösterin. Yapamayacağınız şeyi asla söylemeyin ve hele ucuz kahramanlıklara tenezzül etmeyin.

     

    7- Etkin, üretken ve girişken birisi olunuz. Gereğine  ve yararına inandığınız, veya teşkilat tarafından görevli olarak  atandığınız bir işi, önce tasarı ve projelerini , araç ve gereçlerini eleman  ve ekiplerini hazırladıktan sonra hiç beklemeden  hemen yapmaya koyulunuz... (Bir işe başlamanın, başarmanın yarısı olduğunu) unutmayınız... Allah ‘ın inayetine  ve kendi yeteneklerinize  güvenin…  “Başarısızlık duygusundan veya zarar etme  korkusundan” kurtulunuz. Başarısız neticelerin, en azından yeni girişimler için bir deneyim ve birikim olduğunu  düşünerek teselli bulunuz.

     

    8- Birlikte çalışacağınız ve kendisinden yararlanacağınız insanların; a- Psikolojilerini ve ahlaki seviyelerini  b- genel bilgi ve becerilerini, c- İlgi alanlarını ve zayıf yönlerini, d- Özel yetenek ve meziyetlerini iyi tanımaya ve herkesi kendi karakter ve kabiliyeti doğrultusunda çalıştırmaya dikkat ediniz.

     

    9- Toplumu uyandırmak ve şuurlandırmak ve haklı çağrınızı her kesime ulaştırmak için afiş, broşür, dergi, gazete, radyo ve televizyon gibi  iletişim araçlarından en etkili şekilde yararlanmaya  özen gösteriniz.  Ve yine  gençler, öğrenciler, memurlar, işçiler, hanım, yaşlılar ve sakatlar gibi toplumun farklı  kesimleri, ve sendika, dernek,  gönüllü kuruluş gibi bunların temsilcileri  ile samimi ve sürekli ilişkiler kurup geliştiriniz.

     

    Sadece belli bir kavimin, dinin, mezhebin veya kesimin sözcüsü ve hizmetçisi  görüntüsü  vermeyiniz. Özellikle mazlum ve mağdur kimselerin kökeni dini ve mezhebi ne olursa olsun, bunların hakkını ve hürriyetini gözetiniz.

     

    10- Bozuk ve barbar sistemin ve onun işbirlikçisi  olan kesimlerin zorbalık ve yanlışlıklarını, çarpıcı  deyim ve sloganlarla, güldürürken düşündüren ve ders veren fıkralarla, karikatür ve fotoğraflarla, çizgi film  ve sahne tiyatrosuyla ortaya koymaya ve insanların kafasında kısa  ve kalıcı mesajlar bırakmaya  önem veriniz.

     

    11- Hain güçleri  ve rakiplerinizi asla küçümsemeyiniz.  Temkin  ve tedbir kuralına daim dikkat ediniz... Mayınlı bir tarlada dolaşır gibi, kanunlar çerçevesinde hareket edeniz. Ucuz kahramanlıklara ve lüzumsuz kabadayılıklara girişmeyiniz. Kendinizi ve ekibinizi  israf etmeyiniz. Tedbir korkaklık olmadığı gibi, ahmakça çıkışlar ve şımarıklıklar da kahramanlık değildir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TENKİT YERİNE TAVSİYE

     

     

    Kainatta hiçbir şey ve hiç kimse hikmetsiz ve gereksiz değildir. Her şey mutlaka bir amaç için var edilmiştir ve bir hizmetle görevlidir. Yaratılanların hepsi değerli olmayabilir, ama hepsi gereklidir.

     

    Ve özellikle, varlıkların en ekmeli ve en ekremi olarak yaratılan her insan, pek çok meziyet ve kabiliyetlere sahiptir. Bize düşen, hem kendimizdeki hem çevremizdeki insanların bu kabiliyetlerinin gelişmesine ve güçlenmesine yardım etmektir. Bazı konularda yetersiz ve yeteneksiz olan insanları ve hele dava arkadaşlarımızı, teşkilat ve şirket mensuplarımızı, bütünüyle gözden çıkarmak ve “işe yaramaz” gözüyle bakmak, onların yararlı yönlerini ve başarılı kabiliyetlerini katletmek demektir.

     

    Bu nedenle gerek öğrenci ve çıraklarımıza, gerek kendi çocuklarımıza, gerekse teşkilat mensuplarımıza ve mesai arkadaşlarımıza karşı olsun...

     

    1- Önce onlara önemli ve gerekli biri olduklarını hissettirip kendilerine güven duymalarını sağlamak

     

    2- İlgi alanlarını ve yetenekli oldukları sahaları saptayıp, o konularda yoğunlaşmalarına öncülük yapmak

     

    3- Terbiye ve öğretimde zorlayıcı, tenkit ve tavsiyede ise kırıcı ve dışlayıcı olmamak lazımdır.

     

    Çünkü suçlayıp dışladığımız, ilgi ve sevgiden mahrum bırakıp bütün alakamızı kopardığımız insanlar, kaybettiğimiz ve manen katlettiğimiz insanlardır. Ve bunlar bizim potansiyel düşmanlarımızdır. Dost yerine düşmanlarını çoğaltmak ise, ahmaklıktır.

     

    Öyle ise insanlara, özellikle yakınlarımıza sevgi ve samimiyetle yaklaşmak, onların bizim yanımızda önemli ve değerli olduklarını anımsatmak ve onların ilgi duydukları ve ulaşmaya çalıştıkları sahaları anlayıp yardımcı olmak, hepimizin işini kolaylaştıracaktır.

     

    Onları kullanmak ve kendi hesabımıza yararlanmak değil, yardımlaşmak ve kazanımlarımızı paylaşmak istediğimize inandırabilirsek, bundan her iki taraf da karlı çıkacaktır.

     

    Dostlarımız, hizmet veya şirket ortaklarımız ve dava arkadaşlarımızla, samimiyetle ilgilendiğimizi ve önem verdiğimizi göstermek için, adlarını, soyadlarını, ailevi durumlarını, özel sorunlarını, geçmiş hayatını, başarılı yanlarını ve ilgi alanlarını öğrenir ve bunları bildiğimizi gösterirsek onlar bize daha çok inanacak ve bağlanacaktır.

     

    Ve hele sorunlarını aşmasına yardımcı olmaya çalışmak ve özellikle başarılarını tebrik ve takdirle karşılamak, insanları teşvik ve terbiye etmede en etkili yöntem durumundadır.

     

    Kırıcı tenkitten ve moral yıkıcı sözlerden mutlaka uzak durmalıyız. İnsanların kendine güvenini ve çalışma şevkini azaltacak ve girişim ruhunu karartacak şekildeki “sen bu işi başaramazsın, sen hiçbir şeye yaramazsın, sen adam olamazsın, beni hayal kırıklığına uğrattın, sende umduğumu bulamadım” gibi sözler, insanların girişim ve gayretini kösteklemekten ve kabiliyetlerini körletmekten başka işe yaramayacaktır.

     

    Ve yine insanların düşünce ve önerilerine karşı “Bu yanlıştır, konumuzla alakasızdır, bu mesele seni aşmaktadır” gibi saygısız ve insafsız ifadeler, onların fikir üretmesine ve yararlı teklifler getirmesine engel olacaktır.

     

    Mutlaka bazı kusurlarının hatırlatılması gerektiğinde ise, önce hayırlı ve başarılı yönlerini tebrik ve teşekkürle söze başlamalı ve hatta bazı konularda bizim de yanlış yapıp hatamızı daha sonra anladığımızı hatırlatmalıdır.

     

    Ve o hatasının kendisine maddi ve manevi yönden hangi zararlar açacağını ve doğru olanı yaparsa neler kazanacağını ortaya koymalı ve inandırmalıdır.

     

    Çünkü bazı insanlar çıraklık sürecini yaşamadan ustalığa, öğrencilik zahmetine katlanmadan üstatlığa heveslenmekte... Kısa, kolay ve ucuz yoldan zirveye ulaşmaya çalışmaktadır. Kuru bir özenti ve birazcık bilgi ve birikim kırıntısıyla kendini aldatmaktadır. Yorulmadan yoğrulamayacağını, zorluğa katlanmadan doruğa ulaşamayacağını unutmaktadır.

     

    İşte bu gibilerini uyarmaya çalışırken, önce onun iyiliğini istediğimizi, yararlı ve başarılı hizmetlerini tebrik ve takdir ettiğimizi, samimiyetle ve seviyeli bir şekilde hatırlattıktan sonra, “bazı konularda ise, şöyle davranılırsa daha hayırlı ve huzurlu sonuçlar alınabileceğini, böylece zamanımızı ve imkanlarımızı daha iyi değerlendireceğimizi” açık ve net olarak ortaya koymalıdır.

     

    Bunu yaparken de karşımızdakine emir ve talimat veriyor gibi değil, çeşitli sorular yönelterek doğru cevabın onun tarafından verilmesine yardımcı olmalıdır. Veya en azından onun “evet, doğrudur” diyeceği sorular sormalıdır. Unutmayalım, cevabı “evet” olacak sorular, hayırlı sonuçlanacaktır.

     

    İnsanları ıslaha çalışırken onların gururunu kıracak, kendisine olan güvenini azaltacak ve bize karşı sevgi ve saygısını yıpratacak tarz ve tavırlardan sakınmalıdır. Şurası kesindir ki, ikaz ve itirazdan ziyade, iltifat ve itibar daha etkili ve teşvikçi olmaktadır.

     

    Hem eğitim ve öğretimde, hem hizmet ve üretimde emir vermekten çok, ilgisini çekmek ve o konuyu sevdirmek ve o kişinin ihtiyacı haline getirmek, en yararlı yöntemdir.

     

    Bu arada hiçbir sorunun münakaşa ile çözülemeyeceğini ve ağız dalaşı ile hiçbir konunun halledilemeyeceğini bilmemiz gerekir. Münakaşa, sıkıntıları artırmaktan ve çözümü zorlaştırmaktan başka netice vermeyecektir. Münakaşa ve münazaradan üstün çıkmak ve karşı tarafı bastırmak da marifet değildir. Çünkü münakaşa ve ağız dalaşı eğitici değil, inatlaştırıcı ve iticidir.

     

    Kırıcı ve aşağılayıcı tenkitler girişimciliği ve özgüveni tahrip edicidir. Çalışma zevkini ve şevkini öldüren tenkitler insanların hayırlı ihtiraslarını da söndürmektedir.

     

    Ve özellikle amirlerin ve ağabeylerin acımasız tenkitleri... Başarıları ve fedakarlıkları tebrik ve takdir edemeyenlerin sadece trafik polisi mantığıyla kusur aramaya girişmeleri yanlış ve yersizdir. Ve zaten büyükler büyüklüğünü, küçüklere karşı davranışlarında göstereceklerdir.

     

    Dostlarımıza veya memurlarımıza karşı tenkit ve tavsiyelerimiz, yargılayıcı değil uyarıcı olmalıdır. Allah bile kulunu, ölmeden yargılamamaktadır. Bizim telkin ve tekliflerimiz, insanların kendi kendilerini sorgulamaya ve sorunlarını aşmaya cesaret kazandırmalıdır. İnsanlara, sürekli öğrenme ve kendisini yenileme gayreti aşılamalıdır. Çünkü nefsiyle mücadeleye başlamak, hayat imtihanını kazanmanın ilk şartıdır.

     

    Hayırlı insanlar bal arıları, hayırlı gruplar bal kovanlarıdır. Bal yemek isteyenler hem arılara hem kovanlara sahip çıkmalı, kolaylık sağlamalıdır. Nimetleri, dövüşerek değil, bölüşerek kazanacağımız unutulmamalıdır. Çünkü dövüşenler mutlaka mahrum olurken, bölüşenler karlı ve mutlu olacaktır. Bu nedenle tenkitlerimiz yaralayıcı değil, yararlandırıcı olmalıdır.

     

    Bir insana yapacağımız en büyük iyilik, kendisine güven duygusu kazandırmak ve gerçekten önemli ve değerli birisi olduğuna inandırmaktır. Çünkü bir insanın kendisine güveni, Allah’a olan güveniyle alakalıdır. Allah’ın kuvvet ve kudretine, O’nun tayin ve takdirine, Mevla’nın nusret ve inayetine tam güvenen ve tevekkül eden insan, yararlı konularda gayretli ve girişimci davranacaktır. Hayırlı amaçlara, haklı araçlarla yönelmek şartıyla, sonuçta Allah’ın dediği olacaktır. Öyle ise kendisine güvenmeyen aslında Allah’a güvenmiyor demektir.

     

    İnsanlara yapılan asıl iyilik, onlara maddi yardım etmek ve kolay kazanma yollarını göstermek değildir. Çünkü kolaylık ve rahatlık kadar insan ruhunu körleten ve kirleten bir şey yoktur. Yokluk ve zorlukla mücadele etmek ise insanı olgunlaştırır.

     

    En büyük kölelik, nefsi arzularının,  kolaycılık duygularının ve korkaklığın esiri olmaktır.

     

    Çok şey konuşmaktansa, bir şeye başlayıp bitirmek daha kazançlıdır.

     

    En büyük sahtekar, başkalarını aldatandan ziyade, kendi kendisini kandıran ve vicdanını bastırmaya ve hatalarına kılıf uydurmaya çalışandır.

     

    Kendi kendisini terbiye ve tedavi etme niyeti ve gayreti olmayan kimseye hiçbir mürşidin faydası dokunmayacaktır.

     

    Tembellik ve ürkeklik ruhi bir hastalıktır ve tembeller şeytanın oyuncağıdır.

     

    Allah’ın lütfettiği yetenekleri sürekli geliştirip güçlendirmeye... Hizmet ve ibadet yolunda her fırsatı değerlendirmeye çalışmayan insan olgunlaşamaz. Uyuşuk ve günahkar insanın ise kendi kendisine saygısı kalmaz. Kendi özüne saygısı olmayana başkaları da saygı duymaz.

     

    Velhasıl saçma şeylerle değil, seçme işlerle uğraşmalı, sağlam ve sarsılmaz bir karakter oluşturmalı, böylece daha dünyada iken bir nevi cennet hayatını ve huzurunu kazanmalı ve yaşamalıdır.

     

    Bu arada, dikkatimizi çeken bir husus da; insanları terbiye etmek hususunda Kuranın tenkit yerine, yirmi kadar ayette “tavsiye-vasiyet” ve yine on kadar ayette “nasihat” kavramlarını kullanmasıdır.

     

    “Şefkatle öğüt vermek” anlamındaki tavsiye ve nasihat kelimeleri, tembih ve terbiye konusunda, “tenkit”ten daha yararlıdır. Çünkü tenkitte sertlik ve sivrilik, tavsiye ve nasihatte ise, yumuşaklık ve sevimlilik vardır. Tenkitte ayıp ve kusur arama ve hesaba çekip azarlama esastır. Ve zaten Arapça aslı bu anlamdadır. Tavsiye ve nasihat ise merhamet ve samimiyetle uyarmayı ve doğrultmayı amaçlamaktadır.

     

    Günümüzde tenkit, maalesef kaş yapıyorum derken göz çıkarmaya... Hataları hatırlatıyorum bahanesiyle insanlara hakarette bulunmaya bir kılıf yapılmaktadır. Oysa, “iyi niyet ve edep ölçüleriyle tenkit meşru olsa da, tahkir (hakaret ve küçümseme) memnu (haram ve yasak) sayılmıştır”

     

    Yerine göre ve özel hallerde kızdığımızı ve üzüldüğümüzü göstermek gerekse de, genel olarak dövmek ve sövmek  değil, övmek ve ödüllendirmek daha yapıcı ve gayret arttırıcıdır. Velhasıl hem eğitimde hem üretimde, teşvik tazyikten daha yararlıdır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    “TEBLİĞ”DE “15 T” FORMÜLÜ

     

     

    Tebliğ, “belağ” Arapça yetiştirme, eriştirme kökünden gelen, bir haberi ve gerçeği apaçık ve anlaşılır şekilde, ortamın ve muhatapların durumuna uygun biçimde, etkili ve yeterli ifadelerle, söz ve yazı ile karşımızdakilere aktarma ve hatırlatma işidir.

     

    Rasgele yapılacak konuşmalar... İnsanları kızdıracak ve kışkırtacak tartışmalar... Bilgisiz, belgesiz ve yararsız sataşmalar asla “tebliğ” sayılmayacak ve sonuç vermeyecektir.

     

    Tebliğ;

     

    A-  “Amaç”larına

     

    B-   “Ana Esas”larına

     

    C-   “Araç”larına

     

    D-  “Yasak”larına

     

    E-   “Sonuç”larına uygun yapılırsa çok önemli ve gerekli bir hizmet ve ibadet yerine getirilecek, toplumda tabii bir oto kontrol sistemi yerleşecektir.

     

    Tebliğin bu temel prensiplerini “15 T Formülü” şeklinde açıklamaya çalışalım:

     

    A-Tebliğde AMAÇ:

     

    1-Tanıtma ve tespit: Doğru ve yanlışı ortaya koyma, Dini ve davayı anlatma.

     

    2-Tavsiye ve davet: Hakkı hatırlatma ve hayra çağrı yapma

     

    3-Takviye ve tesanüt: Yaptığımız konuşmalarla ve yine yazdığımız makale ve kitaplarla camiamıza ve muhataplarımıza moral aşılama, manevi destek sağlama ve böylece tembellik ve ümitsizlikten kurtarma.

     

    B-Tebliğde ANA ESAS:

     

    4-Temenni ve tezkiye: Bu tebliğ çalışmalarımızla sadece Allah’ın rızasını isteme ve insanların hayrını ve huzurunu gözetme ve toplumsal temizlenmeyi arzu etme

     

    5-Tenkit ve tedip: İnsanlara maddi ve manevi yönden zarar veren düşünce ve davranışlarını, münasip şekilde hatırlatıp ikaz etme ve ahlaki düzeltme

     

    6-Teklif ve teşvik: Ve yine insanlara dünyevi  ve uhrevi yönden yararlı olacak önerileri yapma ve gayrete getirme

     

    C-Tebliğde ARAÇ:

     

    7-Teşkilat düzeni: Yapılacak kişisel çağrıların toplumsal sorunlara çare olamayacağı, rağbet bulmayacağı ve etkisiz kalacağı açıktır. Ülke yönetimine talip organize bir oluşuma ve güvenilir bir yapılanmaya ilgi ve ihtiyaç daha fazladır.

     

    Çünkü Ma’rufu(iyilik ve adaleti) emretmek ve Münkeri(zulüm ve kötülüğü) men etmek, mutlaka siyasi imkan ve iktidar isteyen bir olaydır.

     

    8-Tesirli sözler: Muhataplarımızın seviyelerine ve statülerine uygun düşecek... Onların sorunlarına çare üretecek ve beklentilerine cevap verecek sözler ve projeler etkili olacak ve dikkatleri toplayacaktır.

     

    9-Tepkilere ve tahriflere tedbir: Konuşmalarımızı veya yazılarımızı aslından ve amacından saptırmaya...Bunları tahrif edip aleyhimize kullanmaya, sükunet ve samimiyet ortamını bozmaya çalışanlara karşı daima dikkatli ve tedbirli olmalı... Ve bunların tuzaklarına kapılmamalıdır.

     

    D-Tebliğde “YASAK”LAR ve “SUÇ”LAR

     

    10-Taciz ve tazyik: Tebliğcilerin, muhataplarının temel haklarına, insanlık onuruna ve kutsal değerlerine ve duygularına tecavüz sayılacak saldırılar, onları bize katılmaya mecbur bırakıcı baskı ve zorbalıklar kesinlikle yanlıştır ve yararsızdır.

     

    11-Tahkir ve tahfif: Konuşma ve yazılarımızda, karşımızdaki insanlara hakaret edici, küçük düşürücü, tepeden bakıcı tavırlar da haramdır ve yasaktır. “Tenkit meşru, tahkir memnudur” düsturu esas alınmalıdır.

     

    12-Tahrik ve teşviş: Konuşmacıların, dinleyenleri kızdırıp kışkırtacak, ortalığı karıştırıp kargaşa doğuracak söz ve davranışları da günahtır ve zararlıdır.

     

    Çünkü tebliğden maksat bilgiçlik satarak, edebiyat yaparak, üstünlük taslayarak ve şöhret peşinde koşarak kendi nefsimizi tatmin etmek değil, karşımızdaki insanları tatmin edip hayra yönlendirmeye çalışmaktır.

     

     

    E-Tebliğde beklenen SONUÇ:

     

    13-Tatmin ve teselli: Tebliğ niyetiyle yapılan konuşma ve yazılar, insanların ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamalı, önem ve öncelik sırasına göre sorunlarına çözüm ve çareler ortaya koymalı... Onları karamsarlıktan kurtarıp umut aşılamalı... Kısaca insanları inandırmalı ve fikren doyurmalıdır.

     

    Böylece doyuma ulaşan insanlar bizim davetimize uymalı ve davamıza katılmalıdır. Haklarına bizimle kavuşacağından, çıkarlarını bizimle koruyacağından emin olmalıdır.

     

    Dinlediği ve hak verdiği halde, bize katılmayanların, ya hala bazı kuşkuları bulunmaktadır veya giderilmesi gereken korkuları vardır.

     

    14-Terbiye ve teskin: Tebliğ, muhataplarımızın kötülüklerini ve çirkin yönlerini fark edip düzeltmelerine... Hırçınlık ve taşkınlıklarını giderip sükunete ermelerine yardımcı olmalıdır. İnsanların inatlaşmasını artıracak ve onları daha da azdıracak sözler tebliğ değil taciz sayılacaktır.

     

    15-Teahüt ve tertip: Tebliğimizi, sohbet ve seminerlerimizi dinleyip bize hak veren kimselerle “ortak ve hayırlı hedefler için, birlikte ve teşkilat düzeni içinde çalışacaklarına” dair sözleşme yapılmalı, yani teşkilatlarımıza üye yazılmalıdır. Bunların sorumlu ve şuurlu bir eleman olarak çalışmaları sağlanmalı ve teşkilat düzenine sokularak disiplin altına alınmalıdır.

     

    Böylece sürekli bir irtibat ve intizam içinde çalışmaları ve toplumsal değişime katkıda bulunmaları kolaylaşacaktır.

     

    “(Tebliğ yaparak insanları) Allah’a çağıran (devamlı Hakkı ve hayrı anlatan ve kendisi de herkese örnek olarak) salih amelde bulunan ve “Ben, kesinlikle müslümanlardan (taraf)ım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

     

    İyilikle kötülük asla eşit olmaz. Sen (kötülük ve çirkinlikleri) en güzel şekilde uzaklaştır. O zaman (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak ve samimi bir dost oluvermiştir.

     

    Bu (mutlu ve olumlu sonuca) da, sabredenlerden başkası ulaştırılmaz. (Evet, iyilik ve ikram yoluyla yanlışta olanları Hakka ve hayra yönlendirmek suretiyle Allah’ın rızasını ve insanların duasını kazanmaktan) büyük bir (manevi) haz sahibi olanlardan ve huzur duyanlardan başkası, bu sevaba ve şerefe kavuşturulmaz”

     

    Ayetlerinin de açıkça ifade ettiği üzere, her hayırlı işte olduğu gibi tebliğde de başarılı olmanın şartı dört türlü sabırdır:

     

    1-“Masiyet”lere sabır: Nefsin kötü arzularına ve şeytanın günah kışkırtmalarına karşı sabır

     

    2-“Musibet”lere sabır: İmtihan için başımıza gelen çeşitli felaket ve üzüntülere ve fakru zaruretlere karşı sabır

     

    3-“Mükellefiyet”lere sabır: Namaz, oruç, hac, zekat ve cihat gibi ibadetlerin ve diğer dini ve dünyevi hizmetlerin zorluklarına karşı sabır

     

    4-“Marifet”lere sabır: Allah’ın bizlere lütfettiği bazı meziyet ve marifetlerle şımarmamak, haddimizi aşmamak ve ne oldum havasına kapılmamak gerekir. Şöhret, servet ve etiket sahiplerinin düştüğü gurur ve gaflete düşmemelidir. Varlık ve rahatlık ortamında ve insanların hürmet ve övgüleri karşısında şaşırmamak da bir sabır işidir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    KUR’ANIN BAŞARI VE BİLGELİK PRENSİPLERİ

     

     

    1-Planlı ve programlı çalışmak:

     

    Kur’an herhangi bir işe başlarken, onun farklı aşamalarında, hangi araç ve metotların kullanılacağı Muhtemel problemlerin nasıl aşılacağı... Bu yöntem işe  yaramazsa, hangi alternatiflerin devreye  sokulacağı... Hangi süreçte, hangi eleman ve danışmanlara başvurulacağı, gibi bütün  ayrıntı ve olasılıklar  göz önüne  alınarak hazırlanılması gerektiğine  işaret etmektedir.

     

    Hz. İbrahim’in, kavmine, putların ilah  olamayacağını göstermek üzere;

     

    a-”Doğrusu Ben, hastayım” dedi., Bunun üzerine  arkalarını çevirip ondan  kaçmaya başladılar” ayetlerinde haber verildiği gibi, önce halkı oradan uzaklaştırıp, putlarla yalnız kalmasını sağlamış,

     

    b-Sonra, bütün putları kırıp, baltayı en büyüklerinin boynuna astıktan sonra, “Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen  mi yaptın?” diye sorduklarında “Hayır, (belki) şu  yapmıştır... (baksanız a) bu onların en  büyükleridir... Eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin” diyerek, onları  düşünmeğe ve doğru  karar  vermeğe yönlendirmişti.

     

    c-Ve Hz. İbrahim amacına ulaşmıştı. Çünkü müşrikler “Bunun üzerine  kendi vicdanlarına başvurdular da “gerçek  şu ki, zalim olanlar bizleriz” dediler.” Görülüyor ki, tebliğ ve teşkilatçılık; akıllı  ve planlı davranmak ve amaçlanan sonuca, en emin yoldan ulaşmaktır.

     

    2-Her konuda uzman danışmanlardan görüş almak: 

     

    “(Belkıs) Dedi ki: Ey (ülkemizin) ileri gelenleri! Bu  işimde  bana görüş belirtin... Çünkü siz, (lüzumuna ve doğruluğuna) şahitlik etmedikçe, ben hiçbir işte kesin  (karar verecek) değilim...” ayeti, mü’minlerin her  önemli girişimlerinden önce, emin ve ehil kişilere danışması ve dayanışma içinde çalışması gerektiğine işaret etmektedir. 

     

     Ayrıca, hem  bu  ayet, hem de bundan sonraki:

     

    “Dediler ki, “Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız.. Artık iş konusunda karar senindir. Bak, düşün, neyi emredersen (Biz ona uyarız)” ayeti, son ve kesin kararı, istişare yapan yetkilinin vereceğini ve ona uyulması gerektiğini, danışmanların ise, doğru ve yararlı gördükleri düşünceleri samimiyetle bildirmeleri lazım geldiğini haber vermektedir.

     

    “Danışan dağlar aşmış, danışmayan düzde şaşmış” atasözümüz oldukça yerindedir.

     

    3-Hediyeleşmek ve “elçi”lerden yararlanmak:

     

    “Ben onlara bir hediye göndereyim de, hele bakayım elçiler, ne ile dönerler” ayeti, hediyeleşmenin ve elçi(aracı) göndermenin, hem sorunları yumuşatacağına, hem de dostlukları artıracağına işaret etmektedir.

     

    Sorunların, sertleşme ve zıtlaşma ile değil, anlaşma ve uzlaşma zeminleri arayarak, yumuşak ve yapıcı tavırlar takınarak ve hadiste buyrulduğu gibi “hediyeleşmek suretiyle sevgi ve samimiyeti artırmaya” çalışarak çözülmesi daha kolay ve akılcı bir harekettir.    

     

    Ve yine aralarında sorun bulunan tarafların, direk yüz yüze görüşmesinden önce, birbirlerini yumuşatmak, niyet ve yaklaşımlarını anlamak ve ona göre davranmak üzere, elçi ve aracılar göndermeleri daha tedbirli bir yöntemdir.

     

    4- İnsanlara yararlı olabilmek ve davasını başarıya ulaştırabilmek için, etkili ve yetkili makamlara talip ve sahip olmak:

     

    “(Mısır) Hükümdarı dedi ki: “O’nu bana getirin. Ki (o akıllı ve hayırlı kişiyi) kendime bağlı (özel danışman ve bakan) kılayım...”

     

    (Yusuf makamına getirilip,Melik) onunla konuştuğunda ise şöyle dedi: Bugün (den itibaren) artık sen,  yanımızda önemli  bir yer sahibisin ve güvenilir (bir danışman ve yönetici)sin. (Bunun  üzerine Yusuf A.S. dedi ki: (öyle ise) Beni  bu ülkenin hazineleri (tarım, ticaret ve maliye işleri) üzerinde yetkili kıl... Çünkü ben (ülkedeki serveti ve nimetleri iyi) muhafaza ederim  ve (daha önce gördüğünüz gibi) ben (bu işleri iyi) bilir (ve beceririm)” ayetleri, her türlü düzen ve dönemde, inancına ve insanlığa hizmet imkanı bulabilmek için, en yüksek ve yetkili makamlara ulaşmaya çalışmamızın önemine işaret ve teşviktir.

     

    Hatta, bu ayetler, normal durumlarda kendini övmek ve önermek dinimizde hoş karşılanmadığı halde, batıl ve bozuk bir sistemde, hayırlara vesile olmak amacıyla, bazı yüksek makamlara talip olmanın ve bunun için kendi meziyet ve marifetlerini hatırlatmanın caiz olduğunu göstermektedir.

     

    5- İntikam alma gücü ve fırsatı olduğu halde bağışlamak suretiyle gönülleri kazanmak:

     

    Hz. Yusuf A.S. kendine en ağır hıyanet ve hakaretleri reva gören kardeşlerini bağışlaması ve “Bugün, size karşı sorgulama ve kınama (ve cezalandırma) yoktur. (Ben sizi affettim) Allah ta sizi bağışlasın!.” sözleri karşısında, onlarında “Vallahi, gerçek şu ki, Allah Seni bizim üzerimize tercih edip seçmiş ve şereflendirmiştir. Ve biz  (sana karşı geçmişte) gerçekten hataya düşenlerden  idik” itirafları ve pişmanlıkları gösteriyor ki, rakiplerimizin, sonunda çaresiz düştükleri ve etkisiz hale geldikleri ve artık bize  zarar veremeyecekleri bir  konumda, onları bağışlamak, gönüllerini kazanmak  ve bir  nevi onları satın almak gibidir.

     

    Evet, “Kötülüklere, iyilikle  karşılık verilebilirse, o zaman düşmanların bile, sadık ve sıcak  birer dost olduğu görülecektir.”

     

    Bunun en güzel örneğini, Efendimiz Mekke Fethinde, eski düşmanlarına karşı göstermiştir.

     

    6- Güvenilir ve iş bilir yardımcılar bulmak: Hz. Musa’nın  “(Allah’ım) Ailemden bana bir  yardımcı  kıl. Kardeşim Harun’u.. Onunla  arkamı  kuvvetlendir... Onu  işimde  ortak kıl...” ayetleri, hem tebliğ ve davet  hizmetlerinde, hem meslek ve ticaret işlerinde, hem de memuriyet ve mesuliyet görevlerinde, mutlaka  güvenilir ve işbilir yardımcılara ihtiyaç duyulacağını... İnsanın tek başına  yorulup bunalacağını... Ve başarıya ulaşamayacağını bildirmektedir.

     

    7- İş bölümü  yapmak ve koordineli çalışmak: 

     

    “Sonra  iş(ler)i taksim edene yemin  olsun” ayeti,  her türlü  işlerin  ancak görev bölümü  yapılarak  ve organizeli  biçimde herkes kendi işini  en iyi görmeğe çalışarak  başarılacağına dikkat çekmektedir. 

     

    8- Önemli bilgi ve belgeleri  hemen yetkililere ulaştırmak:

     

    “kendilerine güven veya  korku  haberi geldiğinde, onu  hemen (etrafa) yayarlar. Halbuki bunu  peygambere ve kendilerinden olan emir (ve yetki) sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan sonuç çıkarabilenler, bunu  bilirlerdi” ayeti  camiamızı  ve teşkilatımızı ilgilendiren, ister sevindirici, ister endişe verici olsun, önemli gelişme ve girişimleri, rastgele yazmak, yaymak ve yorumlamaktan önce, bunları “olayları kavrama ve sonuç çıkarma” yeteneği olan yetkililere  ulaştırmamız gerektiğini emretmektedir.

     

    “Şehrin öbür tarafından bir adam koşarak geldi ve “Ey Musa, şehrin ileri gelenleri, seni  öldürmek üzere toplanıp görüşmektedirler, (bana kalırsa hemen) çık git!” ayeti ise, böylesi  önemli haberlerin,  hiç vakit geçirmeden ve en hızlı  ve güvenilir araçlarla  yetkililere ulaştırılması gereğine  işaret etmektedir. 

     

    9- Önemli bilgi ve belgeleri kötü  niyetli  kimselerden saklamak: 

     

    “(Babası Yakup, Hz. Yusuf’a) oğlum, bu rüyanı (sakın) kardeşlerine anlatma! Yoksa  sana bir  tuzak kurarlar” ayeti, bizi  kıskanacak veya  aleyhimize  kullanacak kötü  niyetli  insanlara, önemli bilgi ve belgelerin verilmemesi gerektiğini öğütlemektedir.

     

    Hatta böylelerine ip ucu vermek ve şüphelendirmek bile yanlıştır.

     

    “(Hz. Yakup, Yusuf’u dağa götürmek isteyen kardeşlerine) dedi ki: Sizin  onu alıp götürmeniz gerçekten beni üzer, ve haberiniz olmadan, onu  bir  kurdun kapmasından  korkarım” şeklindeki  saf ve samimi endişeleri, hain çocuklarına bir koz vermiş ve sonunda Hz. Yusuf’u  kuyuya atarak, “onu  bir kurdun  yediğini” söylemişlerdir. 

     

    10- Her işimizde ve her girişimde, her  türlü  tedbiri almak ve mutlaka temkinli davranmak:

     

    Biz kesinlikle inanırız ki, her şey  Allah’ın takdirindedir ve bu asla  değişmeyecektir. Ama bize  düşen, yine Allah’ın emrettiği şekilde, tedbirli ve temkinli  hareket etmek, her türlü  tehlike ve tecavüze  karşı  dikkatli  ve duyarlı  olmaktır. 

     

    “(Yakup AS) Dedi ki: Ey çocuklarım, (Mısıra) tek bir kapıdan girmeyin (muhtemel  kıskançlık ve düşmanlıklara karşı) ayrı ayrı  kapılardan girin... (Ama  şunu da bilin  ki) Ben size Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi  gideremem... Hüküm yalnız Allah’ındır. Ben Ona tevekkül ettim.” Ayeti  bu gerçeği ifade etmektedir.

     

    11- Birlikte çalışacağı elemanların sadakat ve liyakat ayarını denemek ve tanımak:

     

    “Talut, askerleriyle  birlikte (şehirden) ayrıldığında,  (onlara) dedi ki:  Doğrusu, Allah sizi  bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse,  artık o benden değildir... Ve kim de eliyle bir  avuç almak hariç-bu  (sudan) içmezse, o bendendir” ayeti, askerlerin iyice  susadıkları ve suya ihtiyaç duydukları, ve de  bazılarının kaçmak için  bahane aradıkları bir ortamda, onları, “ırmağı geçinceye kadar sabredip, su içmemekle” imtihan ettiğini ve maalesef çoğunun  bu imtihanı  kaybettiğini bildirmektedir.

     

    12- Elemanlarının bilgisine ve bedeni  gücüne göre görev ve sorumluluk vermek...  Sonunda başarıları ödüllendirmek, umursamazlıkları ve başarısızlıkları cezalandırmak:

     

    “Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını (ve fazlasını) yüklemez. (Sonunda insanların) kazandığı (iyi sonuçlar) kendi karı, kazandırdığı (kötü  sonuçlar) kendi zararıdır. Ayeti buna delildir.

     

    13- Çocuklarını, yakınlarını ve emrinde çalışanları, fazla  sıkmamak ve gerektiğinde onların  izin isteklerini hoş karşılamak...

     

    “Böylece, senden, bazı  özel işleri için izin istedikleri  zaman, münasip gördüklerine  izin ver...” ayeti, geçerli  mazeret ve mecburiyetlerle izin isteyen  elemanları mahrum etmemek ve onları bizden  uzaklaştıracak şekilde baskı  altında tutmamak gerektiğini öğretmektedir. 

     

    14- Bazı kayıplar ve başarısızlıklar karşısında şaşkınlaşmamak, bazı  kazançlar ve başarılar karşısında ise  şımarmamak:

     

    “Yeryüzünde olan  ve (kendi) nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet  yoktur ki,  biz onu  yaratmadan  önce, bir kitapta  (yazılı) olmasın...

     

    Öyle ise,  elinizden çıkan (makam ve menfaatler) için üzüntü duymayasınız ve (Allah’ın) size  verdikleri (imkan ve fırsatlar) için  sevinip şımarmayasınız” ayetleri, Rabbımızın takdir ve taksimine razı olmamız gerektiğini ifade etmektedir. 

     

    Çünkü varlık ta, darlık ta gelip geçicidir. Bu  dünya rüya  gibidir ve gerçek zannedilen her şey bir nevi gölgedir. Asıl önemli olan, iyi niyetimiz ve Allah’ın  rızasına uygun hareket  edip bu imtihanı  başarıyla bitirmemizdir. 

     

    Cennet, başarı beratını alanları beklemektedir.

     


    GÜZEL KONUŞMA BECERİLERİ

     

     

    Her sanat, ilgi duyarak ve öğrenmeğe çalışarak edinilir. Yaparak ve yaşayarak güçlenir. Deneyim ve birikimlerle gelişir... Konuşmak ta bir sanattır ve her sanat gibi mutlaka bir  acemilik ve çıraklık dönemi  geçirilir. Evet, güzel  konuşmak bilgi ve beceri işidir.

     

    Etkileyici ve yönlendirici  bir konuşmacı  olmak... Dinlenen ve değer verilen birisi sayılmak... İzlenen ve özlenen kimseler sınıfına katılmak için neler yapılması ve nasıl hazırlanılması  konusunda bize yöneltilen ısrarlı  soruları  yanıtlamak ve dostlarımıza yardımcı  olmak üzere  aşağıdaki  prensipleri hatırlatmayı gerekli gördük: 

     

    1-Her şeyden önce, güzel ve etkili konuşmak, hem insani bir gerektir, hem de dini bir görevdir. İnsanlarla doğru  ve doyurucu bir iletişim kurabilmek ve dinimizce önemle emredilen tebliğ-tanıtma görevini hakkiyle yerine getirebilmek için, güzel konuşma sanatını öğrenmekle yükümlü  olduğumuza  inanmamız,  çok önemlidir. 

     

    2-Bu işi başaracağımıza  ve iyi bir hatip-konuşmacı  olacağımıza, önce inanmamız lazım  gelir. Öyle ise, tutku  derecesinde bu işe sarılmamız... İkili ilişkilerden  dost sohbetlerine, çocuk terbiyesinden  eğitim seminerlerine kadar her  fırsatı  iye  kullanmamız gerekir. Kendimizi, hayırlı  hedeflerimize  kilitlemeli,  başaramam endişelerini ve acemilik engellerini  bir bir  devirmelidir. Unutmayın, bir konuyu  dert edinen ve girişim cesareti  gösteren, o işi yarı  yarıya  başarmış  demektir.

     

    3-Yakınlarımızın, tanıdıklarımızın ve tüm halkımızın yanlış tavır ve davranışlarını düzeltmek ve onları olumlu ve yararlı yönde değiştirmek istiyorsak, önce onların düşüncelerini değiştirmeliyiz. Bakış açıları ve değer yargıları düzelen insanların, haliyle yaklaşım ve yaşamları da bundan etkilenecek ve düzelecektir. İnsanların düşüncelerini değiştirmenin en keskin yolu ise, samimi ve seviyeli sohbetlerdir. Bir yandan kendimizi sürekli yenilemeye ve geliştirmeye çalışırken bir yandan da hikmetli ve ibretli sözlerimizle başka beyinleri etkilemeğe ve değiştirmeye çabalamak, zaten yaratılışımızın önemli bir gayesidir.

     

    4- Konuşma becerinizi geliştirmek için, bol bol pratik yapın ve her fırsatı değerlendirin. Bisiklet sürmeyi, denizde yüzmeyi öğrenmek için çırpındığınız gibi, güzel ve etkili konuşmak için de kendinizi sık sık deneyin. Bunun için kendinize olan özgüveni geliştirin ve yeteneklerimizin gizli virüsü olan korkuları yenin... İnsanları bozguna ve başarısızlığa uğratan bu ürkeklik ve gevşeklikten vazgeçin. Unutmayınız ki, başarısızlık, bir işi savsaklamanın ve karamsarlığın, uğursuz neticesidir.

     

    Konuşacağınız konuları iyi bilmeniz ve bunun için de yeterli hazırlığı görmeniz gerekir. Bol bol okumanız ve araştırmanız sizi güçlendirecek ve cesaretlendirecektir. Konuşma becerisi bir silah ise, bunun mermisi, yeterli bilgilerdir. Dinleyici karşısına hazırlıksız çıkan bir konuşmacı, yarı giyinmiş bir adam görünümündedir. Ne kadar iyi pazarlamacı olursa olsun, sermayesiz satıcı müşterisine ne verebilir.

     

    Okuduğumuz yazı ve kitaplardaki önemli bölüm ve cümleleri olduğu gibi ezberlemek yerine, onları sindirmeye ve kendimize mal etmeye gayret etmelidir. Bir kitabı veya konuyu, gerekirse birkaç kere okuyup kapattıktan sonra, hiç bakmadan hatırlayıp-yorumlayıp yazabildiklerimiz, kendimize mal ettiklerimizdir.

     

    6- Yapacağınız konuşmaları mutlaka planlayınız. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini iyi hazırlayınız. Konuların ana başlıklarını ve önemli noktalarını yazınız.

     

    Anlatırken gereksiz ayrıntılarla konuyu dağıtmayınız... Notlarınıza ve amacınıza bağlı kalınız... Ancak konuşmanızı satır satır yazıp okumaya veya bunları ezberleyip aynen aktarmaya da kalkmayınız... Sadece konulara hakim olmaya çalışınız.

     

    Hazırladığınız ve programladığınız konuşmaları kendi kendinize tekrarlayınız ve prova yapınız. Konuşma içindeki bazı konuları arkadaş çevresinde veya küçük topluluklar içerisinde anlatınız.

     

    7- İnandığınız gerçekleri dile getirin ve dinleyicilere güven verin. Kendinizin inanmadığı şeylere başkalarını inandırmak mümkün değildir. İnsanların gözüne bakarak ve onların gönlüne akarak konuşmanızı sürdürün.

     

    Sesinizin tonunu da iyi ayarlayın... Bağırıp çağırmayın, ama coşkulu ve kararlı davranın ve dinleyicilerin duygularına tercüman olmaya çalışın.

     

    Onların sorunlarına çözüm yolları sunun. İnsanların ilgi ve ihtiyaç kapılarından yaklaşın. Yani konuşmalarınızı dinleyicilerle paylaşın. Onların bilgi ve kültür seviyesine uygun kelime ve deyimler kullanın. Dinleyicilerin duymaya can attıkları şeyleri anlatın, ama bunların içerisine onlara seviye kazandıracak ve beyinlerinde inkılap yapacak gerçekleri de katın.

     

    8- Somut ve sosyal gerçekleri dile getirin. Felsefi ve hayali şeylerle dinleyicileri meşgul etmeyin... Tarihi olayları ise, ara sıra örnek olmak, ve konuşmanıza hız ve heyecan kazandırmak için söyleyin.

     

    Dinleyicilerin dikkatini bir noktaya yoğunlaştırmak ve onlara düşünme ve değerlendirme fırsatı hazırlamak için, bazan imalı ve örtülü sözler faydalı olsa da, genellikle mesajımızı net ve kesin ifadelerle anlatmak daha elverişlidir.

     

    Tamamı yuvarlak laflardan, yavan ve kapalı kavramlardan oluşan konuşmalar dinleyicileri çabuk bıktıracak ve nefret ettirecektir.

     

    9- Bir seminer veya konferans süresinde pek çok meseleye girip yarım yamalak bırakmaktansa, özellikle birkaç konuyu ele alıp onlar üzerinde durmak daha verimli olacaktır. Örneğin on beş dakikalık bir konuşmada bir veya iki konu üzerinde, 1 saatlik bir konuşmada ise bir ana konuyla bağlantılı dört veya beş ara konu üzerinde yoğunlaşmalıdır.

     

    İnsanların dinleme, öğrenme ve öğrendiklerini sindirebilme kapasitesini zorlamamalıdır. Bir anda çok çeşitli ve oburca yemek nasıl mideyi karıştırır ve kusturursa, bunun gibi aşırı bilgi yüklemesi de beyin disketlerini zorlayacak ve karıştıracaktır. Bu nedenle konuları ve konuşmaları mutlaka sınırlı tutmalıdır.

     

    10- Konuşmalarınızı yeri geldikçe belgelere dayandırın ve açıklayıcı örneklerle donatın. Herkesin gazetelerden okuduğu, televizyondan duyduğu canlı ve taze olayları ve şahısları hatırlatın. Çünkü güncel ve gerçek bir örnek, bir düşünceyi ilginç ve inandırıcı kılmak için en etkili yöntemlerden birisi durumundadır.

     

    Evet bir gerçeği zihinlere kazımanın yolu, onu güncel ve ilginç bir olayla kanıtlamak, ve herkesin, menfaati gereği o konuyla ilgi duymasını sağlamaktır.

     

    Ve hele bir konuyu konuşmacının bizzat kendi yaşadığı bir olayla ve deneyimleri yardımıyla açıklaması daha da etkili ve inandırıcı olacaktır.

     

    Ve özellikle, bir konuda uzman olmuş ve tanınmış kişilerin kitaplarından ve gazete beyanlarından belgeler sunarak... Resmi istatistik verilerine ve ciddi araştırma servislerine dayanarak verilen bilgiler daha çok kıymet ve kabul bulacaktır. Bu arada yeri geldikçe, resim, karikatür ve şemalarla konuları açıklamak da oldukça yararlıdır.

     

    11- Konuşmalarınızla kendinizi değil, dinleyicileri tatmin etmeyi amaçlayın. Ağırbaşlı ve anlayışlı davranın. Kendinizi satmaya ve üstünlük taslamaya kalkmayın. Dinleyicilere saygılı olun ve onları onurlandırın. Özel ve yöresel başarılarını kutlayın ve kendileriyle ve problemleriyle ilgilendiğiniz imajını uyandırın.

     

    Ara sıra, dikkatleri toplamak ve izleyenlerin ilgisini artırmak için onlara, genellikle bilecekleri sorular yöneltin ve cevap vermelerini sağlayın... Yani dinleyicilerinizi konuşmalarınıza ortak yapın. Onların da, sohbet sırasında size sorular sormasına fırsat tanıyın. Velhasıl, dinleyicilerle kaynaşın.

     

    12- Dinleyicilere asıl amacınızı belirtin ve onlara hedef gösterin. Mutlaka sorumluluk yüklenecekleri ve sorunların çözümüne yardım edebilecekleri şartları ve teşkilatları sezdirin. İnsanlara ulaşılması imkansız gibi görünen hayali hedefler, ve güç yetiremeyecekleri ağır ve riskli hizmetler teklif etmeyin. Bizzat kendinizin yapmadığı, yapamayacağı ve katlanamayacağı şeyleri söylemeyin.

     

    13- Teklif ve tavsiyelerinizin kabul görmesi ve sözlerinizin benimsenerek dinlenmesi için, izleyicilerden kesinlikle ve genellikle “evet” yanıtı alacağınız sorular yöneltin. Onların “hayır” diyeceği ve kabul etmeyeceği konularla söze girmeyin.. Dinleyicilerle ortak paydalar ve faydalar zemininde kenetleşin. İtiraz ve isyan edilecek soruları değil, ittifak ve itibar görecek konuları öncelikle dile getirin.

     

    Onları ruhen ve fikren hazırladıktan ve yumuşattıktan sonra, daha ağır gerçekleri, dozunu artırarak vermeğe gayret edin. Çünkü toprak sürülmeden tohum ekilmez.

     

    14- Konuşmalarınızın etkili olması için, görüntünüz de oldukça önemlidir. Hem kılık kıyafetiniz, hem de jest ve mimikleriniz (el kol hareketleriniz ve yüz şekliniz) dinleyicileri olumlu veya olumsuz yönde etkileyecektir. Pejmürde kıyafetler, yılgın ve hırçın görünümler bizim hakkımızda yanlış kanaatlere yönlendirecek ve sözlerimizin etkisini gölgeleyecektir. Nasıl göründüğümüz, nasıl davrandığımız, neler anlattığımız ve nasıl anlattığımız? Sorularının cevabı, iletişim ve etkileşim açısından oldukça önemlidir. “Uslub-u beyan, aynıyle insan” denmiştir. Konuşmalarımızda kontrol ve disiplini de kaybetmeyelim. His ve heyecanlarımızın değil irade ve inancımızın emrinde hareket edelim. Çünkü disiplinsiz bir konuşma, frensiz araba gibidir. Kime çarpacağı ve nerede takla atacağı belli değildir.

     

    15- Başka hatiplere ve meşhur kişilere özenmeğe çalışmayın. Onlardan yararlanın, ama taklitçi ve ezberci olmayın. Siz, kendiniz olmaya, yani doğal ve orijinal kalmaya bakın. Bir şeyin hakikisi dururken sahtesine ve taklidine kimse rağbet etmez.

     

    16- Ana konuları ve ara başlıkları sık sık özetleyin... Böylece anlattıklarınızın beyinlere kazınmasına ve kalıcı olmasına özen gösterin. Ve dinleyicilerinizden, öğrendiklerini eyleme dönüştürmelerini ve benimsedikleri gerçekleri başkalarına da iletmeyi isteyin.

     

    17- Özel sıkıntılarınızı ve teşkilat içi sorunlarınızı, genel konferans ve seminerlere taşımayın. Böylesi toplantıları, şahsi heves ve hesaplarınıza basamak yapmaya kalkışmayın... Böyle yaparsanız ağırlığınız ve saygınlığınız zayıflayacaktır.

     

    18- Konuşmanın sonunda dinleyicilere, gösterdikleri ilgi ve sabırdan dolayı tebrik ve teşekkür edin... Telefon veya adres vererek, onların tepkilerini ve taleplerini değerlendireceğinizi bildirin.

     


    “CEMAAT ve ÜMMET” KAVRAMLARININ YOZLAŞMASI

     

     

    Günümüzde yanlış kullanılan ve birbirine karıştırılan kelime ve kavramlardan birisi de “cemaat ve ümmet”tir.

     

    Cem’ olmak ve bir araya toplanmak kökünden türeyen kavramların başlıcaları, camia, cemaat ve cem’iyyet’tir.

     

    1.CAMİA: Genellikle büyük ve geniş toplulukları ifade etmek üzere kullanmak münasiptir. “İnsanlık camiası”, “İslam camiası” gibi... “Batı alemi” “Hıristiyanlık alemi” gibi kavramlar da bu anlama gelmektedir. “Kim haksız yere bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.” Ayetindeki “cemian” kelimesi buna işarettir.

     

    2.CEMAAT: Herhangi bir mezhep, meşrep ve meslek’e bağlı olan insan topluluklarını anlatmak için kullanılması uygun görülmektedir.

     

    Örneğin “Nur cemaatı” “Süleymancı cemaatı” gibi, hayır ve hizmet ekollerini tanıtmak için yerinde bir ifadedir.

     

    “Ve insanlara denildi ki: (sihirbazları seyretmek üzere) siz de (bir araya) toplanıyor musunuz?”

     

    “Firavun, Hz. Musa’ya iman edenler için: bunlar (sayı ve güç bakımından) çok az ve zayıf bir topluluktur.

     

    Biz ise uyanık ve üstün bir topluluğuz” ayetlerinde geçen “cemiun” kelimeleri bu anlama gelmektedir.

     

    3.CEM’İYET: Dernek ve parti gibi siyasi, sosyal ve ekonomik amaçlı kuruluşlardır. Bunlar resmi veya sivil statülü kurulabilir. Bölge ve ülke genelinde veya evrensel nitelikte hizmet ve hedefleri olabilir.

     

    Eskiler Kızılay’a “Hilal-i Ahmer cem’iyyeti”, Birleşmiş Milletlere “Cem’iyyeti Akvam” derlerdi.

     

    Firavun: “Biz birbirleriyle yardımlaşan bir topluluğuz” ayetindeki “cemiun muntasir” kelimesi böylece disiplinli ve düzenli, ama kötü niyetli bir teşkilatı ifade etmektedir.

     

    Görüldüğü gibi, camia, cemaat ve cemiyyet kelimeleri, aynı kökten türemelerine rağmen, farklı anlamlar içermektedir. Ve bunların birbirinin yerine kullanılmaları yanlış anlaşılmaları sebebiyet verir.

     

    Örneğin, Üstad Bediüzzaman’ın hem Asar-ı Bediiye’de hem Emerdağ Lahikası c.1. sh. 162. De “Hizmet adına yola çıkan bir “cemiyyetin”, yani partinin, kurucu ve kurmaylarının yüzde altmış-yetmişi samimi dindar ve dürüst olmak şartıyla ancak siyasette iş başına geçebileceğini” söylemesine rağmen bu “cemiyyet”in, iki nokta olan “ye” harfi silinerek “cemaat”in, yani toplumun yüzde-altmış yetmişinin mütedeyyin olmasını beklemek gerektiği şeklinde çarpıtılarak yanlış ve yararsız bir yoruma gidilmiştir.

     

    “Ümmet” kelimesi de, yine üç ayrı anlamda kullanıla gelmiştir:

     

    1.ÜMMET-İ DAVET: Bir peygamberin tebliğine muhatap olan ve her asırda yaşıyanların tamamıdır. Bugün İslamın mesajına muhatap olan bütün insanlıktır. “Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunları... Onlar bir ümmetti gelip geçti..” Böylece biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete (elçi) gönderdik” ayetlerindeki “ümmet” kelimeleri bu anlamdadır.

     

    2.ÜMMET-İ İCABET: Her asırdaki ümmetin, gönderilen peygambere iman ve itaat eden kısmıdır.

     

    Bütün Müslümanlar için “Ümmet-i Muhammet” kavramı da bu anlamda kullanılır.

     

    “Rabbimiz, biz ikimizi sana teslim olanlardan kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş, (Müslüman) bir ümmet, (çıkar)” ayetindeki “ümmet” kelimesi bu manayı hatırlatmaktadır.

     

    3.ÜMMET-İ HİZMET: Hz. Peygamber’e (SAV) iman edenler içerisinde “insanları hayra çağırmak, kötülükleri kaldırıp iyilikleri hakim kılmak” üzere ve teşkilat disiplini içerisinde çalışan Müslümanlardır.

     

    “Sizden, hayra çağıran, marufu (iyiliği) yaptıracak ve münkerden (kötülükten) yasaklayacak (bir adalet düzenini kurmak için çalışacak) bir ümmet (topluluk-teşkilat) bulunsun... Kurtuluşa erenler, işte bunlardır” ayetindeki “ümmet” kelimesi bunu anlatmaktadır.

     

    Bir başka izahıyla ümmet: İmamete layık bir Lidere biat bağıyla itaat eden, şuurlu ve sorumlu organizenin adıdır. Hatta, farklı din ve düşünceden bütün insanların temel hak ve hürriyetlerini koruyacak, herkes için barış ve bereketi sağlayacak bir devlet düzenini kurmak üzere, teşkilat disiplini ve ibadet ciddiyetiyle çalışmak, imanla ölmenin sigortası sayılmıştır.

     

    “Ey iman edenler, Allah’tan hakkıyla korkun ve (mutlaka) Müslüman olarak ölmeye bakın...

     

    (Bunun için de) Allah’ın ipine (Kur’anın hükmüne) sımsıkı sarılın. (ve sakın) dağılıp ayrılmayın!....

     

    (ve yine) içinizden, hayra çağıran, iyikleri yaptırıp, kötülükleri yasaklayan (otoriteyi sağlayacak) bir topluluk-teşkilat bulunsun...

     

    Ve kendilerine apaçık ayetler ve bilgiler geldikten sonra (nefsi hesap ve hevesler yüzünden ihtilafa düşen ve (bu teşkilattan ayrılıp) tefrika’ya sebebiyet veren kimseler gibi olmayın...” ayetleri bu gerçeği emir buyurmaktadır.

     

    “Musa’nın kavminden, (insanları) Hakk’a yönlendiren ve onunla (Allah’ın kitabıyla) adalet eden (Halkı hidayet ve adaletle yöneten) bir topluluk ve teşkilat vardı.” Ayetindeki “ümmet” kelimesi de, insanlara hidayet rehberi olan ve ülkede adalet düzenini kurup uygulayan, disiplinli bir cemaat ve teşkilatın lüzumunu ortaya koymaktadır.

     

    Ülkede ve yeryüzünde barış ve adaleti sağlamayı amaçlayan böyle bir teşkilat ve cemaatın, dirlik ve düzenini bozacak davranışlar, ayet ve hadislerle şiddetle kınanmış ve yasaklanmıştır.

     

    Çünkü böyle bir ümmet’in (Hizmet ve hidayet rehberi olan cemaatin) şahsi manevisi olan, yani beyin mesabesinde bulunup, birlik ve beraberliği sağlayan Lider konumundaki şahsiyetler aleyhinde başlatılacak haksız ve dayanaksız kampanyalar, sonunda güç kaybına ve parçalanmaya yol açacak ve sadece şeytanların ve şer odaklarının işine yarayacaktır. Son günlerde, demokrasiyi, dejenerasyona kılıf yapanlar, yanlış yoldadır.

     

    Bu konuda Hz. Peygamberimizin uyarıları oldukça önemli ve anlamlıdır:

     

    “Kim (bir) lidere biat eder de, elinin içini ve kalbini muhabbetini ona verirse, artık gücü yettiği kadar ona itaat etsin... (bağlılık göstersin, sonradan) Başka birisi çıkar da (emirlik hususunda) onunla çekişirse, o yeni geleni def edin ve ona fırsat vermeyin.”

     

    “Her kim emirinde, (komutan ve liderinde) hoşlanmadığı (ve aklı yatmadığı) bir davranış (bile) görürse, (yine de) sabretsin (asla isyan etmesin) Çünkü her kim (liderinden ve hizmet için beraber yola çıktıkları) cemaatinden bir karış bile ayrılarak (ve fitne çıkararak) ölecek olursa, o cahiliye üzerine ölmüş demektir”

     

    Sahabeden Übade bin Samit (RA) anlatıyor:

     

    Biz Rasulüllahtan SAV biatı şöyle öğrendik:

     

    Allah’ın ve Resulünün emirlerine uyarak, hem neşeli hem kederli zamanlarımızda, hem zor hem kolay durumlarımızda, herhalde emirlerimize (başkanlarımıza ve liderimize) itaat edeceğimize... (Hatta) başkanlarımız kendi (meşru) isteklerini bizim haklı beklentilerimize tercih etseler bile, yine de onlara itaat etmek ve asla isyan etmemek” üzere söz verdik. Sadece, başımızdakilerin Kur’andaki kesin ve açık delillerle küfre girdiklerini (ve ihanet ettiklerini) görmek durumu hariç”

     

    Günümüzde bu gerçekleri savunan ve davasına sahip çıkan biat ve itaat ehlini şımarıklıkla suçlayanlar, tam bir şaşkınlık içerisindedir.

     


     “İHLAS” KAVRAMI VE İNANCIN YOZLAŞMASI

     

     

    İhlas; mertlik ve netliktir. Olduğundan başka türlü görünmeğe ve insanların gözüne girmeğe tenezzül etmemektir. İhlas, her işinde Allah’ın rızasını gözetmek ve bununla manevi huzura ve doyuma erişmektir.

     

    Dinde ihlas; İslam’ın sadece kolayına gelen tarafına değil, tamamına sahip çıkmak... Kendisini Kur’anın bütününe muhatap saymak... Dinimizin sadece iman ve ibadetle ilgili değil... Emanet, hürriyet ve adaletle ilgili hükümlerinin de uygulanmasını arzulamak ve bu amaçla çalışmaktır.

     

    Kur’anı dışlayarak kurulan dengesiz ve değersiz bir ahlak düzeninin.... İnancını yaşayan Müslümanları sindirmeğe ve insanları sömürmeğe çalışan bir sistemin varlığından rahatsız olmayan ve hatta zulmün devamına destek çıkan bir kimsenin, ihlastan bahsetmesi riyakarlık, samimiyetten bahsetmesi sahtekarlıktır.

     

    İbadette ihlas; Onları Allah emrettiği için, peygamberin öğrettiği şekilde, İslam’ın şart koştuğu kadar, öngörülen zaman ve mekanda ve önem ve öncelik sırasına göre yapmaktır. Nafilelerle uğraşmaktan farzlara fırsat bulamayan tiplerden olmamaktır. Farz, vacip ve sünnetleri, onlara ihtiyaç ve iştiyak duyarak yerine getirmeğe çalışmaktır.

     

    Hayırlı hizmetlerde ihlas: Gösterdiği gayretlerin sonucu, dünyalık servet, şöhret ve etikete talip olmamaktır.

     

    İhlas; Milletin ve ülkenin çıkarını, kendi özel meşrebinin, tarikatinin ve partisinin üstünde tutmaktır. Örneğin bir seçim sırasında, kendi tarikatimize, meşrebimize, vakfımıza ve derneğimize özel yararlar sağlayan, ama ülkeye ve millete zarar vereceği ve zulüm edeceği belli olan bir partiye ol verenlerin, ihlastan ve insanlıktan bahsetmeleri sadece edebiyattır.

     

    Şahsi ilişkilerde ihlas; İnsanları Allah için sevmek ve hayra yatkınlığına göre dost edinmektir. Onlara etiketine ve etkinliğine göre değil, takvasına ve teslimiyetine göre kıymet vermektir. Gerçek ihlas; kusurlarımızı söyleyen ve öğüt verenleri, bizi övenlerden daha değerli görmektir.

     

    İhlas; her şeyi Allah’tan bilmek, Allah’tan beklemek, O’nun takdirine ve taksimine rıza göstermektir.

     

    Ama ne yazık ki, günümüzde sevgiler göstermelik, saygılar sahtedir.

     

    Yapılan hayır ve hizmetler bile, menfaat ve hürmet devşirmeğe yöneliktir.

     

    Güler yüzlü ve güzel görünümlü nice çehreler vardır ki, bunlar münafık ve marazlı ruhları gizleyen birer maskedir.

     

    Maalesef, köpükten köprüye benzeyen sahte mürşitler çoğalmıştır. Sahili selamete ulaşayım diye, bunların üzerinden geçmeğe kalkanlar, azgın sellere kapılıp daha büyük felaketlere sürüklenmektedir.

     

    Çağımızda en zorlu iş, gerçekleri yüklenmek ve sahiplenmektir. Çünkü “doğru”lar pahalıdır ve doğruluk riskli ve çetindir. Ama, her şeye rağmen gerçeklere sahip çıkanlar ve doğruları savunanlar onurlu ve şereflidir.

     

    Eğrilik ise kolaydır ve yalanlar ucuzdur. Ne var ki eğriliği kabullenenler basit ve bayağı kimselerdir.

     

    Kendi rahatı ve menfaati için, başkalarını zahmet ve zarara sokanlar sorumsuz ve seviyesiz kişilerdir. Böylesi fertlerin çoğaldığı toplumlar huzura hasrettir. Çünkü bir toplumdaki, ayrılık ve düşmanlıkların başlıca nedenleri: Irkçılık, siyasi kutuplaşma, sosyal dengesizlik ve adaletsizliktir.

     

    Ve yine bir toplumda huzur ve güvenin garantisi, ahlak, ekmek, dayanışma ve beraberliktir.

     

    Unutulmasın ki “İnsan hakları, özgürlük ve ilericilik” gibi kavramları kullanıp millete zulmedenler, bir gün mutlaka bilinçlenecek ve bilenecek olan toplumun nefreti altında ezilecektir.

     

    Evet işte ihlas, hiçbir şart ve şekilde, asla yalana ve hilekarlığa tenezzül ve tevessül etmemek ve dürüstlükten vazgeçmemektir.

     

    Menfaatini şerefinden üstün tutanlar, ne ihlasa ne de insanlık onuruna erişemeyecektir.

     

    İman ve ihlas, ciddiyet ve cesaret gerektirir. Kaypaklık ve korkaklıkla beraber, samimi ve sağlam bir karakter, asla bir arada yürümeyecektir.

     

    Kafirlerin ve kötülerin zararlarından korkarak Hakkı savunmaktan kaçanlar. Sonunda zulmün ateşine odun olurlar. Karanlıklara karşı en azından bir mum yakanlar ise, aydınlık çağlara kapı açarlar.

     

    Zalimlerin aziz ve yoğun, mazlumların ise aciz ve yorgun olduğu bir dönemde, ilimle beslenmiş sağlam ve sapmaz bir imana sahip olmayanlar, islami gerçekleri ve insani gerekleri savunamazlar.

     

    Çünkü korkak kimselerde olgun iman, imanı zayıf kimselerde ise dolgun vicdan bulunamaz.

     

    İhlas: insanlardan gelen sıkıntı ve saldırıları bile Allah’tan bilmek ve herhalde kusuru kendi nefsinde aramaktır.

     

    İhlas; eksiğini ve acziyetini görmek, her geçen gün olgunluğa doğru bir adım daha yaklaşmaktır.

     

    İhlas; Allah için konuşmak, Allah için çalışmak ve bütünüyle Allah için yaşamak ve insanlar görüp beğensin diye onları Allah’a şirk koşmamaktır.

     

    İhlas; “hüküm”le amel etmeyi, ama olayları “hikmet” le seyretmeyi bilmektir.

     

    İmtihanın hikmeti ve kaderin hükmüyle, insan nefsi, küfran-ı nimete ve kötülüklere meyilli yaratılmıştır. Ne var ki Cenab-ı Hak “Nefislerin hem fücurunu hem de takvasını ilham edip (öğretmektedir.) Artık nefsini (küfür ve kötülükten) temizleyen felaha ulaşmış, onun (gizli açık günahlarını) örtüp, saklayan ise felakete uğramıştır.” 

     

    Kesinlikle bilmemiz ve kabullenmemiz gereken gerçek şudur ki, Cenab-ı Hak her şeyi bir kader ile yaratmıştır. ve yeryüzünde bulunan ve nefislerimizde oluşan her türlü musibet (başa gelen bütün olaylar) Allah tarafından yaratılmadan önce bir kitapta (kader programında yazılmış) bulunmaktadır. 

     

    Hidayet bulmak, iman, ibadet ve istikamet üzerinde almak ta, yine Cenabı Hakk’ın bir lütfudur. Çünkü, “Rabbimiz her şeye yaratılışını veren ve sonra hidayet (hayır ve hizmet) yolunu gösterendir”

     

    Allah (C.C) mülkündeki tercih ve tasarrufundan dolayı, haşa sorumlu ve suçlu sayılamaz. Bazı insanları ve varlıkları seçmek ve şereflendirmek, O’nun hem hakkı hem de hikmetidir. “Rabbın dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir.” 

     

    Bu nedenle “Bize isabet eden (kendimizden zuhur eden bütün) iyilikler Rabbimizden, bize isabet etmiş (işlemiş olduğumuz) tüm kötülükler ise nefsimizdendir.” 

     

    Evet hidayet bulmamız... Bereketli çalışmalarımız... Bilgi ve beceri kazanmamız... Verimli ve başarılı olmamız... Bunların hepsi Cenabı Hakkın bizlere olan ikramı ve ihsanıdır.

     

    Ama günahlarımız, isyanımız, kötü alışkanlıklarımız ise, nefsimizin huyu ve hatasıdır.

     

    “Başımıza gelen her türlü musibet, kendi ellerimizle işlediğimiz (kötülükler) yüzündendir. (Allah C.C) pek çoğunu da affetmektedir. 

     

    Uğradığımız bela ve hastalıklar ve çektiğimiz sıkıntı ve sorunlar, hem denenmemiz, pişmemiş ve yetişmemiz gibi hikmetler yanında, bir de asıl işlediğimiz günah ve kötülükler nedeniyledir.

     

    Bütün musibetler; Ya geçmişte ki günahlarımızın ertelenmiş (Te’cil edilmiş) infazıdır.

     

    Veya, hazır günahlarımızın peşin verilmiş (ta’cil edilmiş) cezasıdır.

     

    Yahut, haram yemek, yalan söylemek ve ibadetleri terk etmek gibi kebair günahların ikazıdır.

     

    Yahut, Riya, kibir, enaniyet gibi kalbi marazlardan kurtulmamızın ilacıdır.

     

    Yahut, hıyanet, hakaret, haset ve fesat gibi teşkilat ve cemaat içi haksızlık ve hastalıkların belasıdır.

     

    Veya Cenabı Hakla ilgili sui zanlardan ve gizli itirazlardan kurtulmamıza ve ıslahımıza yönelik alarm ve uyarılardır.

     

    Ya da İslam ahlakının hakim kılmakla ilgili görev ve sorumluluklardan kaçmanın ve bazı yetkileri istismara kalkışmanın verdiği sıkıntılardır.

     

    Hatta bütün bu günah ve isyanlar daha ileri boyutlara ulaşırsa Cenabı Hak, ya o kimseleri  kökten helak etmekte,  Ve ya imandan nasiplerini kesmektedir. 

     

    Yaptığımız kötülüklere karşılık hemen ceza görmemiş olmamız ise, Allah’ın imtihan hikmeti ve sonsuz rahmeti ile, kullarına fırsat ve ruhsat vermesindendir. Yoksa, “Allah, insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıp (cezalandırsaydı) yeryüzünde tek bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar ertelemektedir. Süreleri gelince gereğini icra edecektir. Doğrusu Allah kullarını devamlı gözetlemektedir. 

     

    Öyle ise kibirlenmek ve fahirlenmek boş bir  gurur (aldanma)dır ve nankörlük alametidir. Üzerindeki nimet ve faziletleri Rabbinden  değil, kendinden bilmek gafletidir.

     

    Ancak şu var ki, şımarıklık göstermek için değil, şükretmek için...

     

    Övünmek için değil, sadece sevincini göstermek için...

     

    Böbürlenmek için değil, Rabbinin rahmetini belirtmek için...

     

    Ve kendine mal ederek değil, Allah’tan bilerek, eriştiği bazı nimet ve faziletleri dile getirmek yerine göre caiz olabilir.

     

    “Ancak Rabbinin nimetlerini anlat”    ayeti de buna izin ve işarettir.

     

    Hz. İbrahim gibi “Haza min fadli Rabbi – İşte bu Rabbimin fazlı keremidir.” demelidir.

     

    Bu arada, “Herkes ve her şey ne için ve (ne maksatla) yaratılmışsa, o kendisine müyesser (ve muvaffak) kılınır.” Hadisi şerifinin anlattığı hikmeti kavramaya ve o şuurla düşünüp davranmaya gayret etmelidir.

     

    Bu alemde her şeyin ve her hadisenin mutlaka bir hikmeti, bir hakikati ve bir hedefi vardır. Hiçbir şey gayesiz, kıymetsiz ve gereksiz değildir. Zahiren çirkin gibi görülen şeyler bile, güzelliklerin derecesini ölçmek ve değerini bilmek içindir.

     

    Niye bazıları zengin, bazıları fakirdir? Niçin kimileri güzel, kimileri çirkindir? Neden bazı iklim ve ülkeler çok soğuk, bazıları çok sıcak ve çöl, bazıları dört mevsimdir? Gibi –haşa- sanki Allah adaletsizlik ediyormuş gibi düşünmek şeytani bir vesvesedir.

     

    Kuşları havada, balıkları deryada, solucan ve böcekleri toprakta, hatta alev böceği gibi bazı canlıları ateş ortamında, bazı canlıları ise, buzlarda ve kutuplarda yaşamaya müsait yaratan, Halık-ı Zülcelal, insanları da kendi coğrafyalarına uyum sağlayacak ve   o şartlardan lezzet alacak bir fıtrat ve farklılıkta yaratmıştır. Eskimolar kutup ve kış şartlarından.. Bedeviler çöl hayatından ve kavurucu sıcaklardan memnun ve mutludurlar.

     

    Velhasıl, biz Allah’tan razı olmadıkça, Allah bizden razı olmayacaktır. Allah’tan razı olmak ise, hem takdiratına, hem taksimatına, hem de şeriatına razı olmak ve kalben bile asla O’na itiraz ve isyana kalkışmamaktır.

     

    Bu iman olgunluğuna ise, ciddi ve sürekli bir ruhi terbiye ve manevi tedavi ile ulaşılacaktır.

     

    Bu konuyu bir hikaye ile bitirelim:

     

    Adamın biri “Ya Rabbi, her yaptığın iyi, hoş ta, şu mayıs böceklerini niye yarattın? Bunların ne özelliği var, ne güzelliği var, bunlar neye yarar? diye içinden geçirmiş.. Bir müddet sonra amansız bir hastalığa yakalanıvermiş..

     

    Gerek mü’min, gerek gayri müslim olsun, gezmedik doktor bırakmamış. Ama çare bulamamış ve ıztırabı her geçen gün artmış.

     

    Sonunda gün görmüş bir kocakarı kendisine: “Eğer, mayıs böceklerinden bir torba toplayıp kaynatarak, bunları macun yapar ve kırk gün aç karnına birer kaşık yutarsan, belki iyileşirsin” tavsiyesinde bulunmuş... Adamcağız, çaresiz bu acı reçeteyi uygulamış ve rahatlamış..

     

    Aynı adam, bir gemi yolculuğunda, fırtınaya tutulup batma ve boğulma tehlikesiyle, herkes çırpınıp dururken, kendisinin bir kenarda oturup, bu gelişmeleri sükunetle seyrettiğini görenlere ve bu soğuk kanlılığın sebebini merak edenlere şu cevabı vermiş:

     

    “A benim canlarım! Ben Allahın işine bir sefer karıştım. Tutup bana kırk gün  mayıs böceği yedirdi. Bu yüzden, ben artık sadece kendi işlerimle ve bana düşen görevlerle uğraşıp, Allahın işlerine karışmamaya yeminliyim..

     

    Haşa; O’na akıl verecek ve işini öğretecek değilim... Ne yaparsa o yerindedir, gereklidir ve güzeldir!..”

     

    Evet her işimizi Kur’anın hükmüyle düzenlemeli, ama her neticeyi takdirin hikmetiyle düşünüp değerlendirmelidir.

     

       

     

     


    DUYGUSALLIK HASTALIĞI

     

     

    İnsanları yoldan çıkaran ve yozlaştıran, ruhi rahatsızlıklardan ve ahlaki  bozukluklardan birisi de, “duygusallıktır. Şuurlu müminler, olayları kader penceresinden seyredip makul ve  mantıklı değerlendirmeler  yaparak, devamlı bir  gönül  huzuru  içerisinde bulunurken, gafil  kimseler ise her şeyi sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde  düşünüp, hissi  ve  hevai  yorumlar  getirdiklerinden, sürekli  huysuz ve huzursuz durumdadır. Duygusal insanlar doğrulardan ve sorumluluklarından kaçarak, kurgu  ve  komplekslerinden  oluşan  hayali  bir  dünyada  yaşamaktadır.

     

    Çağımızda giderek  çoğalan  bu  tipler, gerçekleri  yaşamak ve  çalışıp çabalayarak   problemleri  aşmak yerine, şeytanların hazırladığı  romantik  filmlerde  başrol  oynamayı  daha  kolay  ve  daha  kahramanca  bulmaktadır.

     

    Elbette  şuurlu  müminler de   “duygulu   ve  duyarlı” kimselerdir. Hissiz  ve  sevgisiz  birer  robot   değildir. Ancak  duyarlı  olmakla, duygusal  olmak, birbirinin  aynı   ve  yakın  şeyler  zannedilse de , aslında  çok  ayrı  ve  farklı  şeylerdir.

     

    Örneğin  bir  tanıdığının maddi  yönden  çok  perişan  olduğunu  öğrenen “duyarlı bir  mümin”, bu  duruma üzülmekle beraber samimiyet ve sorumluluğun gereği hemen harekete geçer ve o kişiye yardımcı olacak  ciddi gayretlerde ve  özverilerde   bulunur. Ama  duygusal insan  ise  böyle  bir  habere, sadece üzülür, ağlar... Ama  hiçbir  yardıma  yanaşmaz    Beceriyorsa   gidip  şiir  yazar!

     

    “Onlar  gösteriş  yapmaktadırlar. Ve  ufacık  bir  yardım da (yapmadıkları  gibi  üstelik)  mani  olmaktadırlar” ayetleri   bunların  halini   haber vermektedir.

     

    Evet, şuurlu  Müslüman, Kur’an’ın  ve  aklın  emrinde, gafil  insan  ise  arzularının  ve  heyecanlarının  peşindedir.

     

    Duyarlı  Müslüman, emir  ve  yasaklar  disiplininde  Allah’a   ibadet   etmekte, duygusal insan ise ibadete ibadet etmekte, yani mistik bir hava içinde psikolojik zevklerini tatmine yönelmektedir. Yani birisi  samimi dindardır, diğeri riyakar ve istismarcıdır.

     

    Şuurlu,  Rahmani  ve vicdani ölçülerin, gafil ise şeytani  vesveselerin güdümündedir.

     

    Şuurlu, her şeyin Allah’ın takdir ettiği bir imtihan şekli olduğunu bilerek sabır  ve sükunet gösterir,  gafil ise nefsine zor gelen her şeye önce  itiraz ve isyan  eder, zamanla tahammüllü (dert hammalı) ve dayanıklı hale gelir. 

     

    Şuurlu, herhalde şükredici  ve ümitli, gafil ise  sürekli  şikayetçi  ve ümitsizdir.

     

    Şuurlu, Allah’a  güvenin verdiği bir istiğna ve izzet sahibidir. Gafil ise, dünyalık nimetlerle  şımaran bir kibir ve azamet gösterisindedir.

     

    Şuurlu, cömert, gafil ise  müsriftir.

     

    Şuurlu, cesur, gafil saldırgan bir tiptir.

     

    Şuurlu, iktisat ve kanaat ehlidir. Gafil ise cimri  ve pintidir.

     

    Şuurlu  ve duyarlı  Müslüman, gerçek anlamda ancak Allah’ı sever, başka şeyleri  ve kimseleri, sadece  Allah’ın tecellileri olduğu için  ve Ona  teslimiyetleri ölçüsünde, yani Allah için sever. Gafil  ve duygusal insanlar  ise, sadece  nefsi  ve menfaati için sever, hatta ölçüyü  kaçırıp  bazı şeyleri  Allah gibi sever ve tapınırcasına gönül verir. 

     

    Şuurlu, Müslüman alçak gönüllü ve hoşgörülü anlamında mütevazidir, gafil  insan ise dalkavukluk ve zillet içindedir.

     

    Şuurlu Müslüman, sadece  Allah’tan  korkar ve kulluğunun gereği tedbirli ve temkinlidir. Gafil insan ise  herkesten ve her şeyden  korktuğu için  devamlı  şüpheci ve endişelidir.

     

    Şuurlu, her türlü  girişim ve gayretinden sonra teslimiyet ve tevekkül sahibidir.  Gafil ise  tembellik ve beleşçilik içerisinde hayalcidir.

     

    Şuurlu Müslüman, ferasetli ve basiretlidir. Gafil insan kuru zan ve tahmin peşindedir.

     

    Şuurlu, her işinde planlı,  hesaplı, gayretli ve dikkatlidir.  Gafil ise, geçici hevesleri için maymun iştahlı ve acelecidir. 

     

    Şuurlu  Müslüman, gücü  yettiği halde  affedici ve hakkından feragat edicidir. Gafil ve cahil  insan ise  kin besleyecek ve kavga edecek kadar acizdir.

     

    Şuurlu, hayırda yarışmak, bilgi  ve becerisini artırmak ve başkalarından  yararlanmak istemektedir. Gafil ise  kıskançlık ve karamsarlık ateşiyle  kendini bitirmekte  ve hep hile ve hıyanet  düşünmektedir. 

     

    Şuurlu Müslüman, huzur ve hizmete  vesile olsun diye rehberlik ve liderlik etmektedir. Gafil insan ise  hava atmak ve üstünlük taslamak için “başkanlık” istemektedir.

     

    Velhasıl duyarlı ve dengeli Müslüman, merhametli ve şefkatlidir ve bunların gereği yardımseverdir. Duygusal ve tutarsız insan  ise, zayıf kalpli ve zavallı  bir tiptir. Sadece  üzülmekte, ama  hiçbir  çare üretmemekte ve sorumluluk üstlenmemektedir.

     

    Çünkü  aklın ve vicdanın emrinde olmakla,  his ve heyecanlarının güdümünde olmak çok farklı  şeylerdir. Bu  noktada Aklın ne olduğunu ve kimlerde bulunduğunu hatırlatmak gerekir... Zannedildiği gibi  “zeka” ile “âkıl” aynı değildir. Zeka farklı derecelerde bütün insanlardan bulunan ortak ve fiziksel bir özelliktir. Ama akıl sadece iman edip İslam’ı yaşayanlarda ve herhalde Allah’tan korkup günahtan sakınanlarda bulunan yüksek bir yetenektir.

     

    Pek çok bilim adamı, filozof, sanat ve siyaset erbabının çok zeki hatta dahi olmalarına rağmen, iman ve akıl nurundan mahrum oldukları için nice zulüm ve rezaletleri rahatlıkla işledikleri bilinen tarihi bir gerçektir.

     

    İşte makul ve mantıklı düşünmeyi ve doğru değerlendirmeyi engelleyen “duygusallık”, günümüzde çok yaygın ruhi bir hastalık gibidir.

     

    İnsanları akli ve ahlaki ölçülere göre değil, hislerine, heveslerine, zaafiyetlerine, öfkelerine, şehvet ve nefsi beklentilerine göre davranmaya sevk eden bu “duygusallık!, milyonlarca kişiyi etkisi altına almış bir cahiliye geleneği ve şeytanın telkinidir.

     

    Siyonist dünya sistemine ve masonik partilerine destek verdiği halde, televizyonda Filistin halkına yapılan vahşeti seyrettiğinde üzülmek ve kızmak... İmkanı olduğu halde muhtaç komşularına ve yakınlarına el atmayıp, çöplükten ekmek toplayanları gördüğünde acıyıp, ağlamak... Bir kaza veya kavgada yaralanmış birisini hastaneye taşımak yerine, oradan sıvışıp giden birisinin, bir gazetede trafik faciasında kan kaybından ölenleri okuyunca morali bozulmak ve hayıflanmak... gibi tutarsız ve yararsız tepkiler, duygusallığın tipik örnekleridir.

     

    Kendisine çok basit zararlar verildiğinde, olaylar kendi beklentileri istikametinde gelişmediğinde, sıradan ihtiyaç ve istekleri yerine getirilmediğinde, veya değersiz ve dünyevi emir ve tavsiyeleri geciktirildiğinde hemen öfkelenip köpüren, kızıp küsen ve ağır şekilde cezalandırmaya yeltenen tipler, duyguları akıllarını örten kimselerdir. Alınganlık, saldırganlık ve içine kapanıklık bunların ortak özellikleridir... İnsanların gerçek hayattan kopup kendi hayal dünyasında yaşaması şeklinde ortaya çıkan şizofreni hastalığının başlangıcı sayılan bu tür davranış bozuklukları, hep duygusallığın neticeleridir.

     

    Duygusallık, bazen, milliyetçilik ve vatanseverlik gibi temiz ve tabii duyguların yozlaşmasıyla ırkçılığa ve barbarlığa dönüşebilir. Faşizm, Nazizm, Siyonizm ve PKK’nın yaptığı terörizm bunların vahşi örnekleridir.

     

    Ve yine sosyal adalet kavramı yozlaştırılarak ve beyinler yıkanarak şekillendirilen devrimci komünistliğin ve bu yolda girişilen intihar ve işkencelerin ve ölümle biten açlık grevlerinin tamamı duygusallığın değişik belirtileridir.

     

    Duygusal kimseler devamlı üzüntülü ve ümitsizdir. Kader gerçeğini bilmediklerinden ve her şeyin gizli hikmetini sezemediklerinden, en basit şansızlıklar ve başarısızlıklar bile onları üzmeye ve ezmeye yetmektedir. Bu tipler “Rabbimiz, mutsuzluğumuz bizi yendi” ayetinde haber verilen ve kendi bedbahtlığına esir düşen kimselerdir.

     

    Oysa “İyi bilin ki, Allah’ın dostları için, asla korku ve keder yoktur. Onlar, iman edenler ve (Allah’tan) korkup (kötülükten sakınanlar)dır. Her türlü müjde ve mutluluk dünya hayatında ve ahirette onlar içindir.”

     

    Duygusallığın diğer bir belirtisi de, öfke ve sinirliliktir. Yemeğin tuzunu biraz fazla kaçıran eşine, ödevini geciktiren öğrencisine, arabasının tamponuna hafifçe sürten dikkatsiz bir sürücüye hemen hiddetlenen, ağzına geleni söyleyen hatta dövmeye yeltenen kimseler böyledir.

     

    Duygusallığın bir başka tezahürü de, yanlış ve yamuk bir merhamet anlayışıdır. Allah’ın adalet hükümlerini ve temel insan hak ve hürriyetleri çiğneyen kişilere ve hele yakınları ve menfaat kazandığı kimselerse bunları hoş görmek... Ahiretlerine zarar verecek teşebbüs veya tembelliklerine-sözde acıma duygusuyla-yüz vermek... İyilik zannıyla yapılan kötülüklerdir.

     

    Ergenlik çağındaki çocuklarını namaza kaldırmamak, oruç tutmalarına engel olmak, kafası karışır diye Kur’an ve dini eserler okutmamak... “Delikanlıdır, gençliğin tadını çıkarmalıdır” diyerek günahlarına göz yummak... gibi şeylerin hepsi şeytani bir merhamettir.

     

    Duygusallık bazen de aşırı bir “minnet duygusu” ve “menfaat tutkusu” şeklinde kendini göstermektedir. Her türlü nimet ve faziletin Allah’tan geldiğinden ve gerçek teşekkür ve minnetin Allah’a yapılması gerektiğinden gafil kimseler, bazı nimetlerin kendilerine ulaşmasında sadece vesile olan yakınlarına, patronlarına karşı aşırı bir eziklik ve minnet borcu hissederek, manevi bir sıkıntı içerisine girmekte ve hatta bu borçluluk duygusuyla onların gayrı meşru isteklerini bile yerine getirmektedir.

     

    Bize iyilik edenlere, ebette teşekkür edilir ve kıymetleri bilinir. Ancak bu Allah’ı unutacak kadar ileri gitmemelidir.

     

    Duygusallığın bir diğer şekli de, “hayata küsme”dir. Aciz, çaresiz ve beceriksiz bir ruh haline kapılan kimseler, insanlardan alakayı kesmekte ve kendi içine kapanarak hayata küsmektedir. Sevdiği kızı alamama, girdiği imtihanı kazanamama, özendiği makama ve masaya ulaşamama, gibi sebeplerle bunalıma giren... Ve hatta boyu kısa veya şişman olduğu, babası ve kocası bir tokat vurduğu için aşırı üzülen kimseler, bu şeytani duygusallığın etkisiyle intiharlara bile girişmektedir.

     

    Duygusallığın getirdiği  stres ve  sıkıntılar, bazı  kimseleri  içki  ve  sigara  gibi  kötü  alışkanlıklara itmekte.... Bazıları da yine duygusallığın  etkisiyle girdiği  aşağılık  kompleksinin ters  tezahürü olarak sokak kabadayılıklarına, veya  cinsi  sapıklıklara yönelmektedir.

     

    Cahiliye kültürünün  etkisiyle  ve  Medyanın  sihirli  gücünün  katkısıyla, akılları  esir  alıp  devreden  çıkaran  duygusallık  ve  romantizm hastalığı  oldukça  çarpık  ve  sapık  bir  sevgi  ve  saygı  anlayışını  da  beraberinde  getirmiştir.

     

    “Akıllı  müminler, gerçek  sevgi  ve  saygının   her şeyin  Rabbi  ve  sahibi  olan  Allaha  gösterilmesi  gerektiğini  bilmekte  ve “Yalnızca  Rablerine  rağbet  etmektedirler”

     

    Başka  varlıklara  ve  şahıslara  ise, onların Allahın  tecellileri  olmaları  ve  islama  teslimiyetleri   ve  hizmetleri  oranında, ve  Allah  adına  ilgi   ve  sevgi  gösterilebilir. Bu  durum  tabiidir ve  caizdir.

     

    “Ancak  Allah’tan  gayrısını, Allah  gibi  sevmek  kurana  göre  şirktir.”

     

    Anasını, babasını, evladını, dostlarını, hocasını, üstadını, karısını  veya  kocasını, Allahtan  bağımsız  olarak  Yani  Allah  için  değil  de  “Allah  gibi  sevmek”  ve  bunların  gayrı  meşru  da  olsa  her  isteğine  yerine  getirmek, duygusallığın bir  neticesidir.

     

    Bunun  gibi  para ev, araba   ve  benzeri   maddi  şeylere  şöhret  ve  etiket  gibi  değerlere  tapınırcasına  bir  tutkuyla   bağlanmak  ve  bunların   elden   çıkmasıyla  yıkılmak da   duygusallığın  ürettiği  birer  şirk  halidir.

     

    Oysa  akıllı  bir  mümin  kendisini  ferahlandıran  ve  rahatlandıran  aile  fertlerinin  ve  yakın  çevresinin  ve  diğer  maddi  ve  manevi  nimetlerin  hepsinin, ruh  ekranına  gösterilen  ilahi  tecelli  ve teselliler  olduğunun  bilincindedir. Ve bunların  elden  çıkması  halinde  fıtri  bir  burukluk  dışında   itiraz  ve  isyan derecesinde   bir   üzüntüye   asla   düşmeyecektir. Çünkü  bütün  tecellilerin  asıl  sahibi  olan  Allah’ın  Baki  olduğunu  ve  kendisine  şah  damarından  daha   yakın  bulunduğunu   bilmektedir. Ve  bu  tecelli  nimetlerinin  daha  güzelini   ve  mükemmelini  cennet  diyarında ve  ebediyyen   kendisine  göstereceğine  ve  sevdireceğine  iman  etmektedir.

     

    Bu  duygusallık  illeti  ve  inanç  zaafiyeti  sadece  ruhi  (psikolojik)  sıkıntılara  değil, aynı  zamanda  bedeni  (fizyolojik)  yıkıntılara da  sebebiyet  vermektedir. Bu  devamlı  ve  aşırı  üzülme, düşünme   öfkelenme  ve  her  şeyi  dert edinmenin  getirdiği  stres  ve  bunalımlar, vücudun  direncini  ve  bağışıklık  sistemini  çökertir.

     

    Saç  dökülmesi  ve  ağarması, cildin  kırışması  ve  kuruması, depresyona  bağlı  uyku  bozuklukları, tansiyon, kalp, mide  ve  barsak  rahatsızlıkları  başlar  ve  iyileşmesi  gecikir.

     

    Unutkanlık, hafıza  zayıflığı, muhakeme  bulanıklığı, mantık  çarpıklığı, tiklerin  ve  kontrolsüz hareketlerin  çoğalması da  genellikle  sürekli  streslerden  kaynaklanan  şeylerdir.

     

    Ve  bütün  bunlar, insanın  Kur’an’a ve  vicdanına  ters  düşmesinin  acı  meyveleridir.

     

    “Şüphesiz  Allah, insanlara  hiçbir  şeyle  zulmetmez. Ancak  insanlar kendi  nefislerine  zulmediyorlar” ayetinin de   bir  tecellisidir.

     

    Oysa  iman  ve  akıl ehli  müminler kadere  inanmanın, Kuranı  yaşamanın  kulluk  imtihanını  başarmanın,  her  olaya  ibret  ve  hikmet  nazarıyla  bakmanın ve hep  iyi   niyetli   ve  gerekçi  olmanın   verdiği   bir  huzur  ve  mutluluk  ortamını,  daha   doğrusu   bir  cennet  hayatını, henüz  dünyada  iken  yaşayan  bahtiyar  kimlerdir.

     

    Bu  arada  duygusallığın  en  çirkin  şekilde girdiği ve  insanları  etkilediği  çok  önemli  bir  saha da din  ve  ibadetlerdir.

     

    Dindeki  ihlas  kavramının, yani sadece ve  yalnız  Allah  rızası  için  ve  onun  emrettiği  şekilde davranmanın  kaybolmasına, riyakarlık  ve  sahtekarlığın  yaygınlaşmasına  yol  açan  duygusallık, bidatlar  ve  batılı inançlar şeklinde  kendini  gösterir. Din  bir  geçim  kaynağına ve  gösteriş  ocağına dönderilir.

     

    Bu  durum, dini  asıl  amacından  ve  Allahın rızasından  saptırıp  insanların  kendi  duygusal  ihtiyaçlarını  tatmine  yarayan  bir  “ruhsal   rahatlama”  aracı   haline  getirir. Dini   romantik,  mistik  ve  nostaljik  bir  kurum  ve  kavram  seviyesine  indirir. Ve  böylece  Hak  dinler, dejenere  edilir.

     

    Böylesi  duygusallıklarla   giderek  aklı   örtülen, dini dejenere edilen  insanlar  artık   şeytanın  ve  şekavetin  kölesidir. Mutsuz,  umutsuz,  huysuz  ve  huzursuz  birisidir.

     

    Yeniden  ve  ciddiyetle  Kur’an’a  dönmekten, bütün  gücüyle  ve  samimiyetle  Allah’a   yönelmekten   başka  hiçbir  şey ve  hiçbir  kimse   onu  bu  ruhi  bunalım  ve  belalardan  kurtarmaya  yetmeyecektir

     

    Gerçeği  arayanlar  için  ise,  rahmet  ve  hidayet   kapısı  her  zaman  açıktır  ama  bu  konudaki  gecikmenin  her  anı  insanın  aleyhinedir.

     


    ÜSTÜNLÜK SAPLANTISI

     

     

    Bazı insanlar, “herkesten çok farklı ve faziletli yaratıldığını, olağanüstü kabiliyetlerle donatıldığını, ve bütün bu yüksek marifet ve meziyetlerin kendi aklından ve aslından kaynaklandığını” düşünerek bir üstünlük duygusuna kapılmaktadır. Bu saplantı içine girenler, zamanla herkesi horlamaya ve kendilerini kutsallaştırmaya başlamaktadır. Oysa bu durum tamamen şeytani bir aldanıştır. Çünkü herkese ve her türlü nimet ve fazileti veren Cenab-ı Hak’tır ve bunlarla kullarını imtihan buyurmaktadır.

     

    Ancak, övünmek için değil sevincini göstermek için, Tekebbür (büyüklenmek ve böbürlenmek) için değil, tevazu ve teşekkür amacıyla Allah’ın lütfettiği nimetleri hatırlatmak, ise caizdir.

     

    “Rabbin nimetini (hamdü sena ederek) devamlı anlat” ayeti bunu ifade etmektedir.

     

    Ya zenginliğine, ya zekavetine veya diğer dünyalık nimet ve zinnetlerine, ya da ibadet ve hizmetlerine aldanarak kibirlenen ve başkalarını küçük gören kimseler, şeytanın boş kuruntulara düşürdüğü gafillerdir.

     

    “(Şeytan) Onlara (çeşitli) vaadler ediyor, onları olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan onlara bir aldanıştan başka bir şey vaad etmez” ayeti bunların durumunu haber vermektedir.

     

    İşte bunlardan birisi olan, mal varlığı ve Firavun’a yakınlığı ile şımaran Karun şöyle diyordu: “(Bütün bunlar) Bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir”

     

    Yani kendisine verilen nimetlerin Allah’ın bir ihsanı ve imtihanı olduğunu unutup, kendisindeki özel bilgi ve beceriler sayesinde her şeyi kazandığını zannederek sapıtanlardan birisidir.

     

    Oysa bu düşünce şahsi zannından ve zırvasından başka bir şey değildir.

     

    “Siz ancak zanna uymakta ve sadece tahmin ve yalan uydurmaktasınız”

     

    “Gerçekte zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlamaz. (ve doğruya ulaştırmaz)” ayetleri bu gerçeği açıkça haber vermektedir.

     

    Ve yine, Hz. Musa Tur-i Sina’ya çıktıktan sonra ben-i İsraili saptıran ve altından bir buzağı heykeli yaparak ona taptıran Samiri de, kendisinde çok gizli yetenek ve özellikler vehmeden birisidir.

     

    “Hz. Musa sorup dedi ki:

     

    Ey Samiri, Senin amacın nedir, (bu sapkınlığı nişin işledin?)

     

    (Samiri) Ben onların görmediklerini gördüm. Böylece elçinin (Cebrail’in) izinden bir avuç (toprak) alıp atıverdim...” ayetlerinde de bildiği gibi, Samiri’nin fesat çıkarmasına neden olan düşünce, kendisinin herkesten bilgili, sezgili ve önemli olduğunu zannetmesidir. “Ben tarikat ve maneviyat ehliyim. Bana gizli işaretler ve keşifler gelmektedir” diyerek böbürlenen ve Kur’an ahlakına aykırı düşünce ve davranışlar sergileyen kimseler de bu şaşkınlığın içerisindedir.

     

    Bu aldanış, “farklı şeyler yaparak, ilgi ve sevgi toplamak ve liderliğe oynamak” hevesinin birleşmesiyle ve şeytanın da şişirmesiyle insanı sapıklığa sürüklemektedir.

     

    Firavun’u azgınlaştıran ve hatta ilahlık iddiasına kalkıştıran da yine bu üstünlük düşüncesidir.

     

    “Firavun kendi kavmi içinde bağırıp dedi ki: Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler (Nil’in kolları ve kanalları) benim değil mi?

     

    Yoksa ben şu (Musa)dan daha hayırlı değil miyim, ki o aşağı (köle sınıfından) bir zavallı (kimsedir) ve neredeyse (sözünü) anlatmaktan aciz (birisi)dir.” ayetlerinde de görüldüğü gibi, Firavun Mısır ülkesinin ve ona hayat veren Nil nehrinin sanki kendi mülkü olduğu hayaline kapılmış, Firavunlar sülalesinden gelmesini bir üstünlük sebebi saymış ve Hz. Musa’yı, sırf ezilen ve hor görülen Ben-i İsrail kavminden olmasını, ve konuşmada zorlanmasını düşüklük ve (haşa) değersizlik nedeni zannetmiştir. Yani, Allah’tan ayrı ve bağımsız bir varlığı ve onun mülküne ortaklığı bulunduğunu vehmetmektedir.

     

    Ve bu aldanış ve saplantı Onu ilahlık iddiasına kadar sürüklemiştir.

     

    “(Firavun) dedi ki, Sizin en yüce Rabbiniz benim.”

     

    Şeytanın gururlanmasına ve Allah’ın rahmetinden kovulmasına sebep de yine bu üstünlük düşüncesidir:

     

    (Allah) Dedi: Sana emrettiğinde, seni secde etmekten alıkoyan: neydi? (İblis) Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. (Çünkü) Beni ateşten yarattın Onu ise çamurdan yarattın” ayetinden de anlaşılacağı gibi şeytan Firavun, Samiri ve Karun gibileri, aslında Allah’ı inkar etmiyorlar, sadece Ona itaat ve teslimiyete yanaşmıyorlar... Kendilerine verilen bazı özellikleri, bir üstünlük sebebi sayarak, gururlanıp sapıtıyorlar. Allah’tan bağımsız bir mevcudiyetleri, marifetleri, mülkleri ve güçleri olduğu zannına kapılıyorlar... İşte bu gurur ve kibirleri yüzünden şirke ve çirkefe saplanıyorlar.

     

    “Yeryüzünde, hakkı olmadan büyüklük taslayanları ayetlerimden (Kur’ani gerçekleri anlamaktan ve kainattaki ibretli ve hikmetli yaratılışların sahibini kavramaktan) engelleyeceğim. (Öyle ki) Onlar her türlü ayeti görseler bile (asla) ona inanmazlar. Dosdoğru yolu da görseler (yine de, haklı ve hayırlı olan budur diyerek ve benimseyerek, hayat) yolu tutmaz ve tabi olmazlar. Azgınlık ve sapkınlık yolunu gördüklerinde ise hemen onu (kendilerine hayat tarzı olarak kabullenip) yol edinirler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları yüzündendir” ayeti, bazı nimet ve faziletleri Rabbinden değil, kendinden bilen ve bunlara aldanıp kibirlenen ve üstün özellikleri bulunduğunu vehmeden kimselerin hidayet nurundan mahrum edileceğini bildirmektedir.

     

    Buna karşılık bütün Peygamberlerin ve Kur’anda övülen salih kişilerin, Allah’a karşı devamlı mütevazi ve mahviyet sahibi oldukları görülmektedir.

     

    “İşte sizin ilahınız, bir tek ilahtır. Artık yalnızca ona teslim olun... Sen, alçak gönüllü olanlara müjde ver... Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir” ayetleri bunları övmektedir.

     

    İşte Hz. Adem (a.s)... Ki kendisine “safiyullah”, Allah’ın tertemiz kıldığı zat denilmektedir... Bütün melekler kendisine saygı secdesi ile emredilmiştir. Buna rağmen beşeriyet zaafiyeti ile işlediği bir zelle yüzünden Allah’a şöyle seslenmektedir.

     

    “(Hz. Adem ve Havva) Ey Rabbimiz... Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan ve esirgeyip korumazsan, gerçekten hüsrana düşenlerden olacağız, dediler”

     

    İşte Hz. İsa (a.s.) ki O “Ruhullah”tır. Allah’ın kendi ruhundan üflediği yüce bir peygamberdir. Ama

     

    “Allah “Ey Meryem oğlu isa! İnsanlara, Allahı bırakarak, beni ve anneni ilah edinin diye sen mi söyledin” diye sorduğunda, “(Haşa) Seni tenzih ederim, hakkım ve haddim olmayan bir sözü söylemek bana düşmez” diye titremektedir.

     

    İşte Hz. İbrahim (a.s)… Ki o “Halilullah”tır… Yani Allahın dostu olarak seçilen büyük bir peygamberdir...  Ama Allah’a karşı şöyle tevazu ve tazarru (dua ve niyaz) etmektedir.

     

    “Benim dostum, sadece Alemlerin Rabbidir. Ki o beni yaratan ve Hidayet verendir. Bana yediren ve içirene de odur.

     

    Hastalandığımda bana şifa verende O’dur. Beni öldürecek, Sonra diriltecek olanda O’dur. Hesap günü, hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.

     

    Rabbim, bana hüküm (adaleti yürütme ve hikmetli düşünme yeteneği) bağışla ve beni salih kullarına kat..”

     

    Ve işte Hz. Musa (a.s.).. Ki ona “Kelimullah”, Allahın Konuştuğu zat denmektedir ve Tevrat sahibi peygamberdir. Ama buna rağmen sık sık zaafiyetlerini dile getirmekte, acizliğini ve çaresizliğini Allah’a arz etmektedir.

     

    Heyecanlı ve aceleci fıtratı nedeniyle, şahit olduğu bir kavga sırasında, kendi kavminden huysuz ve haksız birinin tarafını tutarak, ayırmak ve uyarmak kasdıyla, yabancı adamı hızla itmiş ve düşüp ölümüne sebebiyet vermiş ve bu hatasını “Bu şeytanın işindendir...” diyerek itiraf etmiştir.

     

    “Ve kardeşim Harun (la beni destekle) O, dil bakımından benden daha düzgün konuşmaktadır” diyerek yalnızlığını, yardıma İhtiyacını ve konuşmada zorlandığını samimiyetle dile getirilmiştir.

     

    Firavuna karşı tebliğ görevi verildiğinde “Onun taşkınlık yapmasından ve azgın davranmasından korktuklarını” açıkça ifade etmiştir.

     

    Allah tarafından verilen özel bir ilmi öğrenmek üzere Hz. Hızıra talebe olmaktan ve onun şartlarına uymaktan çekinmemiş, ve kibirlenmemiştir.

     

    Ve işte Peygamber Efendimiz  Hz. Muhammed  (SAV)... Ki  o  “Habibullah’tır. Yani  Allah’ın  en  sevdiği, seçtiği   ve  en  güzel  ve  mükemmel   şekilde  ilahi  nurun  tezahür  ve  tecelli  ettiği   nebiler  nebisidir... Buna  rağmen  bizlere  kulluk   edebini   öğretmek  üzere, Taifteki saldırılardan  sonra, bakınız, Rabbine  nasıl  yönelmektedir:

     

    “Allahım, insanlar  karşısındaki  zayıflığımı  güçsüzlüğümü  ve  çaresizliğimi sana  arz  ve  şikayet  ediyorum. Ey  merhametlilerin  en  merhametlisi, sen  zayıfların  sahibisin  ve  sen, benim  Rabbimsin.... Beni  kimlerin  ellerine  emanet  ediyorsun?  Bana  (böylesine )  kötü  davranan bu  yabanilerin  ellerin mi ?  Yoksa, bana  karşı  silahlandırdığın  bir   düşmana  mı ?  (Allahım  bütün)  bunlara aldırmam, yeter ki senin  gazabın  olmasın!... Elbette, senin  yardımın  benim  için  daha  geniş  ve  daha  rahattır. Tüm  karanlıkları  aydınlatan  bu  dünyayı  da  ahireti de  düzene  sokan  nuruna  sığınıyorum....

     

    Yeter ki  senin  kahrın  ve  gazabın  üzerime  olmasın  (gerisi kolaydır)  Dilediğine  yardım   etmek  senin  elindedir. Senden  başka  kuvvet  ve  kudret  sahibi  yoktur” 

     

    Evet, Samirilerin, Karunların,  Firavunların  ve  şeytanların   bütün  meziyet  ve faziletlerini  “Kendi  bilgileri  ve  becerileri  sayesinde”   elde  ettiklerini  söylemek  küstahlığına  karşı meleklerin:

     

    “Ya  Rabbi  Sen  Yücesin. Bize  öğrettiğinden  başka  bizim  hiçbir  bilgimiz  yoktur. Gerçekten   sen  her şeyi  hakkiyle  bilen  (yegane)  hüküm  ve  hikmet  sahibi  olansın”  itirafları  ne  kadar  samimi  ve  seviyelidir. 

     

    Ruhsuz  ve  şuursuz  kuru  ağaç  dalları   Muz, üzüm, armut  gibi  kudret  şekerlemesi  meyveleri... “biz  yaptık” demeleri  ne  kadar  gülünç  ve  gerçek dışı   ise insanların   onlara  emanet  olarak  ve  imtihan  amacıyla   verilen  nimet  ve  faziletleri  kendilerine  mal etmeleri  ve  bunlarla  üstünlük   iddiasına   girişmeleri  de  o  denli  yanlış  ve  çirkindir. Ve  bütün  bunlar  şeytani  vehim  ve  kuruntulardan  ibarettir.

     

    “En  zengin  benim... En  bilgin  benim  En  seçkin  benim  En  doğrusunu  ben bilirim. İbadet  ve  hizmette  en  ileri  benim. En  çabuk  ben  sezerim... Ben  çok  özel  birisiyim  Dünyayı  ancak  ben  yönetirim... Bütün  marifet  ve  keramet   bendedir.” Diyerek   kibirlenen  kimseler, bu  enaniyet  ve  Firavniyetlerini  tatmin  için zamanla  her  türlü  hile ve hıyanetin  kendilerine  mübah  olduğu  kanaatine  saplanır  ve  adım  haktan  ve  hidayetten  uzaklaşırlar...

     

    “Kendisine  Rabbinin  ayetleri  (Kur’anın  hakikatleri)  öğütle  hatırlatıldığı  zaman  (bunlar  sıradan  insanlar içindir, ben  seçkin  birisiyim  düşüncesiyle)  sırt  çeviren  ve  ellerinin  önden  gönderdiklerini (daha  önce  işlediği kötülüklerini)  unutan  (ve  kendini  tertemiz  sanan) kimseden  daha  zalim  kimdir?

     

    (Bu  enaniyet   ve  hıyanetleri   yüzünden) onu  kavrayıp  anlamalarını  engelleyen  bir  perde, kulaklarına  da    bir  ağırlık  koyduk  (artık )  sen  onları   hidayete  çağırsan  bile, onlar  sonsuza  kadar  asla  hidayet  bulmazlar”

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BİR GÖNÜL YOLCUSUNA

     

     

    Besmele ve hamdele ile başlıyor, sizi hürmet ve muhabbetle selamlıyorum.

     

    Ey can yoldaşım!

     

    Gel artık, gerçek huzuru arayalım, sonsuz mutluluğu yakalayalım... Bunun için de zahiren ve ruhen kötülük ve kirlerden uzaklaşıp, Rabbimize yaklaşalım.

     

    “Allah’a doğru kaçın!” emrine uyup, nefsü hevadan ve fani bağımlılıklardan sıyrılıp, Dosta doğru yol alalım...

     

    Bize Allah’ı hatırlatan, Allah’a yaklaştıran ve Allah yolunda kullanılan her şey berekettir, hayırdır:! Ama bize Allah’ı unutturan, ibadet ve istikametten uzaklaştıran, gaflet  ve günah’a bulaştıran her şey beladır, masivadır.

     

    Evet, ey sırdaşım! Asıl bela Allah’ı unutmak ve Ondan gafil yaşamaktır... Bütün varlıkları ve olayları O’nsuz düşünmek ve değerlendirmek şirkin başlangıcıdır. O’nun takdir, taksim ve tanziminde kusur vehmetmek Ona itiraz ve isyandır. Onun verdiğine kanaat etmemek ve nimeti başkasından bilmek ise, nankörlük ve iyiliği inkardır.

     

    Oysa “Her kim, ihsan sahibi olarak (Allah’ın huzurunda imtihan veriyor şuuru ve sorumluluğuyla ve herkese iyilik ve ikram duygusuyla davranarak) yüzünü (yönünü ve gönlünü) Allah’a teslim ederse artık o asla kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır ve bütün işlerin sonu Allah’a varır”

     

    Gel arkadaşım! “Ben Rabbim’e gidiyorum. O beni (Hakikat ve vuslat yoluna) erdirecektir:” diyen Hz. İbrahim gibi, Dosta gidelim... Yüzümüzü ve yönümüzü masivadan çevirip Mevlamıza dönelim.

     

    “Doğrusu Ben, Rabbime mühacirim” diyen Hz. Lut gibi, Allah’a hicret edelim.

     

    “Her nerede (ve ne halde) bulunursak bulunalım O bizimle beraberdir” öyle ise, biz de O’ndan utanalım, O’nu unutmayalım!. Zikirsiz, fikirsiz ve şükürsüz olmayalım. Çünkü tezekkürsüz teselli bulunmaz. Tefekkürsüz tecelli olmaz.. Teşekkürsüz ise nimet temelli kalmaz!..

     

    Biz O’nunla olursak, “O’da bizimledir.” Biz Onu zikrederken, oda bizi zikretmektedir” Allah bizimle olursa üzüntü ve keder gidecektir” hakiki huzur ve mutluluk gelecektir.” Evet Ey Canım!  Allah kuluna kâfi değil midir? O’nu bulan neyi kaybetmiştir? O’nun  rızasını kaybeden neyin sahibidir?

     

    Kalb, beytullahtır. Kalb Allah’ın Arşıdır. Öyle ise, Allah’ın evini, masivadan (Allah’tan gayrısından) temizlemek lazımdır. Gönül sarayını, sahte mabutlardan arındırmadan, Alemlerin Sultanı oraya misafir olmayacaktır.

     

    Hadiste buyrulduğu gibi “Gönül, Allah’ın Arşı” ise “Arşı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar (devamlı) Rablerini hamd ile tesbih ederler” Demek ki zikirle beslenmeyenler, arş’ullahı taşıyamayacaktır.

     

    “(yer) Üzerindeki her şey fanidir (Gelip geçici birer gölgedir) Hakiki ve daimi varlık ise sadece Celal ve İkram sahibi Rabbin vechidir”

     

    Bunun içindir ki,

     

    Hz. Ebubekir: “Her neyi gördümse, Ondan önce Allah’ı gördüm”

     

    Hz. Ömer: “Her neyi gördümse, ondan sonra Allah’ı gördüm”

     

    Hz. Osman: “Her neyi gördümse, Onda Allah’ı gördüm”

     

    Hz. Ali: “Her neyi gördümse, Onunla Allah’ı gördüm” diyordu.

     

    Bunun içindin ki; aleyhissalatü vesselam Efendimiz: “Beni gören, Hakkı görmüş olur” buyuruyordu.

     

    Hz. Ebubekir, Her şeyi yapan ve yaratan bizzat Allah olduğuna yakinen ve peşinen inanıyor... Vahdetten kesrete, merkezden muhite iniyor... “Tümdengelim” metoduyla önce Halık’ı hatırlıyor, sonra mahluka intikal ediyordu.

     

    Hz. Ömer, “Tüme varım” metoduyla, gördüğü her şeye, onu böylesine mükemmel kılan Rabbini tefekkür ve tezekkür ediyor, vahdeti şuhuda eriyordu.

     

    Hz. Osman, her şeyde ve her yerde Allah’ın cemal ve celal sıfatlarının tecellisini görüyor... O’nun kudret ve rahmet eserlerini seyrediyordu.

     

    Hz. Ali ise, görünen her şeyin ve gelişen her hadisenin, Allah’ın hilkat ayetleri ve hikmet alametleri olduğunu biliyor... Bunların delaletiyle, bu alemde seyredilen resimlerin “musavvir” olan Ressamını, görünen harika sanat eserlerinin “Bari” olan ustasını hatırlıyor ve hayran kalıyordu.

     

     

    “İbret ve hikmetle seyret alemi

     

    Hayran kalmaz isen, aklın ermiyor!

     

    Edep ve hürmetle zikret Rabbini

     

    Feyiz almaz isen, aşkın yetmiyor!”

     

     

    “Zikirle eriyecek kalbindeki kir

     

    Müslümana şifadır, şeytana zehir

     

    Tevhitle tazele ki, iman da eskir

     

    Zikirle sulanmazsa, irfan bitmiyor”

     

     

    Haydi gardaşım!.

     

    Vakit geçiyor, artık yola çıkmak zamanıdır. Ruhun kanatlarıyla, zikir ve fikir yakıtıyla, Lamekan iklimine, Ezel ve Ebed Sultanının sırlar semtine doğru uçmalıdır.

     

    “Allah bizimle” diyebilmek için, önce bizim “Onun’la olmamız” lazımdır. Görünüşte halk ile, gönülde Hak ile bulunmalıdır.

     

    “Allah’a inabe edip, Ona yönelen, Hakikate ve hidayete ulaşacaktır”

     

    Allah, kendisini zikredenle birlikte oturacak (Hadisi Şerif) ve “Onların kalplerini rabıta ile kendisine bağlayacaktır”

     

    “Zikirden hoşlanmayan, kalpleri kuşatan ve Allah’ı unutturan şeytan’dır”

     

    Unutma ki, tembellikle Tur dağına çıkılmaz.... Vesvese ile vustala varılmaz... Şeytanın işgaline uğrayan, gaflet ve şehvet bulutlarıyla kaplanan gönül sarayımızı fikrullahla fethedip, zikrullah’la zapt edip, takva ile temizleyemez isek orası tecelli makamı olamaz!..

     

    Kuru temenni ile tencere dolmaz. Keşke ile, keşkek pilavı pişmez. Yağ lazım, pirinç lazım ve pişmesi için ateş lazım...

     

    Birazcık malzememiz bulunsa bile, bunlar aşksız, ateşsiz pişer mi? Ve zikrullah olmadan, kalbe ateş düşer mi?

     

    Lafcılık ve falcılıkla yol alınmaz!.. Yare varmak için yürümek gerek... Dosta ermek için erimek gerek...

     

    Hep, Allah’a ulaşmak ve O’nun huzurunda kalmak istediğimizi söylüyoruz... Ama, günde yarım saat bile, O’nun zikriyle meşgul olamıyoruz.. Bu ne büyük çelişkidir?

     

    Allah’ı aradığımızı söylüyor, ama Allah’ın evleri olan camilere uğramıyoruz. Gecelerimiz, seherlerimiz yatakta geçiyor, teheccüt için kalkamıyoruz. Yani Allah’ı ipek döşeklerde arıyoruz..

     

    Nefsi cihadımıza önem ve öncelik vermediğimizden, siyasi ve sosyal cihadımızda da başarısız ve bereketsiz oluyoruz...

     

    Velhasıl, fırsat henüz elde iken, rahatımızı bırakıp ruhumuza dönmeliyiz. Şehvet ve şekavetten uzaklaşıp, şefkate ve şefaate yönelmeliyiz... Fani ve fena olan şeylerle eğlenmeyi bırakıp, zikir zevkine, şükür ve teslimiyet şevkine düşmeliyiz..

     

    Ve bu şuur ve huzurla, tebliğ ve teşkilat hizmetlerine daha bir gayret ve ciddiyetle eğilmeliyiz.

     

    Derviş olmak için dünyalık değersiz şeylerden geçmeğe ve nefsimizi devirmeğe gayret etmeliyiz. Allah’ın bize verdiklerini, biz de Allah yolunda verebilmeliyiz... Ermişliğe dervişlikten, dervişliğe vermişlikten gidilir. Tam aksine, şöhret ve menfaat devşirmek için derviş rolü oynamak sahtekarlık değilmidir?

     

    Her arzumuzu Allah’tan istemeli, Allah’tan bilmeli ve sadece Allah’tan beklemeliyiz. Maddi ve manevi, her türlü nimet ve faziletin sadece ve yalnız Allah’ın elinde ve taktirinde olduğunu bilmeli ve bütün gönlümüzle O’na yönelmeliyiz. Allah’ın yolunda sabır, sadakat ve teslimiyet göstermeliyiz.

     

    Mevla yardımcımız olsun. (Amin)

     

    Sizi Allah’a emanet ediyor, gönül yolculuğunda başarılar  ve ebedi mutluluklar diliyorum.

     


    BİR DOSTA MEKTUP

     

     

    Allah’ın adıyla başlıyor ve sizi hasretle kucaklıyorum.

     

    Bu mektubu, Rabbimizin rızasını ve sizlerin duasını kazanmaya vesile olur ümidiyle  yazıyorum.

     

    Aziz Kardeşim;

     

    Küçük günahlarda inat ve ısrar etmek, büyük günaha dönüşür... “Ben büyük işlerin  adamıyım , böyle  basit meşguliyetlerle  harcanmamalıyım” düşüncesi gurur ve aldanmadır. Bugün, her meslekte  başköşeye  oturanlar, düne  kadar ayak işleriyle  uğramış insanlardır. Çünkü, minarenin şerefesine merdivenlerden çıkılır.

     

    Arkadaşlık “Pekey!.. Hayhay! Eyvallah!” diyebilmekle  olgunlaşır ve devamlılık kazanır. İtiraz ve ihtilaf dostlukların düşmanıdır.

     

    “Kendimizde bir şeyler vehmetmek, ve bizsiz bazı işlerin yürümeyeceğini zannetmek” büyük hatadır. Kuvvet ve kudret sahibi yalnız cenabı Hak’tır. Ve Rabbimiz hiç kimseye  ihtiyaç  duymayandır. Allah, Nemrud’u  bir sivrisinekle  kahretmiş ki, peygamber orduları ve İslam pehlivanları  şımarmasın... Allah, filleri Ebabillerle mahvetmiş ki, gafiller gurura  kapılmasın. Oysa Filin sadece iki kulağına  bile onlarca  ebabil kuşu saklanır...

     

    Can yoldaşım

     

    İnsan  yorulabilir, ama yılmamalıdır. Maraton koşusunda, bazen hız kesip dinlenebilir, ama yarış yolundan çıkıp, ağaç gölgesine  uzanmak ve uyumak, devre dışı kalmaktır.

     

    Düşmanlarını  idare  etmek ve hasımlarının zararını en aza indirmek  akıllılıktır. Ama dostların, biri birini idare etmeğe kalkışması yanlıştır. Çünkü bu durum aradaki  itimat ve itibarı zayıflatır.

     

    Sevgili  Dostum!

     

    Hasta vücutlar, nasıl ağır ve başarılı  işler yapmazsa, hasta ruhlar da,  hayırlı hizmet ve ibadetleri taşıyamazlar. Yani, tembellik ve tedbirsizlik, tevekkül değil, bir ruh hastalığıdır. Kendi  tembelliğinin suçunu takdire yüklemek şeklindeki bir anlayış ise sakattır.

     

    Hizmette tembellik ve tehircilik, ibadette ise gevşeklik ve gelişi güzelcilik , iman akülerinin  zayıflığındandır. Nefsimize nasihat ve zikrullahı artırmakla,  iman akülerini yeniden doldurmalıdır. Din, nasihattır. Hepimizin ve her halde nasihat  ve sohbete ihtiyacı vardır. Çünkü  sohbet  marifeti .. Marifet muhabbeti.... Muhabbet uhuvveti... Uhuvvet ise gayret ve muvaffakiyeti doğuracaktır.

     

    Kuranda “Eleysellahü bikafın abdeh- Allah kuluna kafi değil midir? “ buyrulmaktadır. Allah’ın rızasını ve vaad buyurduklarını yeterli görmeyen .. Daha fazlasını ve hemen isteyen gafilleri  doyurmak  imkansızdır. Çünkü böyleleri, hakikati  bırakıp hayal peşinde  koşanlardır. Bunlar manevi açlığa mahkum insanlardır ve asla doymayacaklardır. Hz. İdiris’in (A.S) buyurduğu gibi : “Yetecek kadarla yetinmeyene, hiçbir şey yeterli olmayacaktır. “Oysa “Kalpler ancak zikrullahla doyacak ve huzur bulacaktır”

     

    Benim sadık arkadaşım,

     

    Bazen resmen, hatta fiilen  teşkilat hizmetlerinin dışında  tutulmamız ise,

     

    a-fiziksel gayretlerden  fikirsel derinleşmeye  yönelmemizi  sağlamak ve daha zorlu ve onurlu  bir geleceğe  hazırlanmak

     

    b- “İbadete ibadet etmek” veya “hizmete  hizmet  etmek” yanlışlığından, yani “davamızı, nefsimizi  tatmin  aracı görmek” hatasından  kurtarılmak

     

    c-Çevremizde  oluşan  haset ve hıyanet nazarlarından  bizi uzaklaştırıp, manevi bir koruma  altına almak

     

    ç- Sabır, sükunet ve teslimiyet duygularımızı sınamak ve olgunlaştırmak  gibi hikmetlere  yönelik bulunmaktır. Yoksa, cenabı  Hak, her şeyde  olduğu  gibi, bizimle  ilgili  de hata ve haksızlık yapmaktan münezzeh ve müberradır.

     

    Kendinizi, “Kullanıp atılan, artık işe yaramaz ve ihtiyaç duyulmaz” birisi olarak düşünmek, şeytandandır. Şeytan, böylece bizi, ümitsizliğe  ve gayretsizliğe düşürmek amacındadır.

     

    Rahmetli üstadımızdan dinlemiştik:

     

    Yıllar önce, Diyarbakır’dan  Ergani  üzerinden  Elazığ- Palu’ya katırlarla yük taşırken, geceye  kalmamak ve biran evvel yerine ulaşmak düşüncesiyle, yüksek ve yorucu bir tepedeki  Zülkif (A.S)’mın  makamını ziyaret edemeyen ve bu duruma çok üzülen bir derviş anlatıyor:

     

    Eve gelip, yatsı  namazından sonra uyudum, Rüyamda nurlar ve hoş  kokular saçan bir zat geldi ve Zülkif  A.S.  olduğunu  söyledi. Bana  “Sen, samimiyetle bizi ziyaret etmeyi arzuladın. Ama haklı olarak kervandan ayrılamadın.... Bu iyi niyetin ve hürmetin nedeniyle, işte seni ziyarete ben geldim ...

     

    Ve eğer  tutacaksan sana bir nasihat etmek isterim.... “Ne  yaparsan yap, Ölmeden Allah’ın rızasını kazanmaya bak! .. Eğer  Allah’ı razı edemezsen, bütün  nebiler baban, atan olsa, seni asla kurtarmaz!”

     

    Evet, Allah’ın rızası ise genellikle şu iki esasa bağlıdır:

     

    1        Allah’ın  dinine ve davasına ,  sonuna kadar hizmet ve sahiplik etmek....

     

    2        Allah’ın  dostlarına hürmet ve muhabbet beslemek ....

     

    Aziz kardeşim .... Musibetler bile, bizleri manen  pişirmek  ve yetiştirmek  için bir nevi ikaz ve de ilaçtır.

     

    İnsanlar tarafından  yanlış anlaşılmak veya hiç anlaşılmamak, ve hatta bu yüzden  harekete uğramak ve dışlanmak ta bir imtihandır.

     

    Hz. Yakup bile, hem de öz oğulları tarafından “şaşkınlık ve bunamışlıkla” suçlanmıştı. Ama  bütün bunlara  karşı, yine O’nun gibi: “Ben  bu büyük acımı  ve tüm  sıkıntılarımı sadece Allah’a  arz ediyorum (Başka  hiç  kimseye ne  minnet ediyorum, ne  de medet  bekliyorum.) Ve Allah’ın  lütfuyla sizin  bilmediğiniz (ve akıl erdiremediğiniz) şeyleri  de biliyorum.” diyebilme ve dayanabilme olgunluğuna ulaşmalıdır. 

     

    Çünkü  eğer sabredebilirseniz, zaman gelecek, hain ve hasetçi kardeşlerinin Hz. Yusuf’a  dedikleri gibi, insanlar sizlere de “Allah’a  yemin  ederiz ki, gerçekten  Allah seni  bizlere  üstün  kılmıştır. Doğrusu  biz sana karşı  suçlu (ve mahcub)uz.” demek zorunda kalacaklardır. 

     

    Velhasıl, toplumdan, teşkilattan ve cemaattan  uzak tutulmak bir hizmet  erbabı  için çok zor ve sıkıcıdır. Onun  çektiği, bir nevi zindan hayatıdır.  Ama bütün bu  sıkıntılar  bile, isyankar ve günahkar bir duruma  düşmekten bin kere hayırlıdır. Bu  nedenle, Hz. Yusuf iftiraya uğrayıp zindana atılırken, Allah’a  şöyle  şükür  ve dua ediyordu. “Ey Rabbim! Bu  zindan  benim için, bunların davet ettikleri  kötülükleri  yapmaktan daha  sevimli  ve hayırlıdır.” 

     

    Ey  dostum! Bizler başkalarına  sabır, sadakat  ve gayret tavsiye  ederken,  kendimiz bunlara  aykırı hareket  edersek bunun vebali  ağırdır. 

     

    Bu  mektubu  Şuayb A.S.’ın  Kur’anlaşan sözleriyle  bağlıyalım:

     

    “Ben  (sizi  çağırdığım doğrulara) ve size  koyduğum  yasaklara  ters  düşmek istemiyorum. Ben  gücüm  yettiği kadar  yapıcı  ve yararlı bir  (örnek) olmaya  çalışıyorum. Başarım ise ancak Allah’ın  yardımıyladır. Ben sadece O’na  tevekkül ettim ve dönüşüm  de  sadece  O’nadır.” 

     

    Sizi  Allah’a emanet ediyor ,

     

    Selam ve sevgilerimi iletiyorum.

     


    OĞLUMA  NASİHAT

     

     

    Oğlum.

     

    Bir insanın,  hem maddi  hem manevi yönden, kendisinden üstün olmasını  isteyen  ve bununla  övünen ve sevinen, asla  kıskançlık  ve düşmanlık düşünmeyen tek kişi babasıdır... Evet, şuursuz babalar, evlatlarının sadece  dünyevi rahatlarını  ve menfaatlerini  gözetirler.

     

    Ama, gerçek  iman olgunluğuna  ulaştırılan kimseler  ise  çocuklarının, öncelikle ve özellikle  uhrevi selametini  ve ebedi  saadetini  düşünürler...

     

    Bu  nedenle,  baba nasihatine kulak tıkayanlar ve hesaba  katmayanlar sonunda pişman ve perişan  olurlar.

     

    Öyle ise  iyi  dinle...

     

    Bak Yavrum,

     

    İnsanlara  vereceğin ilk intiba oldukça önemlidir ve seni  tanıyanlarda oluşacak  ilk kanaatler kolay kolay değişmeyecektir.

     

    Öyle ise sivri, sorumsuz,  uyumsuz ve huzursuz bir tip imajı uyandırmamız, hem kendimize hem de çevremize  karşı  bir haksızlıktır. 

     

    Halbuki, olgun, onurlu ve oturaklı bir tavır  sergilersek, bu  bizim ağırlığımızı  ve saygınlığımızı  artıracaktır. Densiz ve dengesiz davranışlar ise sahibini değersiz kılacaktır.

     

    Bizim  dinimizde, “Şeytana  lanet okumak” gibi bir ibadet  yoktur. Allah’ı zikretmek  ve kuranı gerçekleri  öğrenip anlatmak ise, hem gerekli hem yararlıdır.

     

    Davamız ve Hocamızla ilgili, izan ve vicdan sahibi herkesin kabul edeceği genel  doğruları, itaat ve teşkilatla ilgili  güzel yorumları anlatmak yerine, hıyanet ve tiyniyeti gizli olan, veya  herkes tarafından net olarak anlaşılmayan bazı tiplere sövüp sayarsak , bu hem şahsımız hem davamız için sıkıntılı sonuçlar doğuracaktır. Bulunduğun çevrede “Kışkırtıcı, karıştırıcı ve kavgacı biri olarak algılanmaya  başladıktan sonra, artık diğer doğruların ve hayırlı konuşmaların da rağbet bulamayacaktır. Oysa  yamuk kişileri dolaylı  ve imalı şekilde anlatmak daha etkili ve yararlıdır.

     

    Velhasıl, herkesin anlayış seviyesine göre konuşmamız, kırıcı ve kaçırıcı olmaktan mutlaka sakınmamız lazımdır.... “Asıl” da haklı bile olsak “usül ve “üslup”ta hatalı ve hırçın davranırsak, bu sefer haksız ve hayırsız  konuma  düşeriz. “uslub-u  beyan- aynıyla  insan” denmiştir. Yani konuşma  ve yazılarımdaki üslubumuz, ruh ve karakter yapımızın aynası gibidir.

     

    “Tenkit meşru, tahkir memnu’dur”  ölçüsüne  mutlaka  uyulmalıdır. Yani edep ve hürmet  ölçüleri içerisinde  tenkit yapılabilir.... ama hakaret ve hayasızlık günahtır ve gereksizdir.

     

    Ve hele  kulağa  söylenmesi gereken şeylerin mikrofonlardan konuşulması ve gazete sütunlarına taşınması, elbette yanlıştır ve yersizdir.

     

    Geçmişte  bazı hizmetlerimize  engel olunması ve aleyhimize iftira kampanyası başlatılması  üzerine çok önemli bir Zatın bize “Siz çok özel çerçevede ve kendi içinizde konuşmanız gerekenleri, kahve köşelerine taşımakla yanlış hareket ettiniz ve bu sonuca sebebiyet verdiniz” şeklindeki uyarıları oldukça önemlidir.

     

    Unutma, sözlerinin etkili olmasını istiyorsan önce kendini kabul ettirmen, bilgili ve güvenilir biri olduğunu göstermen şarttır. Herkese tavsiye ettiğimiz (Harun Yahya ve Cavit Yalçın serisi) Beyaz kitaplardaki İslam ahlakına ve tebliğ adabına, önce bizim uymamız lazımdır. Bediüzzaman’ın buyurdukları gibi : “Her  söylediğin mutlaka doğru  olmalıdır. Ancak her  doğruyu  her yerde  söylemek doğru  değildir. “  Ve hele, doğruları  eğiri kalıplarda, çiğ   ve çirkin  tavırlarda  ortaya  koymak, hem doğrulara hem davamıza  hıyanet sayılır.

     

    Özet olarak, artık her adımın ve her tavrının sorumluluğunu bizzat  kendin taşıyacaksın  ve tabi her türlü   sonuçlarına da katlanacaksın.

     

    Sabırsız, sebatsız istikrarsız ve her işte  başarısız bir tavır sergilersek , bunun cezasını da başkasının değil, kendimizin çekmesi kaçınılmazdır. 

     

    Hayat imtihanında  çok önemli bir aşamadasın.  Bir nevi  dönüm noktasındasın . Kendi  aklın, vicdanın ve imkanlarınla  “Bereketli becerikli  ve başarılı bir kul” olamaya  çalışacaksın. Kuru his ve heveslerinle  ve şahsi  kuruntu ve hayallerinle  hiçbir yere  varamazsın....

     

    Bu şefkatli  uyarıları hiçe sayacak ve hala burnunun doğrultusunda gidecek  olursan, düşeceğin acı  ve alçaltıcı  sıkıntılara  da korkarım ki hiç  kimse  ortak olmayacaktır.

     

    Bütün  bunları  yalnız dünyan  için değil, asıl ahiretin için tavsiye ve temenni  ediyorum. Erbakan Devrimi  ile  Mesaj ve Metot kitaplarını  dikkatle okumanı istiyorum.

     

    Kuru kahramanlıklarla  kendini israf ve suistimal  etmezsen, Allah’ın sana lütfettiği  yüksek  karakter ve kabiliyetlerle önemli hizmetler başaracağını umuyorum.

     

    “Herkesin  kazandığı  (iyi veya kötü sonuçlar) Kendisine aittir. Herkes ancak  kendi yükünü  (ve yükümlüğünü) taşıyacak, hiç kimse bir başkasının  suçunu ve sorumluluğunu yüklenmeyecektir.”

     

    “Hiçbir  yükümlü  başkasının suçunu yüklenmez. (Herkes kendi ettiğini bulur.)

     

    Ve insan için, kendi  çalışmasından (ve kazancından) başkası yoktur.

     

    Ve her türlü  sa’yü  gayreti mutlaka görülecek ve değerlendirecektir.

     

    Ve herkese, hak  ettiği  karşılığı, eksiksiz  verilecektir.

     

    Ve sonunda mutlaka Rabbine  dönülecektir.” 

     

    Mealindeki ayetler üzerinde durmanı ve gerekli dersleri çıkarmanı bekliyorum.

     

    Velhasıl, fedakarlıkla ucuz kahramanlık aynı şey değildir. Hırsımızı ve hıncımızı tatmin etmekle, davaya sahiplenmek farklı şeylerdir. Kendilerini satmak ve bilgiçlik  taslamak için konuşup yazanların, buna “dava gayreti” kılıfı geçirmeleri  sahtekarlığın en çirkin örnekleridir. Ve hele ispat edemeyeceği  iddialarda bulunanlar, kendi zan ve tahminlerini, “kesin  doğru”  gibi sunanlar, toplum nazarında iftiracı ve fesatçı durumuna düşecektir.

     

    Evet oğlum .

     

    “Nush ile uslanmayan edilir tekdir. Tekdirden de anlamayanın hakkı kötektir”  atasözü oldukça yerindedir. Yani nasihatla yola gelmeyen ve kendisini düzeltmeyen kimseler, incitici ve rencide edici ağır sözlerle ikaz  edilir.  Bu da fayda  etmezse, çeşitli  zahmet  ve hareketlere ve hatta musibetlere  düçar edilir. Allah korusun.

     

    Şimdilik bu kadar yeter. Seni Allah’a emanet ediyor, gözlerinden öpüyor, başarı ve mutluluklar diliyorum.

     


     SEVGİ VE SAYGI YOKSUNLUĞU

     

     

    Çağımızın  en büyük sosyal sıkıntısı sevgisizlik, samimiyetsizlik ve bunların  doğurduğu ahlaki  seviyesizliktir. Ve hele  Müslümanlar  arasında görülen nefret, haset ve husumet, tamamıyla bir  iman zaafiyetidir, ve yozlaşma  belirtisidir.

     

    Çünkü İslam, “silm” kökünden, barış dinidir. İmandan sonra en önemli olan salih ameldir. Müslüman “salih” kimsedir. Salih ise “sulh” kökünden, barışçı ve uzlaşmacı  insan demektir. Öyle ise farklılıkları, hatta aykırılıkları bile, bir nevi zenginlik olarak değerlendirmelidir.

     

    Sevgi, imanın meyvesi ve cennetin sermayesidir. Sevgi Rahmani, nefret şeytanidir. Sevgi, hoşgörüyü ve affetmeyi gerektirir,  nefret ise hor görmeyi ve aforoz etmeyi öğretir. Sevgi ruhun  gıdası, nefret ruhun vebası  yerindedir.

     

    Sevgi edeptir, erdemdir, efendiliktir. Nefret ise kindir, kibirdir ve katı  yürekliliktir. Sevgi Cennetlik, nefret cehennemliktir. Cehennem ehli  buğz ve beddua ile birbirlerini  lanetlerken, cennetlikler müjde ve mutlulukla birbirine sesleneceklerdir.

     

    Sevgi ehli güler yüzlü  ve tatlı  dillidir. Nefret ehli asık suratlı  ve kötü  hallidir. Çünkü  herkesin içi  dışına aksedecektir. Kaba, zorba, geçimsiz ve sevimsiz tipler asla rağbet ve hürmet görmeyecektir.

     

    “Siz iman etmedikçe cennete ulaşamazsınız... Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Aranızda sevgi ve saygıyı yerleştirmek ve güçlendirmek için de selamı  yaygınlaştırınız” mealindeki  hadisi  şerif bu gerçeğin ifadesidir... “Ya Rabbi, kalplerimizde iman eden kardeşlerimize  karşı  bir kin bırakma” ayeti üzerinde iyice düşünmelidir. 

     

    Evet iman ve irfan, sevgi ve saygı, bağış ve barış, hoşgörü ve özveri cennetleri meydana getirmiştir. İnkar ve cehalet, kin ve nefret, haset ve hıyanet, zulüm  ve hakaret ise cehennemin yaratılmasına sebebiyet vermiştir.

     

    Hırçın, huysuz ve hayırsız insan her  dinde  yerilmiştir. Bediüzzaman’ın buyurduğu gibi “Bir kalpte gerçek anlamda sevgi ve dostluk bulunursa,  orada nefret ve düşmanlık barınamaz, Ondaki adavet duyguları acımak  şekline dönüşür”.

     

    Elbette, Mevlasını seven, mahlukuna merhamet  edecektir. Yaratılanı, yaratandan ötürü sevecektir. Takdire iman eden mümin, her şeyi Allah’tan bildiğinden, zahiren kendisine zarar verenleri  dahi kolaylıkla  bağışlayabilecektir. 

     

    Ama maalesef inançsızlığın  doğurduğu sevgisizlik, dünyayı  cehenneme  çevirmiştir.

     

    Bütün savaşlar, saldırılar ve sahtekarlıklar  sevgisizliğin eseridir.  Sömürme, ezme ve sindirme üzerine kurulan despotik düzenler, sevgisizliğin sistemleridir. 

     

    Kamplaşmalar, kutuplaşmalar, kavga ve kaoslar sevgisizliğin neticesidir. Vefasızlık, vicdansızlık ve vurdumduymazlık, bencillik alametleridir. 

     

    Fasıklıklar,  fesatlıklar  ve fırsatçılıklar,  sevgisizliğin acı  meyveleridir.

     

    Ağaçları ve hayvanları acımasızca  katledenler... Havayı, denizi ve çevreyi  kirletenler hep sevgisiz ve saygısız kimselerdir.

     

    Sevişmek yerine savaşmayı tercih edenler... Barışmak varken barbarlaşmaya  yönelenler, çocuklarını, dostlarını  ve komşularını kırıp  dökenler, hala ehlileşmemiş birer yabanidir.  Sevgi ehli, devamlı gülleri ve güzellikleri arayan bal arası  gibidir. Sevgisizler ise, hep çirkinliklere ve çirkefe konan  karasinek misalidir.  Yani  sevenlerin gözü iyilikleri, hainlerin gözü kötülükleri görmektedir. 

     

    Allah için sevmeyenler, Halıka  hürmet mahluka  merhamet etmeyenler, çevresiyle hoş geçinmeyen  ve kendisi de sevilmeyen kimseler, imanın olgunluğuna  ulaşamamış demektir. 

     

    Ve hele, Mevlası için değil, menfaati için  sevenler... Sevgisini  pazarlık konusu  edinenler, ihtiraslarının esiri olan bayağı tiplerdir. Önemli olan Allah için sevmek... Karşılıksız  ve katıksız  sevmek... Sevmeyi  sanat haline getirmektir. 

     

    Af ve müsamaha ile yaklaşıldığı ve kendilerine iyilik ve güzellikle  hatırlatıldığı halde, yine söz dinlemeyen ve yanlışta  inat eden cahillerden yüz çevirmeye ve defalarca  hainlik edenleri artık  sahiplenmekten  ve savunmaktan vazgeçip onlarla görünmemeye Kur’an  izin verse  de, bu gibilere  kin beslemek yersizdir... Sadece  din düşmanlarına  ve şeytanlaşmış  insanlara karşı  taşımamız gereken buğz  ve nefreti  israf etmemelidir. 

     

    Sevgi ehli, bencil ve fırsatçı  olamaz... Onlar  insancıl  ve paylaşımcıdır.

     

    Sevgi ehli, beleşçi ve menfaatçi  olamaz. Onlar  üretken ve katılımcıdır. 

     

    Sevgi ehli, “ben”likçi  ve fesatçı olamaz. Onlar  “biz”cil ve barışçıdır. 

     

    Gönül bahçelerini  sevgi zemzemiyle sulayanlar, orada huzur ve hikmet meyvelerini toplayacaktır.

     

    Ama iç dünyalarını  nefret karayelleriyle kurutanlar, kin ve kasvet dikenleriyle baş başa  kalacak, kendisiyle geçinilmeyen ve güvenilmeyen  mutsuz ve uğursuz bir insan olacaktır.

     

    Sevgi sahiplerinin tavrı: 

     

    Müminlere karşı uhuvvet ve meveddet (kardeşlik ve yardımlaşma)

     

    İnkarcı zalimlere karşı cesaret ve ciddiyet (Hakkı savunma ve dayanışma)

     

    Hain olmayan gayrı müslimlere  karşı  iyi niyet ve insaniyet (Adalet ve barışma)

     

    Diğer bütün canlılara ve doğaya karşı ise  şefkat ve merhamet (Acıma ve koruma) şeklindedir. Evet, onurlu ve olgun  insan zalimlere karşı çetin ve metin, bunun dışında herkese karşı  nazik ve narindir.

     

     

     

    Şiir:

     

    Muhabbetten Muhammet hasıl oldu

     

    Sevgi –saygıyla Mevlaya vasıl oldu

     

    Haset ve husumet şeytanın vasfıdır

     

    Bak ibret  alki, akibeti  nasıl oldu 

     

     

    Hükümle amel et, hikmetle  hoş gör

     

    Kur’ana uymayan  her şeyi boş gör

     

    Sultana sevdalan, sevgiyle coş gör 

     

    Bu aşk ki, tüm varlığa bir  asıl oldu 

     

     

    Allah bize imanı (İslamı ve insanlığı) sevdirsin. Sevgi ve saygı ile  kalplerimizi  süslesin... İnkardan, fasıklıktan, fesatlıktan  ve her türlü isyan ve taşkınlıktan bizleri  uzak  eylesin... Irkçılıktan, fırkacılıktan ve faydacılıktan çekip çevirsin..

     

    Bizim görevimiz ve şerefimiz insanlara  sevgi ve ilgi göstermek, onların huzur  ve hidayete erişmesine gayret  etmektir.  Hidayet ise Allah’ın  elindedir.

     

    Allahım, katından bize  bir  sevgi yönelt! Bize  sevmesini ve sevilmesini öğret!.. Kin ve nefretle kirlenmiş ve körlenmiş yüreklerimizi, sevgi ve şefkatle temizlet!... Barış ve bereket medeniyeti olan İslama  hizmet ettir!

     

    Kendisinden  kaçılan ve şerrinden korkulan değil, bizi sohbetinde huzur bulunan, dostluğu aranılan ve herkese hayrı dokunan kimselerden  et!

     

    Allah’ım gönüllerimize şifa ver  ve kalbimizdeki öfkeyi gider! Bağışlama  olgunluğunu ve barışık yaşama  duygusunu bizlere lütfet! Bizi bilgi ve sevgiyle dirilt! Ve bizleri sevgi ve selamet  diyarı olan cennetine ilet!

     

    “Onların göğüslerindeki kin ve nefret duygularını  söküp çıkardık. (Şimdi birbirini seven ve hep iyilik   düşünen) kardeşler  olarak, cennet koltukları üzerinde karşılıklı  (sohbet etmektedirler)” diye müjdelenen kullarına kat. (Amin)

     

     

     

     

    EY NEFSİM!..

     

     

    “Biz ancak Sana ibadet eder ve yalnızca Sen’den yardım dileriz”

     

    Rab; Kendisine ibadet ve hizmet edilen ve her türlü nimet ve medet sadece kendisinden beklenen Zat anlamına gelmektedir.

     

    Şimdi sen, Ey nefsim!.. İnsanları Allah’a ibadet ve teslimiyetleri ölçüsünde... Yani O’nun dinine ve davasına olan himmet ve gayretleri kadar değil de...

     

    Sana olan hizmet ve hürmetleri kadar seviyor ve önemsiyorsan...

     

    Ve yine, yakınlarının ve tanıdıklarının, maddi ve manevi her türlü nimet ve faziletlere, hep senin elinle ulaşmalarını istiyor ve bu havayı veriyorsan, Sen kendini “ilah” yerine koyuyorsun demektir.

     

    “Şimdi sen, kendi (nefs-ü) hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü? Ki Allah onu bir ilim üzere saptırmış (yani bazı bilgi ve becerilerine kibirlenerek, onları yanlış tefsir ve tatbik ederek ve kendisini herkesten üstün görerek azıtmış), kulağına ve kalbine mühür basmış (nasihat dinlemez ve ilahi hükmü kabullenmez şekilde hidayeti kararmış) ve gözleri üstüne bir perde asılmış (Artık gerçekleri göremez şekilde feraseti alınmış)tır.” ayeti senin gibi bu duruma düşenleri haber vermektedir.

     

    Egoistlik, basitliktir. Bunlar bencil ve beleşçi tiplerdir. Riskli ve çetrefilli işlere arkadaşlarım girsin, ben yıpranmayayım. Zahmetli ve tehlikeli işleri yakınlarım yüklensin, ben yorulmayayım. Ben kıymetliyim, kerametliyim, aman hedef olmayayım, yaralanmayayım...

     

    Herkesi kullanayım... Herkesten yararlanayım... Başkasının sırtından yaşayayım düşüncesinde olanların, zahiri sıfat ve statüleri ne olursa olsun, aslında yaptıkları egoistliktir, nefisperesliktir ve tabi teresliktir.

     

    “İnsanların hayırlısı, başkalarına faydası dokunandır”. Hep başkalarından yararlanmaya çalışanlar ise hayırsız ve ayarsız kimselerdir.

     

    Bunlar sürekli riyakar ve sahtekar bir tutum içindedir. Çevresindekilerden yararlanmak için onlara yaranmaya ve “herkesin iyiliğine çalışan” biri oldukları havasını uyandırmaya gayret etmekte ve samimiyetsiz bir tavır sergilemektedir. Bunlar her an anlaşılma ve yalnız bırakılma endişesi içindedir. Vicdani ayarları giderek bozulmakta ve ahlaki değerleri çürümektedir.

     

    Ey nefsim! Makbul olmak için, kulluğa özenmelisin... Oysa sen krallık peşindesin... Unutma krallık; başkanlık arzusuyla başlar ama sonunda tanrılık davasına kadar gidersin...

     

    Velhasıl, bu bencillik ve birincilik hevesiyle giderek fenalaşmaya ve Firavunlaşmaya sürükleneceksin.

     

    Kuran’da kafirler, zalimler, nankörler ve müşriklerle ilgili ayetleri... Münafıkları ve fasıkları anlatan hakikatleri kendi özüne hitaben okursan... Nefsine dost değil, düşman nazarıyla bakarsan; ancak o zaman iğrenç hatalarını ve gizli hastalıklarını fark edeceksin.

     

    Yalancılık sende, yaramazlık sende, yalakalık sende... Ve ömrün giderek tükenmekte, Ey nefsim, ne zaman düzeleceksin?!..

     

    İbadeti ticarete çevirdin!.. Ahiret hazırlığını dünya azığına alet ettin!.. Ebedi saadetini fani servetlere değiştin... İşte bunun için dünyayı sevmekte, ölümden ürkmektesin...

     

    Çünkü, servetin nerede ise sevgin oradadır. Yerin neresi ise, yüreğin oradadır. Dileğin ne ise, dilin oradadır. Gözün nerede ise, gönlün oradadır. Aşkın nerede ise, aklın oradadır.

     

    Görmez misin, çoğu leylanın, azı Mevlanın peşindedir. Kimisi saltanat ve servetin, bazısı da vuslat ve cennetin derdindedir. Bütün yatırımını Mardin’e yapan, Mersin’de rahat edebilir mi? Onun gözü Mardin’dedir.

     

    Ey nefsim!.. Servet, şöhret ve etiket gibi engellerin çoğaldıkça, Allah’ın egemenliğine girmen güçleşecektir..

     

    Öyle ise, kendini aş ki, Rabbine ulaşasın... Benliği bırak ki, “bir” ile buluşasın!..

     

    Muhabbetin de, nefretin de sadece Allah için olasın... Bütün mahlukata şefkat ve merhamet duyasın...

     

    Unutma! Elinle, dilinle ve kalbinle, kime, neyi ve hangi ölçüde verirsen, o nispette sana dönecektir. Hayır veren hayra erecek... Zarar veren zarara girecek... Seven sevilecek, öven övülecek, söven sövülecektir!.. Gönül ekranını tertemiz edebilenler ise, bir ayna gibi olacak, artık herkes onda kendisini görecektir.

     

    Sadece “iyilik edene iyilik, kötülük edene kötülük etmek” evcil mahluk mertebesidir.

     

    İyiliğe kötülük ise, canavarlık halidir.

     

    İnsanlığa yakışan; senden esirgeyene vermek, gelmeyene gitmek ve kötülük edene iyilik etmektir.

     

    Ey nefsim!

     

    Hangi yolu tutarsan, onun sonuna varılacak... Kimi Mekke’ye, kimi Moskova’ya...

     

    Hangi kapıyı zorlarsan, o açılacak. Kimi saraya, kimi zindana...

     

    Kim, neyi ararsa, onu bulacak. Bazısı belasına, bazısı Mevlasına ulaşacak...

     

    Ey nefsim! Benim bildiğim gizli kötülüklerini ve kirli niyetlerini başka insanlar da bilseydi, en yakınların dahil kimse yüzüne bakmayacak ve her yerden kovacaklardı...

     

    Ama bu halinle bile sana merhamet eden, tövbe edip düzelir diye mühlet veren Rabbine karşı, artık edepli ve dikkatli olman gerekmez mi?

     

    Saygı ve samimiyetle Allah’a yönelmen ve kendinle mücadele etmen gerekmez mi?

     

    Ey nefsim!

     

    Hani iman etmiştin?.. “Hayır da şer de Allah’tandır... Rahmet de zahmet de O’ndandır... Nimet de musibet de Hüdadandır” demiştin!..

     

    “Sevindirip güldüren de, ağlatıp üzüntü veren de O’dur. Yüceltip aziz eden de, zelil ve aciz eden de O’dur” bilmiştin...

     

    Hani, sebepleri, vesileleri geçecektin? Hani sana iyilik ve hürmet edenin de, kötülük ve hakaret edenin de arkasında Allah’ı görecektin? Hani O’nun her türlü tayin ve taksimine rıza gösterecektin? Hani, O’nun her işinin adaletli, hikmetli ve isabetli olduğuna... Asla O’na itiraz ve isyana kalkışmayacağına söz vermiştin?

     

    Hani, her konuda kulluk görevini ve sorumluluklarının gereğini yerine getirdikten... En güzele ve en mükemmele ulaşmak için tüm gayretini gösterdikten ve hayat boyu bu mücadeleyi kesintisiz sürdürdükten sonra, O’nun senin için takdir ettiğine üzülmeyecektin? Hani başkalarının elindekine göz dikmeyecektin? Hani senin gibi aciz ve çaresiz kullardan bir şey dilenmeyecektin?

     

    Hani hilekarlık, sahtekarlık ve riyakarlık etmeyecektin?

     

    Hani, yalanın, haramın ve hakkın olmayan menfaat ve makamın peşine düşmeyecektin?

     

    Hani, hasetten, hıyanetten ve gücün yettiğine hakaretten vazgeçecektin?

     

    Hani, kibirden, kebairden, başkalarıyla alay edip aşağı görmekten tövbe etmiştin?

     

    Ey nefsim, doğru söyle!

     

    İman bu ise, inkar nedir?

     

    İslam bu ise, isyan nedir?

     

    İhlas bu ise, nifak nedir?

     

    İhsan bu ise, tuğyan nedir?

     

    İrfan bu ise, küfran nedir?

     

    Ey nefsim, bil ki;

     

    Huzur hevada değil, Hüda’dadır. Kurtuluş boş iddialarda değil, ibadet, hizmet ve duadadır. Şeref ve onur, malda makamda değil, kutsal davadadır. Gerçek mutluluk, hayali senaryolarda değil, hakikat sevdasındadır.

     

     

     

     

     

     

     

     

                    ŞİİR

     

    Sevdiğimsen, övdüğümsen

     

    Bu bağrıma sokmam gerek!

     

    Her güzelde gördüğümsen

     

    Hayran hayran bakmam gerek!

     

     

    Tatlı seste, güzel sözde

     

    Gören Sen’sin cümle gözde

     

    Hasretin ateştir özde

     

    Aşkın ile yakmam gerek!

     

     

    Ey cümle canın sahibi

     

    Dilim kalbin sır katibi

     

    Dağ pınarı sular gibi

     

    Her an Sana akmam gerek!

     

     

    Feryadımı Ferhat duyar

     

    Sensiz zindandır her diyar

     

    Sevdanı taç diye ey yar

     

    Bu başıma takmam gerek!

     

     

    Çöz ruhumdan nasırları

     

    “An”a sığdır asırları

     

    Hançer gibi bu sırları

     

    Yüreğime çakmam gerek!

     

     

    Bitti Ahmet’in takati

     

    Bekler Hüda’dan şefkati

     

    Kurşun gibi, hakikati

     

    Hep nefsime sıkmam gerek!

     

     

     


    SONSÖZ:  BİLGİ  VE OLGUNLAŞMA

     

     

    Eğitim ve öğretim, bilgi ve beceri  edinmenin ön şartı… Bilgi  ve beceri ise başarının anahtarıdır. Öğretim; gerekli bilgileri teorik olarak verme, eğitim ise bunları pratiğe dönüştürme olayıdır. Öğrenmeyi bırakan, kendini sürekli yenilemeye  ve geliştirmeye çalışmayan kimse, artık yaşama amacını ve heyecanını tüketmiş sayılır. Kendi noksanlıklarını tamamlamaya, kusurlarını düzeltip onarmaya çabalamayan  insan olgunlaşamaz, ham kalır. Evet öğrenmeyi  ve okumayı bırakmış kişi, artık olgunlaşma ömrünü  sonlandırmış ve ihtiyarlamıştır.

     

    “Bir toplum kendi  nefislerindeki  değiştirmedikçe, Allah’ta onlardakini değiştirmez” ayeti de, kendimizi değiştirip  düzeltme  gayreti taşımadan Allah’ın  nusret ve inayetine ulaşamayacağımızı  anlatmaktadır.

     

    Allah’ın en  büyük isim ve sıfatlarından birisi  de  Rabb’dır. Bu, kullarını ve bütün mahlukatını tedricen  terbiye eden (Kemale erdirmek  üzere adım adım eğitip yetiştiren) manasını taşımaktadır.  Yani eğitim ve öğretimde, aceleci, geçici  hevesli ve  genelci  olmayıp, dikkatli, sürekli ve ayrıntılara inici  bir yaklaşım yararlı  ve kalıcıdır.

     

    Gerçek amacımızı asla unutmadan,  araçlarımızı verimli kullanma ve çabalarımızı sürekli kılma,  bizi  olgunluğa taşıyacaktır. Bu  kutsal amacı, yani  Allah’ın rızasını unutup, sadece  çabalarımızı  tekrarlama ve araçlarımızı kullanma alışkanlığı ise, şuursuzca bir fanatiklik (taraftarlık) ve saplantıdır. 

     

    Amaçsız ve plansız iş,  nişansız atış gibidir. Bugüne  kadar, nişansız atış yapanların  hedefini vurduğu görülmemiştir. Körlerin  taşı ise, nadiren  ve tesadüfen rast gelecektir. Okuma, araştırma, hatırlama ve düşünceye dalma  (zikir ve tefekkür) ve hatta hayırlı yönde  hayal kurma  (zihin  eksersizi yapma) insan beynini  ve ruhunu diri ve dinamik  tutacak ve üretken kılacaktır.

     

    Bu  nedenle eğitim ve öğretime ayrılan zaman ve imkanı asla israf saymamalıyız. Hedeflediğiniz bir konuda  işleriniz iyi gidiyorsa, eğitime  ayırdığınız payı ikiye katlayınız. Yok, eğer bir türlü başarıyı yakalayamıyorsanız, o takdirde eğitim payını dört katına çıkarınız. Çünkü beceriksizliğin en  önemli nedeni, bilgisizlik olduğunu unutmayınız.

     

    İnsanın her konuda bir şeyler bilmesi, genel kültürünü arttırması bakımından güzeldir. Ancak özellikle   sorumlu olduğu konularda,  her şeyi bilmesi  gerekir. Kendi meslek ve memuriyetiyle veya manevi hizmet ve ibadetiyle ilgili yarım yamalak bilgiler, sahibini mahcup edecektir. Bilmeden ve anlamadan yapılan iş, bazı hayvanlara yaptırılan taklidi hareketler gibidir.

     

    Bir konuyu öğrenmeye veya bilinen  bir konuda derinleşmeye, önce ihtiyaç  duymalı  ve karar  vermelisiniz. Beceremem, bitiremem korkusunu aşmalı, kendinize  güvenmelisiniz. Cehaleti, cesaretle yenmelisiniz. Fıtratınızdaki yetenekleri ancak eğitim ve öğretimle keşfedip geliştirebilirsiniz. Bugünümüzü iyi değerlendirmek ve hele geleceğinizi en iyi şekillendirmek için, mutlaka bilgili ve bilinçli hareket etmeli  ve bilgeliğe erişmelisiniz. Öğrenmek  için vakit geçmiş değildir. Hemen harekete geçiniz.

     

    Unutmayınız... Büyük mesafeler, küçük adımlarla  alınır.

     

    Sorunlardan ve zorluklardan kaçmak çare değildir. Onlarla  karşılaşmak ve boğuşmak gerekir. İşte bu  durumda inanç, azim  ve bilgi  senin en  büyük destekçindir. Ancak eksik ve yanlış bilgi, kaçmaktan bile tehlikelidir. Çünkü ilgisiz ve yetersiz çözümler, sorunları daha  da ağırlaştıracak, yanlış tedaviler, hastalığı müzminleştirecektir. Hatta, sorunları doğru  anlamak, onu  aşmanın ilk basamağıdır.  Bunun için de yine yeterli bilgi  ve birikime ihtiyaç vardır. Çünkü pek çok konudaki  sıkıntılarımız, çözümü  bilmemekten önce, sorunu bilmemekten kaynaklanır. Problem; Mevcut durumla, olması gereken arasındaki farktır... Ve bu farkı en akıcı  ve en  akılcı şekilde  kapatmaya çalışmak, başarımızdır. Ve tabi başarısız olmaktan korkup, hayırlı girişmelere başlamamak, yenilgiyi kabullenmektir ve fırsatları  kaçırmaktır. Çünkü bazen soylu  ve onurlu başarısızlıklar bile, takdirle anılır. Ve asla  unutmayalım, başlamak başarmanın yarısıdır... Ve maalesef en  çok israf ettiğimiz şey, fırsatlardır.

     

    “Yaratan Rabbin adıyla oku!” diye başlayan ve “İnsana bilmediğini kalemle öğretti” buyurarak  okuma, yazma  ile eğitim ve öğretim yolunu açan  bir kitabın mensupları olarak,  bilgisizlik ve becerisizlik içinde  yaşamak, bizlere hiç yakışmamaktadır. Daha doğrusu en büyük ayıptır ve kayıptır.

     

    Velhasıl, kaliteli insan ve kalifiye eleman olmak için sürekli öğrenmeye ve eğitilmeye ihtiyaç vardır. Yoksa insan “Sıradan” birisi olmaktan kurtulamayacaktır.

     

    Kalite ise, bir ihtiyacı yeterince karşılamak... Bir boşluğu bütünüyle doldurmak... Kendisine ve herkese yararlı ve aranılan birisi olmaktır.

     

    Bu nedenle öğrenmeye çalışmak ve okumak imrenilecek... Bilgisizliğe razı olmak, ise iğrenilecek bir davranıştır.

     

    Eğitimin bir amacı da “dikkatli olma ve ayrıntıları yakalama” uyanıklığını sağlamaktır. Dikkat: Varlıkların ve olayların perde arkasını ve birkaç aşama sonrasını sezmeye çalışmak ve ona göre tavır ve tedbir almaktır. İnanç ve ahlakla olgunlaşan akli yetenekler, eğitim ve öğretimle dirilik ve dinamiklik kazanır.

     

    Sürekli okuma ve araştırma, insanı zayıf “zan”lardan ve temelsiz tahminlerden kurtarıp, kesin ve sağlam “bilgi”ye ulaştırır. Bilgi ise, bizleri kör taklitten uzaklaştırıp, bilinçli hareket etmeyi kolaylaştırır.

     

    “Şuurlu düşünme, doğru değerlendirme, dünya ile ahiret’i dengeleme” gibi meziyet ve marifetler, ancak bilgi sayesinde ve seviyesinde olgunlaşır.

     

    Şeytanın insandaki tezahürü olan nefsani duyguların ve hayvani arzuların disiplinize edilmesi... Savurganlık, kıskançlık, kahramanlık, korkaklık, saldırganlık gibi çeşitli ve çelişkili duyguların terbiye edilip hayra yönlendirilmesi için de, yine önce bilgiye ihtiyaç vardır. Çünkü doğru ve yararlı olanla, yanlış ve zararlı olanı, ancak bilgi tanıtır.

     

    Unutmayalım ki, marifet (bilgi) imana, cehalet (bilgisizlik) ise inkara yol açmaktadır.

     

    Kainat ve bütün mevcudat, Allah’ın celal ve cemal sıfatlarının tezahür ve tecellisi olan gölge varlıklardır. Ve bu dünya Rahmani güçlerle şeytani güçlerin mücadele meydanıdır.. Ve imtihanın sırrı da buradadır. İnsandaki nefis şeytani dürtülerin, vicdan ise rahmani esintilerin etki alanındadır. Daha doğrusu, insan denen “küçük alemi” ele geçirmek üzere şeytani duygularla, rahmani duygular sürekli savaşmaktadır. Bu yüzden inanç ve bilgi, bu savaşta .bizim en etkili silahımız ve sığınağımızdır.

     

    “İşte Allah, bilmeyenlerin kalbini böyle mühürler” ayetinin anlattığı duruma  düşmekten sakınmalıdır.

     

    Okuduğumuzu ve duyduğumuzu tam ve doğru anlamaya...

     

    Anladığımızı, önemseyip benimseyerek, onun gereğine inanmaya...

     

    İnandığımızı, içimize sindirerek kararlılıkla uygulamaya...

     

    Bu uyguladıklarımızı da, geçici bir heves olarak değil, sistemli ve sürekli kılmaya

     

    Ve böylece giderek kemale ve bilgeliğe ulaşmaya çalışmalıdır.

     

    Çünkü, “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır”.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    DIŞ  (ARKA)  KAPAK YAZISI:

     

     

     

     

    Bu kitapta:

     

    Kişilerin yozlaşmasına ve yobazlaşmasına... Kitlelerin insani ve ahlaki değerlerinden soyunup soysuzlaşmasına neden olan; politik, psikolojik, ekonomik ve sosyolojik mikropları

     

    Bunların, huysuz ve huzursuz hale getirdiği insan manzaralarını ve kendi iç dünyamızın fotoğrafını bulacak...

     

    Ve İslam’ın ışığında, ilmi metotlarla önerilen gerekli ve gerçekçi kurtuluş kurallarını ve mutluluk yollarını okuyacaksınız...

     

     

     

     

     

    Kaynak :
    Bu Haber 132 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Başlık: *
Yorum:
Güvenlik Kodu:
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Mucahit Erbakan TV | Milli Çözüm Dergisi | Edit: Muratkuloglu.Com - 0546 760 1234 | İLETİŞİM |RSS